Sahabe / Sahabi 5 üzerinden 4.20 | Toplam : 5 kişi
  1. 1
    mumsema Administrator
    mumsema
    Administrator
    mumsema - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Profili:
    Üyelik: 20.Ocak.2007
    Üye No: 129
    Mesaj Sayısı: 6,543
    Tecrübe Puanı: 97
    Yer: Türkiye

    Sahabe


    Sahabe


    ‘Sâhib’ kelimesi Kur’an dilinde arkadaş, dost anlamına gelir. Rağıb el-İsfehani ‘sahib’i ‘mülazim’ kelimesiyle açıklamakta ve bunun da örfte, sohbetleri çok olanlara dendiğini belirtmektedir. Mülazim ise, birbirinden ayrılmayan, birbirine tabi kimseler anlamına gelmektedir. Bir şeyin mülkiyetini elinde bulunduran ve onun üzerinde tasarruf sâhibi olan kimseye de ‘sahip’ denir. ‘es-Sahibu bi’l-Cenb’, ‘yakınınızdaki arkadaş’ demektir ve iyilik edilmesi tavsiye edilenlerden biridir. (4/Nisa, 36). Bu kelime Yunus Peygamber’i, ‘sahibu’l-Hut’ olarak nitelendirir. Yunus’u balık yuttuğu için, ‘balık sâhibi’ denmiştir. Çünkü bir süre balıkla çok yakın bir birlikteliği olmuştur…

    Kur’an’da ayrıca, ‘Sahibikum’ (arkadaşınız), ‘sahibihum’ (arkadaşları), ‘sâhibuhû’ (arkadaşı) ve ‘sâhibî’ (arkadaşım) biçiminde kullanımlar da mevcuttur. Arkadaş, dost manasına gelen ‘sâhib’ kelimesi ‘sâhibikum’ (arkadaşınız) veya ‘sâhibihum’ (arkadaşları) biçimleriyle Muhammed (a.s) için kullanılmıştır. (34/Sebe, 46; 53/Necm, 2; 81/Tekvir, 22; 7/A’raf, 184). Bir yerde de, Salih Peygamber’in azgın kavminden, deveyi kesen kişi hakkında kullanılmış, o kişi, o azgın çetenin ‘arkadaşları’ olarak nitelenmiştir.

    Muhammed (a.s)la ilgili kullanıldığı dört yerde, onun, mecnun olmadığı, cinnetle bir ilgisinin bulunmadığı açıklanmaktadır. "Arkadaşınız (Muhammed) dalalete düşmedi ve aldatılmadı" (53/Necm, 2); "…Bu arkadaşınızda bir cinnet yoktur, o size, önünüzde bulunan şiddetli bir azapla uyaran bir uyarıcıdır." (34/Sebe, 46); "Sizin arkadaşınız mecnun değildir." (81/Tekvir, 22); "Hiç düşünmediler mi, arkadaşlarında bir cinnet yoktur, o apaçık bir uyarıcıdır." (7/A’raf, 184). Burada dikkat çeken husus, Muhammed (a.s)ın, nasıl olup da, ona iman etmeyen kafir Mekke halkının ‘arkadaşı/dostu’ olarak anıldığıdır. Muhammed’le, kafir kavmi arasında hiçbir velayet bağı, dostluk, kardeşlik bağı bulunmadığına göre, bu kelime, "sizden, içinizden biri" anlamında kullanılmıştır. Peygamber (a.s) elbette onlardan biri idi, onlar gibi bir insandı, onlarla aynı soydan, bir kısmıyla aynı kabileden, aynı aileden geliyordu. Tevhidin en azgın düşmanlarıyla ya kan bağı vardı, ya komşuluk ilişkisi, ya da hiç değilse her gün görüştükleri, birbirlerini tanıyan hemşehriler idiler. Kısacası, din ayrılığı dışında Muhammed (a.s) o kavimden biri idi. Ayrıca Muhammed, melek değildi, insanüstü bir varlık değildi. Onlar gibi bir beşerdi. Bu anlamda ‘arkadaşınız’ denmiştir.

    ‘Arkadaşınız’ denmesinin şöyle bir inceliği de var elbette: Bununla, Mekkeliler’e, "daha düne kadar sizler birçok şeyi paylaşıyordunuz, Muhammed’le bir alıp veremediğiniz yoktu, ondan değil şikayetçi olmak, hatta ona emin ünvanını bile takmıştınız. Şimdi ne oldu da ona düşman kesildiniz?!" mesajı verilmektedir. Sizler deniyordu Mekkeliler’e, Muhammed’i uzun zamandır tanıyor, biliyorsunuz. Onun hakkında neredeyse, bilmediğiniz hiçbir şey yok. Dolayısıyla onda ne bir delilik, ne bir akıl zaafı v.s. olmadığını da çok iyi biliyorsunuz.

    ‘Sâhib’ kelimesi belki de en ideal anlamına, Muhammed (a.s)la, Ebubekir (r.a)ın arkadaşlığına, dostluğuna işaret etmek üzere kullanıldığı yerde (9/Tevbe, 40) ulaşmıştır. Hicret esnasında mağaraya sığındıkları esnada, izlerini bulan müşriklerin konuşmalarını işitip biraz telaşlanan Ebubekir’i Peygamber (a.s) şu şekilde teskin etmişti: "…Hani onlar mağarada idiler, arkadaşına: ‘üzülme Allah bizimle beraberdir’ diyordu…" (9/Tevbe, 40). Ebubekir, Peygamber’in gerçek anlamda dostu, arkadaşı ve kardeşi idi.
    Kehf suresinde, biri varlıklı, diğeri varlıksız iki kişinin meseli anlatılırken, şımarık varlıklıyla, ötekinin ilişkisi ‘arkadaş’ (sahip) kelimesiyle ifade edilmiştir. (18/Kehf, 34, 37).

    Yusuf Peygember de, zindan günlerinde, aynı kaderi paylaştıkları zindan arkadaşlarına "ey zindan arkadaşlarım" diye hitap etmiştir. (12/Yusuf, 39, 41).

    Demek ki, ‘sahib’ kelimesi arkadaş anlamında, belirli zorunlu tanışıklıklar, irade dışı paylaşmak durumunda kalınan birliktelikler için kullanılabilmektedir.
    ‘Sâhib’ kelimesi, dişil formuyla (sâhibe) kullanıldığında insanın hayat arkadaşı, yani zevcesi kastedilmektedir. Kafirlerin, ahiret gününde, Allah’ın azabından kurtulmak için, tüm yakınları gibi, hanımını (sâhibe) da fidye olarak vermek isteyeceği fakat bunun mümkün olmayacağı (70/Mearic, 12), yahut da o gün aynı kimselerin kardeşinden, annesinden ve babasından, eşinden (sahibe) ve oğullarından kaçacağı (80/Abese, 36) hatırlatılmaktadır.

    ‘Sahibe’ kelimesi ‘eş’ (zevce) anlamında Allah’la ilgili de kullanılır ve Allah’ın, kafirlerin kuruntularının aksine eş edinmekten münezzeh olduğu beyan edilir. (6/En’am, 101; 72/Cin, 3).

    ‘Sâhib’in çoğulu olan ‘ashab’ kelimesi sözlükte, bir şeye iyice bağlanan anlamına gelmektedir. Kur’an’da birkaç manada kullanılmaktadır.
    a) Bir yere mensup, oranın ehli, sakinleri, orada devamlı kalacak olan kimseler anlamında kullanılır. ‘Ashabu’l-Cenneh’ (2/Bakara, 82; 59/Haşr, 20 v.d.); ‘Ashabu’n-Nâr’ (2/Bakara, 39, 81; 59/Haşr, 20 v.d.); ‘Ashabu’s-Saîr’ (35/Fatır, 6) gibi. ‘Ashabu’l-Cenneh’ tabiri, cennette kalacak olan kimseler, cennet ehli, cennette kalmayı hak etmiş, Allah’ın adaleti ve merhameti sonucu lütfettiği, orada ebediyen kalacak kimseler demektir. ‘Ashabu’n-Nâr’ ise, cehennem ehli demektir. Bunlar da, Allah’ın adaleti gereği cehennemde ebediyen kalmayı hak etmiş kimselerdir. ‘Ashabul a’raf’ (7/A’raf, 48) da, ahirete ilişkin bir tanımlamadır.

    Yine ahirete özgü olarak ‘Ashabul yemin’ (56/Vakıa, 27) (sağ ehli) ve ‘Ashabul meymene’ (56/Vakıa, 8 v.d.) (bu surede yemin ve şimal kelimeleri çok geçiyor) (sağ ehli, yani amel defterleri sağ taraflarından verilen, dolayısıyla cennete girmeyi hak etmiş kimseler demektir); ‘Ashabuşşimal’ (56/Vakıa, 41) ve ‘Ashabul meş’eme’ (56/Vakıa, 8) (sol ehli, uğursuzluk ehli, bahtı kara olanlar, yani cehennemlikler) terkipleri de, insanların ahiretteki akıbetlerini ifade etmektedir.

    ‘Ashabu’s-Sıratı’s-Seviyyi’ (20/Taha, 135), mecazen, ‘düz yolun ehli’ anlamına gelmektedir. Hakikatte, Allah’ın şeriat yolu üzere yaşayan mü’minler kastedilmektedir.

    b) ‘Ashab’, bir bölgenin ahalisi, "felan yerliler" demek gibi bir anlamda kullanılır. Ress halkı (25/Furkan, 38), Medyen’liler (9/Tevbe, 70), Hıcır’lılar (15/Hıcr, 80), Eyke’liler (15/Hıcr, 78) gibi. ‘Ashabul karye’ (36/Yasin, 13), bir şehrin ya da bölgenin halkını ifade eder.

    c) Belirli nedenlerle, halkın geri kalanından ayrışmış, özel bir grup anlamında kullanılır: Uhdud grubu (85/Büruc, 4) ve Mağara arkadaşları (ashabu’l-kehf) (18/Kehf, 9) gibi. ‘Ashabu’s-Sefine’ (29/Ankebut, 15), Nuh Peygamber’in gemisinde bulunan, onunla birlikte gemiye bindikleri için boğulup helak olmaktan kurtulan mü’minler için kullanılmıştır. ‘Gemi ashabı’, aynı ortak akide üzerinde birleşen bir grubu ifade etmektedir. ‘Ashab-ı Musa’ (26/Şuara, 61) da bu anlamdadır. Musa’nın ashabı tabiri, ‘sahabe’ kavr----- en çok yakınlaşmış kelimedir. Bunlar, Musa’ya iman etmiş ve onunla birlikte gitmeye karar vermiş mü’minlerdir. En’am suresinin 71. ayetinde ashab kelimesi, sahabe anlamında kullanılmıştır.

    ‘Ashabu’s-Sebt’ (4/Nisa, 47), bazı ortak karakterlere sahip, Allah’ın lanetini hak etmiş İsrailoğulları’nı ifade etmektedir. Bazen de, ‘ashabu’l-fil’ (Fil Suresi) gibi, haksız yere saldırıda bulunan güçlü bir ordu için kullanılabilmektedir.

    Buraya kadar yapılan açıklamalardan anlaşılan odur ki, ‘sahip’ (arkadaş) kelimesi Kur’an dilinde mutlaka akidevi (ideolojik) ayrışmayı çağrıştırıcı biçimde kullanılmamaktadır. Peygamber’le, toplumunun ilişkisi gibi, tamamen din ayrılığı durumunda bile ‘arkadaş’ tabiri kullanılabilmektedir. Fakat bu kelime mesela ‘velayet’ kavramı gibi, başta akide olmak üzere hemen her şeyde ortak olan, en ileri düzeyde bir kardeşlik ve dostluğu ifade etmemektedir. İnsanlar askerlikte, hapishanede, herhangi bir kursta v.b. tanışıklıklar elde ederler, ‘sohbet’ ederler, iş icabı bazı şeyleri paylaşırlar ve ‘askerlik arkadaşım’, ‘cezaevi arkadaşım’, okul arkadaşım v.b. tabirleri kullanırlar. Ama bunların hepsinde velayet türünde bir dostluk ve kardeşlik gerçekleşmez. Buradan şu sonuca ulaşmak mümkündür: Her arkadaşlık bir velayet değildir; ama her velayet aynı zamanda bir arkadaşlıktır.

    ‘Sahabî’ deyince akla, Peygamber Muhammed (a.s) zamanında yaşayan, Müslüman olarak onu görmüş, onunla sohbet etmiş insanlar gelmektedir. Çoğulu sahabe ve ‘ashab’dır. Bir kimsenin sahâbî olabilmesi için, Müslüman olarak Rasulullah’ın sohbetinde bulunmuş ve Müslüman olarak ölmüş olması gerekmektedir. Sahâbî olmak için, çok az bile olsa Rasulullah’la sohbet etmiş olmak şart koşulmuştur. İman ettiği halde uzakta olup Peygamber’i görmemiş, onuna sohbet etmemiş kimselere sahâbî denmemiştir. Denileni anlamayacak veya sözlere karşılık veremeyecek kadar küçük, yani temyiz çağına erişmemiş çocuklara sahâbî sıfatı verilmemişken, mesela âmânın görme özrü, sahâbî olmasına mani sayılmamıştır. Çünkü görmemek sohbet etmeye mani değildir. Sahâbî olmak hususunda kadın-erkek ayrımı söz konusu değildir.

    Sahâbînin tanımı önemlidir. Çünkü bazı alimler, uzaktan bile bir kere olsun Rasulullah’ı görmenin, sahâbî olmak için yeterli olduğuna hükmetmişlerdir. Halbuki, önemli olan, Allah Rasulü ile sohbet etmiş olmak, onu dinlemek, onu yakından tanımak, onunla arkadaşlık etmektir. Temyiz çağına ulaşmayan çocukların sahâbe sayılmaması manidardır. Çünkü çocuk, Peygamber’in yanında birkaç yıl kalmış olsa bile, onunla sohbet etmiş olmayacaktır.
    Sahâbî nesli, 610 yılında Rasulullah’a vahiy gelmesiyle başlar. En son H. 100 yılında ölen Ebu Tufeyl Amir b. Vasile’nin ölmesiyle son bulduğuna inanılır. Peygamber (a.s) vefat ettiğinde 114 bin sahâbînin bulunduğu ileri sürülmektedir. Bu rakam, Nasr suresinde açıklandığı üzere, Mekke’nin fethinden sonra insanların fevc fevc Din’e girdikleri göz önüne alınacak olursa, makuldür. Ne var ki, bu kadar büyük grupların hepsi, ‘sahabe’ tanımının gereği olan Rasulullah’la sohbet etme bahtiyarlığına ermiş olmasa gerektir. Büyük çoğunluk, sadece Rasulullah’ı görmüş olmalıdır.

    Sahabe deyince akla hadis rivayeti gelmektedir. Sahabenin rivayet ettiği hadisler, zamanla kitaplar halinde tasnif edilmişler ve Kur’an’dan sonra en çok başvurulan kaynak haline gelmişlerdir. Fakat bu hadislerin büyük çoğunluğu hala tartışma doğurmaya namzettir. Kuşkusuz hadis rivayetinde, sahabeden bizzat rol alanlar olduğu gibi, kendi adına hadis uydurulanlar, dolayısıyla adı bu işe alet edilenler de vardır. Hadis rivayet eden sahâbînin toplam sayısı 1300 olarak verilmektedir. Bunların bin kadarı yalnızca bir-iki hadis rivayet etmiştir. Yalnızca yedi kişi binin üzerinde hadis rivayet etmiştir. Çok hadis rivayet eden bu meşhur sahâbîler şunlardır: Ebu Hüreyre (5374 hadis); Abdullah b. Ömer (2630); Enes b. Malik (2286); Ümmül mü’minîn Aişe (r.a) (2210); Abdullah b. Abbas (1660); Cabir b. Abdillah (1540); Ebu Said el-Hudri (1170). Bunun yanında, sahabenin en meşhurlarından ve Rasulullah’ın ilk günden son nefesine kadar yanında olan Ebubekir’in Rasulullah’dan sadece 142 hadis rivayet ettiği, Buhari’nin bunlardan 22’sini kitabına aldığı bilinmektedir. Ömer (r.a)ın 50 kadar, Ali b. Ebi Talib’in 58, Osman b. Affan’ın Buhari ve Müslim’de sadece 14 hadisi bulunduğu tespit edilmiştir.

    Sahabeyi, İlk Müslüman olanlar; Hz. Ömer’in Müslümanlığından sonra Müslüman olanlar; Akabe biatından sonra Müslüman olanlar; Biat’ür-Rıdvanda bulunanlar; hicretten sonra; Bedir’den sonra Müslüman olanlar gibi tasniflere tabi tutmak suretiyle, onların dinî mevkiine atıfta bulunulmak istenmektedir.

    Sahabenin hepsi ilim, anlayış, Kur’anı ve Peygamber’i anlama, okuduğundan anlam çıkartabilme (ictihad), dinde sebat ve kararlılık, inisiyatif alma, cihada malıyla, canıyla katılma gibi daha pek çok konuda bir ve aynı değildir. Onlar da insandı, aralarında bütün bu sayılan alanlarda derece farkının bulunması gayet doğaldı. Doğal olmayan, onların hepsini her konuda bir ve aynı görmektir. Bu, insanın fıtratını da inkar etmek olur.
    Muhammed (a.s)ın getirdiği dine iman eden, bu uğurda her türlü ezaya ve cefaya katlanan, her türlü külfeti göğüsleyen sahabe gerçekten övgüye layıktır. Mekke’de İslamî tebliği tasdik edip, vahye iman eden ilk mü’minler sahâbîlerdir. Bu bağlamda, aslında bütün peygamberlerin sahabesi vardır. İsa’nın sahâbîlerine ‘havarî’ denmektedir. İsa peygamber, "Allah yolunda yardımcılarım kimlerdir?" diye sormuş, havariler ise: "Allah (yolunun) yardımcıları bizleriz" demişlerdi. İşte bu hadiseyi örnek göstererek Kur’an, Muhammed (a.s)ın sahabesine, "Allah (yolunun) yardımcıları olun!" emrini vermektedir. (61/Saf, 14).

    Muhammed (a.s)ın ilk sahabesi, daha doğru bir deyişle, ‘sahâbî’ tanımına dahil edeceğimiz, onun Allah yolundaki ilk yardımcısı hiç kuşkusuz, ‘kübr⒠adını fazlasıyla hak eden, hanımı Hatîce’dir. Peygamber’in sadık bir eşi, iyi bir hayat arkadaşı olan Hatice, aynı zamanda İslam davasının ilk ve en sadık bağlısıydı. Peygamber (a.s)ın en önemli destekçisi ve dert ortağıydı. Ev dışından ise önceden de arkadaşı olan Ebubekir’di. Ebubekir (r.a), 23 yıllık risalet dönemi boyunca, gerçek bir Müslüman şahsiyetini ortaya koymuş, "işte Müslüman dediğin böyle olur" dedirtecek bir sohbet/arkadaşlık örneği olmuştur.

    Mekke döneminde, Muhammed (a.s)ın yanında olmanın, yani putperest bir dünyada, putperest bir Arabistan ve putperest Mekke’de tevhide iman etmenin -seküler manada- hiçbir nimeti bulunmadığı, tamamen ‘külfet’ yüklenmek demek olduğu bir dönemde Peygamber’in yanından ayrılmayan, her ne pahasına olursa olsun Müslüman kalmaya, Allah’ın hizbinden kalmaya devam eden bu ilk Müslümanlar kuşkusuz övgüye layıktırlar. Ve nitekim Allah da bu insanları övmüştür. Ammar b. Yasir gibi, annesinin ve babasının vahşi bir biçimde, gözünün önünde şehadetini izleyen mü’minler, "ben ne için bu kadar acıya katlanıyorum?" diyerek dinlerini terk etmemişlerdir. Habeşistan hicretine katlanmak, evini barkını terk etmek, üç yıllık boykota katlanmak, anasıyla, babasıyla, akrabalarıyla arayı açarak, aileden/kabileden dışlanmak, Mekke’de her şeyini terk ederek Medine’ye hicret etmek kolay katlanılır işler değildi. Bilahare Medine döneminde, Allah ve Rasulü’nün yanında oldukları için hiç gamlanmayan, büyük bir coşku içinde Yesrib’i ‘Medine’ yapan, elleriyle yaptıkları kerpiçten mescidin etrafında "bünyanün mersus" (birbirine kenetlenmiş duvar) (61/Saf, 4) gibi kenetlenen, Bedir’de, Uhud’da ve diğer bütün savaşlarda Allah Rasulü’nün yanından ayrılmayan, canını ve malını Allah yolunda feda eden mü’minlerin bu fedakarlıkları gerçekten az bir fazilet, sıradan bir fedakarlık değildir. Fakat o, "Allah yolunun ilk yardımcıları" bütün bunlara, iktidar nimeti beklentisi için v.s. değil, sadece ve sadece "la ilahe illallah" davası için katlandılar. Bunun içindir ki, Rableri onları övmüş, bu uğurdaki faziletlerini yadsımamıştır.

    Musa Peygamber’i kendi inananlarının (beni İsrail) terk ettiğini, kendisi Tur dağına gittiğinde bir kısmının irtidat edip buzağıyı tanrı edindiklerini, Musa’nın, zorba bir topluluğa karşı savaşmayı teklif etmesi karşısında Peygamberlerine: "Sen ve Rabbin gidin ve savaşın! Biz burada oturacağız!" diyecek kadar haddi aştıklarını (5/Maide, 24; ayrıca bkz. 2/Bakara, 246), Musa’nın, "Rabbim, ben kendimden ve kardeşimden başkasına hakim olamıyorum" demek durumunda kaldığını (5/Maide, 25) ve kavminin, Allah’ın "aşağılık maymunlar olun!" gazabına muhatap olmasını (2/Bakara, 65) göz önüne aldığımızda, Muhammed (a.s) ashabının bu faziletleri daha iyi anlaşılacaktır. Fakat şunu unutmamak gerekir ki, o Müslümanlar (sahabe), Müslüman oldukları için Allah’dan minnet beklemiyorlar, bilakis bunun için Allah’a minnet duyuyorlar, şükrediyorlardı. İslam terbiyesi onlara bu ahlakı kazandırmıştı.

    Kur’an’da, Muhammed (a.s)ın ashabına yer yer övgüler yağdırılmaktadır. Mesela ‘rıdvan bey’ati’ olarak bilinen, Hudeybiye’de, Mekke’ye elçi olarak gitmiş bulunan Osman b. Affan’ın öldürülmüş olması durumunda, ölünceye kadar savaşmak üzere Müslümanlar peygamberimize biat etmişlerdi. İşte bu beyate iştirak eden (sayıları 1400 kadar olduğu rivayet edilmektedir) mü’minler (ashab) bizzat Allah tarafından vahiyle övülmüştür. "Muhakkak ki sana biat edenler ancak Allah’a biat etmektedirler. Allah’ın eli onların elleri üzerindedir…" (48/Fetih, 10); "Andolsun ki o ağacın altında sana biat ederlerken Allah mü’minlerden razı olmuştur. Kalplerinde olanı bilmiş, onlara güven indirmiş ve onları pek yakın bir fetihle mükafatlandırmıştır." (48/Fetih, 18); "…Allah da Rasulü’ne ve mü’minlere sükunet güvenini indirdi. Onlara takva sözü (bilinci) aşıladı. Zaten onlar buna pek layık ve ehil kimselerdi. Allah her şeyi bilendir." (48/ Fetih, 26). Fetih suresinin son ayetinde yine Muhammed ashabı övgü ile anılmış, ekin meseli ile şeref ve haysiyet payesi verilmiştir. (48/ Fetih, 29).

    Kur’an, özellikle hicret olayını sıklıkla tebcil etmektedir:
    "…Onlar ki, hicret ettiler, yurtlarından çıkartıldılar, benim yolumda eziyetlere uğradılar, çarpıştılar ve öldürüldüler. Andolsun ben de onların kötülüklerini örteceğim ve onları, içinden ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Bu mükafat Allah tarafındandır. Allah; mükafatların en güzeli O’nun katındadır." (3/Al-i İmran, 195).

    "İman edip de hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla canlarıyla cihad edenler Allah katında en büyük derecenin sâhibidirler. Kurtulanlar da işte onlardır. Rableri onlara kendinden bir rahmet ve rıza ile, onlar için, içinde ebedi, tükenmez bir nimet bulunan cennetleri müjdeler." (9/Tevbe, 20-21. Ayrıca bkz. 2/Bakara, 218). Kur’an daha başka ayetlerde de yurtlarından (Mekke’den) ve mallarından uzaklaştırılan Mekke’li mü’minlere atıf yaparak, onların, Allah’dan lütuf ve rıza dileyen, Allah’a ve Rasulü’ne yardım eden kimseler olup, bunların ‘sadıklar’ olduklarını belirtir. (59/Haşr, 8).

    Öte yandan, Medine’li Müslümanlar (ensar) da, gönüllerine imanı yerleştirmiş, Mekke’den göç ederek kendilerine gelen mü’minlere kucak açmış, onları seven, onlara verilenler karşısında içlerinde bir sıkıntı duymayan, fakirlerinin bile muhacir kardeşlerini kendilerine tercih eden kimseler olarak övülmektedirler. (59/Haşr, 9). İman edip Allah yolunda hicret edenler, onları barındıran ve yardım eden (ensar) mü’minler gerçek mü’minler olarak anılmaktadır. Onlar için mağfiret ve bol bir rızık olduğu da müjdelenir. (8/Enfal, 74). Ensar ve muhacirler ve güzellikte onlara tabi olanlardan Allah’ın razı olmuş, kendileri de Allah’dan razı olmuşlardır. Onlar, içinde ebedi kalacakları cennetle müjdelenmektedirler. (9/Tevbe, 100).
    Peygamber mescidi, temeli takva üzere atılan mescid olarak yad edilir. (9/Tevbe, 108). Bu, o temeli atan mü’minlerin de takva üzere olduklarını tasdik etmek anlamına gelmektedir. Münafıklara en ağır eleştirileri yönelten Kur’an, mü’minlere eleştiri getirmiyorsa, bu da ayrıca, zımnen onları tasvip ettiği anlamına gelir.

    Peki Kur’an’ın bu övgüsü ne anlama gelir? Bunu en doğru biçimde nasıl anlamamız gerekir? Buradan, mesela sahabenin günahsız, masum olduğu gibi bir anlam çıkabilir mi?

    Kur’an, Muhammed (a.s)ın ashabının imanını, imanda, İslam’da sebat edişini, Allah yolunda hicret ederek savaşmasını ve ölünceye kadar Müslüman kalmalarını övmüştür. Bunu şöyle de ifade edebiliriz: Kur’an’ın sahabeyi övmesi, anılan bu hayırlarla alakalıdır. Mü’minler bu hayırlara bağlı kaldıkları sürece övgüye layıktırlar. Bununla beraber, sahabe dendiği zaman, tamamen Allah’ın övgüsüne mahzar olmuş, içinde hiç zaaf sâhibi kimselerin olmadığı anlamı çıkmaz. Bunun çok örnekleri de vardır. Mesela, Uhud savaşında, Rasulullah’ın ayneyn geçidine yerleştirdiği elli kadar okçunun zaafları yüzünden Müslümanlar büyük zayiat vermişti. Bu olay Kur’an’da değerlendirilirken, sahabeye yönelik, "zaafa düştünüz", "emir konusunda tartışmaya kalktınız ve asi oldunuz", "dünyayı isteyeniniz de vardı, ahireti isteyeniniz de" (3/Al-i İmran, 152), "Peygamber sizi çağırdığı halde siz boyuna uzaklaşıyor, hiç kimseye dönüp bakmıyordunuz" (3/Al-i İmran, 153) gibi, hiç de hafif olmayan kınayıcı sözler irad edilmiştir. Huneyn savaşında, çokluklarına güvendikleri için yeryüzü bütün genişliğine rağmen müslümanlara dar gelmiş ve savaş alanından kaçanlar olmuştu. (9/Tevbe, 25).

    Tebük savaşına katılmayan “münafıkların haricinde” bazı Müslümanlar Allah tarafından tekdir edilmiş, Peygamber tarafından da cezalandırılarak, bir tür boykot uygulanmıştır. Bu Müslümanlardan Ka’b b. Malik’in, Medine’yi başına dar getiren ünlü boykotu meşhurdur. (9/Tevbe, 117).
    Kur’an, Rasulullah’ı gördüğü, yani ‘sahabî’ olduğu halde, ‘arab’ (bedevî) tabiriyle andığı bazı kimseler üzerinde, iman-islam ayrımı yapmak suretiyle, her ‘iman ettim’ diyenin gerçekten sahabe kapsamina da girmeyeceğine dair ipucu vermektedir. Bedevilerin ‘iman ettik’ iddiaları reddedilmekte, onun yerine, ‘teslim olduk’ diyebilecekleri öğretilmektedir. (49/Hucurat, 14).
    Yine aynı surenin başlarında, Allah ve Rasulü’nün ‘önüne geçen’, Peygamber’in yanında sanki sıradan bir arkadaşlarıymış gibi bağırarak, neredeyse amelleri boşa gidecek derecede onu rahatsız eden (49/Hucurat, 2), Peygamber’in odalarının arkasından ona bağırarak seslenen akıl erdirmez kimselerin (49/Hucurat, 4) varlığından bahsedilmektedir. Ayrıca, yemek için davet edildiği Peygamber’in evinde lafa dalarak uzun süre oturup, onu rahatsız eden sahabe de eleştirilir. (33/Ahzap, 53).
    Peygamber’in hanımı Aişe’ye (r.a) iftira atılması karşısında, hüsnü zanda bulunup, "bu açık bir iftiradır" demeyen mü’minler yerilmiş (24/Nur, 12), bunu duyar duymaz, ağızlarında bu sözü taşımak, gevelemek yerine "bu çok büyük bir iftiradır" demeleri gerektiği ısrarla vurgulanmış (24/Nur, 15-16), bunun basit bir olay olduğunu zannetmemek gerektiği, Allah katında büyük bir hadise olduğu belirtilmiştir. (24/Nur, 15).

    Cuma suresinin son ayetinde, bir ticaret ve eğlence gördüklerinde hemencecik dağılıp oraya koşan ve Peygamber’i ayakta yalnız bırakan kimselerden bahsedilir. (62/Cuma, 11). Rivayetlerde bu olayın bir Cuma namazı kılınırken, bir ticaret kervanı gelmesi üzerine yaşandığı anlatılmaktadır. Bu insanlar da ‘sahabe’ydiler.

    Bedir ve Uhud savaşlarında babasına, amcasına veya kardeşine karşı savaşan Müslüman sahabe olduğu gibi, Rasulullah’ın bir savaş hazırlığını, kiraladığı bir kadınla Mekke’ye, müşriklere haber vermeye çalışan sahâbî de mevcuttu.

    Hadis usulü ilminde, sahabe toptan adil midir, değil midir diye bir tartışma bulunmaktadır. Yani, sahabe tanımına giren bütün insanlar, yalan ve yanlış söylemezler, onların hepsinin de sözleri birbirine eşdeğerde kabul edilmeye layık kimseler midir, değil midir? Bir bütün halinde sahabeyi ‘adil’ sayarak, adeta bir kutsallık şemsiyesi oluşturmak doğru değildir. Bunun bazı nedenleri vardır.

    Sahabenin de insan olduğunu unutmamak gerekir. Bütün insanlar gibi onların da hata yapmaları, yanlışa düşmeleri pekala mümkündür. İnsanları hatasız kabul etmek, İslam’ın en fazla savaş açtığı dogmalardan biridir. Yahudiler’in ve Hristiyanlar’ın insanları putlaştırması böyle başlamıştır. Peygamberlerin dahi, vahiy ve vahyin tebliği dışında hata yapmalarının mümkün olduğu göz önüne alınırsa, masum insan yoktur.

    Allah’ın Kur’an’da sahabeyi övmesi, onları masum kabul etmesi demek değildir. Bir insan topluluğu olarak sahabe, blok halinde toptan adil olamaz. Çünkü onlar da insandır. Hata yaparlar, unuturlar, yanılabilirler. Kaldı ki, dini anlamak, insanın dikkati, ince anlayışı, keskin zekası, muhakeme gücü, sebep-sonuç ilişkilerini idrak etme kabiliyeti ve Rasulullah’ın yanında bulunma süresi gibi faktörlere göre değişkenlik arzeder. Ömer ibnül Hattab’la, oğlu Abdullah’ı aynı kefeye koymak nasıl mümkün olabilir? Ömer b. Hattab, tam bir müctehid örneği iken, oğlu Abdullah, Rasulullah’ı taklid etmeyi dindarlık zannetmektedir.

    Sahabenin adil olup olmadığı tartışmasının daha çok, Ebu Hüreyre gibi çok hadis rivayet eden bazı sahâbîler bağlamında cereyan ettiği, sahâbî kavramının içini ilk başta ve esas olarak dolduran kimseler üzerinde böyle bir tartışmanın yaşanmadığı hatırdan çıkartılmamalıdır.
    Muaviye ve Mervan b. Hakem gibi kişilerin, sırf ‘sahâbî’ tanımına uyuyor olması, bunların yaptıkları gayri islami icraatları, Müslümanlar arasına kıyamete kadar sürecek olan bir fitne ve fesadın girmesine sebep olmalarını affettirmez. Bu aslında bir imtihan sebebidir. Bu faaliyetlere gayri islamidir dememek, meşru-gayrı meşru, helal-haram, salih-fasid, zulüm-adalet, nifak-ıslah gibi kavramları ve ayrıştırmaları anlamsız kılacaktır. Dolayısıyla tehlikelidir.

    Sahâbî kavramı kesinlikle, İslam dinine hurafe sokuşturulmasına, Rasulullah adına yalan yanlış rivayetlerin uydurulmasına; doğru olan sözlerin başının ya da sonunun atlanarak eksik veya fazla aksettirilmesine meşruiyet kazandırmaz. Sahabe de insandır ve sözü yanlış anlayabilir. Bazen hiç anlamamış da olabilir. Nitekim Hz. Aişe’nin Ebu Hüreyre’yi birçok hadisi yanlış anlamakla eleştirmesi meşhurdur.

    Eğer sahabenin, daha doğrusu, hadis rivayet işinde aktif olarak rol alan birçok sahâbînin bu tür yanlış anlamaları olmasaydı, işittikleri sözleri yanlış anlamasalar, yanlış aksettirmeselerdi, Emevi iktidarının taleplerine göre hadis irad etme işine alet olmasalardı, bugün din konusunda bu kadar tartışmalar olmayacak, Kur’an’la Peygamber karşı karşıya kalıyormuş gibi bir görüntüye mahal verilmeyecekti. Peygamber’i Kur’an’dan farklı konuşmuş gibi bir duruma düşürmek işinde, en büyük rol, ‘sahâbî’ ünvanını taşıyan bazı kimselere aittir.

    Sahabenin asıl ve gerçek kimliği, Rasulullah öldükten sonra ortaya çıkmıştır. Rasulullah hayatta iken onun otoritesi ve şerefli konumu şemsiyesi altında kenetlenen Müslümanlar, onun aralarında olmadığı günlerde, zaaflarını ortaya koymuşlar, birbirlerini öldürenlerin sayısı hiç de az olmamıştır. Yaşadığı döneme damgasını vuran çok önemli simalar yanında, belki de İslam’ın yayılmasında hiçbir etkinliği olmamış, adını sanını kimsenin bilmediği sahâbîler de vardır. Bunu kınamak için dile getiriyor değiliz. Bu, insanların yapısıyla yakından alakalıdır. Önemli olan, bu farkı hatırda tutarak insanları kutsamamaktır.

    Peygamber (a.s)a, "İnsanların en hayırlısı benim zamanımdakiler, sonra onları takip edenler, sonra onları takip edenlerdir…" diye bir hadis nispet edilmektedir. Bu hadise göre, bizim zamanımıza gelinceye kadar, insanların derecesi, düzenli bir şekilde sürekli düşmektedir. Kıyamete kadar artık bu derecenin sıfırlanması gerekir. Böyle bir kategorik ayrımı İslam’ın hiçbir kuralıyla bağdaştırmak olanaklı değildir. 21. Yüzyılla, 7. yüzyıl arasında, insanların Müslüman ve kafir; mü’min ve müşrik; muttaki ve facir; muslih ve müfsid olabilirlik açısından bir farkı yoktur ve olamaz.

    Sırf peygamber’in zamanında yaşamamak, onunla çağdaş olmamak ne bizler için bir eksikliktir, ne de onun çağdaşı olmak başlı başına bir artıdır. Biz Müslümanlar kendimizi, aramızda bindörtyüz seneden daha fazla bir zaman dilimi olmasına rağmen, peygamber’in sahâbîsi gibi hissedebiliriz ve de hissediyoruz. Fakat önemli olan, hissin dışında, fiilen Kur’an’ın övdüğü sahabe kadar İslam’ın bağlısı olabilmektir. Savaştan geri kaldığı için Kur’an’ın ve Peygamber’in azarına maruz kalan sahabeyi eleştirmemiz kolaydır. Fakat önemli olan, acaba biz de savaşa çağrılsak, o sahabeden daha kaypak mı oluruz, yoksa Bedir ehli gibi düğüne gider gibi gider miyiz? İşte gerçek sınav yeri burasıdır.

    Yine Peygamberimize atfen, "ashabım gökteki yıldızlar gibidir, onların hangisine uyarsanız hidayete erersiniz" mealinde bir hadis söylenmiştir. Bu hadisler, erbabı tarafından yeterince eleştirilmiştir. Biz şu kadarını söyleyebiliriz ki, ashabın, kendisine uyulduğunda hidayete erdirecek olanla dalalete düşürecek olanları, Cemel ve Sıffin savaşları, Abdullah b. Zübeyr hadisesi, Hüseyin’in katli, Emevi saltanatı, Yezid’in bizzat ‘sahâbî’ babası tarafından halife tayin edilmesi gibi birçok olayda gün yüzüne çıkmıştır. Bu hadiselerin öğretemediği gerçekler, hamasi nutuk atmadan öte bir anlam ifade etmemektedir. Ama bilmeliyiz ki, biz de eğer sahabenin gösterdiği şecaat ve yiğitliği gösterebilirsek, biz de sahabe kadar Allah katında değere sahip oluruz.

    Sahabeyi toptan hatasız, yanlışsız ‘udûl’ görmek ne kadar yanlışsa, onlara gereksiz yere dil uzatmak, gereği olmayan yerlerde ileri geri konuşmak da o derece yanlıştır. Özellikle Kur’an’ın övgüyle bahsettiği mü’minler hakkında edep ölçüsünü bırakmamak gerekir. Sahabe içinde yanlışları bilinenleri kastederek, bütün sahabeyi genelleştiren zemmedici sözlerden kaçınmak Müslümanca bir ödevdir. Kur’an bu ilk Müslümanlar için "İşte böylece sizin insanlar üzerinde şahidler olmanız, Rasul’ün de sizin üzerinizde şahid olması için sizi vasat ümmet kıldı…" buyurmaktadır. (2/Bakara, 143). Buradaki ‘vasat ümmet’ ölçüsü itidalli olmayı da davet etmektedir. Biz de o vasat ümmetin bir parçası olarak adaleti elden bırakamayız.

    Sahabenin, İslam kültürüne pek çok hurafeyi karıştıran olumsuz tipleri olduğu gibi, Ebubekir, Ömer, Ali, Mus’ab, Erkam gibi pek çok meziyeti ile bize örneklik teşkil eden, Ammar ve Bilal gibi cesaret ve iman timsali kimseler de mevcuttur. Ayrıca, vefa, sadakat, bağlılık, saygı, sevgi, hürmet örneği Hatice ile, zeka, anlayış ve müctehid kadın örnekliğiyle Aişe gibi peygamber zevcesi (ümmül mü’minin) hanım sahâbîler de, Müslüman kadın tipinin ilk örnekleridir. Bunlara hayır duadan başkası Müslümanlara yaraşmaz.

    Kur’an’ın derlenip kitap halinde bize ulaşmasını büyük oranda kendilerine borçlu olduğumuz Ebubekir ve Ömer sahabe idiler; hatta Ebubekir, "Rasulullah’ın yapmadığı bir işi yapmam uygun olur mu acaba?" derken, Kitab’a olan saygısını gösteriyordu. Peygamber’e ve Kur’an’a saygısızlık etmekten çekiniyordu. Aynı Kur’an’ı, askerlerinin mızrakları ucuna taktıran, yani Kur’an’ı entrikalarına alet edenler de sözde ‘sahabî’ idiler.
    Sahabeyi gereksiz ve nâ-hak yere eleştirmek, hele de kendimizin sahip olmadığımız meziyetler alanında onlardan fazlasını beklemek ne kadar yanlışsa, onları hamasi sloganlarla kutsamak ve yapılan hataları görmezden gelmek de o kadar yanlıştır, İslam dışıdır. Şu halde, övgü ile yergi; şerikleştirme ile küfretmenin ortasında, hak edenlerin hakkını teslim etmeli, hak etmeyenleri de gereksiz yere yüceltip haddi aşmamalıdır.
    Allah’ın, bizden önce geçenlerle ilgili bize öğrettiği nihai ölçü şu değil midir?:
    "Onlar bir ümmetti, gelip geçtiler. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız da sizindir. Siz onların yaptıklarından sorulmazsınız." (2/Bakara, 134, 141).


    İlgili Yazılar

  2. 2
    Hoca Moderatör
    Hoca
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik: 06.Şubat.2007
    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 0
    Tecrübe Puanı: 0
    Yer: çalışma odam:)

    --->: Sahabe


    SAHABÎ - SAHABE


    Sözlükte "arkadaş, dost" anlamlarına gelir. Çoğulu sahabe veya ashabdır. Terim olarak, Hz. Peygamber devrine yetişmiş, Müslüman olarak Hz. Peygamber'i görmüş, O'nun sohbetinde bulunmuş ve Müslüman olarak ölmüş olan kimselere sahabî denir. Sahabî kadın olursa, sahabiyye ismini alır.
    Hz. Peygamberin sohbetinde bulunan görme özürlü kimselerle, iyiyi kötüden ayırt edebilen henüz ergenlik yaşına ulaşmadığı halde Peygamber (a.s.)'i gören çocuklar da sahabîdir.
    Sahabenin sayısı hakkında kesin bir rakam söylenmemekle beraber çoğu kaynaklar, Hz. Peygamberin vefatında yüz binin üzerinde sahabî bulunduğunu ifade etmişlerdir. En son sahabî hicrî 110 yılında vefat etmiştir.
    Ehli sünnet âlimleri Kur'ân ve hadisle ilgili konularda her sahabînin adaletli olduğunu kabul etmişlerdir. Çünkü sahabenin adaleti Allah ve Rasûlü'nün işaretiyle sâbit olmuştur. Hadis rivâyet edip de zabt yönünden kusurlu olan bir sahabîye de rastlanmamıştır. Bundan dolayı sahabe, hadisçiler tarafından cerh ve ta'dil işlemine tâbi tutulmamıştır.
    Kur'ân-ı Kerim'de, sahabenin adaletine şu âyet işaret etmektedir: "(İslâm Dinî'ne girme konusunda) ilk öne geçen Muhacirler ve Ensarla birlikte, güzel amelde onlara tâbi olanlardan Allah razı olmuştur. Onlar da Allah'tan razı olmuşlardır..." (Tevbe: 9/100). Bu ve benzeri âyetler, sahabenin adaletli olduğu konusunda kesinlik ifade etmektedir. Hz. Peygamberin bir çok hadisi de bu konuyu pekiştirmektedir: "İnsanların en hayırlısı, benim yaşadığı devirde yaşayanlardır. Sonra onlardan sonra gelenler, sonra da onlardan sonra gelenlerdir." (Buhârî, Şehâdât, 9; Fedâil-ü Ashabı'n-Nebî, 1). Gerek hadis rivâyetinde, gerekse Kur'ân'ın sonraki nesillere muhafaza edilerek aktarılıp öğretilmesinde, ilk kaynak olmaları bakımından sahabenin önemi büyüktür. Onlar İslâm'ın korunması ve yayılması yolunda hayatlarını ve her türlü değerlerini ortaya koymuşlardır. Allah Rasûlü ile omuz omuza cihat ederek fedakârlıkta bulunmuşlardır. Bundan dolayı Müslümanların en hayırlı nesli olma şerefine ermişlerdir. (A.G.)


  3. 3
    Muhalif Emekli
    Muhalif
    Emekli

    Profili:
    Üyelik: 05.Nisan.2011
    Üye No: 86412
    Mesaj Sayısı: 8
    Tecrübe Puanı: 0

    Cevap: Sahabe / Sahabi


    Sahabede kısım kısımdır. Ancak klasik Ehli Sünnet inancında bütün sahabe udul yani adil bilinir. Bu ise çok yanlış bir görüştür. Amr bin As nasıl adil olabilir ki? Muaviye nasıl adil olabilir ki?


  4. Reklam

  5. 4
    Desert Rose Kıdemli Üye
    Desert Rose
    Kıdemli Üye
    Desert Rose - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Profili:
    Üyelik: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 11,568
    Tecrübe Puanı: 166
    Yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Sahabe / Sahabi


    Alıntı
    Sahabede kısım kısımdır. Ancak klasik Ehli Sünnet inancında bütün sahabe udul yani adil bilinir. Bu ise çok yanlış bir görüştür. Amr bin As nasıl adil olabilir ki? Muaviye nasıl adil olabilir ki?
    Bu adaleti senden öğrenecek değiliz?
    heryere dil uzatıp durma


  6. 5
    Muhalif Emekli
    Muhalif
    Emekli

    Profili:
    Üyelik: 05.Nisan.2011
    Üye No: 86412
    Mesaj Sayısı: 8
    Tecrübe Puanı: 0

    Amr bin As adaletli mi yani? Hakem olayındaki hilesi neydi peki? Hileci adaletliler!

    İlk kuşak Müslümanlarına minnet ve şükran duyarız ama bir Muaviyeye, bir Amr bin As'a minnet değil nefret duyarız.


  7. 6
    Desert Rose Kıdemli Üye
    Desert Rose
    Kıdemli Üye
    Desert Rose - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Profili:
    Üyelik: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 11,568
    Tecrübe Puanı: 166
    Yer: the silent deserts in my soul

    Alıntı
    İlk kuşak Müslümanlarına minnet ve şükran duyarız ama bir Muaviyeye, bir Amr bin As'a minnet değil nefret duyarız.
    Bizlerde sizin gibi şanlı Sahabilere dil uzatan
    sapık fitnecilerden nefret duyarız.
    sana verilen insiyatifi maalesef aleyhine kullandın
    sakın birdaha uğrayayım deme bizler yine karşınıza dikileceğiz,


  8. 7
    betafix huzur yüreğinde saklı
    betafix
    huzur yüreğinde saklı
    betafix - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Profili:
    Üyelik: 12.Kasım.2008
    Üye No: 38403
    Mesaj Sayısı: 219
    Tecrübe Puanı: 5

    kıymetli desert rose neden cevap veriyorsun ki, verme ,


+ Yorum Gönder