Konusunu Oylayın.: Sufi nedir? İslamda sufi kavramı

5 üzerinden 4.79 | Toplam : 14 kişi
Sufi nedir? İslamda sufi kavramı
  1. 21.Mart.2007, 18:40
    1
    mumsema
    Administrator

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 19.Ocak.2007
    Üye No: 1
    Mesaj Sayısı: 10,125
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 10
    Bulunduğu yer: Türkiye

    Sufi nedir? İslamda sufi kavramı






    Sufi nedir? İslamda sufi kavramı Mumsema Sufi ne demek? kısaca bilgi

    1 - Tasavvufî hayat tarzını benimseyerek Hakk’ın yakınlığını kazanmaya çalışan kimse.

    2 - Tasavvuf yolunda nefis mücâhedesini sürdürmekte olanlara mürîd ve mutasavvıf, bu mücâhedeyi tamamlayıp kemale ermiş olanlara sûfî denilmektedir.



  2. 21.Mart.2007, 18:40
    1
    Administrator



    Sufi ne demek? kısaca bilgi

    1 - Tasavvufî hayat tarzını benimseyerek Hakk’ın yakınlığını kazanmaya çalışan kimse.

    2 - Tasavvuf yolunda nefis mücâhedesini sürdürmekte olanlara mürîd ve mutasavvıf, bu mücâhedeyi tamamlayıp kemale ermiş olanlara sûfî denilmektedir.


  3. 23.Aralık.2007, 00:13
    2
    LeoparGS
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 15.Şubat.2007
    Üye No: 26
    Mesaj Sayısı: 2,613
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 33
    Bulunduğu yer: İstanbul

    --->: SUFİ




    Sofi





    Sofî, tasavvuf ehli olanlar için kullanılan bir tabirdir. Bu kelimeyi “sûfî” şeklinde kullananlar da vardır. Zannediyorum bu farklı kullanım, biraz da kelimenin menşeinden kaynaklanmakta. Onun “sof”tan, “sofus”tan, “safâ”dan, “safvet”ten geldiğine kail olanlar, veya dindarlıktan kinaye olduğunu düşünenler “sofî”; “sûfân” “sûfâne” veya “suffe”den geldiğini iddia eden, ayrıca “softa” ma'nâsına gelen “sofu”dan ayırmak isteyenler de “sûfî” şeklinde kullanmışlardır.

    Erbabının sofiyi tarif sadedinde şu ifadelerine rastlarız:

    Sofî; kalbi Allah için safvet bulmuş ve iç âlemi itibariyle berraklığa ermiş “Hakk yolcusu” demektir.

    Sofî; Cenâb-ı Hakk'ın kendisi için seçip intihap buyurduğu, intihap buyurup nefsinin tesirinden kurtararak duruluğa erdirdiği iddiasız “Hakk eri” demektir.

    Sofî; mahviyet ve tevâzuuna nişane, iç huzuru ve gönül rahatlığıyla “sûf” (yün) giyip sevgiyi seven ve ona. onun sahibine cefâ tattırmayan, dünyanın, dünyaya ve hevesâtımıza bakan yanlarıyla ona aldırış etmeyen Hakikat-ı Ahmediye yolunun yolcusudur. Evet. sûfîlerin sûf giymeleri, giyinişlerine izafe edilen bir isimle anılarak kendilerine “mutasavvıf” denmesi onların hallerini, özlerini ve tavırlarını nazara vermek içindir. Çünkü sûf giymek, öteden beri peygamberlerin, onlara uyanların ve her zaman kendilerini ibadete verenlerin şiarı olmuştur. Eğer, gerçekten peygamberler ve onların havarilerinin giydikleri yün ise, “sûfî” kelimesinin, “sûf”a. nisbetinin doğru olduğunu söyleyebiliriz.

    Sofî; nefsânî bulanıklıklardan sıyrılıp özüne eren ve beşerî bütün küdûrâttan arınarak lâhûtîleşen gerçek insanlığa yükselme yolunun şehsuvârı demektir.

    Sofî; ehl-i suffeye benzeme gayretinden ötürü bu nâm-ı celîli alan ve ömrünü o ismi istihkaka hasreden gönül erinin ideal adıdır.

    Sofî kelimesinin “sâf”tan müştak olduğunu da söyleyenler olmuştur; iştikak hatası mahfuz, sürekli Hakk karşısında kemerbeste-i ubudiyet içinde bulunmaları açısından, sakat bir asıldan düşündürücü bir fasıl gibi görünür.. gerçi himmetlerinin yüksekliği ve kalplerinin sürekli Allah'a müteveccih olması, onların bu mevkiin erleri olduğunu gösterir ama, “sâf”tan sûfînin iştikakı yanlıştır. Sofînin; Rumca “hikmet” ma'nâsına gelen “sofîya” kelimesinden veya Yunanca “sofus”tan geldiğini iddia edenler de olmuştur. Bunun da yabancıların yakıştırması olabileceği kanaatindeyim; o kanaatteyim sofilerin her ne kadar pek çoğu hikmet erbabı olsa bile..

    İslâm tarihinde ilk sofî lakabını alan büyük zâhid Ebû Hâşim el-Kûfî'dir. Bu zat, Hicri 150 senesinde vefat ettiğine göre, sofî tabirinin Hicrî ikinci asırda ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Bu demektir ki, sofî kelimesinin böyle hususi bir ma'nâda kullanılması ashâb ve tâbiîn-i kirâm efendilerimizden sonra olmuştur.

    Bir sistem olarak, Zâhid Ebû Hâşim'le tanıdığımız sofîlik, ilk zuhuru itibariyle, Peygamberimiz ve arkadaşlarının yaşayışlarındaki sadelik çizgisinde, dünya cihetiyle dünyaya karşı ciddî bir tavır içinde, sürekli rekâik ve ölüm ötesi hadiselerle irtibatlı, kalb ve ruh insanlarının mesleğiydi. Bu itibarla da o, hep rûhânî hayatın emrinde oldu. Sofîlik, çıkış gayesi açısından kalbi Hakk'a bağlamak ve sîneyi aşk u muhabbetle dağlamaktan ibaretti.. ve sofîlik, tarih boyu “hüsn-ü buluk” ve “edep” dedi, peygamberler yolunu solukladı. Her meslek gibi onda da bir kısım inhirafların ve çarpıklıkların yaşandığı devirler olabilir. Sadece inhiraflara ve çarpıklıklara bakarak bu saf gönüller mesleğini karalamak insafsızlık olsa gerek.

    İmam Kuşeyrî, kendini rûhânî hayata salan sofilerden bahsederken özetle şöyle der: Müslümanlıkta büyüklüğün ünvanı olarak, Allah Rasûlü'ne arkadaşlık ünvanından daha büyük pâye yoktur. Bu mazhariyet başka dönem insanlarıyla paylaşılmayacak kadar büyük bir mazhariyettir. Bundan sonra en büyük nam ve pâye ise, Allah Rasûlü'nün ashabını görüp tanıma bahtiyarlığına ermişlerin ünvanı olan “tabiîn” ünvan-ı celîlidir. Bu kadri yücelerden sonra da tâbiînle buluşup görüşme mutluluğuna ermişlerin nâm-ı celîlü'l-kadri olan “tebe-i tabiîn” gelir.. bu üç aydınlık zümrenin gurûbuna ve bu arada bir kısım fitnelerin zuhuruna muhâzî olarak da fıkıh cephesinde fakîhler. hadis cephesinde muhaddisler, akaid cephesinde muhakkikîn-i mütekellimîn çok önemli misyonlar edâ ettikleri gibi İslâm'ın rûhî cephesinde de en önemli tecdidleri sofiler gerçekleştirmişlerdir.

    Sofiler, hayat tarzları itibariyle fevkalâde dürüst, olabildiğince sade, her türlü karışıklıktan âzâde, bedenî mutluluk ve cismânî tutkulardan uzak. zâhidlik, fakirlik ve nâsikliğin yükseltici ikliminde ömür sürdürmeye kilitli, Peygamber Efendimiz ve güzîde İslâm büyüklerine benzemeye kararlı öyle dengeli insanlardır ki, onları bu evsâf-ı âliyeleriyle ne eski hekim ve filozofların devamı kabul etmek, ne Hristiyan mistiklerle irtibatlandırmak, ne Hint fakirizminin bir kolu saymak ne de günümüzdeki bir kısım mehabet ve mehâfet bilmez lâubâlîlerle aynı görmek mümkün değildir. Bir kere tasavvuf, ilk zuhuru ve temsilcileri itibariyle, kalbin iç yüzü, eşyanın perde arkası ve varlığın sînesindeki gizli esrârın ilmi kabul ediliyordu; sofî de bu ilmin talebesi ve bu yolun nihayetine ulaşmaya kararlı süvarisi. Bu süvari bütün bir ömür boyu her insan için ideal bir ufuk sayılan ""insan-ı kâmil” olma zirvesine koşacaktı. Evet. Nâmütenâhî'ye ulaşma cehdiyle bitmeyen bir yolculuk.. tükenmeyen bir azim ve herhangi bir beklentiye girmeden tevakkufsuz sürdürülen bir maraton.. işte tasavvuf bu, sofî de bu muhtevânın mübarek temsilcisi büyük kahramanı! Meseleye böyle yaklaşılınca, sofinin filozoflarla, mistiklerle, yogilerle hiçbir münasebeti olmadığı gibi, tasavvufun da mistisizmle, yogizmle, felsefeyle uzaktan-yakından alâkası olmadığı kendi kendine ortaya çıkar.

    Vâkıa, İslâm'ın zuhurundan evvel, Yunan ve Hint filozofları da tasfiye yolunda yürümüş ve sofilerin yaptıklarına benzer mücahedede bulunmuşlardı ama, bu iki yol öz ve esas açısından birbirinden çok farklı şeylerdi. Bir kere sofîye, tasfiyesini, zikir, ibadet ü taat, nefis muhasebesi, tevazu ve mahviyet esaslarına bağlı olarak gerçekleştiriyor, sonra da âhir ömrüne kadar bu çizgisini korumaya çalışıyordu. Eğer filozofların tasfiyesine de tasfiye denecekse, o “keyfemâyeşâ” bir tasfiye idi.. bu tasfiyenin içinde ibadet ü taat, nefis murakabesi, tevâzu ve mahviyet bulunmadığı gibi, hemen her zaman gaflet ve benliğin küstahlaştırılması ön plânda idi.

    Sofîye, başlıca iki gruba ayrılır:

    1- İlim yörüngeli hareket edip, mârifet kanatlarıyla vuslat arayanlar.

    2- Mücerred zevk, vecd ve keşif yolunda gidenler.

    Evvelkiler, ilim ve marifet kanatlarıyla “seyr ilallah”, “seyr fillâh” ve “seyr anillâh” ufuklarında bitmeyen bir yolculuk yaşar ve ömürlerini “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh”ın üveykleri olarak sürdürürler.. varlığın içinde müşahede ettikleri her tebeddül, her tağayyür, her tekevvün onlara Hz. Kudret ve İrade'den yüzlerce mesaj sunar, her hâdise onlara ayrı ayrı dillerle çok farklı nağmeler fısıldar.

    İkincilere gelince, bunlar da, seyr-i sülûk ve zühdlerinde ciddî olmakla beraber, keşif, keramet, zevk, vecd, tevâcüd peşinde olduklarından zaman zaman hedeften zuhûl ile “kurb” ikliminde “bu'd” yaşayabilirler. Birinci yol, Kur'ân'ın rehberliği altında yürüyen velâyet-i kübrâ temsilcilerinin yolu; ikinci yol ise. temelde Kur'ân ve sünnet yörüngeli olsa da, yer yer arzular, hisler, beklentiler öne çıktığından önceki yol kadar selâmetli değildir.

    Ayrıca sofiler, kendi aralarında insanları üçe ayırırlar:

    Birinci sınıfa “kâmil ve vâsıl” insanlar derler ki, bunlar da kendi içlerinde iki kısma ayrılır: Biri umum enbiyâ-i izâm ve rusul-i kirâm hazerâtı, diğeri de onlara mutâbaat ve inkıyadla Hakk'a vâsıl olmuş kümmelîndir. İşte gerçek kâmil insanlar bunlardır. Bunlardan bazıları kendi nefsinde kâmil ve vâsıl olmakla beraber mürşid olmayabilir. Hatta, bazı vâsıllar, vuslatı tamamladıktan sonra, bir daha da cem ve hayret bahrinin dalgalarından kurtulamaz; kurtulamaz ve ilelebed duyguları ve düşünceleriyle orada müstehlik kalırlar. Dolayısıyla da bunların nâsut âlemiyle münâsebetleri bütün bütün kesilir ve irşâda da muktedir olamazlar.

    İkinci sınıfa “sâlik” derler; bunlar da yine iki kısma ayrılır, birinci kısım sadece Allah tâlipleri olup hem dünyayı hem de âhireti düşünmeyenlerdir. İkinci kısım ise, âhiret ve cennetin talibi olmakla beraber meşrû dairede dünyayı da isterler ki, bunlar da zâhidler, âbidler, âcizler ve fakirlerdir.

    Üçüncü sınıfa gelince, bunlar, bütün bütün dünyaya hasr-ı himmet ettiklerinden, sofîye onlara “mukîmin” der. Bunlar, eşrâr ve ashâb-ı şimalden bir kısım bahtsızlardır ki, görmez, işitmez ve anlamazlar.

    Ayrıca bu üç sınıftan ilklere “mukarrabîn”, ikincilere “ashâb-ı yemîn” üçüncülere “ashâb-ı şimâl” diyenler de olmuştur.

    Sızıntı


  4. 23.Aralık.2007, 00:13
    2
    Devamlı Üye



    Sofi





    Sofî, tasavvuf ehli olanlar için kullanılan bir tabirdir. Bu kelimeyi “sûfî” şeklinde kullananlar da vardır. Zannediyorum bu farklı kullanım, biraz da kelimenin menşeinden kaynaklanmakta. Onun “sof”tan, “sofus”tan, “safâ”dan, “safvet”ten geldiğine kail olanlar, veya dindarlıktan kinaye olduğunu düşünenler “sofî”; “sûfân” “sûfâne” veya “suffe”den geldiğini iddia eden, ayrıca “softa” ma'nâsına gelen “sofu”dan ayırmak isteyenler de “sûfî” şeklinde kullanmışlardır.

    Erbabının sofiyi tarif sadedinde şu ifadelerine rastlarız:

    Sofî; kalbi Allah için safvet bulmuş ve iç âlemi itibariyle berraklığa ermiş “Hakk yolcusu” demektir.

    Sofî; Cenâb-ı Hakk'ın kendisi için seçip intihap buyurduğu, intihap buyurup nefsinin tesirinden kurtararak duruluğa erdirdiği iddiasız “Hakk eri” demektir.

    Sofî; mahviyet ve tevâzuuna nişane, iç huzuru ve gönül rahatlığıyla “sûf” (yün) giyip sevgiyi seven ve ona. onun sahibine cefâ tattırmayan, dünyanın, dünyaya ve hevesâtımıza bakan yanlarıyla ona aldırış etmeyen Hakikat-ı Ahmediye yolunun yolcusudur. Evet. sûfîlerin sûf giymeleri, giyinişlerine izafe edilen bir isimle anılarak kendilerine “mutasavvıf” denmesi onların hallerini, özlerini ve tavırlarını nazara vermek içindir. Çünkü sûf giymek, öteden beri peygamberlerin, onlara uyanların ve her zaman kendilerini ibadete verenlerin şiarı olmuştur. Eğer, gerçekten peygamberler ve onların havarilerinin giydikleri yün ise, “sûfî” kelimesinin, “sûf”a. nisbetinin doğru olduğunu söyleyebiliriz.

    Sofî; nefsânî bulanıklıklardan sıyrılıp özüne eren ve beşerî bütün küdûrâttan arınarak lâhûtîleşen gerçek insanlığa yükselme yolunun şehsuvârı demektir.

    Sofî; ehl-i suffeye benzeme gayretinden ötürü bu nâm-ı celîli alan ve ömrünü o ismi istihkaka hasreden gönül erinin ideal adıdır.

    Sofî kelimesinin “sâf”tan müştak olduğunu da söyleyenler olmuştur; iştikak hatası mahfuz, sürekli Hakk karşısında kemerbeste-i ubudiyet içinde bulunmaları açısından, sakat bir asıldan düşündürücü bir fasıl gibi görünür.. gerçi himmetlerinin yüksekliği ve kalplerinin sürekli Allah'a müteveccih olması, onların bu mevkiin erleri olduğunu gösterir ama, “sâf”tan sûfînin iştikakı yanlıştır. Sofînin; Rumca “hikmet” ma'nâsına gelen “sofîya” kelimesinden veya Yunanca “sofus”tan geldiğini iddia edenler de olmuştur. Bunun da yabancıların yakıştırması olabileceği kanaatindeyim; o kanaatteyim sofilerin her ne kadar pek çoğu hikmet erbabı olsa bile..

    İslâm tarihinde ilk sofî lakabını alan büyük zâhid Ebû Hâşim el-Kûfî'dir. Bu zat, Hicri 150 senesinde vefat ettiğine göre, sofî tabirinin Hicrî ikinci asırda ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Bu demektir ki, sofî kelimesinin böyle hususi bir ma'nâda kullanılması ashâb ve tâbiîn-i kirâm efendilerimizden sonra olmuştur.

    Bir sistem olarak, Zâhid Ebû Hâşim'le tanıdığımız sofîlik, ilk zuhuru itibariyle, Peygamberimiz ve arkadaşlarının yaşayışlarındaki sadelik çizgisinde, dünya cihetiyle dünyaya karşı ciddî bir tavır içinde, sürekli rekâik ve ölüm ötesi hadiselerle irtibatlı, kalb ve ruh insanlarının mesleğiydi. Bu itibarla da o, hep rûhânî hayatın emrinde oldu. Sofîlik, çıkış gayesi açısından kalbi Hakk'a bağlamak ve sîneyi aşk u muhabbetle dağlamaktan ibaretti.. ve sofîlik, tarih boyu “hüsn-ü buluk” ve “edep” dedi, peygamberler yolunu solukladı. Her meslek gibi onda da bir kısım inhirafların ve çarpıklıkların yaşandığı devirler olabilir. Sadece inhiraflara ve çarpıklıklara bakarak bu saf gönüller mesleğini karalamak insafsızlık olsa gerek.

    İmam Kuşeyrî, kendini rûhânî hayata salan sofilerden bahsederken özetle şöyle der: Müslümanlıkta büyüklüğün ünvanı olarak, Allah Rasûlü'ne arkadaşlık ünvanından daha büyük pâye yoktur. Bu mazhariyet başka dönem insanlarıyla paylaşılmayacak kadar büyük bir mazhariyettir. Bundan sonra en büyük nam ve pâye ise, Allah Rasûlü'nün ashabını görüp tanıma bahtiyarlığına ermişlerin ünvanı olan “tabiîn” ünvan-ı celîlidir. Bu kadri yücelerden sonra da tâbiînle buluşup görüşme mutluluğuna ermişlerin nâm-ı celîlü'l-kadri olan “tebe-i tabiîn” gelir.. bu üç aydınlık zümrenin gurûbuna ve bu arada bir kısım fitnelerin zuhuruna muhâzî olarak da fıkıh cephesinde fakîhler. hadis cephesinde muhaddisler, akaid cephesinde muhakkikîn-i mütekellimîn çok önemli misyonlar edâ ettikleri gibi İslâm'ın rûhî cephesinde de en önemli tecdidleri sofiler gerçekleştirmişlerdir.

    Sofiler, hayat tarzları itibariyle fevkalâde dürüst, olabildiğince sade, her türlü karışıklıktan âzâde, bedenî mutluluk ve cismânî tutkulardan uzak. zâhidlik, fakirlik ve nâsikliğin yükseltici ikliminde ömür sürdürmeye kilitli, Peygamber Efendimiz ve güzîde İslâm büyüklerine benzemeye kararlı öyle dengeli insanlardır ki, onları bu evsâf-ı âliyeleriyle ne eski hekim ve filozofların devamı kabul etmek, ne Hristiyan mistiklerle irtibatlandırmak, ne Hint fakirizminin bir kolu saymak ne de günümüzdeki bir kısım mehabet ve mehâfet bilmez lâubâlîlerle aynı görmek mümkün değildir. Bir kere tasavvuf, ilk zuhuru ve temsilcileri itibariyle, kalbin iç yüzü, eşyanın perde arkası ve varlığın sînesindeki gizli esrârın ilmi kabul ediliyordu; sofî de bu ilmin talebesi ve bu yolun nihayetine ulaşmaya kararlı süvarisi. Bu süvari bütün bir ömür boyu her insan için ideal bir ufuk sayılan ""insan-ı kâmil” olma zirvesine koşacaktı. Evet. Nâmütenâhî'ye ulaşma cehdiyle bitmeyen bir yolculuk.. tükenmeyen bir azim ve herhangi bir beklentiye girmeden tevakkufsuz sürdürülen bir maraton.. işte tasavvuf bu, sofî de bu muhtevânın mübarek temsilcisi büyük kahramanı! Meseleye böyle yaklaşılınca, sofinin filozoflarla, mistiklerle, yogilerle hiçbir münasebeti olmadığı gibi, tasavvufun da mistisizmle, yogizmle, felsefeyle uzaktan-yakından alâkası olmadığı kendi kendine ortaya çıkar.

    Vâkıa, İslâm'ın zuhurundan evvel, Yunan ve Hint filozofları da tasfiye yolunda yürümüş ve sofilerin yaptıklarına benzer mücahedede bulunmuşlardı ama, bu iki yol öz ve esas açısından birbirinden çok farklı şeylerdi. Bir kere sofîye, tasfiyesini, zikir, ibadet ü taat, nefis muhasebesi, tevazu ve mahviyet esaslarına bağlı olarak gerçekleştiriyor, sonra da âhir ömrüne kadar bu çizgisini korumaya çalışıyordu. Eğer filozofların tasfiyesine de tasfiye denecekse, o “keyfemâyeşâ” bir tasfiye idi.. bu tasfiyenin içinde ibadet ü taat, nefis murakabesi, tevâzu ve mahviyet bulunmadığı gibi, hemen her zaman gaflet ve benliğin küstahlaştırılması ön plânda idi.

    Sofîye, başlıca iki gruba ayrılır:

    1- İlim yörüngeli hareket edip, mârifet kanatlarıyla vuslat arayanlar.

    2- Mücerred zevk, vecd ve keşif yolunda gidenler.

    Evvelkiler, ilim ve marifet kanatlarıyla “seyr ilallah”, “seyr fillâh” ve “seyr anillâh” ufuklarında bitmeyen bir yolculuk yaşar ve ömürlerini “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh”ın üveykleri olarak sürdürürler.. varlığın içinde müşahede ettikleri her tebeddül, her tağayyür, her tekevvün onlara Hz. Kudret ve İrade'den yüzlerce mesaj sunar, her hâdise onlara ayrı ayrı dillerle çok farklı nağmeler fısıldar.

    İkincilere gelince, bunlar da, seyr-i sülûk ve zühdlerinde ciddî olmakla beraber, keşif, keramet, zevk, vecd, tevâcüd peşinde olduklarından zaman zaman hedeften zuhûl ile “kurb” ikliminde “bu'd” yaşayabilirler. Birinci yol, Kur'ân'ın rehberliği altında yürüyen velâyet-i kübrâ temsilcilerinin yolu; ikinci yol ise. temelde Kur'ân ve sünnet yörüngeli olsa da, yer yer arzular, hisler, beklentiler öne çıktığından önceki yol kadar selâmetli değildir.

    Ayrıca sofiler, kendi aralarında insanları üçe ayırırlar:

    Birinci sınıfa “kâmil ve vâsıl” insanlar derler ki, bunlar da kendi içlerinde iki kısma ayrılır: Biri umum enbiyâ-i izâm ve rusul-i kirâm hazerâtı, diğeri de onlara mutâbaat ve inkıyadla Hakk'a vâsıl olmuş kümmelîndir. İşte gerçek kâmil insanlar bunlardır. Bunlardan bazıları kendi nefsinde kâmil ve vâsıl olmakla beraber mürşid olmayabilir. Hatta, bazı vâsıllar, vuslatı tamamladıktan sonra, bir daha da cem ve hayret bahrinin dalgalarından kurtulamaz; kurtulamaz ve ilelebed duyguları ve düşünceleriyle orada müstehlik kalırlar. Dolayısıyla da bunların nâsut âlemiyle münâsebetleri bütün bütün kesilir ve irşâda da muktedir olamazlar.

    İkinci sınıfa “sâlik” derler; bunlar da yine iki kısma ayrılır, birinci kısım sadece Allah tâlipleri olup hem dünyayı hem de âhireti düşünmeyenlerdir. İkinci kısım ise, âhiret ve cennetin talibi olmakla beraber meşrû dairede dünyayı da isterler ki, bunlar da zâhidler, âbidler, âcizler ve fakirlerdir.

    Üçüncü sınıfa gelince, bunlar, bütün bütün dünyaya hasr-ı himmet ettiklerinden, sofîye onlara “mukîmin” der. Bunlar, eşrâr ve ashâb-ı şimalden bir kısım bahtsızlardır ki, görmez, işitmez ve anlamazlar.

    Ayrıca bu üç sınıftan ilklere “mukarrabîn”, ikincilere “ashâb-ı yemîn” üçüncülere “ashâb-ı şimâl” diyenler de olmuştur.

    Sızıntı

  5. 27.Aralık.2007, 10:00
    3
    Ecir
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 31.Temmuz.2007
    Üye No: 1608
    Mesaj Sayısı: 952
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 15
    Yaş: 30
    Bulunduğu yer: Sükûtun kıyısı...

    --->: Sufi

    Tarih boyu bir takım çevrelerde senelerce yersiz bir münakaşa yaşandı.
    Bazıları, sûfi kelimesi üzerinde gereksiz yere tartışıp durdu. Aslında, sûfi kelimesiyle anlatılmak istenen şahsiyetle, Kur'an'da övülen takva sahibi "muttakî" aynı şahıstır.

    Tasavvuf terbiyesinde, bir mürşit elinde manevî terbiyesini tamamlayan, gerçek takvaya ulaşıp kâmil mümin olan kimseye veli ve sûfi ismi verilmektedir.
    Diğer İslamî gruplar, bu sıfattaki bir mümini muttaki sıfatıyla tanıtırlar. Bir şahsın, değişik kesimlerde farklı isimlerle tanıtılması tabiidir, bu durum fitneye sebep yapılamaz.

    Ayrı özellikleri ve farklı görevleri olan kimselere, özel bir isim veya sıfat verilebilir. Her ilim veya fen alanında, o alanın inceliklerini ifade edecek özel tabirler, değişik ıstılahlar kullanılır.
    O alanda ihtisas sahibi olanlar, derecelerine göre farklı isimlerle anılır. Bunun dinen bir sakıncası yoktur. Hatta böyle yapılması gerekir.

    Tasavvuf dinin ahlak ilmini tarif ve talim eder. Bu ilim, fıkıh ve kelam gibi müstakil bir ilimdir. Bu ilmin alanı çok geniştir. Bu ilim, kalp, hâl ve amel ilmidir. Bütünüyle dinin bir parçasıdır.

    Bu ilmin konusu insandır.
    Hedefi insanın ilahî ahlak ile edeplenmesidir. Sonucu, kâmil insan yetiştirmektir. Bu ilimde ihtisas yapan ve zirveye çıkan salih insanlar vardır. Onlara, ulaştıkları sıfatlara, temsil ettikleri makamlara ve gördükleri vazifelere göre veli, mürşit, şeyh, gavs, kutup gibi değişik isimler verilmiştir. Bu tür isimler birer sıfattır, sahibinin mesleğini tarif eder.
    Bu isimler ve unvanlar, Kur'an ve sünnette bulunmasa da onlara aykırı değildir. Büyük veli Sühreverdî (k.s) (632/1234), gerçek sûfinin kim olduğunu ve Kur'an'da ondan nasıl bahsedildiğini şöyle açıklar:

    "Kur'an-ı Kerim'de "sûfî" ismi yoktur ancak, bunun yerine "mukarrebûn" kelimesi kullanılmıştır.(Vakıa 56/7-10)

    Mukarrabun, Yüce Allah'ın huzurunda sevilmiş, kabul görmüş salihlerdir. Onlar, hayırlarda en önde, kullukta ve edepte zirvede olan kimselerdir. Hepsi Allah adamıdır, Yüce Allah'ın dostu ve şahididir.

    Gerçek sûfi, işte bu sıfata sahip olan ve kurbiyyet makamında bulunan kimsedir. Lafızlar üzerinde münakaşa yapmaya gerek yoktur.

    Binâenaleyh biz, "sûfî" dediğimiz zaman bununla, mukarrabun makamına çıkmış veliyi kast ediyoruz, bu bilinmelidir.

    Gerek tabakat kitaplarında, gerekse diğer eserlerde isimleri geçen bütün sufi büyükleri ve terbiye yolunun imamları, mukarrabun sıfatındaki zatların yolunda bulunuyorlardı ve sahip oldukları ilimler de kurbiyyet ehlinin hallerine ait ilimlerdi."

    Cenab-ı Hakk Kur'an-ı Hakim'de, bütün insanları şu üç gruba ayırmıştır:

    1-Ashab-ı Meymene (Mü'minler)
    2-Ashab-ı Meş'eme (Kafir ve münafıklar)
    3-Sabikun-Mukarrabun (Hayırlarda en öndeolan ve ilahı yakınlığa ulaşan kamiller).(Vakıa 56/7-10)

    Tasavvuf imamları veli, arif, mürşid, şeyh, sofi deyince, üçüncü gruba giren kamil insanları kast etmektedirler.
    Mukarrabun sınıfına giren zatların tümü velidir, fakat hepsi manevi irşatla görevli değildir. İçlerinden bir kısmı, Rasulullah (s.a.v) Efendimizin varisi sıfatıyla ümmetin irşadını, terbiye ve tezkiye işini yürütmektedir.
    Bu, Allahu Teala'nın bir ihsanıdır, onu dilediklerine bahşeder. Manevi irşad kıyamete kadar sürecektir; çünkü, Rasulullah (s.a.v) Efendimizin peygamberliği devam etmekte, O'nun Allah'a davet, kalbleri tezkiye, nefisleri terbiye ve gönülleri ilahı aşk ile doldurup ahirete yöneltme işini, derecelerine göre varisleri yürütmektedir. Yeryüzünde din ile mükellef insan bulunduğu sürece bu işde devam edecektir.

    Bu işi üstlenen kâmil müminler, takvada imamlık vasfına ulaşmış salihlerdir. Onlar, Kur'an-ı Hakim'de, "sâbikûn-mukarrabûn" sınıfında tanıtılmışlardır.

    Bu kâmil sınıfa giren mü'minlerin sıfat ve ahlaklarını, müfessirler şöyle özetlemişlerdir:

    1- Dünyayı Allah için terk ederler.

    2- İyilikleri kusurlarından fazladır.

    3- Allah'a tam tevekkül edip bütün cehd ve gayretini O'nun taatında harcarlar.

    4- Bütün düşünce ve dertleri âhirettir.

    5- Kendileri kurtuluşa erdikleri gibi, şefeatlarıyla, başkalarının kurtuluşuna da vesile edilirler.

    6- Bütün işlerinde Mevlâ'ya dayanırlar.

    7- Devamlı Allah'ın rızâ ve muhabbetini ararlar.

    8- Günahın büyüğünden ve küçüğünden kaçınırlar.

    9- Namaz ve cihada herkesten önde koşarlar.

    10- Kendi ayıplarıyla meşgul olur, başkalarının kusurlarına takılmazlar.

    11- Âyetlerin ve hadislerin müjdelediği gibi, hesapsız olarak Cennet'e girerler.
    (Âyetler için bkz: Fâtır 35/ 32-33; Vakıa 56/12, 88, 89; infitâr 82/13; Mutaffifîn 83/ 28.
    ilgili hadislerden birisi şudur:
    Rasûlullah (a.s)
    "Sonra biz, kitabı (Kur'ân'ı), kullarımız arasından seçtiklerimize miras olarak verdik. Onlardan kimi (günah imleyerek) kendisine zulmeder.
    Kimi orta haldedir.
    Kimisi ise; Allah'ın izniyle hayırlarda en önde (sâbikûn) olanlardır, işte büyük fazilet budur."

    (Fâtır 56/32) âyetini okuduktan sonra şöyle buyurdu:"Ümmetimden hayırlarda önde (es-sâbık) olan, cennete hesapsız girer. Orta halli olan, kolay bir hesaba çekilir. Nefsine zulmeden ise, huzurda durdurulup günahı kadar sıkıntı çektikten sonra cennete girer."

    Bkz: Ahmed, Müsned, V, 194, VI, 444; Hâkim, Müstedrek, II, 426; Taberî, Câmiu'l-Beyân, Cüz: 22, Shf: 137; Beğavî, Meâlimü't-Tenzîl, VI, 421; Tabarânt, el-Mu'cemü'l-Kebîr, XVIII, 79-80.)

    12- Amel defterlerini sağ taraftan alırlar.(Buraya kadar verilen ta'rifler için bkz: Semarkandî, Bahru'l-Ulûm, III, 86-87.)

    13- Allah'tan fazlasıyla korkarlar. Gerçek âlimdirler.

    14- Bâtınları zahirlerinden daha güzeldir.

    15- Allahu Teala'yı diliyle birleyen, azalarıyla itaat eden ve kalbleriyle ihlas üzere olan muhlis kimselerdir.

    16- Kur'an'ı okuyup anlar ve gereğince amel ederler.(Bkz: Beğavî, Meâlimü't-Tenzîl, VI, 423.)

    17- Cihad ehlidirler, devamlı hizmet ederler.(İbnu'l-Cevzî, Zâdu'l-Mesîr, VIII, 133. Söz, Hz. Osman'a aittir)

    18- İlliyyûn makamına yükselmişlerdir.(Bkz: ibnu Kesir, Tefsir, VII, 490-491.)

    19- İrâdelerini Hakk'ın muradında fâni etmişlerdir.

    20- Mescide herkesten önce girip en sonra çıkarlar.(Suyûtî, ed-Dürrü'l-Mensûr, VIII, 6-7. Suyûtî, bu görüşü, Ebû Nuaym ve Beyhakî'den rivayet ettiği bir hadise dayandırır.)

    21- Kendilerine hak verilince kabul eder, kendilerinden bir şey istenince bolca dağıtır, insanlara hüküm verirken kendi nefsine hüküm veriyormuş gibi davranırlar.(Kurtûbî bu görüşü bir hadisten alarak nakleder. Bkz: el-Câmi',XVII, 199.)

    22- Allah'ı hiç unutmazlar, devamlı zikir hâlindedirler.(Kurtûbî: "Sabık hakkında erbâb-ı kulûb pek çok şey söylemiştir." diyerek, sûfilerden nakillerde bulunur ve bu görüşü Zunnûn el-Mısrî'den nakleder.)

    23- Manevî hâl sahibidirler.

    24- Belâlardan tat alırlar.

    25- Kendilerine dünya malı verilmediğinde şükreder, ellerine bir şey geçince başkalarına verirler.

    26- Rabbi ile her şeyden müstağni olmuşlardır.(Kurtubî, a.g.e, XIV, 348-349.) İmam Kuşeyrî (k.s), kullukta en ön safta yer alan

    Allah dostlarını özetle şöyle tanıtır:

    "Onlar, Allahu Teala ile baki (bekâbillah makamına çıkmış), Allah'tan gayri varlıklardan kalben alâkayı kesmiş, ruhunu Yüce Allah'a feda etmiş, hakka'l-yakîn derecesine ulaşmış, bütün boş ve lüzumsuz şeyleri terk etmiş, her türlü güzel ahlakı elde etmiş, müşahede makamına ulaşmış, Cenâb-ı Hak'tan hiç perdelenmeyen kimselerdir."(Kuşeyrî, Latâifu'l-işârât, III, 204-206. (ibrahim Besyûnî tahkikiyle, II, baskı, 1983))

    Bu ahlaklar kimde bulunursa o, Allahu Teala'nın dostudur. Ona, müfessirlerin muttakî, fakihlerin âlim, muhaddislerin sâlih, ehl-i tasavvufun sûfî, halkın veli demesi, sâdece ismini değiştirir, sonucu değiştirmez.



  6. 27.Aralık.2007, 10:00
    3
    Devamlı Üye
    Tarih boyu bir takım çevrelerde senelerce yersiz bir münakaşa yaşandı.
    Bazıları, sûfi kelimesi üzerinde gereksiz yere tartışıp durdu. Aslında, sûfi kelimesiyle anlatılmak istenen şahsiyetle, Kur'an'da övülen takva sahibi "muttakî" aynı şahıstır.

    Tasavvuf terbiyesinde, bir mürşit elinde manevî terbiyesini tamamlayan, gerçek takvaya ulaşıp kâmil mümin olan kimseye veli ve sûfi ismi verilmektedir.
    Diğer İslamî gruplar, bu sıfattaki bir mümini muttaki sıfatıyla tanıtırlar. Bir şahsın, değişik kesimlerde farklı isimlerle tanıtılması tabiidir, bu durum fitneye sebep yapılamaz.

    Ayrı özellikleri ve farklı görevleri olan kimselere, özel bir isim veya sıfat verilebilir. Her ilim veya fen alanında, o alanın inceliklerini ifade edecek özel tabirler, değişik ıstılahlar kullanılır.
    O alanda ihtisas sahibi olanlar, derecelerine göre farklı isimlerle anılır. Bunun dinen bir sakıncası yoktur. Hatta böyle yapılması gerekir.

    Tasavvuf dinin ahlak ilmini tarif ve talim eder. Bu ilim, fıkıh ve kelam gibi müstakil bir ilimdir. Bu ilmin alanı çok geniştir. Bu ilim, kalp, hâl ve amel ilmidir. Bütünüyle dinin bir parçasıdır.

    Bu ilmin konusu insandır.
    Hedefi insanın ilahî ahlak ile edeplenmesidir. Sonucu, kâmil insan yetiştirmektir. Bu ilimde ihtisas yapan ve zirveye çıkan salih insanlar vardır. Onlara, ulaştıkları sıfatlara, temsil ettikleri makamlara ve gördükleri vazifelere göre veli, mürşit, şeyh, gavs, kutup gibi değişik isimler verilmiştir. Bu tür isimler birer sıfattır, sahibinin mesleğini tarif eder.
    Bu isimler ve unvanlar, Kur'an ve sünnette bulunmasa da onlara aykırı değildir. Büyük veli Sühreverdî (k.s) (632/1234), gerçek sûfinin kim olduğunu ve Kur'an'da ondan nasıl bahsedildiğini şöyle açıklar:

    "Kur'an-ı Kerim'de "sûfî" ismi yoktur ancak, bunun yerine "mukarrebûn" kelimesi kullanılmıştır.(Vakıa 56/7-10)

    Mukarrabun, Yüce Allah'ın huzurunda sevilmiş, kabul görmüş salihlerdir. Onlar, hayırlarda en önde, kullukta ve edepte zirvede olan kimselerdir. Hepsi Allah adamıdır, Yüce Allah'ın dostu ve şahididir.

    Gerçek sûfi, işte bu sıfata sahip olan ve kurbiyyet makamında bulunan kimsedir. Lafızlar üzerinde münakaşa yapmaya gerek yoktur.

    Binâenaleyh biz, "sûfî" dediğimiz zaman bununla, mukarrabun makamına çıkmış veliyi kast ediyoruz, bu bilinmelidir.

    Gerek tabakat kitaplarında, gerekse diğer eserlerde isimleri geçen bütün sufi büyükleri ve terbiye yolunun imamları, mukarrabun sıfatındaki zatların yolunda bulunuyorlardı ve sahip oldukları ilimler de kurbiyyet ehlinin hallerine ait ilimlerdi."

    Cenab-ı Hakk Kur'an-ı Hakim'de, bütün insanları şu üç gruba ayırmıştır:

    1-Ashab-ı Meymene (Mü'minler)
    2-Ashab-ı Meş'eme (Kafir ve münafıklar)
    3-Sabikun-Mukarrabun (Hayırlarda en öndeolan ve ilahı yakınlığa ulaşan kamiller).(Vakıa 56/7-10)

    Tasavvuf imamları veli, arif, mürşid, şeyh, sofi deyince, üçüncü gruba giren kamil insanları kast etmektedirler.
    Mukarrabun sınıfına giren zatların tümü velidir, fakat hepsi manevi irşatla görevli değildir. İçlerinden bir kısmı, Rasulullah (s.a.v) Efendimizin varisi sıfatıyla ümmetin irşadını, terbiye ve tezkiye işini yürütmektedir.
    Bu, Allahu Teala'nın bir ihsanıdır, onu dilediklerine bahşeder. Manevi irşad kıyamete kadar sürecektir; çünkü, Rasulullah (s.a.v) Efendimizin peygamberliği devam etmekte, O'nun Allah'a davet, kalbleri tezkiye, nefisleri terbiye ve gönülleri ilahı aşk ile doldurup ahirete yöneltme işini, derecelerine göre varisleri yürütmektedir. Yeryüzünde din ile mükellef insan bulunduğu sürece bu işde devam edecektir.

    Bu işi üstlenen kâmil müminler, takvada imamlık vasfına ulaşmış salihlerdir. Onlar, Kur'an-ı Hakim'de, "sâbikûn-mukarrabûn" sınıfında tanıtılmışlardır.

    Bu kâmil sınıfa giren mü'minlerin sıfat ve ahlaklarını, müfessirler şöyle özetlemişlerdir:

    1- Dünyayı Allah için terk ederler.

    2- İyilikleri kusurlarından fazladır.

    3- Allah'a tam tevekkül edip bütün cehd ve gayretini O'nun taatında harcarlar.

    4- Bütün düşünce ve dertleri âhirettir.

    5- Kendileri kurtuluşa erdikleri gibi, şefeatlarıyla, başkalarının kurtuluşuna da vesile edilirler.

    6- Bütün işlerinde Mevlâ'ya dayanırlar.

    7- Devamlı Allah'ın rızâ ve muhabbetini ararlar.

    8- Günahın büyüğünden ve küçüğünden kaçınırlar.

    9- Namaz ve cihada herkesten önde koşarlar.

    10- Kendi ayıplarıyla meşgul olur, başkalarının kusurlarına takılmazlar.

    11- Âyetlerin ve hadislerin müjdelediği gibi, hesapsız olarak Cennet'e girerler.
    (Âyetler için bkz: Fâtır 35/ 32-33; Vakıa 56/12, 88, 89; infitâr 82/13; Mutaffifîn 83/ 28.
    ilgili hadislerden birisi şudur:
    Rasûlullah (a.s)
    "Sonra biz, kitabı (Kur'ân'ı), kullarımız arasından seçtiklerimize miras olarak verdik. Onlardan kimi (günah imleyerek) kendisine zulmeder.
    Kimi orta haldedir.
    Kimisi ise; Allah'ın izniyle hayırlarda en önde (sâbikûn) olanlardır, işte büyük fazilet budur."

    (Fâtır 56/32) âyetini okuduktan sonra şöyle buyurdu:"Ümmetimden hayırlarda önde (es-sâbık) olan, cennete hesapsız girer. Orta halli olan, kolay bir hesaba çekilir. Nefsine zulmeden ise, huzurda durdurulup günahı kadar sıkıntı çektikten sonra cennete girer."

    Bkz: Ahmed, Müsned, V, 194, VI, 444; Hâkim, Müstedrek, II, 426; Taberî, Câmiu'l-Beyân, Cüz: 22, Shf: 137; Beğavî, Meâlimü't-Tenzîl, VI, 421; Tabarânt, el-Mu'cemü'l-Kebîr, XVIII, 79-80.)

    12- Amel defterlerini sağ taraftan alırlar.(Buraya kadar verilen ta'rifler için bkz: Semarkandî, Bahru'l-Ulûm, III, 86-87.)

    13- Allah'tan fazlasıyla korkarlar. Gerçek âlimdirler.

    14- Bâtınları zahirlerinden daha güzeldir.

    15- Allahu Teala'yı diliyle birleyen, azalarıyla itaat eden ve kalbleriyle ihlas üzere olan muhlis kimselerdir.

    16- Kur'an'ı okuyup anlar ve gereğince amel ederler.(Bkz: Beğavî, Meâlimü't-Tenzîl, VI, 423.)

    17- Cihad ehlidirler, devamlı hizmet ederler.(İbnu'l-Cevzî, Zâdu'l-Mesîr, VIII, 133. Söz, Hz. Osman'a aittir)

    18- İlliyyûn makamına yükselmişlerdir.(Bkz: ibnu Kesir, Tefsir, VII, 490-491.)

    19- İrâdelerini Hakk'ın muradında fâni etmişlerdir.

    20- Mescide herkesten önce girip en sonra çıkarlar.(Suyûtî, ed-Dürrü'l-Mensûr, VIII, 6-7. Suyûtî, bu görüşü, Ebû Nuaym ve Beyhakî'den rivayet ettiği bir hadise dayandırır.)

    21- Kendilerine hak verilince kabul eder, kendilerinden bir şey istenince bolca dağıtır, insanlara hüküm verirken kendi nefsine hüküm veriyormuş gibi davranırlar.(Kurtûbî bu görüşü bir hadisten alarak nakleder. Bkz: el-Câmi',XVII, 199.)

    22- Allah'ı hiç unutmazlar, devamlı zikir hâlindedirler.(Kurtûbî: "Sabık hakkında erbâb-ı kulûb pek çok şey söylemiştir." diyerek, sûfilerden nakillerde bulunur ve bu görüşü Zunnûn el-Mısrî'den nakleder.)

    23- Manevî hâl sahibidirler.

    24- Belâlardan tat alırlar.

    25- Kendilerine dünya malı verilmediğinde şükreder, ellerine bir şey geçince başkalarına verirler.

    26- Rabbi ile her şeyden müstağni olmuşlardır.(Kurtubî, a.g.e, XIV, 348-349.) İmam Kuşeyrî (k.s), kullukta en ön safta yer alan

    Allah dostlarını özetle şöyle tanıtır:

    "Onlar, Allahu Teala ile baki (bekâbillah makamına çıkmış), Allah'tan gayri varlıklardan kalben alâkayı kesmiş, ruhunu Yüce Allah'a feda etmiş, hakka'l-yakîn derecesine ulaşmış, bütün boş ve lüzumsuz şeyleri terk etmiş, her türlü güzel ahlakı elde etmiş, müşahede makamına ulaşmış, Cenâb-ı Hak'tan hiç perdelenmeyen kimselerdir."(Kuşeyrî, Latâifu'l-işârât, III, 204-206. (ibrahim Besyûnî tahkikiyle, II, baskı, 1983))

    Bu ahlaklar kimde bulunursa o, Allahu Teala'nın dostudur. Ona, müfessirlerin muttakî, fakihlerin âlim, muhaddislerin sâlih, ehl-i tasavvufun sûfî, halkın veli demesi, sâdece ismini değiştirir, sonucu değiştirmez.


  7. 05.Şubat.2016, 20:31
    4
    @hmet
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 16.Mayıs.2007
    Üye No: 771
    Mesaj Sayısı: 7,752
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 10
    Bulunduğu yer: gölbaşı

    Cevap: Sufi nedir? İslamda sufi kavramı

    SUFİ HAKKINDA ANSİKLOPEDİK BİLGİ

    Allah için kalbini saflaştıran kişi.
    Sûfî, pislikten arınan, tefekkür ile dolan, beşeriyetten Allah'a yönelen, yanında altın ile çamur eşit olan kişidir. Sûfî, kalbini Allah'ın saflaştırdığı, böylece kâlbi nurla dolan zikrullah lezzetini tadan kimsedir.
    Sûfi (veya sofî) kelimesinin hangi kökten türediği hususunda çeşitli görüşler vardır. Bu kelimenin Hicretin ilk asrında kullanılmadığını da biliyoruz. İbn el-Cevzî'nin (öl. 597) ifadesine bakılırsa, bu kelimeden türetilen "Tasavvuf" tabiri, hicri ikinci asırdan itibaren kullanılmaya başlanmıştır (Telbisu İblis, s. 163, Mısır 1340).
    Klasik kaynakların bir çoğuna göre sûfi ismiyle anılan ilk zât Ebû Hâşim el-Küfi'dir (vefatı 150). İlk tekkenin de bu zât tarafından kurulduğu rivayet edilmektedir (Sühreverdî, Avariful-Maarif, Beyrut 1982, s. 66; Lâmî Çelebi, Nefehât Tercümesi, s. 86, İst.1982; Y.N. Öztürk, Tarih Boyunca Tasavvufi Düşünce, s. 47, İst. 1974).
    Bilindiği gibi sûfî tabiri aidiyet (ism-i mensup) ifade eden bir kelimedir. Tasavvuf ve mutasavvıf kelimeleri de aslı "S-V-F" olan bu kelimenin "tefe'ül" kalıbına nakli ile elde edilmiştir. Sûfî kelimesinin kökü ve türetilişi hakkında ileri sürülen görüşleri şu şekilde sıralamak mümkündür:
    a- Ashâb-ı Suffa: Sûfi, Ashâb-ı Suffa'ya mensub, onlara benzeyen kimse demektir. Ashâb-ı suffa ise, Mescid-i Nebevî'nin sofasında oturan ve sürekli tedris, ibadet ve riyâzetle uğraşan sahabîlere verilen addır. Bizzat Hz. Peygamber (s.a.s) burada dersler veriyordu (M. Hamidullah, İslam Peygamberi, İstanbul 1980, II, s. 829). Bu sahabiler hayatlarını İslamı öğrenmeye ve Hz. Peygamber'in (s.a.s) hiç bir irşadını kaçırmamaya vakfetmiş kişilerdi. Daha sonra zuhur eden sütîlerin yaşayışları ile Ashâb-ı suffa'nın hayatları pek çok bakımdan birbirlerine benzerlik gösteriyordu. İşte bu benzerliğe dayanılarak onlara sûfi ismi verilmiştir. Ancak; Arap dilinin kuralları açısından bu görüşü desteklemek mümkün değildir. Zira, bu benzerliği ifade etmek için nisbet ifade eden "sûffi" kelimesinin kullanılması gerekirdi (Telbîsu İblîs, s. 162-3; Avarifu'l-Maarij s. 65). Dolayısıyla tasavvuftaki Sufi kavramının Ashab-ı Suffa ile hiç bir ilişkisi yoktur. Bunu iddia etmek bir zorlamadan öteye gitmez.
    b- Saff-ı Evvel: sûfiler, Cenâb-ı Hakk'ın huzurunda ön safta bulunmaya özel bir önem verdikleri için, kendilerine bu ismin verildiği söylenmiştir. Çünkü onlar, kalpleri ile Cenâb-ı Hakk'a yönelmeye, iç dünyaları ile O'nun huzurunda bulunmaya büyük bir ehemmiyet vermektedirler (Avarif, aynı yer). Bu nisbet de dil bakımından uygun değildir. Zira, saf kelimesinin nisbeti "saffi"dir. Bu bakımdan sûfi'nin saff-ı evvel ile de hiç bir ilişkisi yoktur.
    c- Benu's-Sufe: Cahiliyye devrinde, Kâbe'ye hizmet eden, Benü's-Sufe kabilesine nisbetle sufi isminin türetildiği kanaatında olanlar vardır. Adı geçen kabilenin reisi Gavs ibn Mürr Süfa lakabını taşırdı. Öyle anlaşılıyor ki bu lakap, o kabileye ad olmuştur. Ancak bu kabilenin İslam'dan sonra mevcut olmadığı bilinmektedir. İ. Hakkı İzmirli, bu kanaatın doğru olmadığı görüşündedir (M. 12, Tasavvuf, İstanbul 1981, s. 40).
    d- Safevî: Sufi kelimesinin aslının "safevî" olduğu, fakat telaffuzunun zorluğu sebebiyle, vav ve fâ harflerinin yer değiştirmeleri suretiyle sufi şekline dönüştüğü ileri sürülmüştür (A varif, s. 65).
    e- Sufâne: Sufi kelimesinin sufane kelimesinden geldiği de ileri sürülmüştür. Sufane, bakliyat cinsinden olan bir çöl bitkisidir. Bu görüşe göre sûfiler, bu çöl bitkisinden yiyerek geçindikleri için bu isim verilmiştir. Bu görüşte kabule şayan değildir. Çünkü sûfiler sadece bu bitkiyle beslenmezlerdi. Kaldı ki dil bakımından da bu görüş tutarlı değildir. Zira bu kelimenin nisbeti sufi değil, sûfanîdir (Telbîs, s. 163).
    f- Savf: Tasavvuf kelimesinin (S-V-F) kelimesinden türetilmiş olduğunu ileri sürenler de vardır. Bu kelime, meyletmek, yüz çevirmek anlamina gelir. Abdulkadir Geylânî (480-561), tasavvufun bu kökten türediği kanaatındadır. Ona göre, gerçek mutasavvıf, masivadan Mevlasına yüz çeviren, meyleden kişidir (A. Geylânî, el-Fethu'r-Rabbânî, Beyrut 1979, s. 60).
    g- Sofos-Sofia: Bazıları sûfî kelimesinin Yunanca "hikmet" anlamina gelen "sofos" veya "sofia" kelimesinden türetildiğini iddia etmişlerdir. Bazı müsteşrikler, el-Birrunî (öl: 440/1048), Ömer Ferit Kâm ve Şemsettin Sami bu görüşü savunmuşlardır. Müşteşriklerden Nöldeke, Lacy ve Massiğnon bu görüşe katılmazlar. "Batılı müellifler (bazıları) büyük bir yanlış yaparak kelimenin Yunanca "sophos"un Arapça yazılışı olduğunu kabul etmişlerdir. Zira bu görüşün tarihi açıdan desteklenmesi de oldukça zordur. İlk sufi ismini alan kişinin H. 150 tarihinde vefat ettiği bilinmektedir. Oysaki ilk filozof ismini alan Kindî H. 260 yıllarında vefat etmiştir" (Fazlur Rahman, İslâm, İstanbul 1981, s. 166).
    h- Sûf: Sufi kelimesinin Arapça yün anlamina gelen "sûf" kelimesinden türediği görüşü daha çok taraftar bulmuştur. Her ne kadar, Kuşeyri sufi kelimesinin nereden türediğini gösteren ne bir iştikak kaidesi, ne de bir gramer kuralı yoktur diyor ise de, öyle görünüyor ki sufi ismi, mutasavvıfların zühdün ve dünyayı terk etmenin bir işareti olarak giydikleri yün elbiseden (süf) gelmektedir. İbn Haldun da aynı kanaattadır: "...Sufi kelimesinin suf'tan gelmesi en doğru izah tarzıdır. Çünkü sûfiler çoğu zaman yün elbise giymişler ve böylece de fantezi elbise giyen halka muhalefet etmişlerdir" (Kuşeyrî, Risale, s. 165, Gümüşhânevî, Camiu'l-Usul, s. 210; İbn-Haldun, Mukaddime, s. 467).
    Suff sözcüğünün kaynağı hakkında ileri sürülen bu kadar değişik görüşler, tasavvufun ve sufinin kuşatıcı tek bir anlama indirgenemeyeceğini, çok engin bir anlamlar bütünü içinde ele alınması gerektiğini ifade eder. Aslında, her iklimde ve illkede tasavvuf ve sufinin bilinen belli bir anlamı vardır. Fakat onun asla biçimler ve görüntülerle ilgisi olmasa gerek. Kelimenin etimolojisi ile ilgili tüm bu görüşler, sufiliğin İslam dünyasındaki doğuş ve gelişiminin geniş bir tabana oturduğunun ifadesi olarak değerlendirilmelidir. Buna göre tasavvufu gerçekleştirme çabasını veren kişileri gösteren bir terimdir.
    Seyfullah SEVİM




  8. 05.Şubat.2016, 20:31
    4
    Üye
    SUFİ HAKKINDA ANSİKLOPEDİK BİLGİ

    Allah için kalbini saflaştıran kişi.
    Sûfî, pislikten arınan, tefekkür ile dolan, beşeriyetten Allah'a yönelen, yanında altın ile çamur eşit olan kişidir. Sûfî, kalbini Allah'ın saflaştırdığı, böylece kâlbi nurla dolan zikrullah lezzetini tadan kimsedir.
    Sûfi (veya sofî) kelimesinin hangi kökten türediği hususunda çeşitli görüşler vardır. Bu kelimenin Hicretin ilk asrında kullanılmadığını da biliyoruz. İbn el-Cevzî'nin (öl. 597) ifadesine bakılırsa, bu kelimeden türetilen "Tasavvuf" tabiri, hicri ikinci asırdan itibaren kullanılmaya başlanmıştır (Telbisu İblis, s. 163, Mısır 1340).
    Klasik kaynakların bir çoğuna göre sûfi ismiyle anılan ilk zât Ebû Hâşim el-Küfi'dir (vefatı 150). İlk tekkenin de bu zât tarafından kurulduğu rivayet edilmektedir (Sühreverdî, Avariful-Maarif, Beyrut 1982, s. 66; Lâmî Çelebi, Nefehât Tercümesi, s. 86, İst.1982; Y.N. Öztürk, Tarih Boyunca Tasavvufi Düşünce, s. 47, İst. 1974).
    Bilindiği gibi sûfî tabiri aidiyet (ism-i mensup) ifade eden bir kelimedir. Tasavvuf ve mutasavvıf kelimeleri de aslı "S-V-F" olan bu kelimenin "tefe'ül" kalıbına nakli ile elde edilmiştir. Sûfî kelimesinin kökü ve türetilişi hakkında ileri sürülen görüşleri şu şekilde sıralamak mümkündür:
    a- Ashâb-ı Suffa: Sûfi, Ashâb-ı Suffa'ya mensub, onlara benzeyen kimse demektir. Ashâb-ı suffa ise, Mescid-i Nebevî'nin sofasında oturan ve sürekli tedris, ibadet ve riyâzetle uğraşan sahabîlere verilen addır. Bizzat Hz. Peygamber (s.a.s) burada dersler veriyordu (M. Hamidullah, İslam Peygamberi, İstanbul 1980, II, s. 829). Bu sahabiler hayatlarını İslamı öğrenmeye ve Hz. Peygamber'in (s.a.s) hiç bir irşadını kaçırmamaya vakfetmiş kişilerdi. Daha sonra zuhur eden sütîlerin yaşayışları ile Ashâb-ı suffa'nın hayatları pek çok bakımdan birbirlerine benzerlik gösteriyordu. İşte bu benzerliğe dayanılarak onlara sûfi ismi verilmiştir. Ancak; Arap dilinin kuralları açısından bu görüşü desteklemek mümkün değildir. Zira, bu benzerliği ifade etmek için nisbet ifade eden "sûffi" kelimesinin kullanılması gerekirdi (Telbîsu İblîs, s. 162-3; Avarifu'l-Maarij s. 65). Dolayısıyla tasavvuftaki Sufi kavramının Ashab-ı Suffa ile hiç bir ilişkisi yoktur. Bunu iddia etmek bir zorlamadan öteye gitmez.
    b- Saff-ı Evvel: sûfiler, Cenâb-ı Hakk'ın huzurunda ön safta bulunmaya özel bir önem verdikleri için, kendilerine bu ismin verildiği söylenmiştir. Çünkü onlar, kalpleri ile Cenâb-ı Hakk'a yönelmeye, iç dünyaları ile O'nun huzurunda bulunmaya büyük bir ehemmiyet vermektedirler (Avarif, aynı yer). Bu nisbet de dil bakımından uygun değildir. Zira, saf kelimesinin nisbeti "saffi"dir. Bu bakımdan sûfi'nin saff-ı evvel ile de hiç bir ilişkisi yoktur.
    c- Benu's-Sufe: Cahiliyye devrinde, Kâbe'ye hizmet eden, Benü's-Sufe kabilesine nisbetle sufi isminin türetildiği kanaatında olanlar vardır. Adı geçen kabilenin reisi Gavs ibn Mürr Süfa lakabını taşırdı. Öyle anlaşılıyor ki bu lakap, o kabileye ad olmuştur. Ancak bu kabilenin İslam'dan sonra mevcut olmadığı bilinmektedir. İ. Hakkı İzmirli, bu kanaatın doğru olmadığı görüşündedir (M. 12, Tasavvuf, İstanbul 1981, s. 40).
    d- Safevî: Sufi kelimesinin aslının "safevî" olduğu, fakat telaffuzunun zorluğu sebebiyle, vav ve fâ harflerinin yer değiştirmeleri suretiyle sufi şekline dönüştüğü ileri sürülmüştür (A varif, s. 65).
    e- Sufâne: Sufi kelimesinin sufane kelimesinden geldiği de ileri sürülmüştür. Sufane, bakliyat cinsinden olan bir çöl bitkisidir. Bu görüşe göre sûfiler, bu çöl bitkisinden yiyerek geçindikleri için bu isim verilmiştir. Bu görüşte kabule şayan değildir. Çünkü sûfiler sadece bu bitkiyle beslenmezlerdi. Kaldı ki dil bakımından da bu görüş tutarlı değildir. Zira bu kelimenin nisbeti sufi değil, sûfanîdir (Telbîs, s. 163).
    f- Savf: Tasavvuf kelimesinin (S-V-F) kelimesinden türetilmiş olduğunu ileri sürenler de vardır. Bu kelime, meyletmek, yüz çevirmek anlamina gelir. Abdulkadir Geylânî (480-561), tasavvufun bu kökten türediği kanaatındadır. Ona göre, gerçek mutasavvıf, masivadan Mevlasına yüz çeviren, meyleden kişidir (A. Geylânî, el-Fethu'r-Rabbânî, Beyrut 1979, s. 60).
    g- Sofos-Sofia: Bazıları sûfî kelimesinin Yunanca "hikmet" anlamina gelen "sofos" veya "sofia" kelimesinden türetildiğini iddia etmişlerdir. Bazı müsteşrikler, el-Birrunî (öl: 440/1048), Ömer Ferit Kâm ve Şemsettin Sami bu görüşü savunmuşlardır. Müşteşriklerden Nöldeke, Lacy ve Massiğnon bu görüşe katılmazlar. "Batılı müellifler (bazıları) büyük bir yanlış yaparak kelimenin Yunanca "sophos"un Arapça yazılışı olduğunu kabul etmişlerdir. Zira bu görüşün tarihi açıdan desteklenmesi de oldukça zordur. İlk sufi ismini alan kişinin H. 150 tarihinde vefat ettiği bilinmektedir. Oysaki ilk filozof ismini alan Kindî H. 260 yıllarında vefat etmiştir" (Fazlur Rahman, İslâm, İstanbul 1981, s. 166).
    h- Sûf: Sufi kelimesinin Arapça yün anlamina gelen "sûf" kelimesinden türediği görüşü daha çok taraftar bulmuştur. Her ne kadar, Kuşeyri sufi kelimesinin nereden türediğini gösteren ne bir iştikak kaidesi, ne de bir gramer kuralı yoktur diyor ise de, öyle görünüyor ki sufi ismi, mutasavvıfların zühdün ve dünyayı terk etmenin bir işareti olarak giydikleri yün elbiseden (süf) gelmektedir. İbn Haldun da aynı kanaattadır: "...Sufi kelimesinin suf'tan gelmesi en doğru izah tarzıdır. Çünkü sûfiler çoğu zaman yün elbise giymişler ve böylece de fantezi elbise giyen halka muhalefet etmişlerdir" (Kuşeyrî, Risale, s. 165, Gümüşhânevî, Camiu'l-Usul, s. 210; İbn-Haldun, Mukaddime, s. 467).
    Suff sözcüğünün kaynağı hakkında ileri sürülen bu kadar değişik görüşler, tasavvufun ve sufinin kuşatıcı tek bir anlama indirgenemeyeceğini, çok engin bir anlamlar bütünü içinde ele alınması gerektiğini ifade eder. Aslında, her iklimde ve illkede tasavvuf ve sufinin bilinen belli bir anlamı vardır. Fakat onun asla biçimler ve görüntülerle ilgisi olmasa gerek. Kelimenin etimolojisi ile ilgili tüm bu görüşler, sufiliğin İslam dünyasındaki doğuş ve gelişiminin geniş bir tabana oturduğunun ifadesi olarak değerlendirilmelidir. Buna göre tasavvufu gerçekleştirme çabasını veren kişileri gösteren bir terimdir.
    Seyfullah SEVİM



  9. 09.Mart.2016, 22:56
    5
    Misafir

    Cevap: Sufi nedir? İslamda sufi kavramı

    beni yazmamışsınız bi tek bunu ben yazmam arkadaş *_* içerik mükemmel ama uzun :D


  10. 09.Mart.2016, 22:56
    5
    buse♥_♥ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    buse♥_♥
    Misafir
    beni yazmamışsınız bi tek bunu ben yazmam arkadaş *_* içerik mükemmel ama uzun :D




+ Yorum Gönder