Konusunu Oylayın.: Kur'an'da insanın değeri

5 üzerinden 5.00 | Toplam: 2 kişi oyladı.

Kur'an'da insanın değeri
  1. 11.Nisan.2013, 20:41
    1
    Misafir

    Kur'an'da insanın değeri

  2. 22.Nisan.2013, 09:43
    2
    jerusselam
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 25.Şubat.2013
    Üye No: 100353
    Mesaj Sayısı: 4,180
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 42

    Cevap: Kur'an'da insanın değeri




    Kur'an'da insanın değeri

    Allah Tealâ (cc) her şeyi insan için yaratmıştır. Hiçbir mahluka vermediği değeri insana vermiştir. İnsan eğer kendisine verilen bu değerin bilincinde olur ve hayatını buna göre yönlendirirse, bütün yaratılmışların üzerine çıkar. Ama kendisine verilen bu değerin farkına varmadan, bilinçsiz ve anlamsız bir hayat yaşarsa, yaratılmışların en aşağı seviyesine iner. Yani insan kendi konumunu kendisi belirler.
    İnsanın ferdî yapısını bilmek kadar onun toplumsal alanda ne gibi işlevlere sahip olduğunu da bilmek gerekir. Ayrıca insan için vazgeçilmez unsurlar olan değerler, insanı yaratılış amacına yönlendiren bir fonksiyona sahiptirler.
    İnsan öncelikle Allah Tealâ'ya (cc) karşı sorumluluğunun bilincinde olmalıdır. İnsan Allah'a (cc) karşı sorumluluklarını yerine getirmeden diğer sorumlulukların hiçbir anlamı olmaz. İnsan yine kendisine karşı da sorumludur. Kendisini tehlikeye atacak ve huzurunu bozacak davranışlardan uzak durması gerekir. İnsan, yaşadığı topluma karşı da sorumludur. Nasıl ki, kendisine zarar verecek davranışlardan uzak duruyorsa aynı şekilde toplumu için de aynı düşüncede olmalıdır. Yine insan yeryüzünün neresinde bulunursa bulunsun tüm Müslümanlara karşı da sorumludur. Onların dertleriyle dertlenmek ve kardeşlik görevini yerine getirmek durumundadır
    Elbetteki insan, toplumun bir parçasıdır. Onu toplumsal kişiliğinden soyutlayarak sadece ferdî yönünü ele alırsak, onun hakkında eksik tanımlama yapmış oluruz. Çünkü insan sahip olduğu insanî özelliklerinin büyük bir kısmını ancak bir toplum içerisinde ortaya koyabilir. Bu nedenle insanı çok yönlü düşünmek gerekir. Ayrıca insanı sadece şeklî yapısıyla değil de psikolojik yapısıyla da düşünmek gerekir. İnsanı asıl değerli kılan da zaten bu manevî yapısıdır. Onu teklifle mükellef haline getiren de yine ondaki bu özelliktir. Allah (cc) insana düşünebilme ve olayları muhakeme edebilme gücünü vermiştir. O, sahip olduğu bu güçle yeryüzündeki canlı cansız bütün varlıklara hakim olur.
    Bizim çalışmamız bir yönden psikoloji, diğer yönden ise sosyoloji sahasına kadar uzanır. Aslında psikoloji ve sosyoloji, birbirini tamamlayan iki bilim dalıdır. Sürekli olarak birbirlerine ihtiyaç duyarlar.


    İlim kavramı türevleriyle birlikte Kur’an’da, 750’ye yakın yerde geçmekte olup, Allah ve O’nun yarattıklarından şuur sahibi olan insan ve melekler için kullanılmıştır. Bununla birlikte, okumak, düşünmek, ibret almak, akıl, nazar, hikmet, fikir, âyet gibi ilim ile ilgili kavramlar da dikkate alındığında, Kur’an’daki her dört âyetten birinin ilimle ilgili olduğu görülür.

    Kur’an-ı Kerim, ilk nâzil olan “Yaratan Rabbinin adıyla oku! O Allah, insanı bir alak (kan pıhtısı)’tan yarattı. Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir. O Rabb ki, kalemle insana yazmayı öğretti. İnsana bilmediği şeyleri öğretti” (‘Alak, 96/1-5) âyetiyle biz Müslümanları ilim öğrenmenin en önemli yolu olarak okumaya, yazmaya, düşünmeye, araştırmaya teşvik etmiştir. Bunun yanında Kur’an, temel bilgi vasıtaları olarak kalem (Kalem, 68/1; ‘Alak, 96/4), mürekkep (Kehf, 18/109) ve yazıdan (‘Alak, 96/4) bahsetmiş, ilme sahip olanlarla ilimden mahrum olanların asla eşit olamayacağını (Zümer, 39/9) bildirerek ilmin önemine işaret etmiştir. Hz Peygamber de (s) “Hikmet, müminin yitik malı gibidir, onu nerede bulursa onu almaya herkesten daha çok hak sahibidir” (Tirmizî, İlim 19; İbn-i Mâce, Zühd, 17) buyurarak ilmî araştırmalar ve incelemeler/gözlemler yapma hususunda biz Müslümanların önüne çok iyi bir hedef koymuştur. İşte temel dinamizmlerini bu teşvik ve tavsiyelerden alan Müslümanlar, çok erken dönemden itibaren ilim ve hikmet adına çok iyi çalışmalar ve eserler ortaya koymuşlar; Mekke, Medine, Şam, Kahire, Kudüs, Bağdat, İstanbul, Kurtuba, Buhara, Semerkand gibi daha pek çok İslam şehri ilim ve kültür merkezi haline gelmiştir.

    Kur’an’da en sık kullanılan ve üzerinde en çok durulan ilim, ilahî ilimdir, yani bizzat Allah’ın verdiği ilimdir. Sonsuz ve kuşatıcı bir ilme sahip olan Yüce Rabbimizin ilmi, mutlak ve objektiftir, hiçbir şey onu sınırlayamaz. Bu anlamda ilim kavramı, tek gerçek olan Hakk’a ve hakikate dayandığı için mutlak ve objektif bir gerçekliğe sahiptir. Mutlak ilim sahibi Yüce Allah’tan gelen bir hakikat olarak Kur’an’ın kendisi de başlı başına bir ilmî kanıt olma özelliğine sahiptir. “Sana ilim (Kur’an) geldikten sonra onların heveslerine uyma” (Bakara, 2/120, 145) âyetinde ‘ilim’, “Ey insanlar! Size Rabbinizden bir burhân (Kur’an) geldi” (Nisâ, 4/174) âyetindeki ‘burhân’, kesin ve ispatlanmış ilmi ifade eder. İlahî ilim, beşerî ilme kılavuzluk ederek insanın öğrenme ve bilme/anlama eylemini daha iyiye, daha faydalıya sevk eder.
    İslam, ilmi nur ve izzet; cehaleti ise zulmet ve karanlık olarak nitelendirmiştir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de bilenlerle bilmeyenlerin asla eşit olamayacağı (Zümer, 39/9), ilim ehline üstün dereceler verildiği (Mücadele, 58/11), Allah’tan en çok ilim ehlinin korktuğu (Fâtır, 35/38), Allah’tan ilmimizin artırılmasının istenilmesini (Tâhâ, 20/114), insanın cahillerden olmaması (En’âm, 6/35; Hûd, 11/46), cahillerden yüz çevrilmesi gerektiği (Bakara, 2/67; Ar’âf, 7/199) bildirilmiştir.

    Peygamberimizin de (s) ilim üzerine pek çok hadisleri mevcuttur. Şu hadisi konumuzun daha iyi anlaşılması için ifade etmekte fayda görüyorum: “Kim ilim öğrenmek için bir yol tutarsa, Allah da onu cennete giden yollardan birine dâhil eder. Melekler, ilim öğrenmesinden hoşnut olarak o kimseyi korurlar. İlim öğrenen için göklerde ve yerde olanlar, hatta denizdeki canlılar bile istiğfar ederler. Âlimin ibadet edene üstünlüğü, dolunaylı gecede ayın diğer yıldızlara olan üstünlüğü gibidir. Âlimler peygamberlerin vârisleridir. Peygamberler, ne dinar ne de dirhem miras bırakırlar, ama ilim miras bırakırlar. Kim ilme sahip çıkarsa, büyük bir nasip elde etmiş olur.” (Buhârî, İlim, 10; İbni Mâce, Mukaddime, 17; Ebû Dâvûd, İlim, 1; Tirmizî, İlim 19).

    Bu hadis-i şerifte de görüldüğü gibi İslam, ilme ve ilim öğrenene büyük bir değer vermiştir. Öyle ki ilim yolunda gayret gösterene cennetin yolu açılır, melekler onlar için koruyuculuk yaparlar. İlimle meşgul olanların günahlarının bağışlanması için gökteki, yerdeki, denizlerdeki varlıklar dua ederler. Âlimler, dini öğrenip anlatmaları sebebiyle de peygamberlere varistirler, onlara yakınlık kazanmış olurlar. Bilenlerle bilmeyenler eşit olmayacağı için ilim sahipleri önemli bir nasip sahibi olmaktadırlar. İlim sahipleri için büyük bir hayır/derece vardır.

    Yine Peygamberimiz (s) dualarında: “Allah’ım! Bana öğrettiğin ilimden beni faydalandır. Faydalanacağım şeyleri bana öğret. İlmimi artır. Bulunduğum her hal için Allah’a hamd olsun” (Tirmizî, Daavât, 128; İbn-i Mâce, Mukaddime, 23), “Ey Allah’ım! Faydası olmayan ilimden sana sığınırım” (Müslim, Zikir, 73; Ebû Davud, Vitr, 32; Tirmizî, Daavât, 68; Nesâî, İstâze, 13, 65; İbni Mâce, “Mukaddime”, 23; Dua, 2-3) diye dua ederdi.

    “Allah Âdem (as)’e isimlerin hepsini öğretti, sonra onları meleklere gösterip: Haydi sözünüzde sadıksanız bana şunları isimleriyle haber verin, dedi.” (Bakara, 2/31). Böylece insana eşyaları/nesneleri yapma, isimlerini bilme, onları kullanma yeteneği ve bilgisi verildi. Diğer bir ifâde ile insana meleklerin bile sahip olamadıkları bir bilgi verilmiştir. Çünkü Cenab-ı Hak Hz. Âdem (as)’e bütün eşyanın kendisini, sıfatını ve ne işe yaradığını öğretti. Bu ilâhî lütûf Hz. Âdem ile başlamış ve günümüze zamanımıza kadar artarak devam etmiş ve kıyamete kadar da devam edecektir. İnsanlar çok çeşitli yollardan, özellikle peygamberler ve onların getirdiği kitaplar, ilahî mesajlar aracılığı ile bilgilendirilmiş ve aydınlatılmıştır. Kur’an-ı Kerim’de de vurgulandığı gibi kendilerine hikmet verilenlere gerçekte büyük hayır verilmiştir (Bakara, 2/269). Zira tefekkür etmek, bilmek ve anlamak insanı şerefli kılar. Aklın temel görevi, vahyin aydınlığında Hakk’ı batıldan, iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırmaktır. Bu ise ancak ilimle mümkün olur. Aklını kullanmayanlar sağır, dilsiz ve kör gibidirler (Bakara, 2/171).

    İslam, insanın yaratılışına uygun son ve mükemmel bir din olduğu için bütün Müslümanlara ilmi farz kılmıştır. Her Müslümanın dinî vecibelerini yerine getirecek, helal ile haramı, Hakk ile batılı birbirinden ayırt edecek kadar ilim sahibi olması farz-ı ayındır. Nitekim Hz. Peygamberimiz (s): “Kadın ve erkek her Müslüman’a ilim öğrenmek farzdır” (İbni Mâce, Mukaddime, 17) buyurmuştur. İman, ilme dayanmazsa onun doğruluğu veya yanlışlığı bilinemez. Dolayısıyla ilim, imana götüren bir rehberdir. İlim sahih bir akılla mümkündür. Dinî yükümlülüklerde akıl aranır ki; “aklı olmayanın dini de yoktur” (Buhârî, Hudud, 22, Talâk, 11; Ebû Davud, Hudud, 17; Tirmizî, Hudud,1; İbn Mâce, Talâk, 15) hadisi bu gerçeğe işaret eder. Sahabe Efendilerimizin (Allah cümlesinden razı olsun) “Gelin, biraz iman edelim” sözleriyle “Gelin, biraz ilim müzakere edelim, tefekkür edelim” manasını kastetmeleri onların ilme, tefekküre, araştırmaya verdikleri önemi çok iyi ortaya koymaktadır. Zira iman olgusunda; ilmin ve aklın yeri büyüktür. Şöyle ki, iman aklî verilere yani ilim temeli üzerine oturmazsa zan, şüphe ve tahminden ibaret kalır ki, bunun Kur’an açısından hiçbir değeri yoktur. Bu yüzdendir ki Kur’an-ı Kerim, ilmî düşünce ve tefekküre dayanmayıp körü körüne atalarından devraldıkları kültürel miras üzerine hareket etmelerinden dolayı müşrikleri eleştirmektedir. (Bakara, 2/170; Mâide, 5/104; Zuhrûf, 43/22).

    Kur’an’a göre böyle bir hareket temelsiz ve akıl dışı bir davranıştır. Hâlbuki Allah’a ve diğer iman esaslarına iman etmek, sahih bir akıl üzerine inşâ edilmelidir. İşte bu nedenledir ki Kur’an, iman olgusuna insanın âfakî/objektif ve enfüsî/sübjektif delillerden hareketle ulaşmasını tavsiye etmektedir (Fussilet, 41/53). Kur’an’a göre bütün âlem, Rabbimizin bir ve tek gerçek ilah oluşunu haykıran sayısız delillerle doludur. Nitekim şu âyet buna çok iyi bir örnektir, “İnsanlar, devenin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine, yeryüzünün nasıl yayıldığına ibretle/tefekkürle bakmazlar mı?” (Ğâşiye, 88/17-20). Yani Rabbimiz, âlemdeki yarattığı her şey ile kendi varlığını bize hissettirmekte ve ispatlamaktadır. Biz müminlere düşen görev, Kur’an’ın âyet olarak isimlendirdiği bu işaretleri doğru bir şekilde düşünmek ve anlamak, imanımızı söz konusu işaretlerden edindiğimiz ilmî verilerle güçlendirmek olmalıdır.

    Yine ibadetlerin muhtevasını öğrenme, ibadetleri doğru ve makbul bir şekilde ifâ etme noktasında da ilmin çok önemli bir yeri vardır. Kadın erkek her Müslüman’ın farz-ı ayın olan ilimleri öğrenip ibadetleri buna göre yapması da insanın başta gelen sorumluluklarından biridir. Bu sorumluluk yerine getirilmediği zaman, ibadetlerde eksiklik ve hata söz konusu olacaktır. Böylece denilebilir ki, ibadet noktasında imanın olduğu kadar ilmin de önemli bir yeri vardır. Bu bağlamda ilim, hem Allah’a ve diğer iman esaslarına iman etme hem de makbûl bir ibadet etme hususunda büyük bir önem arz etmektedir.

    Sonuç olarak söylemek gerekir ise, İslam ilme ve ilim ehline büyük bir önem vermiş, biz Müslümanları ilim öğrenmeye, araştırmaya, tefekkür etmeye teşvik etmiştir. Bu teşviklerin etkisiyle Müslümanlar, çok erken dönemden itibaren ilim ve hikmet adına çok iyi çalışmalar ve eserler ortaya koymuşlar, Mekke, Medine, Şam, Kahire, Kudüs, Bağdat, İstanbul, Kurtuba, Buhara, Semerkand gibi daha pek çok İslam şehri ilim ve kültür merkezi haline gelmiştir. Günümüzün biz Müslümanlarına düşen görev ise Kur’an ve Sünnet ışığında tarihî mirasa sahip çıkarak dünyada ve ahirette huzur ve kurtuluşun ancak ilim ile mümkün olduğunu idrak edip ilmî çalışmalar ortaya koymaktır.


  3. 22.Nisan.2013, 09:43
    2
    Devamlı Üye



    Kur'an'da insanın değeri

    Allah Tealâ (cc) her şeyi insan için yaratmıştır. Hiçbir mahluka vermediği değeri insana vermiştir. İnsan eğer kendisine verilen bu değerin bilincinde olur ve hayatını buna göre yönlendirirse, bütün yaratılmışların üzerine çıkar. Ama kendisine verilen bu değerin farkına varmadan, bilinçsiz ve anlamsız bir hayat yaşarsa, yaratılmışların en aşağı seviyesine iner. Yani insan kendi konumunu kendisi belirler.
    İnsanın ferdî yapısını bilmek kadar onun toplumsal alanda ne gibi işlevlere sahip olduğunu da bilmek gerekir. Ayrıca insan için vazgeçilmez unsurlar olan değerler, insanı yaratılış amacına yönlendiren bir fonksiyona sahiptirler.
    İnsan öncelikle Allah Tealâ'ya (cc) karşı sorumluluğunun bilincinde olmalıdır. İnsan Allah'a (cc) karşı sorumluluklarını yerine getirmeden diğer sorumlulukların hiçbir anlamı olmaz. İnsan yine kendisine karşı da sorumludur. Kendisini tehlikeye atacak ve huzurunu bozacak davranışlardan uzak durması gerekir. İnsan, yaşadığı topluma karşı da sorumludur. Nasıl ki, kendisine zarar verecek davranışlardan uzak duruyorsa aynı şekilde toplumu için de aynı düşüncede olmalıdır. Yine insan yeryüzünün neresinde bulunursa bulunsun tüm Müslümanlara karşı da sorumludur. Onların dertleriyle dertlenmek ve kardeşlik görevini yerine getirmek durumundadır
    Elbetteki insan, toplumun bir parçasıdır. Onu toplumsal kişiliğinden soyutlayarak sadece ferdî yönünü ele alırsak, onun hakkında eksik tanımlama yapmış oluruz. Çünkü insan sahip olduğu insanî özelliklerinin büyük bir kısmını ancak bir toplum içerisinde ortaya koyabilir. Bu nedenle insanı çok yönlü düşünmek gerekir. Ayrıca insanı sadece şeklî yapısıyla değil de psikolojik yapısıyla da düşünmek gerekir. İnsanı asıl değerli kılan da zaten bu manevî yapısıdır. Onu teklifle mükellef haline getiren de yine ondaki bu özelliktir. Allah (cc) insana düşünebilme ve olayları muhakeme edebilme gücünü vermiştir. O, sahip olduğu bu güçle yeryüzündeki canlı cansız bütün varlıklara hakim olur.
    Bizim çalışmamız bir yönden psikoloji, diğer yönden ise sosyoloji sahasına kadar uzanır. Aslında psikoloji ve sosyoloji, birbirini tamamlayan iki bilim dalıdır. Sürekli olarak birbirlerine ihtiyaç duyarlar.


    İlim kavramı türevleriyle birlikte Kur’an’da, 750’ye yakın yerde geçmekte olup, Allah ve O’nun yarattıklarından şuur sahibi olan insan ve melekler için kullanılmıştır. Bununla birlikte, okumak, düşünmek, ibret almak, akıl, nazar, hikmet, fikir, âyet gibi ilim ile ilgili kavramlar da dikkate alındığında, Kur’an’daki her dört âyetten birinin ilimle ilgili olduğu görülür.

    Kur’an-ı Kerim, ilk nâzil olan “Yaratan Rabbinin adıyla oku! O Allah, insanı bir alak (kan pıhtısı)’tan yarattı. Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir. O Rabb ki, kalemle insana yazmayı öğretti. İnsana bilmediği şeyleri öğretti” (‘Alak, 96/1-5) âyetiyle biz Müslümanları ilim öğrenmenin en önemli yolu olarak okumaya, yazmaya, düşünmeye, araştırmaya teşvik etmiştir. Bunun yanında Kur’an, temel bilgi vasıtaları olarak kalem (Kalem, 68/1; ‘Alak, 96/4), mürekkep (Kehf, 18/109) ve yazıdan (‘Alak, 96/4) bahsetmiş, ilme sahip olanlarla ilimden mahrum olanların asla eşit olamayacağını (Zümer, 39/9) bildirerek ilmin önemine işaret etmiştir. Hz Peygamber de (s) “Hikmet, müminin yitik malı gibidir, onu nerede bulursa onu almaya herkesten daha çok hak sahibidir” (Tirmizî, İlim 19; İbn-i Mâce, Zühd, 17) buyurarak ilmî araştırmalar ve incelemeler/gözlemler yapma hususunda biz Müslümanların önüne çok iyi bir hedef koymuştur. İşte temel dinamizmlerini bu teşvik ve tavsiyelerden alan Müslümanlar, çok erken dönemden itibaren ilim ve hikmet adına çok iyi çalışmalar ve eserler ortaya koymuşlar; Mekke, Medine, Şam, Kahire, Kudüs, Bağdat, İstanbul, Kurtuba, Buhara, Semerkand gibi daha pek çok İslam şehri ilim ve kültür merkezi haline gelmiştir.

    Kur’an’da en sık kullanılan ve üzerinde en çok durulan ilim, ilahî ilimdir, yani bizzat Allah’ın verdiği ilimdir. Sonsuz ve kuşatıcı bir ilme sahip olan Yüce Rabbimizin ilmi, mutlak ve objektiftir, hiçbir şey onu sınırlayamaz. Bu anlamda ilim kavramı, tek gerçek olan Hakk’a ve hakikate dayandığı için mutlak ve objektif bir gerçekliğe sahiptir. Mutlak ilim sahibi Yüce Allah’tan gelen bir hakikat olarak Kur’an’ın kendisi de başlı başına bir ilmî kanıt olma özelliğine sahiptir. “Sana ilim (Kur’an) geldikten sonra onların heveslerine uyma” (Bakara, 2/120, 145) âyetinde ‘ilim’, “Ey insanlar! Size Rabbinizden bir burhân (Kur’an) geldi” (Nisâ, 4/174) âyetindeki ‘burhân’, kesin ve ispatlanmış ilmi ifade eder. İlahî ilim, beşerî ilme kılavuzluk ederek insanın öğrenme ve bilme/anlama eylemini daha iyiye, daha faydalıya sevk eder.
    İslam, ilmi nur ve izzet; cehaleti ise zulmet ve karanlık olarak nitelendirmiştir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de bilenlerle bilmeyenlerin asla eşit olamayacağı (Zümer, 39/9), ilim ehline üstün dereceler verildiği (Mücadele, 58/11), Allah’tan en çok ilim ehlinin korktuğu (Fâtır, 35/38), Allah’tan ilmimizin artırılmasının istenilmesini (Tâhâ, 20/114), insanın cahillerden olmaması (En’âm, 6/35; Hûd, 11/46), cahillerden yüz çevrilmesi gerektiği (Bakara, 2/67; Ar’âf, 7/199) bildirilmiştir.

    Peygamberimizin de (s) ilim üzerine pek çok hadisleri mevcuttur. Şu hadisi konumuzun daha iyi anlaşılması için ifade etmekte fayda görüyorum: “Kim ilim öğrenmek için bir yol tutarsa, Allah da onu cennete giden yollardan birine dâhil eder. Melekler, ilim öğrenmesinden hoşnut olarak o kimseyi korurlar. İlim öğrenen için göklerde ve yerde olanlar, hatta denizdeki canlılar bile istiğfar ederler. Âlimin ibadet edene üstünlüğü, dolunaylı gecede ayın diğer yıldızlara olan üstünlüğü gibidir. Âlimler peygamberlerin vârisleridir. Peygamberler, ne dinar ne de dirhem miras bırakırlar, ama ilim miras bırakırlar. Kim ilme sahip çıkarsa, büyük bir nasip elde etmiş olur.” (Buhârî, İlim, 10; İbni Mâce, Mukaddime, 17; Ebû Dâvûd, İlim, 1; Tirmizî, İlim 19).

    Bu hadis-i şerifte de görüldüğü gibi İslam, ilme ve ilim öğrenene büyük bir değer vermiştir. Öyle ki ilim yolunda gayret gösterene cennetin yolu açılır, melekler onlar için koruyuculuk yaparlar. İlimle meşgul olanların günahlarının bağışlanması için gökteki, yerdeki, denizlerdeki varlıklar dua ederler. Âlimler, dini öğrenip anlatmaları sebebiyle de peygamberlere varistirler, onlara yakınlık kazanmış olurlar. Bilenlerle bilmeyenler eşit olmayacağı için ilim sahipleri önemli bir nasip sahibi olmaktadırlar. İlim sahipleri için büyük bir hayır/derece vardır.

    Yine Peygamberimiz (s) dualarında: “Allah’ım! Bana öğrettiğin ilimden beni faydalandır. Faydalanacağım şeyleri bana öğret. İlmimi artır. Bulunduğum her hal için Allah’a hamd olsun” (Tirmizî, Daavât, 128; İbn-i Mâce, Mukaddime, 23), “Ey Allah’ım! Faydası olmayan ilimden sana sığınırım” (Müslim, Zikir, 73; Ebû Davud, Vitr, 32; Tirmizî, Daavât, 68; Nesâî, İstâze, 13, 65; İbni Mâce, “Mukaddime”, 23; Dua, 2-3) diye dua ederdi.

    “Allah Âdem (as)’e isimlerin hepsini öğretti, sonra onları meleklere gösterip: Haydi sözünüzde sadıksanız bana şunları isimleriyle haber verin, dedi.” (Bakara, 2/31). Böylece insana eşyaları/nesneleri yapma, isimlerini bilme, onları kullanma yeteneği ve bilgisi verildi. Diğer bir ifâde ile insana meleklerin bile sahip olamadıkları bir bilgi verilmiştir. Çünkü Cenab-ı Hak Hz. Âdem (as)’e bütün eşyanın kendisini, sıfatını ve ne işe yaradığını öğretti. Bu ilâhî lütûf Hz. Âdem ile başlamış ve günümüze zamanımıza kadar artarak devam etmiş ve kıyamete kadar da devam edecektir. İnsanlar çok çeşitli yollardan, özellikle peygamberler ve onların getirdiği kitaplar, ilahî mesajlar aracılığı ile bilgilendirilmiş ve aydınlatılmıştır. Kur’an-ı Kerim’de de vurgulandığı gibi kendilerine hikmet verilenlere gerçekte büyük hayır verilmiştir (Bakara, 2/269). Zira tefekkür etmek, bilmek ve anlamak insanı şerefli kılar. Aklın temel görevi, vahyin aydınlığında Hakk’ı batıldan, iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırmaktır. Bu ise ancak ilimle mümkün olur. Aklını kullanmayanlar sağır, dilsiz ve kör gibidirler (Bakara, 2/171).

    İslam, insanın yaratılışına uygun son ve mükemmel bir din olduğu için bütün Müslümanlara ilmi farz kılmıştır. Her Müslümanın dinî vecibelerini yerine getirecek, helal ile haramı, Hakk ile batılı birbirinden ayırt edecek kadar ilim sahibi olması farz-ı ayındır. Nitekim Hz. Peygamberimiz (s): “Kadın ve erkek her Müslüman’a ilim öğrenmek farzdır” (İbni Mâce, Mukaddime, 17) buyurmuştur. İman, ilme dayanmazsa onun doğruluğu veya yanlışlığı bilinemez. Dolayısıyla ilim, imana götüren bir rehberdir. İlim sahih bir akılla mümkündür. Dinî yükümlülüklerde akıl aranır ki; “aklı olmayanın dini de yoktur” (Buhârî, Hudud, 22, Talâk, 11; Ebû Davud, Hudud, 17; Tirmizî, Hudud,1; İbn Mâce, Talâk, 15) hadisi bu gerçeğe işaret eder. Sahabe Efendilerimizin (Allah cümlesinden razı olsun) “Gelin, biraz iman edelim” sözleriyle “Gelin, biraz ilim müzakere edelim, tefekkür edelim” manasını kastetmeleri onların ilme, tefekküre, araştırmaya verdikleri önemi çok iyi ortaya koymaktadır. Zira iman olgusunda; ilmin ve aklın yeri büyüktür. Şöyle ki, iman aklî verilere yani ilim temeli üzerine oturmazsa zan, şüphe ve tahminden ibaret kalır ki, bunun Kur’an açısından hiçbir değeri yoktur. Bu yüzdendir ki Kur’an-ı Kerim, ilmî düşünce ve tefekküre dayanmayıp körü körüne atalarından devraldıkları kültürel miras üzerine hareket etmelerinden dolayı müşrikleri eleştirmektedir. (Bakara, 2/170; Mâide, 5/104; Zuhrûf, 43/22).

    Kur’an’a göre böyle bir hareket temelsiz ve akıl dışı bir davranıştır. Hâlbuki Allah’a ve diğer iman esaslarına iman etmek, sahih bir akıl üzerine inşâ edilmelidir. İşte bu nedenledir ki Kur’an, iman olgusuna insanın âfakî/objektif ve enfüsî/sübjektif delillerden hareketle ulaşmasını tavsiye etmektedir (Fussilet, 41/53). Kur’an’a göre bütün âlem, Rabbimizin bir ve tek gerçek ilah oluşunu haykıran sayısız delillerle doludur. Nitekim şu âyet buna çok iyi bir örnektir, “İnsanlar, devenin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine, yeryüzünün nasıl yayıldığına ibretle/tefekkürle bakmazlar mı?” (Ğâşiye, 88/17-20). Yani Rabbimiz, âlemdeki yarattığı her şey ile kendi varlığını bize hissettirmekte ve ispatlamaktadır. Biz müminlere düşen görev, Kur’an’ın âyet olarak isimlendirdiği bu işaretleri doğru bir şekilde düşünmek ve anlamak, imanımızı söz konusu işaretlerden edindiğimiz ilmî verilerle güçlendirmek olmalıdır.

    Yine ibadetlerin muhtevasını öğrenme, ibadetleri doğru ve makbul bir şekilde ifâ etme noktasında da ilmin çok önemli bir yeri vardır. Kadın erkek her Müslüman’ın farz-ı ayın olan ilimleri öğrenip ibadetleri buna göre yapması da insanın başta gelen sorumluluklarından biridir. Bu sorumluluk yerine getirilmediği zaman, ibadetlerde eksiklik ve hata söz konusu olacaktır. Böylece denilebilir ki, ibadet noktasında imanın olduğu kadar ilmin de önemli bir yeri vardır. Bu bağlamda ilim, hem Allah’a ve diğer iman esaslarına iman etme hem de makbûl bir ibadet etme hususunda büyük bir önem arz etmektedir.

    Sonuç olarak söylemek gerekir ise, İslam ilme ve ilim ehline büyük bir önem vermiş, biz Müslümanları ilim öğrenmeye, araştırmaya, tefekkür etmeye teşvik etmiştir. Bu teşviklerin etkisiyle Müslümanlar, çok erken dönemden itibaren ilim ve hikmet adına çok iyi çalışmalar ve eserler ortaya koymuşlar, Mekke, Medine, Şam, Kahire, Kudüs, Bağdat, İstanbul, Kurtuba, Buhara, Semerkand gibi daha pek çok İslam şehri ilim ve kültür merkezi haline gelmiştir. Günümüzün biz Müslümanlarına düşen görev ise Kur’an ve Sünnet ışığında tarihî mirasa sahip çıkarak dünyada ve ahirette huzur ve kurtuluşun ancak ilim ile mümkün olduğunu idrak edip ilmî çalışmalar ortaya koymaktır.





+ Yorum Gönder