Konusunu Oylayın.: Dr. Haluk Nurbaki Yorumuyla Fatiha Suresinin Tefsiri

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Dr. Haluk Nurbaki Yorumuyla Fatiha Suresinin Tefsiri
  1. 10.Aralık.2012, 15:39
    1
    Misafir

    Dr. Haluk Nurbaki Yorumuyla Fatiha Suresinin Tefsiri






    Dr. Haluk Nurbaki Yorumuyla Fatiha Suresinin Tefsiri Mumsema Dr. Haluk Nurbaki Yorumuyla Fatiha Suresinin Tefsiri hakkında yazı yazar mısınız ?


  2. 10.Aralık.2012, 15:39
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



  3. 21.Aralık.2012, 19:02
    2
    Muhasibi
    Editör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 22.Ağustos.2007
    Üye No: 12
    Mesaj Sayısı: 15,810
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 160
    Bulunduğu yer: Gönlümün Mürekkep Lekeleri'de Fikir İşçisi

    Cevap: Dr. Haluk Nurbaki Yorumuyla Fatiha Suresinin Tefsiri




    Sonsuz Nûr
    Müslüman demek, «Allahtan selâm gelmiş olan» demektir. Öyle bir selâm ki, Fahr-ı Kâinat hakkı için...Fahr-i Kâinat; ezel ve ebedin yaratılış sebebi, maddesiyle mânâsıyla hilkatin esas sırrı...Fahr-i Kâinatın Allah'a gittiği, bizleri de lütfen ve tenezzülen götürmek amânında bulunduğu yoldur.O yol, SONSUZ BİR NÛR yoludur..


    Haluk Nurbaki | Fâtiha
    FÂTİHA'NIN AHLÂK AÇISINDAN TEFSİRİ
    Bütün âyetlerin, tefsir ilminde bir zâhir, yedi enfüsi olmak üzere sekizer mânâları vardır. Ancak Fâtiha'nın mânâsı sonsuzdur. Biz Fâtiha'ya ait mânâları her kitabımızın mevzuu çerçevesinde, son kısım olarak vermekteyiz. Şimdi Fâtiha'nın ahlâk açısından tefsirini sekiz bölümde tetkik edelim.

    A) ZÂHİRÎ MÂNASI :

    a) Hamd, âlemlerin rabbı Allahın

    b) (O Allah ki) Rahmân, Rahim

    c) (O Allah ki) din gününün, meliki; sana ederiz kulluğu, ibâdeti, senden dileriz avni istianeyi (Yâ Rab),

    (Sırât-ı müstakimin tefsiri) :

    d) Bizi sırât-ı müstakime hidayet eyle

    e) Kendilerini in'am ettiklerinin yoluna

    f) Mağdûp ve dâllinde kalanların yoluna değil.

    B) NEFSE HİTAP EDEN MÂNA :

    Âyet 1: Ey nefs, ruhundan neş'et eden şu hitabı dinle: Hamd âlemlerin rabbı olan Allaha mahsustur.

    Bu sesin menşeini ve sana ilk işittirilen ânı düşün Ve hatırla ki dinin, yolumuzun ilk ceryanı düşünüş, dönüş ve hutırlayışla başlar. Tereddüt ve istifhamlara düşme.

    O Rabbın :

    Âyet 2 : Rahmân Rahîmdir.

    Rahmân : Bütün mahlûkatın merhamet ve şefkatı, rahmân srfatının milyarlarda biri nisbetinde... bu ismin tecellîsidir.

    Rahmân sıfatı : Allah isminden sonra Zâtın en yakın olan sıfatıdır. Bundan dolayı Rabbi'l-âlemin'in sıfatları olan tecellîlerde daima rahmeti üstündür.

    Rahîm ismi ise yalnız inananlara has bir rahmet - çeşmesidir. Aslında Fahr-i Kâinat adına doğmaktadır. O'na inananlara otomatikman bu çeşmeden sunulur.

    İki âyetin birden toplu tefsirine gelince : «Ey nefs Rahmân ve Rahîm olan Rabbına hamde, niyâza me'zunsun. Vâkıa senin nefse has özelliğin dolayısiyle Rabbından kaçmak istersin. Fakat Allah senin çamuruna hamde döndürecek iksiri de koymuştur.» Bu hitâbı ruh yapmaktadır. Fakat nefs, bu ilk hücum karşısında afallayıp, hemen aşağılık duygusuna düşmeğe çalışır, korkar ve istifham döker. Buna karşılık âyet, Rahmanîyet ve Rahîmiyet'teki esrârı sunarak insanoğlunu bir defa daha kurtarır. Bu coşkun rahmet karşısında nefs hâfâ tereddüt ederse, o nefs kâfirdir. Bu hükmümüzü 3'ncü âyetten keşf ediyoruz. Zira ruh mütekellimi ağzından Allah bu defa Celâlini ilân ediyor:

    Âyet 3:O Allah ki) Din gününün sâhibidir.

    Ey nefs, geçici saltanatlara, bâıtıl kuvvetlere ve evham zevklere aldanma. Allah her ânın olduğu gibi, her ânın ötesindeki din gününün, kıyamet gününün mutlak sâhibidir. Mâlik ve melîkidir. Saltanatların zâhir ve fâni şekillerinin yok olduğu gün (kıyamet), küfrün ve isyanın paydos emriyle münafığın gırtlağında lokması bırakıldığı gün (Dünyada İslâmın dilediği İslâm zaferi) ve nihayet fânî alan senin dünya hayatın, sona erip perde açıldığı an (ölüm saati) :

    O Haşmet-i ilâhîyi daha iyi anlayacaksın..

    Burada «din günü» ismi ile üç esas kasdediliyor :

    a) Kâfirin hesap günü; Kıyâmet.

    b) Münâfığın hesap günü : İslâm saltanatı ve ihtişamı.

    c) Müşrikin ölüm saati.

    İşte kâfir, münâfık ve müşrik sınıfının hangisinde ise nefse; mâlikler mâlîki, melikler melîki, hâkimler hâkimi olan Allah'ın kudreti beyan olunuyor.

    Eğer nefs, üç noktadan hangisinde olursa olsun bu hitap karşısında dönerse o da kabul ve tevbe.

    Bundan sonra âyetteki mütekellim değişiyor. 4'ncü âyeti, nefs başta olmak üzere bütün insan kompleksi topluca okuyacaktır :

    Âyet 4: Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden istiane dileriz.

    İmânın tezahürü burada başlar. Mademki Allah'a inandım, gel kulluk yalvarış ve isteyişinde tek kapı olan Allah kapısına sığın.

    Eğer ateş, “yak” emri almazsa yakmaz; bıçak “kes” emri almazsa kesmez, sırrına inanmazsan sen yalancısın; Allah'a kulluk edemezsin. Sabrın Allah'dan gelmedikçe, sabredemiyeceğine inanmadıkça kulluk edemezsin.

    Ne eşyadan, ne paradan, ne zâhir bir kuvvetten bir tek fayda çıkmayacağına inanmazsan kulluk yapamazsın..

    Eğer atomun, hidrojenin, roketin beynine sıkılacağı emrine rağmen : “Vız gelir ve Sâhibinin dediği olur” diyemezsen kulluk edemezsin. Eğer elinde bir tek sopa dahi olsa Allah ve Allah'ın sevgilisine karşı açılan savaş kampanyasma karşı -her ne surette olursa olsun- mücadeleden korkarsan kulluk edemezsin.

    İşte o zaman sen namazda “İyyâkena'büdü ve iyyâkenestain” dedin mi? Allah emreder : “Kapayın sahtekârın, münâfığın perdesini” ve perde, hikmet, sır, kurtuluş yolları toptan kapanır.

    Şimdi âlem-i İslâmın manzarasına bakın ve Fâtiha'daki bu noktayı düşünerek, ahvâl-i perîşandaki sırrı kendiniz çözün.

    Eğer nefs : 1'nci âyet okununca Allah'a iman ederse ehassıhas (hasların, seçkinlerin seçkini), ikinci âyette iman ederse has (seçkin), üçüncü âyette iman ederse avcım zümresindeki nefstir. Allah, hangi halde olursa olsun samimî olarak 4'ncü âyeti okuyan nefse : “Öyleyse dile benden ne dilersen” der.

    Ve nefs insan kompleksinin bütün unsurlarıyla :

    Âyet 5: “Bizi sırât-ı müstakîme hidâyet eyle” der.

    Çünkü isteklerin gaye ve zirvesi budur. Bunu kul dileyemiyeceği içindir ki, âyet bu dileği otomatikman insana iekrar ettirir. Sırât-i müstakim içinde Allah'a kavuşmaktan tutun da, bütün maddî refah ve oluşlara kadar hepsi vardır.

    Sırât-i müstakîm sonsuz istikamette intişar eden ve Allah'a giden yegâne asfalt caddedir. Bu caddenin iki yanı, îtiraf ve tefrikle çevrili. Daha ileride “gadaba uğrayanların ve dâllinde kalanların” uçurumları ile ayrılır. Sırât-i müstakîm asfaltı, nûr-u Muhammedinin intişar sahası, ahlâk-ı Muhammedinin sarayıdır. Kitabımızın 2 ve 3'ncü kısımlarındaki bütün oluşların toplu mânası «sırât-ı müstakîm»'dir. Bu yol kendi mantık ve bilgimizle bulunmaz. Ancak iyi niyet ve kulluk isteyişimize karşı Rabbımızın verdiği bahşiş, hidayet ve lûtufdur. Sırat-ı müstakîm, Allah'dan kula gider, kuldan Allah'a giderse dalâl yolu olur.

    Bu yolun tafsili alttaki iki âyette yapılmaktadır. Yâni sırât-ı müstakim, âyetle şöyie tefsir edilir :

    Âyet 6: 0 yol ki kendilerine nîmet verilenlerin yoludur.

    Demek ki, sırât-ı müstakîmin Allah lisânından tarifi; «İn’am ettiklerimin yolu» olarak emradiliyor.

    İn'âm'dan kasd : Sây ve gayretlerimizin ücreti olmayıp, hakiki sahibimiz tarafından lütfedilen, bütün maddi ve mânevî bahşişlerdir.



  4. 21.Aralık.2012, 19:02
    2
    Editör



    Sonsuz Nûr
    Müslüman demek, «Allahtan selâm gelmiş olan» demektir. Öyle bir selâm ki, Fahr-ı Kâinat hakkı için...Fahr-i Kâinat; ezel ve ebedin yaratılış sebebi, maddesiyle mânâsıyla hilkatin esas sırrı...Fahr-i Kâinatın Allah'a gittiği, bizleri de lütfen ve tenezzülen götürmek amânında bulunduğu yoldur.O yol, SONSUZ BİR NÛR yoludur..


    Haluk Nurbaki | Fâtiha
    FÂTİHA'NIN AHLÂK AÇISINDAN TEFSİRİ
    Bütün âyetlerin, tefsir ilminde bir zâhir, yedi enfüsi olmak üzere sekizer mânâları vardır. Ancak Fâtiha'nın mânâsı sonsuzdur. Biz Fâtiha'ya ait mânâları her kitabımızın mevzuu çerçevesinde, son kısım olarak vermekteyiz. Şimdi Fâtiha'nın ahlâk açısından tefsirini sekiz bölümde tetkik edelim.

    A) ZÂHİRÎ MÂNASI :

    a) Hamd, âlemlerin rabbı Allahın

    b) (O Allah ki) Rahmân, Rahim

    c) (O Allah ki) din gününün, meliki; sana ederiz kulluğu, ibâdeti, senden dileriz avni istianeyi (Yâ Rab),

    (Sırât-ı müstakimin tefsiri) :

    d) Bizi sırât-ı müstakime hidayet eyle

    e) Kendilerini in'am ettiklerinin yoluna

    f) Mağdûp ve dâllinde kalanların yoluna değil.

    B) NEFSE HİTAP EDEN MÂNA :

    Âyet 1: Ey nefs, ruhundan neş'et eden şu hitabı dinle: Hamd âlemlerin rabbı olan Allaha mahsustur.

    Bu sesin menşeini ve sana ilk işittirilen ânı düşün Ve hatırla ki dinin, yolumuzun ilk ceryanı düşünüş, dönüş ve hutırlayışla başlar. Tereddüt ve istifhamlara düşme.

    O Rabbın :

    Âyet 2 : Rahmân Rahîmdir.

    Rahmân : Bütün mahlûkatın merhamet ve şefkatı, rahmân srfatının milyarlarda biri nisbetinde... bu ismin tecellîsidir.

    Rahmân sıfatı : Allah isminden sonra Zâtın en yakın olan sıfatıdır. Bundan dolayı Rabbi'l-âlemin'in sıfatları olan tecellîlerde daima rahmeti üstündür.

    Rahîm ismi ise yalnız inananlara has bir rahmet - çeşmesidir. Aslında Fahr-i Kâinat adına doğmaktadır. O'na inananlara otomatikman bu çeşmeden sunulur.

    İki âyetin birden toplu tefsirine gelince : «Ey nefs Rahmân ve Rahîm olan Rabbına hamde, niyâza me'zunsun. Vâkıa senin nefse has özelliğin dolayısiyle Rabbından kaçmak istersin. Fakat Allah senin çamuruna hamde döndürecek iksiri de koymuştur.» Bu hitâbı ruh yapmaktadır. Fakat nefs, bu ilk hücum karşısında afallayıp, hemen aşağılık duygusuna düşmeğe çalışır, korkar ve istifham döker. Buna karşılık âyet, Rahmanîyet ve Rahîmiyet'teki esrârı sunarak insanoğlunu bir defa daha kurtarır. Bu coşkun rahmet karşısında nefs hâfâ tereddüt ederse, o nefs kâfirdir. Bu hükmümüzü 3'ncü âyetten keşf ediyoruz. Zira ruh mütekellimi ağzından Allah bu defa Celâlini ilân ediyor:

    Âyet 3:O Allah ki) Din gününün sâhibidir.

    Ey nefs, geçici saltanatlara, bâıtıl kuvvetlere ve evham zevklere aldanma. Allah her ânın olduğu gibi, her ânın ötesindeki din gününün, kıyamet gününün mutlak sâhibidir. Mâlik ve melîkidir. Saltanatların zâhir ve fâni şekillerinin yok olduğu gün (kıyamet), küfrün ve isyanın paydos emriyle münafığın gırtlağında lokması bırakıldığı gün (Dünyada İslâmın dilediği İslâm zaferi) ve nihayet fânî alan senin dünya hayatın, sona erip perde açıldığı an (ölüm saati) :

    O Haşmet-i ilâhîyi daha iyi anlayacaksın..

    Burada «din günü» ismi ile üç esas kasdediliyor :

    a) Kâfirin hesap günü; Kıyâmet.

    b) Münâfığın hesap günü : İslâm saltanatı ve ihtişamı.

    c) Müşrikin ölüm saati.

    İşte kâfir, münâfık ve müşrik sınıfının hangisinde ise nefse; mâlikler mâlîki, melikler melîki, hâkimler hâkimi olan Allah'ın kudreti beyan olunuyor.

    Eğer nefs, üç noktadan hangisinde olursa olsun bu hitap karşısında dönerse o da kabul ve tevbe.

    Bundan sonra âyetteki mütekellim değişiyor. 4'ncü âyeti, nefs başta olmak üzere bütün insan kompleksi topluca okuyacaktır :

    Âyet 4: Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden istiane dileriz.

    İmânın tezahürü burada başlar. Mademki Allah'a inandım, gel kulluk yalvarış ve isteyişinde tek kapı olan Allah kapısına sığın.

    Eğer ateş, “yak” emri almazsa yakmaz; bıçak “kes” emri almazsa kesmez, sırrına inanmazsan sen yalancısın; Allah'a kulluk edemezsin. Sabrın Allah'dan gelmedikçe, sabredemiyeceğine inanmadıkça kulluk edemezsin.

    Ne eşyadan, ne paradan, ne zâhir bir kuvvetten bir tek fayda çıkmayacağına inanmazsan kulluk yapamazsın..

    Eğer atomun, hidrojenin, roketin beynine sıkılacağı emrine rağmen : “Vız gelir ve Sâhibinin dediği olur” diyemezsen kulluk edemezsin. Eğer elinde bir tek sopa dahi olsa Allah ve Allah'ın sevgilisine karşı açılan savaş kampanyasma karşı -her ne surette olursa olsun- mücadeleden korkarsan kulluk edemezsin.

    İşte o zaman sen namazda “İyyâkena'büdü ve iyyâkenestain” dedin mi? Allah emreder : “Kapayın sahtekârın, münâfığın perdesini” ve perde, hikmet, sır, kurtuluş yolları toptan kapanır.

    Şimdi âlem-i İslâmın manzarasına bakın ve Fâtiha'daki bu noktayı düşünerek, ahvâl-i perîşandaki sırrı kendiniz çözün.

    Eğer nefs : 1'nci âyet okununca Allah'a iman ederse ehassıhas (hasların, seçkinlerin seçkini), ikinci âyette iman ederse has (seçkin), üçüncü âyette iman ederse avcım zümresindeki nefstir. Allah, hangi halde olursa olsun samimî olarak 4'ncü âyeti okuyan nefse : “Öyleyse dile benden ne dilersen” der.

    Ve nefs insan kompleksinin bütün unsurlarıyla :

    Âyet 5: “Bizi sırât-ı müstakîme hidâyet eyle” der.

    Çünkü isteklerin gaye ve zirvesi budur. Bunu kul dileyemiyeceği içindir ki, âyet bu dileği otomatikman insana iekrar ettirir. Sırât-i müstakim içinde Allah'a kavuşmaktan tutun da, bütün maddî refah ve oluşlara kadar hepsi vardır.

    Sırât-i müstakîm sonsuz istikamette intişar eden ve Allah'a giden yegâne asfalt caddedir. Bu caddenin iki yanı, îtiraf ve tefrikle çevrili. Daha ileride “gadaba uğrayanların ve dâllinde kalanların” uçurumları ile ayrılır. Sırât-i müstakîm asfaltı, nûr-u Muhammedinin intişar sahası, ahlâk-ı Muhammedinin sarayıdır. Kitabımızın 2 ve 3'ncü kısımlarındaki bütün oluşların toplu mânası «sırât-ı müstakîm»'dir. Bu yol kendi mantık ve bilgimizle bulunmaz. Ancak iyi niyet ve kulluk isteyişimize karşı Rabbımızın verdiği bahşiş, hidayet ve lûtufdur. Sırat-ı müstakîm, Allah'dan kula gider, kuldan Allah'a giderse dalâl yolu olur.

    Bu yolun tafsili alttaki iki âyette yapılmaktadır. Yâni sırât-ı müstakim, âyetle şöyie tefsir edilir :

    Âyet 6: 0 yol ki kendilerine nîmet verilenlerin yoludur.

    Demek ki, sırât-ı müstakîmin Allah lisânından tarifi; «İn’am ettiklerimin yolu» olarak emradiliyor.

    İn'âm'dan kasd : Sây ve gayretlerimizin ücreti olmayıp, hakiki sahibimiz tarafından lütfedilen, bütün maddi ve mânevî bahşişlerdir.



  5. 21.Aralık.2012, 19:03
    3
    Muhasibi
    Editör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 22.Ağustos.2007
    Üye No: 12
    Mesaj Sayısı: 15,810
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 160
    Bulunduğu yer: Gönlümün Mürekkep Lekeleri'de Fikir İşçisi

    Cevap: Dr. Haluk Nurbaki Yorumuyla Fatiha Suresinin Tefsiri

    Allah; insanı, kulluğunda niyet ve gayret gösterince, sonsuz madde ve mânâ nimetlerine gark eder. İşte bu ihsanlar külliyesine uğramış olaniarın yolu «sırât-ı müstakîm»'dlr.

    Âyet 7: Mağdubîn ve dâllîn değil.

    Sirât-i müstakîmin sonsuzlaşan ufukları bir uçdan dalâl, bir uçdan gadaba uğramışlarla çevrilidir.

    Gadaba uğramışlar, elestte secde etmemiş olanlardır. Menfi kutbun böylece ikiye ayrılmasındaki hikmetler şu noktalarda toplanır :

    1) Nefs her zaman dalâl ve gadap zümresine akmaya meyyaldir. Bu akıştan ancak sırât-ı müstakîm kurtarır bizi.

    2) Dalâlde olan nefs, kısıriığı ve cüceliği sebebiyle Hakk'ı göremeyen nefstir. Dâllîn zümresindeki nefsler; akıl ve muhakeme süzgecini ebter ve silik şahsiyetine göre çalıştırır. Câhil ve ahmak dinsizler bu gurupta toplanır; müşrikler ve kâfirler sürüsü. işte dâllîndir.

    Gadab-ı ilâhîye uğrayanlar, nefs kabiliyeti menfilikte işleyen zümredir; münafıkları teşkil eder. Bu gurupta toplanan nefs ve insanlar, akıl ve muhakeme süzgeçlerini çalıştırırlar. Fakat oradan aldıkları müsbet intiba ve ilimleri doğru mânâlandırmazlar. Nefslerindeki menfiliğin şiddeti, hakikatleri şiddetle reddeder. Kitabımızda şahsiyet yapmak metodumuza uygun olmamakla beraber çok ehemmiyetli olan «dâllîn» ve «mağdub» sınıfını tefrik için bir kaç misal vereceğim :

    Nemrut, Firavun ve yakın tarihdeki din düşmanları -meselâ Lenin- dâllin zümresindendir. Çünkü bunların nefs ve şahsiyetleri cüce ve ebterdir. Din düşmanlarının “mağdûb” olabilmeleri için, evvelâ çok üstün bir ilme ve zekâya sahip olmaları lâzımdır. Yukarıdaki şahsiyetler ilme de mahcup ve rezil olmuş tiplerdir. Biz, ilme sâhip kimseyi, Garp ve Şark kültüründen eksiksiz bilgi iktisap etmiş olarak kabul edlyoruz. Dünyanın her yerinde bu, kalde-i külliyedir. Yoksa yarım gömlek bir tahsille, gazete malûmatı ile ve basit bir espiritüel zekâ ile Allah dâvasına cephe alana bütün kâinat, akıl ve mantık güler. İşte bu zümre (dâllîn), dalâlde kalmış, karanlıkta kalmış, şaşırmış olan zümredir. «Divinya komedia» yazarı Dante de bu câhillerdendir.

    Mağdubîne misal : Perde arkasındaki Siyonist Yahudi şeflerdlr. Ne yazık ki bu sahada bir kaç isim versek, siz de tanımazsınız. Bu noktadaki şahsiyetler hangi milletin tâbiyetinden olursa olsun, hangi renkte boyalı bulunursa bulunsun, ismi münafık, ırkı İsrail, vazifesi cemiyet ahlâkını yıkmaktır. İcabında: Çok çetin bir din âlimi rolüne de girebilir. İster ismi Salamon ister Falomon olsun.

    Mağdupla mücadele güçtür. Münafık, ehli tarafından teşhis ve itlâf edilebilir.

    Dâtlînle mücadele kolaydır. Açık düşmandır. Aslında dâllîn de, gadaba uğrayan da mutlaka madde ve

    mânâ nerişanlığına mâhkûmdur.

    C) RÛHA HİTAP EDEN MÂNÂ :

    Âyet 1: Ey emr âleminin gizli bir sırrı halinde yarattığım (rûh-u insan), âlemlerin Rabbı olan Allah'ın, seni Rab ismi ile terbiye edecek ve âyetle hamdin dört sırrını tattıracağım. Ancak sen :

    «Hamd âlemlerin rabbı olan Allahın» hitabına insan halinde topluluğunu muhatap kıl..

    Âyet 2: Rahîmiyetten aldığın gönül sırrı ve Rahmâniyetten aldığın rûhî sırla bu îman ve insan lokomotifini hamd rayları üzerinde bana doğru sür.

    Âyet 3:' Nefse hakikî mâlikin ben olduğumu tanıt ve zaman ötesi saltanatımı öğret (Din gününün sahibi).

    Âyet 4: Yâ Rabbi, ancak sana yaparız secdeyl. Elestte yaptığımız gibi, şimdi de bu âlem-i kesafette sözümüzü tutacağız. Abdiyet (vâkıa elestte secde eden ve etmeyen nefstir, amma rûh bu secdenin muharrik enerjisidir) ve sana kavuşmak için ancak senden istiane dileriz.

    Âyet 5: Lütfet bizi Fahr-i Kâinatın rahmet caddesine. Bizim yerimiz Efendimizin sır sarayı olsun.

    Âyet 6: O yol ki, nur demeti ruhların yolu, rahimiyetin tecellisi olarak nûr-u Muhammedî ile şereflendirdiğin nimetler iklimidir (Kendilerine in'am ettiklerinin yolu).

    Âyet 7: O nûrdan mahrum kalanların ve sırr-ı Fâtiha'dan Şifa bulamayanların yolu değil.

    D) GÖNLE HİTAP EDEN MÂNA :

    Âyet 1: Ey zâtımdan zâtıma tecellî ederek yarattığım, nûr-u Muhammedîden bir zerre taşıyan gönül! Âlemler içinde bana hamdi ancak sen yaparsın. «Hamd» Rablık sıfatımla sana zerk edildi. Esasen insanı, Habibimin sırrı ile bana hamd etsin diye yarattım. ilk şükrü ite hamdin birinci iklimi; enfüsdeki sırrına senin asilyetine «Mahmudiyyet» tattırarak hamdin ikinci iklimini açacağım. Sen o mest halinle kaybolursun ve sırr-ı Muhammedi iklimi açılır ki; bu da hamdin üçüncü iklimi ve buutudur.

    Bu inşadan neş'et eden vuslat ve firkatle; kendinde Hamd edenin de, ben olduğumu sezersin. Bu da hamdin dördüncü iklîmidir.

    Âyet 2: Seni Rahîm tecellimden halk ettim. Rahmân sıfatımla da sana insaniyet -sıfat ve suret- verdim.

    Âyet 3: Aslında her tasarrufun sahibi benim. Sende bana karşı neş'et eden iştiyakta benim (Mâlik-i mutlak).

    Âyet 4: Nefsin sana verdiği lezzetleri at, yalnız benden haz al (gönlün kulluğu). Senin iştiyak ateşini benden başka söndürecek mecal olmadığını ilân et (gönlün istianesi).

    Âyet 5: Nûr-u Muhammedî olan caddeye beni ilet yâ Rab.

    Âyet 6: Âşıklar ordusunun safına.

    Âyet 7: Gönlü senden gayrisiyle dolmuşların (dâllîn) ve mühürlenerek körleşenlerin yoluna değii (mağdubîn).

    E) VUSLATTA OLANA HİTABI:

    Âyet 1: Hamd, «Rab» ismimle terbiye ettiğim, âlem-i kübrâ olan senin (abdihasım olan senin) gönlündeki tecellime mahsustur.

    Âyet 2: Rûhunda duyduğun rahmâniyeti, gönlünde duyduğun rahîmiyeti ebedî kıldım. Verdiğimi almak şanımdan değil.

    Âyet 3: Bütün saltanatların ilga olduğu gün, senin Cennet ötesindeki niyâzın olan «Zülcelâl vel ikrâm» sırrımı yine sana vereceğim. Din gününün sahibiyim. Senin beni aradığın her ânın da, sana tecelli ve tasarrufumla mutlak sahibiyim.

    Âyet 4: Yâ Rab, senden ayrı ânım geçmez. Senden ve zâtından başka ilâç bu gönle derman olmaz.

    Âyet 5: Bizi (gönül, ruh, nefs, vücut), nûr-u Muhammedî intişarında dâim kıl.

    Âyet 6: Nazlıların yolu olan o nurda ebedîleştir.

    Âyet 7: Senden ayrı kalanların, seni duyamayanların yolunda değil.

    F) FİRKATTA OLAN İCİN FATİHA'NIN MANASI :

    Âyet 1: Özleyiş ve bekleylşin sırrı «hamd»'dır. Âlemlerin Rabbı olan Allah'a hamdet. Firkat yanışının merhemi, Fahr-i Kâinatın sırrı olan hamddedir.

    Âyet 2: O Rahmandır. O'nun için özleyiş ve bekleyişde yanana bir madde-i mahsus vardır.

    Âyet 3: Unutma ki firkatın, aslında zaman gibi bir evhamdan ibarettir. Yoksa ben sana her an «Şah damarından yakınım» sırrını verdim. Zaman hayalini kaldırdığım gün (Din günü) gönlünün mutlak sahibi yalnız benim.

    Âyet 4: Yâ Rabbî, seni özleyişden başka muhtaçlığım kalmadı. Yâ Rabbî, senin verdiğin merhemi yine özleyiş-bekleyiş ve kavruluşta buldum.

    Âyet 5: Bizi nûr-u Muhammedî'nin şifâ-ı mutlak olan caddesine hidâyet eyle.

    Âyet 6: O yol ki «Arûs-u İlâhi»'lerin yoludur.

    Âyet 7: Ne ihtiyaç (Allah'tan gayrine muhtaç) içinde bulunarak zahir şifâ dileyenlerin, ne de senin iştiyakından mahrumların yoluna değil.

    G) NAZLI İÇİN FATİHA'NIN SIRRI :

    Âyet 1: Nazlım! Senin nazın benim hamdimdir. Çünkü ben, Fahr-ı Kâinatın Allahıyım (Rabbi'l-âlemin bu demek, zira âlem Fahr-i Kâinat sırrından ibarettir).

    Âyet 2 : O sır :

    a) Kâinatı yarattım Habibimin hayırı için (rahmet).

    b) Onun civarında ona sevgiler yarattım, yine onun sırrı için (Rahîmiyet).

    Âyet 3: Bir an gelecek ki Habibimden başka bütün zâhir hayalleri ifna edeceğim. Senin nazına sığmayan o zâhir saltanatları iç ve dış plânı ile yok edeceğim.

    Aslında Allah nasıl her günün sahibi iken kendini «Din gününün sahibi» diye ilân ediyorsa; Fahr-i Kâinattan başka bütün saltanatlar sahte olduğu halde; o gün, ayrı bir hikmet olarak Fahr-i Kâinatın tam şefi günüdür.

    Âyet 4: Ümmet-i Muhammede kendinden başka zevk verme ve kendinden gayri ihtiyaca zebûn ettirme.

    Âyet 5: Bütün mü'min kardeşlerimi sırât-ı müstakîme hidayet eyle.

    Âyet 6: O bize verdiğin yola.

    Yoksa ümmetsiz o yolda benim de mecalim yok.

    Âyet 7: Takdirinin, mutlak men'ettlği (mağdûb) ve sana koşma da mecalsiz (dâllîn) olanlardan etme (mü’minleri). Efendimizi sevenleri, benim nazım hatırı için onlardan kılma.

    Nazlı, Fâtiha'yı ümmett-i Muhammed için ister.

    H) MUHAMMEDİLER İÇİN FÂTİHA'NIN SIRRI :

    Âyet 1: Ey benim aşkım olan kulum, sen sırr-ı hakîkim olan nûr-u Muhammedîden hisseder bir zerresin. Bana hamd'i işte o sır yapar (1'nci hamd).

    Bu hamdi duyduğun lçin hamdet (2'nci hamd). Gönlünde kâinat ötesi sırrımla tecellî halindeyim, hamd eden benim (3'ncü hamd). Hamd, Hâmid, Mahmud benim (Âlemlerin Rabbıyım). Ancak hiç bir hikmetin çözemeyeceği bir «hal» dir ki; sendeki Muhammedîlik sırrı ile, senden intişarı, kendi kendime tecellî ve hamd ederim. İşte sen cisim ötesi halinde seven-ve sevilen içindeki birleşme sırrısın (4.ncü hamd).

    Âyet 2: Nûr-u Muhammedî Rahmâniyetimden, gönlünde yanan aşk çerağı Rahimiyetimden doğar. “Rahîm” ismim, şefkat-ı Muhammedî; “Rahmân” ismim aşk-ı ilâhimdir.

    Âyet 3: Zaman içindeki kesret seni üzmesin, ezel, ebed, zaman ötesinde nûr-u Muhammedî ve aşk-ı Ahmedim'den başka hiç bir sırrım yok.

    Bu âlem-i kesret seni üzmesin ey Muhammedî. Bu kesret âleminde münafığın kahrolduğunu göreceksin.

    Âyet 4: Yâ Rabbî, benim sırrım ve yaratılışıma lütfettiğin o nûr, senden başkasına açık olamaz (kulluk). Ve senden başkasına rneyledemez. Sırrın olan o nûr, «mâzâgal basar ve mâ tega» hükmüne uygun olarak yalınız sana cezbolunur (istiane).

    Âyet 5: Habibine müştâkım. Bütünümle beni o nûr'a gark eyle. Muhammedî olan abdihas, bu âyeti okuyunca derhal nûr-u Muhammediye gark olur. Taklit olan bizim namazlarımız o sırra izafedir.

    Âyet 6: Dâim Fahr-i Kâinatla birlikte kalanlardan ey­le bizi (îmânın hakikî mânâsı).

    Âyet 7: O nûr'un gayrından ve gönlümüzde leke bırakan her türlü oluştan bizi ırak et. Gönülleri mânâ rahatsızlıklar ile dolu olanlardan etme bizî. Her türlü mânâ derdinden, her türlü parazitten bizi uzak tut.

    İşte abdihas, Fâtiha'nın bu âyetini okuyunca bütün madde, rûh ve gönüldeki dertler yok olur. Nefs kompleksinde, Allah yoluna has bir coşkunluğa erişir. Fâtiha'nın sırrı budur, Gönlün, nefsin ve rûhun yegâne şifa hikmeti; nûr-u Muhammedî ile müstağrak olmaktır.

    Fahr-i Kâinatın sırrını tecelli ettiren, madde ve mânâsını açan Fâtiha okununca kâfir nefs, îmân eder.

    Aşık ve zevklerin en ötesinde mest kalır.

    Gönül, çûşu hurûşunu öteler ötesinde bulur.

    İşte Fâtiha'nın lûgat mânâsındaki mühürleri açan, iklimleri feth eden hikmeti budur. Bizim îmânımız odur ki, Fâtiha okununca (yukardaki şartlar olmak kaydiyle) Fahr-i Kâlnat Efendimiz madde ve mânâ olarak tecellî eder. Yani, madde olarak Efendimiz bizzat teşrif eder.

    Onun içindir ki, ehli tarafından okunan bir tek Fâtiha, kâinatın bütün mevtalarına rahmet niyâzıdır. Bunun içindir ki ehlince okunan bir tek Fâtiha madde ve mânâsiyle dertlenmiş her ferde şifâ verir.

    Onun içindir ki ehlince okunan bir tek Fâtiha,

    Bütün açmazları açar, bütün sırları çözer.

    Biz yine o îmandayız ki :

    Fâtiha; şeklinde, harfinde, madde ve mânasında Fahr-i Kâinat demektir. O, ümmetine haris olan, Efendiler Efendisi Sultanlar Sultanı, Kâinatın Sonsuz Nûr'u mutlaka teşrif eder. Rahimiyet sırrı budur.

    Ve yine biz o îmandayız ki; kesret âlemiyle (kulluk), vahdet âleminin geçiş noktasıdır Fâtiha.

    Ve nihayet her mü'min, bu îmanda olmazsa îmânı tamam olmaz.

    Allah Habîb-i edîbi yüzü suyu hürmetine kalblerimizi Fâtihasiyle Feth etsin



  6. 21.Aralık.2012, 19:03
    3
    Editör
    Allah; insanı, kulluğunda niyet ve gayret gösterince, sonsuz madde ve mânâ nimetlerine gark eder. İşte bu ihsanlar külliyesine uğramış olaniarın yolu «sırât-ı müstakîm»'dlr.

    Âyet 7: Mağdubîn ve dâllîn değil.

    Sirât-i müstakîmin sonsuzlaşan ufukları bir uçdan dalâl, bir uçdan gadaba uğramışlarla çevrilidir.

    Gadaba uğramışlar, elestte secde etmemiş olanlardır. Menfi kutbun böylece ikiye ayrılmasındaki hikmetler şu noktalarda toplanır :

    1) Nefs her zaman dalâl ve gadap zümresine akmaya meyyaldir. Bu akıştan ancak sırât-ı müstakîm kurtarır bizi.

    2) Dalâlde olan nefs, kısıriığı ve cüceliği sebebiyle Hakk'ı göremeyen nefstir. Dâllîn zümresindeki nefsler; akıl ve muhakeme süzgecini ebter ve silik şahsiyetine göre çalıştırır. Câhil ve ahmak dinsizler bu gurupta toplanır; müşrikler ve kâfirler sürüsü. işte dâllîndir.

    Gadab-ı ilâhîye uğrayanlar, nefs kabiliyeti menfilikte işleyen zümredir; münafıkları teşkil eder. Bu gurupta toplanan nefs ve insanlar, akıl ve muhakeme süzgeçlerini çalıştırırlar. Fakat oradan aldıkları müsbet intiba ve ilimleri doğru mânâlandırmazlar. Nefslerindeki menfiliğin şiddeti, hakikatleri şiddetle reddeder. Kitabımızda şahsiyet yapmak metodumuza uygun olmamakla beraber çok ehemmiyetli olan «dâllîn» ve «mağdub» sınıfını tefrik için bir kaç misal vereceğim :

    Nemrut, Firavun ve yakın tarihdeki din düşmanları -meselâ Lenin- dâllin zümresindendir. Çünkü bunların nefs ve şahsiyetleri cüce ve ebterdir. Din düşmanlarının “mağdûb” olabilmeleri için, evvelâ çok üstün bir ilme ve zekâya sahip olmaları lâzımdır. Yukarıdaki şahsiyetler ilme de mahcup ve rezil olmuş tiplerdir. Biz, ilme sâhip kimseyi, Garp ve Şark kültüründen eksiksiz bilgi iktisap etmiş olarak kabul edlyoruz. Dünyanın her yerinde bu, kalde-i külliyedir. Yoksa yarım gömlek bir tahsille, gazete malûmatı ile ve basit bir espiritüel zekâ ile Allah dâvasına cephe alana bütün kâinat, akıl ve mantık güler. İşte bu zümre (dâllîn), dalâlde kalmış, karanlıkta kalmış, şaşırmış olan zümredir. «Divinya komedia» yazarı Dante de bu câhillerdendir.

    Mağdubîne misal : Perde arkasındaki Siyonist Yahudi şeflerdlr. Ne yazık ki bu sahada bir kaç isim versek, siz de tanımazsınız. Bu noktadaki şahsiyetler hangi milletin tâbiyetinden olursa olsun, hangi renkte boyalı bulunursa bulunsun, ismi münafık, ırkı İsrail, vazifesi cemiyet ahlâkını yıkmaktır. İcabında: Çok çetin bir din âlimi rolüne de girebilir. İster ismi Salamon ister Falomon olsun.

    Mağdupla mücadele güçtür. Münafık, ehli tarafından teşhis ve itlâf edilebilir.

    Dâtlînle mücadele kolaydır. Açık düşmandır. Aslında dâllîn de, gadaba uğrayan da mutlaka madde ve

    mânâ nerişanlığına mâhkûmdur.

    C) RÛHA HİTAP EDEN MÂNÂ :

    Âyet 1: Ey emr âleminin gizli bir sırrı halinde yarattığım (rûh-u insan), âlemlerin Rabbı olan Allah'ın, seni Rab ismi ile terbiye edecek ve âyetle hamdin dört sırrını tattıracağım. Ancak sen :

    «Hamd âlemlerin rabbı olan Allahın» hitabına insan halinde topluluğunu muhatap kıl..

    Âyet 2: Rahîmiyetten aldığın gönül sırrı ve Rahmâniyetten aldığın rûhî sırla bu îman ve insan lokomotifini hamd rayları üzerinde bana doğru sür.

    Âyet 3:' Nefse hakikî mâlikin ben olduğumu tanıt ve zaman ötesi saltanatımı öğret (Din gününün sahibi).

    Âyet 4: Yâ Rabbi, ancak sana yaparız secdeyl. Elestte yaptığımız gibi, şimdi de bu âlem-i kesafette sözümüzü tutacağız. Abdiyet (vâkıa elestte secde eden ve etmeyen nefstir, amma rûh bu secdenin muharrik enerjisidir) ve sana kavuşmak için ancak senden istiane dileriz.

    Âyet 5: Lütfet bizi Fahr-i Kâinatın rahmet caddesine. Bizim yerimiz Efendimizin sır sarayı olsun.

    Âyet 6: O yol ki, nur demeti ruhların yolu, rahimiyetin tecellisi olarak nûr-u Muhammedî ile şereflendirdiğin nimetler iklimidir (Kendilerine in'am ettiklerinin yolu).

    Âyet 7: O nûrdan mahrum kalanların ve sırr-ı Fâtiha'dan Şifa bulamayanların yolu değil.

    D) GÖNLE HİTAP EDEN MÂNA :

    Âyet 1: Ey zâtımdan zâtıma tecellî ederek yarattığım, nûr-u Muhammedîden bir zerre taşıyan gönül! Âlemler içinde bana hamdi ancak sen yaparsın. «Hamd» Rablık sıfatımla sana zerk edildi. Esasen insanı, Habibimin sırrı ile bana hamd etsin diye yarattım. ilk şükrü ite hamdin birinci iklimi; enfüsdeki sırrına senin asilyetine «Mahmudiyyet» tattırarak hamdin ikinci iklimini açacağım. Sen o mest halinle kaybolursun ve sırr-ı Muhammedi iklimi açılır ki; bu da hamdin üçüncü iklimi ve buutudur.

    Bu inşadan neş'et eden vuslat ve firkatle; kendinde Hamd edenin de, ben olduğumu sezersin. Bu da hamdin dördüncü iklîmidir.

    Âyet 2: Seni Rahîm tecellimden halk ettim. Rahmân sıfatımla da sana insaniyet -sıfat ve suret- verdim.

    Âyet 3: Aslında her tasarrufun sahibi benim. Sende bana karşı neş'et eden iştiyakta benim (Mâlik-i mutlak).

    Âyet 4: Nefsin sana verdiği lezzetleri at, yalnız benden haz al (gönlün kulluğu). Senin iştiyak ateşini benden başka söndürecek mecal olmadığını ilân et (gönlün istianesi).

    Âyet 5: Nûr-u Muhammedî olan caddeye beni ilet yâ Rab.

    Âyet 6: Âşıklar ordusunun safına.

    Âyet 7: Gönlü senden gayrisiyle dolmuşların (dâllîn) ve mühürlenerek körleşenlerin yoluna değii (mağdubîn).

    E) VUSLATTA OLANA HİTABI:

    Âyet 1: Hamd, «Rab» ismimle terbiye ettiğim, âlem-i kübrâ olan senin (abdihasım olan senin) gönlündeki tecellime mahsustur.

    Âyet 2: Rûhunda duyduğun rahmâniyeti, gönlünde duyduğun rahîmiyeti ebedî kıldım. Verdiğimi almak şanımdan değil.

    Âyet 3: Bütün saltanatların ilga olduğu gün, senin Cennet ötesindeki niyâzın olan «Zülcelâl vel ikrâm» sırrımı yine sana vereceğim. Din gününün sahibiyim. Senin beni aradığın her ânın da, sana tecelli ve tasarrufumla mutlak sahibiyim.

    Âyet 4: Yâ Rab, senden ayrı ânım geçmez. Senden ve zâtından başka ilâç bu gönle derman olmaz.

    Âyet 5: Bizi (gönül, ruh, nefs, vücut), nûr-u Muhammedî intişarında dâim kıl.

    Âyet 6: Nazlıların yolu olan o nurda ebedîleştir.

    Âyet 7: Senden ayrı kalanların, seni duyamayanların yolunda değil.

    F) FİRKATTA OLAN İCİN FATİHA'NIN MANASI :

    Âyet 1: Özleyiş ve bekleylşin sırrı «hamd»'dır. Âlemlerin Rabbı olan Allah'a hamdet. Firkat yanışının merhemi, Fahr-i Kâinatın sırrı olan hamddedir.

    Âyet 2: O Rahmandır. O'nun için özleyiş ve bekleyişde yanana bir madde-i mahsus vardır.

    Âyet 3: Unutma ki firkatın, aslında zaman gibi bir evhamdan ibarettir. Yoksa ben sana her an «Şah damarından yakınım» sırrını verdim. Zaman hayalini kaldırdığım gün (Din günü) gönlünün mutlak sahibi yalnız benim.

    Âyet 4: Yâ Rabbî, seni özleyişden başka muhtaçlığım kalmadı. Yâ Rabbî, senin verdiğin merhemi yine özleyiş-bekleyiş ve kavruluşta buldum.

    Âyet 5: Bizi nûr-u Muhammedî'nin şifâ-ı mutlak olan caddesine hidâyet eyle.

    Âyet 6: O yol ki «Arûs-u İlâhi»'lerin yoludur.

    Âyet 7: Ne ihtiyaç (Allah'tan gayrine muhtaç) içinde bulunarak zahir şifâ dileyenlerin, ne de senin iştiyakından mahrumların yoluna değil.

    G) NAZLI İÇİN FATİHA'NIN SIRRI :

    Âyet 1: Nazlım! Senin nazın benim hamdimdir. Çünkü ben, Fahr-ı Kâinatın Allahıyım (Rabbi'l-âlemin bu demek, zira âlem Fahr-i Kâinat sırrından ibarettir).

    Âyet 2 : O sır :

    a) Kâinatı yarattım Habibimin hayırı için (rahmet).

    b) Onun civarında ona sevgiler yarattım, yine onun sırrı için (Rahîmiyet).

    Âyet 3: Bir an gelecek ki Habibimden başka bütün zâhir hayalleri ifna edeceğim. Senin nazına sığmayan o zâhir saltanatları iç ve dış plânı ile yok edeceğim.

    Aslında Allah nasıl her günün sahibi iken kendini «Din gününün sahibi» diye ilân ediyorsa; Fahr-i Kâinattan başka bütün saltanatlar sahte olduğu halde; o gün, ayrı bir hikmet olarak Fahr-i Kâinatın tam şefi günüdür.

    Âyet 4: Ümmet-i Muhammede kendinden başka zevk verme ve kendinden gayri ihtiyaca zebûn ettirme.

    Âyet 5: Bütün mü'min kardeşlerimi sırât-ı müstakîme hidayet eyle.

    Âyet 6: O bize verdiğin yola.

    Yoksa ümmetsiz o yolda benim de mecalim yok.

    Âyet 7: Takdirinin, mutlak men'ettlği (mağdûb) ve sana koşma da mecalsiz (dâllîn) olanlardan etme (mü’minleri). Efendimizi sevenleri, benim nazım hatırı için onlardan kılma.

    Nazlı, Fâtiha'yı ümmett-i Muhammed için ister.

    H) MUHAMMEDİLER İÇİN FÂTİHA'NIN SIRRI :

    Âyet 1: Ey benim aşkım olan kulum, sen sırr-ı hakîkim olan nûr-u Muhammedîden hisseder bir zerresin. Bana hamd'i işte o sır yapar (1'nci hamd).

    Bu hamdi duyduğun lçin hamdet (2'nci hamd). Gönlünde kâinat ötesi sırrımla tecellî halindeyim, hamd eden benim (3'ncü hamd). Hamd, Hâmid, Mahmud benim (Âlemlerin Rabbıyım). Ancak hiç bir hikmetin çözemeyeceği bir «hal» dir ki; sendeki Muhammedîlik sırrı ile, senden intişarı, kendi kendime tecellî ve hamd ederim. İşte sen cisim ötesi halinde seven-ve sevilen içindeki birleşme sırrısın (4.ncü hamd).

    Âyet 2: Nûr-u Muhammedî Rahmâniyetimden, gönlünde yanan aşk çerağı Rahimiyetimden doğar. “Rahîm” ismim, şefkat-ı Muhammedî; “Rahmân” ismim aşk-ı ilâhimdir.

    Âyet 3: Zaman içindeki kesret seni üzmesin, ezel, ebed, zaman ötesinde nûr-u Muhammedî ve aşk-ı Ahmedim'den başka hiç bir sırrım yok.

    Bu âlem-i kesret seni üzmesin ey Muhammedî. Bu kesret âleminde münafığın kahrolduğunu göreceksin.

    Âyet 4: Yâ Rabbî, benim sırrım ve yaratılışıma lütfettiğin o nûr, senden başkasına açık olamaz (kulluk). Ve senden başkasına rneyledemez. Sırrın olan o nûr, «mâzâgal basar ve mâ tega» hükmüne uygun olarak yalınız sana cezbolunur (istiane).

    Âyet 5: Habibine müştâkım. Bütünümle beni o nûr'a gark eyle. Muhammedî olan abdihas, bu âyeti okuyunca derhal nûr-u Muhammediye gark olur. Taklit olan bizim namazlarımız o sırra izafedir.

    Âyet 6: Dâim Fahr-i Kâinatla birlikte kalanlardan ey­le bizi (îmânın hakikî mânâsı).

    Âyet 7: O nûr'un gayrından ve gönlümüzde leke bırakan her türlü oluştan bizi ırak et. Gönülleri mânâ rahatsızlıklar ile dolu olanlardan etme bizî. Her türlü mânâ derdinden, her türlü parazitten bizi uzak tut.

    İşte abdihas, Fâtiha'nın bu âyetini okuyunca bütün madde, rûh ve gönüldeki dertler yok olur. Nefs kompleksinde, Allah yoluna has bir coşkunluğa erişir. Fâtiha'nın sırrı budur, Gönlün, nefsin ve rûhun yegâne şifa hikmeti; nûr-u Muhammedî ile müstağrak olmaktır.

    Fahr-i Kâinatın sırrını tecelli ettiren, madde ve mânâsını açan Fâtiha okununca kâfir nefs, îmân eder.

    Aşık ve zevklerin en ötesinde mest kalır.

    Gönül, çûşu hurûşunu öteler ötesinde bulur.

    İşte Fâtiha'nın lûgat mânâsındaki mühürleri açan, iklimleri feth eden hikmeti budur. Bizim îmânımız odur ki, Fâtiha okununca (yukardaki şartlar olmak kaydiyle) Fahr-i Kâlnat Efendimiz madde ve mânâ olarak tecellî eder. Yani, madde olarak Efendimiz bizzat teşrif eder.

    Onun içindir ki, ehli tarafından okunan bir tek Fâtiha, kâinatın bütün mevtalarına rahmet niyâzıdır. Bunun içindir ki ehlince okunan bir tek Fâtiha madde ve mânâsiyle dertlenmiş her ferde şifâ verir.

    Onun içindir ki ehlince okunan bir tek Fâtiha,

    Bütün açmazları açar, bütün sırları çözer.

    Biz yine o îmandayız ki :

    Fâtiha; şeklinde, harfinde, madde ve mânasında Fahr-i Kâinat demektir. O, ümmetine haris olan, Efendiler Efendisi Sultanlar Sultanı, Kâinatın Sonsuz Nûr'u mutlaka teşrif eder. Rahimiyet sırrı budur.

    Ve yine biz o îmandayız ki; kesret âlemiyle (kulluk), vahdet âleminin geçiş noktasıdır Fâtiha.

    Ve nihayet her mü'min, bu îmanda olmazsa îmânı tamam olmaz.

    Allah Habîb-i edîbi yüzü suyu hürmetine kalblerimizi Fâtihasiyle Feth etsin






+ Yorum Gönder