Konusunu Oylayın.: Ruh çağırma var mıdır

5 üzerinden 5.00 | Toplam: 1 kişi oyladı.

Ruh çağırma var mıdır
  1. 29.Mart.2013, 21:15
    1
    Misafir

    Ruh çağırma var mıdır






    Ruh çağırma var mıdır Mumsema ruh çağırma var mıdır


  2. 29.Mart.2013, 21:15
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



  3. 31.Mart.2013, 20:27
    2
    Yetim
    Hadimul Müslimin

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 31.Ocak.2007
    Üye No: 9
    Mesaj Sayısı: 2,006
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 23
    Bulunduğu yer: Hadimul Müslimin

    Cevap: Ruh çağırma var mıdır




    İnsan ruh ve cesetten meydana gelmiştir. Elektrikli aletler için cereyan ne ise, bedendeki azalar için de ruh odur. Sözgelimi bir ampulü parçaladığımızda ondaki cereyana bir zarar vermiş olamayız. Parçalanan ampul artık etrafı aydınlatamaz. Fakat onun parçalanması cereyanın varlığını ortadan kaldırmaz.

    Bu misal gibi, ölmüş insanların bedenleri zamanla dağılıp ortadan kaybolsa bile, onların ruhları müstakil olarak varlıklarını devam ettirirler. Zira, beden ruh ile ayakta durur. Fakat ruhun devam ve bekası bedene bağlı değildir.

    Bu durumda, "öldü" dediğimiz insanların sadece bedenleri ölmüştür. Ruhları ise "berzah alemi" denilen bir alemde hayatlarına devam etmektedirler. "Dünyanın eceli" demek olan Kıyamet kopuncaya kadar devam edecek bu alemdeki ruhlar, dünyada yaptıkları amellere göre "ya cennet bahçelerinden bir bahçede lezzet almakta, veya cehennem çukurlarından bir çukurda azap çekmektedir." (1)

    Acaba, ölmüş insanların ruhlarıyla temasa geçmek, onlardan bilgi almak mümkün müdür? Dünyanın diğer ucundaki insanlarla sesli veya görüntülü iletişim kurabildiğimiz gibi, "berzah alemi" ile de irtibat kurup, o alemin sakinleriyle görüşebilir miyiz?

    Bu tür sorular eskiden beri insanları meşgul etmiş, o alemle irtibata sevk etmiştir. Eskiden kahinler bunu gerçekleştirmeye çalışırken, günümüzde medyumlar aynı şeyi yapmaya çalışmaktadır. Özellikle sosyete çevrelerinde "ruh çağırmak" yaygın bir adet haline gelmiştir. Bu konuda, metafizik meseleleri derin bir vukufiyetle ele alan Bediüzzamanın şu tesbitlerini nakilde fayda görüyoruz:

    Bu mesele felsefeden ve ecnebiden geldiği için, ehl-i imana çok zararları olabilir. Ve çok su-i istimalata menşe olmakla beraber, içinde bir doğru olsa on yalan karışıyor. Çünkü, doğruyu ve yalanı ayırdedecek bir mihenk, bir ölçü olmadığından habis ruhlar ve şeytana yardım eden cinnîlerin, bu vesile ile, hem onun ile meşgul olanın kalbine ve hem de İslemiyete zarar vermek ihtimali var. Çünkü, maneviyat namına, İslâmî hakîkatlere ve genel inanca aykırı haber vermeler oluyor. Habis ruhlar iken, kendilerini temiz ruhlar zannettirip, belki kendilerine bazı büyük veliler namını verip İslamiyetin esaslarına aykırı sözlerle zarar vermeye çalışabilirler. Hakikatı değiştirip, saf gönüllüleri aldatabilirler. (2)

    Üstteki ifadelerden şu esasları çıkarmak mümkündür:
    1-Ruh çağırma olayı, bize dıştan girmiş bir olaydır. Kaynağı din değil, felsefedir.
    2-Kendilerini ölmüş bir insanın ruhu şeklinde takdim eden ruh çağırma celsesinin misafiri, gerçekten o kişinin ruhu olmayıp, ya habîs ruhlardan veya şeytana yardım eden cinlerden biridir.
    3-Celseye gelen meçhul misafir, gerçek dışı beyanlarla hem oradakilerin, hem de onlardan duyacak saf kişilerin inancına zarar verebilir. Mesela, kendini Mevlananın ruhu şeklinde takdîm eder. Sözüne itimadı sağlamak için, Mevlanadan bir-iki beyit de okuyabilir. Fakat daha sonra, İslâm dışı şeyleri Mevlananın sözleriymiş gibi takdîme ve telkîne çalışır.

    Bu meselede, şu nokta da çok mühimdir: Sadık rüyada, habis ruhlar ve şeytan, peygamber suretinde temessül edemez. Fakat ruh çağırmakta, habis ruhlar, belki Peygamberin lisanen ismini kendine takıp, sünnet-i seniyyeye ve şeriatın hükümlerine aykırı olarak konuşabilir. Eğer bu konuşması şeriatın hükümlerine ve sünnet-i seniyyeye muhalif ise, tam delildir ki, o konuşan temiz ruhlardan değildir. Mümin ve müslüman cinnî de değildir. Habis ruhlardan olup, bu şekilde taklit etmektedir. (3)

    Ruh çağırmanın bu tarz tehlikesine dikkat çeken Bediüzzaman, ruhlarla temasın nasıl olması gerektiğini de anlatır. Şöyle ki:
    "Şeytanları da Onun (Süleymanın) emrine bağlı kıldık. Onlardan kimi bina ustası, kimi de dalgıç idi. Diğerleri ise zincirlere vurulmuştu." (4)
    "Şeytanlardan da Onun (Süleyman) için dalgıçlık edenleri ve başka iş yapanları musahhar kıldık"(5) ayetleriyle Cenab-ı Hak bildiriyor ki: Yerin insandan sonra şuurlu olarak en mühim sakinleri olan cinler, insana hizmetkar olabilir. Onlarla temas edilebilir. Şeytanlar da düşmanlığı bırakmaya mecbur olup, ister istemez hizmet edebilirler ki, Cenab-ı Hakk, emirlerine itaat eden bir kuluna, onları itaat ettirmiştir. Cenab-ı Hak, manen şu ayetin işari diliyle der ki: Ey insan! Bana itaat eden bir kuluma cin ve şeytanları ve şerirlerini itaat ettiriyorum. Sen de benim emrime itaat etsen, çok varlıklar, hatta cin ve şeytan dahi sana itat edebilirler.

    İşte insanlığın sanat ve fennin imtizacından süzülen maddî ve manevî fevkalade hassasiyetinden tezahür eden ispirtizma gibi, ruh çağırmak ve cinlerle haberleşmenin, şu ayet, en son sınırını çiziyor ve en faydalı suretlerini tayin ediyor ve ona yolu dahi açıyor. Fakat şimdiki gibi, bazen kendine ölüler namını veren cinlere ve şeytanlara ve habis ruhlara musahhar ve maskara olup oyuncak almak değil, belki Kuranın tılsımlarıyla onları itaat ettirmektir ve şerlerinden kurtulmaktır. (6)

    Hem, ruhların temessülüne işaret eden Hz. Süleymanın (a.s.), ifritleri celb ve teshirine dair ayetler; hem, "Ona (Meryeme) ruhumuzu (Hz. Cebraili) gönderdik de, kendisine düzgün bir insan şeklinde temessül etti"(7) gibi bazı ayetler, ruhanîlerin temessülüne işaret etmekle beraber, ruhların celbine dahi işaret ediyorlar. Fakat işaret olunan temiz ruhların celbi ise, medenîlerin yaptığı gibi, hezeliyat suretinde bazı oyuncaklara, o pek ciddi ve ciddi bir âlemde olan ruhlara hürmetsizlik edip, kendi yerine ve oyuncaklara celbetmek değil; belki ciddi olarak ve ciddi bir maksad için, Muhyiddin-i Arabî gibi zatlar ki, istediği vakit ruhlar ile görüşen bir kısım ehl-i velayet misüllü, onlara müncelip olup, münasebat peyda etmek ve onların yerine gidip âlemlerine bir derece yaklaşmakla ruhaniyetlerinden manevi istifade etmektir. (8)

    Demek ki Hz. Meryeme Hz. Cebrail bir insan şeklinde görüldüğü gibi, bunun benzeri başkaları için de mümkündür. Bu olaya, uzaktan yapılan bir yayının kendi televizyonumuzda izlenmesi misaliyle bakabiliriz. Ekranımıza yansıyan bir görüntü olduğu gibi, görülen ruh dahi, Onun zatı değil, temessülüdür.

    Bir kimse uyanıkken Hz. Peygamberin ruhaniyatının temessülüne mazhar olsa ve Onunla sohbet etse, o sohbette Resulullahın söylediklerinin durumu nedir ? Kişi, bunu başkalarına nakledip, buna göre hareket etmelerini söyleyebilir mi ?

    Hatıra gelebilecek böyle bir soruya, Bediüzzaman şu şekilde açıklık getirir: Nübüvvet hakîkatı velayetten ne derece yüksekse, ispirtizma vasıtasıyla veyahut terakkiyat-ı ruhiye cihetiyle mazhar olunan sohbet ve muhabere dahi, hiçbir cihette hakîki peygamberle muhabereye yetişemiyeceğinden, yeni ahkam-ı şeriyeye medar-ı ahkam olamaz. (9) Yani, böyle bir sohbet, yeni bir takım dini hükümlere medar olamaz. Zira, "Bugün dininizi tamamladım"(10) ayetinin hükmüyle, İslam Dini ondört asır evvel tamamlanmıştır.

    Böyle bir sohbet, ancak dinin hakikatlerinin bir mütalaa ve müzakeresi şeklinde olabilir. Sohbete mazhar kişi, elbette bunun neticesinde ruhen tefeyyüz edecek, marifet yönüyle inkişaf edecektir.

    Kanaatimizce, Bediüzzaman bu tarz sohbetlerin yabancısı değildir. Eserlerinde Üveysi bir şekilde Abdülkadir-i Geylanî, İmam- Gazali, Hz. Ali gibi zatlardan ders aldığını ifade etmiştir. (11)

    Şairler, hassas ruhlu kişiler olarak, ilhama açık insanlardır. Bu ilham Rahmani menşeli olabileceği gibi, şeytani kaynaklı da olabilir. Bunlardan birinin ruhlarla irtibatını örnek olarak vermek istiyoruz. Şöyle ki:
    Enis Behiç Koryürek, "beş hececiler" olarak anılan şairlerden biridir. 1949da vefat eden bu zat, önceleri ruha inanmazken, 1946da evinde yapılan bir ruh çağırma seansıyla dünyası değişir. Çedikçi Süleyman olduğunu söyleyen seansın misafiri, iki yıl boyunca seanslara devam eder. (12) Dediğine göre, h. 1112de Trabzonda vefat etmiş olan bu zat, Enis Behice eski devrin ifadesiyle bir takım şiirler yazdırır, hadisler verir, ayetler ezberletir. Farsça kıtalar söyler, bazı kehanetlerde bulunur. (13) Bu esrarlı misafir, önceleri Enis Behice tek tek harfleri söyler ve yazdırır. İleriki günlerde doğrudan doğruya Onun diliyle konuşur. Enis Behic, bunu şöyle ifade eder: " O sözler... Edası, musikisi, manası benim tarzımdan bambaşka olan, fakat bu başkalıkla beraber gene benden bir koku, bir gölge taşıyan o sözler... Evet, ömrümde hiç düşünmediğim ve söylemesini aklımdan hiç geçirmediğim o sözler, içimden, benim içerimin daha içerisinden birdenbire fışkırıp çağlayan bir su gibi, emeksiz, engelsiz akıyor, akıyordu... Bu adeta bir irtical mucizesiydi. (14)

    Enis Behiç, iki yıl devam eden bu sohbetlerde kendisine dikte ettirilen veya bizzat dilinden kaydedilen yazıları bir kitap halinde toplamıştır. Kitap, tasavvufi şiirler manzumesidir. Enis Behicin önceki eserlerinden üslub ve muhteva yönünden çok farklıdır.

    Aynı dönemlerdeki ruh çağırma seanslarının meşhur isimlerinden Bedri Ruhselmanın kitaplaşan seans notlarında ise, kayda değer bir bilgi görülmemektedir.

    Ruhselman, kendini ruh olarak takdim eden misafire gayb alemi ile ilgili çok şeyler sormuştur. Verilen cevaplar; desteksiz, İslâmî esaslara dayanmayan bir takım mücerred iddialardan ibarettir.

    Demek ki, ruhlarla temas mümkündür. Fakat, kendini ruh olarak takdim edenin, gerçekten o kişi olması lazım değildir. Gelen meçhul misafir, cinlerden biri veya habis ruhlardan biri olabilir. Arada söylediği bazı doğruları yem olarak kullanıp, bu arada çok yalanları kabul ettirebilir. Sözgelimi, faili mechul bir cinayetin katili sorulsa ve seansın misafiri bir isim verse, o kişiye hemen katil nazarıyla bakılamaz. Bu meselede, "Ey iman edenler! Eğer bir fasık size bir haber getirirse araştırın. Yoksa, bilmeyerek bir kavme sataşırsınız da, sonra yaptığınıza pişman olursunuz"(15) ayetinin verdiği ölçüyü unutmamak gerekir. Zira, insanların yalan haber getirmeleri görüldüğü gibi, aynı durum cinler için de geçerlidir.

    Kâmil müslümanlar, ruh çağırma seanslarıyla gayb âlemini tanımaya çalışmak yerine, Kuran vasıtasıyla o âlemi bilmeye gayret ederler. Zira Kuran, alem-i şehadette âlem-i gaybın lisanıdır. (16) Bu arada, kuvvetli bir rabıtayla, İslam büyüklerinin ruhaniyyatından istifadeye çalışırlar. Fakat, -hatta peygamberin ruhaniyyatıyla bile olsa- böyle bir sohbetin, hiç bir zaman yeni dini hükümlere medar olamıyacağının da farkındadırlar.

    Kaynaklar:
    1. Tirmizi, Sünen, Kıyamet, 26
    2. Said Nursi, Emirdağ Lahikası, s. 404
    3. Said Nursi, a.g.e, s. 405
    4. Sad, 37-38
    5. Enbiya, 82
    6. Said Nursi, Sözler, s. 240
    7. Meryem, 17
    8. Said Nursi, Sözler, s. 241
    9. Said Nursi, Emirdağ Lahikası, s. 404-405
    10. Maide, 3
    11. Bkz. Said Nursi, Emirdağ Lahikası s. 64; Lemalar (osm). s. 863-864
    12. Hekimoğlu İsmail ve H. Hüseyin Korkmaz, İlimler ve Yorumlar, s. 420-422
    13. Sinan Onbulak, Ruh ve Ruhlar Alemi, s. 4
    14. Enis Behiç Koryürek, Varidat-ı Süleymaniye, s. 7
    15. Hucurat, 6
    16. Said Nursi, Sözler, s. 339


  4. 31.Mart.2013, 20:27
    2
    Hadimul Müslimin



    İnsan ruh ve cesetten meydana gelmiştir. Elektrikli aletler için cereyan ne ise, bedendeki azalar için de ruh odur. Sözgelimi bir ampulü parçaladığımızda ondaki cereyana bir zarar vermiş olamayız. Parçalanan ampul artık etrafı aydınlatamaz. Fakat onun parçalanması cereyanın varlığını ortadan kaldırmaz.

    Bu misal gibi, ölmüş insanların bedenleri zamanla dağılıp ortadan kaybolsa bile, onların ruhları müstakil olarak varlıklarını devam ettirirler. Zira, beden ruh ile ayakta durur. Fakat ruhun devam ve bekası bedene bağlı değildir.

    Bu durumda, "öldü" dediğimiz insanların sadece bedenleri ölmüştür. Ruhları ise "berzah alemi" denilen bir alemde hayatlarına devam etmektedirler. "Dünyanın eceli" demek olan Kıyamet kopuncaya kadar devam edecek bu alemdeki ruhlar, dünyada yaptıkları amellere göre "ya cennet bahçelerinden bir bahçede lezzet almakta, veya cehennem çukurlarından bir çukurda azap çekmektedir." (1)

    Acaba, ölmüş insanların ruhlarıyla temasa geçmek, onlardan bilgi almak mümkün müdür? Dünyanın diğer ucundaki insanlarla sesli veya görüntülü iletişim kurabildiğimiz gibi, "berzah alemi" ile de irtibat kurup, o alemin sakinleriyle görüşebilir miyiz?

    Bu tür sorular eskiden beri insanları meşgul etmiş, o alemle irtibata sevk etmiştir. Eskiden kahinler bunu gerçekleştirmeye çalışırken, günümüzde medyumlar aynı şeyi yapmaya çalışmaktadır. Özellikle sosyete çevrelerinde "ruh çağırmak" yaygın bir adet haline gelmiştir. Bu konuda, metafizik meseleleri derin bir vukufiyetle ele alan Bediüzzamanın şu tesbitlerini nakilde fayda görüyoruz:

    Bu mesele felsefeden ve ecnebiden geldiği için, ehl-i imana çok zararları olabilir. Ve çok su-i istimalata menşe olmakla beraber, içinde bir doğru olsa on yalan karışıyor. Çünkü, doğruyu ve yalanı ayırdedecek bir mihenk, bir ölçü olmadığından habis ruhlar ve şeytana yardım eden cinnîlerin, bu vesile ile, hem onun ile meşgul olanın kalbine ve hem de İslemiyete zarar vermek ihtimali var. Çünkü, maneviyat namına, İslâmî hakîkatlere ve genel inanca aykırı haber vermeler oluyor. Habis ruhlar iken, kendilerini temiz ruhlar zannettirip, belki kendilerine bazı büyük veliler namını verip İslamiyetin esaslarına aykırı sözlerle zarar vermeye çalışabilirler. Hakikatı değiştirip, saf gönüllüleri aldatabilirler. (2)

    Üstteki ifadelerden şu esasları çıkarmak mümkündür:
    1-Ruh çağırma olayı, bize dıştan girmiş bir olaydır. Kaynağı din değil, felsefedir.
    2-Kendilerini ölmüş bir insanın ruhu şeklinde takdim eden ruh çağırma celsesinin misafiri, gerçekten o kişinin ruhu olmayıp, ya habîs ruhlardan veya şeytana yardım eden cinlerden biridir.
    3-Celseye gelen meçhul misafir, gerçek dışı beyanlarla hem oradakilerin, hem de onlardan duyacak saf kişilerin inancına zarar verebilir. Mesela, kendini Mevlananın ruhu şeklinde takdîm eder. Sözüne itimadı sağlamak için, Mevlanadan bir-iki beyit de okuyabilir. Fakat daha sonra, İslâm dışı şeyleri Mevlananın sözleriymiş gibi takdîme ve telkîne çalışır.

    Bu meselede, şu nokta da çok mühimdir: Sadık rüyada, habis ruhlar ve şeytan, peygamber suretinde temessül edemez. Fakat ruh çağırmakta, habis ruhlar, belki Peygamberin lisanen ismini kendine takıp, sünnet-i seniyyeye ve şeriatın hükümlerine aykırı olarak konuşabilir. Eğer bu konuşması şeriatın hükümlerine ve sünnet-i seniyyeye muhalif ise, tam delildir ki, o konuşan temiz ruhlardan değildir. Mümin ve müslüman cinnî de değildir. Habis ruhlardan olup, bu şekilde taklit etmektedir. (3)

    Ruh çağırmanın bu tarz tehlikesine dikkat çeken Bediüzzaman, ruhlarla temasın nasıl olması gerektiğini de anlatır. Şöyle ki:
    "Şeytanları da Onun (Süleymanın) emrine bağlı kıldık. Onlardan kimi bina ustası, kimi de dalgıç idi. Diğerleri ise zincirlere vurulmuştu." (4)
    "Şeytanlardan da Onun (Süleyman) için dalgıçlık edenleri ve başka iş yapanları musahhar kıldık"(5) ayetleriyle Cenab-ı Hak bildiriyor ki: Yerin insandan sonra şuurlu olarak en mühim sakinleri olan cinler, insana hizmetkar olabilir. Onlarla temas edilebilir. Şeytanlar da düşmanlığı bırakmaya mecbur olup, ister istemez hizmet edebilirler ki, Cenab-ı Hakk, emirlerine itaat eden bir kuluna, onları itaat ettirmiştir. Cenab-ı Hak, manen şu ayetin işari diliyle der ki: Ey insan! Bana itaat eden bir kuluma cin ve şeytanları ve şerirlerini itaat ettiriyorum. Sen de benim emrime itaat etsen, çok varlıklar, hatta cin ve şeytan dahi sana itat edebilirler.

    İşte insanlığın sanat ve fennin imtizacından süzülen maddî ve manevî fevkalade hassasiyetinden tezahür eden ispirtizma gibi, ruh çağırmak ve cinlerle haberleşmenin, şu ayet, en son sınırını çiziyor ve en faydalı suretlerini tayin ediyor ve ona yolu dahi açıyor. Fakat şimdiki gibi, bazen kendine ölüler namını veren cinlere ve şeytanlara ve habis ruhlara musahhar ve maskara olup oyuncak almak değil, belki Kuranın tılsımlarıyla onları itaat ettirmektir ve şerlerinden kurtulmaktır. (6)

    Hem, ruhların temessülüne işaret eden Hz. Süleymanın (a.s.), ifritleri celb ve teshirine dair ayetler; hem, "Ona (Meryeme) ruhumuzu (Hz. Cebraili) gönderdik de, kendisine düzgün bir insan şeklinde temessül etti"(7) gibi bazı ayetler, ruhanîlerin temessülüne işaret etmekle beraber, ruhların celbine dahi işaret ediyorlar. Fakat işaret olunan temiz ruhların celbi ise, medenîlerin yaptığı gibi, hezeliyat suretinde bazı oyuncaklara, o pek ciddi ve ciddi bir âlemde olan ruhlara hürmetsizlik edip, kendi yerine ve oyuncaklara celbetmek değil; belki ciddi olarak ve ciddi bir maksad için, Muhyiddin-i Arabî gibi zatlar ki, istediği vakit ruhlar ile görüşen bir kısım ehl-i velayet misüllü, onlara müncelip olup, münasebat peyda etmek ve onların yerine gidip âlemlerine bir derece yaklaşmakla ruhaniyetlerinden manevi istifade etmektir. (8)

    Demek ki Hz. Meryeme Hz. Cebrail bir insan şeklinde görüldüğü gibi, bunun benzeri başkaları için de mümkündür. Bu olaya, uzaktan yapılan bir yayının kendi televizyonumuzda izlenmesi misaliyle bakabiliriz. Ekranımıza yansıyan bir görüntü olduğu gibi, görülen ruh dahi, Onun zatı değil, temessülüdür.

    Bir kimse uyanıkken Hz. Peygamberin ruhaniyatının temessülüne mazhar olsa ve Onunla sohbet etse, o sohbette Resulullahın söylediklerinin durumu nedir ? Kişi, bunu başkalarına nakledip, buna göre hareket etmelerini söyleyebilir mi ?

    Hatıra gelebilecek böyle bir soruya, Bediüzzaman şu şekilde açıklık getirir: Nübüvvet hakîkatı velayetten ne derece yüksekse, ispirtizma vasıtasıyla veyahut terakkiyat-ı ruhiye cihetiyle mazhar olunan sohbet ve muhabere dahi, hiçbir cihette hakîki peygamberle muhabereye yetişemiyeceğinden, yeni ahkam-ı şeriyeye medar-ı ahkam olamaz. (9) Yani, böyle bir sohbet, yeni bir takım dini hükümlere medar olamaz. Zira, "Bugün dininizi tamamladım"(10) ayetinin hükmüyle, İslam Dini ondört asır evvel tamamlanmıştır.

    Böyle bir sohbet, ancak dinin hakikatlerinin bir mütalaa ve müzakeresi şeklinde olabilir. Sohbete mazhar kişi, elbette bunun neticesinde ruhen tefeyyüz edecek, marifet yönüyle inkişaf edecektir.

    Kanaatimizce, Bediüzzaman bu tarz sohbetlerin yabancısı değildir. Eserlerinde Üveysi bir şekilde Abdülkadir-i Geylanî, İmam- Gazali, Hz. Ali gibi zatlardan ders aldığını ifade etmiştir. (11)

    Şairler, hassas ruhlu kişiler olarak, ilhama açık insanlardır. Bu ilham Rahmani menşeli olabileceği gibi, şeytani kaynaklı da olabilir. Bunlardan birinin ruhlarla irtibatını örnek olarak vermek istiyoruz. Şöyle ki:
    Enis Behiç Koryürek, "beş hececiler" olarak anılan şairlerden biridir. 1949da vefat eden bu zat, önceleri ruha inanmazken, 1946da evinde yapılan bir ruh çağırma seansıyla dünyası değişir. Çedikçi Süleyman olduğunu söyleyen seansın misafiri, iki yıl boyunca seanslara devam eder. (12) Dediğine göre, h. 1112de Trabzonda vefat etmiş olan bu zat, Enis Behice eski devrin ifadesiyle bir takım şiirler yazdırır, hadisler verir, ayetler ezberletir. Farsça kıtalar söyler, bazı kehanetlerde bulunur. (13) Bu esrarlı misafir, önceleri Enis Behice tek tek harfleri söyler ve yazdırır. İleriki günlerde doğrudan doğruya Onun diliyle konuşur. Enis Behic, bunu şöyle ifade eder: " O sözler... Edası, musikisi, manası benim tarzımdan bambaşka olan, fakat bu başkalıkla beraber gene benden bir koku, bir gölge taşıyan o sözler... Evet, ömrümde hiç düşünmediğim ve söylemesini aklımdan hiç geçirmediğim o sözler, içimden, benim içerimin daha içerisinden birdenbire fışkırıp çağlayan bir su gibi, emeksiz, engelsiz akıyor, akıyordu... Bu adeta bir irtical mucizesiydi. (14)

    Enis Behiç, iki yıl devam eden bu sohbetlerde kendisine dikte ettirilen veya bizzat dilinden kaydedilen yazıları bir kitap halinde toplamıştır. Kitap, tasavvufi şiirler manzumesidir. Enis Behicin önceki eserlerinden üslub ve muhteva yönünden çok farklıdır.

    Aynı dönemlerdeki ruh çağırma seanslarının meşhur isimlerinden Bedri Ruhselmanın kitaplaşan seans notlarında ise, kayda değer bir bilgi görülmemektedir.

    Ruhselman, kendini ruh olarak takdim eden misafire gayb alemi ile ilgili çok şeyler sormuştur. Verilen cevaplar; desteksiz, İslâmî esaslara dayanmayan bir takım mücerred iddialardan ibarettir.

    Demek ki, ruhlarla temas mümkündür. Fakat, kendini ruh olarak takdim edenin, gerçekten o kişi olması lazım değildir. Gelen meçhul misafir, cinlerden biri veya habis ruhlardan biri olabilir. Arada söylediği bazı doğruları yem olarak kullanıp, bu arada çok yalanları kabul ettirebilir. Sözgelimi, faili mechul bir cinayetin katili sorulsa ve seansın misafiri bir isim verse, o kişiye hemen katil nazarıyla bakılamaz. Bu meselede, "Ey iman edenler! Eğer bir fasık size bir haber getirirse araştırın. Yoksa, bilmeyerek bir kavme sataşırsınız da, sonra yaptığınıza pişman olursunuz"(15) ayetinin verdiği ölçüyü unutmamak gerekir. Zira, insanların yalan haber getirmeleri görüldüğü gibi, aynı durum cinler için de geçerlidir.

    Kâmil müslümanlar, ruh çağırma seanslarıyla gayb âlemini tanımaya çalışmak yerine, Kuran vasıtasıyla o âlemi bilmeye gayret ederler. Zira Kuran, alem-i şehadette âlem-i gaybın lisanıdır. (16) Bu arada, kuvvetli bir rabıtayla, İslam büyüklerinin ruhaniyyatından istifadeye çalışırlar. Fakat, -hatta peygamberin ruhaniyyatıyla bile olsa- böyle bir sohbetin, hiç bir zaman yeni dini hükümlere medar olamıyacağının da farkındadırlar.

    Kaynaklar:
    1. Tirmizi, Sünen, Kıyamet, 26
    2. Said Nursi, Emirdağ Lahikası, s. 404
    3. Said Nursi, a.g.e, s. 405
    4. Sad, 37-38
    5. Enbiya, 82
    6. Said Nursi, Sözler, s. 240
    7. Meryem, 17
    8. Said Nursi, Sözler, s. 241
    9. Said Nursi, Emirdağ Lahikası, s. 404-405
    10. Maide, 3
    11. Bkz. Said Nursi, Emirdağ Lahikası s. 64; Lemalar (osm). s. 863-864
    12. Hekimoğlu İsmail ve H. Hüseyin Korkmaz, İlimler ve Yorumlar, s. 420-422
    13. Sinan Onbulak, Ruh ve Ruhlar Alemi, s. 4
    14. Enis Behiç Koryürek, Varidat-ı Süleymaniye, s. 7
    15. Hucurat, 6
    16. Said Nursi, Sözler, s. 339





+ Yorum Gönder