Konusunu Oylayın.: Peygamberin Sireti, İnsanın Kaybolmuş Hüviyetinin Teminatıdır

5 üzerinden 4.67 | Toplam : 3 kişi
Peygamberin Sireti, İnsanın Kaybolmuş Hüviyetinin Teminatıdır
  1. 01.Şubat.2008, 15:03
    1
    Ecir
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 31.Temmuz.2007
    Üye No: 1608
    Mesaj Sayısı: 949
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 15
    Yaş: 30
    Bulunduğu yer: Sükûtun kıyısı...

    Peygamberin Sireti, İnsanın Kaybolmuş Hüviyetinin Teminatıdır






    Peygamberin Sireti, İnsanın Kaybolmuş Hüviyetinin Teminatıdır Mumsema Kemal KORKMAZ
    Peygamberin sireti denince akla ilk gelen, O mübarek zatın hayatıdır. Bu konuda oldukça fazla miktarda kitap yazılmıştır. Lakin bu makalede Hz. Muhammed’in(sa) siretinden, insana asıl hüvüyetini, hakikatini ve tevhidi aşılayacak yönüyle bahsetmeyi arzuluyoruz.
    Arapçada sünnetin bir manası da “Bir şeyin kolaylıkla akıp gitmesi ve genellik bulması” demektir. Araplar yüzlerini yıkarken, suyun alından aşağıya doğru rahatça akmasına “Senentu el ma ala vechi” derler. Sünnet سنmaddesinden türemiştir ve “siret” manasındadır. Lakin “siret” tarikat, yol ve tabi olunan şey anlamındadır. Zira sünnete, siret denilmesinin sebebi akış halinde olması ve kendisinde hareketliliğin bulunmasından dolayıdır.
    Sünnetin Latincedeki karşılığı “tradition” dır. Bu kelimenin mastarı “tradere” dir. Anlamı ise; yukardan aşağıya doğru akıtmak, nakletmektir. Bu kelimenin aslı Yunan dilindeki “paradidunay” kelimesinden alınmış olup, havale etmek ve başkalarına bırakmak anlamındadır. Müşahede edildiği gibi, sünnet Arapça ve Latin dilinde “intikal” “akışkan” “nesilden nesile intikal edilen” manalarını taşır.
    Şimdi sorumuz şudur, müntakil olan şey nereden nakil edilmektedir? Mümkündür ki bir Hıristiyan, Allah’ın Hz. Musa’ya iblağ etmiş olduğu kanunlar, Hıristiyanlıkta Hz. İsa’da mücessemleşmiş olarak zuhur etti, iddiasında bulunsun; dolayısıyla ona göre sünnet, Hz. İsa’nın tarihteki zuhurundan ibarettir. Bir Müslüman ise, sünneti: “Hz. Muhammed’in(sa) söz, fiil ve takriri” diye tanımlar bu sünnet asırlar boyu ceryan etmiş ve günümüze kadar ulaşmıştır. Bu tanımla sorumuza cevap vermiş olduğumuzu varsayarak kendimizi ikna edebiliriz. Lakin sorumuz halen cevapsız olarak bakidir. Zira birisi, “bu kanunlar, fiil ve sözler neyi intikal etmektedirler?” sorusunu sorabilir. Dolayısıyla sorumuzu biraz daha dakik olarak sormamız gereklidir. “Bu söz ve fiiller Hz. Muhammed’in(sa) hagi özelliğini göstermektedirler ve hangi hedefi talep etmektedirler, bu fiiller ve sözlerin farkı nedir?
    Peygamberlerin mektebi “insan yetiştirme” mektebidir. Bu mekteb “ kendini tanıma” ölçüsü üzerine bina edilmiştir. Her paygamber fiil ve sözleri ile kendini tanımak için yol ve örnek sunmuş, bu yolda yürümüştür. Dolayısıyla bu mesirde sorumuzu “insanın kavramına” yöneltmemiz gerekir. İnsan yetiştirmek, İnsana hüviyetini vermek, onu özüne kavuşturmak peygamberlerin fiil ve sözlerinin asıl hedefidir. Bu insan kimdir?
    Kur’an’nı Kerim buyuruyor:
    “Andolsun, Allah’ın Resûlünde sizin için; Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır.” (Ahzap: 21)
    Ayette “usve/örnek” kelimesi geçmektedir. Allah Resulü’nün(sa) örnek olmasındaki maksad nedir? Dikkat edilirse sünnet hakkında sorulan soru, “usve/ örnek” hakkında sorulan soruyla bütünleşmekte ve zuhur bulmaktadır. Derinleşmek için “örnek”kelimesinin mefhumu üzerinde durulması gereklidir.
    Usve/örnek اسو kökünden türemiştir; tedavi ve ıslah etme anlamlarına gelir. Bundan dolayı tabibe “asi” denilir. Birisini kendimiz için örnek bilmemizin sebebi, kendimizde bir derdin olduğunu ve örnek şahsın ise derdimizi derman edecek konumda olmasındandır. Zira tabib yalnızca hasta için tabibtir.
    “Sen ancak Zikr’e (Kur’an’a) uyanı ve görmediği hâlde Rahmân’dan korkan kimseyi uyarırsın. İşte onu bir bağışlanma ve güzel bir mükâfatla müjdele.”(Yasin: 11)
    Derdi olan derman peşinde koşturur. İnsanın hayatında derdin olması onun huzurunu kaçırır ve onu, dermanı bulmak için harekete geçirir. Bundan olacak ki Eflatun: “Felsefe ve hikmetin başlangıcı, derttir”der.
    En güzel örnekten maksat nedir?
    Kur’an’ı Kerim peygamberi “Büyük ahlak sahibi”(Kalem: 4) bilmektedir. Peygamberimiz şöyle buyurdular: “Ben güzel ahlakı tamamlamk için gönderildim” Kur’an’ın peygamberin ahlakını büyük bilmesi, ahlakının Kur’an’ın aynısı olmasındandır. Müminlerin annesi Ayşe validemizden peygamberin ahlakı sorulduğunda “ Siz Kur’an okumaz mısınız, onun ahlakı Kur’an’dır”buyurmuşlardır. Nitekim bir rivayete göre Peygamberimiz: “Rabbim beni en güzel terbiye ile terbiye etti” der.
    Ama hagi ahlak ve hangi edeb?
    Kur’an her şeyden çok tevhit meselesi üzerinde durmuş ve tevhitte sarsılmaların olduğu dönemlerde muhakkak bir uyarıcı göndermiştir. Kur’an, tevhidin öğretmenidir. Kendisini tebliğ eden peygamberi de tevhit edebine göre yetiştirmiştir. Tevhit ise hakkı tanımaktır.
    “Dinin ilk aşaması dini tanımaktır. Dini en iyi şekilde tanımak onu tastik etmektir. Tastiğin kemali tevhittir; tevhidin kemali ise ihlâstır.”(Nehcül Belağe birinci hutbe)
    Tevhidin kemal derecesi ihlâstır, yani ondan başka herşeyden soyutlanmak, arınmak ve uzaklaşmaktır. Dinden öğrendiğimiz kadarıyla en büyük “gayrı” insanın ta kendisidir. Bir hadiste insana: “Senin kendin günahsın başka günah seninle kıyas edilmez” diye hitap edilmektedir. Hadisin yanlış anlaşılmaması için manasını, Şerrin faili şerden daha şer, hayrın faili hayırdan daha hayırlıdır” hadisiyle tefsir etmek yerinde olacaktır.
    İhlâs, görüleni hakla beraber görmektir. Hz. Ali: “Bir şeyi gördüğümde ondan önce, onunla ve ondan sonra hakkı gördüm”der.
    Bu beyandan sonra ihlâsı: “Gaybtan ve görünmemezlikten huzura gelmek” diye tarif edebiliriz. Hz. Muhammed(sa) ihlâsın en güzel örneğidir. Fena ve fani olmanın örneğidir. O’nun sireti ve sünneti, enaniyetten uzaklaşmanın, benliği öldürmenin ve Hak’ta fani olmanın yolu ve tarikatıdır. Zira kendileri buyurdular: “Ölmeden ölünüz” bu Kur’an’ın talimi ve öğretisidir. Hz. Peygamber hakkın tam anlamıyla tecelli ettiği zattır bundan dolayıdır ki Allah(cc) buyurdu “Sen atmadın ben attım”(Enfal17)
    İnsanın hakikati, İslam’ın tevhit nizamında peygamberin sünnetine tabi olmak şartıyla, Hak’ta baki kalmaktan başka bir şey değildir. Hakkı unutan kendisini unutmuş ve kendi hakikatinden uzaklaşmıştır.
    “Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da kendilerine kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. İşte onlar fasık kimselerin ta kendileridir.”(Haşr: 19)
    Az önce Arapçada “asi” nin tabib manasında olduğunu söyledik. Derdin olmadığı yerde tabibe ve doktora gerek olmadığını da söyledik. Derdin olacak dert ile dertleneceksin ki sünnet-ü nebi sana dermen olsun onu anlayacak, taşıyacak ve amel edecek kabiliyete sahip olmalıyız. Derin mana ve hakikatleri, kendisinde yere verecek kalbe sahip olmalıyız.
    Şüphesiz bunda, aklı olan yahut hazır bulunup kulak veren kimseler için bir öğüt vardır.”(Kaf: 37)
    Bu beyandan sonra bir şekilde diye biliriz ki, Hz. Muhammed(sa) dert sahibi, haktan uzak olmayı tadıp geri gelenleri, insanın hakikatini arayanlar, kendi özüne kavuşmayı arzulayanlar için örnektir. Diyebilirriz ki, 14 asırdır peygamberin sünneti nesilden nesile geçmekte ve yaşanmaktadır. Nitekim bugün 1,5 milyar müslüman İslamın hamisi ve koruyucusudur. Bu durum bazıları için mutluluk verici olabilir. Ama bir noktaya dikkat edelim. Gerçekten peygamberin sünneti olması gerektiği gibi nesilden nesile geçti mi? Yahut sürekli yalnış fikir ve düşünceler, sünneti gerçeğinden apayrı bir şekilde mi yorumladı?
    Büyük bir üzüntüyle diye biliriz ki peygamberden sonra İslam ümmeti yavaş yavaş buhranlara düçar oldu. Günümüze kadar gelince bu olumsuzluklar daha da büyüdü. Tevhidin teminatlarından olan sünnet, olması gerektiği gibi korunamadı. Zaman ilerledikçe insan asıl hüvviyetini kaybetmeye başladı. İnsanın hakikati ve hüvviyeti, teveccüh edilmesi elzem olan, ama insanlar tarafından pek teveccüh edilmeyen önemli bir meseledir. Tarih boyunca üzerinde muhtelif açılardan bahsedilen, hakkında asıl hedeften uzaklaştırıcı tezler, faraziyeler yazılan bu konu, önem itibarıyla bütün insanlığı yakından ilgilendiren bir konu ve meseledir. Teessüfle diyebiliriz insanlık henüz ilk dönemlerde bu konu hakkında yazılan ve söylenen, insanlığı karanlığa götüren, zulmet içinde bırakan fikir ve düşüncelerin tozlarını üzerinden atamadan ve daha sonraları özellikle kilise otoritesinin Avrupa’da, Rönesans’la hâkimiyetini kaybetmesiyle çıkan yeni fikir akımları bu konuya materyalist bir çehre vermiş, insan ve ilahi düşünce arasında büyük uçurumlar açmış, insanlığı her gün daha fazla karanlığa sürüklemiştir.
    Bu fikir akımları insanların ruhlarına o kadar derin işlemiş ki, onların dünyaya bakış açılarına, siyasetlerine ve sosyal ilişkilerine tesir etmiştir. İnsanlık bugün bile, temeli ilahi olmayan bu yanlış fikir akımlarının yanlış siyasetlerinin kurbanıdır. Modernite döneminde nispi de olsa hâkim olan akılcılık, daha sonraları yavaş yavaş etkisini kaybetmekte; özellikle Kant’tan sonra bu durum belirgin bir şekilde etkisini göstermektedir. İnsani değerler yozlaşmakta, Halık ve mahlûk arasında açılan büyük uçurumlara şahit olmaktayız. Modernitenin büyük şiarı olan “insanın özgürlüğü” hâkim kudretlere yöneltilen, “Eğer sizin bu sisteminizi kabul etmezsek ne yaparsınız?” sorusuyla post modernizim dönemine geçiş başladı. Çünkü kendilerine verilen cevapta: Sizi “Mücazat ederiz, zindana atarız” dediler. Bu cevapla büyük şiarlarına kendi elleriyle darbe indirdiler. Ve post modernizim döneminde artık akılcılık bitmiş; yerini insan teni almıştır.
    İnsan teni, filozofların felsefelerinin ana temasını oluşturmaktadır. İnsanın rehavet içinde olması, bedeninin salim olması, bütün dünyevi arzularının temin edilmesi büyük hedeflerdendir. İnsanlığa zarar veren caniler, bir günde binlerce insanın kanını akıtanlar, insanın haysiyetine yakışmayan facialara sebep olanlar, nesilleri salgın hastalıklarla tehtit edenler cezalandırılmaz hatta belki koruma altına alınırlar. Bu durum selim olan akılla ne kadar çelişki arzetmektedir. Onlar buna felsefeleri gereği iman etmişlerdir. Eşref-i mahlûkat olan insan değerini kaybetmiş, hayvanla eşit dereceye getirilmiştir. İlahtan yoksun, maverayı inkâr eden, akılcılıkk ilkelerine dayanmayan, adeta insanı ilahlaştıran felsefelerden insan haysiyetine yaraşır düşünceyi beklemek elbette uzak bir arzudur. Ama ilahi menşeli olan bütün dinler, Allah ve insan ilişkilerini mükemmel bir şekilde iblağ etmektedir. Çünkü Allah insanları, resullerinin vesilesiyle ulvi bir makama davet etmektedir. Ve bu makama ulaşmayı, kendisine verilen pak ve saf ruhu korumaya, peygamberlerin emir ve yasaklarına uymaya, ferdi ve içtimai hayatında sadık olmaya, güzel ahlak ile etrafına hayat vermeye meşrut kılmıştır. Özellikle İslam dini en mükemmel şekilde bu konuyu işlemektedir. Nübüvvetin temel felsefeleri içinde bu mesele dikkatleri kendisine çekmektedir.
    Eğer bu mevzu, olması gerektiği gibi, tevhid ilkelerine uyumlu olarak ve fikir akımlarının tesirinden uzak, mezheplerin ve grupların yanlış tavırlarından arınmış bir tarzla işlenirse, insanları asıl misyonuna ulaştırmada hidayet nuru olacaktır.
    Büyük hekim ve filozofların felsefeleri okunduğunda, hepsinin insana ne kadar değer verdikleri müşahede edilecektir. Sokrat, Aristo, Eflatun, Spinoza, Marsıl, Farabi, Suhreverdi, İbn. Sina, Mola Sedra gibi büyük filozoflar. Bunların bazıları nefsi tanıma, konusundaki gösterdikleri çabaları ile meşhurdurlar. Aslında bunlar eğitimlerini pegamberlerden almışlardır.
    “Nefsini tanıyan Rabbini tanır” öğretisi onlar için bir şiardır. İnsan bedeni iki önemli özelikten oluşur, birisi maddi/cismi olan kısım, diğeri ise manevi/ruhi kısmıdır. İnsan ölümsüzlüğünü bu ikinci kısmıyla alır. Çünkü ruh mücerret bir varlıktır. Bu itibarla kalıcı ve fenadan uzaktır. İnsan için değer sayılan, insanı eşref-i mahlûkat makamına getiren ahlaki değerler, insan ruhuyla alakalıdırlar. İlim, marifet ve güzel huylar ruhun keyfiyetlerindendir. Mücerret olan mücerredi kabul eder; çünkü müdrik ve müdrek arasında irtibat, sıhhiyet ve benzerlik şarttır. Dolayısıyla insanı büyük makamlara çıkaran ulvi değerler insanın ruhunda şekillenir. Bu değerler miras olarak bırakılacağı gibi ebedi hayatta da insana eşlik etmekte ve kurtuluşuna sebep olmaktadır.
    Hz. Ali: “Sanırsın ki küçük bir cisimsin; ama sende büyük âlem dürülüdür” sözünde bu gerçeğe işaret etmektedir.
    Allah(c.c) gizli bir hazine iken insanı yaratarak bu gizli hazineyi ifşa etmeyi hedefledi, bu muazzam hazineyi hakikat-i Muhammediyede gösterdi. En üstün varlık olan İslam peygamberi Hz. Muhammed(s.a.v) kâmil insanın örneğidir. Kamil insan Allah(c.c)’ın esma ve sıfatlarının tecelli ettiği mazhardır. Dolayısıyla bütün işlerde en büyük örnektir.
    Peygamberin siretini kendisine yaşam tablosu bilen kimse, artı ve eksilerini görerek kendisini bu yüce kâmil olan insana uyarlarsa vadedilmiş makamlara ulaşmaması muhaldir.
    İnsan olma, kendini tanımaktan ve kâmil insana uymaktan geçer. Tevhidin ruhuna sahip olmak, tevhit laboratuarı olan peygamberin siretinini yaşamaktan geçer.
    “De ki (Ya Muhammed) eğer Allah’ı seviyorsanız bana tabi olun ta ki Allah’ta sizi sevsin”(Ali İmran: 31)
    Resulüllah’ın(sa) siretini kendisine siret ve yaşam tablosu edinmek, insana büyük nimetler nasip eder. İnsan hayatı maddi ve manevi bereketler ile dolar. Nitekim Müslümanların geri kalmalarının büyük sebeplerinden birisi Kur’an ve sünnetle amel etmemelerindendir. Yoksa ilk çağlarda olduğu gibi, büyük keşifler ve ilmi bulgular bu asırda da Müslümanlara nasip olacaktı. Eğer yücelmek istiyorsak iman, salih amel ve takvayla donanmamız gereklidir.
    “Eğer, o memleketlerin halkları iman etseler ve Allah’a karşı gelmekten sakınsalardı, elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereketler(in kapılarını) açardık. Fakat onlar yalanladılar, biz de kendilerini işledikleri günahlarından dolayı yakalayıverdik.”(Araf: 96)
    28.12.2007


  2. 01.Şubat.2008, 15:03
    1
    Devamlı Üye



    Kemal KORKMAZ
    Peygamberin sireti denince akla ilk gelen, O mübarek zatın hayatıdır. Bu konuda oldukça fazla miktarda kitap yazılmıştır. Lakin bu makalede Hz. Muhammed’in(sa) siretinden, insana asıl hüvüyetini, hakikatini ve tevhidi aşılayacak yönüyle bahsetmeyi arzuluyoruz.
    Arapçada sünnetin bir manası da “Bir şeyin kolaylıkla akıp gitmesi ve genellik bulması” demektir. Araplar yüzlerini yıkarken, suyun alından aşağıya doğru rahatça akmasına “Senentu el ma ala vechi” derler. Sünnet سنmaddesinden türemiştir ve “siret” manasındadır. Lakin “siret” tarikat, yol ve tabi olunan şey anlamındadır. Zira sünnete, siret denilmesinin sebebi akış halinde olması ve kendisinde hareketliliğin bulunmasından dolayıdır.
    Sünnetin Latincedeki karşılığı “tradition” dır. Bu kelimenin mastarı “tradere” dir. Anlamı ise; yukardan aşağıya doğru akıtmak, nakletmektir. Bu kelimenin aslı Yunan dilindeki “paradidunay” kelimesinden alınmış olup, havale etmek ve başkalarına bırakmak anlamındadır. Müşahede edildiği gibi, sünnet Arapça ve Latin dilinde “intikal” “akışkan” “nesilden nesile intikal edilen” manalarını taşır.
    Şimdi sorumuz şudur, müntakil olan şey nereden nakil edilmektedir? Mümkündür ki bir Hıristiyan, Allah’ın Hz. Musa’ya iblağ etmiş olduğu kanunlar, Hıristiyanlıkta Hz. İsa’da mücessemleşmiş olarak zuhur etti, iddiasında bulunsun; dolayısıyla ona göre sünnet, Hz. İsa’nın tarihteki zuhurundan ibarettir. Bir Müslüman ise, sünneti: “Hz. Muhammed’in(sa) söz, fiil ve takriri” diye tanımlar bu sünnet asırlar boyu ceryan etmiş ve günümüze kadar ulaşmıştır. Bu tanımla sorumuza cevap vermiş olduğumuzu varsayarak kendimizi ikna edebiliriz. Lakin sorumuz halen cevapsız olarak bakidir. Zira birisi, “bu kanunlar, fiil ve sözler neyi intikal etmektedirler?” sorusunu sorabilir. Dolayısıyla sorumuzu biraz daha dakik olarak sormamız gereklidir. “Bu söz ve fiiller Hz. Muhammed’in(sa) hagi özelliğini göstermektedirler ve hangi hedefi talep etmektedirler, bu fiiller ve sözlerin farkı nedir?
    Peygamberlerin mektebi “insan yetiştirme” mektebidir. Bu mekteb “ kendini tanıma” ölçüsü üzerine bina edilmiştir. Her paygamber fiil ve sözleri ile kendini tanımak için yol ve örnek sunmuş, bu yolda yürümüştür. Dolayısıyla bu mesirde sorumuzu “insanın kavramına” yöneltmemiz gerekir. İnsan yetiştirmek, İnsana hüviyetini vermek, onu özüne kavuşturmak peygamberlerin fiil ve sözlerinin asıl hedefidir. Bu insan kimdir?
    Kur’an’nı Kerim buyuruyor:
    “Andolsun, Allah’ın Resûlünde sizin için; Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır.” (Ahzap: 21)
    Ayette “usve/örnek” kelimesi geçmektedir. Allah Resulü’nün(sa) örnek olmasındaki maksad nedir? Dikkat edilirse sünnet hakkında sorulan soru, “usve/ örnek” hakkında sorulan soruyla bütünleşmekte ve zuhur bulmaktadır. Derinleşmek için “örnek”kelimesinin mefhumu üzerinde durulması gereklidir.
    Usve/örnek اسو kökünden türemiştir; tedavi ve ıslah etme anlamlarına gelir. Bundan dolayı tabibe “asi” denilir. Birisini kendimiz için örnek bilmemizin sebebi, kendimizde bir derdin olduğunu ve örnek şahsın ise derdimizi derman edecek konumda olmasındandır. Zira tabib yalnızca hasta için tabibtir.
    “Sen ancak Zikr’e (Kur’an’a) uyanı ve görmediği hâlde Rahmân’dan korkan kimseyi uyarırsın. İşte onu bir bağışlanma ve güzel bir mükâfatla müjdele.”(Yasin: 11)
    Derdi olan derman peşinde koşturur. İnsanın hayatında derdin olması onun huzurunu kaçırır ve onu, dermanı bulmak için harekete geçirir. Bundan olacak ki Eflatun: “Felsefe ve hikmetin başlangıcı, derttir”der.
    En güzel örnekten maksat nedir?
    Kur’an’ı Kerim peygamberi “Büyük ahlak sahibi”(Kalem: 4) bilmektedir. Peygamberimiz şöyle buyurdular: “Ben güzel ahlakı tamamlamk için gönderildim” Kur’an’ın peygamberin ahlakını büyük bilmesi, ahlakının Kur’an’ın aynısı olmasındandır. Müminlerin annesi Ayşe validemizden peygamberin ahlakı sorulduğunda “ Siz Kur’an okumaz mısınız, onun ahlakı Kur’an’dır”buyurmuşlardır. Nitekim bir rivayete göre Peygamberimiz: “Rabbim beni en güzel terbiye ile terbiye etti” der.
    Ama hagi ahlak ve hangi edeb?
    Kur’an her şeyden çok tevhit meselesi üzerinde durmuş ve tevhitte sarsılmaların olduğu dönemlerde muhakkak bir uyarıcı göndermiştir. Kur’an, tevhidin öğretmenidir. Kendisini tebliğ eden peygamberi de tevhit edebine göre yetiştirmiştir. Tevhit ise hakkı tanımaktır.
    “Dinin ilk aşaması dini tanımaktır. Dini en iyi şekilde tanımak onu tastik etmektir. Tastiğin kemali tevhittir; tevhidin kemali ise ihlâstır.”(Nehcül Belağe birinci hutbe)
    Tevhidin kemal derecesi ihlâstır, yani ondan başka herşeyden soyutlanmak, arınmak ve uzaklaşmaktır. Dinden öğrendiğimiz kadarıyla en büyük “gayrı” insanın ta kendisidir. Bir hadiste insana: “Senin kendin günahsın başka günah seninle kıyas edilmez” diye hitap edilmektedir. Hadisin yanlış anlaşılmaması için manasını, Şerrin faili şerden daha şer, hayrın faili hayırdan daha hayırlıdır” hadisiyle tefsir etmek yerinde olacaktır.
    İhlâs, görüleni hakla beraber görmektir. Hz. Ali: “Bir şeyi gördüğümde ondan önce, onunla ve ondan sonra hakkı gördüm”der.
    Bu beyandan sonra ihlâsı: “Gaybtan ve görünmemezlikten huzura gelmek” diye tarif edebiliriz. Hz. Muhammed(sa) ihlâsın en güzel örneğidir. Fena ve fani olmanın örneğidir. O’nun sireti ve sünneti, enaniyetten uzaklaşmanın, benliği öldürmenin ve Hak’ta fani olmanın yolu ve tarikatıdır. Zira kendileri buyurdular: “Ölmeden ölünüz” bu Kur’an’ın talimi ve öğretisidir. Hz. Peygamber hakkın tam anlamıyla tecelli ettiği zattır bundan dolayıdır ki Allah(cc) buyurdu “Sen atmadın ben attım”(Enfal17)
    İnsanın hakikati, İslam’ın tevhit nizamında peygamberin sünnetine tabi olmak şartıyla, Hak’ta baki kalmaktan başka bir şey değildir. Hakkı unutan kendisini unutmuş ve kendi hakikatinden uzaklaşmıştır.
    “Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da kendilerine kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. İşte onlar fasık kimselerin ta kendileridir.”(Haşr: 19)
    Az önce Arapçada “asi” nin tabib manasında olduğunu söyledik. Derdin olmadığı yerde tabibe ve doktora gerek olmadığını da söyledik. Derdin olacak dert ile dertleneceksin ki sünnet-ü nebi sana dermen olsun onu anlayacak, taşıyacak ve amel edecek kabiliyete sahip olmalıyız. Derin mana ve hakikatleri, kendisinde yere verecek kalbe sahip olmalıyız.
    Şüphesiz bunda, aklı olan yahut hazır bulunup kulak veren kimseler için bir öğüt vardır.”(Kaf: 37)
    Bu beyandan sonra bir şekilde diye biliriz ki, Hz. Muhammed(sa) dert sahibi, haktan uzak olmayı tadıp geri gelenleri, insanın hakikatini arayanlar, kendi özüne kavuşmayı arzulayanlar için örnektir. Diyebilirriz ki, 14 asırdır peygamberin sünneti nesilden nesile geçmekte ve yaşanmaktadır. Nitekim bugün 1,5 milyar müslüman İslamın hamisi ve koruyucusudur. Bu durum bazıları için mutluluk verici olabilir. Ama bir noktaya dikkat edelim. Gerçekten peygamberin sünneti olması gerektiği gibi nesilden nesile geçti mi? Yahut sürekli yalnış fikir ve düşünceler, sünneti gerçeğinden apayrı bir şekilde mi yorumladı?
    Büyük bir üzüntüyle diye biliriz ki peygamberden sonra İslam ümmeti yavaş yavaş buhranlara düçar oldu. Günümüze kadar gelince bu olumsuzluklar daha da büyüdü. Tevhidin teminatlarından olan sünnet, olması gerektiği gibi korunamadı. Zaman ilerledikçe insan asıl hüvviyetini kaybetmeye başladı. İnsanın hakikati ve hüvviyeti, teveccüh edilmesi elzem olan, ama insanlar tarafından pek teveccüh edilmeyen önemli bir meseledir. Tarih boyunca üzerinde muhtelif açılardan bahsedilen, hakkında asıl hedeften uzaklaştırıcı tezler, faraziyeler yazılan bu konu, önem itibarıyla bütün insanlığı yakından ilgilendiren bir konu ve meseledir. Teessüfle diyebiliriz insanlık henüz ilk dönemlerde bu konu hakkında yazılan ve söylenen, insanlığı karanlığa götüren, zulmet içinde bırakan fikir ve düşüncelerin tozlarını üzerinden atamadan ve daha sonraları özellikle kilise otoritesinin Avrupa’da, Rönesans’la hâkimiyetini kaybetmesiyle çıkan yeni fikir akımları bu konuya materyalist bir çehre vermiş, insan ve ilahi düşünce arasında büyük uçurumlar açmış, insanlığı her gün daha fazla karanlığa sürüklemiştir.
    Bu fikir akımları insanların ruhlarına o kadar derin işlemiş ki, onların dünyaya bakış açılarına, siyasetlerine ve sosyal ilişkilerine tesir etmiştir. İnsanlık bugün bile, temeli ilahi olmayan bu yanlış fikir akımlarının yanlış siyasetlerinin kurbanıdır. Modernite döneminde nispi de olsa hâkim olan akılcılık, daha sonraları yavaş yavaş etkisini kaybetmekte; özellikle Kant’tan sonra bu durum belirgin bir şekilde etkisini göstermektedir. İnsani değerler yozlaşmakta, Halık ve mahlûk arasında açılan büyük uçurumlara şahit olmaktayız. Modernitenin büyük şiarı olan “insanın özgürlüğü” hâkim kudretlere yöneltilen, “Eğer sizin bu sisteminizi kabul etmezsek ne yaparsınız?” sorusuyla post modernizim dönemine geçiş başladı. Çünkü kendilerine verilen cevapta: Sizi “Mücazat ederiz, zindana atarız” dediler. Bu cevapla büyük şiarlarına kendi elleriyle darbe indirdiler. Ve post modernizim döneminde artık akılcılık bitmiş; yerini insan teni almıştır.
    İnsan teni, filozofların felsefelerinin ana temasını oluşturmaktadır. İnsanın rehavet içinde olması, bedeninin salim olması, bütün dünyevi arzularının temin edilmesi büyük hedeflerdendir. İnsanlığa zarar veren caniler, bir günde binlerce insanın kanını akıtanlar, insanın haysiyetine yakışmayan facialara sebep olanlar, nesilleri salgın hastalıklarla tehtit edenler cezalandırılmaz hatta belki koruma altına alınırlar. Bu durum selim olan akılla ne kadar çelişki arzetmektedir. Onlar buna felsefeleri gereği iman etmişlerdir. Eşref-i mahlûkat olan insan değerini kaybetmiş, hayvanla eşit dereceye getirilmiştir. İlahtan yoksun, maverayı inkâr eden, akılcılıkk ilkelerine dayanmayan, adeta insanı ilahlaştıran felsefelerden insan haysiyetine yaraşır düşünceyi beklemek elbette uzak bir arzudur. Ama ilahi menşeli olan bütün dinler, Allah ve insan ilişkilerini mükemmel bir şekilde iblağ etmektedir. Çünkü Allah insanları, resullerinin vesilesiyle ulvi bir makama davet etmektedir. Ve bu makama ulaşmayı, kendisine verilen pak ve saf ruhu korumaya, peygamberlerin emir ve yasaklarına uymaya, ferdi ve içtimai hayatında sadık olmaya, güzel ahlak ile etrafına hayat vermeye meşrut kılmıştır. Özellikle İslam dini en mükemmel şekilde bu konuyu işlemektedir. Nübüvvetin temel felsefeleri içinde bu mesele dikkatleri kendisine çekmektedir.
    Eğer bu mevzu, olması gerektiği gibi, tevhid ilkelerine uyumlu olarak ve fikir akımlarının tesirinden uzak, mezheplerin ve grupların yanlış tavırlarından arınmış bir tarzla işlenirse, insanları asıl misyonuna ulaştırmada hidayet nuru olacaktır.
    Büyük hekim ve filozofların felsefeleri okunduğunda, hepsinin insana ne kadar değer verdikleri müşahede edilecektir. Sokrat, Aristo, Eflatun, Spinoza, Marsıl, Farabi, Suhreverdi, İbn. Sina, Mola Sedra gibi büyük filozoflar. Bunların bazıları nefsi tanıma, konusundaki gösterdikleri çabaları ile meşhurdurlar. Aslında bunlar eğitimlerini pegamberlerden almışlardır.
    “Nefsini tanıyan Rabbini tanır” öğretisi onlar için bir şiardır. İnsan bedeni iki önemli özelikten oluşur, birisi maddi/cismi olan kısım, diğeri ise manevi/ruhi kısmıdır. İnsan ölümsüzlüğünü bu ikinci kısmıyla alır. Çünkü ruh mücerret bir varlıktır. Bu itibarla kalıcı ve fenadan uzaktır. İnsan için değer sayılan, insanı eşref-i mahlûkat makamına getiren ahlaki değerler, insan ruhuyla alakalıdırlar. İlim, marifet ve güzel huylar ruhun keyfiyetlerindendir. Mücerret olan mücerredi kabul eder; çünkü müdrik ve müdrek arasında irtibat, sıhhiyet ve benzerlik şarttır. Dolayısıyla insanı büyük makamlara çıkaran ulvi değerler insanın ruhunda şekillenir. Bu değerler miras olarak bırakılacağı gibi ebedi hayatta da insana eşlik etmekte ve kurtuluşuna sebep olmaktadır.
    Hz. Ali: “Sanırsın ki küçük bir cisimsin; ama sende büyük âlem dürülüdür” sözünde bu gerçeğe işaret etmektedir.
    Allah(c.c) gizli bir hazine iken insanı yaratarak bu gizli hazineyi ifşa etmeyi hedefledi, bu muazzam hazineyi hakikat-i Muhammediyede gösterdi. En üstün varlık olan İslam peygamberi Hz. Muhammed(s.a.v) kâmil insanın örneğidir. Kamil insan Allah(c.c)’ın esma ve sıfatlarının tecelli ettiği mazhardır. Dolayısıyla bütün işlerde en büyük örnektir.
    Peygamberin siretini kendisine yaşam tablosu bilen kimse, artı ve eksilerini görerek kendisini bu yüce kâmil olan insana uyarlarsa vadedilmiş makamlara ulaşmaması muhaldir.
    İnsan olma, kendini tanımaktan ve kâmil insana uymaktan geçer. Tevhidin ruhuna sahip olmak, tevhit laboratuarı olan peygamberin siretinini yaşamaktan geçer.
    “De ki (Ya Muhammed) eğer Allah’ı seviyorsanız bana tabi olun ta ki Allah’ta sizi sevsin”(Ali İmran: 31)
    Resulüllah’ın(sa) siretini kendisine siret ve yaşam tablosu edinmek, insana büyük nimetler nasip eder. İnsan hayatı maddi ve manevi bereketler ile dolar. Nitekim Müslümanların geri kalmalarının büyük sebeplerinden birisi Kur’an ve sünnetle amel etmemelerindendir. Yoksa ilk çağlarda olduğu gibi, büyük keşifler ve ilmi bulgular bu asırda da Müslümanlara nasip olacaktı. Eğer yücelmek istiyorsak iman, salih amel ve takvayla donanmamız gereklidir.
    “Eğer, o memleketlerin halkları iman etseler ve Allah’a karşı gelmekten sakınsalardı, elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereketler(in kapılarını) açardık. Fakat onlar yalanladılar, biz de kendilerini işledikleri günahlarından dolayı yakalayıverdik.”(Araf: 96)
    28.12.2007

  3. 27.Temmuz.2016, 14:06
    2
    ATİE
    Kıdemli Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 22.Temmuz.2016
    Üye No: 109243
    Mesaj Sayısı: 1,098
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 11

    Yorum: Peygamberin Sireti, İnsanın Kaybolmuş Hüviyetinin Teminatıdır




    en güzel efendi ey güzel efendi senin ahlakın yol gösterir bize böyle bir ahlak ancak kuranda vardır yani sen kuran ahlakı ile ahlaklandırılmışssın ne mutlu bize


  4. 27.Temmuz.2016, 14:06
    2
    Kıdemli Üye



    en güzel efendi ey güzel efendi senin ahlakın yol gösterir bize böyle bir ahlak ancak kuranda vardır yani sen kuran ahlakı ile ahlaklandırılmışssın ne mutlu bize