Konusunu Oylayın.: Dua ile ilgili kıssalar

5 üzerinden 5.00 | Toplam: 3 kişi oyladı.

Dua ile ilgili kıssalar
  1. 12.Nisan.2013, 03:27
    1
    Misafir

    Dua ile ilgili kıssalar






    Dua ile ilgili kıssalar Mumsema dua ile ilgili kıssalar


  2. 12.Nisan.2013, 03:27
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



  3. 22.Nisan.2013, 13:11
    2
    Fetva Meclisi
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 23.Ocak.2007
    Üye No: 6
    Mesaj Sayısı: 9,526
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 103

    Cevap: Dua ile ilgili kıssalar




    Molla Hamid, Bediüzzaman'dan bir gün bir dua istedi. Bediüzzaman talebesini dinledi, fakat onun istediği gibi dua etmedi. "Hayırlısı olsun" dedi.

    Molla Hamid üzüldü, boynunu bükerek:

    - "Üstadım," dedi. "Siz benim istediğim duayı yapmıyorsunuz."

    "- Sen nasıl bir dua istiyorsun ki?"

    Molla Hamid:

    - "Ben okuduklarımı anlamak ve ezberime almak, ilim sahibi olmak istiyorum. Sizden bunun için dua talep ettim."

    Bediüzzaman, "Alim mi olacaksın" dedi.

    O da, "Evet" dedi.

    - "Peki senin hakkında ilmin hayırlı olduğunu biliyor musun?" dedi, Bediüzzaman.

    O da cevaben:

    - "Peygamberimiz, farzlardan sonra, en iyi amelin ilim olduğunu söylüyor.Hayırsız ilim de olur mu?" dedi.

    - "Bak kardeşim, herşeyin hayırlısı ve hayırsızı vardır. Bir zamanlar çok alim bir zat tanıyordum. Savaştan önceydi. İlmiyle öyle gurura ve benliğe kapılmıştı ki, onu bu halinden ne ben kurtarabildim, ne de bir başkası. O gurur onu helak etti, yoldan çıktı. Sonu da çok acı oldu."





    Erek Dağı'nda kaldığı günlerde, Molla Hamid'i dereden su almaya gönderdi. Dere vahşi hayvanların olduğu tehlikeli bir yerdi. Fakat suyu çok tatlı ve lezzetliydi.

    - "Efendim ben dereye inmeye korkuyorum" dedi, Molla Hamid.

    - "Niye korkuyorsun?"

    - "Efendim, o derede her türlü vahşi hayvan var. Banma saldırmalarından korkuyorum" diye açıkladı korkusunun sebebini.

    Bediüzzaman, talebesinin cesaretini artırmak için:

    - "Git," dedi. "Korkma, hiçbir şey olmaz!"

    Molla Hamid, gitti, dereden suyu aldı geldi.

    Bediüzzaman sordu: "Ne gördün"

    - "Hiçbir şey görmedim efendim" dedi.

    - "İnsan biraz cesaretli olmalı" dedi Bediüzzaman ve başından geçen bir olayı şöyle anlattı:

    - "Geçen sene geç bir vakitte kalkmış, elbisemi giyiyordum. Kapıdan bir hayvan girdi. Önce köpek zannettim. Bana doğru gelmeye başladı. Baktım ki kurt. O zaman kendi kendime bu hayvanın niyeti ne olabilir diye düşündüm.

    - "Kurt karşımda durdu ve bana bakmaya başladı. Yarım saat kadar öyle bakıştık durduk. Sanra döndü, çekip gitti. Ben onun bu halini şöyle değerlendirdim. Kendi kendine şöyle diyordu sanki:

    - "Bu kadar yanında durdum. Bana bir ikramda bulunmadın. Ben de sana minnet etmiyorum. İşte gidiyorum. Asıl rızık verici olan Allah'ın sofrasında rızkımı arayacağım."

    Bediüzzaman bu hadiseyi anlattıktan sonra, devamla şöyle dedi:

    - "Görüyorsun ki, elimizde hiçbir silahımız yok. Eğer bu hayvanlar başıboş bulunsalar, Allah'ın iradesi dışında kalsalar, hepimizi paramparça ederler. Onun için korkma, her şey Allah'ın emriyle hareket ediyor.




    Cumhuriyet ilan edilmiş, ülke yeni bir çehreye bürünmüştü. Osmanlıya ait ne varsa yok sayılıyor, din ve dindarlar da bundan fazlasıyla nasibini alıyordu.

    Çevresinde sevilen sayılan büyük alimler ya bir şekilde susturuluyor veya sürgüne gönderilerek etkisiz hale getiriliyordu.

    Bugünlerde Doğunun ileri gelen alimlerinden Şeyh Enver Efendi yanında bir at ve bir elbise ile Bediüzzaman'ın yanına geldi.

    - "Said, bunları al, beraber sınırı geçelim. Orada bir yerlere yerleşir, ibadetle meşgul olur, rahatımıza bakarız." dedi.

    Bediüzzaman:

    - "Siz gidin, ben gelmeyeceğim." dedi.

    Şeyh Enver Efendi ısrar etti:

    - "Ama bizi buralardan sürecekler. Seni de buradan gönderecekler. Çok sıkıntı çekeceksin. Gel beraber gidelim. Hizmetimizi gittiğimiz yerde de yaparız."

    Bediüzzaman asıl hizmetin Türkiye'de olması gerektiğini düşünüyordu. Asıl ihtiyaç buradaydı.

    Şeyh Efendiye, "Siz serbestsiniz, gidebilirsiniz," dedi. "Ben elimden gelse daha içerilere gitmeye çalışacağım."

    Şeyh Enver Efendi ne kadar ısrar ettiyse de Bediüzzaman'ı fikrinden döndüremedi ve umudunu kesmiş bir vaziyette oradan ayrıldı.

    Yolda Bediüzzaman'ın talebesi Ali Çavuş'u gördü. Ali Çavuş'a:

    - "Ali Çavuş, ne yapın edin Bediüzzaman'ı buradan kurtarın. Onu yakalayacaklar" dedi.

    Ali Çavuş:

    - "Siz kendi başınızın çaresine bakın, kendinizi kurtarın. Üstad gelmez."

    Şeyh, Ali Çavuş'a ağlayarak şöyle dedi:

    - "Ali Çavuş, siz Üstadı tanımamışsınız ve daha tanımıyorsunuz. Size yemin ederim ki, seksen tane benim gibi Şey Enver'i eritseler daha Üstadın bir parmağını tamamlayamazlar. Beni onula kıyaslamayın, onu kurtarmaya çalışın."

    Bediüzzaman, hiçbir yere gitmedi. Kendi yurdunda kaldı. Önce Burdur'a, oradam da Barla'ya sürgüne gönderildi.

    Ve buradan dünyaya yayılan bir iman hizmetinin tohumunu attı. Nur risaleleri yazıldı ve okundu. Milyonların imanı kurtuldu.




    Doğuda çıkan ayaklanma bahane edilerek, bölgenin etkili ve sözü dinlenen alimleri sürgüne gönderiliyordu. İçinde Bediüzzaman'ın, Van ve Gevaş müftülerinin, Kör Hüseyin Paşa gibi ağaların da bulunduğu bir kafileydi.

    Yüzbaşının komutasında hareket eden bir askeri birliğin gözetimindeydiler.

    Kış mevsimiydi,her taraf kar ve buzdu. Van Gölü kenarında hazırlanmış öküz kızaklarıyla yola çıkmışlardı. Erzurum üzerinden Trabzon'a, oradan da gemiyle İstanbul ve Burdur'a kadar devam edecek bir yolculuktu bu...

    Ramazan'dı. Kafilede Bediüzzaman ve birkaç kişiden başka kimse orucunu tutamıyordu.

    Karlı dağ yollarında öküzlerin çektiği kızaklarla ağır aksak ilerliyor, soğuğun ve yorgunluğun sıkıntısını ta iliklerine kadar hissediyorlardı.

    Bir ara kızakları çeken öküzlerin birinin ayağı taşa takıldı ve kanamaya başladı. Bediüzzaman bunu farketmişti.

    - "Arkadaşlar, inelim, öküz efendinin ayağı kanıyor." dedi.

    Kafiledekiler hayret dolu bir ifadeyle Bediüzzaman'a baktılar:

    - "Hocam, biz bunların sahiplerine para verdik." dediler.

    Bediüzzaman, sevgi ve merhamet dolu bir insandı. Buna dayanamadı. Ve önce kendisi kızaktan atladı.

    - "Onlar bu hayvanların sahipleri değil, ancak kullanıcılarıdırç Sahipleri Allah'tır" dedi. "Hayvanlara yazık, Hadi siz de inin aşağıya!.."




    Birgün resmi elbiseli, iri yarı, heybetli bir adam geldi. Bediüzzaman'ın yanına... Selam verdi, elini öperek yanına oturdu.

    - "Efendim, arkadaşları dışarı çıkarın, sizinle gizli bir şey görüşmek istiyorum" dedi.

    Bediüzzaman adama dönerek:

    - "Ne söyleyeceksen burada söyle, bunlar yabancı değiller."

    Kör Hüseyin Paşa bir aşiret reisiydi ve Bediüzzaman'la görüşmek için Patnos'tan kalkmış gelmişti. Kemerinden iki kese altın çıkardı.

    - "Efendim, bu benim malımın zekatıdır, talebelerinle afiyetle harcarsın" dedi.

    Bediüzzaman cevaben:

    - "Paşa, sen bilmez misin zekatın başka yere taşınması dinen caiz değildir."

    - "Efendim, çevremdeki fakirlere zekatımı dağıttım, bu sizin içindir."

    - "Benim zekata ihtiyacım yok, hem ben zekat ve hediye kabul etmiyorum."

    Kör Hüseyin Paşa, mahcup bir şekilde altınları tekrar kemerine soktu ve şöyle dedi:

    - "Efendim, sizden bir ricam olacak. Ben bu devletle savaşmak istiyorum. Beş bin askerimle Van'ın etrafını kuşatmaya aldım, emir verdiğin anda hemen vuracağım."

    Bediüzzaman celallendi, yerinden doğruldu, kaşlarını çattı:

    - "Paşa! Aklını başına al, kimi kime vurduracaksın. Hasan'ı Hüseyin'e, Ahmed'i Mehmed'e mi kırdıracaksın"

    Paşa:

    - "Efendim, ben bu konuda kararlıyım. Sizden fetva bekliyorum."

    - "Paşa, eğer Müslüman kanının dökülmesine sebep olursan Allah'ın huzurunda sorumlu olursun. Düşündüğün şeyden vazgeç."

    Paşa Bediüzzaman'a adeta yalvararak:

    - "Seyda, ben bu kadar hazırlık yaptım, şimdi askerime ne cevap vereceğim?"

    Bediüzzaman:

    - "Aşiretine ve askerine mahcup ol, ama yarın Allah'ın huzurunda rezil olma."

    Kör Hüseyin Paşa, dizüst oturduğu yerden kalktı, elini dizine vurarak, "Seyda, sen benim evimi yıktın, sen benim evimi yıktın" diye söylene söylene gitti.

    Ve Van'dan asker, top, tüfek neyi versa alıp gitti.





    Barla'da sürgündeydi. Her hali izleniyor ve Ankara'ya rapor ediliyordu. Ziyaretine gitmek, ona bir selam vermek bile yasaktı.

    Buna rağmen bir dost çevresi oluşmuştu.

    Bir talebesi gizliden gizliye onun derslerine katılıyor ve aldığı dersi evde hanımına anlatıyordu. Hanımı, "Ondan bizzat ben de ders almak istiyorum" diyordu.

    Bu istek ısrarla birkaç defa tekrarlanıncaa, Bediüzzaman razı oldu ve ona:

    - "Tamam, tesettürlü olarak seninle beraber gelsin. Hatırın için bir ders vereyim" dedi.

    Geldiler. Kapıyı çaldılar. Bediüzzaman kapıyı açtı, içeriye buyur etti ve ders esnasında kimse rahatsız etmesin diye kapıyı kapattı.

    Bir müddet sonra bir talebesi Bediüzzaman'ın yanına gelmek istedi. Kapıyı birkaç defa çaldı, fakat içeriden cevap gelmeyince daha sonra gelmek üzere geri döndü.

    Bu arada Bediüzzaman'ın gözü ayakkabılara takılmıştı. Beyin ayakkabısı içeride olduğu halde, hanımın ayakkabısı dışarıda kalmıştı.

    Dersten sonra daha önce kapıyı vuran talebesi tekrar geldi. Bediüzzaman kapıyı açtı ve ona sordu:

    - "Dışarıda kadın ayakkabılarını gördüğün zaman kalbine bir şey geldi mi?"

    - "Kesinlikle Üstadım, böyle birşeyi nasıl düşünebilirim?"

    Bediüzzaman durumu açıkladıktan sonra, talebesine şöyle bir ders verdi:

    - "Bir çatı altında yabancı bir kadınla, sakın yalnız olarak bulunma. İster ders, ister başka bir vesileyle olsun. Bunu sakın yapma. Çocuk dahi olsa, yanında muhakkak bir kimse bulunsun





    1921 yılının bahardan kalma bir günüydü. Bediüzzaman, talebelerinden Molla Süleyman'la birlikte, Ayasofya'da cemaatle namaz kılmış, yakında bir çayhaneye oturmuşlardı.

    Zamanın meşhur birkaç alimi de orada, ilmi bir konu üzerinde tartışıyorlardı. Bediüzzaman'ın gelmesiyle hepsinin yüzü aydınlandı. Onun ilmine ve muhakeme gücüne güvenirlerdi. soruyu Bediüzzaman'a da sordular.

    Cevaplamak onun için zor olmadı, kısa bir izahla meseleyi bir anda çözüverdi. Herkes memnun ve müteşekkir olmuştu. Bir çay da ona ısmarlamak istediler. Kabul etti.

    Çayını içtikten sonra, müsaade isteyip kalktı. Süleyman'a da, "Gidelim" anlamında bir işaret yaptı. Dışarı çıktılar.

    Zaman zaman sinemaya gitmek adetiydi.

    Süleyman'a:

    - "Süleyman, haydi sinemaya gidelim." dedi.

    Süleyman "Olur" dedi, ama şaşırmadan da edemedi. "Sinema mı" diye içinden geçirdi. Üstad bunu nasıl derdi?

    Bediüzzaman, Süleyman'ın içinden geçenleri okudu sanki:

    - "Ben sinemaya başkalarının gittiği gibi gitmem. Ben ibret için, ders çıkarmak için sinemaya giderim." dedi.

    O zamanki filmler sessizdi ve hareketli filmler değildi. Yerli film de henüz yoktu.

    Beraberce Alemdar Sinemasına gittiler. Birinci mevkiden iki bilet aldı.

    Her zaman iyi ve güzel yeri tercih ederdi.

    Bir süre filmi seyrettikten sonra arkasında oturan Molla Süleyman'a dönerek:

    - "Süleyman, ne anladın bu filmden?" dedi.

    Süleyman'ın cevabı kısa oldu:

    - "Hiiiç!"

    Bediüzzaman:

    - "İşte dünya da böyledir. Kendisi sabit olmadığı gibi, içindekiler de öyledir. Fanidir, durmuyor, gidiyor. Onun için dünyaya güvenme, bu film kadar kısadır. Sinema perdeleri gibi akıp gidiyor, göz açıp kapayıncaya kadar geçip gidiyor."



  4. 22.Nisan.2013, 13:11
    2
    Moderatör



    Molla Hamid, Bediüzzaman'dan bir gün bir dua istedi. Bediüzzaman talebesini dinledi, fakat onun istediği gibi dua etmedi. "Hayırlısı olsun" dedi.

    Molla Hamid üzüldü, boynunu bükerek:

    - "Üstadım," dedi. "Siz benim istediğim duayı yapmıyorsunuz."

    "- Sen nasıl bir dua istiyorsun ki?"

    Molla Hamid:

    - "Ben okuduklarımı anlamak ve ezberime almak, ilim sahibi olmak istiyorum. Sizden bunun için dua talep ettim."

    Bediüzzaman, "Alim mi olacaksın" dedi.

    O da, "Evet" dedi.

    - "Peki senin hakkında ilmin hayırlı olduğunu biliyor musun?" dedi, Bediüzzaman.

    O da cevaben:

    - "Peygamberimiz, farzlardan sonra, en iyi amelin ilim olduğunu söylüyor.Hayırsız ilim de olur mu?" dedi.

    - "Bak kardeşim, herşeyin hayırlısı ve hayırsızı vardır. Bir zamanlar çok alim bir zat tanıyordum. Savaştan önceydi. İlmiyle öyle gurura ve benliğe kapılmıştı ki, onu bu halinden ne ben kurtarabildim, ne de bir başkası. O gurur onu helak etti, yoldan çıktı. Sonu da çok acı oldu."





    Erek Dağı'nda kaldığı günlerde, Molla Hamid'i dereden su almaya gönderdi. Dere vahşi hayvanların olduğu tehlikeli bir yerdi. Fakat suyu çok tatlı ve lezzetliydi.

    - "Efendim ben dereye inmeye korkuyorum" dedi, Molla Hamid.

    - "Niye korkuyorsun?"

    - "Efendim, o derede her türlü vahşi hayvan var. Banma saldırmalarından korkuyorum" diye açıkladı korkusunun sebebini.

    Bediüzzaman, talebesinin cesaretini artırmak için:

    - "Git," dedi. "Korkma, hiçbir şey olmaz!"

    Molla Hamid, gitti, dereden suyu aldı geldi.

    Bediüzzaman sordu: "Ne gördün"

    - "Hiçbir şey görmedim efendim" dedi.

    - "İnsan biraz cesaretli olmalı" dedi Bediüzzaman ve başından geçen bir olayı şöyle anlattı:

    - "Geçen sene geç bir vakitte kalkmış, elbisemi giyiyordum. Kapıdan bir hayvan girdi. Önce köpek zannettim. Bana doğru gelmeye başladı. Baktım ki kurt. O zaman kendi kendime bu hayvanın niyeti ne olabilir diye düşündüm.

    - "Kurt karşımda durdu ve bana bakmaya başladı. Yarım saat kadar öyle bakıştık durduk. Sanra döndü, çekip gitti. Ben onun bu halini şöyle değerlendirdim. Kendi kendine şöyle diyordu sanki:

    - "Bu kadar yanında durdum. Bana bir ikramda bulunmadın. Ben de sana minnet etmiyorum. İşte gidiyorum. Asıl rızık verici olan Allah'ın sofrasında rızkımı arayacağım."

    Bediüzzaman bu hadiseyi anlattıktan sonra, devamla şöyle dedi:

    - "Görüyorsun ki, elimizde hiçbir silahımız yok. Eğer bu hayvanlar başıboş bulunsalar, Allah'ın iradesi dışında kalsalar, hepimizi paramparça ederler. Onun için korkma, her şey Allah'ın emriyle hareket ediyor.




    Cumhuriyet ilan edilmiş, ülke yeni bir çehreye bürünmüştü. Osmanlıya ait ne varsa yok sayılıyor, din ve dindarlar da bundan fazlasıyla nasibini alıyordu.

    Çevresinde sevilen sayılan büyük alimler ya bir şekilde susturuluyor veya sürgüne gönderilerek etkisiz hale getiriliyordu.

    Bugünlerde Doğunun ileri gelen alimlerinden Şeyh Enver Efendi yanında bir at ve bir elbise ile Bediüzzaman'ın yanına geldi.

    - "Said, bunları al, beraber sınırı geçelim. Orada bir yerlere yerleşir, ibadetle meşgul olur, rahatımıza bakarız." dedi.

    Bediüzzaman:

    - "Siz gidin, ben gelmeyeceğim." dedi.

    Şeyh Enver Efendi ısrar etti:

    - "Ama bizi buralardan sürecekler. Seni de buradan gönderecekler. Çok sıkıntı çekeceksin. Gel beraber gidelim. Hizmetimizi gittiğimiz yerde de yaparız."

    Bediüzzaman asıl hizmetin Türkiye'de olması gerektiğini düşünüyordu. Asıl ihtiyaç buradaydı.

    Şeyh Efendiye, "Siz serbestsiniz, gidebilirsiniz," dedi. "Ben elimden gelse daha içerilere gitmeye çalışacağım."

    Şeyh Enver Efendi ne kadar ısrar ettiyse de Bediüzzaman'ı fikrinden döndüremedi ve umudunu kesmiş bir vaziyette oradan ayrıldı.

    Yolda Bediüzzaman'ın talebesi Ali Çavuş'u gördü. Ali Çavuş'a:

    - "Ali Çavuş, ne yapın edin Bediüzzaman'ı buradan kurtarın. Onu yakalayacaklar" dedi.

    Ali Çavuş:

    - "Siz kendi başınızın çaresine bakın, kendinizi kurtarın. Üstad gelmez."

    Şeyh, Ali Çavuş'a ağlayarak şöyle dedi:

    - "Ali Çavuş, siz Üstadı tanımamışsınız ve daha tanımıyorsunuz. Size yemin ederim ki, seksen tane benim gibi Şey Enver'i eritseler daha Üstadın bir parmağını tamamlayamazlar. Beni onula kıyaslamayın, onu kurtarmaya çalışın."

    Bediüzzaman, hiçbir yere gitmedi. Kendi yurdunda kaldı. Önce Burdur'a, oradam da Barla'ya sürgüne gönderildi.

    Ve buradan dünyaya yayılan bir iman hizmetinin tohumunu attı. Nur risaleleri yazıldı ve okundu. Milyonların imanı kurtuldu.




    Doğuda çıkan ayaklanma bahane edilerek, bölgenin etkili ve sözü dinlenen alimleri sürgüne gönderiliyordu. İçinde Bediüzzaman'ın, Van ve Gevaş müftülerinin, Kör Hüseyin Paşa gibi ağaların da bulunduğu bir kafileydi.

    Yüzbaşının komutasında hareket eden bir askeri birliğin gözetimindeydiler.

    Kış mevsimiydi,her taraf kar ve buzdu. Van Gölü kenarında hazırlanmış öküz kızaklarıyla yola çıkmışlardı. Erzurum üzerinden Trabzon'a, oradan da gemiyle İstanbul ve Burdur'a kadar devam edecek bir yolculuktu bu...

    Ramazan'dı. Kafilede Bediüzzaman ve birkaç kişiden başka kimse orucunu tutamıyordu.

    Karlı dağ yollarında öküzlerin çektiği kızaklarla ağır aksak ilerliyor, soğuğun ve yorgunluğun sıkıntısını ta iliklerine kadar hissediyorlardı.

    Bir ara kızakları çeken öküzlerin birinin ayağı taşa takıldı ve kanamaya başladı. Bediüzzaman bunu farketmişti.

    - "Arkadaşlar, inelim, öküz efendinin ayağı kanıyor." dedi.

    Kafiledekiler hayret dolu bir ifadeyle Bediüzzaman'a baktılar:

    - "Hocam, biz bunların sahiplerine para verdik." dediler.

    Bediüzzaman, sevgi ve merhamet dolu bir insandı. Buna dayanamadı. Ve önce kendisi kızaktan atladı.

    - "Onlar bu hayvanların sahipleri değil, ancak kullanıcılarıdırç Sahipleri Allah'tır" dedi. "Hayvanlara yazık, Hadi siz de inin aşağıya!.."




    Birgün resmi elbiseli, iri yarı, heybetli bir adam geldi. Bediüzzaman'ın yanına... Selam verdi, elini öperek yanına oturdu.

    - "Efendim, arkadaşları dışarı çıkarın, sizinle gizli bir şey görüşmek istiyorum" dedi.

    Bediüzzaman adama dönerek:

    - "Ne söyleyeceksen burada söyle, bunlar yabancı değiller."

    Kör Hüseyin Paşa bir aşiret reisiydi ve Bediüzzaman'la görüşmek için Patnos'tan kalkmış gelmişti. Kemerinden iki kese altın çıkardı.

    - "Efendim, bu benim malımın zekatıdır, talebelerinle afiyetle harcarsın" dedi.

    Bediüzzaman cevaben:

    - "Paşa, sen bilmez misin zekatın başka yere taşınması dinen caiz değildir."

    - "Efendim, çevremdeki fakirlere zekatımı dağıttım, bu sizin içindir."

    - "Benim zekata ihtiyacım yok, hem ben zekat ve hediye kabul etmiyorum."

    Kör Hüseyin Paşa, mahcup bir şekilde altınları tekrar kemerine soktu ve şöyle dedi:

    - "Efendim, sizden bir ricam olacak. Ben bu devletle savaşmak istiyorum. Beş bin askerimle Van'ın etrafını kuşatmaya aldım, emir verdiğin anda hemen vuracağım."

    Bediüzzaman celallendi, yerinden doğruldu, kaşlarını çattı:

    - "Paşa! Aklını başına al, kimi kime vurduracaksın. Hasan'ı Hüseyin'e, Ahmed'i Mehmed'e mi kırdıracaksın"

    Paşa:

    - "Efendim, ben bu konuda kararlıyım. Sizden fetva bekliyorum."

    - "Paşa, eğer Müslüman kanının dökülmesine sebep olursan Allah'ın huzurunda sorumlu olursun. Düşündüğün şeyden vazgeç."

    Paşa Bediüzzaman'a adeta yalvararak:

    - "Seyda, ben bu kadar hazırlık yaptım, şimdi askerime ne cevap vereceğim?"

    Bediüzzaman:

    - "Aşiretine ve askerine mahcup ol, ama yarın Allah'ın huzurunda rezil olma."

    Kör Hüseyin Paşa, dizüst oturduğu yerden kalktı, elini dizine vurarak, "Seyda, sen benim evimi yıktın, sen benim evimi yıktın" diye söylene söylene gitti.

    Ve Van'dan asker, top, tüfek neyi versa alıp gitti.





    Barla'da sürgündeydi. Her hali izleniyor ve Ankara'ya rapor ediliyordu. Ziyaretine gitmek, ona bir selam vermek bile yasaktı.

    Buna rağmen bir dost çevresi oluşmuştu.

    Bir talebesi gizliden gizliye onun derslerine katılıyor ve aldığı dersi evde hanımına anlatıyordu. Hanımı, "Ondan bizzat ben de ders almak istiyorum" diyordu.

    Bu istek ısrarla birkaç defa tekrarlanıncaa, Bediüzzaman razı oldu ve ona:

    - "Tamam, tesettürlü olarak seninle beraber gelsin. Hatırın için bir ders vereyim" dedi.

    Geldiler. Kapıyı çaldılar. Bediüzzaman kapıyı açtı, içeriye buyur etti ve ders esnasında kimse rahatsız etmesin diye kapıyı kapattı.

    Bir müddet sonra bir talebesi Bediüzzaman'ın yanına gelmek istedi. Kapıyı birkaç defa çaldı, fakat içeriden cevap gelmeyince daha sonra gelmek üzere geri döndü.

    Bu arada Bediüzzaman'ın gözü ayakkabılara takılmıştı. Beyin ayakkabısı içeride olduğu halde, hanımın ayakkabısı dışarıda kalmıştı.

    Dersten sonra daha önce kapıyı vuran talebesi tekrar geldi. Bediüzzaman kapıyı açtı ve ona sordu:

    - "Dışarıda kadın ayakkabılarını gördüğün zaman kalbine bir şey geldi mi?"

    - "Kesinlikle Üstadım, böyle birşeyi nasıl düşünebilirim?"

    Bediüzzaman durumu açıkladıktan sonra, talebesine şöyle bir ders verdi:

    - "Bir çatı altında yabancı bir kadınla, sakın yalnız olarak bulunma. İster ders, ister başka bir vesileyle olsun. Bunu sakın yapma. Çocuk dahi olsa, yanında muhakkak bir kimse bulunsun





    1921 yılının bahardan kalma bir günüydü. Bediüzzaman, talebelerinden Molla Süleyman'la birlikte, Ayasofya'da cemaatle namaz kılmış, yakında bir çayhaneye oturmuşlardı.

    Zamanın meşhur birkaç alimi de orada, ilmi bir konu üzerinde tartışıyorlardı. Bediüzzaman'ın gelmesiyle hepsinin yüzü aydınlandı. Onun ilmine ve muhakeme gücüne güvenirlerdi. soruyu Bediüzzaman'a da sordular.

    Cevaplamak onun için zor olmadı, kısa bir izahla meseleyi bir anda çözüverdi. Herkes memnun ve müteşekkir olmuştu. Bir çay da ona ısmarlamak istediler. Kabul etti.

    Çayını içtikten sonra, müsaade isteyip kalktı. Süleyman'a da, "Gidelim" anlamında bir işaret yaptı. Dışarı çıktılar.

    Zaman zaman sinemaya gitmek adetiydi.

    Süleyman'a:

    - "Süleyman, haydi sinemaya gidelim." dedi.

    Süleyman "Olur" dedi, ama şaşırmadan da edemedi. "Sinema mı" diye içinden geçirdi. Üstad bunu nasıl derdi?

    Bediüzzaman, Süleyman'ın içinden geçenleri okudu sanki:

    - "Ben sinemaya başkalarının gittiği gibi gitmem. Ben ibret için, ders çıkarmak için sinemaya giderim." dedi.

    O zamanki filmler sessizdi ve hareketli filmler değildi. Yerli film de henüz yoktu.

    Beraberce Alemdar Sinemasına gittiler. Birinci mevkiden iki bilet aldı.

    Her zaman iyi ve güzel yeri tercih ederdi.

    Bir süre filmi seyrettikten sonra arkasında oturan Molla Süleyman'a dönerek:

    - "Süleyman, ne anladın bu filmden?" dedi.

    Süleyman'ın cevabı kısa oldu:

    - "Hiiiç!"

    Bediüzzaman:

    - "İşte dünya da böyledir. Kendisi sabit olmadığı gibi, içindekiler de öyledir. Fanidir, durmuyor, gidiyor. Onun için dünyaya güvenme, bu film kadar kısadır. Sinema perdeleri gibi akıp gidiyor, göz açıp kapayıncaya kadar geçip gidiyor."






+ Yorum Gönder