Konusunu Oylayın.: Bakara Süresi ilk beş (5) ayetin Meali ve Tefsiri

5 üzerinden 4.40 | Toplam : 15 kişi
Bakara Süresi ilk beş (5) ayetin Meali ve Tefsiri
  1. 28.Kasım.2013, 10:47
    1
    Hoca
    erimeye devam...

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 28,544
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 325
    Bulunduğu yer: çalışma odam:)

    Bakara Süresi ilk beş (5) ayetin Meali ve Tefsiri






    Bakara Süresi ilk beş (5) ayetin Meali ve Tefsiri Mumsema Bakara Süresi ilk beş (5) ayetin Meali ve Tefsiri
    Meali:
    Rahman ve rahim olan Allah'ın adıyla...
    1. Elif-lâm-mîm. 2. Bu kitap, hiç şüphe yok, sakınanlar için bir rehberdir. 3. (Onlar) gayba iman ederler, namazı kılarlar, kendilerine verdiklerimizden hayra harcarlar; 4. Sana indi*rilene ve senden önce indirilene iman ederler ve âhirete kesin olarak inanır*lar,
    5. Rablerinden gejen doğru yol üzerinde olanlar ancak onlardır ve kurtu*luşa erenler de yalnızca onlardır.

    Tefsiri
    1. Çoğu Mekke'de nazil olan yirmi dokuz sûrenin başında ya bir âyet ya da bir âyetin başlangıcı olarak, kelime oluşturmayan bazı harfler yer almakta olup bunlara hurûf-ı mukattaa (ayrı ayrı harfler) denir. Bunlar Arap alfabesinin on dört harfidir ve bazı sûrelerin başında tek harf olarak, bazılarının başında ise bir*den fazla harfin yan yana dizilişi şeklinde yer almışlardır. Bu harflerin Kur'ân-ı Kerîm'den bir âyet veya âyet parçası olduğunda şüphe yoktur. Mânaları ve hik*metleri üzerinde ise farklı görüşler ve yorumlar ileri sürülmüştür. Sıradan insanla*rın bilgi vasıtalarıyla mânalarını ve kullanılış maksatlarını (hikmet) bilmek ve an*lamak mümkün olmayan bu harflere, keza lügat mânalarında kullanılmamış olup ne mânaya geldikleri de açıklanmamış bulunan bazı kelimelere müteşâbihat adı verilmektedir. Selef denilen ilk devir din bilginleriyle onların yolundan giden son*raki bazı âlimler müteşâbihatı yorumlamazlar, oldukları gibi benimseyip iman ederler. "Kur'an'da bulunmasının elbette bir hikmeti vardır, Allah ve Resulü bun*ları açıklamadığına göre aklımıza dayanarak açıklamaya kalkışmak bizim işimiz değildir, yetki sınırımızı aşar" derler. Kelâm, felsefe ve tasavvuf ehli bazı âlimler ise tefekkür veya ilham yoluyla müteşâbihatın mânalarının anlaşılabileceğini ileri sürmüş ve her biri İçin çeşitli yorumlar yapmışlardır.
    Bakara sûresinin ilk âyetini teşkil eden "elif-lâm-mîm"in manasıyla ilgili olarak yirmiden fazla yorum vardır. Bunlardan şu üçü nispeten daha tutarlı görün*mektedir:
    a) Bunlar, mânaları olmayan alfabe harfleridir, Kur'ân-ı Kerîm'in vahiy yoluyla Allah'tan geldiğine inanmayanlara meydan okumak ve âciz olduklarını or*taya çıkartmak için bazı sûrelerin başına konmuştur ve "Bu Kur'an, şu gördüğü*nüz harflerden yapılan kelime ve cümlelerden oluşmaktadır. Siz harfleri de bili*yorsunuz. O halde haydi yapabiliyorsanız siz de böyle kelime ve cümlelerden olu*şan ve Kur'an'a benzeyen bir kitap yazın!” denilmek istenmiştir,
    b) Başında bu*lundukları sûrelerin muhtevalarına dikkat çekmek için yemin olarak gelmiştir,
    c) Başlarında bulunan sûrelerin isimleri olarak indirilmiştir.
    İmâm-ı Rabbani önce Selef âlimleri gibi düşünürken bilâhare Allah Te-âlâ'nın kendine, bu harflerin mâna ve sırlarından bir kısmını açtığını; böylece "müteşâbihatın mânalarının, Allah'ın bildirmesiyle bilinebileceğini ve bunların, açık manalı âyetlerin (muhkemât) özü ve amacı olduğunu" anladığını ifade etmiş*tir. [10]
    Şah Veliyyullah, "Arap dilinde tek başına veya kelimelerin başlarına gelen harflerin özellikleriyle kelimelerin mânaları arasında bir ilişkinin bulunduğu" tes-bitinden yola çıkarak sûrelerin başlarında bulunan harflerin de muhtevalarına delâlet ve onların özünü ihtiva ettiğini ileri sürmüştür. Buna göre "elif-lânwnîm"İn mânası, "Yaratılmışların çeşitli oluşlar ve ilişkilerle belirlenmiş hayatlarının ge*rekli kıldığı, ihtiyaç duyduğu irşadlar gayb âleminden gelerek onların hayatlarına girmekte ve yollarına ışık tutmaktadır" demektir.[11]
    2. Bakara süresi Medine'de nazil olduğuna göre daha önce birçok sûrenin gelmiş olması gerekir. Bu sûrelerle önemli bir kısmı tamamlanmış bulunan metne "kitap" demek uygun görülmüştür.
    "Şüphe yok" ifadesi, hem kitabın Allah'tan geldiği, anlatmak istediğini açık*ça anlatabildiği hem de onun bir kılavuz, rehber, ışık olmasıyla ilgilidir; her iki ko*nuda da şüpheye yer yoktur.
    "Rehber" diye çevirdiğimiz hiidâ hidâyetle aynı kökten olup Allah'ın razı ol*duğu hayat tarzında, iman. ibadet ve ahlâk yolunda İlâhî rehberliği ifade etmekte*dir. Bu rehberlikten yararlanabilmek için kişide yukarıdaki âyetlerde nitelikleri açıklanan bilincin bulunması gerekir.[12]
    Muttaki (takva sahibi) ve takva dilimizde de kullanılan Arapça asıllı keli*melerdendir. Müttakilcr kelimesinin lügat mânası, "sakınılması gereken şeylerden sakınanlar" demektir. Kur'an'da ve özellikle bu âyette geçen takvanın mânası onu takip eden âyetlerde açıklanmıştır. Buna göre takva sahibi kimselerde şu beş vasıf vardır: Gayba iman etmek, namazı doğru ve devamlı kılmak, Allah'ın verdiklerin*den bir kısmını O'nun rızâsı için harcamak, Kur'an'a olduğu gibi diğer peygam*berlere gönderilen kitaplara da inanmak ve âhiret konusunda kesin inanç sahibi ol*mak. Bu vasıflan kendinde gerçekleştirmiş olan mümin takva sahibidir, müttaki-dir. Böylece takva sahibi olan müminlerde hâsıl olan şuur, duygu ve davranışlarla ilgili başka açıklamalar da yapılmıştır. Konuyla ilgili birkaç hadisin anlamı şöyle*dir: "Kul, sakıncalı olana düşmemek için sakıncasız olandan da çekinmedikçe tak*va sahibi olamaz"[13] "Kul, vicdanı*nı rahatsız eden şeyi terketmedİkçe takva derecesini elde edemez. [14] Ebû Hüreyre'ye nispet edilen bir benzetme, "Yolda yürürken dikenler görürsen ya yolu değiştirirsin ya da dikene dokunmadan geçmenin bir yolunu arar ve bulur*sun; işte takva da budur; hayatı Allah Teâlâ'nın yasakladığı kötülüklere bulaşma*dan yaşamaya çalışmaktır" [15]
    3. Gayba iman etmek, namaz kılmak ve Allah rızâsına uygun harcama yapmak; İslâm'ın fert ve topluluk olarak insana getirdiklerinin ve ondan istediklerinin güzel bir özetidir. Gayba iman, iman esaslarına; namaz kılmak, özel duygu ve dav*ranışlarla Allah'a ibadet etmeye; Allah rızâsına uygun harcamada bulunmak (in-fak) ise dayanışmaya, düzen ve adalete, yani muamelâtın ruhuna ve amacına işa*ret etmektedir.
    İman akıl ve vicdanın doğrulaması (tasdik), dilin bunu itiraf edip söylemesi (ikrar) ve davranışların da bunlara uygun olmasıyla gerçekleşip tamamlanmakta*dır. Yalnızca tasdik bulunur, fakat söz ve davranış buna aykırı ve tutarsız olursa iman zayıf demektir. Böyle bir imanla gerçek manasıyla İslâm yaşanmış ve tem*sil edilmiş olmayacağı gibi, İslâm'ın insanlara vaad ettiği mutluluğa da erişilemez. Söz ve uygun davranış bulunur da kalbin tasdiki bulunmazsa ya şuursuz, rastgele bir dış uygunluk yada ikiyüzlülük (münafıklık), durumu gizleme (takıyye) söz ko*nusudur. Her ne kadar âhirette zerre kadar İmanın bile insana fayda vereceği ve so*nunda onu cehennemden çıkararak cennete sokacağı sahih hadislerde bildirilmişse de[16] dinin vaad ettiği dünya ve âhiret saadeti ancak "tasdik, ikrar ve tutarlı amel" unsurlarının birlikte var oluşu halinde gerçekleşir.
    Gayb "gözle görülmeyen; akıl, duyular vb. beşerî bilgi vasıtalarıyla biline*meyen varlıklar, ilişkiler ve oluşlar"dır. Allah, vahiy, kader, yaratılış, ruh, kıyame*tin zamanı, kabirde olacaklar, yeniden dirilme, toplanma, sırat, terazi, cennet, ce*hennem,., hep gayb âlemine dahildir. Bunlar hakkında bilgi alınabilecek iki kay*nak vardır: Vahiy ve ilham. Akıl, ancak bu iki kaynaktan alınacak bilgiler üzerine tefekkür yoluyla açıklamalar getirebilir. Keşif, kalp gözünün açılması, Allah tara*fından haber verilmek (tahdîs) gibi çeşitleri veya isimleri bulunan ilham, ancak İs*lâm'a sağlam iman ve onun esaslarını samimiyetle (İhlâs) yaşama sonucu elde edilmiş bulunursa muteber olur. Yine de ilham objektif ve herkes için geçerli, üze*rine genel hüküm bina edilebilecek bir bilgi kaynağı değildir, kime gelmişse onu ilgilendirir, umumi ve kesin delillere (vahiy) aykırı olmamak şartıyla onu bağlar.
    "Namaz kılarlar" (yüsallûne) yerine "namazı ikame ederler" (yukîmûne's-sa-lâte) ifadesinin kullanılmış olması, namaza önem verilmesi, onun devamlı ve şart*larına uyularak eda edilmesi gerektiğini anlatmak içindir. Namaz dinin direği, iba*detlerin özü ve özetidir, Allah'ın Resulü, mutluluğu namazda bulduğunu, onunla yaşama sevinci kazandığım ifade buyurmuştur.[17]
    "Kendilerine verdiklerimizden harcayanlar" nitelemesi iki önemli konuya ışık tutmaktadır:
    1. Allah Teâlâ'nın bütün verdikleri harcanmayacak, yeteri ve gereği kadarı harcanacak, geri kalanı yine iyi maksatlarla tasarruf edilecektir.
    2. Har*cama Allah'ın rızâsına uygun olacaktır. Bu da kişinin kendisi, ailesi, yakınları ve diğer ihtiyaç sahipleri için yapacağı harcamaları, vakıf, tesis, hayrat vb. yatırımla*rı kapsamaktadır. Dünya nimetleri, yer altı ve yer üstü servetleri mülk olarak ya*ratıcısına aittir. İnsanlar meşru yollardan onlara sahip olduklarında bu sahiplik me*cazidir ve sınırlanmıştır; asıl sahibinin izin verdiği kadar ve O'nun gösterdiği yer*lere, belirlediği şekillerde sarfedilebilir. Bir zerresi yersiz, faydasız ve gereksiz sarfedildiğinde Allah'ın mülküne, O'nun halen yaşayan ve gelecekte yaratacağı kullarının haklarına tecavüz edilmiş olur. Bu tecavüzlerin yaptırımı dünyada sos*yal ve ekonomik krizlerdir, tabiatın tahrip edilmesi, çevrenin içinde yaşanamaz ha*le gelmesidir; âhirette ise mutlak âdil olan hâkimin vereceği cezalardır.
    4. Allah bir olduğuna, din de Allah'ın gönderdiği,kendisiyle kulları arasında bir bağ, kullan için bir irşad, bir hayat düzeni olduğuna göre gerçek bir peygam*berin aracılığı ile Allah'ı tanıyan ve O'na iman edenlerin diğer peygamberlere ve hak dinlere de iman etmesi kaçınılmazdır. Ancak böyle bir imanla tevhide ulaşılır: Allah birdir ve bütün insanlar bir tek, eşi ve ortağı olmayan Allah'ın kullandır, bü*tün peygamberler bir Allah'ın elçileridir, bütün hak dinler bir Allah'tan gelmiş ve aynı esaslan getirmiştir. Kültür ve medeniyet geliştikçe insanlar bu bakımdan de*ğiştikçe Allah Teâlâ yeni peygamberler ve dinler göndererek nihaî dini tamamla*mış, eskiyen kısımlan (önceki ümmetlerin ihtiyaçlannı karşılamaya yönelik ame*lî hükümleri, öğretileri) yenilemiştir. Hak dinin adı İslâm'dır, bütün semavî dinler ardarda gelerek İslâm binasını tamamlamıştır. Son peygamber Hz. Muham-med'den sonra yeni bir peygamber ve din gelmeyeceği bildirilmiştir. Son kitabın ışığı altında işletilecek olan insan aklı, yeni ihtiyaçları karşılamak için yeterli hale gelmiştir. Müslümanlar tarihe ve dünyaya bu iman, düşünce ve duyguyla bakıp böyle değerlendirirler. İnsanlan tek Allah'ın ve tek dinin sevgi, rahmet ve kardeş*lik bayrağı altında toplayabilecek başka bir iman ve düşünce de mevcut değildir.
    Bütün hak dinlerde âhirete seksiz ve şüphesiz inanma esası vardır. Âhirete iman unsuru bulunmadan ne din olur ne de sağlıklı bir dünya düzeni kurulabilir. Dünya gelip geçicidir, âhiret ise ezelî ve ebedîdir. Dünyada kesintisiz mutluluk ve ölümsüzlük arayanlar hüsrana uğramış, asıl mutluluk ve sonsuzluğu da kaybetmiş*lerdir. Bütün dinlerin âhiret inancı üzerinde ısrar etmesinin hikmeti bu ziyanı ve hüsranı önlemektir.
    5. Allah Teâlâ'dan vahiy yoluyla geldiğinde ve takva sahipleri için doğru yo*lun kılavuzu olduğunda şüphe bulunmayan Kur'ân-ı Kerîm'i kendilerine rehber edinen müttakilerin (âyet ve hadislerde açıklanan iman, ibadet ve ahlâk yolunu benimseyenlerin, yaşayanların) doğru yolda olmaları mantık gereği ve tabiidir. "Rablerinden gelen doğru yol üzerinde olanlar ancak onlardır" cümlesi bu tabii ve mantıkî sonucu açıklamakta ve teyit etmektedir. Her yolun ulaştığı bir son, bir menzil, bir hedef vardır; burası yolu takip edenlerin ulaşmak istedikleri yerdir, yo*lu seçenler buraya ulaşmak için seçmişlerdir. Dünyada her bir yolun, oradan gide*ni nereye götüreceği bellidir, bilenlerden sorulur, öğrenilir ve yol takip edilerek is*tenilen yere ulaşılır. Fert ve topluluklar olarak davranışlarımızın, yapıp ettikleri*mizin ne sonuç vereceği, bizi nereye götüreceği, hem geçici hem de ebedî âlemde bize neleri kazandırıp neleri de kaybettireceği konusunu bilmek için yalnızca in*sanî bilgi kaynaklan yeterli değildir. Bu sebepledir ki, girilen yollar çok kere çık*maz olmuş, iyi sanılıp umulan sonuçlar elde edilememiş, elde edilenlerin iyi olma*dığı anlaşılmış, fertler ve gruplar mutsuz olmuş; sıkıntılar, krizler, olumsuzluklar birbirini kovalamıştır. İnsanın Allah, kâinat ve diğer insanlarla ilişkisinde tutaca*ğı doğru yol -dinin rehberliğinin dışlandığı durumların çoğunda- bulunamamıştır, bulunamayacaktır. Yalnız takva sahiplerinin bu yolda olduklarını bildiren âyet iş*te bu gerçeği dile getirmektedir. Yol doğru seçilmişse ve insanlar o yolda usulün*ce yürüyorlarsa hedefe ulaşılacaklardır, bu hususta şüpheye yer yoktur. Dünya ha*yatı bir yolculuk olarak düşünülürse yolcunun amacı mutluluktur; korktuklarından kurtulup umduklarına nail olmaktır. İşte kurtuluş budur, zafer ve felah buna denir. İslâm, her gün beş kere ezanda "haydin felaha!" diyerek insanları kurtuluşa, iki ci*han saadetine çağırmaktadır. Kur'ân-ı Kerîm'i rehber edinenlerin buna erişecekle*ri müjdesini ise birçok benzeri gibi konumuz olan âyet de en güçlü üslûpla açıkla*maktadır: "Kurtuluşa erenler ancak onlardır."
    Bakara sûresinin bu ilk beş âyetinin hüküm ve mâna bakımından büyük öne*mi yanında, hadislerde manevî özellik ve şifa hususiyetlerinin bulunduğu da bil*dirilmiştir. [Kaynak: Kuran Yolu – Diyanet Tefsiri]


  2. 28.Kasım.2013, 10:47
    1
    erimeye devam...



    Bakara Süresi ilk beş (5) ayetin Meali ve Tefsiri
    Meali:
    Rahman ve rahim olan Allah'ın adıyla...
    1. Elif-lâm-mîm. 2. Bu kitap, hiç şüphe yok, sakınanlar için bir rehberdir. 3. (Onlar) gayba iman ederler, namazı kılarlar, kendilerine verdiklerimizden hayra harcarlar; 4. Sana indi*rilene ve senden önce indirilene iman ederler ve âhirete kesin olarak inanır*lar,
    5. Rablerinden gejen doğru yol üzerinde olanlar ancak onlardır ve kurtu*luşa erenler de yalnızca onlardır.

    Tefsiri
    1. Çoğu Mekke'de nazil olan yirmi dokuz sûrenin başında ya bir âyet ya da bir âyetin başlangıcı olarak, kelime oluşturmayan bazı harfler yer almakta olup bunlara hurûf-ı mukattaa (ayrı ayrı harfler) denir. Bunlar Arap alfabesinin on dört harfidir ve bazı sûrelerin başında tek harf olarak, bazılarının başında ise bir*den fazla harfin yan yana dizilişi şeklinde yer almışlardır. Bu harflerin Kur'ân-ı Kerîm'den bir âyet veya âyet parçası olduğunda şüphe yoktur. Mânaları ve hik*metleri üzerinde ise farklı görüşler ve yorumlar ileri sürülmüştür. Sıradan insanla*rın bilgi vasıtalarıyla mânalarını ve kullanılış maksatlarını (hikmet) bilmek ve an*lamak mümkün olmayan bu harflere, keza lügat mânalarında kullanılmamış olup ne mânaya geldikleri de açıklanmamış bulunan bazı kelimelere müteşâbihat adı verilmektedir. Selef denilen ilk devir din bilginleriyle onların yolundan giden son*raki bazı âlimler müteşâbihatı yorumlamazlar, oldukları gibi benimseyip iman ederler. "Kur'an'da bulunmasının elbette bir hikmeti vardır, Allah ve Resulü bun*ları açıklamadığına göre aklımıza dayanarak açıklamaya kalkışmak bizim işimiz değildir, yetki sınırımızı aşar" derler. Kelâm, felsefe ve tasavvuf ehli bazı âlimler ise tefekkür veya ilham yoluyla müteşâbihatın mânalarının anlaşılabileceğini ileri sürmüş ve her biri İçin çeşitli yorumlar yapmışlardır.
    Bakara sûresinin ilk âyetini teşkil eden "elif-lâm-mîm"in manasıyla ilgili olarak yirmiden fazla yorum vardır. Bunlardan şu üçü nispeten daha tutarlı görün*mektedir:
    a) Bunlar, mânaları olmayan alfabe harfleridir, Kur'ân-ı Kerîm'in vahiy yoluyla Allah'tan geldiğine inanmayanlara meydan okumak ve âciz olduklarını or*taya çıkartmak için bazı sûrelerin başına konmuştur ve "Bu Kur'an, şu gördüğü*nüz harflerden yapılan kelime ve cümlelerden oluşmaktadır. Siz harfleri de bili*yorsunuz. O halde haydi yapabiliyorsanız siz de böyle kelime ve cümlelerden olu*şan ve Kur'an'a benzeyen bir kitap yazın!” denilmek istenmiştir,
    b) Başında bu*lundukları sûrelerin muhtevalarına dikkat çekmek için yemin olarak gelmiştir,
    c) Başlarında bulunan sûrelerin isimleri olarak indirilmiştir.
    İmâm-ı Rabbani önce Selef âlimleri gibi düşünürken bilâhare Allah Te-âlâ'nın kendine, bu harflerin mâna ve sırlarından bir kısmını açtığını; böylece "müteşâbihatın mânalarının, Allah'ın bildirmesiyle bilinebileceğini ve bunların, açık manalı âyetlerin (muhkemât) özü ve amacı olduğunu" anladığını ifade etmiş*tir. [10]
    Şah Veliyyullah, "Arap dilinde tek başına veya kelimelerin başlarına gelen harflerin özellikleriyle kelimelerin mânaları arasında bir ilişkinin bulunduğu" tes-bitinden yola çıkarak sûrelerin başlarında bulunan harflerin de muhtevalarına delâlet ve onların özünü ihtiva ettiğini ileri sürmüştür. Buna göre "elif-lânwnîm"İn mânası, "Yaratılmışların çeşitli oluşlar ve ilişkilerle belirlenmiş hayatlarının ge*rekli kıldığı, ihtiyaç duyduğu irşadlar gayb âleminden gelerek onların hayatlarına girmekte ve yollarına ışık tutmaktadır" demektir.[11]
    2. Bakara süresi Medine'de nazil olduğuna göre daha önce birçok sûrenin gelmiş olması gerekir. Bu sûrelerle önemli bir kısmı tamamlanmış bulunan metne "kitap" demek uygun görülmüştür.
    "Şüphe yok" ifadesi, hem kitabın Allah'tan geldiği, anlatmak istediğini açık*ça anlatabildiği hem de onun bir kılavuz, rehber, ışık olmasıyla ilgilidir; her iki ko*nuda da şüpheye yer yoktur.
    "Rehber" diye çevirdiğimiz hiidâ hidâyetle aynı kökten olup Allah'ın razı ol*duğu hayat tarzında, iman. ibadet ve ahlâk yolunda İlâhî rehberliği ifade etmekte*dir. Bu rehberlikten yararlanabilmek için kişide yukarıdaki âyetlerde nitelikleri açıklanan bilincin bulunması gerekir.[12]
    Muttaki (takva sahibi) ve takva dilimizde de kullanılan Arapça asıllı keli*melerdendir. Müttakilcr kelimesinin lügat mânası, "sakınılması gereken şeylerden sakınanlar" demektir. Kur'an'da ve özellikle bu âyette geçen takvanın mânası onu takip eden âyetlerde açıklanmıştır. Buna göre takva sahibi kimselerde şu beş vasıf vardır: Gayba iman etmek, namazı doğru ve devamlı kılmak, Allah'ın verdiklerin*den bir kısmını O'nun rızâsı için harcamak, Kur'an'a olduğu gibi diğer peygam*berlere gönderilen kitaplara da inanmak ve âhiret konusunda kesin inanç sahibi ol*mak. Bu vasıflan kendinde gerçekleştirmiş olan mümin takva sahibidir, müttaki-dir. Böylece takva sahibi olan müminlerde hâsıl olan şuur, duygu ve davranışlarla ilgili başka açıklamalar da yapılmıştır. Konuyla ilgili birkaç hadisin anlamı şöyle*dir: "Kul, sakıncalı olana düşmemek için sakıncasız olandan da çekinmedikçe tak*va sahibi olamaz"[13] "Kul, vicdanı*nı rahatsız eden şeyi terketmedİkçe takva derecesini elde edemez. [14] Ebû Hüreyre'ye nispet edilen bir benzetme, "Yolda yürürken dikenler görürsen ya yolu değiştirirsin ya da dikene dokunmadan geçmenin bir yolunu arar ve bulur*sun; işte takva da budur; hayatı Allah Teâlâ'nın yasakladığı kötülüklere bulaşma*dan yaşamaya çalışmaktır" [15]
    3. Gayba iman etmek, namaz kılmak ve Allah rızâsına uygun harcama yapmak; İslâm'ın fert ve topluluk olarak insana getirdiklerinin ve ondan istediklerinin güzel bir özetidir. Gayba iman, iman esaslarına; namaz kılmak, özel duygu ve dav*ranışlarla Allah'a ibadet etmeye; Allah rızâsına uygun harcamada bulunmak (in-fak) ise dayanışmaya, düzen ve adalete, yani muamelâtın ruhuna ve amacına işa*ret etmektedir.
    İman akıl ve vicdanın doğrulaması (tasdik), dilin bunu itiraf edip söylemesi (ikrar) ve davranışların da bunlara uygun olmasıyla gerçekleşip tamamlanmakta*dır. Yalnızca tasdik bulunur, fakat söz ve davranış buna aykırı ve tutarsız olursa iman zayıf demektir. Böyle bir imanla gerçek manasıyla İslâm yaşanmış ve tem*sil edilmiş olmayacağı gibi, İslâm'ın insanlara vaad ettiği mutluluğa da erişilemez. Söz ve uygun davranış bulunur da kalbin tasdiki bulunmazsa ya şuursuz, rastgele bir dış uygunluk yada ikiyüzlülük (münafıklık), durumu gizleme (takıyye) söz ko*nusudur. Her ne kadar âhirette zerre kadar İmanın bile insana fayda vereceği ve so*nunda onu cehennemden çıkararak cennete sokacağı sahih hadislerde bildirilmişse de[16] dinin vaad ettiği dünya ve âhiret saadeti ancak "tasdik, ikrar ve tutarlı amel" unsurlarının birlikte var oluşu halinde gerçekleşir.
    Gayb "gözle görülmeyen; akıl, duyular vb. beşerî bilgi vasıtalarıyla biline*meyen varlıklar, ilişkiler ve oluşlar"dır. Allah, vahiy, kader, yaratılış, ruh, kıyame*tin zamanı, kabirde olacaklar, yeniden dirilme, toplanma, sırat, terazi, cennet, ce*hennem,., hep gayb âlemine dahildir. Bunlar hakkında bilgi alınabilecek iki kay*nak vardır: Vahiy ve ilham. Akıl, ancak bu iki kaynaktan alınacak bilgiler üzerine tefekkür yoluyla açıklamalar getirebilir. Keşif, kalp gözünün açılması, Allah tara*fından haber verilmek (tahdîs) gibi çeşitleri veya isimleri bulunan ilham, ancak İs*lâm'a sağlam iman ve onun esaslarını samimiyetle (İhlâs) yaşama sonucu elde edilmiş bulunursa muteber olur. Yine de ilham objektif ve herkes için geçerli, üze*rine genel hüküm bina edilebilecek bir bilgi kaynağı değildir, kime gelmişse onu ilgilendirir, umumi ve kesin delillere (vahiy) aykırı olmamak şartıyla onu bağlar.
    "Namaz kılarlar" (yüsallûne) yerine "namazı ikame ederler" (yukîmûne's-sa-lâte) ifadesinin kullanılmış olması, namaza önem verilmesi, onun devamlı ve şart*larına uyularak eda edilmesi gerektiğini anlatmak içindir. Namaz dinin direği, iba*detlerin özü ve özetidir, Allah'ın Resulü, mutluluğu namazda bulduğunu, onunla yaşama sevinci kazandığım ifade buyurmuştur.[17]
    "Kendilerine verdiklerimizden harcayanlar" nitelemesi iki önemli konuya ışık tutmaktadır:
    1. Allah Teâlâ'nın bütün verdikleri harcanmayacak, yeteri ve gereği kadarı harcanacak, geri kalanı yine iyi maksatlarla tasarruf edilecektir.
    2. Har*cama Allah'ın rızâsına uygun olacaktır. Bu da kişinin kendisi, ailesi, yakınları ve diğer ihtiyaç sahipleri için yapacağı harcamaları, vakıf, tesis, hayrat vb. yatırımla*rı kapsamaktadır. Dünya nimetleri, yer altı ve yer üstü servetleri mülk olarak ya*ratıcısına aittir. İnsanlar meşru yollardan onlara sahip olduklarında bu sahiplik me*cazidir ve sınırlanmıştır; asıl sahibinin izin verdiği kadar ve O'nun gösterdiği yer*lere, belirlediği şekillerde sarfedilebilir. Bir zerresi yersiz, faydasız ve gereksiz sarfedildiğinde Allah'ın mülküne, O'nun halen yaşayan ve gelecekte yaratacağı kullarının haklarına tecavüz edilmiş olur. Bu tecavüzlerin yaptırımı dünyada sos*yal ve ekonomik krizlerdir, tabiatın tahrip edilmesi, çevrenin içinde yaşanamaz ha*le gelmesidir; âhirette ise mutlak âdil olan hâkimin vereceği cezalardır.
    4. Allah bir olduğuna, din de Allah'ın gönderdiği,kendisiyle kulları arasında bir bağ, kullan için bir irşad, bir hayat düzeni olduğuna göre gerçek bir peygam*berin aracılığı ile Allah'ı tanıyan ve O'na iman edenlerin diğer peygamberlere ve hak dinlere de iman etmesi kaçınılmazdır. Ancak böyle bir imanla tevhide ulaşılır: Allah birdir ve bütün insanlar bir tek, eşi ve ortağı olmayan Allah'ın kullandır, bü*tün peygamberler bir Allah'ın elçileridir, bütün hak dinler bir Allah'tan gelmiş ve aynı esaslan getirmiştir. Kültür ve medeniyet geliştikçe insanlar bu bakımdan de*ğiştikçe Allah Teâlâ yeni peygamberler ve dinler göndererek nihaî dini tamamla*mış, eskiyen kısımlan (önceki ümmetlerin ihtiyaçlannı karşılamaya yönelik ame*lî hükümleri, öğretileri) yenilemiştir. Hak dinin adı İslâm'dır, bütün semavî dinler ardarda gelerek İslâm binasını tamamlamıştır. Son peygamber Hz. Muham-med'den sonra yeni bir peygamber ve din gelmeyeceği bildirilmiştir. Son kitabın ışığı altında işletilecek olan insan aklı, yeni ihtiyaçları karşılamak için yeterli hale gelmiştir. Müslümanlar tarihe ve dünyaya bu iman, düşünce ve duyguyla bakıp böyle değerlendirirler. İnsanlan tek Allah'ın ve tek dinin sevgi, rahmet ve kardeş*lik bayrağı altında toplayabilecek başka bir iman ve düşünce de mevcut değildir.
    Bütün hak dinlerde âhirete seksiz ve şüphesiz inanma esası vardır. Âhirete iman unsuru bulunmadan ne din olur ne de sağlıklı bir dünya düzeni kurulabilir. Dünya gelip geçicidir, âhiret ise ezelî ve ebedîdir. Dünyada kesintisiz mutluluk ve ölümsüzlük arayanlar hüsrana uğramış, asıl mutluluk ve sonsuzluğu da kaybetmiş*lerdir. Bütün dinlerin âhiret inancı üzerinde ısrar etmesinin hikmeti bu ziyanı ve hüsranı önlemektir.
    5. Allah Teâlâ'dan vahiy yoluyla geldiğinde ve takva sahipleri için doğru yo*lun kılavuzu olduğunda şüphe bulunmayan Kur'ân-ı Kerîm'i kendilerine rehber edinen müttakilerin (âyet ve hadislerde açıklanan iman, ibadet ve ahlâk yolunu benimseyenlerin, yaşayanların) doğru yolda olmaları mantık gereği ve tabiidir. "Rablerinden gelen doğru yol üzerinde olanlar ancak onlardır" cümlesi bu tabii ve mantıkî sonucu açıklamakta ve teyit etmektedir. Her yolun ulaştığı bir son, bir menzil, bir hedef vardır; burası yolu takip edenlerin ulaşmak istedikleri yerdir, yo*lu seçenler buraya ulaşmak için seçmişlerdir. Dünyada her bir yolun, oradan gide*ni nereye götüreceği bellidir, bilenlerden sorulur, öğrenilir ve yol takip edilerek is*tenilen yere ulaşılır. Fert ve topluluklar olarak davranışlarımızın, yapıp ettikleri*mizin ne sonuç vereceği, bizi nereye götüreceği, hem geçici hem de ebedî âlemde bize neleri kazandırıp neleri de kaybettireceği konusunu bilmek için yalnızca in*sanî bilgi kaynaklan yeterli değildir. Bu sebepledir ki, girilen yollar çok kere çık*maz olmuş, iyi sanılıp umulan sonuçlar elde edilememiş, elde edilenlerin iyi olma*dığı anlaşılmış, fertler ve gruplar mutsuz olmuş; sıkıntılar, krizler, olumsuzluklar birbirini kovalamıştır. İnsanın Allah, kâinat ve diğer insanlarla ilişkisinde tutaca*ğı doğru yol -dinin rehberliğinin dışlandığı durumların çoğunda- bulunamamıştır, bulunamayacaktır. Yalnız takva sahiplerinin bu yolda olduklarını bildiren âyet iş*te bu gerçeği dile getirmektedir. Yol doğru seçilmişse ve insanlar o yolda usulün*ce yürüyorlarsa hedefe ulaşılacaklardır, bu hususta şüpheye yer yoktur. Dünya ha*yatı bir yolculuk olarak düşünülürse yolcunun amacı mutluluktur; korktuklarından kurtulup umduklarına nail olmaktır. İşte kurtuluş budur, zafer ve felah buna denir. İslâm, her gün beş kere ezanda "haydin felaha!" diyerek insanları kurtuluşa, iki ci*han saadetine çağırmaktadır. Kur'ân-ı Kerîm'i rehber edinenlerin buna erişecekle*ri müjdesini ise birçok benzeri gibi konumuz olan âyet de en güçlü üslûpla açıkla*maktadır: "Kurtuluşa erenler ancak onlardır."
    Bakara sûresinin bu ilk beş âyetinin hüküm ve mâna bakımından büyük öne*mi yanında, hadislerde manevî özellik ve şifa hususiyetlerinin bulunduğu da bil*dirilmiştir. [Kaynak: Kuran Yolu – Diyanet Tefsiri]


    Benzer Konular

    - Ahzab Süresi 51. Ayetin meali ve tefsiri hakkında bilgi?

    - Meryem suresi 17. ayetin meali ve tefsiri

    - Talak Süresi 4. ayetin tefsiri

    - Bakara süresi 36. ayetin tefsiri

    - Bakara Suresi 241.ayetin tefsiri

  3. 12.Nisan.2015, 20:32
    2
    Misafir

    Cevap: Bakara Süresi ilk beş (5) ayetin Meali ve Tefsiri




    çok teşekkürler kardeşim ALLAH Razı Olsun :D


  4. 12.Nisan.2015, 20:32
    2
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



    çok teşekkürler kardeşim ALLAH Razı Olsun :D


  5. 02.Şubat.2016, 01:29
    3
    Misafir

    Cevap: Bakara Süresi ilk beş (5) ayetin Meali ve Tefsiri

    Çok güzel Allah razi olsun


  6. 02.Şubat.2016, 01:29
    3
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
    Çok güzel Allah razi olsun


  7. 04.Ağustos.2017, 19:58
    4
    Misafir

    Yorum: Bakara Süresi ilk beş (5) ayetin Meali ve Tefsiri

    Kardeşim allah razı olsun harika anlatmışsınız


  8. 04.Ağustos.2017, 19:58
    4
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
    Kardeşim allah razı olsun harika anlatmışsınız





+ Yorum Gönder