İslâm'da Amel ve Muâmele Terimleri, Mal ve Çeşitleri, Mülk ve Mülkiyet Nedir? 5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
  1. 1
    Hoca Moderatör
    Hoca
    Moderatör

    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 0
    Tecrübe Puanı: 0
    Yer: çalışma odam:)

    İslâm'da Amel ve Muâmele Terimleri, Mal ve Çeşitleri, Mülk ve Mülkiyet Nedir?


    İslâm'da Amel ve Muâmele Te­rim­le­ri
    Fı­kıh İl­mi­nin Kap­sa­dı­ğı Ko­nu­lar
    Muâmelelerle İl­gi­li Şer'i Hü­küm­ler Bağ­la­ya­cı mı­dır?
    Hak Kav­ra­mı ve Çe­şit­le­ri
    Mal ve Çe­şit­le­ri
    Mülk ve Mül­ki­yet Ne­dir?

    I- İSLÂM’DA AMEL VE MU­A­ME­LE TE­RİM­LE­Rİ

    A) Amel ve Ni­yet İliş­ki­si:
    Amel söz­cü­ğü­nün arap­ça mas­tar an­la­mı; iş iş­le­mek, yap­mak, ic­ra et­mek, ta­sar­ruf et­mek, ha­re­ket et­mek de­mek­tir. İsim ola­rak ise; iş, gö­rev, meş­gul ol­ma, iba­det ve ha­yır­lı iş an­lam­la­rı­na ge­lir. Da­ha çok can­lı­la­rın bel­li bir amaç için yap­tık­la­rı işe “amel” de­nir. Ya­pı­lan iş bir ama­ca yö­ne­lik de­ğil­se bu­na “fi­il” adı ve­ri­lir. Fi­il Cenâb-ı Hakk’a isnâd edi­lin­ce di­le­di­ği­ni yap­ma­sı, ya­rat­ma­sı an­la­mı­na ge­lir.
    Amel iyi ve kö­tü ol­mak üze­re iki­ye ay­rı­lır. Bi­rin­ci­si­ne “sâlih amel”, di­ğe­ri­ne ise “kö­tü ve­ya sâlih ol­ma­yan amel” adı ve­ri­lir. Kur’an-ı Ke­rim’de iyi ve gü­zel amel­ler “sâlih ve sâlihât” ke­li­me­le­ri ile ifa­de bu­yu­rul­muş, gü­zel amel iş­le­yen­le­rin âhiretteki ecir­le­ri­ni bil­di­ren pek çok âyet in­miş­tir. An­cak da­i­ma gü­zel amel iman­dan son­ra zik­re­dil­miş, iman­sız ame­lin in­sa­nı kur­tu­lu­şa er­di­re­me­ye­ce­ği de açık­ça be­lir­til­miş­tir.1 Allahü Teâlâ, Nûh (a.s)’ın inan­ma­yan ve bu ne­den­le su­da bo­ğu­lan oğ­lu­nun bu ha­li­ni “iyi ve sâlih ol­ma­yan amel” ola­rak ifa­de bu­yu­rur. Olay Kur’an-ı Ke­rim’de şöy­le an­la­tı­lır: “Nûh (a.s) tu­fan sı­ra­sın­da Rab­bi­ne nidâ ede­rek: ‘Ey Rab­bim! Şüp­he­siz ki oğ­lum ai­lem­den­dir. Sen’in ai­le­mi helâk et­me­me va’din hak­tır. Sen de hük­me­den­le­rin en ada­let­li­si­sin.’ de­di. Al­lah şöy­le bu­yur­du: “Ey Nûh! O, se­nin ai­len­den de­ğil­dir. Çün­kü o, iyi ol­ma­yan bir amel sa­hi­bi­dir. O hal­de bil­me­di­ğin bir şe­yi ben­den is­te­me. Câhillerden ol­ma­ya­sın di­ye sa­na öğüt ve­ri­yo­rum.” 2

    Ta­rih bo­yun­ca semâvî din­ler top­lum­la­ra iyi ve kö­tü amel­le­rin ne­ler ol­du­ğu­nu açık­la­mış, bi­rin­ci­le­ri emir ve tav­si­ye eder­ken, kö­tü amel­le­ri ya­sak­la­mış­tır. İn­sa­nın dün­ya üze­rin­de bir sü­re ka­lı­şı da iyi ve kö­tü amel­ler ara­sın­da bir im­ti­han dev­re­si ge­çir­me­si ama­cı­na yö­ne­lik­tir. Dün­ya bu yö­nüy­le in­san için bir de­ney la­bo­ra­tu­va­rı­dır. Al­lah Teâlâ bu ger­çe­ği şöy­le di­le ge­ti­rir: “Han­gi­ni­zin da­ha iyi amel iş­le­ye­ce­ği­ni­zi de­ne­mek için ölü­mü ve ha­ya­tı ya­ra­tan O’dur.” 3 İn­sa­nın yer­yü­zün­de çe­şit­li sı­kın­tı ve musîbetler yo­luy­la da im­ti­ha­na ta­bi tu­tu­la­bi­le­ce­ği şöy­le açık­la­nır: “Şüp­he­siz si­zi bi­raz kor­ku, aç­lık, mal, can ve ürün ek­sik­li­ği ile im­ti­han ede­ce­ğiz. (Ey Mu­ham­med) sab­re­den­le­re müj­de­le. On­la­ra bir musîbet do­kun­du­ğu za­man; ‘Şüp­he­siz biz Al­lah içi­niz ve mut­la­ka O’na dö­ne­ce­ğiz’ der­ler.” 3/a
    İslâm’da bir iyi­li­ğin ve sâlih bir ame­lin dün­ya ve âhirette ecir ve se­vap kay­na­ğı ol­ma­sı için bu­nu ya­pan kim­se­nin mü’min ol­ma­sı ön şart­tır. İman da; Al­lah’a, me­lek­le­ri­ne, ki­tap­la­rı­na, pey­gam­ber­le­ri­ne, âhiret gü­nü­ne, ka­de­re, ha­yır ve şer­rin Al­lah’tan ol­du­ğu­na inan­ma­yı kap­sa­mı­na alır. Ni­te­kim Hz. Ömer (r.a)’ın (ö.23/643) nak­let­ti­ği­ne gö­re, Cebrâil (a.s) in­san sûretinde ge­le­rek Hz. Pey­gam­ber’e; imân, İslâm, ih­san ve kı­ya­me­tin kop­ma za­ma­nı gi­bi so­ru­lar so­ra­rak Al­lah el­çi­sin­den al­dı­ğı ce­vap­la­rı “Doğ­ru söy­le­din” di­ye­rek tas­dik et­miş­tir.4
    Cenâb-ı Hak Asr sûresinde, in­sa­nın kur­tu­lu­şu­na ve­si­le ola­cak dört esa­sı şöy­le açık­lar: “As­ra ye­min ol­sun ki, in­san şüp­he­siz maddî-manevî bü­yük ka­yıp için­de­dir. An­cak iman eden­ler, sâlih amel iş­le­yen­ler, bir­bi­ri­ne hak­kı tav­si­ye eden ve sab­rı tav­si­ye eden­ler bu­nun dı­şın­da­dır.” 5 Bu du­ru­ma gö­re, bir mü’mi­nin, Yü­ce Al­lah’ın ve Rasûlü’nün rı­za­sı­na uy­gun olan bü­tün iş, ha­re­ket, ha­yır ve hasenâtı ile ferdî ve ahlâkî gö­rev­le­ri ve iba­det­le­ri “sâlih amel” adı­nı alır.

    B) Amel­de İhlâsın Öne­mi:
    İslâm bü­tün iyi iş­ler­de ve baş­ka­la­rıy­la olan iliş­ki­le­rin­de mü’mi­nin sa­mi­mi ve ihlâslı dav­ran­ma­sı­nı is­ter. İhlâs ame­lin özü­dür. Yü­ce Al­lah’ın ve Rasûlü’nün rı­za­sı gö­ze­til­me­yen amel­le­rin ilâhî te­ra­zi­de bir ağır­lı­ğı bu­lun­maz. İman te­me­lin­den yok­sun olan amel­le­rin in­sa­na âhirette bir ya­rar sağ­la­ma­ya­ca­ğı Kur’an-ı Ke­rim’de şöy­le be­lir­le­nir: “İnkâr edip iman­sız ola­rak ölen­le­rin hiç­bi­rin­den, yer­yü­zü­nü dol­du­ra­cak ka­dar al­tı­nı fe­da (ta­sad­duk) et­se­ler bi­le ka­bul olun­ma­ya­cak­tır. On­lar için can ya­kı­cı bir azap var­dır. On­la­rın bir yar­dım­cı­la­rı da yok­tur.” 6
    Di­ğer yan­dan iman ol­mak­la bir­lik­te, ni­yet ve ihlâs ek­sik­li­ği de ame­lin de­ğe­ri­ni dü­şü­re­bi­lir. Me­di­ne-i Mü­nev­ve­re’ye hic­ret sı­ra­sın­da ya­şa­nan şu ola­yı ör­nek ve­re­bi­li­riz:
    As­hab-ı Kirâm Me­di­ne’ye hic­ret eder­ler­ken, Mek­ke müş­rik­le­ri­nin bas­kı ve iş­ken­ce­le­rin­den kur­tul­mak, Me­di­ne’de Hz. Pey­gam­ber (s.a)’e yar­dım­cı ol­mak, böy­le­ce İslâm’ı ci­ha­na yay­mak gi­bi dü­şün­ce ve ni­yet­ler­le do­lu idi­ler. İç­le­rin­den bi­ri­si ni­şan­lı ol­du­ğu ka­dın hic­ret et­ti­ği için, sa­de­ce onun­la ev­len­mek ni­yet ve dü­şün­ce­siy­le Me­di­ne’ye gel­miş­ti. İş­te Hz. Pey­gam­ber di­ğer muhâcirlerin bü­yük ecir ve mükâfatlara nâil ol­duk­la­rı­nı bil­di­rir­ken onun da is­te­di­ği ka­dı­na ka­vuş­mak­la ni­ye­ti­ne ulaş­tı­ğı­nı, an­cak hic­ret se­va­bın­dan mah­rum kal­dı­ğı­nı bil­dir­miş­tir. Ha­dis­te şöy­le bu­yu­ru­lur: “Amel­ler an­cak ni­yet­le­re gö­re­dir. Her­bir kim­se için, ni­yet et­ti­ği şey var­dır. Ki­min hic­re­ti Al­lah ve Rasûlü’ne ise, onun hic­re­ti Al­lah ve Rasûlü’ne ol­muş olur. Ki­min hic­re­ti de dün­ya­lık için ise ona ka­vu­şur ve­ya bir ka­dın için­se, onu nikâh eder. Onun hic­re­ti de, hic­ret et­di­ği şey için ol­muş­tur.” 7
    Uhud Gaz­ve­si’nde en ön­de çar­pı­şan­lar­dan bi­ri­si olan Kuz­man’ın ce­hen­nem­lik ol­du­ğu ha­ber ve­ril­miş­tir. Çün­kü o, kut­sal bir cihâd ni­ye­tiy­le de­ğil, Me­di­ne’de­ki hur­ma­lık­la­rı­na bir za­rar ge­lir kor­ku­suy­la sa­va­şa ka­tıl­mış­tı.8
    Cenâb-ı Hak ihlâsı, sev­di­ği kul­la­rı­nın kal­bi­ne ko­yar. Bu ihlâsla kö­tü­lük­ler­den ko­ru­nur. Çün­kü şey­ta­nın ihlâslı ki­şi­le­ri et­ki­le­me­si güç­tür. Kur’an-ı Ke­rim’de şöy­le bu­yu­ru­lur: “İb­lis şöy­le de­di: Rab­bim! Be­ni sap­tır­dı­ğın için, mut­la­ka ben de, yer­yü­zün­de Ade­mo­ğul­la­rı­na, kö­tü­lük­le­ri gü­zel gös­te­re­ce­ğim ve on­la­rın hep­si­ni az­dı­ra­ca­ğım. An­cak kul­la­rın­dan ihlâslı olan­lar bu­nun dı­şın­da­dır.” 9
    Hz. Yu­suf’un genç ya­şın­da, çe­ki­ci bir ka­dın olan Zü­ley­ha’nın is­tek­le­ri­ni ge­ri çe­vir­me­si ihlâsı sa­ye­sin­de ol­muş­tur: “Şüp­he­siz ki, o ka­dın Yu­suf’a yak­la­şa­rak, onu baş­tan çı­kar­mak is­te­miş­ti. Eğer Yu­suf Rab­bi’nin mu­ci­ze­si­ni gör­me­sey­di ka­dı­nın ar­zu­la­rı­na uya­bi­lir­di. Yu­suf’u ihânetten ve fu­huş­tan alı­koy­mak için, Biz ona böy­le yap­mış­tık. Çün­kü o, ihlâslı kul­la­rı­mız­dan­dı.” 10
    Di­ğer yan­dan mü’min ba­zı du­rum­lar­da ame­li iş­le­me­di­ği hal­de, ni­yet ve ihlâsı sa­ye­sin­de iş­le­yen­ler­le ay­nı ec­ri alır. Enes b. Mâlik (r.a)’ten ri­va­ye­te gö­re, Rasûlullah (s.a) Te­bük Gaz­ve­si’ne çı­kın­ca şöy­le bu­yur­muş­tur: “Şüp­he­siz Medi­ne’de bı­rak­tı­ğı­mız bir ta­kım kim­se­ler var ki, on­lar geç­ti­ği­miz her va­di­de, düş­ma­nı kız­dı­ra­cak bir ye­re ayak ba­sı­şı­mız­da, Al­lah yo­lun­da har­ca­dı­ğı­mız her­han­gi bir mal­da ve­ya kar­şı­laş­tı­ğı­mız aç­lık­ta bi­ze or­tak ol­mak­ta­dır­lar.” Bu­nun se­be­bi­ni so­ran bir sa­ha­bi­ye Al­lah el­çi­si şöy­le ce­vap ver­miş­tir: “Çün­kü on­la­rı bu ci­ha­da ka­tıl­mak­tan özür­le­ri alı­koy­muş­tur.”11
    Te­bük Gaz­ve­si dö­nü­şün­de bu se­fe­re özür­le­ri se­be­biy­le ka­tı­la­ma­yan sek­sen ka­dar sa­ha­bi Hz. Pey­gam­ber’e ge­le­rek özür di­le­di­ler. Hz. Pey­gam­ber on­la­rın iç yüz­le­ri­ni Yü­ce Al­lah’a ha­va­le ede­rek, özür­le­ri­ni ka­bul et­ti ve on­lar için Al­lah’a is­tiğ­far­da bu­lun­du.
    An­cak bun­lar­dan Ka’b b. Mâlik, Hilâl b. Ümey­ye ve Mirâre b. er-Rabî’ (r. an­hüm) ad­la­rın­da­ki üç sa­ha­be özür­süz ola­rak Te­bük Se­fe­ri’ne ka­tıl­ma­dık­la­rı­nı bil­di­re­rek doğ­ru­yu söy­le­di­ler. Hz. Pey­gam­ber, hak­la­rın­da bir hü­küm ge­lin­ce­ye ka­dar as­hab-ı ki­ra­mın bu üç sahabî ile mü­na­se­bet­le­ri­ni kes­me­le­ri­ni bil­dir­di. Bu du­rum el­li gün ka­dar sür­dü. Kırk gün son­ra ha­nım­la­rı da ken­di­le­ri­ne hiz­met­ten men edil­miş­ti. An­cak Hilâl b. Ümey­ye yaş­lı ol­du­ğu için eşi­ne sa­de­ce, ev iş­le­rin­de ken­di­si­ne yar­dım­cı ol­ma­sı için izin ve­ril­miş­tir.12 El­lİ gün son­ra inen şu âyetle on­la­rın tev­be­le­ri ka­bul edil­di: “Ve sa­vaş­tan ge­ri ka­lan o üç ki­şi­nin tev­be­si­ni de ka­bul et­ti. Bü­tün ge­niş­li­ği­ne rağ­men yer­yü­zü­nün ken­di­le­ri­ne dar gel­di­ği, ruh­la­rı son de­re­ce sı­kıl­dı­ğı, Al­lah’tan baş­ka bir sı­ğı­nak ol­ma­dı­ğı­nı an­la­dık­la­rı za­man tev­be et­sin­ler di­ye, Al­lah on­la­rı ba­ğış­la­mış­tı. Şüp­he­siz ki Al­lah, tev­be­le­ri çok ka­bul eden ve çok mer­ha­met­li olan­dır.”13
    So­nuç ola­rak mü’min­ler bü­tün söz, fi­il ve amel­le­rin­de Al­la­hu Teâlâ’nın rı­za­sı­nı ön plan­da tut­ma­lı­dır. Amel ve dav­ra­nış­lar­da ihlâs, fın­dı­ğın ve ce­vi­zin içi gi­bi­dir. İç ol­ma­yın­ca ka­buk ne işe ya­rar?
    Kur’an-ı Ke­rim’de, Al­lah’ın bir­li­ği­ne ve sı­fat­la­rı­na yer ve­ri­len bir Sûrenin adı da “İhlâs”tır. Bu sûrede şöy­le bu­yu­ru­lur: “Ey Mu­ham­med! De ki: Al­lah bir­dir. Al­lah Sa­med’tir. Hiç bir şe­ye muh­taç de­ğil­dir, her şey O’na muh­taç­tır. O, ne do­ğur­muş, ne de do­ğu­rul­muş­tur. O’nun hiç bir den­gi yok­tur.” 14



    C) İslâmî Hü­küm­le­rin Çer­çe­ve­si
    Hü­küm, söz­lük­te; hük­met­mek, ida­re et­mek, yö­net­mek ve me­net­mek an­lam­la­rı­na ge­lir. Hü­küm ifa­de eden âyet ve ha­dis­ler yü­küm­lü­nün fi­il­le­ri­ni farz, va­cip, sün­net, müs­te­hap, mü­bah, ha­ram, mek­ruh ve­ya müf­sid (ame­li bo­zu­cu) adı ve­ri­len bir so­nu­ca bağ­lar. Bu pren­sip­ler em­re­di­ci ve­ya ya­sak­la­yı­cı, ya da iki şey ara­sın­da ser­best bı­ra­kı­cı ve­ya­hut da bir şe­yin mü­bah ol­du­ğu­nu bil­di­ri­ci ni­te­lik­te­dir. İslâmî hü­küm­le­rin çe­şi­di­ni ve çer­çe­ve­si­ni hü­küm ifa­de eden âyet ve ha­dis­ler oluş­tu­rur. Hü­küm­ler bir yö­nüy­le inan­cın dı­şa yan­sı­ma­sı, fi­il ola­rak ya­şan­ma­sı de­mek­tir. Bu ya­şa­ma şek­li de “amel” adı­nı alır.
    Amel, söz­lük­te; iş, gö­rev ve fi­il an­la­mı­na ge­lir. Ay­nı kök­ten “muâmele” söz­cü­ğü ise; kar­şı­lık­lı iş yap­ma, gün­lük ha­yat­ta kar­şı­lık­lı hukukî iş­lem­ler yap­ma de­mek­tir. Bu yüz­den kar­şı­lık­lı hak ve so­rum­lu­luk do­ğu­ran akit ve ta­sar­ruf­la­rın hep­si­ne bir­lik­te “muâmele” de­nir. Ço­ğu­lu “muâmelât”tır. Me­di­ne­li­le­rin ör­fün­de bu te­rim “müsâkât (bağ-bah­çe or­tak­lı­ğı)” an­la­mın­da kul­la­nıl­mış­tır.15 Amel söz­cü­ğü ge­nel an­lam­da gün­lük ha­yat­ta ki­şi­nin yap­tı­ğı iyi ve­ya kö­tü bü­tün iş­le­ri kap­sa­mı­na alır. Bun­lar­dan iyi olan­la­ra “sa­lih amel”, çir­kin olan­la­ra ise “kö­tü amel” de­nir.
    İslâmî hü­küm­ler ge­nel ola­rak inanç ve amel­le il­gi­li ol­mak üze­re iki­ye ay­rı­lır. Ame­le iliş­kin hü­küm­ler de ken­di ara­sın­da “iba­det­ler, muâmeleler ve ukûbât” ol­mak üze­re üç bö­lüm­de in­ce­le­nir.



    1. İbâdetler:


    İbâdet, söz­lük­te; tap­mak, kul­luk yap­mak, ita­at et­mek, bo­yun eğ­mek demek­tir. Ni­ye­te bağ­lı ola­rak ya­pıl­ma­sın­da se­vap olan, Cenâb-ı Hakk’a ya­kın­lık ifa­de eden ve özel bir şe­kil­de ya­pı­lan ta­at ve fi­il­ler­dir. İba­det, Yü­ce Al­lah’a gös­te­ri­len say­gı ve hür­me­tin en yük­sek de­re­ce­si­ni ifa­de eder. En ge­niş an­lam­da iba­det; Al­la­hu Teâlâ’nın hoş­nut ve ra­zı ol­du­ğu bü­tün fi­il ve dav­ra­nış­la­rı kap­sa­mı­na alır. İba­det­ler yal­nız Al­lah rı­za­sı için ya­pı­lır. Kur’an-ı Ke­rim’de yer­yü­zün­de­ki bü­tün in­san­lar için şu çağ­rı­da bu­lu­nu­lur: “Ey iman eden­ler! Si­zi ve siz­den ön­ce­ki­le­ri ya­ra­tan Rab­bi­ni­ze kul­luk edin. Umu­lur ki sa­kı­nır­sı­nız.”16
    Âyet ve­ya ha­dis­ler­de bir­ta­kım iba­det şe­kil­le­ri be­lir­len­miş­tir. Bun­lar­dan ba­zı­la­rı farz, ba­zı­la­rı va­cip, sün­net ve­ya müs­te­hap iba­det­ler­dir. Beş va­kit na­maz, cu­ma na­ma­zı, ra­ma­zan oru­cu, zekât ve hac farz olan iba­det­ler­den­dir. Ba­zı iba­det­le­ri her mü’mi­nin biz­zat yap­ma­sı ge­re­kir­ken, ba­zı­la­rı­nı bir kı­sım mü’min­ler ya­pın­ca di­ğer­le­rin­den so­rum­lu­luk kal­kar. Bu­na “kifâî farz” de­nir. Ce­na­ze na­ma­zı bu ni­te­lik­te­dir. Sa­bit olu­şu ke­sin, fa­kat delâleti zan­lı olan de­lil­le­re da­ya­nan iba­det­ler de va­cip hük­mün­de bu­lu­nur. Bay­ram na­ma­zı ile vi­tir na­ma­zı bu hü­küm­de­dir. İba­det­le­rin önem­li bir bö­lü­mü de sün­net hük­mün­de­dir. Beş va­kit farz na­maz­lar­dan ön­ce ve­ya son­ra kı­lı­nan sün­net na­maz­lar böy­le­dir. Bun­lar­dan sa­bah ve öğ­le na­maz­la­rı­nın sün­net­le­ri ile yat­sı na­ma­zı­nın son sün­ne­ti “mü­ek­ked sün­net”, ikin­di ve yat­sı na­maz­la­rın­dan ön­ce kı­lı­nan dör­der rek’at­lık na­maz­lar ise “gayr-i mü­ek­ked sün­net” adı­nı alır.
    Beş va­kit farz na­maz­la­rın sün­net­le­rin­den baş­ka bir ta­kım na­fi­le na­maz­lar da­ha var­dır ki bun­la­ra “müs­te­hab, men­dup ve­ya ta­tav­vu’” adı ve­ri­lir. Te­hıy­ye­tü’l-mes­cid na­ma­zı, ab­dest na­ma­zı, kuş­luk na­ma­zı, tes­bih na­ma­zı, hâcet na­ma­zı, yol­cu­luk na­ma­zı, küsûf ve husûf na­ma­zı gi­bi.17
    İslâm’da iba­det­ler ya­pı­lış şek­li­ne gö­re üçe ay­rı­lır:
    a) Be­den­le Ya­pı­lan İba­det­ler: Na­maz ve oruç gi­bi iba­det­ler bu çe­şi­de gi­rer. Be­den ile ya­pı­lan iba­det­ler­de baş­ka bi­ri­ni ve­kil ta­yin et­mek ca­iz de­ğil­dir. Ya­ni bir kim­se baş­ka bi­ri­si­nin ye­ri­ne na­maz kı­la­ma­dı­ğı gi­bi, oruç da tu­ta­maz. Bun­la­rı her­kes ken­di­si yap­ma­lı­dır. Bun­lar za­ma­nın­da ya­pı­la­maz­sa ka­za edi­lir. Sü­rek­li has­ta­lık ve­ya ile­ri yaş­lı­lık se­be­biy­le oru­cu ka­za et­me imkânı bu­lu­na­ma­ya­cak­sa her­gün için bir yok­sul do­yu­mu fid­ye ver­mek oru­cun ye­ri­ne ge­çer.18
    b) Mal­la Ya­pı­lan İba­det­ler: Zekât bu çe­şit bir iba­det­tir. Zekâtın ve­kil ara­cı­lı­ğı ile ye­ri­ne ge­ti­ril­me­si müm­kün­dür.
    c) Hem Be­den Hem De Mal­la Ya­pı­lan İba­det­ler: Hac böy­le bir iba­det­tir. Pa­ra­sı ol­du­ğu hal­de hac­ca git­mek­ten aciz olan kim­se­nin, baş­ka bi­ri­si­ni ken­di ye­ri­ne ve­kil gön­der­me­si ca­iz­dir.
    d) Ku­su­ru Ört­me­ye Yö­ne­lik İba­det­ler: İslâm’da kef­fa­ret­ler de an­lam ba­kı­mın­dan iba­de­te ya­kın amel­ler­dir. Çün­kü bir ta­kım gü­nah­la­rın af­fı, kef­fa­re­ti ye­ri­ne ge­tir­mek­le umu­lur. Kur’an-ı Ke­rim’de üç çe­şit kef­fa­ret yer al­mış­tır:
    aa) Ye­min kef­fa­re­ti: Yap­tı­ğı bir ye­mi­ne ri­a­yet et­me­yip ye­mi­ni bo­zan kim­se­ye ge­rek­li olan kef­fa­ret­tir. Al­lah Teâlâ şöy­le bu­yu­rur: “... Al­lah bi­le­rek yap­tı­ğı­nız ye­min­le­ri­nizden do­la­yı si­zi so­rum­lu tu­tar. Bo­zu­lan ye­mi­nin keffâreti; ai­le­ni­ze ye­dir­di­ği­ni­zin or­ta­la­ma­sın­dan on yok­su­la ye­dir­mek ve­ya giy­dir­mek ya­hut da bir kö­le azat et­mek­tir. Bu üç şey­den bi­ri­si­ni ye­ri­ne ge­ti­re­me­ye­cek kim­se için de üç gün oruç tut­mak­tır. Ya­pıp da boz­du­ğu­nuz ye­min­le­ri­ni­zin keffâreti iş­te bu­dur.” 19
    bb) Bir mü’mi­ni yan­lış­lık­la öl­dür­me keffâreti: Yan­lış­lık­la bir mü’mi­ni öl­dü­re­nin di­yet ver­me­si ve bu­na ek ola­rak keffâreti de ye­ri­ne ge­tir­me­si ge­re­kir. Bu­nun keffâreti, mü’min bir kö­le azat et­mek, bu­na gü­cü yet­mez­se peş­pe­şe iki ay oruç tut­mak­tır.20
    cc) Zı­har keffâreti: Bu, bir ki­şi­nin bo­şa­mak kas­tıy­la ka­rı­sı­na; “sen ba­na anam gi­bi­sin” ve­ya “se­nin sır­tın ana­mın sır­tı gi­bi­dir” ve ben­ze­ri söz­le­ri­nin af­fı ve eşiy­le ye­ni­den cin­sel te­mas­ta bu­lu­na­bil­me­si için em­re­di­len bir kef­fa­ret olup, bir kö­le azat et­mek ve­ya bu­na gü­cü yet­mez­se peş­pe­şe iki ay oruç tut­mak, bu­na da gü­cü yet­mez­se alt­mış yok­su­lu do­yur­mak­tan iba­ret­tir.21
    dd) Oruç keffâreti: Ra­ma­zan oru­cu­nu bi­le­rek ve özür­süz ola­rak bo­zan bir yü­küm­lü­nün müs­lim ve­ya gayr-i müs­lim bir kö­le ve­ya ca­ri­ye azat et­me­sin­den, bu­na gü­cü yet­mez­se iki ay peş­pe­şe oruç tut­ma­sın­dan, bu­na da gü­cü yet­mez­se alt­mış yok­su­lu do­yur­ma­sın­dan iba­ret bir kef­fa­ret çe­şi­di­dir. Bu, zıhâr keffâreti ile ay­nı ni­te­lik­te­dir. Kur’an-ı Ke­rim’de; “Amel­le­ri­ni­zi ip­tal et­me­yi­niz”22 buyurulur. Oru­cu kas­ten bo­zan kim­se de bir suç iş­le­miş olur. Hz. Pey­gam­ber şöy­le bu­yur­muş­tur: “Kim Ra­ma­zan oru­cu­nu (özür­süz) bo­zar­sa, onun üze­ri­ne zı­har ya­pan kim­se­nin üze­ri­ne lâzım ge­len (keffâret) var­dır.” 23
    e) İba­det­le­rin de­re­ce­le­ri: İba­det, bu­nu ya­pa­nın ni­yet ve mak­sa­dı­na gö­re üç de­re­ce­ye ay­rı­lır:
    aa) Al­lah’a, se­va­bı­nı uma­rak ve aza­bın­dan kor­ka­rak iba­det et­mek. Ya­ni cen­net ümi­di ve ce­hen­nem kor­ku­su ile iba­det et­mek.
    bb) Yü­ce Al­lah’a, iba­det ve ta’zi­me la­yık ol­du­ğu için iba­det et­mek. Bu so­nun­cu­su iba­de­tin en yük­sek de­re­ce­si­dir.24 Bu de­re­ce­ye ha­dis­te “ih­san” de­re­ce­si de­nir. Cebrâil aleyhisselâm Resûlullah (s.a)’e ih­sa­nın ne ol­du­ğu­nu sor­muş, Hz. Pey­gam­ber şöy­le ce­vap ver­miş­tir: “İh­san; Al­lah’a san­ki onu gö­rü­yor­muş­sun gi­bi iba­det et­men­dir. Her ne ka­dar sen O’nu gör­mü­yor­san da O se­ni gör­mek­te­dir.” 25
    cc) Şe­kil­le­ri be­lir­le­nen ve adı doğ­ru­dan doğ­ru­ya iba­det ola­rak bi­li­nen bu amel­ler ya­nın­da, ya­pa­na iba­det ec­ri ka­zan­dı­ran da­ha pek çok amel­ler var­dır. Ci­had, emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-mün­ker (iyi­li­ği emir ve kö­tü­lük­ten ne­hiy), ilim­le uğ­raş­mak, ir­şad ve teb­liğ hiz­me­ti yap­mak vb. amel­ler de İslâm’da ba­zan na­fi­le iba­det­le­rin üs­tün­de ecir ka­zan­dı­rır. Yi­ne an­ne-ba­ba­ya iyi­lik, ak­ra­ba ve­ya has­ta zi­ya­re­ti, ye­ti­me ve yok­su­la yar­dım­cı ol­ma, hak­kı ve sab­rı tavsi­ye et­me gi­bi gün­lük ha­yat­ta ya­pı­lan bir ta­kım iş­ler de “sa­lih amel” ola­rak iba­det­ler cüm­le­sin­den­dir.



    2. Muâmeleler

    a) İn­san­lar ara­sı iliş­ki­ler:
    Muâmele söz­cü­ğü­nün ço­ğu­lu olan muâmelât, in­san­lar ara­sın­da ce­re­yan eden, kar­şı­lık­lı hak ve borç do­ğu­ran mü­na­se­bet­le­ri ifa­de eder. İba­det­ler yü­ce Al­lah ile kul ara­sın­da bir ile­ti­şim ve bir ir­ti­bat ara­cı va­zi­fe­si gö­rür­ken, gün­lük muâmeleler in­san­lar ara­sı iliş­ki­le­rin, hak ve borç do­ğu­ran akit­le­rin esas­la­rı­nı kap­sa­mı­na alır. İslâm do­ğuş­tan ölü­me ka­dar in­san­la­rın ih­ti­ya­cı olan velâyet, vesâyet, ev­len­me, bo­şan­ma, na­fa­ka, mi­ras, süt hı­sım­lı­ğı, i’la, zıhâr, Li­an, ric’a, id­det, hıdâne gi­bi ai­le hu­ku­ku­na iliş­kin hü­küm­ler koy­du­ğu gi­bi alış-ve­riş, mu­hay­yer­lik­ler, ikâle, sarf, re­hin, hacr, icâre, şüf’a, or­tak­lık­lar, zi­ra­at or­tak­çı­lı­ğı, havâle, kefâlet, gasb, vedîa ve âriyet gi­bi eko­no­mik ve ti­ca­ret ha­ya­tı ile il­gi­li akit ve mu­a­me­le­le­ri­de dü­zen­le­miş­tir. Müs­lü­man­lar ara­sın­da “akit ser­best­li­ği” va­hiy ve sün­net­te be­lir­le­nen esas­lar­la sı­nır­lan­dı­rıl­mış­tır. Hz.Pey­gam­ber şöy­le bu­yur­muş­tur:“Müs­lü­man­lar ken­di ara­la­rın­da be­lir­le­dik­le­ri şart­la­ra uyar­lar. An­cak ha­ra­mı helâl, helâli ha­ram kı­lan şart müstesnâdır.” 26
    Di­ğer yan­dan Kur’an ve Sün­net­te dev­le­tin fert­le, fer­din dev­let­le ve dev­let­le­rin bir­bir­le­riy­le olan iliş­ki­le­ri de dü­zen­len­miş­tir.

    b) Fert­le dev­let ara­sın­da­ki iliş­ki­ler:
    İslâm dev­le­ti ile bu dev­le­te bağ­lı olan te­bea ara­sın­da­ki iliş­ki­le­ri dü­zen­le­yen hü­küm­ler şu nok­ta­lar­da top­la­na­bi­lir:
    aa) Ada­let: Her hak sa­hi­bi­ne hak­kı­nı ver­me, eşit mu­a­me­le yap­ma, zu­lüm ve hak­sız­lık yap­mak­tan ka­çın­ma an­lam­la­rı­na ge­len bu pren­sip yü­ce Al­lah’ın sıfa­tı ve özel­lik­le İslâm top­lu­mu­nu ida­re eden­ler­de bu­lun­ma­sı is­te­nen bir va­sıf­tır. Kur’an-ı Ke­rim’de şöy­le bu­yu­ru­lur: “Şüp­he­siz Al­lah, si­ze ema­net­le­ri eh­li­ne tes­lim et­me­ni­zi ve in­san­lar ara­sın­da hük­met­ti­ği­niz za­man ada­let­le hük­met­me­ni­zi em­re­der.” 27 “Şüp­he­siz , Al­lah ada­le­ti, iyi­lik yap­ma­yı ve ak­ra­ba­ya yar­dım et­me­yi em­re­der. Taş­kın kö­tü­lük­ler­den, ha­ram ve mek­ruh olan şey­ler­den, zu­lüm ve zor­ba­lık­tan neh­ye­der.”28
    bb) Şûrâ: Kur’an-ı Ke­rim’de önem­li olan dünyevî iş­ler­de is­ti­şa­re­ye baş­vu­rul­ma­sı is­ten­miş­tir. Al­lah Teâlâ şöy­le bu­yu­rur: “İş hak­kın­da on­lar­la istişâre et. Bir ke­re ka­rar ve­rin­ce de Al­lah’a da­yan. Şüp­he­siz Al­lah ken­di­si­ne gü­ve­nip da­ya­nan­la­rı se­ver.”29 “On­la­rın iş­le­ri ara­la­rın­da şûrâ (da­nış­ma) ile­dir.” 30 Bu son âyet, İslâm dev­let yö­ne­ti­mi­nin şûra esa­sı­na da­yan­dı­ğı­nı ifa­de eder. Di­ğer yan­dan nass’ın işa­re­ti yo­luy­la da İslâm top­lu­mu­na bir şûrâ he­ye­ti­ni iş ba­şı­na ge­tir­me gö­re­vi­ni yük­ler.31
    cc) Mas­la­hat: İslâm dev­le­ti yö­ne­ti­ci­le­ri­nin da­i­ma top­lum ya­ra­rı­nı ön plan­da tut­ma­sı ge­re­kir. Al­lah Teâlâ İslâm top­lu­mu­nu fe­sa­da sev­ke­den yö­ne­ti­ci­le­ri şöy­le uya­rır: “İn­san­lar­dan öy­le­si var­dır ki, dün­ya ha­ya­tı hak­kın­da­ki sö­zü se­nin ho­şu­na gi­der, o en azı­lı düş­man ol­du­ğu hal­de kal­bin­de­ki­ne Al­lah’ı şa­hit tu­tar. İş­ba­şı­na ge­çin­ce de yer­yü­zün­de fe­sat çı­kar­ma­ya, eki­ni ve nes­li yok et­me­ye ça­lı­şır. Al­lah ise boz­gun­cu­lu­ğu sev­mez. Ona; Al­lah’tan kork de­ni­lin­ce, gu­ru­ru ken­di­si­ni gü­na­ha sü­rük­ler. Ar­tık ona ce­hen­nem ye­ti­şir. O, ne kö­tü yer­dir.”32
    dd) Yar­dım­laş­ma: Bir İslâm top­lu­mun­da ida­re­ci, ida­re edi­len ve bü­tün mü’min­ler bir­bi­riy­le yar­dım­laş­ma­lı­dır. An­cak mü’min­ler iyi, gü­zel ve ha­yırlı olan şey­le­ri des­tek­ler, kö­tü, çir­kin ve za­rar­lı olan şey­le­rin de kar­şı­sın­da olur­lar. Al­lah Teâlâ şöy­le bu­yu­rur: “Bir­bi­ri­niz­le iyi­lik ve takvâda yar­dım­la­şın; gü­nah ve hak­sız­lık­ta yar­dım­laş­ma­yın.”33
    Hz. Pey­gam­ber şöy­le bu­yur­muş­tur: “Al­la­hım! Üm­me­ti­mi yö­ne­tir­ken on­la­ra ko­lay­lık­la muâmele eden kim­se­ye sen de ko­lay­lık gös­ter. Üm­me­ti­min ba­şı­na ge­çip on­la­ra me­şak­kat­le mu­a­me­le eden kim­se­ye sen de zor­luk gös­ter.” 34
    ee) Ko­ru­ma: İslâm Dev­le­ti’nin, top­lum fert­le­ri­ni her tür­lü zu­lüm, hak­sız­lık ve bas­kı­dan ko­ru­ma­sı, ırz, na­mus, mal ve can gü­ven­li­ği­ni sağ­la­ma­sı ge­re­kir. Dev­let, bu­nu had­le­ri ve ge­rek­li gö­rür­se ta’zir ce­za­sı uy­gu­la­ya­rak sağ­lar.

    3) Ukûbât (İslâm Ce­za Hu­ku­ku):
    Bir İslâm top­lu­mun­da kar­şı­lık­lı hak ve gö­rev­le­rin ye­ri­ne ge­ti­ril­me­si, zu­lüm ve hak­sız­lı­ğın ön­len­me­si için bir ta­kım ce­za ted­bir­le­ri de alın­mış­tır. Âyet ve ha­dis­ler­le be­lir­le­nen ce­za­la­ra “had” de­nir. Ço­ğu­lu “hudûd”tur. Bun­lar be­lir­li ba­zı suç­la­ra İslâm’ın koy­du­ğu ce­za­lar olup, beş ta­ne­dir. Zi­na, hır­sız­lık, iç­ki iç­mek na­mus­lu ka­dı­na zi­na if­ti­ra­sı ve yol kes­me (hırâbe). Had ce­za­la­rı, “Al­lah hak­kı” ka­bul edil­miş­tir. Bun­la­ra yö­nel­me İslâm top­lu­mu­na sal­dı­rı an­la­mı­nı ta­şır.
    Kı­sas kul hak­kı sa­yıl­dı­ğı için bu ce­za had­ler ara­sın­da yer al­ma­mış­tır. Had­din dı­şın­da ka­lan ve İslâm Dev­le­ti’nin ko­ya­bi­le­ce­ği ce­za­la­ra ise “ta’zir ce­za­sı” de­nir. Ha­pis, sür­gün, pa­ra ce­za­sı vb. bu ni­te­lik­te­dir.35 İç­ki iç­me ce­za­sı dı­şın­da­ki had­ler âyetle sa­bit­tir.

    a) Zi­na­nın ce­za­sı:
    Ev­li er­kek ve ka­dın için recm, bekâr er­kek ve ka­dın için yüz değ­nek vur­mak­la ye­ri­ne ge­ti­ri­lir. Al­lah Teâlâ şöy­le bu­yu­rur: “Zi­na eden ka­dın ve zi­na eden er­ke­ğin her bi­ri­ne yüz değ­nek vu­run. Al­lah’a ve âhiret gü­nü­ne iman edi­yor­sa­nız, Al­lah’ın di­ni­ni uy­gu­la­ma ko­nu­sun­da on­la­ra acı­ya­ca­ğı­nız tut­ma­sın. Mü’min­ler­den bir top­lu­luk da on­la­rın ce­za­la­rı­na şa­hit ol­sun.”36
    Recm (taş­la­ya­rak öl­dür­me) ce­za­sı Hz. Pey­gam­ber (s.a)’in uy­gu­la­ma­sı ile sa­bit­tir. Bu ko­nu­da te­va­tür de­re­ce­si­ne ula­şan ha­dis­ler var­dır. Hz. Pey­gam­ber şöy­le bu­yur­muş­tur: “Müs­lü­man bir kim­se­nin ka­nı an­cak şu üç du­rum­dan bi­ri­si ile helâl olur. zi­na eden dul, ca­na kar­şı­lık can, İslâm top­lu­mu­nu ter­ke­de­rek din­den ay­rı­lan ki­şi” 37 Yi­ne pat­ro­nu­nun eşi ile zi­na eden bekâr bir iş­çi­ye yüz­değ­nek ce­za­sı hük­me­den Al­lah el­çi­si, Üneys (r.a)’ı ka­dı­na gön­de­re­rek şöy­le bu­yur­muş­tur: “Bu ka­dı­na git, eğer su­çu­nu iti­raf eder­se rec­met” 38 Hz. Pey­gam­ber (s.a)’e Gâmidiyeli zi­na­dan ge­be bir ka­dın ge­le­rek su­çu­nu iti­raf et­miş ve ce­za ul­gu­lan­ma­sı­nı is­te­miş­tir. Resûlullah (s.a) do­ğum­dan son­ra gel­me­si­ni bil­dir­miş, recm uy­gu­lan­mış ve ce­na­ze­si üze­ri­ne na­maz kı­lın­mış­tır. Hz. Ömer (ö.23/643)’in; “Ey Al­lah’ın Rasûlü! Ona ce­na­ze na­ma­zı kıl­dı­nız, hal­bu­ki o zi­na et­miş­ti” de­me­si üze­ri­ne, Hz. Pey­gam­ber şöy­le bu­yur­muş­tur: “O, Al­lah’ın hük­mü­ne ra­zı ol­mak­la öy­le bir tev­be et­ti ki Me­di­ne hal­kın­dan yet­miş ki­şi­ye tak­sim olun­sa hep­si­ne ye­ter­li olur­du. Al­lah için ca­nı­nı fe­da et­me­sin­den da­ha üs­tün bir şey bi­li­yor mu­sun?”39
    Di­ğer yan­dan zi­na­ya şa­hit olan kim­se­nin bu­nu giz­le­me­si da­ha fa­zi­let­li sa­yıl­mış­tır. Çün­kü Hz. Pey­gam­ber; “Bir müs­lü­ma­nın ayı­bı­nı ör­ten kim­se­nin de Al­la­hü Teâlâ dün­ya ve ahi­ret­te ayı­bı­nı ör­ter”39/a bu­yur­muş ve yi­ne zi­na eden Ma­iz’e; “Bel­ki zi­na et­me­miş­sin­dir...” bu­yu­ra­rak ik­ra­rın­dan dö­ne­bi­le­ce­ği­ni tel­kin et­miş­tir.39/b

    b) Hır­sız­lı­ğın Ce­za­sı:
    İslâm zi­na ce­za­sıy­la ırz­la­rı ko­ru­du­ğu gi­bi, hır­sız­lık ce­za­sı ile de mal­la­rı ko­ru­ma al­tı­na al­ma­yı amaç­la­mış­tır. Kur’an’da şöy­le bu­yu­ru­lur: “Hır­sız­lık ya­pan er­kek ve ka­dı­nın, yap­tık­la­rı­na kar­şı­lık Al­lah’tan bir ce­za ola­rak el­le­ri­ni ke­sin. Al­lah her şe­ye ga­lip, tam hü­küm ve hik­met sa­hi­bi­dir.”39/c
    İslâm top­lu­mun­da in­san­la­rın bir­bi­ri­nin mal­la­rı­na göz dik­me­ye­ce­ği ted­bir­ler alı­nır. Yok­sul ve muh­taç du­ru­ma dü­şen­ler için zekât en bü­yük sos­yal yar­dım­laş­ma ku­ru­mu­dur. Dev­let, kim­se­siz ve ça­re­siz­le­rin elin­den tut­mak­la yü­küm­lü­dür. Du­rum böy­le olun­ca za­ru­ret yü­zün­den, hır­sız­lı­ğa yö­nel­me söz ko­nu­su ol­maz. Bu­na gö­re ce­za da hır­sız­lı­ğı alış­kan­lık ha­li­ne ge­tir­miş ve bu­nu pro­fes­yo­nel­ce iş­le­yen­le­re yö­nel­miş olur. Ni­te­kim Hz. Ömer bir kıt­lık yı­lın­da hır­sız­lık ce­za­sı­nı uy­gu­la­ma­mış, an­cak za­ru­ret yü­zün­den hır­sız­lık ya­pa­na da dev­le­te ha­li­ni arz et­me­di­ği için baş­ka ce­za (ta’zir) ver­miş­tir.39/d

    c) Zi­na if­ti­ra­sı ce­za­sı (kazf):
    Na­mus­lu bir ka­dı­na zi­na if­ti­ra­sı ata­nın ce­za­sı Kur’an’da şöy­le be­lir­len­miş­tir: “Na­mus­lu ka­dın­la­ra zi­na if­ti­ra­sı atıp da, son­ra bu­nu dört şa­hit­le is­pat ede­me­yen­le­re sek­sen değ­nek vu­run ve ar­tık on­la­rın (baş­ka ko­nu­da­ki) şa­hit­lik­le­ri­ni de ebedî ola­rak ka­bul et­me­yin. Çün­kü on­lar fa­sık­la­rın ta ken­di­le­ri­dir.” 39/e An­cak bir son­ra­ki ayet­te; eğer tev­be edip du­rum­la­rı­nı dü­zel­tir­ler­se ye­ni­den gü­ve­ni­len ki­şi­ler ola­bi­le­cek­le­ri be­lir­ti­lir. Ha­ne­fi­le­re gö­re bu du­rum­da fa­sık­lık­tan kur­tu­lur­lar.

    d) Yol kes­me­nin ce­za­sı (hırâbe):
    İslâm Dev­le­ti’ne baş­kal­dı­rıp yol ke­sen kim­se­le­rin ce­za­sı Kur’an’da şöy­le be­lir­len­miş­tir: “Al­lah ve Resûlüne kar­şı sa­va­şan ve yer­yü­zün­de fe­sat çı­kar­ma­ya ça­lı­şan­la­rın ce­za­sı an­cak; öl­dü­rül­me­le­ri ve­ya asıl­ma­la­rı ya­hut el­le­ri­nin ve ayak­la­rı­nın çap­raz­la­ma ke­sil­me­si ya da yer­yü­zün­de baş­ka bir ye­re sür­gün edil­me­le­ri­dir. Bu dün­ya­da on­lar için bir zil­let­tir. Ahı­ret­te ise on­lar için bü­yük bir azap var­dır.” 40
    Bu âyet-i ke­ri­me­de be­lir­le­nen ce­za­lar su­çun çe­şi­di­ne ve şid­de­ti­ne gö­re uy­gu­la­nır. Yol ke­si­ci­ler yal­nız soy­gun yap­mış­sa el­le­ri ve ayak­la­rı çap­raz­la­ma ke­si­lir, yal­nız öl­dür­me su­çu var­sa öl­dü­rü­lür­ler. Hem öl­dür­me hem soy­gun yap­mış­lar­sa; Ebû Ha­ni­fe (ö.150/767) ve İmam Zü­fer (ö.158/775)’e gö­re İslâm Dev­let baş­ka­nı se­çim­lik hak­ka sa­hip­tir. Di­ler­se ib­ret ol­ma­sı için ön­ce el ve ayak­la­rı­nı çap­raz­la­ma ke­ser, son­ra öl­dü­rür ve­ya idam edi­lir. İs­ter­se kes­me uy­gu­lan­mak­sı­zın yal­nız öl­dü­rü­lür ve­ya ası­lır. Ebû Yûsuf (ö.182/798) ve İmam Mu­ham­med (ö.189/805)’e gö­re ise bu du­rum­da yol ke­sen ya öl­dü­rü­lür ve­ya ası­lır. Çap­raz­la­ma ke­sim ya­pıl­maz. Çün­kü bu­ra­da asıl suç yol kes­me olup, bir su­ça iki had bir­den uy­gu­lan­maz. Za­ten öl­dür­me ce­za­sı, da­ha ha­fif olan çar­paz­la­ma kes­me­yi de kap­sa­mı­na alır. Ni­te­kim ev­li kim­se hem hır­sız­lık hem de zi­na yap­sa “recm” ce­za­sı ile ye­ti­ni­lir.
    Yal­nız yol­da kor­ku ve te­rör mey­da­na ge­ti­ri­lir, öl­dür­me ve­ya soy­gun ol­maz­sa “sür­gün ce­za­sı” ve­ri­lir.41
    e) İç­ki iç­me­nin ce­za­sı:
    Sar­hoş edi­ci iç­ki­le­rin içil­me­si âyet ve ha­dis­ler­le ya­sak­lan­mış­tır.42 İç­ki içe­ne uy­gu­la­na­cak ce­za sün­net­le sa­bit­tir. Hz. Ebu Be­kir iç­ki içe­ne kırk değ­nek ce­za ve­rir­ken, Hz. Ömer dev­rin­de iç­ki içen­le­rin art­ma­sı üze­ri­ne sek­sen değ­nek uy­gu­lan­mış­tır. Hz. Ali’nin (ö.40/660) sek­sen değ­nek ko­nu­sun­da zi­na if­ti­ra­sı ce­za­sı­na kı­yas yap­tı­ğı nak­le­di­lir.43
    Hz. Pey­gam­ber (s.a)’e şa­rap iç­miş olan bi­ri­si­ni ge­tir­di­ler. Had ce­za­sı uy­gu­lan­ma­sı­nı emir bu­yur­du. Ebu Hu­rey­re (ö.58/677) ola­yı şöy­le an­la­tır: “Biz­den bir kıs­mı eliy­le, ba­zı­la­rı ayak­ka­bı­sıy­la, ya da el­bi­se­siy­le vur­du­lar. Adam ay­rı­lıp gi­din­ce, ar­ka­sın­dan; “Al­lah se­ni rüs­vay et­sin” de­di­ler. Bu­nun üze­ri­ne Hz. Pey­gam­ber, “Böy­le söy­le­me­yi­niz, ona kar­şı şey­ta­na yar­dım et­me­yi­niz” bu­yur­du.44

    Doç. Dr. Hamdi Döndüren

    İlgili Yazılar

  2. 2
    Fetva Meclisi Moderatör
    Fetva Meclisi
    Moderatör

    Üye No: 6
    Mesaj Sayısı: 6,349
    Tecrübe Puanı: 71

    Cevap: İslâm'da Amel ve Muâmele Terimleri, Mal ve Çeşitleri, Mülk ve Mülkiyet Nedir?


    İslam'da İbadet ve İbadet - Amel İlişkisi

    Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de: "Cin ve insi, (ille-i gâiye olarak Beni bilsin, irfanıma ersin ve) kulluk yapsınlar diye yarattım."(Zâriyât, 51/56) buyuruyor. Her iş ve hareketin bir finalitesi vardır. Bu kevn ü mekânın yaratılması, düzene konması da, insan ve cinlere "Allah'a kulluk" teklifinin getirilmesi içindir. Şuuru ve iradesi olan herkes Allah'ı bilecek ve O'na kulluk yapacaktır. Bu, Allah'ın eşya ve hâdiseleri yaratmasındaki -tabir caizse- ilâhî maksattır.

    İbadet, Cenâb-ı Hakk'ın emirlerini yerine getirip yaşama ve kulluk sorumluluklarını temsil etme mânâlarına gelir. Ubûdiyet ise, kul olma şuuru içinde bulunma şeklinde yorumlanmıştır.
    İbâdetin şer'î mânâsı; hâlis bir niyetle, sevap beklemek üzere, Allah'a yakın olmayı düşünerek yapılan tâat demektir. İbadet dediğimiz zaman, hem tâat hem de kurbet, yani Allah'a yaklaşma mânâsı bunun içinde düşünülür.

    Cin ve insanların yalnızca Allah'a ibadet için yaratıldığını düşünürsek, kısaca; Allah'ın emrettiği şeylerin bütününü yerine getirmenin ibadet etmek demek olduğunu söyleyebiliriz.

    Halk arasında yaygın bir anlayışa göre ibadet; namaz, oruç, zekât ve hacdan ibarettir. Böyle bir kabul hiç şüphesiz sahihtir. Ancak şeklen ve sayı olarak ibadetin böylesine daraltılması, kavrayış açısından bir kısırlığa yol açar. Gerçekte İslâm'ın şartları olarak saydığımız beş temel esas, ibadetin bir özeti veya temel esasları olarak kabul edilebilir. Onları açıp yaydığımız ve diğer ibadet şekillerini de nazara aldığımız zaman bütün bir İslâm Dini'nin tüm görkemiyle ortaya çıktığını görürüz.

    İnsanın bütün benliğiyle, bütün duygularıyla, iç ve dış bütün havassıyla, fikrî melekeleri, kafası ve lisanıyla Allah'a yönelmekten ibaret olan ibadet, sistemli bir hareket tarzıdır. Bu mânâya geldiği için de ibadetin "tapmak-tapınmak" şeklinde tabir ve tercüme edilmesine imkân yoktur. Tapmak ve tapınmak; basit bir yöneliş, gerçek şuur ve niyetten yoksun ve sistemsiz yapılan hareket veya hareketlerden ibarettir. Putperestlerin Allah'tan başka ilâh, mabûd ve Allah ile aralarında aracı kabul ettikleri canlı-cansız varlıklara, nesnelere perestişine, onların önünde eğilmesine dilimizde tapınma ve tapma dense bile, katiyen ibadet denemez. Çünkü o, Zât-ı Ecell-i A'lâ'ya hastır. Evet, ibadet sadece O'na yapılır.

    Kulluk Yapma, İnsanın Fıtratında Vardır

    Din; adı, şekli ne olursa olsun, nasıl tarif ve tavsif edilirse edilsin, insanlık tarihinde her zaman ve her yerde görülmüştür. Dinin bazı ortak özellikleri vardır. Bunlar: İman, İbadet ve Cemiyettir. Demek ki din, bir insan ve cemiyet gerçeğidir. Her nerede insan varsa orada din vardır. Fakat din, sadece bir inanç ve inançlar manzumesi değildir. İbâdet, dinin çok önemli ayrılmaz bir özelliğidir.

    Evet kulluk, beşerin fıtratında vardır. Allah (c.c.), insanı yaratırken, kul olacak fıtratta ve kıvamda yaratmıştır. Ancak beşer, çok kere bunu kötü ve yanlış yere kullanmıştır. Taş, ağaç, yıldız, ay ve güneş gibi ibadete aslâ liyakati olmayan, Allah'ın mahlûku âciz, zayıf varlıkları kulluk makamından, Allah'a ortak tanıma derekesine düşürmüştür. İnsanların Hakiki Ma'bûd'u bulamadıklarında, bir sürü sözde ma'bûdlar uydurarak onlara baş eğmeleri, bu fıtrî hâlden sapmaktan başka bir şey değildir.

    İmân, İslâm'ı dil ile ikrar, kalp ile tasdikten ibarettir. Ancak arzu edilen neticeyi elde edebilmek için, imanın amel ile takviye ve desteklenmesi şarttır. Bir takım kimselerin "Kalbin temizliğine ve iyi niyete bakılır. İbadetler pek mühim değildir." demeleri, dinin, göstergelerini(şiarlarını) yıkmaktan başka bir mânâ taşımaz.

    İnsan hayatı, Allah'a karşı kulluk görevinin yerine getirilmesiyle orantılı olarak anlam kazanır. Yüce Yaratıcımızın bizi sorumlu tuttuğu ibadetler, insanlığımızın, insan yönümüzün paslanmaması, devamlı parlaması içindir.

    İnsan, hem beden hem de ruhtan meydana geldiği için, âhenkli ilerleme ve dengeli gelişme, insan kişiliğinin bu iki cephesine de eşit bir dikkat ve özen göstermeyi gerektirir.

    Kur'ân'a göre bütün varlıklar ibadet etmektedir. Kur'ân-ı Kerim, bunu şöyle ifade eder: "Hiç bir şey yoktur ki, Allah'ı tesbih etmesin." (İsrâ, 17/44) Yine Kur'ân, uzayıp kısalmanın gölgeye has bir ibadet, bir secde olduğunu bildirir. Secde etmek, bitki ve dalların da ibadetidir. Yıldızlar, dağlar, kuşlar, hayvanlar ve daha birçok yaratık, hepsi de kendilerine özgü bir şekilde ibadet yaparlar. Hatta gök gürültüsü bile, Allah'ı hamd ile tesbihtir.

    Kâinatta seçkin bir yeri olan, akıl, fikir ve üstün yeteneklerle donatılan insan, yüksek bir gaye için yaratılmıştır. Bu gaye de, Allah'ı bilmek ve O'na ibadet etmektir.

    İbadetin Faydaları:

    İbadet, yalnız Allah'ın emrini yerine getirmek ve O'nun rızasını kazanmak maksadıyla yapılır. Allah katında makbul olan ibadet, (hiçbir menfaat düşüncesi olmadan) böyle hâlisane niyetle yapılan ibadettir.

    İhlâs, yapılan ibadetin ruhu hükmündedir. İhlâssız yapılan ibadet, ruhsuz, sadece kuru bir şekilden ibarettir. Allah katında hiç bir değer ve kıymeti yoktur. İbadette ihlâs ise; ibadeti sadece Allah'ın bir emri olduğu ve rızâ-yı ilâhîyi kazanmaya vesile bulunduğu için yapmaktır.

    Eğer dünyevî bir menfaat ve fayda, ibadet yapmaya sebep yapılsa, ihlâs kaçar, o ibadet de bâtıl olur, yani, Allah katından kabul görmez.
    Bununla beraber, Rabbimizin emirlerinde birçok hikmetler, bizim için maddî ve manevî pek çok faydalar olduğunda da şüphe yoktur.

    Bedenimizin gıdaya ihtiyacı olduğu gibi ruhumuzun da gıdaya ihtiyacı vardır. Ruhun en önemli gıdası sağlam bir iman, sonra da ibadettir. İbadetler, imanımızın güçlenmesini ve ahlâken olgunlaşmamızı sağlar. İbadetler ile beslenen iman ağacının meyvesi güzel ahlâktır.

    İbadete devam eden kimsenin kalbinde iman nuru parlar, Allah korkusu ve sorumluluk duygusu yerleşir. İbadet sayesinde içimiz kötü düşüncelerden, dışımız günah kirlerinden arınır. Ayrıca bir Müslüman, malî ibadetlerini yerine getirmek suretiyle diğer insanların da sevgisini kazanır.

    Yaşadığımız müddetçe yemeye, içmeye muhtaç olduğumuz gibi ömrümüzün sonuna kadar ibadet etmeye, manevî gıdaya da ihtiyacımız vardır. Yüce Allah (c.c.), şöyle buyurur: "Sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine ibadet et." (Hicr, 15/99)

    Mü'min ibadet sayesinde, dünyanın maddî bağlarından kurtularak ruhen yükselir ve önündeki engeller ortadan kalkarak ebedî saadet yurdunun aydınlık yolu kendisine açılır.

    İmanımızın göstergesi, ruhumuzun gıdası olan ibadetler; imanımızı kuvvetlendirir, içimizi kötü düşüncelerden, dışımızı günah kirlerinden arındırarak, bizi ahlâk ve fazilet sahibi olgun bir mü'min hâline getirir. Böylece dünyada huzura, âhirette azaptan kurtulmamıza ve ebedî saadet yurdu olan Cennet'te sonsuz ve mutlu hayata kavuşmamıza vesile olur.

    İbadetin fert ve cemiyete sağladığı diğer faydalar da şunlardır:

    1. İmanî ve îtikadî bilgi ve hükümlerin insanda kökleşip yerleşmesi, meleke hâline gelmesi, ancak ibadet sayesinde mümkün olur.

    2. İbadet, ferdî hayatın tanzîminde de büyük rol oynar.

    3. İbadetin fertleri birbirine kaynaştırmada ve cemiyette huzur ve âhengi sağlamada da büyük rolü vardır...

    4. İbadetin, insanın moral dünyası, ruh âlemi üzerinde müsbet tesiri vardır...

    5. İbadet, şahsî kemâlât ve olgunluğa da en büyük vesiledir.

    Ve keza, ibadet; dünya ve âhiret saadetine vesîle olduğu gibi, Ma'bûd ile abd (kul) arasında pek yüksek bir nispet ve şerefli bir râbıtadır.

    Toprağın bağrındaki altınlık keyfiyetini kazanmasında ateş ve pota ne ise, insanın Cennet'e ehil hâle gelebilmesi için de dünya ve kulluk da odur. Evet insanoğlu, hikmet elinin açtığı yolu değiştiremeyeceğine göre, zorlardan zor ama o kadar da mukaddes olan bu vazifeyi bihakkın eda etmeye çalışıp Cennet'e ehil hâle gelmelidir. Diğer bir ifade ile, Cennet'e ehil hâle gelmenin tek yolu kulluktur. Çünkü, ubûdiyet insanın tasaffî etmesini temin eder, böylece Cennet'e ehil olacak bir hâle getirir.

    İbadetin Şekli

    Mevcudat içinde hiçbir varlık gayesiz ve vazifesiz yaratılmamış ve hiçbir canlı da rehbersiz bırakılmamıştır. Karıncayı meliksiz, arıyı beysiz, balıkları ve kuşları rehbersiz bırakmayan Allah (c.c.), elbette insanları da peygambersiz bırakmayacaktır. İnsanlar, akıllarıyla kâinatta cereyân eden hâdiselere bakıp, Allah'ı (c.c.) bulsalar bile, yaratılışlarındaki gaye ve hikmeti, nereden gelip, nereye gittiklerini bilemedikleri gibi ibadetlerinin keyfiyetlerini de peygambersiz bilemezler. Onun için ibadet ederlerken gelişigüzel, sistemsiz değil; peygamberlerden öğrendikleri bir sistem ve ölçü içinde, ciddî bir huşû ve hudû ile O'na karşı tekrîm ve ta'zimlerini arz ederler.

    Evet ibadet, Allah'a iman ve Zât-ı Ulûhiyet hakkındaki mârifet ve buğu buğu bu mârifetten yükselen muhabbet ve hayretle yapılması gerekli olan şeylerin, Cenab-ı Hakk'ın iş'ar ve irşadıyla yine O'nun emirlerine göre kanalize ve formüle edilmesi demektir. Yani, Rabbimize karşı şaşkınca ve uygunsuz işler yapmamak için, O'nun âyât-ı beyyinâtının rehberliği ve Efendimiz'in neşrettiği ışıklar altında, matluba uygun kulluk yapmak gerekir.

    İnsanın, Rabbisiyle münasebetinde asıl olan mânâdır, özdür, ruhtur. Fakat, onları taşıyan da lafızlardır, şekillerdir, kalıplardır. Bundan dolayı, mutlaka o lafızlara, kalıplara da dikkat edilmelidir. Esas alınan mânâyı, mazmunu o kalıpların taşıması lâzımdır. Dolayısıyla, kalıp ve şekillerin hiçbir mânâsı yoktur denilemez.

    İbadette Niyet

    Allah'a karşı yapılan kullukta dengeli, ölçülü, O'nun tayin buyurduğu kıstaslarla hareket etmek şart olduğu gibi, niyet de şarttır. Niyetsiz yatıp kalkmak namaz değildir. Allah Resulü: "Nice ayakta duranlar vardır ki ayakta durmaları kendilerine yorgunluktan başka bir şey kazandırmaz ve nice aç duran, oruç tutanlar vardır ki, orucundan yanına kalan sadece açlık ve susuzluktur." buyurur. Demek oluyor ki, gönlün sadece O'na yönelmesi gerekir. O düşünülmeden verilen zekât, zekât; sadaka da sadaka değil, bir saçıp savurma ve Kur'ân'ın diliyle şeytana arkadaş ve yâr olmaktır. O'nun maksûd olmadığı emri bi'l-ma'rûf ve nehyi ani'l-münker, diyalektik yapmak ve insanları demagoji ile aldatmak demektir. O'nun maksûd olmadığı bir cihad, gösteriş ve âlâyişten ibaret, servet ve zaman heder etmek demektir. Demek ki, ibadetin ruhunda gaye Ma'bûd olacak ve abd, Ma'bûd'a teveccüh edecek, kulluk Ma'bûd'a yapılacaktır.

    İslâm, ibadet sahasını bir hayli geniş tutmuştur. İslâm'da ibadet, sadece namaz ve Allah'ı zikretmekten ibaret değildir. Rabbin rızasını talep, emrini yerine getirmek için yapılan her sâlih amel ibadettir. Meselâ, yiyecek ve içeceğin ibadet niyetiyle yapılması şu şekilde olur: Allah'ın helâl kıldıklarını yerine getireyim; helâl ile iktifa edip harama kaçmayayım ve Allah'ın bana farz kıldığı emirlerini yerine getireyim diye yemeyi içmeyi ve tenezzüh etmeyi niyet ederse ibadet olur. Bu niyetle yiyip içip kuvvet kazanan kimse,

    Peygamberimizin "Kuvvetli ve bünyesi sağlam mü'min (ibadetini kusursuz yaptığı için) bünyesi zayıf mü'minden daha hayırlıdır ve Allah nezdinde daha sevgilidir..." (Müslim, Kader, 34; İbn Mace, Mukaddime, 10; Ahmed ibn Hanbel, Müsned, 2:366) mübarek hadîs-i şeriflerindeki senaya mazhar olur.
    Nefsin istediği ve zevk aldığı bütün bu hayatî emirler, böyle bir hâlis niyetle yapıldığında ibadet zümresine dahil ve sevaba vesile olur. Kul, bütün bu zevk ve sefaların içinde yüzdüğü hâlde niyeti Allah'ın rızasını kazanmak olduğu için, her yaptığı ile Allah'a biraz daha yaklaşır. Bu temele dayanarak fukaha ve din âlimleri, "Sâlih niyet, âdetleri ibadete çevirir." demişlerdir.
    İbâdet; irade, azim, niyet ve hulûsa göre aşağıdaki bölümlere ayrılır:

    a. Sırf Cennet arzu ve iştiyakıyla îfa edilen ibadetler.

    b. Cehennem korkusu ve endişesiyle yerine getirilen sorumluluklar.

    c. Mehâbet, mehâfet ve muhabbet duygusuyla edâ edilen vazifeler.

    d. Ma'bûd-abd, Hâlık-mahlûk münasebetlerinin gereği olarak temsil edilen hizmetler..

    Hangi şekliyle olursa olsun kulluk, insanın şerefinin rengi ve ona bahşedilmiş en büyük pâyedir. Kulluktan daha yüksek bir pâye ve bir mansıp yoktur.

    İslâm Dininin İbadetlerdeki Ayrıcalığı

    Bir kısım dinlere göre ibadet; dünya lezzetlerinden tam mânâsıyla ayrılarak halktan ayrı yaşamaktan ibarettir. (Manastır hayatı yaşayan rahip ve râhibelerin ibadeti gibi).

    Başka birinde ise ibadet; ancak özel mabetlerin hususî yerlerinde yapılan bir iştir.

    Bir kısım dinlere göre ise ibadet, ancak din adamlarının riyasetinde yapılabilecek bir özel iştir. Halk, kendi başına ve umumî yerlerde din adamlarının tavassutu olmadıkça ibadet yapamaz.

    İslâm ise ibadeti, Allah ile kulları arasında vasıtalık yapan her türlü aracılardan kurtarmıştır. İnsan, Yüce Mevlâ ile doğrudan doğruya münacat yapabilir inancını kabul etmiştir. İslam'da din adamları Allah ile kulları arasında bir vasıta olmadığı gibi, ibadet, ancak din adamlarının aracılığı ile kabul edilir inancı da yoktur. Allah katında âlim ve din adamları ile âlim ve din adamı olmayanlar, kulluk bakımından eşittirler. Üstünlük, ancak takva iledir.

    İslâm, ibadeti vasıtaların tasallutundan kurtardığı gibi, mekân kaydından da kurtarmıştır. İster ibadete tahsis edilmiş mescit, ister denizin ortasındaki gemi, isterse ev olsun, her mekân İslâm nazarında -temiz olmak şartıyla- ibadete elverişlidir. İnsan her yerde ibadet etmek suretiyle kalbini Allah'a bağlayabilir. Resûlullah (s.a.s.): "Toprak (yeryüzü) bana mescit ve temizleyici kılındı." (Buhari, Teyemmüm, 1; Müslim, Mesâcid, 3) buyurmuştur. Yani, her yerde namaz kılınabileceği gibi, su bulunmadığı takdirde toprakla teyemmüm ederek büyük ve küçük abdestsizliklerden kurtulunabilir.

    İman-Amel Münasebeti
    İslâm Dini'nde inanılması gerekli olan esaslar, bir kısım mücerret düşüncelerden ibâret değildir. İslâm'da, iman edilmesi gerekli olan prensipler; bilinmesi, düşünülmesi, inanılması, benliğe mâl edilmesi, sonra da onlarla, Allah'a teslimiyete ulaşılması gerekli olan bir kısım hayatî değerlerdir. Bu hayatî değerler, en geniş mânâsıyla, düşünce ve zikirle derinleşir, ibadetle beslenir, hatta muamelât ve muaşerette nefsanîlik ve beşerî mülâhazalara girmemek için, onlar da çerçeve içine alınır. Böylece mü'min, her an iman dairesiyle münâsebet içinde olur ve imanın ana mihveri etrafında döner durur.

    Ehl-i Sünnet'e göre ibadetler, imana dahil değildir. Amel, îmandan bir cüz değildir. Bu prensip, genel bir hükmün ifadesidir. Yani en son sınır olarak insan, hiçbir amelde bulunmasa, hiçbir ibadeti yerine getirmese bile, imandan çıkmış olmaz. Ancak ibadetlerden hiçbirini inkâr etmemesi, hepsinin doğruluğuna inanması gereklidir. Görülüyor ki, inanmak ve tatbik etmek arasında bir fark vardır. Fakat bu durum, tekrar edelim ki, en son sınır olarak konmuştur. Gerçekte ise, iman ile amel arasında çok sıkı bir münasebet vardır. Bir kişinin Müslüman muamelesi görebilmesi ibadetleriyle mümkündür. Bilindiği gibi, toplu olarak yaşayan Müslümanlar arasında birtakım hükümlerin tatbik edilmesi, dinin zâhire göre hüküm vereceği kaidesinden hareketle, kişilerin yaşayışlarıyla ilgilidir. Müslüman olduğunu gösterecek hiçbir harekette bulunmayan bir insan için elbette Müslüman muamelesi yapılmaz. Kaldı ki, ibadetlerin hakikî yararı, var olan imanı koruması ve geliştirmesidir. Çünkü imân, İslâm'ı dil ile ikrar, kalp ile tasdikten ibarettir. O, sonsuz bir güç ve kuvvet kaynağıdır. Ancak istenen semereyi ve arzu edilen neticeyi elde edebilmek için, imanın amel ile takviye ve desteklenmesi şarttır. Binaenaleyh, bir takım kimselerin "Dinde kalbin temizliğine ve iyi niyete bakılır. Namaz, oruç ve benzeri ibadetler pek mühim değildir; terk edilirse de bir zarar olmaz." demeleri, dinin alâmet ve nişanlarını, göstergelerini (şiarlarını) yıkmaktan başka bir mânâ taşımaz. Zira böyle kabul edildiği takdirde, herhangi bir münkir, en gözde bir âbid olduğunu iddia edebilir. Ayrıca, her ne kadar devrimizde meseleyi ayağa düşüren bir kısım kimseler "Kalbim temiz ve Allah'a inanıyorum." iddiasında bir müddet devam etmişseler de, bunların daha sonra baş aşağı gayyaya gittiklerine bütün âlem şahit olmuştur. Evet iman; namazla, hacla, cihadla ve diğer ibadetlerle takviye edilmelidir.

    Îtikâdî ve imanî hükümleri kavi ve sabit kılmakla meleke hâline getiren, ancak ibadettir. Evet, Allah'ın emirlerini yapmaktan ve nehiylerinden sakınmaktan ibaret olan ibadetle, vicdanî ve aklî olan imanî hükümler terbiye ve takviye edilmezse, eserleri ve tesirleri zayıf kalır. Bu hâle, Âlem-i İslam'ın hâl-i hazırdaki vaziyeti şâhittir.

    İnanan bir insanın inancını er-geç amel zeminine koyması şarttır.
    İslâm'ın biri inanç, diğeri de amel olmak üzere iki yanı vardır. Bunlar, eskilerin ifadesiyle birbirinin "lâzım-ı gayr-ı mufârıkı" yani ayrılmaz parçalarıdır. İnanç, dinî literatürdeki ifadesiyle itikat; Allah, Hz. Muhammed (s.a.s.), Kur'ân, âhiret gibi inanılması gerekli olan inanç manzumesindeki şeylere aksine ihtimal vermeyecek şekilde inanma demektir.
    Amele gelince; Kur'ân'ın ifadesiyle "amel-i sâlih" yani eksiksiz, kusursuz, arızasız iş, bu da inancın yanında İslâm'ın ikinci önemli unsurudur. Meselâ, ibadet, bu hususta "olmazsa olmaz" deyimi ile ifade edilebilecek bir yere sahiptir.

    İnsanoğlu, hikmet elinin açtığı yolu değiştiremeyeceğine göre, zorlardan zor ama o kadar da mukaddes olan bu vazifeyi bihakkın eda etmeye çalışıp Cennet'e ehil hâle gelmelidir. Çünkü, ubûdiyet insanın tasaffî etmesini temin eder, böylece Cennet'e ehil olacak bir hâle getirir.

    İbadetler, itikada ait meselelerin bir yönüyle blokajı, bir yönüyle de onları inkişaf ettiren fakülteler gibidir. Zira ibadet olmaz ve günümüzde çok yaygın bir kanaate göre hareket edilerek, din vicdanlara hapsedilirse -Allah korusun- inhiraf edip mahvolma ve tabiî ki bunun neticesi olarak dünya ve ukba hayatını kaybetme kaçınılmaz olur. Evet insanın, değişik kaymalardan korunması ve inancını sağlama bağlaması ancak ibadetle mümkündür.

    İnsan, ilmî araştırmalar neticesi Allah'a iman edebilir ama bu, nazarî bir imandır. Onun gerçek imana dönüşmesi ve imanla hedeflenen seviyeye yükselmesi, ancak ibadet ü tâatle gerçekleşebilir. Bu açıdan denebilir ki, ibadet tabiatının bir parçası hâline gelmeyen ve onda derinleşemeyen bir insanın kayması ve yoldan çıkması daima melhuzdur. Ve buradan hareketle, "İnanıyorum ama, içki de içiyorum veya namaz kılamıyorum." diyen insanların teminat kordonlarından birinin kopuk olduğunu söyleyebiliriz. Evet bu kişiler sözlerinde sadık iseler, imanlarını amel ile desteklemeli, yapageldikleri ibadetlerle Hakk kapısının âzad kabul etmez kulları olmalıdırlar ki, hakikî anlamda iman etmiş olsunlar.

    Netice olarak denebilir ki, imanın, gönüllerde hep taze olarak kalabilmesi ve bayatlayıp pörsümemesi ibadete bağlıdır. İman, ibadet sayesinde hiç eskimeden hep yeni kalabilir. Yoksa, ibadetsiz insanda, imanın son âna kadar dayanıp dayanamayacağı meçhuldür.

    Prof. Dr. Davut Aydüz


+ Yorum Gönder