Konusunu Oylayın.: Tahkik nedir? İslamda tahkik kavramı

5 üzerinden 4.56 | Toplam : 9 kişi
Tahkik nedir? İslamda tahkik kavramı
  1. 12.Aralık.2007, 20:43
    1
    LeoparGS
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 15.Şubat.2007
    Üye No: 26
    Mesaj Sayısı: 2,613
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 33
    Bulunduğu yer: İstanbul

    Tahkik nedir? İslamda tahkik kavramı






    Tahkik nedir? İslamda tahkik kavramı Mumsema
    Tahkik HAKKINDA ANSİKLOPEDİK BİLGİ




    Bir şeyin gerçek veya doğru olup olmadığını araştırma-soruşturma, ortaya çıkarma ve inkâr edilemeyecek, çürütülemeyecek delillerle ispatlama manalarına gelen tahkik; erbab-ı tasavvufça, Hazreti Zât-ı Ehad u Samed’i, vücud ve evsâf-ı kemâliyesiyle, —Kur’ânî muvazene içinde— bilmenin ötesinde, ulûhiyet hakikatinin “bî kem u keyf” müntehî bir sâlikin vicdan ve letâifinde, hususî tecellilerle belirip duyulması şeklinde yorumlanmıştır ki; bu seviyeye eren bir hakikat eri, ondan öte artık, ne şüphe, ne tereddüt, ne de herhangi bir kuşkuya maruz kalmadan, istidâdı müsait olduğu ölçüde, yolculuğunu ya “seyr fillah” ya da “seyr minallah” ufkunda sürdürür ve —biiznillah— herhangi bir husûfla da karşılaşmaz.. karşılaşmaz; zira o mazhar olduğu makam ve pâye itibarıyla artık hep, Hakkın gözüyle görmekte, O’nun sem’iyle işitmekte ve her şeyi O’nun sıfatlarının ziyâsı ve vesâyeti altında duyup hissetmektedir. Tabir-i diğerle böyle bir tahkik kahramanı hep Hak yolunda, Hak için Hak iledir. Hak dostları arasında böyle bir pâye “makam-ı mahbubiyet”e ait bir pâyedir ve Hazreti Mahbub’un hususî bir teveccühünün remzidir. Başı bu pâyeye eren bir tahkik eri, Hakkın mahbubu olduğu gibi, onun gök ehlince sevilmesi ve yerde temiz kalblerin ona teveccüh etmesi de ona karşı Hak teveccühünün bir aks-i sadâsıdır. Bu batınî alâkanın zahirî emaresine gelince o da, farzların kusursuz olarak yerine getirilmesi üzerine bina edilmiş bir nafile tutkusudur.

    Evet, farzları vaktinde hakkıyla yerine getiren, getiremediklerini de ciddî bir nedâmet ve telâfi duygusuyla kazâ eden, sonra da tabiatının gereklerini yerine getirme ölçüsünde nafilelere düşkünlük gösteren bir hakikat aşığı, her zaman hakkı duyar, hakkı görür, hakkı tutar kaldırır ve hakka doğru yürür ki, böyle birinin gönlüne ağyârın gölge etmesi ve gözlerine başka hayalin girmesi asla söz konusu değildir. Ara-sıra ufkunu buğu ölçüsünde bir sis bürüse de, bahar bulutları gibi gelip geçicidir ve yeni bir açılımın şafak emaresidir.. evet onlar sıkıntı hâlinde de, sevinç-neş’e zamanında da sürekli yol alır ve hep kazanırlar.

    İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri bu tahkik kahramanlarını şöyle resmeder:

    Ehl-i Hak cânında bulmuştur ayân,
    Nur-u Hakkı âleme bîçûn(1) karîn
    Hak (Fe biye yesmeu ve biye yubsıru)(2) dedi,
    Bulduğu için nurunu bu mâ u tîn.(3)
    Nur-u pâk bulmasaydı âb u hâk,(4)
    Olmaz idi suret-i mânâ mübîn.
    Nur-u (Lâ şarkî ve lâ garbî) ( 5) bulan,
    Ehl-i dil mişkât-ı nur olmuş yakîn.
    Vahdeti kesrette bulmuş ehl-i hak,
    Âminûn u sâlimûn u gânimîn.(6)
    Hakka tefviz ile Hakkı sen seni,
    Fâil-i Muhtar’ı, bul “Ni’me’l-Muîn.”

    Bir diğer yaklaşımla tahkik; sâlikin, imanını marifetle, marifetini muhabbetle derinleştirerek bunları âdeta birer gez-göz-arpacık gibi kullanıp, uğradığı her izâfî makamın ufkuna göre Hak rızasına talip olması ve onu takip etmesidir. Bu yüce hakikatin, seyr-i sülûk-u ruhânînin her mertebesinde duyulup hissedilmesi farklı farklıdır; zira, her hak yolcusunun imanı. marifeti, aşk u iştiyakı onun yakîniyle mebsûten mütenâsib (doğru orantılı)’dir.. ve imanda, marifette, muhabbet ve zevk-i ruhanîdeki farklılık, tahkikteki farklılığın bir neticesidir. Evet, nazarî bilgilere dayanan iman —aksine ihtimal vermeyecek şekilde de olsa- "لَيْسَالْخَبَرُكَالْعِياَنِ" fehvasınca, gaybî fakat emâre ve işaretleriyle müşahede ve mükaşefeye istinat eden yakîn gibi değildir; tıpkı böyle bir yakînin de, insan mahiyet ve tabiatının bir buudu haline gelmiş kamil bir iz’âna denk olmadığı gibi...

    Bunlardan birincisi, her şeye rağmen, tahkik sahasında ilâhî teveccühe vesile olabileceği ümit edilen ve "بِبِضَاعَةٍمُزْجَاةٍ" - değersiz bir sermaye” ölçüsünde kıymet-i zâtiyesi olmayan bir şart-ı âdi; ikincisi, mevcudiyetinin nisbî-kisbî olmasının yanında Hazreti “Cevvâd” ın cömertliği ile tomurcuklaşabilmiş bir meyve namzedi; üçüncüsü de, O’nun nur-u vücudunun şuaâtı altında fenâ bulmuş, sonra da farklı bir renkte ikinci bir varlığa ermiş hem var hem yok hâlis bir meyve; belki de ondan da öte tam bir hulâsa.. Hazreti İbrahim, "أَرِنِىكَيْفَتُحْيِيالْمَوْتَى؟" -Ölüleri nasıl dirilttiğini göster bana” talebiyle tahkikin mebdeine "لِيَطْمَئِنَّقَلْبِى" -Kalbim itminana erip doygunluğa ulaşsın..” mesned-i talebiyle de onun müntehâsına işaret etmiştir. Elbette ki, böyle yüce bir peygamber ufku itibarıyla, bu ölçüdeki bir tahkikin, ne “ilme’l-yakîni”ni, ne “ayne’l-yakîni”ni, ne de “hakka’l-yakîni”ni kavramamız mümkün değildir; bizim bu şekildeki yaklaşımımız, kendi zevk ve ruh halimizi ifade edebilmemiz için bir “vâhid-i kıyâsî” ve bir “mirsad-ı mülâhaza” olarak değerlendirilmelidir ki, Allah Rasûlü de (s.a.s), Hazreti İbrahim’in itminana ermek arzusuyla ortaya attığı böyle bir talebine karşı: "نَحْنُأَحَقُّبِالشَّكِّمِنْاِبْرَاهِيمَ" -(Bu şekilde izâfî) bir şekk İbrahim’den daha çok bizi alakâdar eder” diyerek bu ince farka işaret buyurmuşlardır.

    Tahkik kahramanı; iman, marifet, muhabbet, aşk u şevk ve zevk-i rûhanî açısından tevhidî bir düşünceyle sürekli ona tahsis-i teveccüh ve im’ân-ı nazarda bulunarak O’nu biricik murad ve rızasını da tek hedef kabul edip celalî esintilerde cefâ mülâhazasına, cemâlî meltemlerde de safâ duygusuna kapılmadan, kahrı-lûtfu bir bilme esprisiyle bütün tecellileri yolda bulunuyor olmanın tezahürleri sayarak; daha doğrusu öyle duyup öyle hissederek, onlara takılıp kalmadan, onlarla doğrudan doğruya meşgul olmadan, gerçek gayenin dışındaki her şeyi gelip-geçici birer gölge telâkkî edip, sonra da hedefe kilitlenmenin gereği deyip hep ona ulaşma azmi içinde bulunan tam bir gönül eridir.

    Evet o, dişini sıkıp elemlere katlanarak, elinden geldiğince cismanî lezzetlere karşı kapanarak ve dinin emir ve yasaklarına da kılı kırk yararcasına riâyet ederek “Hû” deyip ilerleyen öyle bir semâ yolcusudur ki, her dönemeçte kendini ayrı bir itminan esintisiyle istikbal ediliyor görür, her makamda ayrı bir rıza televvünüyle hoşâmedîler alır ve zâhir-bâtın duygularında:

    “Bana Hak’tan nidâ geldi; gel ey âşık ki mahremsin!.
    Bura mahrem makamıdır seni ehl-i vefâ gördüm” (Nesîmî)

    sözlerinin tın tın ses verdiğini duyar. Doğrusu, burası öyle bir makamdır ki, bu makamda duyulan iman O’ndan, marifet O’ndan, sevgi O’ndan ve aşk u şevk de O’ndandır. Bu makamda duyguları çepeçevre saran "سُبْحَانَكَلاَعِلْمَلَنَااِلاَّمَاعَلَّمْتَنَ ا" itiraf-ı azîmesi, vicdanlarda hissedilen biricik gerçek de "هُوَالْبَاقِىالْاَبَدِىُّالسَّرْمَدِىُّ" hakikatidir. İşte böyle bir tahkike erinceye kadar göze-kulağa neler ilişir neler.! Mertebe rütbeye, hâl de makama dönüşünce, mâhiyet-i insaniye “sübühât-ı vech”in şuaâtı karşısında "لِلّهِالْوَاحِدِالْقَهَّارِ" der erir-gider ve cihetler üstü dört bir yanda "وَيَبْقَىوَجْهُرَبِّكَذُوالْجَلاَلِوَالِاكْرَ امِ" gerçeği duyulmaya başlar. Bu noktayı tutacağı ana kadar, “dün-bugün-yarın” diyen insan mantığı, o makama erip, kendini o makamın mevhibe sağanakları içinde bulunca "أَنْتَالأَوَّلُفَلَيْسَقَبْلَكَشَيْءٌوَأَنْتَالآخ ِرُفَلَيْسَبَعْدَكَشَيْءٌ" hakikat-ı ezeliye ve lâyeâliyesi karşısında mütelâşi olup dört bir yana saçılır; hatta vicdan bazen izâfî vücudunu dahi nisyana gömerek "كَانَاللهُوَلاَشَيْءَمَعَهُ" — O vardı da başkası yoktu” mülâhazasını bir kere daha derinden derine duyar.. “Ne hulûl ne ittihat; hakikî “vücut” Sana ait; mâsivâa ise, Senin varlığının ziyasının gölgesinden ibaret” diye mırıldanır ve bütün benliğiyle O’na nisbetin şerefini soluklar; mütevazi. mahviyet içinde ve hacâletiyle beraber “ahsen-i takvîm”e mazhariyetin bütün fezâilini ruhunda duyar.

    اَللَّهُمَّعَفْوَكَوَعَافِيَتَكَوَرِضَاكَوَتَوَجُّ هَكَوَنَفَحَاتِكَوَأُنْسَكَوَمَحَبَّتَكَوَمَعِيَّت َكَوَصَلَّىاللهُعَلَىسَيِّدِنَامُحَمَّدٍعَبْدِكَوَ رَسُولِكَوَعَلَىاَصْحَابِهِالَّذِينَهُمْمُحِبُّوكَ وَمُقَرَّبُوكَ....





    ________________________________________
    (1) Bîçûn: Eşsiz,benzersiz
    (2) Fe biyeyesmeu ve biye yubsiru: Benimle işitir, benimle görür mânâsına
    (3) Mâ u tîn: Su, toprak
    (4) Âb u hâk: Farsça su, toprak anlamina
    (5) Lâ şarkî ve lâ garbî: Hazreti Tecelliden kinaye, ne doğulu ne de batılı.
    (6) Emniyet, selamet ve kazanç içindeler demek.

    Sızıntı



  2. 12.Aralık.2007, 20:43
    1
    Devamlı Üye



    Tahkik HAKKINDA ANSİKLOPEDİK BİLGİ




    Bir şeyin gerçek veya doğru olup olmadığını araştırma-soruşturma, ortaya çıkarma ve inkâr edilemeyecek, çürütülemeyecek delillerle ispatlama manalarına gelen tahkik; erbab-ı tasavvufça, Hazreti Zât-ı Ehad u Samed’i, vücud ve evsâf-ı kemâliyesiyle, —Kur’ânî muvazene içinde— bilmenin ötesinde, ulûhiyet hakikatinin “bî kem u keyf” müntehî bir sâlikin vicdan ve letâifinde, hususî tecellilerle belirip duyulması şeklinde yorumlanmıştır ki; bu seviyeye eren bir hakikat eri, ondan öte artık, ne şüphe, ne tereddüt, ne de herhangi bir kuşkuya maruz kalmadan, istidâdı müsait olduğu ölçüde, yolculuğunu ya “seyr fillah” ya da “seyr minallah” ufkunda sürdürür ve —biiznillah— herhangi bir husûfla da karşılaşmaz.. karşılaşmaz; zira o mazhar olduğu makam ve pâye itibarıyla artık hep, Hakkın gözüyle görmekte, O’nun sem’iyle işitmekte ve her şeyi O’nun sıfatlarının ziyâsı ve vesâyeti altında duyup hissetmektedir. Tabir-i diğerle böyle bir tahkik kahramanı hep Hak yolunda, Hak için Hak iledir. Hak dostları arasında böyle bir pâye “makam-ı mahbubiyet”e ait bir pâyedir ve Hazreti Mahbub’un hususî bir teveccühünün remzidir. Başı bu pâyeye eren bir tahkik eri, Hakkın mahbubu olduğu gibi, onun gök ehlince sevilmesi ve yerde temiz kalblerin ona teveccüh etmesi de ona karşı Hak teveccühünün bir aks-i sadâsıdır. Bu batınî alâkanın zahirî emaresine gelince o da, farzların kusursuz olarak yerine getirilmesi üzerine bina edilmiş bir nafile tutkusudur.

    Evet, farzları vaktinde hakkıyla yerine getiren, getiremediklerini de ciddî bir nedâmet ve telâfi duygusuyla kazâ eden, sonra da tabiatının gereklerini yerine getirme ölçüsünde nafilelere düşkünlük gösteren bir hakikat aşığı, her zaman hakkı duyar, hakkı görür, hakkı tutar kaldırır ve hakka doğru yürür ki, böyle birinin gönlüne ağyârın gölge etmesi ve gözlerine başka hayalin girmesi asla söz konusu değildir. Ara-sıra ufkunu buğu ölçüsünde bir sis bürüse de, bahar bulutları gibi gelip geçicidir ve yeni bir açılımın şafak emaresidir.. evet onlar sıkıntı hâlinde de, sevinç-neş’e zamanında da sürekli yol alır ve hep kazanırlar.

    İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri bu tahkik kahramanlarını şöyle resmeder:

    Ehl-i Hak cânında bulmuştur ayân,
    Nur-u Hakkı âleme bîçûn(1) karîn
    Hak (Fe biye yesmeu ve biye yubsıru)(2) dedi,
    Bulduğu için nurunu bu mâ u tîn.(3)
    Nur-u pâk bulmasaydı âb u hâk,(4)
    Olmaz idi suret-i mânâ mübîn.
    Nur-u (Lâ şarkî ve lâ garbî) ( 5) bulan,
    Ehl-i dil mişkât-ı nur olmuş yakîn.
    Vahdeti kesrette bulmuş ehl-i hak,
    Âminûn u sâlimûn u gânimîn.(6)
    Hakka tefviz ile Hakkı sen seni,
    Fâil-i Muhtar’ı, bul “Ni’me’l-Muîn.”

    Bir diğer yaklaşımla tahkik; sâlikin, imanını marifetle, marifetini muhabbetle derinleştirerek bunları âdeta birer gez-göz-arpacık gibi kullanıp, uğradığı her izâfî makamın ufkuna göre Hak rızasına talip olması ve onu takip etmesidir. Bu yüce hakikatin, seyr-i sülûk-u ruhânînin her mertebesinde duyulup hissedilmesi farklı farklıdır; zira, her hak yolcusunun imanı. marifeti, aşk u iştiyakı onun yakîniyle mebsûten mütenâsib (doğru orantılı)’dir.. ve imanda, marifette, muhabbet ve zevk-i ruhanîdeki farklılık, tahkikteki farklılığın bir neticesidir. Evet, nazarî bilgilere dayanan iman —aksine ihtimal vermeyecek şekilde de olsa- "لَيْسَالْخَبَرُكَالْعِياَنِ" fehvasınca, gaybî fakat emâre ve işaretleriyle müşahede ve mükaşefeye istinat eden yakîn gibi değildir; tıpkı böyle bir yakînin de, insan mahiyet ve tabiatının bir buudu haline gelmiş kamil bir iz’âna denk olmadığı gibi...

    Bunlardan birincisi, her şeye rağmen, tahkik sahasında ilâhî teveccühe vesile olabileceği ümit edilen ve "بِبِضَاعَةٍمُزْجَاةٍ" - değersiz bir sermaye” ölçüsünde kıymet-i zâtiyesi olmayan bir şart-ı âdi; ikincisi, mevcudiyetinin nisbî-kisbî olmasının yanında Hazreti “Cevvâd” ın cömertliği ile tomurcuklaşabilmiş bir meyve namzedi; üçüncüsü de, O’nun nur-u vücudunun şuaâtı altında fenâ bulmuş, sonra da farklı bir renkte ikinci bir varlığa ermiş hem var hem yok hâlis bir meyve; belki de ondan da öte tam bir hulâsa.. Hazreti İbrahim, "أَرِنِىكَيْفَتُحْيِيالْمَوْتَى؟" -Ölüleri nasıl dirilttiğini göster bana” talebiyle tahkikin mebdeine "لِيَطْمَئِنَّقَلْبِى" -Kalbim itminana erip doygunluğa ulaşsın..” mesned-i talebiyle de onun müntehâsına işaret etmiştir. Elbette ki, böyle yüce bir peygamber ufku itibarıyla, bu ölçüdeki bir tahkikin, ne “ilme’l-yakîni”ni, ne “ayne’l-yakîni”ni, ne de “hakka’l-yakîni”ni kavramamız mümkün değildir; bizim bu şekildeki yaklaşımımız, kendi zevk ve ruh halimizi ifade edebilmemiz için bir “vâhid-i kıyâsî” ve bir “mirsad-ı mülâhaza” olarak değerlendirilmelidir ki, Allah Rasûlü de (s.a.s), Hazreti İbrahim’in itminana ermek arzusuyla ortaya attığı böyle bir talebine karşı: "نَحْنُأَحَقُّبِالشَّكِّمِنْاِبْرَاهِيمَ" -(Bu şekilde izâfî) bir şekk İbrahim’den daha çok bizi alakâdar eder” diyerek bu ince farka işaret buyurmuşlardır.

    Tahkik kahramanı; iman, marifet, muhabbet, aşk u şevk ve zevk-i rûhanî açısından tevhidî bir düşünceyle sürekli ona tahsis-i teveccüh ve im’ân-ı nazarda bulunarak O’nu biricik murad ve rızasını da tek hedef kabul edip celalî esintilerde cefâ mülâhazasına, cemâlî meltemlerde de safâ duygusuna kapılmadan, kahrı-lûtfu bir bilme esprisiyle bütün tecellileri yolda bulunuyor olmanın tezahürleri sayarak; daha doğrusu öyle duyup öyle hissederek, onlara takılıp kalmadan, onlarla doğrudan doğruya meşgul olmadan, gerçek gayenin dışındaki her şeyi gelip-geçici birer gölge telâkkî edip, sonra da hedefe kilitlenmenin gereği deyip hep ona ulaşma azmi içinde bulunan tam bir gönül eridir.

    Evet o, dişini sıkıp elemlere katlanarak, elinden geldiğince cismanî lezzetlere karşı kapanarak ve dinin emir ve yasaklarına da kılı kırk yararcasına riâyet ederek “Hû” deyip ilerleyen öyle bir semâ yolcusudur ki, her dönemeçte kendini ayrı bir itminan esintisiyle istikbal ediliyor görür, her makamda ayrı bir rıza televvünüyle hoşâmedîler alır ve zâhir-bâtın duygularında:

    “Bana Hak’tan nidâ geldi; gel ey âşık ki mahremsin!.
    Bura mahrem makamıdır seni ehl-i vefâ gördüm” (Nesîmî)

    sözlerinin tın tın ses verdiğini duyar. Doğrusu, burası öyle bir makamdır ki, bu makamda duyulan iman O’ndan, marifet O’ndan, sevgi O’ndan ve aşk u şevk de O’ndandır. Bu makamda duyguları çepeçevre saran "سُبْحَانَكَلاَعِلْمَلَنَااِلاَّمَاعَلَّمْتَنَ ا" itiraf-ı azîmesi, vicdanlarda hissedilen biricik gerçek de "هُوَالْبَاقِىالْاَبَدِىُّالسَّرْمَدِىُّ" hakikatidir. İşte böyle bir tahkike erinceye kadar göze-kulağa neler ilişir neler.! Mertebe rütbeye, hâl de makama dönüşünce, mâhiyet-i insaniye “sübühât-ı vech”in şuaâtı karşısında "لِلّهِالْوَاحِدِالْقَهَّارِ" der erir-gider ve cihetler üstü dört bir yanda "وَيَبْقَىوَجْهُرَبِّكَذُوالْجَلاَلِوَالِاكْرَ امِ" gerçeği duyulmaya başlar. Bu noktayı tutacağı ana kadar, “dün-bugün-yarın” diyen insan mantığı, o makama erip, kendini o makamın mevhibe sağanakları içinde bulunca "أَنْتَالأَوَّلُفَلَيْسَقَبْلَكَشَيْءٌوَأَنْتَالآخ ِرُفَلَيْسَبَعْدَكَشَيْءٌ" hakikat-ı ezeliye ve lâyeâliyesi karşısında mütelâşi olup dört bir yana saçılır; hatta vicdan bazen izâfî vücudunu dahi nisyana gömerek "كَانَاللهُوَلاَشَيْءَمَعَهُ" — O vardı da başkası yoktu” mülâhazasını bir kere daha derinden derine duyar.. “Ne hulûl ne ittihat; hakikî “vücut” Sana ait; mâsivâa ise, Senin varlığının ziyasının gölgesinden ibaret” diye mırıldanır ve bütün benliğiyle O’na nisbetin şerefini soluklar; mütevazi. mahviyet içinde ve hacâletiyle beraber “ahsen-i takvîm”e mazhariyetin bütün fezâilini ruhunda duyar.

    اَللَّهُمَّعَفْوَكَوَعَافِيَتَكَوَرِضَاكَوَتَوَجُّ هَكَوَنَفَحَاتِكَوَأُنْسَكَوَمَحَبَّتَكَوَمَعِيَّت َكَوَصَلَّىاللهُعَلَىسَيِّدِنَامُحَمَّدٍعَبْدِكَوَ رَسُولِكَوَعَلَىاَصْحَابِهِالَّذِينَهُمْمُحِبُّوكَ وَمُقَرَّبُوكَ....





    ________________________________________
    (1) Bîçûn: Eşsiz,benzersiz
    (2) Fe biyeyesmeu ve biye yubsiru: Benimle işitir, benimle görür mânâsına
    (3) Mâ u tîn: Su, toprak
    (4) Âb u hâk: Farsça su, toprak anlamina
    (5) Lâ şarkî ve lâ garbî: Hazreti Tecelliden kinaye, ne doğulu ne de batılı.
    (6) Emniyet, selamet ve kazanç içindeler demek.

    Sızıntı


  3. 12.Aralık.2007, 22:13
    2
    Ecir
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 31.Temmuz.2007
    Üye No: 1608
    Mesaj Sayısı: 952
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 15
    Yaş: 30
    Bulunduğu yer: Sükûtun kıyısı...

    --->: Tahkik




    bizler islam ahlakının ve iman hakikatlerinin kemalatını filllerimizle gösterebilsek diğer dinlere tabi olanlar elbette cemaatlerle islamiyete girerler. hatta dünyadaki bazı kıtalar ve devletler de islama dahil olurlar." tahkiki imanı anlatan mükemmel bir söz.


    Allah razı olsun leopargs..


  4. 12.Aralık.2007, 22:13
    2
    Devamlı Üye



    bizler islam ahlakının ve iman hakikatlerinin kemalatını filllerimizle gösterebilsek diğer dinlere tabi olanlar elbette cemaatlerle islamiyete girerler. hatta dünyadaki bazı kıtalar ve devletler de islama dahil olurlar." tahkiki imanı anlatan mükemmel bir söz.


    Allah razı olsun leopargs..

  5. 04.Şubat.2016, 19:13
    3
    @hmet
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 16.Mayıs.2007
    Üye No: 771
    Mesaj Sayısı: 7,751
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 10
    Bulunduğu yer: gölbaşı

    Cevap: Tahkik nedir? İslamda tahkik kavramı

    Tahkik ne demek? kısaca bilgi

    Kur’ân-ı Kerîm’in tecvid ve tertîl üzere okunması anlamında terim.

    Sözlükte “okumak, tâbi olmak” anlamındaki tilâvet masdar olup aynı kökün tülüvv (tilvün) masdarı da “izlemek, peşi sıra gitmek, uymak” demektir (Lisânü’l-ǾArab, “tlv” md.). Bir kelâmı ve özellikle Kur’an’ı okumayı ifade eden tilâvet terim olarak “Kur’ân-ı Kerîm’i hem okumak hem de emir ve yasaklarını, teşvik ve uyarılarını hayata geçirmek suretiyle Allah’ın kitabına uymak” şeklinde tanımlandığı gibi “mânasını anlamak ve gereğince davranmak üzere onu tecvid ve tertîl üzere dikkatlice okumak” şeklinde de tarif edilir. Kökün taşıdığı “izlemek” anlamından hareketle tilâvete “Kur’an’ı takdim ve tehir yapmadan mushaftaki tertibe göre okumak” diye mâna verenler de olmuştur (Tehânevî, I, 171; Kermî, I, 256). Tilâvet kıraatle eş anlamlı gibi görünse de bazan okumak, bazan da uyarılarına uymak suretiyle “Allah’ın indirdiği kitabı izlemek” mânasına geldiğinden her tür okuma için kullanılan kıraate göre daha özel anlam taşır; bu bakımdan her tilâvet kıraattir, fakat her kıraat tilâvet değildir (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “tlv” md.; bk. KIRAAT).



  6. 04.Şubat.2016, 19:13
    3
    Üye
    Tahkik ne demek? kısaca bilgi

    Kur’ân-ı Kerîm’in tecvid ve tertîl üzere okunması anlamında terim.

    Sözlükte “okumak, tâbi olmak” anlamındaki tilâvet masdar olup aynı kökün tülüvv (tilvün) masdarı da “izlemek, peşi sıra gitmek, uymak” demektir (Lisânü’l-ǾArab, “tlv” md.). Bir kelâmı ve özellikle Kur’an’ı okumayı ifade eden tilâvet terim olarak “Kur’ân-ı Kerîm’i hem okumak hem de emir ve yasaklarını, teşvik ve uyarılarını hayata geçirmek suretiyle Allah’ın kitabına uymak” şeklinde tanımlandığı gibi “mânasını anlamak ve gereğince davranmak üzere onu tecvid ve tertîl üzere dikkatlice okumak” şeklinde de tarif edilir. Kökün taşıdığı “izlemek” anlamından hareketle tilâvete “Kur’an’ı takdim ve tehir yapmadan mushaftaki tertibe göre okumak” diye mâna verenler de olmuştur (Tehânevî, I, 171; Kermî, I, 256). Tilâvet kıraatle eş anlamlı gibi görünse de bazan okumak, bazan da uyarılarına uymak suretiyle “Allah’ın indirdiği kitabı izlemek” mânasına geldiğinden her tür okuma için kullanılan kıraate göre daha özel anlam taşır; bu bakımdan her tilâvet kıraattir, fakat her kıraat tilâvet değildir (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “tlv” md.; bk. KIRAAT).





+ Yorum Gönder