Konusunu Oylayın.: Safa nedir? İslamda safa kavramı

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 3 kişi
Safa nedir? İslamda safa kavramı
  1. 12.Aralık.2007, 20:59
    1
    LeoparGS
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 15.Şubat.2007
    Üye No: 26
    Mesaj Sayısı: 2,613
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 33
    Bulunduğu yer: İstanbul

    Safa nedir? İslamda safa kavramı






    Safa nedir? İslamda safa kavramı Mumsema
    Safa HAKKINDA ANSİKLOPEDİK BİLGİ




    Kalbin, arı-duru, kedersiz-küduretsiz ve tertemiz olması diyeceğimiz safa; Sofiye ıstılahında, beşeri, cismani ve nefsani bulanıklıklardan arı-beri ve şeffaf olma halidir ki; “şüphesiz onlar bizim nezdimizde saflardan saf hayırlı kimselerdi” mealiyle vereceğimiz ayet-i kerime, bir kısım enbiya-i izamın tebcili ve takdiri makamında işte böyle bir safveti vurgular. Aynı kökten gelen “Mustafa” kelimesi, her şeyin özü, hülasası ve üsaresi manalarına gelmesi itibariyle, her zaman, enbiya-i izam ve asfiya-i fiham hazeratının, oturup-kalkıp ulaşmayı hedefledikleri, Hülasa-i Mevcudat ve Ruh-u Seyyidü’l-Kevneyn olan Efendimiz’in hususi mertebesine bakması açısından, “isim, aynı müsemmadır” fehvasınca ayrı bir önem arzeder ve enbiya arasında da bir aşkınlık remzidir.

    Safa; kaynakların en arı, en duru ve en bereketlisinden akıp, insanın gönül havzına ulaştıktan sonra, muhatap, hal ve zamanın gereklerine göre, semavi fakat arzi yeni bir dalga boyu ile yollan ve yoldakileri aydınlatarak yolcuları yürür, yolları da yürünür hale getirmesi.. salikin ruhunda hasıl ettiği safvetle onu uluhiyet hakikatına yönlendirip ruhunu münacatın sonsuz zevkleriyle şahlandırması.. gönlünü sürekli aşk u şevk ve vuslat tutkusuyla coşturması açısından üç bölümde mütalaa edilegelmiştir:

    1. Safa-i ilmidir ki; hak yolcusunun, seyahatini, Hz. Peygamber Aleyhissalatü Vesselam’ın, ilim ve marifet meş’alesi altında sürdürmesi, yol boyu hep Kitap ve Sünnete mukayyed kalarak, her zaman kılı kırk yararcasına sefer adabına riayette bulunması yanında, yolculuk meşakkatlerini göğüsleye göğüsleye ve himmetini Gayeler Gayesi’ne yönlendirip, hep metafizik gerilim içinde bulunma hali şeklinde yorumlanmıştır. Daha farklı bir yaklaşımla “safa-i ilmi”, salikin, seyr-i süluk-i ruhanisini, Hz. Mişkat-ı Nübüvvet’in rehberliğinde sürdürerek, sürekli O’ndan gelen adabı gözetip, kalbini, ruhunu, aklını O’nun yoluna kurban etmesi, O’nda ölüp O’nunla yeniden dirilmesi, O’nu takip etmesi, ruh dünyasında hep O’nunla oturup-kalkması, problemlerinde O’na müracaat etmesi, her işinde O’nun hakemliğine başvurması ve son haddine kadar ölesiye bir cehd ve gayretle, maiyyeti, maiyyetullah sayılan, o Seçilmişler Seçilmiş’i Hz. “Fahrü’r-Rusul”e iktida edip, Gayeler Gayesi’ne ulaşma marifeti, muhabbeti, aşk u şevki ve daha değişik mazhariyetleridir ki; Gülşen-i Tevhid sahibi bu makama işaret sadedinde:

    رَوْبِجُوعِلْمىكِهبِكُشَايَدْدِلَتْحَلْشَوَدْأَزْت ُوبَتُوهَرْمُشْكِلَتْ

    Git öyle bir ilim ara ki, senin gönlünü açsın ve her problemini halletsin” der. insana hakiki hedefini ilham etmeyen, böyle bir hedefe ulaşma mevzuunda gerekli stratejiler adına onun basiretine nur, iradesine fer, ruhuna aşk u şevk ve gönlüne de gökler ötesi alemlere ulaşma arzu ve iştiyakını uyarmayan ilim, boş bir vehim ve hayal olmasa da bir şey vaadetmediği muhakkaktır.

    2. Safa-i halidir ki; kalbin, Hak mehabeti ve hakikat aşkıyla açılıp kapanması, heyecan ve hafakanlarını, Cenab-ı Hakk’a münacat, yakarış ve sızlanışlarıyla seslendirerek, yer yer ruhuyla hakikat arasına giren vahşetleri ve gurbetleri giderip gönlünü huzur esintilerinin yamaçları haline getirmesi ve bütün varlığı -kendi nefsine bakan yönüyle- his, şuur ve idrak açısından sapan taşı gibi yokluğa fırlatması manasına gelir.

    Evet insan, hali itibariyle safvet ve şeffafiyete erince, onun gönlü uluhiyet hakikatinin tecellileriyle köpürür.. ruhu hakikat aşkıyla coşar.. içinde açılan menfezlerle, varlığın perde arkası güzelliklerini temaşa ile kendinden geçer.. ve duygularının dili çözülerek, kelimelerle, cümlelerle ifadesi mümkün olmayan münacatların en büyüleyicileriyle “Haziretü’l-Kuds”e yönelir, orada içini döker, Hakkın teveccühünü duyar, zevklerin en enginine erer.. hatta bazen öyle bir an gelir ki, esmada, Müsemma-yı Akdes’in Zatı mülahazasıyla, sıfatta, Hz. Mevsuf-u Mukaddes’in rahamutu murakabesiyle, köpüren hislerinin dalgaları içinde meleklerin ibadet neşvesini bütün benliğinde hisseder, ruhanilerin temkinine şahit olur ve melekutun esrarına büyülenerek insanüstü bir hal alır ki, yine Minhac da bu seviyeye işareten

    كِهوَصْفِاِينْبَكُفْتُوكُومُحَالَسْتْكِهصَاحِبْحَا لِبَدَانَدْاِينْﭼهِحَالَسْتْ

    Bu hususta söz söylemek muhaldir (daha doğrusu kil u kaldir). Zira bu yer haldir (ve hali de) ancak hal sahibi bilir” denir. Şimdi isterseniz, bu bölümü de مَنْلَمْيَذُقْلَمْيَعْرِفْ Tatmayan bilmez” deyip noktalayalım...

    3. Safa-i ittisaldir ki; kulun, bütün bütün ef’al, sıfat ve zatını, Hazreti Vacibü’l-Vücub’un ef’al, sıfat ve Zat’ında fani kılıp, daha doğrusu fani bilip, fani hissedip Hazreti Vücud ve Hazreti İlm’in sübuhatının müşahedesiyle müstağrak yaşamaktır. Bir diğer ifade ile, saf a-i ittisal, ubudiyet hazzının rububiyet hakkı içinde mütelaşi olup gitmesi, varlığın perde arkası esrarının dört bir yanı tutması, Hazreti İlim ve Vücudun feyezanının vicdanı tamamen istila etmesi ve ötede insanın gözüne açılacak gerçeğin zılliyet planında basiretle temaşa edilmesi demektir. Bu da, biraz daha açacak olursak, lahut alemi ve bu alemin bir kısım esrarının, ceberut alemi ve bu aleme ait bazı hususiyetlerin, meleküt alemi ve bu alemin teferruatının, Hazreti Sadık u Masduk ve Kaşifu’l-Hakaik’in: فَبِىَيَسْمَعُوَبِىَيُبْصِرُوَبِىَيَبْطِشُوَبِىَيَ مْشِى Ben’imle işitir, Ben’imle görür, Ben’imle tutar, Ben’imle yürür” beyanı çerçevesinde O’ndan şerefsudur olan hakaikin, bir kere de “kurb” ufkunda, kalp, sır, hafi, ahfa rasathaneleriyle temaşa edilerek, herkese açık olan nazari ve zaruri hakikatlerin sübjektif ilmiliğe dönüşmesi, bu bilginin yakinle derinleşmesi, yakinin -letaif in müsadesi ölçüsünde- hakka’l-yakıne yönlendirilmesi ve “sübühat-ı vech”in şuaları karşısında hususiyetlerin bütün bütün silinip gitmesi, mahiyetlerin eriyip kül olması, artık sadece ve sadece Hazreti Kayyumiyet’in duyulup hissedilmesidir ki, böyle bir makamda, damla deryaya dönmüş, zerre güneşe karışmış ve her şey hiç ender hiç olmuş gibi tasavvurlar üstü zevki ve hali bir durum istila eder insanın her yanını; eder de salikin nazarı kayyumiyetten başka bir şey görmez olur.. ve bir zevk zemzemesi içinde, sadece O’nu bilir-O’nu duyar, O’nunla işler-O’nunla başlar ve adeta O’nunla oturur-O’nunla kalkar. Böyle bir televvünat içinde bazen iltibaslara girerek, her şeyi O’nun tezahüründen ibaret saydığı anlar da olabilir., evet, görme, bilme, duyma ve zevk etme konusunda herkes aynı mülahazayı paylaşsa da, his, şuur ve idrak melekesini Hazreti Mişkat-ı Nübüvvet’le aydınlatamamış olanlar, yorumlarında hatalara girebilirler. Böyle bir mülahazayı ifade sadedinde, hatasıyla-sevabıyla, söylenmiş dünya kadar güzel söz vardır. Biz, onlardan sadece bir tanesini zikrederek konuyu kapamak istiyoruz:

    ﭼوُنْتُودِيدِيَﭘﺮتَوِىآنْآفِتَابْتُونَمَانَدِيبَاز ْشُدْآبِىبَآبْقَطْرَهبُودِيكُمْشُدِيدَرْبَحْرِرَاز ْمِينَيَابِيزَمَانْاِيْنْقَطْرَهبَازْكَرْﭼهِكُمْكَ شْتَنْنَهكَارْهَرْكَسْاَسْتْدَرْفَنَاﮔﺷﺘﮕﺎنُﭼونْمَ نْبَسْأَسْتْ

    Vakta ki sen, o güneşin ziyasını gördün (sübühat-ı vechin nurlarıyla yanıp kül oldun) artık sen kalmadın. Katre deryanın (dalgalarına) karıştı ve sen bir katre idin; şimdi ise sır denizinde kayboldun. Artık o katreyi (bir daha da) bulamazsın. Gerçi gaib olmak herkesin karı değildir; ama benim gibi fena bulanlar da az değildir.”

    Safa-i ittisali, hulul ve ittihadı işmam edecek bir üslupla anlatanlar, kendi zevk ve hallerini anlatıyorlarsa, bunlar yorum ve seslendirme iltibası içindedirler; مَاأنَاعَلَيْهِوَأَصْحَابِى derhal Mişkat-ı Muhammediye’ye sığınarak iltibaslarını düzeltmelidirler. Yok, böyle zevki ve hali bir hususu bir düşünce sistemi ve felsefe olarak benimsemişlerse, dalalet içindedirler ve “ kala-yı kudsiyesine girecekleri ana kadar da bağı sayılırlar.


    اَللَّهُمَّأَرِنَاالْحَقَّحَقًّاوَارْزُقْناَاِتِّب َاعَهُوَأَرِنَاالْبَاطِلَبَاطِلاًوَارْزُقْنَااِجْت ِنَابَهُ.
    اَللَّهُمَّعَفْوَكَوَعَافِيَتَكَوَرِضَاكَ.. أَللَّهُمَّاِلَىمَاتُحِبُّوَتَرْضَىوَصَلَّىاللهُسَ يِّدِنَامُحَمَّدٍمِشْكَاةِالْهِدَايَةِوَوَسِيلَةِا لسَّعَادَةِوَعَلَىآلِهِوَصَحْبِهِأَجْمَعِينَ


    Sızıntı



  2. 12.Aralık.2007, 20:59
    1
    Devamlı Üye



    Safa HAKKINDA ANSİKLOPEDİK BİLGİ




    Kalbin, arı-duru, kedersiz-küduretsiz ve tertemiz olması diyeceğimiz safa; Sofiye ıstılahında, beşeri, cismani ve nefsani bulanıklıklardan arı-beri ve şeffaf olma halidir ki; “şüphesiz onlar bizim nezdimizde saflardan saf hayırlı kimselerdi” mealiyle vereceğimiz ayet-i kerime, bir kısım enbiya-i izamın tebcili ve takdiri makamında işte böyle bir safveti vurgular. Aynı kökten gelen “Mustafa” kelimesi, her şeyin özü, hülasası ve üsaresi manalarına gelmesi itibariyle, her zaman, enbiya-i izam ve asfiya-i fiham hazeratının, oturup-kalkıp ulaşmayı hedefledikleri, Hülasa-i Mevcudat ve Ruh-u Seyyidü’l-Kevneyn olan Efendimiz’in hususi mertebesine bakması açısından, “isim, aynı müsemmadır” fehvasınca ayrı bir önem arzeder ve enbiya arasında da bir aşkınlık remzidir.

    Safa; kaynakların en arı, en duru ve en bereketlisinden akıp, insanın gönül havzına ulaştıktan sonra, muhatap, hal ve zamanın gereklerine göre, semavi fakat arzi yeni bir dalga boyu ile yollan ve yoldakileri aydınlatarak yolcuları yürür, yolları da yürünür hale getirmesi.. salikin ruhunda hasıl ettiği safvetle onu uluhiyet hakikatına yönlendirip ruhunu münacatın sonsuz zevkleriyle şahlandırması.. gönlünü sürekli aşk u şevk ve vuslat tutkusuyla coşturması açısından üç bölümde mütalaa edilegelmiştir:

    1. Safa-i ilmidir ki; hak yolcusunun, seyahatini, Hz. Peygamber Aleyhissalatü Vesselam’ın, ilim ve marifet meş’alesi altında sürdürmesi, yol boyu hep Kitap ve Sünnete mukayyed kalarak, her zaman kılı kırk yararcasına sefer adabına riayette bulunması yanında, yolculuk meşakkatlerini göğüsleye göğüsleye ve himmetini Gayeler Gayesi’ne yönlendirip, hep metafizik gerilim içinde bulunma hali şeklinde yorumlanmıştır. Daha farklı bir yaklaşımla “safa-i ilmi”, salikin, seyr-i süluk-i ruhanisini, Hz. Mişkat-ı Nübüvvet’in rehberliğinde sürdürerek, sürekli O’ndan gelen adabı gözetip, kalbini, ruhunu, aklını O’nun yoluna kurban etmesi, O’nda ölüp O’nunla yeniden dirilmesi, O’nu takip etmesi, ruh dünyasında hep O’nunla oturup-kalkması, problemlerinde O’na müracaat etmesi, her işinde O’nun hakemliğine başvurması ve son haddine kadar ölesiye bir cehd ve gayretle, maiyyeti, maiyyetullah sayılan, o Seçilmişler Seçilmiş’i Hz. “Fahrü’r-Rusul”e iktida edip, Gayeler Gayesi’ne ulaşma marifeti, muhabbeti, aşk u şevki ve daha değişik mazhariyetleridir ki; Gülşen-i Tevhid sahibi bu makama işaret sadedinde:

    رَوْبِجُوعِلْمىكِهبِكُشَايَدْدِلَتْحَلْشَوَدْأَزْت ُوبَتُوهَرْمُشْكِلَتْ

    Git öyle bir ilim ara ki, senin gönlünü açsın ve her problemini halletsin” der. insana hakiki hedefini ilham etmeyen, böyle bir hedefe ulaşma mevzuunda gerekli stratejiler adına onun basiretine nur, iradesine fer, ruhuna aşk u şevk ve gönlüne de gökler ötesi alemlere ulaşma arzu ve iştiyakını uyarmayan ilim, boş bir vehim ve hayal olmasa da bir şey vaadetmediği muhakkaktır.

    2. Safa-i halidir ki; kalbin, Hak mehabeti ve hakikat aşkıyla açılıp kapanması, heyecan ve hafakanlarını, Cenab-ı Hakk’a münacat, yakarış ve sızlanışlarıyla seslendirerek, yer yer ruhuyla hakikat arasına giren vahşetleri ve gurbetleri giderip gönlünü huzur esintilerinin yamaçları haline getirmesi ve bütün varlığı -kendi nefsine bakan yönüyle- his, şuur ve idrak açısından sapan taşı gibi yokluğa fırlatması manasına gelir.

    Evet insan, hali itibariyle safvet ve şeffafiyete erince, onun gönlü uluhiyet hakikatinin tecellileriyle köpürür.. ruhu hakikat aşkıyla coşar.. içinde açılan menfezlerle, varlığın perde arkası güzelliklerini temaşa ile kendinden geçer.. ve duygularının dili çözülerek, kelimelerle, cümlelerle ifadesi mümkün olmayan münacatların en büyüleyicileriyle “Haziretü’l-Kuds”e yönelir, orada içini döker, Hakkın teveccühünü duyar, zevklerin en enginine erer.. hatta bazen öyle bir an gelir ki, esmada, Müsemma-yı Akdes’in Zatı mülahazasıyla, sıfatta, Hz. Mevsuf-u Mukaddes’in rahamutu murakabesiyle, köpüren hislerinin dalgaları içinde meleklerin ibadet neşvesini bütün benliğinde hisseder, ruhanilerin temkinine şahit olur ve melekutun esrarına büyülenerek insanüstü bir hal alır ki, yine Minhac da bu seviyeye işareten

    كِهوَصْفِاِينْبَكُفْتُوكُومُحَالَسْتْكِهصَاحِبْحَا لِبَدَانَدْاِينْﭼهِحَالَسْتْ

    Bu hususta söz söylemek muhaldir (daha doğrusu kil u kaldir). Zira bu yer haldir (ve hali de) ancak hal sahibi bilir” denir. Şimdi isterseniz, bu bölümü de مَنْلَمْيَذُقْلَمْيَعْرِفْ Tatmayan bilmez” deyip noktalayalım...

    3. Safa-i ittisaldir ki; kulun, bütün bütün ef’al, sıfat ve zatını, Hazreti Vacibü’l-Vücub’un ef’al, sıfat ve Zat’ında fani kılıp, daha doğrusu fani bilip, fani hissedip Hazreti Vücud ve Hazreti İlm’in sübuhatının müşahedesiyle müstağrak yaşamaktır. Bir diğer ifade ile, saf a-i ittisal, ubudiyet hazzının rububiyet hakkı içinde mütelaşi olup gitmesi, varlığın perde arkası esrarının dört bir yanı tutması, Hazreti İlim ve Vücudun feyezanının vicdanı tamamen istila etmesi ve ötede insanın gözüne açılacak gerçeğin zılliyet planında basiretle temaşa edilmesi demektir. Bu da, biraz daha açacak olursak, lahut alemi ve bu alemin bir kısım esrarının, ceberut alemi ve bu aleme ait bazı hususiyetlerin, meleküt alemi ve bu alemin teferruatının, Hazreti Sadık u Masduk ve Kaşifu’l-Hakaik’in: فَبِىَيَسْمَعُوَبِىَيُبْصِرُوَبِىَيَبْطِشُوَبِىَيَ مْشِى Ben’imle işitir, Ben’imle görür, Ben’imle tutar, Ben’imle yürür” beyanı çerçevesinde O’ndan şerefsudur olan hakaikin, bir kere de “kurb” ufkunda, kalp, sır, hafi, ahfa rasathaneleriyle temaşa edilerek, herkese açık olan nazari ve zaruri hakikatlerin sübjektif ilmiliğe dönüşmesi, bu bilginin yakinle derinleşmesi, yakinin -letaif in müsadesi ölçüsünde- hakka’l-yakıne yönlendirilmesi ve “sübühat-ı vech”in şuaları karşısında hususiyetlerin bütün bütün silinip gitmesi, mahiyetlerin eriyip kül olması, artık sadece ve sadece Hazreti Kayyumiyet’in duyulup hissedilmesidir ki, böyle bir makamda, damla deryaya dönmüş, zerre güneşe karışmış ve her şey hiç ender hiç olmuş gibi tasavvurlar üstü zevki ve hali bir durum istila eder insanın her yanını; eder de salikin nazarı kayyumiyetten başka bir şey görmez olur.. ve bir zevk zemzemesi içinde, sadece O’nu bilir-O’nu duyar, O’nunla işler-O’nunla başlar ve adeta O’nunla oturur-O’nunla kalkar. Böyle bir televvünat içinde bazen iltibaslara girerek, her şeyi O’nun tezahüründen ibaret saydığı anlar da olabilir., evet, görme, bilme, duyma ve zevk etme konusunda herkes aynı mülahazayı paylaşsa da, his, şuur ve idrak melekesini Hazreti Mişkat-ı Nübüvvet’le aydınlatamamış olanlar, yorumlarında hatalara girebilirler. Böyle bir mülahazayı ifade sadedinde, hatasıyla-sevabıyla, söylenmiş dünya kadar güzel söz vardır. Biz, onlardan sadece bir tanesini zikrederek konuyu kapamak istiyoruz:

    ﭼوُنْتُودِيدِيَﭘﺮتَوِىآنْآفِتَابْتُونَمَانَدِيبَاز ْشُدْآبِىبَآبْقَطْرَهبُودِيكُمْشُدِيدَرْبَحْرِرَاز ْمِينَيَابِيزَمَانْاِيْنْقَطْرَهبَازْكَرْﭼهِكُمْكَ شْتَنْنَهكَارْهَرْكَسْاَسْتْدَرْفَنَاﮔﺷﺘﮕﺎنُﭼونْمَ نْبَسْأَسْتْ

    Vakta ki sen, o güneşin ziyasını gördün (sübühat-ı vechin nurlarıyla yanıp kül oldun) artık sen kalmadın. Katre deryanın (dalgalarına) karıştı ve sen bir katre idin; şimdi ise sır denizinde kayboldun. Artık o katreyi (bir daha da) bulamazsın. Gerçi gaib olmak herkesin karı değildir; ama benim gibi fena bulanlar da az değildir.”

    Safa-i ittisali, hulul ve ittihadı işmam edecek bir üslupla anlatanlar, kendi zevk ve hallerini anlatıyorlarsa, bunlar yorum ve seslendirme iltibası içindedirler; مَاأنَاعَلَيْهِوَأَصْحَابِى derhal Mişkat-ı Muhammediye’ye sığınarak iltibaslarını düzeltmelidirler. Yok, böyle zevki ve hali bir hususu bir düşünce sistemi ve felsefe olarak benimsemişlerse, dalalet içindedirler ve “ kala-yı kudsiyesine girecekleri ana kadar da bağı sayılırlar.


    اَللَّهُمَّأَرِنَاالْحَقَّحَقًّاوَارْزُقْناَاِتِّب َاعَهُوَأَرِنَاالْبَاطِلَبَاطِلاًوَارْزُقْنَااِجْت ِنَابَهُ.
    اَللَّهُمَّعَفْوَكَوَعَافِيَتَكَوَرِضَاكَ.. أَللَّهُمَّاِلَىمَاتُحِبُّوَتَرْضَىوَصَلَّىاللهُسَ يِّدِنَامُحَمَّدٍمِشْكَاةِالْهِدَايَةِوَوَسِيلَةِا لسَّعَادَةِوَعَلَىآلِهِوَصَحْبِهِأَجْمَعِينَ


    Sızıntı


  3. 02.Aralık.2016, 00:53
    2
    Meryem
    Kıdemli Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 23.Kasım.2016
    Üye No: 110300
    Mesaj Sayısı: 230
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 3

    Yorum: Safa nedir? İslamda safa kavramı




    Üzüntü ve kederden uzak olma, endişesizlik, rahat, huzur, iç ferahlığı Saflık, berraklık Safa Mekke’de bir tepe. Hacılar Safa ile Merve arasında sa’y yaparlar


  4. 02.Aralık.2016, 00:53
    2
    Kıdemli Üye



    Üzüntü ve kederden uzak olma, endişesizlik, rahat, huzur, iç ferahlığı Saflık, berraklık Safa Mekke’de bir tepe. Hacılar Safa ile Merve arasında sa’y yaparlar




+ Yorum Gönder