+ Yorum Gönder
Dini Resimler ve Resimli Hz.Muhammed İsimleri Kategorisinden Sırlı Emanetler Konusununa Bakıyorsunuz..
  1. mfokdem
    Devamlı Üye
    Reklam

    Sırlı Emanetler

    Reklam





    Sırlı Emanetler Mumsema
    Kutsal Emanetler




    Gecenin bir vakti Babüssaade’nin büyük demir tokmakları vurulur. Burası Osmanlı’nın
    idare merkezi Topkapı Sarayı’nın orta kapısıdır ve bu kapıdan içeride padişahla
    yakın adamları yaşamaktadır.Kapıağası Hasan Ağa, nöbet yerinden kalkar, Babüssaade’nin
    demir kanatlarını aralar. Kalabalık halde gelenler Arap elbiseli, Arap sîmâlı
    nûranî şahıslardır. Silah kuşanmışlar, ellerine bayrak almışlardır. Kapının
    yanında da dört nûranî kimse durmaktadır. Bunların ellerinde de birer sancak
    vardır. Kapıyı vuran şahsın elinde ise padişahın ak sancağı bulunmaktadır. Rüyasında
    Hasan Ağa’ya der ki: “Bu gördüğün Resul’ün (sas) ashabıdır. Bizi Resul (sas)
    gönderip selam etti ve buyurdu ki; ‘Kalkıp gelsin! Haremeyn hizmeti ona verildi.
    Bu gördüğün dört kimseden bu Ebu Bekr-i Sıddîk, bu Ömerü’l-Faruk, bu Osman-ı
    Zinnureyn’dir. Seninle konuşan ben ise Ali bin Ebu Talib’im. Var Selim Han’a
    selam söyle.”

    Birkaç saat sonra yanına geldiklerinde Hasan Ağa’yı gördüğü rüyanın ağırlığından
    şaşkın halde bulurlar. Önce hastalandığını sanırlar. Terden sırıksıklam olmuş
    elbiselerini değiştirirler. Bu durumun gördüğü rüyanın ağırlığından olduğunu
    anladıklarında bunu bir iş için oraya gelen padişahın nedimi Hasan Can’a da
    anlatmasını isterler.

    Zaten Yavuz Sultan Selim de sabahtan beri Hasan Can’ı gördüğü rüyayı anlatması
    için sıkıştırmaktadır. Hasan Can, padişahın yanına döner; “Sultanım” der, “Sabahtan
    beri sorduğunuz rüyayı bu Hasan değil, bir başka Hasan, Kapı Ağası Hasan kulunuz
    görmüş!” der.

    Rüyayı dinledikçe Yavuz’un gözleri yaşarır, yüzü kızarır. “Biz dememiş miydik
    ecdadımız memur olmadıkça bir yere sefer etmezlerdi diye. Onların her biri evliyalıktan
    nasipdar idi. Biz onlara benzemedik!” der.

    Bu hadiseden sonra hazırlıklar tamamlanır, Mısır seferine çıkılır. Artık Mısır
    ve Hicaz Osmanlı padişahlarının idaresindedir. Bunun ilk tescili de 20 Şubat
    1517 Cuma günü gerçekleşir. Kahire’deki Melik Müeyyed Camii’nde hutbe Yavuz
    Sultan Selim adına okunur. Hatib, hutbede yeni halifenin adını söylerken o zamana
    kadar âdet olduğu üzere “Hâkimü’l-Haremeyni’ş-Şerifeyn” sıfatını kullandığında
    Yavuz seslenerek “Hadimü’l-Haremeyni’ş-Şerifeyn” demesini ister. Yani Mekke
    ve Medine’nin hakimi değil hadimi, hizmetçisi olarak görmektedir kendini.


    Sefer dönüşü halkın tezahüratından kaçındığı için Üsküdar’dan bindiği bir kayıkla
    gece yarısı gizlice sarayına giren Yavuz Sultan Selim, beraberinde Peygamber
    Efendimiz’e ve mukaddes mekanlara ait bir kısım emanetleri de getirir. Topkapı
    Sarayı’nda kendi yaşadığı ve Has Oda denilen taht odasına, başucuna yerleştirir.
    Kendisiyle birlikte yaşayan en yakın kırk adamını muhafazasına tayin eder. Has
    Odalılar devlet ve padişah hizmetlerinin yanı sıra Hırka-i Saadet’i muhafaza
    edecekler, gereken hürmeti gösterecekler, yirmi dört saat yanında Kur’an-ı Kerim
    okuyup nöbet tutacaklardır. Beş asırlık bu nöbet halen devam ediyor.

    Günümüzde Topkapı Sarayı Hırka-i Saadet Dairesi’nde bulunan emanetlerin hepsi
    Yavuz Sultan Selim’le birlikte gelmiş değil. Sahabilerin Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü
    vesselâm Efendimiz’den hatıra olarak saklayıp rahmet-i ilahîye vesile bildikleri
    emanetler kendilerinden sonra nesilden nesile taşınmıştı. Ailelerin ve resmi
    kurumların elindeki bu emanetlerin önemli kısmı zaman içinde padişahlar nezdinde
    toplandı. Kâbe ve Peygamber Efendimiz’in (sas) kabrinin tamirinden çıkan parçalar
    ile geçmiş peygamberlere, Sahabilere ve İslâm büyüklerine ait hatıraların da
    ilavesiyle 20’inci asra gelindiğinde Topkapı Sarayı’nda maddi ve manevi açıdan
    değer biçilemeyecek bir hazine meydana gelmişti.



    Emânât-ı Mübâreke, Osmanlı Sarayı’nda devamlı imtiyazlı bir mevkide bulunduruldu.
    Hepsi kıymetli kumaşlardan som sırma işlemeli bohçalara sarılıp altından, gümüşten,
    sedef kakmalı ahşaptan sandıklara konulurdu. Sandıklar padişahın mührüyle mühürlenir,
    altın/gümüş anahtarları padişah n----- silahdar ağada bulunurdu. Padişahlar
    Rida-i Cenab-ı Peygamberî’nin (Hırka-i Saadet’in) muhafızı olmakla iftihar ederler,
    gece gündüz tazim ve hürmette kusur etmezlerdi. Sarayda yanıbaşlarında bulundurdukları
    gibi gittikleri seferlere de beraber götürürlerdi. Her yıl Ramazan ayının on
    beşinde gerçekleştirilen Hırka-i Saadet ziyareti Osmanlı protokolünün en önemli
    törenlerindendi.


    Peygamber Efendimiz’in (sas) şanlı sancağı, saraydan çıkarılıp sancak alayı
    ile harbe gönderilirdi. Padişahlar Hırka-i Saadet Dairesi’nde yaşadıkları gibi
    vefatları vukuunda cenazeleri de burada yıkanıp kefenlenirdi.




    İki Cihan Sultanı (sas), çeşitli devlet büyükleriyle birlikte Bizans İmparatoru
    Herakliyus’a da bir elçi ile İslam’a davet mektubu göndermişti. Herakliyus,
    gerçeği bildiği halde adamlarının kendisine inanmayacağından ve saltanatı kaybedebileceğinden
    korktuğu için iman etmedi. Fakat Resulullah’ın (sas) mektubunu altın bir mahfazanın
    içine yerleştirip sakladı. Peygamber Efendimiz (sas) Herakliyus’un inanmamakla
    kendisine yazık ettiğini söyleyip, mektubunu muhafaza ettikleri müddetçe evlatlarının
    saltanatının devam edeceğini bildirmişti. Tarihçiler hicretten 7 asır sonra
    bile aynı ailenin bu mektuba gösterdikleri saygı sebebiyle saltanatta bulunduklarını
    kaydeder. Ecdadımız da Allah’ın Habibi’nin (sas) izinde, gül kokusunu taşıyan
    hatıralarının gölgesinde iken rahmet-i ilahiyyenin rüzgarından istifade edecekleri
    itikadında idiler.


    İngilizler, emanetler konusunu Lozan’da masaya getirmek istediler. Filizlenmekte
    olan yeni Türk devleti böyle bir konuyu hiçbir şekilde tartışmaya açmadı.Mukaddes
    Emanetlerin, milletimize tevdi edilmiş bir vedia olarak muhafazasına devam edildi.
    1960’lı yıllarda bir kısmı Topkapı Sarayı Müzesi’ne bağlı olarak ziyaretçilere
    açıldı. Birçoğu ise eskiden olduğu gibi kıymetli muhafazaları içinde kamuoyundan
    gizli kaldı. mukaddes Emanetler ilk kez bir kitap ile günyüzüne çıkıyor. Topkapı
    Sarayı müdür yardımcılarından Hilmi Aydın tarafından yazılan ve Işık Yayınları’nca
    basılan “Hırka-i Saadet Dairesi ve mukaddes Emanetler” isimli kitap mukaddes
    Emanetler’i arkalarındaki Asr-ı Saadet’e kadar ulaşan hikayeleriyle birlikte
    anlatıyor. Hazırlanışında araştırmacı Ahmet Doğru’nun da önemli katkısı olduğu
    belirtilen eserde emanetlerin birçoğunun ilk kez çekilmiş fotoğraları da yer
    alıyor.




    Birinci Dünya Savaşı’nda Medine’nin teslimi söz konusu olunca şanlı Medine
    Müdafii Fahreddin Paşa, Mescid-i Nebevi’de bulunan bir kısım emanetler ile,
    yüzyıllar boyunca hükümdarlar tarafından buraya vakfedilen ve Resûlullah’ın
    (sas) komşuluğunu yapan kıymetli eşyaları zayi olmaması için trene yükledi ve
    İstanbul’a gönderdi. İhtiyat mülazımlarından İdris Sabih Bey’in Medine Müdafaası
    sırasında Hazreti Peygamberimiz’e (sas) hitaben yazıp, Fahreddin Paşa’ya ithaf
    ettiği şiir, o günlerde yaşanan duygular kadar Emanât-ı Mübâreke’yi muhafaza
    edenlerin gönül dünyasını yansıtması bakımından da kayda değer özellikler taşımaktadır:



    Dünya ve âhiret EFENDİMİZ’sin


    Bir ulü’l emr idin emrine girdik;

    Ezelden bey’atli hakanımızsın.

    Az idik, sâyende murada erdik,

    Dünya ve âhiret sultanımızsın.
    Unuttuk İlhan’ı, Kara Oğuz’u;

    İşledik seni gözbebeğimize,

    Bağışla ey şefî’ kusurumuzu

    Bin küsûr senelik emeğimize.
    Suçumuz çoksa da sun’umuz yoktur,

    Şımardık müjde-i sahabetinle.

    Gönlümüz ganîdir, gözümüz toktur,

    Doyarız bir lokma şefaatinle.
    Nedense kimseler dinlemez, eyvâh!

    O kadar sâf olan dileğimizi

    Bir ümmî isen de Yâ Resûlallah,

    Ancak sen okursun yüreğimizi.

    Suları tükendi gülâbdanların,

    Dinmedi gözümüz yaşı, merhamet.

    Külleri soğudu buhurdanların,

    Aşkınla bağrını yakmada millet.
    Gelmemiş Türkçe’de Lebid, Hassân’ın,

    Yok bizde ne Bürde, ne Muallaka.

    Yolunda baş veren Âl-i Osman’ın,

    Lâl ile yazdığı tarihten başka.
    Ne kanlar akıttık hep senin için,

    O ulu Kitâb’ın hakkıçün aziz...

    Gücümüz erişsin ve erişmesin,

    Uğrunda her zaman döğüşeceğiz.
    Yapamaz Ertuğrul evlâdı sensiz,

    Can verir, cânânı veremez Türkler.

    Ebedi hadim’ül haremeyniniz,

    Ölsek de Ravza’nı rûhumuz bekler.


    HIRKA-İ SAADET DAİRESİ


    Hırka-i Saadet



    124 cm boyunda, siyah yünlü kumaştan hırkanın içi daha kaba şekilde dokunmuş
    krem renk yünlü kumaşla kaplanmıştır. Yer yer yıpranmış durumdadır. Resulullah
    (sas) tarafından Züheyr oğlu Ka’b’a verilen hırkadır.
    Hırka-i Saadet Dairesi, adını Peygamber Efendimiz’in (sas) şair Ka’b bin Züheyr’e
    huzur-ı saadetlerinde Müslüman olduğunda hediye ettiği hırkadan alıyor. Arapların
    meşhur şairlerinden olan Ka’b, İslamiyet aleyhindeki şiirlerinden ve sözlerinden
    dolayı Peygaberimiz’in (sas) nerede görülürse öldürülmesi emrine muhatap oldu.
    Daha önce Müslüman olan kardeşinin ikazı üzerine, hakkındaki ölüm emrine aldırmadan
    Medine’ye geldi, Mescid-i Nebevi’ye girdi. Peygamber Efendimiz’e Müslüman olan
    bir kimsenin geçmiş hatalarının bağışlanıp bağışlanmayacağını sordu. Müspet
    cevap alınca “Bu, Ka’b olsa da mı?” diye ilave etti. Allah Resûlü bu soruya
    da olumlu cevap verdi. Ka’b (ra) kimliğini açıklayıp Kaside-i Bürde ismiyle
    tarihe geçen eserini okumaya başladı. “Muhammed Aleyhisselâm kınından çıkmış
    bir kılıçtır / Cihan onun nurundan feyz alır” mısraına gelince Efendimiz (sas)
    sırtındaki hırkasını çıkardı, şairin sırtına bıraktı. Ka’b, Hazreti Peygamber’in
    (sas) gül kokusunu taşıyan bu hırkayı ömrü boyunca muhafaza etti, çok yüksek
    fiyat teklif edilmesine rağmen bir ipliğini feda etmedi. Muaviye tarafından
    varislerinden alınıp halifelere geçen hırka, Yavuz’la birlikte İstanbul’a geldi.



    Hırka-i Saadet sırma işlemeli yeşil atlastan bohçalara sarılıp altın bir çekmeceye
    konulur. Bu çekmece de aynı şekilde bohçalara sarılıp büyük altın bir sandığa
    yerleştirilir.


    Sancak-ı Şerif


    Peygamber Efendimiz’in (sas) zamanında yapılan harplerde ashaptan her birlik
    ayrı bir sancak taşırdı. Bizzat Peygamber Efendimiz’e (a.s) mahsus olan Sancak-ı
    Şerif ise Ukab ismini taşır. Hazreti Aişe’ye ait siyah yünlü bir kumaştan yapılmıştır.
    Sancak-ı Şerif, Cenab-ı Peygamber’in (sas) âlem-i cemâli teşriflerinden sonra
    sıra ile dört halifenin emanetinde olarak harplerde ordunun önünde taşındı.
    Daha sonra da Emevi ve Abbasi halifelerine intikal etti. Bağdat’ın Moğollar
    tarafından işgali üzerine Mısır’a kaçan Abbasi halifesi, Sancak-ı Şerif’i de
    diğer emanetler ile birlikte Mısır’a götürdü. Mısır’ın Yavuz Sultan Selim Han
    Cennetmekân tarafından alınması üzerine Osmanlılara geçti. Ukab, zamanla yıpranıp
    adeta toz haline geldiği için Osmanlılar yeşil atlastan yenisini diktirip üzerine
    aslından parçalar eklediler. Harpler sırasında Sancak-ı Şerif, Sancak Alayı
    denilen bir törenle saraydan çıkarılır, orduyla birlikte sefere giderdi. Bu
    sırada seyyidlerden oluşan bir cemaat tarafından yanı başında gece gündüz Fetih
    Sûresi okunurdu.


    Mühr-i Saadet



    Hz. Muhammed (sas) yabancı devlet reislerine İslam’a davet mektupları yazdırırken
    taşı akikten, halkası gümüşten yüzük şeklinde bir mühür yaptırmıştı. Bu mühür
    sıra ile Hz. Ebubekir’e, Hz. Ömer’e ve Hz. Osman’a geçmiş, ancak Hz. Osman tarafından
    Eris isimli kuyuya düşürülmüş ve günlerce aranmasına rağmen bulunamamıştır.
    Tarihçiler bu mührün kaybolmasından sonra Müslümanlar arasındaki birliğin bozulduğuna,
    devam edip gelen fitnelerin o zaman ortaya çıktığına dikkat çekerler. Hz. Osman
    bunun üzerine aynı yazıyı taşıyan başka bir mühür yaptırarak kullanmıştır.mukaddes
    Emânetler arasında bulunan ve Bağdat’ta ele geçirilerek İstanbul’a getirilen
    mührün bu mühür olduğu tahmin edilmektedir. 1 cm. uzunluğunda olup, kırmızı
    akik taşından yapılmıştır. Üzerinde kûfî hatla “Muhammed Resulullah” yazan bu
    mühür hakkedilmiştir.


    Name-i Saadet



    Hicret’in altıncı yılında Peygamber Efendimiz (sas) yabancı devlet reislerine
    mektuplar göndererek onları İslâm’a davet etti. Deri üzerine yazılan bu mektuplardan
    birkaçı Hırka-i Saadet Dairesi’ndedir. Mektupların alt kısmında Resûllullah
    aleyhisselâm’ın mührü bulunur. Emanetler arasında bu mektuplarla birlikte Kur’an-ı
    Kerim’den bazı kısa sûrelerin vahiy kâtipleri tarafından yazılmış ilk nüshaları
    da vardır.


    Nalın-ı Saadet



    Rasûlullah’ın (sas) arş üzre basan mübarek ayaklarına değmekle şereflenmiş sandalet
    tarzı ayakkabılardır. Taban kısımları, birkaç kat tabaklanmış deri ya da köselenin
    dikilmesiyle oluşur. Ayağı bilekten ve üstünden kuşatan kayışların yanı sıra
    biri baş parmakla yanındaki parmak, diğeri de orta parmakla onun yanındaki parmak
    arasından geçen iki tane bandın bulunması en bariz özellikleridir. Nalın-ı Saadetlerin
    resminin bile berekete sebep olacağına inanılır, evlere, işyerlerine asılırdı.
    Hırka-i Saadet Dairesi’nde Nalın-ı Saadetlerle birlikte bunların metal ve ahşaptan
    modelleri de bulunmaktadır.


    Sakal-ı Şerif



    Cenab-ı Peygamber Aleyhisselâm traş olduğu zaman saç ve sakal telleri ashab
    tarafından toplanır, hatıra olarak saklanırdı. Veda Haccı’nda traş olurken de
    Resûlullah’ın (sas) saç telleri çevresindeki ashabı tarafından kapışılmıştı.
    Bunlardan biri de alnına düşen saçları almak için Allah Resûlü’ne (sas) rica
    eden Halid bin Velid’di. Halid bin Velid, bu saç tellerini ölünceye kadar sarığının
    arasında taşıdı. Yemame Savaşı devam ederken başından sarığı düştü. Hazreti
    Halid, yere düşen sarığını almak için canını düşünmeden düşmanlar arasına daldı.
    Etrafındakiler bu hali garipseyerek ikaz ettiklerinde “Ben bunu başlığımın kıymetinden
    dolayı yapmıyorum. Fakat onun içinde Peygamber Aleyhisselâm’ın saçı bulunduğu
    için müşriklerin eline düşmesini istemiyorum. Ben onu hangi tarafa yönelttimse
    orası fetholundu.” dedi.
    Bugün birçok tarihi camide, hatta aileler, şahıslar elinde Sakal-ı Şerif bulunmaktadır.
    Hırka-i Saadet Dairesi’nde de ellinin üzerinde Sakal-ı Şerif vardı. Cam mahfazalardaki
    Sakal-ı Şerifler kırk kat bohçaya sarılarak saklanır. Mübarek gün ve gecelerde
    salâvat-ı şerifeler okunarak ziyarete açılır, gönüllerdeki Peygamber (sas) sevgisi
    tazelenir, dünya gözüyle görmeden kendisine iman edenler bir nebze olsun hasret
    giderirler.


    Hz. İbrahim’in (as) tenceresi




    Hazreti İbrahim’e nispet edilen tencere, silindir bir kutu içerisinde olup kutunun
    üzerindeki etikette “Padişahımız Sultan Mehmet Hazretleri huzur-ı hümayunlarında
    Hasodabaşı Mustafa Ağa Kethüda’ya teslim eylediği İbrahim’in mermer kazganlarının
    mahfazasıdır. Sene 1058” yazılıdır. Tencere, genellikle Suriye Bölgesi’nde bulunan
    silisli (kumlu) granitten oyularak imal edilmiştir.

    Nakş-ı Kadem-i Peygamberi



    İlk dönem İslâm kaynaklarında bu konuda yazılı bir bilgi olmamasına rağmen Allah
    Rasûlü’nün (sas) bir mucize olarak bazı defalar sert zemine bastığında ayak
    izinin çıktığına inanılmakta, birçok yerde bulunan Kadem-i Şerif izleri buna
    delil gösterilmektedir. Topkapı Sarayı mukaddes Emânetler Dairesi’nde taşlar
    üzerine çıkmış altı adet Kadem-i Şerif nakşı muhafaza edilmektedir. Bunların
    yanı sıra gümüş, tahta ve mukavva üzerine çizili birçok Kadem-i Şerif resmi
    de mevcuttur. Sultan I. Ahmed, Hazreti Peygamber’in (sas) ayak izi şeklinde
    altından bir sorguç yaptırmış, bunu mübarek günlerde ve törenlerde başında taşımıştır.





    Kadeh-i Şerif







    Hazreti Peygamber (sas) bir gün Medine’de bir yerden dönerken Benî Sâide Sofası
    denilen mevkide ashabı ile istirahat etmek için oturmuştu. Bu sırada Sehl ibn
    Sa’d’a dönerek “Ya Sehl, bizleri bir sulasan” buyurdular. Resulullah’ın (sas)
    vefatında 15 yaşlarında bir delikanlı olan, Hicri 91 yılında 96 yaşında vefat
    ettiğinde “Medine’de en son vefat eden sahabi” unvanını alan Sehl, o gün su
    ikram ettiği ağaçtan mamul kadehi hatıra olarak saklamıştı. Yıllar sonra, bir
    topluluğun içinde bu kadehi göstererek su ikram ettiğinde kadeh, orada
    bulunan Ömer bin Abdülaziz tarafından istendi. Sehl de kadehi ona hediye etti.
    Kadeh-i Şerif’in dışı muhafaza gayesiyle gümüşle kaplanmıştır.



    Gasl-i Nebevî Suyu ve Kabir Toprağı





    Peygamber’imizin (sas) gasil suyunun muhafaza edildiği yeşil şişe zamanın tahribatına
    dayanamamış, günümüze ancak kırık parçası ulaşmıştır.


    Kamîs-i Seyyidü’ş-Şühedâ



    Hazreti Hüseyin’e ait olduğu belirtilen cübbe, 130 cm boyundadır. Pikeye benzer
    kumaştandır. Kısa kolludur. Yalnız ön ve etekleri beyaz astarlıdır. Önden ilikli
    ve yuvarlak düğmelidir.


    Kâbe’nin anahtarı



    Mekke’nin fethinden sonra Kâbe’nin anahtarı, Resulullah (sas) tarafından “Şüphe
    yok ki Allah emânetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz
    zaman adaletle hükmetmenizi emreder.” âyetinin nüzûlü üzerine ailece eskiden
    beri bu hizmeti görmekte olan Osman bin Talha’ya verildi. Halen aynı ailede
    bulunan anahtarlar yenilendikçe eskileri İstanbul’a gelir, Miftah Alayı denilen
    bir alayla karşılanırdı. İlk defa Mekke Şerifi Ebü’l-Berekât, Mısır’ın fethinden
    sonra Harem-i Şerif’in anahtar ve kilidini oğlu vasıtasıyla Yavuz Sultan Selim’e
    göndermişti.
    Dördüncü Murad tarafından Bağdat seferine götürülen Kâbe anahtarının yanındaki
    mektupta ise ilginç bilgiler bulunmaktadır. Mektup, zamanın Mekke Emiri Zeyd
    bin Muhsin tarafından Dördüncü Murad’a hitaben yazılmıştır. Peygamber Efendimiz
    (sas), rüyasında Emir’e Kâbe’nin mevcut anahtarını Harem-i Şerif’in imamıyla
    padişaha göndermesini, padişahın bu anahtarı Acem seferinde yanında taşımasını
    emredip fetih ve zaferi müjdelemektedir. Ayrıca padişahın diğer seferlerde hatta
    her oturup kalktığı yerde anahtarı yanından ayırmamasını istemekte, kendisinin
    ve kendisine tabi olanların bu surette musibetlerden emin olacağını söylemektedir.
    Padişah kendisi harbe gitmediği zamanlarda da güvendiği bir adamıyla anahtarı
    ordunun önünde taşıtmalıdır. Allah’ın inayetiyle karşılarındaki düşmanları güç
    yetiremeyip mağlup olacaklardır.


    Hücre-i Saadet’e takdim edilen buğday



    Medine’nin eski âdetlerinden biri de borcu olanların Hazreti Muhammed’in (sas)
    kabrinin bulunduğu Hücre-i Saadet’e buğday takdim ederek O’nun (sas) ruhaniyetinden
    yardım istemeleri idi. Borçlular, her yıl zilkade ayının 17. gecesi, borçları
    miktarınca buğdayı beyaz bir kese içerisine koyarak Ravza-i Mutahhara’ya getirir,
    Hücre-i Saadet’e takdim edilmesi için görevlilere verirdi. Biriken buğdayları
    Harem-i Şerif ağaları alıp ekmek yapar ve bazı kimselere hediye ederlerdi. O
    gün şehirde bayram havası eserdi.


    MÜBAREK KILIÇLAR


    Peygamber Efendimiz’den ve ashabdan yadigâr olan Süyûf-ı Mübareke, mukaddes
    Emânetler içinde önemli bir grubu teşkil eder. Tabanları çelik olan kılıçların
    üzerlerine daha sonraki dönemlerde kıymetli madenler ve taşlarla işlemeler yapılmış,
    her bir yanı zamanla birer sanat şaheseri haline getirilmiştir. Osmanlı padişahları
    tahta geçtikten sonra Eyüp Sultan Türbesi’nde merasimle bu kılıçlardan birini
    kuşanırlardı. Kılıç alayı, Batılı yazarlarca kralların taç giyme törenlerine
    benzetilmiştir.


    Hazreti Davud’un (as) kılıcı





    ../../../mukaddes Emanetler Dairesi’nde Hazreti Yusuf’un (as) sarığı, Hazreti Musa’nın
    (as) asası, Hazreti İbrahim’in (as) tenceresi gibi geçmiş peygamberle ait hatıralar
    da bulunmaktadır. Bunlardan biri de Davud Aleyhisselâm’ın kılıcıdır. Son derece
    kaliteli bir çelikten yapılan kılıcın üzerinde Davud Aleyhisselâm’ın Calut’un
    kafasını kesmesi ve Yusuf Aleyhisselâm’ın taht üzerine oturması resmedilmiştir.
    Yanında bulunan ve Yavuz Sultan Selim’in Mısır’a girmesinden önce hazırlanan
    kitabede ise kılıcın hikayesi anlatılmakta, şifreli olarak bu kılıcın Mısır’ı
    fethedecek Yavuz’a ulaşacağı, saltanatları müddetince onların elinde kalacağı,
    daha sonra bir karmaşalığın zuhur edeceği ve nihayet kılıcın Hazreti İsa’ya
    (as) ve Mehdi Aleyhisselâm’a ulaşacağı anlatılmaktadır.
    Hazreti Fatıma’nın (ra) Sandığı


    Üzeri Arap üslûbunda ve kafes tarzı oymalarla süslü küçük boydaki ahşap sandığın
    “Hazreti Fatıma Radıyallâhü Teâlâ Anhâ’nın el sandığı” olduğu kayıtlıdır. Ufak
    tefek malzemeler koymaya mahsus olmalıdır.


    Muaz bin Cebel’in (ra) kılıcı


    97 cm uzunluğundadır. Kabza namlu kuyruğunun iki tarafından perçinlenmiş, siyah
    boynuzdan iki levha halindedir. Dilimli bir tepeliği vardır. Balçağı çeliktendir.
    Taban yassılaştırılmış oval kesitlidir. Kını ağaç üzerine siyah deri kaplıdır.


    Emanetlerin listesi
    Bir kısım emanetler şunlar:
    Hırkai Saadet, Sancak-ı Şerif, Nalın-ı Saadet, Kadeh-i Şerif, Kadem-i Şerifler,
    Sakal-ı Şerifler, kılıçları, yay, Uhud’da kırılan diş, teyemmüm edilen toprak,
    Mühr-i Şerif vs. gibi Hazreti Peygamber’e (s.a.v) ait eşyalar. Hz. İbrahim’in
    (as) tenceresi, Hz. Yusuf’un (as) sarığı, Hz. Musa’nın (as) âsâsı, Hz. Davut’un
    kılıcı, Hz. Ebubekir’e ait sakal teli, Hz. Osman’ın okuduğu esnada şehit edildiğine
    inanılan Kur’an-ı Kerim, sahabe kılıçları, Hz. Fatıma’nın gömleği, duvağı, hırkası,
    Hz. Hüseyin’in cübbesi, hırka parçası, sarığı, İmam-ı Azam’ın cübbesi, Veysel
    Karani’nin külâhı, Abdülkadir Geylâni Hazretlerinin, İmam-ı Şarani’nin tâcları,
    Hz. Mevlânâ’nın kâseleri. Kâbe-i Muazzama’nın altın olukları, Hacerü’l Esved’in
    altın ve gümüş mahfazaları, Tevbe Kapısı kanadı, Kâbe kilidi ve anahtarları,
    Kâbe örtüleri, Kâbe’de ve Mescid-i Nebevi’de kullanılmış askı ve kandil, buhurdan,
    gülabdan gibi objeler, buraların tamirlerinden getirilmiş tahta, taş, cam, çini
    vb. parçaları, Hz. Peygamber’in kabrine ait örtüler, kabir toprakları, Kabri
    Saadet’in temizliğinden getirilmiş Cevher-i Saadet denilen tozlar, vs. gibi
    Kâbe-i Muazzama ve Mescid-i Nebevî’ye ait hatıralarla yukarıda bahsedilen Emânetlerin
    Kâbe’den veya Mısır’dan naklinde ve zaman içinde muhafazasında kullanılmış olan
    sandık, çekmece, yazılı ve yazısız örtüler, bohçalar, kılıç kılıfları, Kur’an
    mahfazaları ile Has Oda’nın hizmetinde kullanılan süpürgeler, faraşlar, mumlar,
    öd ağaçları, ünlü hattatlara ait ya da padişah ketebeli levhalar, hilye-i saadetler,
    seccadeler, tesbihler, bakır ve gümüş taslar, kandiller, tarikat başlıkları,
    zemzem sürahileri, destimaller ve destimal kalıpları...

    Not:Türk Vakıf Hat Sanatları Müzesi’nde bulunan Peygamber Efendimiz (sas)’e ait “Sakal-ı Şerif, Saç-ı Şerif”in de yer aldığı Kutsal Emanetler bölümü Ramazan münasebetiyle bugün ( 29-09-2006 )ziyarete açılacak.
    İstanbul Vakıflar Bölge Müdür Vekili Adnan Ertem yaptığı yazılı açıklamada, müdürlüğe bağlı İstanbul Bayezit Meydanı’ndaki 2. Bayezit Medresesi’nde yer alan dünyanın ve Türkiye’nin tek “Hat Müzesi” olan Türk Vakıf Hat Sanatları Müzesi’ndeki Kutsal Emanetler bölümünün ziyarete açılacağını bildirdi. Ertem, açılacak bölümde, Hz. Muhammed’e ait “Sakal-ı Şerif, Saç-ı Şerif, kabir toprakları, Zıbın-ı Saadet ve Kuşak-ı Saadet”in yanı sıra, “Kâbe kapısı örtüsü, Kabe iç örtüsü, Makam-ı İbrahim örtüsü, Mekke, Medine, Mina, Müzdelife” konulu minyatürler ve yağlı boya resim, Sultan 3. Ahmet ve Sultan 2. Mahmut ile Sami Efendi’nin ve İbrahim Nesefe’nin hat yazıları ile Laleli Camii’nin şamdanlarının da yer aldığını kaydetti. Kutsal Emanetler Bölümü’nün ziyaretin 1955 yılı Ramazan ayında başlandığını ifade eden Ertem, yerli ziyaretçilerin pazartesi günleri dışında 09.30-16.30 saatleri arasında bu bölümü ücretsiz gezebileceklerini bildirdi.

    İstanbul, Zaman






  2. DZALBAY
    Üye

    --->: Sırlı Emanetler


    Reklam


    Allah cc razı olsun.Çok güzel bir paylaşım.

  3. Şema
    Moderatör
    Hazreti Davud'un (as) kılıcına ait bakır kitabe


    Hz-Davut-ait-bakır-kitabe.jpg

+ Yorum Gönder