Konusunu Oylayın.: Bir Ben Vardır Bende, Benden İçeri

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
Bir Ben Vardır Bende, Benden İçeri
  1. 30.Nisan.2010, 17:36
    1
    Fetva Meclisi
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 23.Ocak.2007
    Üye No: 6
    Mesaj Sayısı: 9,474
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 102

    Bir Ben Vardır Bende, Benden İçeri






    Bir Ben Vardır Bende, Benden İçeri Mumsema Bir Ben Vardır Bende, Benden İçeri

    Başlığımı Yunus Emre'ye ait bir şiirden alındığından, tasavvufi bir yazının beklentisi oluşsa da burada aynı hakikat, farklı bir renkte çıkacak karşımıza. Bilimsel platformda ve felsefi anlamda da insanın derinliklerine inme heyecanı ve merakı iyice depreşti son asırda.
    ''Kitabın yazarı bir filozof değil sadece bir bilim adamıdır.'' deniyordu ''İnsan Denen Meçhul'' adlı kitabın ön sözünde. Bu kitaptaki, insanın derinliklerine inme gayretinin sistemli ve planlı çalışması Alexis Carrel adlı doktorumuza bir Nobel Tıp Ödülü, bir de “sör” ünvanı hediye etmişti. Demek onu da muhataplarını da çok heyecanlandır- mıştı insanı, yani kendini, yani kâinatı ve tüm evreni tanıma merakı.
    Nereden çıktı tüm evren, kâinat. Mevzu insan değil mi? İnsan öyle bir iksir ve kokteyl konumu taşıyor ki ister tümevarım ister tümdengelim sistemiyle çalışan hep kâinat-insan , insan-kâinat kavramları arasında gidip gelmeyi netice veriyor.
    Yıllar önce bir beyin cerrahının, insan beyninin nöronlarını ve duyarlı noktalarını dikkate alarak hazırladığı bir beyin haritasını, astronomi uzmanı arkadaşına gösterdiğinde olanları okumuştum. O da beyin cerrahı dostunu büyük bir heyecan ile uzay araştırmaları laboratuarına götürüp kendince muhtemel olan evren haritasını göstermesi ve final. İnanılmaz olan, insan beyni ve bu astronomik haritanın neredeyse örtüşecek kadar birbirine benzemesi.
    Batı bu heyecanı yakın çağlarda yaşayadursun, yüzyıllar önce Şeyh Galip ''Hoşça bak zatına zübde-i alemsin sen.'' yani “Sen alemin çekirdeğisin, kendini hor görme.” derken aynı gerçeği yakalamış olmaz mı? Ve bir buçuk milenyum öncesi ilim şehrinin anahtarı Hz. Ali de ''İnsan kâinatın özüdür.'' Diyordu.
    P eki o yüzden midir ki ''Kim ki kendini bilir, o Rabbini bilir.'' sadası kulaklarımızı patlatırcasına ilahi makamda yankılandı. Rab kendini kâinattaki eserleri vasıtasıyla tanıttığına göre kâinatı okumak gerek. Tüm kâinatı ihata edip okuyamayacağımıza göre, onun özü olan insanı okumak gerek manası mı çıkıyordu bu fermandan?
    İlim, umumi bir hazine. Kim alırsa o yüceltiyor ve yüceliyor. Bir batı, bir doğu olmuş yücelen ve yücelten. Tekrar batı aldı son asırda insana doğru derinleşme bayrak yarışındaki emaneti.
    2000'li yılların başında Amerika'da ''Genom Okuma Projesi'' adına şaşaalı bir açılışı hatırlarız çoğumuz. Genom, canlıların genlerine ve DNA'sına verilen ad. Bu çalışmaların amacı, canlıların nihai olarak da insanın genlerini okumak, açmak, haritasını çıkarmak, anlamlandırmak; gerekirse müdahale etmekti. Bu çalışmaya milyar dolarlar aktarılmıştı. Haliyle açılışı da, açılış konuşması da akılda kalmalıydı, şaşaalı olmalıydı. Açılış konuşmasında Bill Clinton şöyle diyordu : '' Tanrının yer yüzünde hayatı yazdığı dili okumaya başladık.'' DNA'yı okuyarak kâinatın hayat sırlarını okuyacaklarını idda ediyordu. DNA insanın, insan kâinatın sırlarını taşıyor, anlamı çıkıyordu bu ifadeden.
    Peki DNA da ne var? Dört harf. Adenin (A), Guanin(G), Sitozin(C), Timin(T). İnanılmaz! Yaratıcı bunca çeşitliliği, 1000 cilt ansiklopedik bilgiye eşdeğer malumatı, üstelik canlılık ve hayat iksirini dört harfle mi yazdı, o gözle görülmeyen her bir hücrenin çekirdeğine.
    DNA'yı parçalarsak organik maddelere kadar ineriz ve onda bir ruh ve bir bilginin soyut halini göremeyiz madde gözüyle. Ama o somut materyalin içinde soyut programlar sıkıştırılmış. Bir et parçasının görmesi, başka bir et parçasının duygulanması veya düşünmesi gibi. DNA bir bilgi işlem şubesi gibi, merkezi bir bilgi hazinesinin ve ana arşivinin. Ruhsal ve bedensel, kimyasal ve fiziksel hususiyetler onda şubelendirilmiş.
    Nasıl ki küçük küçük cüzdanlar bir büyük defterikebiri gösterirse, insandaki bu küçük şubelendirilmelerden de tüm bilgilerin toplandığı bir evrak-ı hazineyi anlıyoruz Üstad Bediüzzaman- ın bakışından. Yine Üstad insana da küçültülmüş kâinat nazarıyla bakar. Ve kâinatta tecelli eden esma-i İlahiyenin ekserisinin insanda, özellikle insan simasında tecellisinden bahseder. Bu ifadeleri de bilgi hazinemize eklediğimizde Clinton'un lafı daha bir anlamlanıyor. Amerika başkanı bu kadar anlam yüklemiş miydi sözlerine bilemiyoruz ama, kâinat insanda, insan ise sırlarını DNA da gizlediğine göre, insanın kendi içindeki bu sevimli mikro aleme derinleşmesi ona çok defineler bulduracak gibi.
    Bilim ve teknik, kozmo kâinatın sınırlarını anlamaya çalışırken, kuantum fiziğindeki gelişmele- rin tahta kurulduğu gibi ekolojik çalışmalar devam ederken, insan genetiğinin tırmanışı da vakıa.
    İnsan kendini tanımaya hiç bu kadar yakın olmamıştı. Tabi geçmiş soyut malumatları inkâr etmemek kaydıyla. Hatta dinlemek ve ders almak şartıyla desek daha doğru olur. ''Madem yapan bilir, öyleyse bilen konuşur.'' bir kaidedir. İnsanı, hücresini ve hücresinin içindeki mikro programı yapan aynı zamanda genişletilmiş bir insan olan kâinatı da yapan el olduğundan, ustası olarak en doğru sözü de elbette o söyleyecektir. Bize düşen ustayı dinlemek, gösterdiği sulara dalmak olmalı, sırlı hazineleri bulmak için.
    Demek bilim nihai hudutlarını çizdikçe kendine de o ölçüde yakınlaşacak insan. Burada önemli bir sentez; bu kapının açılış anahtarı olacak gibi. Bu sentez, manevi ilimler ile müspet fenlerin buluşturul masıdır. İşte o zaman ''Bir ben (nice benler) vardır bende, benden içeri.” ifadesinin telaffuzu, sadece mutasavvıflara değil, bilim adamları ve bilime kapısını açmış tüm insanlara da müyesser olacağı anlaşılıyor.


    Deniz Önal


  2. 30.Nisan.2010, 17:36
    1
    Moderatör



    Bir Ben Vardır Bende, Benden İçeri

    Başlığımı Yunus Emre'ye ait bir şiirden alındığından, tasavvufi bir yazının beklentisi oluşsa da burada aynı hakikat, farklı bir renkte çıkacak karşımıza. Bilimsel platformda ve felsefi anlamda da insanın derinliklerine inme heyecanı ve merakı iyice depreşti son asırda.
    ''Kitabın yazarı bir filozof değil sadece bir bilim adamıdır.'' deniyordu ''İnsan Denen Meçhul'' adlı kitabın ön sözünde. Bu kitaptaki, insanın derinliklerine inme gayretinin sistemli ve planlı çalışması Alexis Carrel adlı doktorumuza bir Nobel Tıp Ödülü, bir de “sör” ünvanı hediye etmişti. Demek onu da muhataplarını da çok heyecanlandır- mıştı insanı, yani kendini, yani kâinatı ve tüm evreni tanıma merakı.
    Nereden çıktı tüm evren, kâinat. Mevzu insan değil mi? İnsan öyle bir iksir ve kokteyl konumu taşıyor ki ister tümevarım ister tümdengelim sistemiyle çalışan hep kâinat-insan , insan-kâinat kavramları arasında gidip gelmeyi netice veriyor.
    Yıllar önce bir beyin cerrahının, insan beyninin nöronlarını ve duyarlı noktalarını dikkate alarak hazırladığı bir beyin haritasını, astronomi uzmanı arkadaşına gösterdiğinde olanları okumuştum. O da beyin cerrahı dostunu büyük bir heyecan ile uzay araştırmaları laboratuarına götürüp kendince muhtemel olan evren haritasını göstermesi ve final. İnanılmaz olan, insan beyni ve bu astronomik haritanın neredeyse örtüşecek kadar birbirine benzemesi.
    Batı bu heyecanı yakın çağlarda yaşayadursun, yüzyıllar önce Şeyh Galip ''Hoşça bak zatına zübde-i alemsin sen.'' yani “Sen alemin çekirdeğisin, kendini hor görme.” derken aynı gerçeği yakalamış olmaz mı? Ve bir buçuk milenyum öncesi ilim şehrinin anahtarı Hz. Ali de ''İnsan kâinatın özüdür.'' Diyordu.
    P eki o yüzden midir ki ''Kim ki kendini bilir, o Rabbini bilir.'' sadası kulaklarımızı patlatırcasına ilahi makamda yankılandı. Rab kendini kâinattaki eserleri vasıtasıyla tanıttığına göre kâinatı okumak gerek. Tüm kâinatı ihata edip okuyamayacağımıza göre, onun özü olan insanı okumak gerek manası mı çıkıyordu bu fermandan?
    İlim, umumi bir hazine. Kim alırsa o yüceltiyor ve yüceliyor. Bir batı, bir doğu olmuş yücelen ve yücelten. Tekrar batı aldı son asırda insana doğru derinleşme bayrak yarışındaki emaneti.
    2000'li yılların başında Amerika'da ''Genom Okuma Projesi'' adına şaşaalı bir açılışı hatırlarız çoğumuz. Genom, canlıların genlerine ve DNA'sına verilen ad. Bu çalışmaların amacı, canlıların nihai olarak da insanın genlerini okumak, açmak, haritasını çıkarmak, anlamlandırmak; gerekirse müdahale etmekti. Bu çalışmaya milyar dolarlar aktarılmıştı. Haliyle açılışı da, açılış konuşması da akılda kalmalıydı, şaşaalı olmalıydı. Açılış konuşmasında Bill Clinton şöyle diyordu : '' Tanrının yer yüzünde hayatı yazdığı dili okumaya başladık.'' DNA'yı okuyarak kâinatın hayat sırlarını okuyacaklarını idda ediyordu. DNA insanın, insan kâinatın sırlarını taşıyor, anlamı çıkıyordu bu ifadeden.
    Peki DNA da ne var? Dört harf. Adenin (A), Guanin(G), Sitozin(C), Timin(T). İnanılmaz! Yaratıcı bunca çeşitliliği, 1000 cilt ansiklopedik bilgiye eşdeğer malumatı, üstelik canlılık ve hayat iksirini dört harfle mi yazdı, o gözle görülmeyen her bir hücrenin çekirdeğine.
    DNA'yı parçalarsak organik maddelere kadar ineriz ve onda bir ruh ve bir bilginin soyut halini göremeyiz madde gözüyle. Ama o somut materyalin içinde soyut programlar sıkıştırılmış. Bir et parçasının görmesi, başka bir et parçasının duygulanması veya düşünmesi gibi. DNA bir bilgi işlem şubesi gibi, merkezi bir bilgi hazinesinin ve ana arşivinin. Ruhsal ve bedensel, kimyasal ve fiziksel hususiyetler onda şubelendirilmiş.
    Nasıl ki küçük küçük cüzdanlar bir büyük defterikebiri gösterirse, insandaki bu küçük şubelendirilmelerden de tüm bilgilerin toplandığı bir evrak-ı hazineyi anlıyoruz Üstad Bediüzzaman- ın bakışından. Yine Üstad insana da küçültülmüş kâinat nazarıyla bakar. Ve kâinatta tecelli eden esma-i İlahiyenin ekserisinin insanda, özellikle insan simasında tecellisinden bahseder. Bu ifadeleri de bilgi hazinemize eklediğimizde Clinton'un lafı daha bir anlamlanıyor. Amerika başkanı bu kadar anlam yüklemiş miydi sözlerine bilemiyoruz ama, kâinat insanda, insan ise sırlarını DNA da gizlediğine göre, insanın kendi içindeki bu sevimli mikro aleme derinleşmesi ona çok defineler bulduracak gibi.
    Bilim ve teknik, kozmo kâinatın sınırlarını anlamaya çalışırken, kuantum fiziğindeki gelişmele- rin tahta kurulduğu gibi ekolojik çalışmalar devam ederken, insan genetiğinin tırmanışı da vakıa.
    İnsan kendini tanımaya hiç bu kadar yakın olmamıştı. Tabi geçmiş soyut malumatları inkâr etmemek kaydıyla. Hatta dinlemek ve ders almak şartıyla desek daha doğru olur. ''Madem yapan bilir, öyleyse bilen konuşur.'' bir kaidedir. İnsanı, hücresini ve hücresinin içindeki mikro programı yapan aynı zamanda genişletilmiş bir insan olan kâinatı da yapan el olduğundan, ustası olarak en doğru sözü de elbette o söyleyecektir. Bize düşen ustayı dinlemek, gösterdiği sulara dalmak olmalı, sırlı hazineleri bulmak için.
    Demek bilim nihai hudutlarını çizdikçe kendine de o ölçüde yakınlaşacak insan. Burada önemli bir sentez; bu kapının açılış anahtarı olacak gibi. Bu sentez, manevi ilimler ile müspet fenlerin buluşturul masıdır. İşte o zaman ''Bir ben (nice benler) vardır bende, benden içeri.” ifadesinin telaffuzu, sadece mutasavvıflara değil, bilim adamları ve bilime kapısını açmış tüm insanlara da müyesser olacağı anlaşılıyor.


    Deniz Önal


    Benzer Konular

    - Bir koca eşine, benden habersiz dışarı çıkarsan benden boşsun diye bir şart koşarsa?

    - Hangi kızla tanışsam ortalama 1 ay sonra benden soğuyor ve uzaklaşıyorlar selam bile vermiyorlar, b

    - Kuzenim aradı benden para istedi bende valla cebimde 20 lira var dedim ama bankada paramda vardı

    - Ebced ve Cifr Hükmü Nedir? Öğrenmek isteyen İçeri

    - Bayan olarak çalışıyorum ve eşimde çalışıyor eşim benden düzenli olaraka maaşımın bir kısmını istiyo


+ Yorum Gönder