Konusunu Oylayın.: Şanlıurfa Müftülüğü Cuma Hutbeleri

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 11 kişi
Şanlıurfa Müftülüğü Cuma Hutbeleri
  1. 30.Temmuz.2010, 19:15
    1
    Hoca
    erimeye devam...

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 28,544
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 325
    Bulunduğu yer: çalışma odam:)

    Şanlıurfa Müftülüğü Cuma Hutbeleri






    Şanlıurfa Müftülüğü Cuma Hutbeleri Mumsema 2014 Yılı; Ocak Ayı Hutbeleri


    03.01.2014 HELAKE GÖTÜREN HASLET : KİBİR
    10.01.2014 MEVLİD-İ NEBİ
    10.01.2014 MEVLİD-İ NEBİ
    17.01.2014 UMRE İLE YENİ BİR BAŞLANGIÇ
    24.01.2014 ÖLÜM VE ÖTESİ
    31.01.2014 DÜNYA BİR MTİHANDIR


    İLİ : ŞANLIURFA
    AY-YIL : OCAK-2014
    TARİH : 03/01/2014

    HELAKE GÖTÜREN HASLET: KİBİR
    Değerli Kardeşlerim!
    Sevgili Peygamberimiz (s.a.s) bir gün, “Kalbinde zerre miktarı kibir bulunan kimse cennete giremez”buyurdu. Bunun üzerine bir sahabî elbise, ayakkabı ve benzeri eşyalardan hoşlanmanın kibir olup olmayacağını ima eden bir soru sordu. Bu soruya Efendimiz şöyle cevap verdi:
    -“Şüphesiz ki Allah güzeldir, güzelliği sever. Gerçek anlamda kibir, hakkı inkâr etmek ve insanları hakir görmektir.”
    Şefkat Peygamberi, bu sözleriyle gerek insanlara gerekse Rabbimize karşı vazifemizi bilmemiz ve her daim kulluk bilinci ile hareket etmemiz gerektiğini öğretiyordu.
    Kardeşlerim!
    Yüce dinimiz fıtrata aykırı, insana yakışmayacak, izzet ve onuru zedeleyecek her türlü huy ve davranışı yasaklamıştır. İşte bunlardan biri de kibirdir. Kibir, kişi¬nin kendini üstün görmesi ve bu duyguy¬la başkalarını aşağılayıcı davranışlarda bulunması demektir.
    Kibir insanın kalbini mühürler, kalbin mühürlenmesi neticesinde ise insan eğriyi doğrudan, hakkı batıldan ayıramaz. Bütün bunlar kişiyi bir yandan cennetten uzaklaştırırken bir yandan da cehenneme yaklaştırır. Zira Allah Resûlü (s.a.v) buyuruyor ki: “Kalbinde hardal tanesi kadar kibir bulunan kimse cennete giremez.” Allah Resûlü’nün (s.a.v) bu sözü adeta kibir tohumunun atıldığı yerin kalp olduğunu ve kibirli kimselerin kalbinin mühürlenmesinin hikmetini ortaya koymaktadır.
    Kardeşlerim!
    Kibrin ilk temsilcisi şeytan olmuştur. Yüce Rabbimiz, Âdem (a.s.)’i yarattığında, meleklerden O’na secde etmelerini istemişti. Melekler bu emri tereddütsüz yerine getirdikleri halde, kendisinin ateşten yaratılmasını üstünlük vesilesi sanan İblis, kibrinin esiri olmuş ve Allah’ın bu emrine isyan etmişti.
    Başta Peygamberimiz olmak üzere bütün güzel huyların ilk temsilcileri olan peygamberler ise insanlığa kibre karşı alçak gönüllülüğü, katı kalpliliğe karşı şefkat ve merhameti, kin ve nefrete karşı sevgi ve şefkati öğretmişlerdir. Bu öğretileri kabul eden ve onlara sadık kalan müminler kibir ve gurur hastalığına düşmekten kendilerini korumuşlardır. Bu kutlu yolu bırakıp şeytanın yolunu tercih edenler ise kibir girdabına kapılarak kendilerine yazık etmişlerdir.
    Şeytan ve yandaşları her zaman, küçük iddiaların peşinde koşarak sözde büyük adamlar olmayı vaat etmişlerdir. Peygamberler ve onların yolundan gidenler ise büyük iddiaların mütevazı savunucuları olmak gerektiğini insanlara öğütlemişlerdir. Bu öğüt, Kur’an-ı Kerim’de Lokman (a.s.)’ın oğluna yaptığı hikmetli bir baba nasihati şeklinde insanlığa şöyle sunulmuştur: “Küçümseyerek surat asıp insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Çünkü Allah, kendini beğenmiş övünüp duran kimseleri asla sevmez.”
    Kıymetli Kardeşlerim!
    Hepimiz insanız. Ne kadar geniş imkânlara sahip olursak olalım, Kur’an’ın ifadesiyle, ne yeri yarabilecek bir kuvvete, ne de dağlarla boy ölçüşecek bir kudrete sahibiz. Bizler, övülmekten hiç hoşlanmayan, kendisine “Allah’ın kulu ve rasûlü” denmesini isteyen bir Peygamberin ümmetiyiz. O Peygamber ki karşısında konuşurken titreyen bir adama; “Rahat ol. Ben kral değilim. Ben güneşte kurutulmuş et yiyen bir kadının oğluyum.” diyerek tevazunun en güzel örneğini sergilemiştir. Aynı zamanda O, “Allah için tevazu gösterenin, Allah derecesini yükseltir.” sözüyle mütevaziliği kendisine şiar edinenleri müjdelemiştir.
    O halde geliniz kardeşlerim; Rabbimizin birer lütfu olan servet, makam, mevki, rütbe, unvan gibi nimetleri kibir değil şükür vesilesi sayalım ve bu nimetlerin gerçek sahibine şükredelim. Unutmayalım, kibir afet, tevazu ise rahmettir. Hutbemi şu veciz mısralarla bitirmek istiyorum:
    Mala mülke olma mağrur; Deme var mı ben gibi!
    Bir muhalif yel eser; Savurur harman gibi.
    _________________
    Müslim, Îmân, 147.
    DİA, “Kibir” Maddesi, c. 25, s. .
    Müslim, İman 147.
    Bakara, 2/34; A’râf, 7/11-12; İsrâ, 17/61-62; Kehf, 18/50; Tâhâ, 20/116-122; Sa’d, 38/71-76.
    Lokman,31/18.
    İsrâ,17/37.
    Buhârî, KitâbuEhâdîsi’l-Enbiyâ, bâb 47, hadis no 3445.
    İbn-i Mâce, Sünen, Kitâbü’l-Et’ime, bâb 30, hadis no 3312.
    Müslim, Birr, 69.

    Hazırlayan: İl Hutbe Komisyonu


  2. 30.Temmuz.2010, 19:15
    1
    erimeye devam...



    2014 Yılı; Ocak Ayı Hutbeleri


    03.01.2014 HELAKE GÖTÜREN HASLET : KİBİR
    10.01.2014 MEVLİD-İ NEBİ
    10.01.2014 MEVLİD-İ NEBİ
    17.01.2014 UMRE İLE YENİ BİR BAŞLANGIÇ
    24.01.2014 ÖLÜM VE ÖTESİ
    31.01.2014 DÜNYA BİR MTİHANDIR


    İLİ : ŞANLIURFA
    AY-YIL : OCAK-2014
    TARİH : 03/01/2014

    HELAKE GÖTÜREN HASLET: KİBİR
    Değerli Kardeşlerim!
    Sevgili Peygamberimiz (s.a.s) bir gün, “Kalbinde zerre miktarı kibir bulunan kimse cennete giremez”buyurdu. Bunun üzerine bir sahabî elbise, ayakkabı ve benzeri eşyalardan hoşlanmanın kibir olup olmayacağını ima eden bir soru sordu. Bu soruya Efendimiz şöyle cevap verdi:
    -“Şüphesiz ki Allah güzeldir, güzelliği sever. Gerçek anlamda kibir, hakkı inkâr etmek ve insanları hakir görmektir.”
    Şefkat Peygamberi, bu sözleriyle gerek insanlara gerekse Rabbimize karşı vazifemizi bilmemiz ve her daim kulluk bilinci ile hareket etmemiz gerektiğini öğretiyordu.
    Kardeşlerim!
    Yüce dinimiz fıtrata aykırı, insana yakışmayacak, izzet ve onuru zedeleyecek her türlü huy ve davranışı yasaklamıştır. İşte bunlardan biri de kibirdir. Kibir, kişi¬nin kendini üstün görmesi ve bu duyguy¬la başkalarını aşağılayıcı davranışlarda bulunması demektir.
    Kibir insanın kalbini mühürler, kalbin mühürlenmesi neticesinde ise insan eğriyi doğrudan, hakkı batıldan ayıramaz. Bütün bunlar kişiyi bir yandan cennetten uzaklaştırırken bir yandan da cehenneme yaklaştırır. Zira Allah Resûlü (s.a.v) buyuruyor ki: “Kalbinde hardal tanesi kadar kibir bulunan kimse cennete giremez.” Allah Resûlü’nün (s.a.v) bu sözü adeta kibir tohumunun atıldığı yerin kalp olduğunu ve kibirli kimselerin kalbinin mühürlenmesinin hikmetini ortaya koymaktadır.
    Kardeşlerim!
    Kibrin ilk temsilcisi şeytan olmuştur. Yüce Rabbimiz, Âdem (a.s.)’i yarattığında, meleklerden O’na secde etmelerini istemişti. Melekler bu emri tereddütsüz yerine getirdikleri halde, kendisinin ateşten yaratılmasını üstünlük vesilesi sanan İblis, kibrinin esiri olmuş ve Allah’ın bu emrine isyan etmişti.
    Başta Peygamberimiz olmak üzere bütün güzel huyların ilk temsilcileri olan peygamberler ise insanlığa kibre karşı alçak gönüllülüğü, katı kalpliliğe karşı şefkat ve merhameti, kin ve nefrete karşı sevgi ve şefkati öğretmişlerdir. Bu öğretileri kabul eden ve onlara sadık kalan müminler kibir ve gurur hastalığına düşmekten kendilerini korumuşlardır. Bu kutlu yolu bırakıp şeytanın yolunu tercih edenler ise kibir girdabına kapılarak kendilerine yazık etmişlerdir.
    Şeytan ve yandaşları her zaman, küçük iddiaların peşinde koşarak sözde büyük adamlar olmayı vaat etmişlerdir. Peygamberler ve onların yolundan gidenler ise büyük iddiaların mütevazı savunucuları olmak gerektiğini insanlara öğütlemişlerdir. Bu öğüt, Kur’an-ı Kerim’de Lokman (a.s.)’ın oğluna yaptığı hikmetli bir baba nasihati şeklinde insanlığa şöyle sunulmuştur: “Küçümseyerek surat asıp insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Çünkü Allah, kendini beğenmiş övünüp duran kimseleri asla sevmez.”
    Kıymetli Kardeşlerim!
    Hepimiz insanız. Ne kadar geniş imkânlara sahip olursak olalım, Kur’an’ın ifadesiyle, ne yeri yarabilecek bir kuvvete, ne de dağlarla boy ölçüşecek bir kudrete sahibiz. Bizler, övülmekten hiç hoşlanmayan, kendisine “Allah’ın kulu ve rasûlü” denmesini isteyen bir Peygamberin ümmetiyiz. O Peygamber ki karşısında konuşurken titreyen bir adama; “Rahat ol. Ben kral değilim. Ben güneşte kurutulmuş et yiyen bir kadının oğluyum.” diyerek tevazunun en güzel örneğini sergilemiştir. Aynı zamanda O, “Allah için tevazu gösterenin, Allah derecesini yükseltir.” sözüyle mütevaziliği kendisine şiar edinenleri müjdelemiştir.
    O halde geliniz kardeşlerim; Rabbimizin birer lütfu olan servet, makam, mevki, rütbe, unvan gibi nimetleri kibir değil şükür vesilesi sayalım ve bu nimetlerin gerçek sahibine şükredelim. Unutmayalım, kibir afet, tevazu ise rahmettir. Hutbemi şu veciz mısralarla bitirmek istiyorum:
    Mala mülke olma mağrur; Deme var mı ben gibi!
    Bir muhalif yel eser; Savurur harman gibi.
    _________________
    Müslim, Îmân, 147.
    DİA, “Kibir” Maddesi, c. 25, s. .
    Müslim, İman 147.
    Bakara, 2/34; A’râf, 7/11-12; İsrâ, 17/61-62; Kehf, 18/50; Tâhâ, 20/116-122; Sa’d, 38/71-76.
    Lokman,31/18.
    İsrâ,17/37.
    Buhârî, KitâbuEhâdîsi’l-Enbiyâ, bâb 47, hadis no 3445.
    İbn-i Mâce, Sünen, Kitâbü’l-Et’ime, bâb 30, hadis no 3312.
    Müslim, Birr, 69.

    Hazırlayan: İl Hutbe Komisyonu


    Benzer Konular

    - Van Müftülüğü Cuma Hutbeleri

    - Aydın Müftülüğü Cuma Hutbeleri

    - Yalova Müftülüğü Cuma Hutbeleri

    - Muş Müftülüğü Cuma Hutbeleri

    - Çorum Müftülüğü Cuma Hutbeleri

  3. 28.Aralık.2013, 03:51
    2
    Hoca
    erimeye devam...

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 28,544
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 325
    Bulunduğu yer: çalışma odam:)

    Cevap: Şanlıurfa Müftülüğü Cuma Hutbeleri




    2014 Şanlıurfa Müftülüğü Cuma Hutbeleri

    İL : ŞANLIURFA

    AY-YIL : OCAK-2014

    TARİH:17.01.2014


    وَأَتِمُّواْ الْحَجَّ وَالْعُمْرَةَ لِلّهِ…… وَاتَّقُواْ اللّهَ وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ
    وقال النبي صلى الله تعالي عليه و سلم :
    العُمْرَة إلى العُمْرِة كَفَّارةٌ لما بيْنهُما ، والحجُّ المَبرُورُ لَيس لهُ جزَاءٌ إلاَّ الجَنَّةَ
    UMRE İLE YENİ BİR BAŞLANGIÇ

    Muhterem Kardeşlerim!
    Ziyaret etmek anlamına gelen Umre kelimesi, “belirli bir zamana bağlı olmaksızın ihrama girerek Kâbe’yi tavaf etmek, Safa ile Merve arasında Sa’y yapmak ve tıraş olup ihramdan çıkmak suretiyle yerine getirilen ibadet”tir. Umre, faydalı işlere zemin hazırlamak, mânevi hayatımızda yeni bir pencere açmak, yapılan günahlardan ve hatalardan tevbe etmek, maddi ve manevi olarak temizlenmek ve hayatımızda tertemiz yeni bir sayfa açabilmek için büyük bir fırsattır. Hanefi ve Maliki mezhebinde durumu müsait olan kişinin ömründe bir defa umre yapması Müekked sünnettir. Şafii ve Hanbeli Mezhebine göre; ilk umre farz olarak kabul edilmiştir. Ancak birden fazla yapılması ise sünnettir. Alimler, umre için “Küçük Hac” diyerek önemini dile getirmişlerdir
    Umre ziyareti yapmamıza sebeb olan şey, kutsal mekanlara duyduğumuz özlemdir. Böylece hayatımızda tertemiz bir sayfa açma fırsatı elde etmiş olacağız. Çünkü Mekke, ayet-i kerimede “âlemler için bereket ve hidayet kaynağı olarak kurulan ilk ev”(1) olarak ifade edilen mukaddes bir beldedir. Mekke, Sevgili Peygamberimiz’in doğduğu yer, ilk vahyin geldiği mekan, ömrünün çoğunu geçirdiği ilk vatan, her tarafında hatıralarının hâlâ canlılığını muhafaza ettiği belde, ümmeti için çileler çektiği zemindir. Peygamberimiz (sav) Mekke’den Medine’ye hicret ederken geriye dönüp, hüzünle “Ey Mekke! Senden ayrılmak mecburiyetinde bırakılmasaydım seni asla terk etmezdim” dediği ve “şehirlerin anası” olarak isimlendirdiği kutsal bir şehirdir.
    Kardeşlerim!
    Cenabı Allah’ın (c.c.) “İnsanlar arasında haccı ilan et ki, gerek yaya olarak gerek uzak yollardan gelen yorgun develer üzerinde sana gelsinler”(2) emrini alan Hz. İbrahim, insanları hacca davet ettiği gibi bizler de bu çağrıya uyan müminler olarak Mekke’yi ziyaret etmenin ve Kabe’yi tavaf etmenin özlemini duyuyoruz.
    Medine, Hz. Bilal-i Habeşî’nin müezzinlik yaptığı, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman Hz. Ali ve diğer sahabilerin yaşadığı kutsal şehirdir. Sevgili Peygamberimizi kucaklayan, binlerce Sahabe’yi toprağında barındıran ve nurlu bir şehir olan Medine’yi ziyaret etmenin özlemini çekiyoruz.
    Sevgili Peygamberimiz’e gidip ona selam verip şefaatını üzerimize vacip kılmanın, Medine’de adete asr-ı saadet’i yaşamanın, cennet bahçesi olan Ravza-i Mutahhara’da O’nun secde ettiği yerlere secde etmenin ve minberinde sanki hutbesini dinliyor olmanın hayali ile yaşıyoruz.
    Aziz Mü’minler!
    Allah’ın “Haccı da, umreyi de Allah rızası için tamamlayın.”(3) emrine uyarak ömründe dört defa umre yapan sevgili Peygamberimiz, (s.a.v) “Umre daha sonraki umreye kadar ikisi arasında işlenen günahlar için kefarettir…”(4) buyurmuşlardır. Sevgili Peygamberimiz, özellikle Ramazan ayında yapılan umrenin hac ibadeti sevabına denk olacağı müjdesini vererek(5) umrenin faziletini bize bildirmişlerdir.
    Değerli Kardeşlerim!
    İsteyen her vatandaşımızın hac ibadetini yerine getirmesi, uygulanan kota nedeniyle mümkün olamamaktadır. Müslümanların hacca gitmek için kuraya katıldığı halde sırası gelmeden hastalandıklarına veya vefat edip bu farzdan mahrum kaldıklarına şahit oluyoruz. Bu sebeplerden dolayı mukaddes topraklara gidemeyen veya o mübarek beldeleri tekrar görmek isteyen kardeşlerimiz için hac sezonu dışında yapılan umre seyahatleri önem arz etmektedir.
    Hutbemi, şu hadis meali ile bitirmek istiyorum: “Hac ve umre yapanlar, Allah’ın evinin ziyaretçileridir. Kendisine dua ederlerse; dualarına icabet eder, ondan bağışlanma dilerlerse; onları bağışlar.”(6)

    Hazırlayanın Adı Soyadı: Mustafa ERDEM
    Ünvanı: İl Müftü Yardımcısı
    Şanlıurfa il Müftülüğü’nün 17.01.2014 tarihli hutbesidir.
    1) Âl-i İmrân,96
    2) Hac, 27.
    3) Bakara, 196.
    4) Tirmizi Hac 90.
    5) Tirmizi Hac 90.
    6) İbn-i Mace, Menasik, 5. (Hadis no: 2892)


  4. 28.Aralık.2013, 03:51
    2
    erimeye devam...



    2014 Şanlıurfa Müftülüğü Cuma Hutbeleri

    İL : ŞANLIURFA

    AY-YIL : OCAK-2014

    TARİH:17.01.2014


    وَأَتِمُّواْ الْحَجَّ وَالْعُمْرَةَ لِلّهِ…… وَاتَّقُواْ اللّهَ وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ
    وقال النبي صلى الله تعالي عليه و سلم :
    العُمْرَة إلى العُمْرِة كَفَّارةٌ لما بيْنهُما ، والحجُّ المَبرُورُ لَيس لهُ جزَاءٌ إلاَّ الجَنَّةَ
    UMRE İLE YENİ BİR BAŞLANGIÇ

    Muhterem Kardeşlerim!
    Ziyaret etmek anlamına gelen Umre kelimesi, “belirli bir zamana bağlı olmaksızın ihrama girerek Kâbe’yi tavaf etmek, Safa ile Merve arasında Sa’y yapmak ve tıraş olup ihramdan çıkmak suretiyle yerine getirilen ibadet”tir. Umre, faydalı işlere zemin hazırlamak, mânevi hayatımızda yeni bir pencere açmak, yapılan günahlardan ve hatalardan tevbe etmek, maddi ve manevi olarak temizlenmek ve hayatımızda tertemiz yeni bir sayfa açabilmek için büyük bir fırsattır. Hanefi ve Maliki mezhebinde durumu müsait olan kişinin ömründe bir defa umre yapması Müekked sünnettir. Şafii ve Hanbeli Mezhebine göre; ilk umre farz olarak kabul edilmiştir. Ancak birden fazla yapılması ise sünnettir. Alimler, umre için “Küçük Hac” diyerek önemini dile getirmişlerdir
    Umre ziyareti yapmamıza sebeb olan şey, kutsal mekanlara duyduğumuz özlemdir. Böylece hayatımızda tertemiz bir sayfa açma fırsatı elde etmiş olacağız. Çünkü Mekke, ayet-i kerimede “âlemler için bereket ve hidayet kaynağı olarak kurulan ilk ev”(1) olarak ifade edilen mukaddes bir beldedir. Mekke, Sevgili Peygamberimiz’in doğduğu yer, ilk vahyin geldiği mekan, ömrünün çoğunu geçirdiği ilk vatan, her tarafında hatıralarının hâlâ canlılığını muhafaza ettiği belde, ümmeti için çileler çektiği zemindir. Peygamberimiz (sav) Mekke’den Medine’ye hicret ederken geriye dönüp, hüzünle “Ey Mekke! Senden ayrılmak mecburiyetinde bırakılmasaydım seni asla terk etmezdim” dediği ve “şehirlerin anası” olarak isimlendirdiği kutsal bir şehirdir.
    Kardeşlerim!
    Cenabı Allah’ın (c.c.) “İnsanlar arasında haccı ilan et ki, gerek yaya olarak gerek uzak yollardan gelen yorgun develer üzerinde sana gelsinler”(2) emrini alan Hz. İbrahim, insanları hacca davet ettiği gibi bizler de bu çağrıya uyan müminler olarak Mekke’yi ziyaret etmenin ve Kabe’yi tavaf etmenin özlemini duyuyoruz.
    Medine, Hz. Bilal-i Habeşî’nin müezzinlik yaptığı, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman Hz. Ali ve diğer sahabilerin yaşadığı kutsal şehirdir. Sevgili Peygamberimizi kucaklayan, binlerce Sahabe’yi toprağında barındıran ve nurlu bir şehir olan Medine’yi ziyaret etmenin özlemini çekiyoruz.
    Sevgili Peygamberimiz’e gidip ona selam verip şefaatını üzerimize vacip kılmanın, Medine’de adete asr-ı saadet’i yaşamanın, cennet bahçesi olan Ravza-i Mutahhara’da O’nun secde ettiği yerlere secde etmenin ve minberinde sanki hutbesini dinliyor olmanın hayali ile yaşıyoruz.
    Aziz Mü’minler!
    Allah’ın “Haccı da, umreyi de Allah rızası için tamamlayın.”(3) emrine uyarak ömründe dört defa umre yapan sevgili Peygamberimiz, (s.a.v) “Umre daha sonraki umreye kadar ikisi arasında işlenen günahlar için kefarettir…”(4) buyurmuşlardır. Sevgili Peygamberimiz, özellikle Ramazan ayında yapılan umrenin hac ibadeti sevabına denk olacağı müjdesini vererek(5) umrenin faziletini bize bildirmişlerdir.
    Değerli Kardeşlerim!
    İsteyen her vatandaşımızın hac ibadetini yerine getirmesi, uygulanan kota nedeniyle mümkün olamamaktadır. Müslümanların hacca gitmek için kuraya katıldığı halde sırası gelmeden hastalandıklarına veya vefat edip bu farzdan mahrum kaldıklarına şahit oluyoruz. Bu sebeplerden dolayı mukaddes topraklara gidemeyen veya o mübarek beldeleri tekrar görmek isteyen kardeşlerimiz için hac sezonu dışında yapılan umre seyahatleri önem arz etmektedir.
    Hutbemi, şu hadis meali ile bitirmek istiyorum: “Hac ve umre yapanlar, Allah’ın evinin ziyaretçileridir. Kendisine dua ederlerse; dualarına icabet eder, ondan bağışlanma dilerlerse; onları bağışlar.”(6)

    Hazırlayanın Adı Soyadı: Mustafa ERDEM
    Ünvanı: İl Müftü Yardımcısı
    Şanlıurfa il Müftülüğü’nün 17.01.2014 tarihli hutbesidir.
    1) Âl-i İmrân,96
    2) Hac, 27.
    3) Bakara, 196.
    4) Tirmizi Hac 90.
    5) Tirmizi Hac 90.
    6) İbn-i Mace, Menasik, 5. (Hadis no: 2892)


  5. 28.Aralık.2013, 03:52
    3
    Hoca
    erimeye devam...

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 28,544
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 325
    Bulunduğu yer: çalışma odam:)

    Cevap: Şanlıurfa Müftülüğü Cuma Hutbeleri

    İLİ : ŞANLIURFA
    AY-YIL : OCAK-2014
    TARİH : 24/01/2014

    ÖLÜM VE ÖTESİ
    Değerli Müminler
    Peygamber Efendimiz bir gün ashabıyla otururken yere bir çubuk dikti. Sonra onun yanına ikinci bir çubuk, biraz ilerisine üçüncü bir çubuk daha dikti. Daha sonra onlara dönerek “Bunun ne demek olduğunu biliyor musunuz?” diye sordu. Onlar “Allah ve Rasulü daha iyi bilir.” diye cevap verdiler. Bunun üzerine kendisini merakla dinleyen ashabına meseleyi şöyle açıkladı: “Bu birinci çubuk insan, ikincisi onun eceli, üçüncüsü de istek ve arzularıdır. İnsan kuruntular peşinde koşup dururken ecel önünü keser ve onu alıp götürür.”
    Muhterem Kardeşlerim
    Efendimizin belirttiği gibi, günlük meşgaleler peşinde, istek ve arzularımızı gerçekleştirmek için koşuşturup dururken bir gün öleceğimiz unutuyoruz. Bu unutkanlık da bizleri, dünyada ebedi yaşayacakmışız, hayatımız hiç sona ermeyecekmiş gibi davranmaya sevmekte. Oysa gerçek tam da bunun tersidir. Çünkü ölüm her nerede olursak olalım bize ulaşacak, “Her nefis ölümü tadacaktır.” Her gelecek ise yakındır. O halde hayat yolculuğumuzu, ölümü hatırlayarak, yolculuğumuzun sonunu düşünerek sürdürmemiz gerekmez mi? Böyle bir durumda ölüm bizler için en etkili nasihat olacaktır.

    Aziz Kardeşlerim,
    Ölümü hatırlayarak hayatımızı yaşamak, dünyaya başka bir gözle bakmamızı sağlar; unuttuğumuz, görmezden geldiğimiz görmek istemediğimiz şu hakikatleri bizlere hatırlatır:
    Dünya fanidir; ellerimizin altından kayıp giden bu geçici hayatta kalıcı olan güzel davranışlara değer vermeli.
    Nefeslerimiz sayılıdır; bu nefesleri O’na isyan yolunda zayi etmemeli. Bizi var edip bu dünyaya gönderen ve bir gün tekrar çağıracak olan Allah’ın emirlerine riayet ederek ve yasaklarından sakınarak hayatı yaşamalı.
    Hayatın bir sonu vardır; hayatın ne kadar kıymetli olduğunu unutmamalı. Ölüm gelmeden önce hayatın kıymetini bilmeli. Elden çıktığında hayatı telafi etmek asla mümkün değildir. Boş, faydasız, kötü işleri terk etmeli. Güzel işler yapmalı; yaptığımız işler insanlara faydalı, arkamızdan dua ile anılmaya vesile olacak ameller olmalı.
    Vakit dardır; sevdiklerimizin kıymetini bilmeli. Ailemiz, anne-baba, akraba ve arkadaşlarımızla olan bağlarımız ölümle kopmadan önce onlara karşı görev ve sorumluluklarımızı yerine getirmeye daha bir önem vermeli.
    Zamanımız sınırlıdır, bu sınırlı zamanı hırsımızın esiri olup dünyalık temin etmeyi gaye-i hayat edinerek heder etmemeli. Gurur ve kibire konu olan özelliklerin toprak altında hükmünün olmadığını bilmeli.
    Kardeşlerim,
    Efendimiz; “Lezzetleri bıçak gibi kesen ölümü çok hatırlayın.” buyurmaktadır. Ölümü hatırlayarak yaşamak, görev ve sorumluluklarımızı ihmal etmek olarak anlaşılmamalıdır. Zira yüce dinimiz bizden, dünyamız ile ahiretimiz arasında denge kurmamızı istemektedir. Dünya kötü değildir; kötü olan dünyevi istek ve arzulara boyun eğip Allah’ı unutmaktır. Bunu önlemenin yolu da Efendimizin tavsiyesi üzere ölümü hatırlamaktır.
    Hutbemizi Hz. Ömer’in şu tavsiyeleriyle tamamlayalım: “Hesaba çekilmeden önce nefislerinizi hesaba çekiniz. Kendinizi en büyük buluşma için hazırlayınız. Kıyamet gününde hesap, ancak dünyada kendini sorgulayanlar için kolay olur.”
    Hazırlayan: Abdülkadir ERKUT
    Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı
    Redaksiyon: D.İ.B. Hutbe Komisyonu

    Ahmed b. Hanbel, III, 18.
    Nisa 4/78
    Ankebut 29/57.
    Kehf 18/46
    İbrahim 14/31; Münafikun 63/10-11.
    Buhari, Rikak, 3
    Tirmizi, Zühd, 4)
    Tirmîzi, Kıyame, 25.


  6. 28.Aralık.2013, 03:52
    3
    erimeye devam...
    İLİ : ŞANLIURFA
    AY-YIL : OCAK-2014
    TARİH : 24/01/2014

    ÖLÜM VE ÖTESİ
    Değerli Müminler
    Peygamber Efendimiz bir gün ashabıyla otururken yere bir çubuk dikti. Sonra onun yanına ikinci bir çubuk, biraz ilerisine üçüncü bir çubuk daha dikti. Daha sonra onlara dönerek “Bunun ne demek olduğunu biliyor musunuz?” diye sordu. Onlar “Allah ve Rasulü daha iyi bilir.” diye cevap verdiler. Bunun üzerine kendisini merakla dinleyen ashabına meseleyi şöyle açıkladı: “Bu birinci çubuk insan, ikincisi onun eceli, üçüncüsü de istek ve arzularıdır. İnsan kuruntular peşinde koşup dururken ecel önünü keser ve onu alıp götürür.”
    Muhterem Kardeşlerim
    Efendimizin belirttiği gibi, günlük meşgaleler peşinde, istek ve arzularımızı gerçekleştirmek için koşuşturup dururken bir gün öleceğimiz unutuyoruz. Bu unutkanlık da bizleri, dünyada ebedi yaşayacakmışız, hayatımız hiç sona ermeyecekmiş gibi davranmaya sevmekte. Oysa gerçek tam da bunun tersidir. Çünkü ölüm her nerede olursak olalım bize ulaşacak, “Her nefis ölümü tadacaktır.” Her gelecek ise yakındır. O halde hayat yolculuğumuzu, ölümü hatırlayarak, yolculuğumuzun sonunu düşünerek sürdürmemiz gerekmez mi? Böyle bir durumda ölüm bizler için en etkili nasihat olacaktır.

    Aziz Kardeşlerim,
    Ölümü hatırlayarak hayatımızı yaşamak, dünyaya başka bir gözle bakmamızı sağlar; unuttuğumuz, görmezden geldiğimiz görmek istemediğimiz şu hakikatleri bizlere hatırlatır:
    Dünya fanidir; ellerimizin altından kayıp giden bu geçici hayatta kalıcı olan güzel davranışlara değer vermeli.
    Nefeslerimiz sayılıdır; bu nefesleri O’na isyan yolunda zayi etmemeli. Bizi var edip bu dünyaya gönderen ve bir gün tekrar çağıracak olan Allah’ın emirlerine riayet ederek ve yasaklarından sakınarak hayatı yaşamalı.
    Hayatın bir sonu vardır; hayatın ne kadar kıymetli olduğunu unutmamalı. Ölüm gelmeden önce hayatın kıymetini bilmeli. Elden çıktığında hayatı telafi etmek asla mümkün değildir. Boş, faydasız, kötü işleri terk etmeli. Güzel işler yapmalı; yaptığımız işler insanlara faydalı, arkamızdan dua ile anılmaya vesile olacak ameller olmalı.
    Vakit dardır; sevdiklerimizin kıymetini bilmeli. Ailemiz, anne-baba, akraba ve arkadaşlarımızla olan bağlarımız ölümle kopmadan önce onlara karşı görev ve sorumluluklarımızı yerine getirmeye daha bir önem vermeli.
    Zamanımız sınırlıdır, bu sınırlı zamanı hırsımızın esiri olup dünyalık temin etmeyi gaye-i hayat edinerek heder etmemeli. Gurur ve kibire konu olan özelliklerin toprak altında hükmünün olmadığını bilmeli.
    Kardeşlerim,
    Efendimiz; “Lezzetleri bıçak gibi kesen ölümü çok hatırlayın.” buyurmaktadır. Ölümü hatırlayarak yaşamak, görev ve sorumluluklarımızı ihmal etmek olarak anlaşılmamalıdır. Zira yüce dinimiz bizden, dünyamız ile ahiretimiz arasında denge kurmamızı istemektedir. Dünya kötü değildir; kötü olan dünyevi istek ve arzulara boyun eğip Allah’ı unutmaktır. Bunu önlemenin yolu da Efendimizin tavsiyesi üzere ölümü hatırlamaktır.
    Hutbemizi Hz. Ömer’in şu tavsiyeleriyle tamamlayalım: “Hesaba çekilmeden önce nefislerinizi hesaba çekiniz. Kendinizi en büyük buluşma için hazırlayınız. Kıyamet gününde hesap, ancak dünyada kendini sorgulayanlar için kolay olur.”
    Hazırlayan: Abdülkadir ERKUT
    Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı
    Redaksiyon: D.İ.B. Hutbe Komisyonu

    Ahmed b. Hanbel, III, 18.
    Nisa 4/78
    Ankebut 29/57.
    Kehf 18/46
    İbrahim 14/31; Münafikun 63/10-11.
    Buhari, Rikak, 3
    Tirmizi, Zühd, 4)
    Tirmîzi, Kıyame, 25.


  7. 28.Aralık.2013, 03:52
    4
    Hoca
    erimeye devam...

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 28,544
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 325
    Bulunduğu yer: çalışma odam:)

    Cevap: Şanlıurfa Müftülüğü Cuma Hutbeleri

    İL : ŞANLIURFA
    AY-YIL: OCAK-2014
    TARİH : 31.01.2014




    DÜNYA BİR İMTİHAN YERİDİR

    Aziz ve Muhterem Kardeşlerim!

    Dünya bizler için her yönüyle bir imtihan yeridir. Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de bunu şöyle haber vermektedir. “Yemin olsun ki, biraz korku ve açlık, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek sizi deneriz. Sabredenleri müjdele” [1]. Diğer bir âyette de “Allah ölümü ve hayatı hanginizin daha iyi ameller yapacağı hususunda sizi denemek için yarattı. O çok güçlü, çok bağışlayandır.” [2] buyurmaktadır.
    Her birimiz, içinde bulunduğumuz şartlarla Allah Teâlâ tarafından denenmekteyiz. Zenginlik-fakirlik, makam-mevki, sağlık- hastalık, mal ve evlatlar bu sınavın birer parçalarıdır. Rabbimiz Teâl⠓Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak hayır ile de şer ile de deniyoruz. Dönüşünüz ancak banadır.” [3] buyurarak, karşılaşacağımız bu imtihanlara hazırlıklı olmamızı istemektedir.
    Bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz kendisinin de imtihan edilmek ve imtihan etmek üzere gönderildiğini beyan etmektedir [4]. Yine Sevgili Peygamberimizin ifade ettiği gibi en ağır zahmet ve sıkıntılara uğrayanlar peygamberler olmuştur [5].
    Yaratılış gayesini anlayan her olgun mümin için maddî ve manevî bütün imtihanlar, Yüce Yaratıcıdan gelen olgunluğa erme vasıtalarıdır. Demir dövüle dövüle işlendiği gibi insan da zahmetlerle kemâle erer ve kişinin gerçek şahsiyeti böyle imtihanlarda ortaya çıkar.

    Anadolu’da yaşayan büyük velilerden şair Eşrefoğu Rûmî
    “Hoştur bana senden gelen
    Ya hilat-u yahut kefen
    Ya gonca gül yahut diken
    Lütfun da hoş kahrın da hoş”

    diyerek her türlü imtihan karşısında müminin sergilemesi gereken tavrı çok güzel bir şekilde ifade etmiştir. Dert ve musibet zamanlarında bu şekilde olgun bir tavır sergilemek mânen yükselmeye ve günahtan arınmaya vesile olur; isyan etmek de kişinin dünya ve âhiret mutluluğuna zarar verir [6].

    Kardeşlerim!

    Dünya hayatını yaşarken, gayemiz hem dünya hem de âhiret mutluluğunu kazanmak olmalıdır. İnandığımız iman, ibadet, ahlâk kurallarını hayatımıza yansıtamıyor, İslâm’ın güzelliklerini yaşayamıyorsak kulluk imtihanını kaybediyoruz demektir.
    Fani olan ömrümüzün hesabını iyi yapalım. Her gün kendimiz ve ailemiz için, vatanımız, milletimiz ve insanlık için faydalı olan yeni bir şey yapma çabası içinde olalım. Asıl müslümanlık ve yüksek insanlık işte buradadır. Amel defterimizi bu tür hayırlarla doldurarak Allah’ın huzuruna çıkalım. Yaptığımız bütün işlerin Rabbimizin rızasına uygun olmasına gayret gösterelim.
    Unutmayalım ki iki cihan saadetini dünya hayatında kulluk imtihanını başaranlar kazanacaktır. Yine bilelim ki olgun ve sâlih müminler, âhiret kurtuluşu için gerekli olan görevleri yerine getirirken, dünyadan da nasibini unutmazlar. Dünya hayatının uygun fırsatlarından istifade ederek hem dünyalarını hem de ebedi hayatlarını inşa ederler.

    Hutbemi Asr sûresinin meâli ile bitirmek istiyorum: “Asra yemin olsun ki insan gerçekten ziyan içindedir. Ancak iman eden, salih amel işleyen, birbirine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır” [7].

    [1] Bakara, 2/155.
    [2] Mülk, 67/2.
    [3] Enbiyâ, 21/35.
    [4] Müslim, “Cennet”, 63.
    [5] Tirmizî, “Zühd”, 56; İbn Mâce, “Fiten”, 23.
    [6] Tirmizî, “Zühd”, 56; İbn Mâce, “Fiten”, 23.
    [7] Asr, 103 /1-3.



    İl Hutbe Komisyonu


  8. 28.Aralık.2013, 03:52
    4
    erimeye devam...
    İL : ŞANLIURFA
    AY-YIL: OCAK-2014
    TARİH : 31.01.2014




    DÜNYA BİR İMTİHAN YERİDİR

    Aziz ve Muhterem Kardeşlerim!

    Dünya bizler için her yönüyle bir imtihan yeridir. Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de bunu şöyle haber vermektedir. “Yemin olsun ki, biraz korku ve açlık, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek sizi deneriz. Sabredenleri müjdele” [1]. Diğer bir âyette de “Allah ölümü ve hayatı hanginizin daha iyi ameller yapacağı hususunda sizi denemek için yarattı. O çok güçlü, çok bağışlayandır.” [2] buyurmaktadır.
    Her birimiz, içinde bulunduğumuz şartlarla Allah Teâlâ tarafından denenmekteyiz. Zenginlik-fakirlik, makam-mevki, sağlık- hastalık, mal ve evlatlar bu sınavın birer parçalarıdır. Rabbimiz Teâl⠓Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak hayır ile de şer ile de deniyoruz. Dönüşünüz ancak banadır.” [3] buyurarak, karşılaşacağımız bu imtihanlara hazırlıklı olmamızı istemektedir.
    Bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz kendisinin de imtihan edilmek ve imtihan etmek üzere gönderildiğini beyan etmektedir [4]. Yine Sevgili Peygamberimizin ifade ettiği gibi en ağır zahmet ve sıkıntılara uğrayanlar peygamberler olmuştur [5].
    Yaratılış gayesini anlayan her olgun mümin için maddî ve manevî bütün imtihanlar, Yüce Yaratıcıdan gelen olgunluğa erme vasıtalarıdır. Demir dövüle dövüle işlendiği gibi insan da zahmetlerle kemâle erer ve kişinin gerçek şahsiyeti böyle imtihanlarda ortaya çıkar.

    Anadolu’da yaşayan büyük velilerden şair Eşrefoğu Rûmî
    “Hoştur bana senden gelen
    Ya hilat-u yahut kefen
    Ya gonca gül yahut diken
    Lütfun da hoş kahrın da hoş”

    diyerek her türlü imtihan karşısında müminin sergilemesi gereken tavrı çok güzel bir şekilde ifade etmiştir. Dert ve musibet zamanlarında bu şekilde olgun bir tavır sergilemek mânen yükselmeye ve günahtan arınmaya vesile olur; isyan etmek de kişinin dünya ve âhiret mutluluğuna zarar verir [6].

    Kardeşlerim!

    Dünya hayatını yaşarken, gayemiz hem dünya hem de âhiret mutluluğunu kazanmak olmalıdır. İnandığımız iman, ibadet, ahlâk kurallarını hayatımıza yansıtamıyor, İslâm’ın güzelliklerini yaşayamıyorsak kulluk imtihanını kaybediyoruz demektir.
    Fani olan ömrümüzün hesabını iyi yapalım. Her gün kendimiz ve ailemiz için, vatanımız, milletimiz ve insanlık için faydalı olan yeni bir şey yapma çabası içinde olalım. Asıl müslümanlık ve yüksek insanlık işte buradadır. Amel defterimizi bu tür hayırlarla doldurarak Allah’ın huzuruna çıkalım. Yaptığımız bütün işlerin Rabbimizin rızasına uygun olmasına gayret gösterelim.
    Unutmayalım ki iki cihan saadetini dünya hayatında kulluk imtihanını başaranlar kazanacaktır. Yine bilelim ki olgun ve sâlih müminler, âhiret kurtuluşu için gerekli olan görevleri yerine getirirken, dünyadan da nasibini unutmazlar. Dünya hayatının uygun fırsatlarından istifade ederek hem dünyalarını hem de ebedi hayatlarını inşa ederler.

    Hutbemi Asr sûresinin meâli ile bitirmek istiyorum: “Asra yemin olsun ki insan gerçekten ziyan içindedir. Ancak iman eden, salih amel işleyen, birbirine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır” [7].

    [1] Bakara, 2/155.
    [2] Mülk, 67/2.
    [3] Enbiyâ, 21/35.
    [4] Müslim, “Cennet”, 63.
    [5] Tirmizî, “Zühd”, 56; İbn Mâce, “Fiten”, 23.
    [6] Tirmizî, “Zühd”, 56; İbn Mâce, “Fiten”, 23.
    [7] Asr, 103 /1-3.



    İl Hutbe Komisyonu


  9. 03.Mart.2014, 18:11
    5
    Ebu Ducane
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2008
    Üye No: 8931
    Mesaj Sayısı: 824
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 9

    Cevap: Şanlıurfa Müftülüğü Cuma Hutbeleri

    ŞANLIURFA CUMA HUTBESİ 2014
    وَاعْبُدُواْ اللّهَ وَلاَ تُشْرِكُواْ بِهِ شَيْئًا وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَانًا وَبِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَالْجَارِ ذِي الْقُرْبَى وَالْجَارِ الْجُنُبِ وَالصَّاحِبِ بِالجَنبِ وَابْنِ السَّبِيلِ وَمَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ إِنَّ اللّهَ لاَ يُحِبُّ مَن كَانَ مُخْتَالاً فَخُورًا .
    KOMŞU HAKLARI
    Muhterem Müslümanlar!Yüce dinimiz İslam, komşu haklarına büyük önem vermiştir. Toplu halde yaşayan ve ihtiyaçlarını tek başına karşılayamayan insan, komşuluk haklarına dikkat etmek mecburiyetindedir. Komşuları ile iyi geçinmek, olgun Müslüman olmanın da bir alâmeti sayılmıştır. Bu sebeple, kalbi imanla aydınlanmış, gönlü İslâm'ın güzellikleriyle süslenmiş olan her Müslüman’ın, bütün komşularına iyilik etmesi ve onlara hayırlı bir komşu olması gerekmektedir.Aile fertlerimizden sonra, en yakın çevremiz komşularımızdır. Müslüman; komşularına daima iyilik eden, onlarla güzel geçinen, onları seven ve onlara güven veren insandır. Bu konuda Yüce Rabbimiz bir ayet-i kerimede şöyle buyuruyor: “Allaha ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anaya, babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve hizmetinizde bulunan kimselere iyilik edin.”[1] Peygamberimiz (s.a.v) de bir hadis-i şeriflerinde: “Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse, komşusuna iyilik etsin”[2] buyurmuş, Başka bir hadis-i şerifte ise: “Cebrail, bana komşuyu o kadar çok tavsiye etti ki, komşuyu komşuya mirasçı kılacak sandım”[3] buyurmuştur.Aziz Müminler!Komşu hakları ve bu hakların yerine getirilmesi dinimizin üzerinde önemle durduğu bir konudur. Bu itibarla; komşularımızla ilgilenmek, iyilik ve ikramda bulunmak, onlarla selamlaşmak, ziyaretlerine gitmek, onlara yardım etmek, onlara güler yüzlü davranmak, hediyeleşmek, düğün ve bayramlarını kutlamak, sevinçlerine ortak olmak, hastalandığında ziyaret etmek, cenazesine katılarak başsağlığı dilemek, üzüntülerini paylaşmak, onlara zarar verecek davranışlardan sakınmak, kusurlarını örtmek, ihtiyaçlarını karşılamak, komşularımıza karşı başlıca görevlerimizdir. Ayrıca mahalle ve apartman komşularımızı rahatsız edecek her türlü davranışlardan da uzak durmalıyız.Şehirleşmenin ve iş hayatındaki koşuşturmanın bir sonucu olarak, komşuluk ilişkilerimiz olumsuz etkilenmektedir. Aynı apartmanda yaşadıkları halde, birbirlerini tanımayan ve birbirleri ile selâmlaşmayan komşuların sayısı her geçen gün artmaktadır. Bu durum dinimizce hiç de hoş karşılanmamaktadır. Dinimiz her zaman komşuluk ilişkilerinin en üst seviyede olmasını ister. Hiçbir şeyin komşuluk ilişkilerine zarar vermesini uygun bulmaz.Değerli Mü’minler!En yakınımızdan başlamak üzere, evimizin ve iş yerimizin civarında bulunan herkes komşumuzdur. Dolayısıyla her birinin üzerimizde komşuluk hakları bulunmaktadır. Komşu hakkı, Müslüman olsun veya olmasın bütün komşuları içine alır. Her Müslüman, komşularına karşı elinden gelen iyiliği yapmalıdır. Peygamberimiz (s.a.v): “Allah katında dostların en iyisi, arkadaşına iyi davranan; komşuların en iyisi de, komşusuna iyi davranandır”[4] buyuruyor.O halde, komşularımızın haklarına saygılı olmalım. Komşularımıza zarar verecek, onların kalbini kıracak ve rahatsız edecek söz ve davranışlardan uzak duralım. İyi ve kötü günlerinde komşularımızın yanında bulunup, onlara destek olalım. Komşularımız hakkında iyi şeyler düşünelim ve her zaman yardımlarına koşalım. Kendimiz için istediğimiz iyilikleri komşularımız için de isteyelim. Kendimize yapılmasını istemediğimiz şeyi komşumuza yapmayalım.
    [1] Nisa Sûresi, 4/36. Âyet
    [2] Buhari ve Müslim.
    [3] Buhari, Müslim, Birr
    [4] Et-Tac, c.5



  10. 03.Mart.2014, 18:11
    5
    Devamlı Üye
    ŞANLIURFA CUMA HUTBESİ 2014
    وَاعْبُدُواْ اللّهَ وَلاَ تُشْرِكُواْ بِهِ شَيْئًا وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَانًا وَبِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَالْجَارِ ذِي الْقُرْبَى وَالْجَارِ الْجُنُبِ وَالصَّاحِبِ بِالجَنبِ وَابْنِ السَّبِيلِ وَمَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ إِنَّ اللّهَ لاَ يُحِبُّ مَن كَانَ مُخْتَالاً فَخُورًا .
    KOMŞU HAKLARI
    Muhterem Müslümanlar!Yüce dinimiz İslam, komşu haklarına büyük önem vermiştir. Toplu halde yaşayan ve ihtiyaçlarını tek başına karşılayamayan insan, komşuluk haklarına dikkat etmek mecburiyetindedir. Komşuları ile iyi geçinmek, olgun Müslüman olmanın da bir alâmeti sayılmıştır. Bu sebeple, kalbi imanla aydınlanmış, gönlü İslâm'ın güzellikleriyle süslenmiş olan her Müslüman’ın, bütün komşularına iyilik etmesi ve onlara hayırlı bir komşu olması gerekmektedir.Aile fertlerimizden sonra, en yakın çevremiz komşularımızdır. Müslüman; komşularına daima iyilik eden, onlarla güzel geçinen, onları seven ve onlara güven veren insandır. Bu konuda Yüce Rabbimiz bir ayet-i kerimede şöyle buyuruyor: “Allaha ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anaya, babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve hizmetinizde bulunan kimselere iyilik edin.”[1] Peygamberimiz (s.a.v) de bir hadis-i şeriflerinde: “Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse, komşusuna iyilik etsin”[2] buyurmuş, Başka bir hadis-i şerifte ise: “Cebrail, bana komşuyu o kadar çok tavsiye etti ki, komşuyu komşuya mirasçı kılacak sandım”[3] buyurmuştur.Aziz Müminler!Komşu hakları ve bu hakların yerine getirilmesi dinimizin üzerinde önemle durduğu bir konudur. Bu itibarla; komşularımızla ilgilenmek, iyilik ve ikramda bulunmak, onlarla selamlaşmak, ziyaretlerine gitmek, onlara yardım etmek, onlara güler yüzlü davranmak, hediyeleşmek, düğün ve bayramlarını kutlamak, sevinçlerine ortak olmak, hastalandığında ziyaret etmek, cenazesine katılarak başsağlığı dilemek, üzüntülerini paylaşmak, onlara zarar verecek davranışlardan sakınmak, kusurlarını örtmek, ihtiyaçlarını karşılamak, komşularımıza karşı başlıca görevlerimizdir. Ayrıca mahalle ve apartman komşularımızı rahatsız edecek her türlü davranışlardan da uzak durmalıyız.Şehirleşmenin ve iş hayatındaki koşuşturmanın bir sonucu olarak, komşuluk ilişkilerimiz olumsuz etkilenmektedir. Aynı apartmanda yaşadıkları halde, birbirlerini tanımayan ve birbirleri ile selâmlaşmayan komşuların sayısı her geçen gün artmaktadır. Bu durum dinimizce hiç de hoş karşılanmamaktadır. Dinimiz her zaman komşuluk ilişkilerinin en üst seviyede olmasını ister. Hiçbir şeyin komşuluk ilişkilerine zarar vermesini uygun bulmaz.Değerli Mü’minler!En yakınımızdan başlamak üzere, evimizin ve iş yerimizin civarında bulunan herkes komşumuzdur. Dolayısıyla her birinin üzerimizde komşuluk hakları bulunmaktadır. Komşu hakkı, Müslüman olsun veya olmasın bütün komşuları içine alır. Her Müslüman, komşularına karşı elinden gelen iyiliği yapmalıdır. Peygamberimiz (s.a.v): “Allah katında dostların en iyisi, arkadaşına iyi davranan; komşuların en iyisi de, komşusuna iyi davranandır”[4] buyuruyor.O halde, komşularımızın haklarına saygılı olmalım. Komşularımıza zarar verecek, onların kalbini kıracak ve rahatsız edecek söz ve davranışlardan uzak duralım. İyi ve kötü günlerinde komşularımızın yanında bulunup, onlara destek olalım. Komşularımız hakkında iyi şeyler düşünelim ve her zaman yardımlarına koşalım. Kendimiz için istediğimiz iyilikleri komşularımız için de isteyelim. Kendimize yapılmasını istemediğimiz şeyi komşumuza yapmayalım.
    [1] Nisa Sûresi, 4/36. Âyet
    [2] Buhari ve Müslim.
    [3] Buhari, Müslim, Birr
    [4] Et-Tac, c.5






+ Yorum Gönder