Konusunu Oylayın.: Mükaşefe hakkında bilgi

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Mükaşefe hakkında bilgi
  1. 18.Aralık.2007, 20:41
    1
    LeoparGS
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 15.Şubat.2007
    Üye No: 26
    Mesaj Sayısı: 2,602
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 33
    Bulunduğu yer: İstanbul

    Mükaşefe hakkında bilgi






    Mükaşefe hakkında bilgi Mumsema
    Mükâşefe ile ilgili geniş bilgi




    Keşf kelimesinden gelen mükaşefe; hakikat ehline, ilahi sırların zuhur etmesi demektir ki; salikin, manevi mücahede yoluyla ulaşacağı, esma ve sıfat hakikatlerini duyması, sezmesi ve bilmesi ruh halinden ibarettir. Öyle ki, bu mertebeye ulaşan hak yolcusu, bir yandan ilahi isim ve sıfatlarla alakalı seyahatini -istidadı ölçüsünde- tamamlamış sayılır; diğer yandan da, “arş-ı rahmet” in izdüşümü olan latife-i rabbaniyeye ilahi sırlar akmaya başlamış olur. Bu mazhariyete erenlere yer yer meleküt aleminin perdeleri aralanır ve eşyanın perde-önü, perde-arkası ayan olur ki, sofiye buna; hicabın maverasındaki umur-u gaybiyeye ıttıla manasına mükaşefe der. Bu da, -erbabınca bilindiği üzere- mükaşefenin taalluk ettiği hususlar itibariyle, mücerret hakikatler ve gözle görülmeyen manalar olmasına karşılık; müşahedenin taalluk ettiği hususların zevat olduğu gerçeğine muvafık düşmektedir.

    Mükaşefeye; sırdaş dostlar arasında, birbirlerine karşı açılabildiklerince açılmaları şeklinde bir yaklaşım da sözkonusudur ki -Hakkın, şe’n-i rububiyetine layık düşmeyen şeylerden münezzehiyeti mahfuz- Hz. Ahmed-i Mahmüd’un bütün bütün nasutiyeti aşıp makam-ı valay-ı :" فَأَوْحَىاِلَىعَبْدِهِمَاأَوْحَىAllah ona esrar-ı kelamını açtı ha açtı” payesine ulaşması buna en üst seviyede bir misal teşkil eder.

    Mükaşefeye, dostun dosta sır armağan etmesi makamı diyenler de olmuştur ki, Hakk’la sevdikleri arasında sürekli böyle bir sır teatisi her zaman sözkonusu olagelmiştir. Yani kul, kalbin esrarını, yine kalbin lisanıyla Rabbine fısıldar; Hazreti Allamü’l-Guyüb da onun kalbinin yamaçlarına maarif 1al ü güherleri yağdırır.. ve kul, marifet ufkuna yükselip de, Rabbini, güzel isimleri ve pak sıfatlarıyla tanıyıp onların envarına müstağrak olduğu ölçüde, Hz. “Gayb-ı Mutlak” da perde aralayarak onun gönül gözlerine nur hakikatini ifaza buyurup onu ihsan şuurunun zirvelerine ulaştırır.. ve bu noktaya ulaşacağı ana kadar da her salikin lahut ile münasebeti " مِنْوَرَاءِحِجَابٍ" (perde arkası)dır. 0, bu ufka ulaşması yolundaki seyahatinde, gördüğü şeyleri büyük ölçüde sisli-dumanlı bir cam arkasından temaşa ediyor gibi görür., ve hiçbir zaman, sıfat ve şuunun tecellilerine, açık-seçik muttali olamaz. Muttali olduğunu zannettiği şeyler ise sırf bir vehm ü hayaldir.

    Hak yolcusu ile hakikat arasındaki perdeler, kulun Hakk’la münasebeti açısından farklı farklıdır: Esma ve sıfat hakikatlerine kapalı bulunma bir perde olduğu gibi, kalbin, Allah’la beraber başkasına yönelmesi de ayrı bir perdedir. Varlığın felsefi kriterlere göre yorumlanması -aynı ölçüde olmasa da- o da yine bir hail sayılır. Hatta Mişkat-ı Muhammediye’nin dışında -O’nunla beraber bulunsa da- ayrı bir ışık kaynağı aramak da tehlikeli bir perdedir. Kibir, hased, ucüb, riya, fahr ve enaniyet misüllü iç inhiraflar, hakikatin olduğu gibi duyulup hissedilmesine mani olması ölçüsünde, küfür ve dalaletin basamakları sayılan günahlar da önemli bir engel sayılırlar. Bu perdelerin örgülenip hazırlandığı tezgahları, nefis tezgahı, şeytan tezgahı, kendine ve bizim hevesatımıza bakan yanlarıyla dünya tezgahı veya beşeri boşluklar, beşeri zaaflar tezgahı diye sıralayabiliriz ki her biri tek başına öldürücü birer tuzaktır. Bu tuzaklar sürekli çalıştırıldığı ve beşeri boşluklar açık bırakıldığı takdirde söyleyeceğimiz her şey beyhude, her davranış bad-i heva bütün gayretler boşuna ve vuslat kuşağında hicran yaşamamız kaçınılmazdır.

    Bu perdelere takılmadan, yolda bulunmanın hakkını verenler için ilk mükaşefe, Hazreti Meşhüd-u Ezeli’nin, salikin kalbinde hasıl ettiği bir marifet tecellisidir ki, onu elde eden arif, sabit kadem olabilirse, yollar ona, şuhuda kadar açılabilir. Ne var ki, böyle bir tecelli süreklilik arzetmez, yer yer kesilir ve yollar bir bölümü itibariyle kararır ve yürüme esnasında sık sık duraksamalar yaşanır.. ancak, hak yolcusunun kalbindeki yükselme arzusu hiçbir zaman dinmez; zaman zaman başı dönüp sarsılsa da, yürüyüp menzile ulaşma arzusuyla hep çırpınır-durur. Böyle dağdağalı bir yolculukta ye ‘se düşmeden yolda olmanın hukukuna riayet etmek bir babayiğitliktir ve bu babayiğitliği devam ettirebilenler her zaman kesintisiz inkişaflara, aralıksız mükşefelere ve derken ilmilikten ayniliğe yürürler ki, bunun hemen iki kadem ötesinde temkin ve teyakkuz destekli “mükaşefe-i ayn” hakikatini duyup hissetmeye başlarlar. Bu kudsi yolculuğu daha da sürdürebildikleri takdirde, seyahatleri gider müşahede ile noktalanır (burada müşahedenin ayrı bir Zümrüdden Tepe konusu olduğunu hatırlatıp geçelim).

    Mükaşefe-i ayn, ilhi nurların, salikin kalp ufkunu aşarak, onun bütün letaifini ihata etmek suretiyle bütünüyle duygularda hissedilip yaşanması mertebesidir.. tabir-i diğerle o, medlülu deliller üstü duymanın, zevketmenin ünvanıdır. Seyr-i ruhanisinin mebdei olması itibariyle, bu mertebenin en büyük kahramanı olan Hz. Ruh-i Seyyidü’l-Enam (s.a.s), başta Miraç olmak üzere, hayat-ı seniyyelerinin zirvelerinde, -O’nun hayatı hep zirvelerde geçmiştir- sürekli mükaşefeden müşahedeye yürüyerek, her zaman esrar-ı imanı duyup zevketmiş; cennet, cehennem, melekler, hatta kader kalemlerinin cızırtılarına kadar ötelerle alka1ı en sırlı şeylere muttali olmuş, sonra da dönüp asliyet planındaki bu müşahedelerini, cüz’iyet ve zılliyet zeminindeki bendelerine armağan ederek geçip gittiği kapıları aralık bırakmış; dahası, yürüdüğü yolları, kalplerdeki marifet nurlarına göz kırpan reflektörler gibi ışığa açık işaretçilerle teminat altına almış ve gezip temaşa ettiği makamlarda; " مَازَاغَالْبَصَرُوَمَاطَغَى " fehvasınca gözü kaymadan, bakışı bulanmadan ve başı dönmeden dolaşmış, sonra da bu kevn ü fesadın dahasına tahammülü olmadığı. bir noktada, yolu da yolculuğu da arkasındakilere emanet ederek " أَللَّهُمَّاِلَىالرَّفِيقِاْلأَعْلَى " deyip Rabbine yürümüştür. Arkadan gelen vefalı dostları da, bu mükaşefe yolunda, sebepleri ve neticeleriyle miras aldıkları bu ruhani seyahat ve temaşayı sürdürmüş; his, müşahede ve duygularında, yerinde keskin ve isabetli içtihadlarıyla, yerinde: " يَاسَارِيَةُالْجَبَلَالْجَبَلَ " gibi boşalma ifade eden sözleriyle, yerinde: “Perde-i gayb açılsa yakinim ziyadeleşmez” türünden sır vermeleriyle ve yerinde de: “Ümitvar olunuz şu istikbal inkılabatı içinde en yüksek ve gür sada İslam’ın sadası olacaktır” gibi bişretleriyle seslendirmiş ve mükaşefenin değişik televvünlerinden ne resimler/18 ve ne manalar sunmuşlardır.!

    Sızıntı


  2. 18.Aralık.2007, 20:41
    1
    Devamlı Üye



    Mükâşefe ile ilgili geniş bilgi




    Keşf kelimesinden gelen mükaşefe; hakikat ehline, ilahi sırların zuhur etmesi demektir ki; salikin, manevi mücahede yoluyla ulaşacağı, esma ve sıfat hakikatlerini duyması, sezmesi ve bilmesi ruh halinden ibarettir. Öyle ki, bu mertebeye ulaşan hak yolcusu, bir yandan ilahi isim ve sıfatlarla alakalı seyahatini -istidadı ölçüsünde- tamamlamış sayılır; diğer yandan da, “arş-ı rahmet” in izdüşümü olan latife-i rabbaniyeye ilahi sırlar akmaya başlamış olur. Bu mazhariyete erenlere yer yer meleküt aleminin perdeleri aralanır ve eşyanın perde-önü, perde-arkası ayan olur ki, sofiye buna; hicabın maverasındaki umur-u gaybiyeye ıttıla manasına mükaşefe der. Bu da, -erbabınca bilindiği üzere- mükaşefenin taalluk ettiği hususlar itibariyle, mücerret hakikatler ve gözle görülmeyen manalar olmasına karşılık; müşahedenin taalluk ettiği hususların zevat olduğu gerçeğine muvafık düşmektedir.

    Mükaşefeye; sırdaş dostlar arasında, birbirlerine karşı açılabildiklerince açılmaları şeklinde bir yaklaşım da sözkonusudur ki -Hakkın, şe’n-i rububiyetine layık düşmeyen şeylerden münezzehiyeti mahfuz- Hz. Ahmed-i Mahmüd’un bütün bütün nasutiyeti aşıp makam-ı valay-ı :" فَأَوْحَىاِلَىعَبْدِهِمَاأَوْحَىAllah ona esrar-ı kelamını açtı ha açtı” payesine ulaşması buna en üst seviyede bir misal teşkil eder.

    Mükaşefeye, dostun dosta sır armağan etmesi makamı diyenler de olmuştur ki, Hakk’la sevdikleri arasında sürekli böyle bir sır teatisi her zaman sözkonusu olagelmiştir. Yani kul, kalbin esrarını, yine kalbin lisanıyla Rabbine fısıldar; Hazreti Allamü’l-Guyüb da onun kalbinin yamaçlarına maarif 1al ü güherleri yağdırır.. ve kul, marifet ufkuna yükselip de, Rabbini, güzel isimleri ve pak sıfatlarıyla tanıyıp onların envarına müstağrak olduğu ölçüde, Hz. “Gayb-ı Mutlak” da perde aralayarak onun gönül gözlerine nur hakikatini ifaza buyurup onu ihsan şuurunun zirvelerine ulaştırır.. ve bu noktaya ulaşacağı ana kadar da her salikin lahut ile münasebeti " مِنْوَرَاءِحِجَابٍ" (perde arkası)dır. 0, bu ufka ulaşması yolundaki seyahatinde, gördüğü şeyleri büyük ölçüde sisli-dumanlı bir cam arkasından temaşa ediyor gibi görür., ve hiçbir zaman, sıfat ve şuunun tecellilerine, açık-seçik muttali olamaz. Muttali olduğunu zannettiği şeyler ise sırf bir vehm ü hayaldir.

    Hak yolcusu ile hakikat arasındaki perdeler, kulun Hakk’la münasebeti açısından farklı farklıdır: Esma ve sıfat hakikatlerine kapalı bulunma bir perde olduğu gibi, kalbin, Allah’la beraber başkasına yönelmesi de ayrı bir perdedir. Varlığın felsefi kriterlere göre yorumlanması -aynı ölçüde olmasa da- o da yine bir hail sayılır. Hatta Mişkat-ı Muhammediye’nin dışında -O’nunla beraber bulunsa da- ayrı bir ışık kaynağı aramak da tehlikeli bir perdedir. Kibir, hased, ucüb, riya, fahr ve enaniyet misüllü iç inhiraflar, hakikatin olduğu gibi duyulup hissedilmesine mani olması ölçüsünde, küfür ve dalaletin basamakları sayılan günahlar da önemli bir engel sayılırlar. Bu perdelerin örgülenip hazırlandığı tezgahları, nefis tezgahı, şeytan tezgahı, kendine ve bizim hevesatımıza bakan yanlarıyla dünya tezgahı veya beşeri boşluklar, beşeri zaaflar tezgahı diye sıralayabiliriz ki her biri tek başına öldürücü birer tuzaktır. Bu tuzaklar sürekli çalıştırıldığı ve beşeri boşluklar açık bırakıldığı takdirde söyleyeceğimiz her şey beyhude, her davranış bad-i heva bütün gayretler boşuna ve vuslat kuşağında hicran yaşamamız kaçınılmazdır.

    Bu perdelere takılmadan, yolda bulunmanın hakkını verenler için ilk mükaşefe, Hazreti Meşhüd-u Ezeli’nin, salikin kalbinde hasıl ettiği bir marifet tecellisidir ki, onu elde eden arif, sabit kadem olabilirse, yollar ona, şuhuda kadar açılabilir. Ne var ki, böyle bir tecelli süreklilik arzetmez, yer yer kesilir ve yollar bir bölümü itibariyle kararır ve yürüme esnasında sık sık duraksamalar yaşanır.. ancak, hak yolcusunun kalbindeki yükselme arzusu hiçbir zaman dinmez; zaman zaman başı dönüp sarsılsa da, yürüyüp menzile ulaşma arzusuyla hep çırpınır-durur. Böyle dağdağalı bir yolculukta ye ‘se düşmeden yolda olmanın hukukuna riayet etmek bir babayiğitliktir ve bu babayiğitliği devam ettirebilenler her zaman kesintisiz inkişaflara, aralıksız mükşefelere ve derken ilmilikten ayniliğe yürürler ki, bunun hemen iki kadem ötesinde temkin ve teyakkuz destekli “mükaşefe-i ayn” hakikatini duyup hissetmeye başlarlar. Bu kudsi yolculuğu daha da sürdürebildikleri takdirde, seyahatleri gider müşahede ile noktalanır (burada müşahedenin ayrı bir Zümrüdden Tepe konusu olduğunu hatırlatıp geçelim).

    Mükaşefe-i ayn, ilhi nurların, salikin kalp ufkunu aşarak, onun bütün letaifini ihata etmek suretiyle bütünüyle duygularda hissedilip yaşanması mertebesidir.. tabir-i diğerle o, medlülu deliller üstü duymanın, zevketmenin ünvanıdır. Seyr-i ruhanisinin mebdei olması itibariyle, bu mertebenin en büyük kahramanı olan Hz. Ruh-i Seyyidü’l-Enam (s.a.s), başta Miraç olmak üzere, hayat-ı seniyyelerinin zirvelerinde, -O’nun hayatı hep zirvelerde geçmiştir- sürekli mükaşefeden müşahedeye yürüyerek, her zaman esrar-ı imanı duyup zevketmiş; cennet, cehennem, melekler, hatta kader kalemlerinin cızırtılarına kadar ötelerle alka1ı en sırlı şeylere muttali olmuş, sonra da dönüp asliyet planındaki bu müşahedelerini, cüz’iyet ve zılliyet zeminindeki bendelerine armağan ederek geçip gittiği kapıları aralık bırakmış; dahası, yürüdüğü yolları, kalplerdeki marifet nurlarına göz kırpan reflektörler gibi ışığa açık işaretçilerle teminat altına almış ve gezip temaşa ettiği makamlarda; " مَازَاغَالْبَصَرُوَمَاطَغَى " fehvasınca gözü kaymadan, bakışı bulanmadan ve başı dönmeden dolaşmış, sonra da bu kevn ü fesadın dahasına tahammülü olmadığı. bir noktada, yolu da yolculuğu da arkasındakilere emanet ederek " أَللَّهُمَّاِلَىالرَّفِيقِاْلأَعْلَى " deyip Rabbine yürümüştür. Arkadan gelen vefalı dostları da, bu mükaşefe yolunda, sebepleri ve neticeleriyle miras aldıkları bu ruhani seyahat ve temaşayı sürdürmüş; his, müşahede ve duygularında, yerinde keskin ve isabetli içtihadlarıyla, yerinde: " يَاسَارِيَةُالْجَبَلَالْجَبَلَ " gibi boşalma ifade eden sözleriyle, yerinde: “Perde-i gayb açılsa yakinim ziyadeleşmez” türünden sır vermeleriyle ve yerinde de: “Ümitvar olunuz şu istikbal inkılabatı içinde en yüksek ve gür sada İslam’ın sadası olacaktır” gibi bişretleriyle seslendirmiş ve mükaşefenin değişik televvünlerinden ne resimler/18 ve ne manalar sunmuşlardır.!

    Sızıntı

  3. 25.Ocak.2016, 13:39
    2
    mum
    Administrator

    Profili:
    mum
    Üyelik Tarihi: 20.Ocak.2007
    Üye No: 2
    Mesaj Sayısı: 10,344
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 10

    Cevap: Mükaşefe hakkında bilgi




    Mükaşefe, sözlük anlamı olarak Gizli bir şeyi açığa çı*karmak, keşfetmektir.


  4. 25.Ocak.2016, 13:39
    2
    mum
    Administrator



    Mükaşefe, sözlük anlamı olarak Gizli bir şeyi açığa çı*karmak, keşfetmektir.