Konusunu Oylayın.: Tövbe Herkese Gereklidir

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
Tövbe Herkese Gereklidir
  1. 19.Eylül.2011, 13:16
    1
    haldandoz
    Emekli

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 26.Mayıs.2008
    Üye No: 21490
    Mesaj Sayısı: 318
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 0

    Tövbe Herkese Gereklidir






    Tövbe Herkese Gereklidir Mumsema Tövbe Herkese Gereklidir

    İmam Gazalînin (rah.), belirttiği gibi,151 tövbe bizlere insanlığın babası ilk peygamber Hz. Adem Aleyhisselam tarafından miras kalmıştır. Tövbe Hz. Adem’in (a.s) ilacıdır. Ondan her peygamber payını almıştır. Yüce Rabbine tövbe etmeyen, kusurlarına ağlamayan, nefsi ve ümmeti için inlemeyen hiçbir peygamber yoktur. Bu durum, insanoğluna takdir edilmiş ezelî bir hükümdür. Değişmesine de imkan yoktur. Kafir olsun mümin olsun, bütün insanlar tövbeye muhtaçtır, tövbe ile yükümlüdür. Ve bu yükümlülük ölene kadar devam etmektedir.

    Peygamberler, veliler, salihler, kamil mürşitler, devamlı tövbe ve istiğfar ile meşgul olurlar. Onlar, amellerine değil Allahu Teala’ya nazar ederler. O’nun yüceliği ve güzelliği karşısında hiçbir ibadeti yeterli bulmazlar. Ne yapsalar noksan görür, üzülür, ağlar ve tövbe ederler. Bir arifin belirttiği gibi, halk günahlardan, veliler ise yaptığı iyiliklerdeki kusurlarından tövbe eder.”152

    Bir insan, zamanın en derin alimi, en büyük mürşidi, en yiğit mücahidi olsa, elinde binlerce insan hidayete ve takvaya ulaşsa, bu nimetler karşısında ona düşen iş, nefsini görmek ve amel ile övünmek değil, Allahu Teala’ya devamlı hamd ve istiğfar etmektir.

    Bakınız, insanların en alimi, en müttakisi, en mücahidi, en cömerdi, en güzeli, bütün insanların efendisi Hz. Rasulullah’a (s.a.v) Cenab-ı Hak ne emrediyor:

    “Allah’ın yardımı ve fetih gelip insanların bölük bölük Allah’ın dînine girdiğini gördüğün vakit Rabbine hamd ederek, O’nu tesbih et ve O’ndan mağfiret dile! Çünkü O, tövbeleri çok kabul edendir.”153

    Nakşibendî büyüklerinden Şeyh Abdurrahman et-Tâhî (k.s), bu ayet-i kerimedeki istiğfarın hikmetini açıklarken demiştir ki:

    “Tarikattan gaye, nefsin aciz ve zelil olduğunun farkına varmaktır. Fazilet şükürdedir. Şükretmek ise elimizde değildir. İnsanda bulunan her iyi haslet, Yüce Allah’ın bir ihsanıdır. Kötülükler ise, kendi nefsimizdendir. Kul, şükretmeye Allah’ın yardımıyla muvaffak olduğuna göre, kendisine nisbet edeceği hiçbir şey kalmaz. Böylece kul, kusurlu olmaktan hiç kurtulamaz.

    Bu durumda insan, her iyiliği Yüce Rabbinden bilmeli, bütün kötülük ve kusurları da nefsinden görüp, devamlı mağfiret dilemelidir.”154

    Müfessirlerin İmamı Fahruddin er-Râzî (rah.), Nasr suresinde emredilen istiğfarın sebeplerini zikrederken, nimetlere şükürden aciz kalmayı da bir istiğfar sebebi olarak saymış ve şunu eklemiştir:

    “Bu istiğfarın bir sebebi de, seyr u sülükte meydana gelen kusurlardır. Çünkü, Allah’a giden bir kul, kullukta bir makama ulaşır. Sonra başka bir makama yükselir. Bu arada öncekinin noksanlarını görür ve onun için Allahu Teala’ya istiğfar eder. Allahu Teala’ya seyir mertebelerinin bir sonu bulunmadığı için, bu istiğfarın da bir sonu yoktur.”155

    Bunun için arifler, sadece bir kusur ve günahtan sonra değil, kılınan bir namaz, çekilen bir zikir, okunan bir Kur’an ve yapılan bir hayırdan sonra istiğfar ederler. Bu edep, yukarıda mealini verdiğimiz suredeki emre uygun olarak yapılmaktadır. Çünkü, İnsana nasip olan bütün hayırlar, Cenab-ı Hakk’ın ona açtığı manevî bir fetih ve ilâhî bir yardımdır. Bu yardıma ulaşan bir kula düşen vazife, nefsini övmek, amelini beğenmek değil, onu kendisine nasip eden Rabbini yüceltmek, O’na hamd ederek kulluktaki kusuruna istiğfar etmektir. Böylece, hem asıl nimetin sahibi unutulmamış, hem de benlik ve ucba düşülerek amel zayi edilmemiş olur. Bir insan manen ve maddeten yükseldikçe şükrü, tevazusu ve edebi artmıyorsa, onun Allah’tan uzaklığı artar. Şu halde, herkes için, her zaman en güzel amel, hamd, şükür, zikir, tövbe ve istiğfardır.

    Rasulullah (s.a.v) Efendimiz buyurmuştur ki:

    “Bütün insanlar hata edicidir. Hata edenlerin en hayırlısı ise, çokça tövbe edenlerdir.”156

    “Ey insanlar! Allah’a tövbe ediniz. Şüphesiz ben, günde yetmişten fazla, (bir rivayette yüz defa) Allah’a tövbe ediyorum.”157

    “Kalbimi (nurdan bir takım) perdeler kaplar ve bu sebepten dolayı Allahu Teala’ya günde yüz defa istiğfar ederim.”158

    Rasulullah (s.a.v) Efendimiz’in günde niçin yetmiş veya yüz defa istiğfar ettiğine şu hadisede bir cevap vardır:

    Büyük veli Şems-i Tebrizî (k.s) Konya’ya ilk geldiğinde Pirinççiler veya Şekerciler Hanına yerleşmişti. Mevlana Celaleddin Rumî Hz.leri o zaman Konya’da bulunuyordu. Bir gün yanında talebe ve dostları ile Şems-i Tebrizî’nin bulunduğu hanın önüne geldi. Hanın önünde karşılaştılar. Önce birbirlerine uzun süre bakıştılar. Sonra Şems-i Tebrizî (k.s), Mevlana’ya şu soruyu sordu:

    -Molla Celaleddin! Beyazid-i Bistami mi büyüktür, yoksa Hz. Muhammed Mustafa mı? Hz. Mevlana hayret ederek:

    -Elbette Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) büyüktür, cevabını verdi. Tebrizî:

    -Peki o halde bana şunu izah et. Beyazid-i Bistami bir sözünde: “Şanım ne kadar yücedir. Ben sultanlar sultanıyım” derken, Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v): “Kalbimi (nurdan bir takım) perdeler kaplar ve bu sebepten dolayı Allahu Teala’ya günde yüz defa istiğfar ederim,” demiştir. Bunun sırrı ve sebebi nedir? diye sordu. Hz. Mevlana şu cevabı verdi:

    “Beyazid-i Bistami, gerçi kamil bir veli idi. Fakat ulaştığı makamın güzelliğinden hayrete düştü, onu en büyük makam zannetti, bulduğu ile yetindi, sevincinden böyle söyledi. Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) ise, her gün yetmiş makamdan geçiyor, manen devamlı yükseliyordu. Bulunduğu makamdan bir üst makama çıkınca, ulaştığı makama şükrediyordu. Bu arada önceki makamın daha altta bir makam olduğunu görüyor ve ona kanaat ettiği için istiğfar ediyordu. Bu yükselme hep devam ettiği için istiğfarı da devam ediyordu.” Bu cevabı alan Şems-i Tebrizî (k.s) hayret etti, gönlü hoş oldu, Hz. Mevlana’yı kucakladı. Ondan sonra bu iki dostun özel sohbet ve muhabbeti başladı.159

    Hiç kusur işlemeyen kul yoktur. Kusurum yoktur demek, en büyük bir kusurdur. Peygamberlerin kusuru, bizim kusurlarımız cinsinden değildir. Onlar günah işlemekten korunmuşlardır. Peygamberlerin devamlı istiğfar ettiği kusurlar kendi makamlarına göredir. Onlar devamlı Cenab-ı Hakk’ın huzurunda bulunmaktadırlar. Normal şartlarda güzel ve doğru olan bazı şeyler, o huzurda büyük kusur gibi uyarı alabilir.


  2. 19.Eylül.2011, 13:16
    1
    haldandoz - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Emekli



    Tövbe Herkese Gereklidir

    İmam Gazalînin (rah.), belirttiği gibi,151 tövbe bizlere insanlığın babası ilk peygamber Hz. Adem Aleyhisselam tarafından miras kalmıştır. Tövbe Hz. Adem’in (a.s) ilacıdır. Ondan her peygamber payını almıştır. Yüce Rabbine tövbe etmeyen, kusurlarına ağlamayan, nefsi ve ümmeti için inlemeyen hiçbir peygamber yoktur. Bu durum, insanoğluna takdir edilmiş ezelî bir hükümdür. Değişmesine de imkan yoktur. Kafir olsun mümin olsun, bütün insanlar tövbeye muhtaçtır, tövbe ile yükümlüdür. Ve bu yükümlülük ölene kadar devam etmektedir.

    Peygamberler, veliler, salihler, kamil mürşitler, devamlı tövbe ve istiğfar ile meşgul olurlar. Onlar, amellerine değil Allahu Teala’ya nazar ederler. O’nun yüceliği ve güzelliği karşısında hiçbir ibadeti yeterli bulmazlar. Ne yapsalar noksan görür, üzülür, ağlar ve tövbe ederler. Bir arifin belirttiği gibi, halk günahlardan, veliler ise yaptığı iyiliklerdeki kusurlarından tövbe eder.”152

    Bir insan, zamanın en derin alimi, en büyük mürşidi, en yiğit mücahidi olsa, elinde binlerce insan hidayete ve takvaya ulaşsa, bu nimetler karşısında ona düşen iş, nefsini görmek ve amel ile övünmek değil, Allahu Teala’ya devamlı hamd ve istiğfar etmektir.

    Bakınız, insanların en alimi, en müttakisi, en mücahidi, en cömerdi, en güzeli, bütün insanların efendisi Hz. Rasulullah’a (s.a.v) Cenab-ı Hak ne emrediyor:

    “Allah’ın yardımı ve fetih gelip insanların bölük bölük Allah’ın dînine girdiğini gördüğün vakit Rabbine hamd ederek, O’nu tesbih et ve O’ndan mağfiret dile! Çünkü O, tövbeleri çok kabul edendir.”153

    Nakşibendî büyüklerinden Şeyh Abdurrahman et-Tâhî (k.s), bu ayet-i kerimedeki istiğfarın hikmetini açıklarken demiştir ki:

    “Tarikattan gaye, nefsin aciz ve zelil olduğunun farkına varmaktır. Fazilet şükürdedir. Şükretmek ise elimizde değildir. İnsanda bulunan her iyi haslet, Yüce Allah’ın bir ihsanıdır. Kötülükler ise, kendi nefsimizdendir. Kul, şükretmeye Allah’ın yardımıyla muvaffak olduğuna göre, kendisine nisbet edeceği hiçbir şey kalmaz. Böylece kul, kusurlu olmaktan hiç kurtulamaz.

    Bu durumda insan, her iyiliği Yüce Rabbinden bilmeli, bütün kötülük ve kusurları da nefsinden görüp, devamlı mağfiret dilemelidir.”154

    Müfessirlerin İmamı Fahruddin er-Râzî (rah.), Nasr suresinde emredilen istiğfarın sebeplerini zikrederken, nimetlere şükürden aciz kalmayı da bir istiğfar sebebi olarak saymış ve şunu eklemiştir:

    “Bu istiğfarın bir sebebi de, seyr u sülükte meydana gelen kusurlardır. Çünkü, Allah’a giden bir kul, kullukta bir makama ulaşır. Sonra başka bir makama yükselir. Bu arada öncekinin noksanlarını görür ve onun için Allahu Teala’ya istiğfar eder. Allahu Teala’ya seyir mertebelerinin bir sonu bulunmadığı için, bu istiğfarın da bir sonu yoktur.”155

    Bunun için arifler, sadece bir kusur ve günahtan sonra değil, kılınan bir namaz, çekilen bir zikir, okunan bir Kur’an ve yapılan bir hayırdan sonra istiğfar ederler. Bu edep, yukarıda mealini verdiğimiz suredeki emre uygun olarak yapılmaktadır. Çünkü, İnsana nasip olan bütün hayırlar, Cenab-ı Hakk’ın ona açtığı manevî bir fetih ve ilâhî bir yardımdır. Bu yardıma ulaşan bir kula düşen vazife, nefsini övmek, amelini beğenmek değil, onu kendisine nasip eden Rabbini yüceltmek, O’na hamd ederek kulluktaki kusuruna istiğfar etmektir. Böylece, hem asıl nimetin sahibi unutulmamış, hem de benlik ve ucba düşülerek amel zayi edilmemiş olur. Bir insan manen ve maddeten yükseldikçe şükrü, tevazusu ve edebi artmıyorsa, onun Allah’tan uzaklığı artar. Şu halde, herkes için, her zaman en güzel amel, hamd, şükür, zikir, tövbe ve istiğfardır.

    Rasulullah (s.a.v) Efendimiz buyurmuştur ki:

    “Bütün insanlar hata edicidir. Hata edenlerin en hayırlısı ise, çokça tövbe edenlerdir.”156

    “Ey insanlar! Allah’a tövbe ediniz. Şüphesiz ben, günde yetmişten fazla, (bir rivayette yüz defa) Allah’a tövbe ediyorum.”157

    “Kalbimi (nurdan bir takım) perdeler kaplar ve bu sebepten dolayı Allahu Teala’ya günde yüz defa istiğfar ederim.”158

    Rasulullah (s.a.v) Efendimiz’in günde niçin yetmiş veya yüz defa istiğfar ettiğine şu hadisede bir cevap vardır:

    Büyük veli Şems-i Tebrizî (k.s) Konya’ya ilk geldiğinde Pirinççiler veya Şekerciler Hanına yerleşmişti. Mevlana Celaleddin Rumî Hz.leri o zaman Konya’da bulunuyordu. Bir gün yanında talebe ve dostları ile Şems-i Tebrizî’nin bulunduğu hanın önüne geldi. Hanın önünde karşılaştılar. Önce birbirlerine uzun süre bakıştılar. Sonra Şems-i Tebrizî (k.s), Mevlana’ya şu soruyu sordu:

    -Molla Celaleddin! Beyazid-i Bistami mi büyüktür, yoksa Hz. Muhammed Mustafa mı? Hz. Mevlana hayret ederek:

    -Elbette Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) büyüktür, cevabını verdi. Tebrizî:

    -Peki o halde bana şunu izah et. Beyazid-i Bistami bir sözünde: “Şanım ne kadar yücedir. Ben sultanlar sultanıyım” derken, Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v): “Kalbimi (nurdan bir takım) perdeler kaplar ve bu sebepten dolayı Allahu Teala’ya günde yüz defa istiğfar ederim,” demiştir. Bunun sırrı ve sebebi nedir? diye sordu. Hz. Mevlana şu cevabı verdi:

    “Beyazid-i Bistami, gerçi kamil bir veli idi. Fakat ulaştığı makamın güzelliğinden hayrete düştü, onu en büyük makam zannetti, bulduğu ile yetindi, sevincinden böyle söyledi. Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) ise, her gün yetmiş makamdan geçiyor, manen devamlı yükseliyordu. Bulunduğu makamdan bir üst makama çıkınca, ulaştığı makama şükrediyordu. Bu arada önceki makamın daha altta bir makam olduğunu görüyor ve ona kanaat ettiği için istiğfar ediyordu. Bu yükselme hep devam ettiği için istiğfarı da devam ediyordu.” Bu cevabı alan Şems-i Tebrizî (k.s) hayret etti, gönlü hoş oldu, Hz. Mevlana’yı kucakladı. Ondan sonra bu iki dostun özel sohbet ve muhabbeti başladı.159

    Hiç kusur işlemeyen kul yoktur. Kusurum yoktur demek, en büyük bir kusurdur. Peygamberlerin kusuru, bizim kusurlarımız cinsinden değildir. Onlar günah işlemekten korunmuşlardır. Peygamberlerin devamlı istiğfar ettiği kusurlar kendi makamlarına göredir. Onlar devamlı Cenab-ı Hakk’ın huzurunda bulunmaktadırlar. Normal şartlarda güzel ve doğru olan bazı şeyler, o huzurda büyük kusur gibi uyarı alabilir.

  3. 19.Eylül.2011, 13:17
    2
    haldandoz
    Emekli

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 26.Mayıs.2008
    Üye No: 21490
    Mesaj Sayısı: 318
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 0

    Cevap: Tövbe Herkese Gereklidir




    Yüce Rabbimizin bütün kullarından istediği şey dua, tövbe ve istiğfar, itaat ve kendisine güzel zan beslemeleridir. Şu hadisteki hikmeti iyi anlayalım:

    “Canımı elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, eğer siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah sizi yokeder, günah işlediğinde hemen istiğfar eden ve kendilerini affettiği insanlar getirirdi.”160

    Bu hadis-i şerifte, günah işlemenin normal ve basit bir şey olduğu anlatılmıyor. Burada dikkat çekilen husus şudur:

    Cenab-ı Hakk’ın “rahmân”, “rahîm”, “ğaffâr”, “settâr”, “tevvâb” gibi yüce sıfatları mevcuttur. O (c.c), bunlarla tecellî edip yüceliğini göstermeyi murat etmektedir. Bunun ortaya çıkması için zahirde bir sebep ve mahal gerekmektedir. Bu sıfatların tecellisi için en güzel sebeplerden birisi, kusur içindeki kulun hatasını anlayıp Yüce Rabb’ine yalvarmasıdır. Aciz kula düşen, kusurunu anlayıp ağlamaktır. Yüce Rabb’e layık olan ise bağışlamaktır. Böylece, kulların acizliği, Mevla’nın yüceliği anlaşılmış olacaktır.

    Helali bırakıp harama girmek büyük bir kusurdur. Aynı şekilde günaha dalan bir kulun, onu küçümseyip: “Yaptığım ne ki!” diyerek tövbeyi terk etmesi, daha büyük bir kusurdur. Bunun için Yüce Rabbimiz: “Tövbe etmeyenler, zalimdir.”161 buyurmuştur.

    “Ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın.”162 ayet-i celîlesinin tefsirinde, bazı alimler demişlerdir ki:

    “Kendisini tehlikeye atan kimse, büyük bir günah işledikten sonra: “Helak oldum! Artık bana hiç bir amel fayda vermez, ben affolmam.” diye düşünerek, tövbe ve istiğfarı terk edip helak olan kimsedir.”163

    Allahu Teala, günahtan sakınan muttakileri kendisine dost ettiği gibi, yaptığı günaha tövbe ederek kendisine dönenleri de dostluğuna kabul etmektedir. “Allah çokça tövbe edenleri sever.”164 ayeti, günah işleyenler için ne büyük bir müjde ve ne güzel bir ümit kaynağıdır. Bu sevgiye ulaşmak için insanın can atması gerekir. Günahkar kul, kendisini affedip sevgisini müjdeleyen yüce Rabbine iman ve itimat etmelidir. Bir de, bu sevginin sebebi olan tövbeye devam edilmelidir. İmam Gazalînin (rah.) naklettiği şu olaydan ibret almalıdır:

    İlim ve takvasıyla meşhur Üstat Ebu İshâk el-İsferâyinî165 şöyle demiştir:

    “Otuz sene, Allahu Teala’nın bana nasuh tövbesini nasip etmesi için dua ettim; otuz senenin sonunda nasip oldu. Ben bu işe hayret ettim ve kendi kendime:

    Sübhanallah! Bir hacetim için otuz senedir Allahu Teala’ya dua ediyorum, istediğim yeni verildi, dedim. O sırada bir rüya gördüm. Rüyamda birisi bana şöyle diyordu:

    “Bu işe hayret mi ediyorsun? Sen Allahu Teala’dan ne istediğini biliyor musun? Sen, tövbe ile Yüce Allah’ın seni sevmesini istiyorsun. “Şüphesiz Allah, çokça tövbe edenleri ve güzelce temizlenenleri sever.”166 ayetini işitmedin mi? Bu, basit bir hacet midir?”

    İmam Gazâlî (rah.) der ki: “Şu imamların güzel hâline, kalblerinin ıslahı ve ihyası için gösterdikleri gayrete ve ahiretlerine azık hazırlamak için çektikleri zahmete bak!”167

    Allahu Teala hepsinden razı olsun.

    151 Gazalî, İhya, IV, 17-18.
    152 Ebu Talib el-Mekkî, Kutu’l-Kulub, I, 189.
    153 Nasr 110/1-3.
    154 Bkz: Abdurrahmân-ı Tâhî, İşaretler, 119.
    155 Razî, Tefsir-i Kebîr, XXXII, 149.
    156 Tirmizî, Kıyame, 49; Ahmed, Müsned, III, 197; Hakim, Müstedrek, IV, 244.
    157 Buharî, Deavat, 3; Müslim, Zikr, 42. Ali Nasıf, et-Tac, V, 151.
    158 Müslim, Zikr, 41; Ebu Davud Vitr, 26; Ali Nasıf, et-Tac, I, 147.
    159 Bkz: Sipehsalar tercümesi, 171; Şefik Can, Mevlana, 49; Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatler, 348.
    160 Müslim, Tövbe, 9, 11; Tirmizî, Cenne, 2; Ahmed, Müsned, I, 289, II, 305.
    161 Hucurâa49/11.
    162 Bakara 2/ 195.
    163 Taberî, Camiu’l-Beyan, Cüz: II, Shf: 203; İbnu Kesir, Tefsir, I, 529.
    164 Bakara 2/222.
    165 Bu zat, Şâfiî mezhebine mensub, fakîh, arif, mütekellim, usulcü, allame ve ilimde imam olup asrının müçtehidlerdendi. Çok kıymetli eserleri mevcuttur. Kendisinden Beyhakî, Kuşeyrî ve Ebu’t-Tayyib et-Taberî hadis nakletmiştir. Hicrî 418’de Nisabur’da vefat etmiştir. (rah) Bkz: Zehebî, Siyeru A’lami’n-Nübela, XVII, 353-354.
    166 Bakara 2/222.
    167 Gazalî, Minhâcü’l-Âbidîn, 92.

    Dilaver SELVİ - Kaynaklarıyla Tasavvuf


  4. 19.Eylül.2011, 13:17
    2
    haldandoz - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Emekli



    Yüce Rabbimizin bütün kullarından istediği şey dua, tövbe ve istiğfar, itaat ve kendisine güzel zan beslemeleridir. Şu hadisteki hikmeti iyi anlayalım:

    “Canımı elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, eğer siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah sizi yokeder, günah işlediğinde hemen istiğfar eden ve kendilerini affettiği insanlar getirirdi.”160

    Bu hadis-i şerifte, günah işlemenin normal ve basit bir şey olduğu anlatılmıyor. Burada dikkat çekilen husus şudur:

    Cenab-ı Hakk’ın “rahmân”, “rahîm”, “ğaffâr”, “settâr”, “tevvâb” gibi yüce sıfatları mevcuttur. O (c.c), bunlarla tecellî edip yüceliğini göstermeyi murat etmektedir. Bunun ortaya çıkması için zahirde bir sebep ve mahal gerekmektedir. Bu sıfatların tecellisi için en güzel sebeplerden birisi, kusur içindeki kulun hatasını anlayıp Yüce Rabb’ine yalvarmasıdır. Aciz kula düşen, kusurunu anlayıp ağlamaktır. Yüce Rabb’e layık olan ise bağışlamaktır. Böylece, kulların acizliği, Mevla’nın yüceliği anlaşılmış olacaktır.

    Helali bırakıp harama girmek büyük bir kusurdur. Aynı şekilde günaha dalan bir kulun, onu küçümseyip: “Yaptığım ne ki!” diyerek tövbeyi terk etmesi, daha büyük bir kusurdur. Bunun için Yüce Rabbimiz: “Tövbe etmeyenler, zalimdir.”161 buyurmuştur.

    “Ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın.”162 ayet-i celîlesinin tefsirinde, bazı alimler demişlerdir ki:

    “Kendisini tehlikeye atan kimse, büyük bir günah işledikten sonra: “Helak oldum! Artık bana hiç bir amel fayda vermez, ben affolmam.” diye düşünerek, tövbe ve istiğfarı terk edip helak olan kimsedir.”163

    Allahu Teala, günahtan sakınan muttakileri kendisine dost ettiği gibi, yaptığı günaha tövbe ederek kendisine dönenleri de dostluğuna kabul etmektedir. “Allah çokça tövbe edenleri sever.”164 ayeti, günah işleyenler için ne büyük bir müjde ve ne güzel bir ümit kaynağıdır. Bu sevgiye ulaşmak için insanın can atması gerekir. Günahkar kul, kendisini affedip sevgisini müjdeleyen yüce Rabbine iman ve itimat etmelidir. Bir de, bu sevginin sebebi olan tövbeye devam edilmelidir. İmam Gazalînin (rah.) naklettiği şu olaydan ibret almalıdır:

    İlim ve takvasıyla meşhur Üstat Ebu İshâk el-İsferâyinî165 şöyle demiştir:

    “Otuz sene, Allahu Teala’nın bana nasuh tövbesini nasip etmesi için dua ettim; otuz senenin sonunda nasip oldu. Ben bu işe hayret ettim ve kendi kendime:

    Sübhanallah! Bir hacetim için otuz senedir Allahu Teala’ya dua ediyorum, istediğim yeni verildi, dedim. O sırada bir rüya gördüm. Rüyamda birisi bana şöyle diyordu:

    “Bu işe hayret mi ediyorsun? Sen Allahu Teala’dan ne istediğini biliyor musun? Sen, tövbe ile Yüce Allah’ın seni sevmesini istiyorsun. “Şüphesiz Allah, çokça tövbe edenleri ve güzelce temizlenenleri sever.”166 ayetini işitmedin mi? Bu, basit bir hacet midir?”

    İmam Gazâlî (rah.) der ki: “Şu imamların güzel hâline, kalblerinin ıslahı ve ihyası için gösterdikleri gayrete ve ahiretlerine azık hazırlamak için çektikleri zahmete bak!”167

    Allahu Teala hepsinden razı olsun.

    151 Gazalî, İhya, IV, 17-18.
    152 Ebu Talib el-Mekkî, Kutu’l-Kulub, I, 189.
    153 Nasr 110/1-3.
    154 Bkz: Abdurrahmân-ı Tâhî, İşaretler, 119.
    155 Razî, Tefsir-i Kebîr, XXXII, 149.
    156 Tirmizî, Kıyame, 49; Ahmed, Müsned, III, 197; Hakim, Müstedrek, IV, 244.
    157 Buharî, Deavat, 3; Müslim, Zikr, 42. Ali Nasıf, et-Tac, V, 151.
    158 Müslim, Zikr, 41; Ebu Davud Vitr, 26; Ali Nasıf, et-Tac, I, 147.
    159 Bkz: Sipehsalar tercümesi, 171; Şefik Can, Mevlana, 49; Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatler, 348.
    160 Müslim, Tövbe, 9, 11; Tirmizî, Cenne, 2; Ahmed, Müsned, I, 289, II, 305.
    161 Hucurâa49/11.
    162 Bakara 2/ 195.
    163 Taberî, Camiu’l-Beyan, Cüz: II, Shf: 203; İbnu Kesir, Tefsir, I, 529.
    164 Bakara 2/222.
    165 Bu zat, Şâfiî mezhebine mensub, fakîh, arif, mütekellim, usulcü, allame ve ilimde imam olup asrının müçtehidlerdendi. Çok kıymetli eserleri mevcuttur. Kendisinden Beyhakî, Kuşeyrî ve Ebu’t-Tayyib et-Taberî hadis nakletmiştir. Hicrî 418’de Nisabur’da vefat etmiştir. (rah) Bkz: Zehebî, Siyeru A’lami’n-Nübela, XVII, 353-354.
    166 Bakara 2/222.
    167 Gazalî, Minhâcü’l-Âbidîn, 92.

    Dilaver SELVİ - Kaynaklarıyla Tasavvuf




+ Yorum Gönder