Konusunu Oylayın.: Tasavvufun diğer islami ilimler arasındaki ilişkileri nelerdir?

5 üzerinden 5.00 | Toplam: 2 kişi oyladı.

Tasavvufun diğer islami ilimler arasındaki ilişkileri nelerdir?
  1. 18.Nisan.2013, 00:38
    1
    Misafir

    Tasavvufun diğer islami ilimler arasındaki ilişkileri nelerdir?






    Tasavvufun diğer islami ilimler arasındaki ilişkileri nelerdir? Mumsema tasavvufun diğer islami ilimler arasındaki ilişkileri nelerdir?


  2. 27.Nisan.2013, 08:36
    2
    imam
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 20.Ağustos.2007
    Üye No: 2034
    Mesaj Sayısı: 7,571
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 10
    Bulunduğu yer: minallah-ilelllah

    Cevap: Tasavvufun diğer islami ilimler arasındaki ilişkileri nelerdir?




    TASAVVUF NEDİR?

    İslam şeriatı dört bölümden ibarettir.

    1- Fıkıh.

    2- Kelam.

    3- Ahlak.

    4- Tasavvuf.

    Fıkıh; helal ile haramı, sahih ile batılı açıklayan ilimdir, konusu namaz, zekat, oruç, hacc, alış-veriş, icare, vakıf, vasiyyet, feraiz, nikah, talak, hudud, hilafet gibi mükelleflerin fiil ve sözlerdir.

    Kelam, dini inaçlara isbatlamak için belgeleri serdederek varid olan şüpheleri izale eden ilimdir. Konusu, Allah`ın zat ile sıfatları ve ahiret ahvalıdır.

    Ahlak, iyi meziyetler edinmek, kötülerden korunmak için iyi ve çirkin davranmış ve hususiyetleri inceleyen ilimdir. Konusu; cömertlik, cimrilik, müsamaha, intikam, isar - başkasini kendinden üstün tutma - ve hodğamlık. Güler yüzlülük ve suratın asık olmaması...

    Tasavvuf; kemale ermek için ruhu, ibadet, zikir ve fikir gibi şeylerle terbiye ettirip nefsi kalb hastalıklarından tezkiye etme yolunu gösteren ilimdir. Konusu, zikir, fikir, ahlak, riya, muhabbet, buğz, tevazu ve kibir, hırs, mürakabe, mücahede ve tevekkül gibi şeylerdir. Yukarda yapılan açıklamadan anlaşıldığına göre şeriat dört dallı bir ağaç gibidir.

    Şeriaata -İslama- inanan herkesin mutlaka onun muhtevası olan bu dört dala da inanması gerekir. Çünkü ilm-i kelama ait olan Allah ve sıfatlarına ve fıkha ait olan namaz ve oruca iman etmek gerektiği gibi tasavvufa ait olan zikir, fikir ve ihlas gibi şeylere iman etmek de gerektir. Demek kelam ve fıkhı ilahi olduğu kadar tasavvuf da ilahidir. Zira Kur`an-ı Kerim kelam ve fıkıh meselelerinden söz ettiği gibi zikir, fikir ve ihlas gibi tasavvuf meselelerinden de söz etmiştir. Tasavvufu Hz. Ebubekir veya Hz. Ali`ye isnad etmek doğru değildir. Ayrıca "Herkesin mutlaka bir şeyhe intisab etmesi gerekir" diye bir şart yoktur. Böyle olsaydi mutlaka Kur`an veya sünnet bunu kesin olarak açiklayacak ve Islam`in farzlarindan biri kabul edecekti. Mesela kelam ve fikhi için bir kelamciya veya bir fakihe intisab etmek icab eder mi? Etmez. Etmedigine göre tasavvuf için de bir mutasavvifa intisab etmek de icab etmez. Ve bunun için delil yoktur. Islam`in kaynaklari meydandadir. Ancak herkes için bilinmesi gereken kelam ve fikhi meseleleri ögrenmek zorunlu oldugu kadar tasavvufi meseleleri ögrenmek de zorunludur. Yani kelamdan Allah`i ve sifatlarini bilip O`na iman etmek, fikhitan namaz, zekat, oruç ve hacc gibi meseleleri ögrenmek ve uygulamak vacib oldugu kadar zikri, fikri, ihlasi, muhabbeti, ögrenmek ve onu uygulamak, riyakarligi ve müslümanlara karşi bugzun haram oldugu bilmek ve ondan uzaklaşmak da vacibtir. Ancak bir kimse kelamci veya fakih olmak isterse bir kelamcidan veya fakihten mutlaka ders almak ve derse devam etmek mecburiyetindedir. Yoksa ne kelamci ne fakih olur. Kezalik bir kimse mutasavvif olmak istiyorsa mutlaka bir tasavvuf mürşidine devam etmesi lazimdir.

    Yalniz bugün mutasavvif denilen kimselerin yüzde doksan sekizi mutasavvif olmaktan ziyade birer tüccar, birer siyasidir. Gaye servet, şan, şeref ve makamdir. Bir mevlidhan veya bir duahan veya sanatkarin gayesi ne ise piyasada mevcut ehli tasavvufun çoguda ayni gayeyi taşiyor. Dikkat edilsin hepsini kasd etmiyorum. Çogu diyorum. Bakiniz Cüneyd-i Bagdadi ne diyor: Tasavvuf Hakkin sendeki seni öldürmesi ve kendisiyle yaşatmasidir. Yani Insanin nefsini yok etmesi ve yalniz Hakk`in irade ve ihtiyariyla hareket etmesidir. Ma`ruf Kerhi de şöyle diyor: Tasavvuf, hakikatlari almak ve yaratilmişlarin elinde her ne varsa hepsinden ümidi kesmektir. Tasavvuf iddiasinda bulunan kimse bunlarin sözleriyle kendini ölçsün. Böyle olursa zaten ona sözümüz yoktur. Yoksa onun da söylemeye hakki olamaz. Tasavvuf, ilmi fikhi ve kelam ilminden sonra ortaya çikmiştir. Çünkü Peygamberin (sav) irtihalinden sonra ilk önce Kur`an-i Kerim bir araya getirildi. Bilahare uydurmaci ve yalancilardan korunmak gayesiyle hadislerin derlemesine başlandi. Sonra gün geçtikçe genişleyen Islam aleminde vaki olan hadis ve olaylara cevap vermek için ehli ilim, fikih ve kelamla meşgul olup bu sahada çok eser verdiler. Ve uzun zaman ulema sadece bununla iktifa ettiler. Fakat Gazali`nin dedigi gibi sadece aliş-veriş, icare, selam, nikah ve talak gibi meselelerle ugraşmak kalbe kasavet veriyor. Bunun için ulema ve mutasavviflar islam``n bir bütünü olan zikir, fikir, mücahede, riyazet, ihlas muhabbet ve Allah korkusu gibi mefhumlarin üzerine durup zidlariyla birlikte açiklayip hakkinda eser yazdilar. Ve böylece tasavvuf ilmi de metodlu bir şekilde ortaya çikmiş oldu. Tasavvuf şahsinda yazilmiş eserlerin en güzeli Gazali`nin kitaplariyla Ebu Talib al-Mekki`nin Kutü`l-Kulub ismindeki kitabidir. Bu hususta Ihyaül-Ulum kafi ve vafidir. Hülasa her müslüman - yani Islam`i bilen ve onunla amel eden- hem kelamci, hem fakih, hem ahlakci, hem mütesavvifdir. Çünkü Islam bunlardan ibarettir. Başka bir şekilde tasavvufu izah etmek dogru degildir. Avamin hurafe vehikayelerine ehemmiyet verilmemesi lazimdir.

    Alıntı
    İlm-i ledün (ledün ilmi / bâtın ilmi) denilen ilme sahip olanların, sahip oldukları bilgileri açıklamamalarının hikmeti ne olabilir?


    Ehl-i tasavvuf, duyu, akıl ve tecrübe dışında, bir de ilm-i ledün (ledün ilmi / bâtın ilmi) kabul ederler. İlm-i ledün, vehbî bir ilimdir. Hz. Hızır’ın ilminden bahseden ayetteki “Ledün” kelimesinden hareketle, bu isim verilmiştir.*Böyle bir bilgi, özel bir bilgidir. Bu bilgi, olayların içyüzüne vukufiyeti sağlar. Bir çeşit gayb bilgisi, sırlar bilgisidir.

    Mutasavvıflar dinî ilimleri biri zahir, di*ğeri bâtın olmak üzere ikiye ayırır; ha*dis, fıkıh ve kelâm gibi ilimlere zahir ilimleri, tasavvufa da bâtın ilmi adını ve*rirler. Zahirî ilimlerle meşgul olanlara za*hir ulemâsı, rüsum ulemâsı ve ehl-i za*hir; kendilerine de bâtın ulemâsı ve ehl-i bâtın derler.

    Mutasavvıflara göre naslardaki gizli mânaları, ibadetlerin manevî ve ahlâkî özünü, varlık ve olayların arka*sındaki sırları açıklığa kavuşturan bâtın ilmi gizlidir ve onu halka açıklamak caiz değildir. Çünkü halk bu yüksek ilmi ve ondaki ince mânaları ya anlayamaz ve*ya yanlış anlar. Bu yüzden bâtın ilmi an*cak zeki, yetenekli, istekli ve kalp gözü açık kimselere öğretilir.

    Bâtın ilmini işaretle değil sözle anlatan ilk süfî Zünnûn el-Mısrî'dir (ö. 245/859). Fakat o bu ilmi sadece kendisine inananlara anlatmaktaydı. Cüneyd-i Bağdadî bu ilmi mahzenlerde ve kapalı kapılar ardında öğretiyordu. Tasavvuf tarihinde bâtın ilminden kürsülerde açık*ça bahseden ilk sûfînin Şiblî olduğu söy*lenir.(1) Bununla beraber bâ*tın ilmi geniş ölçüde her zaman gizli öğ*retilmiş, bu anlayış tarikatlarda da de*vam ettirilmiştir.

    Mutasavvıflara göre bâtın ilmi İslâm'*dan ayrı ve onun dışında bir ilim değil*dir. Bu ilim esasen nasların derîn ve ince mânalarından ibaret olup Hz. Peygamber (asm) tarafından bazı sahâbîlere öğretil*miştir. Nitekim onun sırdaşı (sâhibü sırri'n-nebî) Huzeyfe b. Yemân'a bazı sırlar tevdi ettiği, ayrıca Ebû Hüreyre'nin, "Hz. Peygamber'den iki ilim öğrendim; birini yaydım, öbürünü saklı tuttum, onu da yaysaydım başımı keserlerdi." dediği ri*vayet edilir(2). Hz. Peygamber (asm)'in dinde fakih olması için dua ettiği İbn Abbas'ın ilminin de bâtın ilmi olduğu söylenir.

    Cüneyd-i Bağdadî, Hz. Musa (as)'ın Hızır'*dan öğrendiği "ledün ilmi"(3) ile Hz. Ali'nin (ra)*bildiği bâtın ilmi*nin aynı şey olduğunu söyler. Serrâc'a göre Kur'an'ın, hadisin ve İslâm'ın da za*hir ve bâtını vardır. Geniş anlamıyla "şe*riat ilmi" bu ikisini de ihtiva eder.

    Gazzâli na*maz, oruç, zekât, hac ve Kur'an tilâveti gibi bütün ibadetlerin bir zahirî, bir de bâtınî yönü bulunduğunu ifade ederek zahirî amel-bâtınî amel, zahirî hüküm -bâtınî hüküm, zahirî edep-bâtınî edep, zahirî temizlik-bâtınî temizlik gibi ikili ayırımlar yapar.

    Meselâ ona göre rükû'un zahirî mânası eğilmek, bâtınî mâna*sı saygı göstermektir. Zahirî mâna be*den, bâtınî mâna ruh gibi olduğundan bâtınî yönü gerçekleşmeyen ibadetler cansız sayılır.

    Kelâmcılar bilgi kaynağı olarak akıl ve beş duyu ile haber-i sâdık içinde dü*şündükleri peygamberlere gelen vahiy ve ilhamı kabul ederler. Gazzâlî, Râzî, Âmidî gibi müteahhir devir kelâmcıları mu*tasavvıfların keşf, ilham, bâtın ilmi gibi deyimlerle ifade ettikleri bilgileri de bil*gi kaynağı olarak kabul etmekle birlik*te, bu tür sübjektif bilgileri vehim ve kuruntulardan ayırabilmek için bunların Kitap ve Sünnete uygunluğunu esas al*mışlardır. Kelâmcıların bu görüşü aslın*da süfîlerin, "zahire aykırı düşen her şey bâtıldır" il*kesinin değişik bir şekilde ifade edilme*sinden başka bir şey değildir. Teftâzâni'nin, "İlhamla ilim hâsıl olursa da bu ilim herkes için bir delil teşkil etmez." sözü bu konuda kelâmcıların ortak gö*rüşlerinin özeti sayılabilir.(4)

    Şu nokta da unutulmamalıdır ki; insan kalbi, Rahmanî ilhamlara alıcı olduğu gibi, şeytanî vesveselere de açıktır. İkisini birbirinden ayırt edemeyen aldanır ve aldatır. “Keşfiyat te’vîle, rüyalar tabire muhtaçtır.” (5) esasını bilmeyen, bu vâdide çok yanılır. Kur’an hakikatlerine ters düşen rüyalar ve ilhamlarla*amel edilmez, bu tür keşifler mutlaka tevil edilmelidir.

    Dipnotlar:

    1. Câmî, s. 33
    2. Buhârî, "ilim", 42
    3. el-Kehf 18/65
    4. DİA, Batın İlmi Md.
    5. Nursî, Kastamonu Lahikası, s. 249

    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet
    *



  3. 27.Nisan.2013, 08:36
    2
    Üye



    TASAVVUF NEDİR?

    İslam şeriatı dört bölümden ibarettir.

    1- Fıkıh.

    2- Kelam.

    3- Ahlak.

    4- Tasavvuf.

    Fıkıh; helal ile haramı, sahih ile batılı açıklayan ilimdir, konusu namaz, zekat, oruç, hacc, alış-veriş, icare, vakıf, vasiyyet, feraiz, nikah, talak, hudud, hilafet gibi mükelleflerin fiil ve sözlerdir.

    Kelam, dini inaçlara isbatlamak için belgeleri serdederek varid olan şüpheleri izale eden ilimdir. Konusu, Allah`ın zat ile sıfatları ve ahiret ahvalıdır.

    Ahlak, iyi meziyetler edinmek, kötülerden korunmak için iyi ve çirkin davranmış ve hususiyetleri inceleyen ilimdir. Konusu; cömertlik, cimrilik, müsamaha, intikam, isar - başkasini kendinden üstün tutma - ve hodğamlık. Güler yüzlülük ve suratın asık olmaması...

    Tasavvuf; kemale ermek için ruhu, ibadet, zikir ve fikir gibi şeylerle terbiye ettirip nefsi kalb hastalıklarından tezkiye etme yolunu gösteren ilimdir. Konusu, zikir, fikir, ahlak, riya, muhabbet, buğz, tevazu ve kibir, hırs, mürakabe, mücahede ve tevekkül gibi şeylerdir. Yukarda yapılan açıklamadan anlaşıldığına göre şeriat dört dallı bir ağaç gibidir.

    Şeriaata -İslama- inanan herkesin mutlaka onun muhtevası olan bu dört dala da inanması gerekir. Çünkü ilm-i kelama ait olan Allah ve sıfatlarına ve fıkha ait olan namaz ve oruca iman etmek gerektiği gibi tasavvufa ait olan zikir, fikir ve ihlas gibi şeylere iman etmek de gerektir. Demek kelam ve fıkhı ilahi olduğu kadar tasavvuf da ilahidir. Zira Kur`an-ı Kerim kelam ve fıkıh meselelerinden söz ettiği gibi zikir, fikir ve ihlas gibi tasavvuf meselelerinden de söz etmiştir. Tasavvufu Hz. Ebubekir veya Hz. Ali`ye isnad etmek doğru değildir. Ayrıca "Herkesin mutlaka bir şeyhe intisab etmesi gerekir" diye bir şart yoktur. Böyle olsaydi mutlaka Kur`an veya sünnet bunu kesin olarak açiklayacak ve Islam`in farzlarindan biri kabul edecekti. Mesela kelam ve fikhi için bir kelamciya veya bir fakihe intisab etmek icab eder mi? Etmez. Etmedigine göre tasavvuf için de bir mutasavvifa intisab etmek de icab etmez. Ve bunun için delil yoktur. Islam`in kaynaklari meydandadir. Ancak herkes için bilinmesi gereken kelam ve fikhi meseleleri ögrenmek zorunlu oldugu kadar tasavvufi meseleleri ögrenmek de zorunludur. Yani kelamdan Allah`i ve sifatlarini bilip O`na iman etmek, fikhitan namaz, zekat, oruç ve hacc gibi meseleleri ögrenmek ve uygulamak vacib oldugu kadar zikri, fikri, ihlasi, muhabbeti, ögrenmek ve onu uygulamak, riyakarligi ve müslümanlara karşi bugzun haram oldugu bilmek ve ondan uzaklaşmak da vacibtir. Ancak bir kimse kelamci veya fakih olmak isterse bir kelamcidan veya fakihten mutlaka ders almak ve derse devam etmek mecburiyetindedir. Yoksa ne kelamci ne fakih olur. Kezalik bir kimse mutasavvif olmak istiyorsa mutlaka bir tasavvuf mürşidine devam etmesi lazimdir.

    Yalniz bugün mutasavvif denilen kimselerin yüzde doksan sekizi mutasavvif olmaktan ziyade birer tüccar, birer siyasidir. Gaye servet, şan, şeref ve makamdir. Bir mevlidhan veya bir duahan veya sanatkarin gayesi ne ise piyasada mevcut ehli tasavvufun çoguda ayni gayeyi taşiyor. Dikkat edilsin hepsini kasd etmiyorum. Çogu diyorum. Bakiniz Cüneyd-i Bagdadi ne diyor: Tasavvuf Hakkin sendeki seni öldürmesi ve kendisiyle yaşatmasidir. Yani Insanin nefsini yok etmesi ve yalniz Hakk`in irade ve ihtiyariyla hareket etmesidir. Ma`ruf Kerhi de şöyle diyor: Tasavvuf, hakikatlari almak ve yaratilmişlarin elinde her ne varsa hepsinden ümidi kesmektir. Tasavvuf iddiasinda bulunan kimse bunlarin sözleriyle kendini ölçsün. Böyle olursa zaten ona sözümüz yoktur. Yoksa onun da söylemeye hakki olamaz. Tasavvuf, ilmi fikhi ve kelam ilminden sonra ortaya çikmiştir. Çünkü Peygamberin (sav) irtihalinden sonra ilk önce Kur`an-i Kerim bir araya getirildi. Bilahare uydurmaci ve yalancilardan korunmak gayesiyle hadislerin derlemesine başlandi. Sonra gün geçtikçe genişleyen Islam aleminde vaki olan hadis ve olaylara cevap vermek için ehli ilim, fikih ve kelamla meşgul olup bu sahada çok eser verdiler. Ve uzun zaman ulema sadece bununla iktifa ettiler. Fakat Gazali`nin dedigi gibi sadece aliş-veriş, icare, selam, nikah ve talak gibi meselelerle ugraşmak kalbe kasavet veriyor. Bunun için ulema ve mutasavviflar islam``n bir bütünü olan zikir, fikir, mücahede, riyazet, ihlas muhabbet ve Allah korkusu gibi mefhumlarin üzerine durup zidlariyla birlikte açiklayip hakkinda eser yazdilar. Ve böylece tasavvuf ilmi de metodlu bir şekilde ortaya çikmiş oldu. Tasavvuf şahsinda yazilmiş eserlerin en güzeli Gazali`nin kitaplariyla Ebu Talib al-Mekki`nin Kutü`l-Kulub ismindeki kitabidir. Bu hususta Ihyaül-Ulum kafi ve vafidir. Hülasa her müslüman - yani Islam`i bilen ve onunla amel eden- hem kelamci, hem fakih, hem ahlakci, hem mütesavvifdir. Çünkü Islam bunlardan ibarettir. Başka bir şekilde tasavvufu izah etmek dogru degildir. Avamin hurafe vehikayelerine ehemmiyet verilmemesi lazimdir.

    Alıntı
    İlm-i ledün (ledün ilmi / bâtın ilmi) denilen ilme sahip olanların, sahip oldukları bilgileri açıklamamalarının hikmeti ne olabilir?


    Ehl-i tasavvuf, duyu, akıl ve tecrübe dışında, bir de ilm-i ledün (ledün ilmi / bâtın ilmi) kabul ederler. İlm-i ledün, vehbî bir ilimdir. Hz. Hızır’ın ilminden bahseden ayetteki “Ledün” kelimesinden hareketle, bu isim verilmiştir.*Böyle bir bilgi, özel bir bilgidir. Bu bilgi, olayların içyüzüne vukufiyeti sağlar. Bir çeşit gayb bilgisi, sırlar bilgisidir.

    Mutasavvıflar dinî ilimleri biri zahir, di*ğeri bâtın olmak üzere ikiye ayırır; ha*dis, fıkıh ve kelâm gibi ilimlere zahir ilimleri, tasavvufa da bâtın ilmi adını ve*rirler. Zahirî ilimlerle meşgul olanlara za*hir ulemâsı, rüsum ulemâsı ve ehl-i za*hir; kendilerine de bâtın ulemâsı ve ehl-i bâtın derler.

    Mutasavvıflara göre naslardaki gizli mânaları, ibadetlerin manevî ve ahlâkî özünü, varlık ve olayların arka*sındaki sırları açıklığa kavuşturan bâtın ilmi gizlidir ve onu halka açıklamak caiz değildir. Çünkü halk bu yüksek ilmi ve ondaki ince mânaları ya anlayamaz ve*ya yanlış anlar. Bu yüzden bâtın ilmi an*cak zeki, yetenekli, istekli ve kalp gözü açık kimselere öğretilir.

    Bâtın ilmini işaretle değil sözle anlatan ilk süfî Zünnûn el-Mısrî'dir (ö. 245/859). Fakat o bu ilmi sadece kendisine inananlara anlatmaktaydı. Cüneyd-i Bağdadî bu ilmi mahzenlerde ve kapalı kapılar ardında öğretiyordu. Tasavvuf tarihinde bâtın ilminden kürsülerde açık*ça bahseden ilk sûfînin Şiblî olduğu söy*lenir.(1) Bununla beraber bâ*tın ilmi geniş ölçüde her zaman gizli öğ*retilmiş, bu anlayış tarikatlarda da de*vam ettirilmiştir.

    Mutasavvıflara göre bâtın ilmi İslâm'*dan ayrı ve onun dışında bir ilim değil*dir. Bu ilim esasen nasların derîn ve ince mânalarından ibaret olup Hz. Peygamber (asm) tarafından bazı sahâbîlere öğretil*miştir. Nitekim onun sırdaşı (sâhibü sırri'n-nebî) Huzeyfe b. Yemân'a bazı sırlar tevdi ettiği, ayrıca Ebû Hüreyre'nin, "Hz. Peygamber'den iki ilim öğrendim; birini yaydım, öbürünü saklı tuttum, onu da yaysaydım başımı keserlerdi." dediği ri*vayet edilir(2). Hz. Peygamber (asm)'in dinde fakih olması için dua ettiği İbn Abbas'ın ilminin de bâtın ilmi olduğu söylenir.

    Cüneyd-i Bağdadî, Hz. Musa (as)'ın Hızır'*dan öğrendiği "ledün ilmi"(3) ile Hz. Ali'nin (ra)*bildiği bâtın ilmi*nin aynı şey olduğunu söyler. Serrâc'a göre Kur'an'ın, hadisin ve İslâm'ın da za*hir ve bâtını vardır. Geniş anlamıyla "şe*riat ilmi" bu ikisini de ihtiva eder.

    Gazzâli na*maz, oruç, zekât, hac ve Kur'an tilâveti gibi bütün ibadetlerin bir zahirî, bir de bâtınî yönü bulunduğunu ifade ederek zahirî amel-bâtınî amel, zahirî hüküm -bâtınî hüküm, zahirî edep-bâtınî edep, zahirî temizlik-bâtınî temizlik gibi ikili ayırımlar yapar.

    Meselâ ona göre rükû'un zahirî mânası eğilmek, bâtınî mâna*sı saygı göstermektir. Zahirî mâna be*den, bâtınî mâna ruh gibi olduğundan bâtınî yönü gerçekleşmeyen ibadetler cansız sayılır.

    Kelâmcılar bilgi kaynağı olarak akıl ve beş duyu ile haber-i sâdık içinde dü*şündükleri peygamberlere gelen vahiy ve ilhamı kabul ederler. Gazzâlî, Râzî, Âmidî gibi müteahhir devir kelâmcıları mu*tasavvıfların keşf, ilham, bâtın ilmi gibi deyimlerle ifade ettikleri bilgileri de bil*gi kaynağı olarak kabul etmekle birlik*te, bu tür sübjektif bilgileri vehim ve kuruntulardan ayırabilmek için bunların Kitap ve Sünnete uygunluğunu esas al*mışlardır. Kelâmcıların bu görüşü aslın*da süfîlerin, "zahire aykırı düşen her şey bâtıldır" il*kesinin değişik bir şekilde ifade edilme*sinden başka bir şey değildir. Teftâzâni'nin, "İlhamla ilim hâsıl olursa da bu ilim herkes için bir delil teşkil etmez." sözü bu konuda kelâmcıların ortak gö*rüşlerinin özeti sayılabilir.(4)

    Şu nokta da unutulmamalıdır ki; insan kalbi, Rahmanî ilhamlara alıcı olduğu gibi, şeytanî vesveselere de açıktır. İkisini birbirinden ayırt edemeyen aldanır ve aldatır. “Keşfiyat te’vîle, rüyalar tabire muhtaçtır.” (5) esasını bilmeyen, bu vâdide çok yanılır. Kur’an hakikatlerine ters düşen rüyalar ve ilhamlarla*amel edilmez, bu tür keşifler mutlaka tevil edilmelidir.

    Dipnotlar:

    1. Câmî, s. 33
    2. Buhârî, "ilim", 42
    3. el-Kehf 18/65
    4. DİA, Batın İlmi Md.
    5. Nursî, Kastamonu Lahikası, s. 249

    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet
    *






+ Yorum Gönder