Mülk Ve Mülkiyet Nedir? 5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
  1. 1
    Hoca Moderatör
    Hoca
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik: 06.Şubat.2007
    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 31
    Tecrübe Puanı: 40
    Yer: çalışma odam:)

    Mülk Ve Mülkiyet Nedir?


    MÜLK VE MÜL­Kİ­YET NE­DİR?

    A) Mül­ki­yet Hak­kı­nın Do­ğu­şu:
    Bir kim­se­nin ma­lik olup, ta­sar­ruf ede­bil­di­ği şe­ye “mülk” de­nir. Ço­ğu­lu “emlâk”tır. Mül­ki­yet ise mülk ve­ya milk mas­ta­rın­dan bir isim olup, ki­şi ile eş­ya ara­sın­da­ki hak iliş­ki­si­ni ifa­de eder. Mül­ki­yet hak­kı­nın do­ğu­şu­nu şu şe­kil­de açık­la­mak müm­kün­dür. Mü­bah olan bir şe­yin ih­ti­yaç sı­ra­sın­da ya­rar­la­nıl­mak üze­re ele ge­çi­ril­me­si­ne “el­de et­me (ih­raz)” de­nir. Bu mü­bah olan bir şe­yi meş­ru yol­dan el­de et­me de­mek­tir.
    Kay­nak ve­ya umu­ma ait çeş­me­de­ki su­yu ka­ba dol­dur­mak ve­ya av hay­va­nı­nı ya­ka­la­mak bir ihrâzdır. El­de edi­len şe­yin sırf el­de ede­ne ait kı­lın­ma­sı­na da “ki­şi­ye ait kıl­ma (ih­ti­sas)” de­nir. İş­te el­de et­me ve ki­şi­ye ait kıl­ma iş­lem­le­ri so­nu­cun­da eş­ya ile ki­şi ara­sın­da mey­da­na ge­len hak ve yet­ki iliş­ki­si­ne “mül­ki­yet” adı ve­ril­miş­tir. İlk fı­kıh eser­le­rin­de mül­ki­yet ta­bi­ri­ne rast­lan­maz. Bu­nun ye­ri­ne “milk” te­ri­mi­nin kul­la­nıl­dı­ğı gö­rü­lür. Mül­ki­yet da­ha çok son de­vir araş­tır­ma eser­le­rin­de kul­la­nıl­mış­tır.96
    İslâm’da mül­ki­yet hak­kı sırf maddî eş­ya ile sı­nır­lı tu­tul­ma­mış­tır. Mad­di bir mal olan ar­sa, tar­la, ev ve­ya bir hay­van mül­ki­ye­te ko­nu ol­du­ğu gi­bi; bir ev­de otur­ma, hay­va­na ve­ya bir na­kil ara­cı­na bin­me hak­kı gi­bi ya­rar­lan­ma­lar ve ge­çit ve­ya su al­ma hak­kı gi­bi ir­ti­fak hak­la­rı da mül­ki­yet kap­sa­mı­na gi­re­bil­mek­te­dir. Eğer mad­di bir eş­ya­nın ay­nı ve ya­rar­lan­ma hak­kı iki­si bir­lik­te bir kim­se­ye ait bu­lu­nur­sa bu­na “tam mül­ki­yet”; ayn’a (eş­ya) ait mül­ki­yet hak­kı bi­ri­si­ne, ya­rar­lan­ma hak­kı baş­ka­sı­na ait olur­sa böy­le bir mül­ki­ye­te de “ek­sik mül­ki­yet” de­nir. Meselâ; Os­man­lı İm­pa­ra­tor­lu­ğu mîrî ara­zi uy­gu­la­ma­la­rın­da gö­rül­dü­ğü gi­bi top­ra­ğın ku­ru mül­ki­ye­ti (ra­ka­be) dev­le­tin, ekip-biç­me hak­kı köy­lü­le­rin ol­mak üze­re ku­ru­lan mül­ki­yet iliş­ki­si ek­sik mül­ki­yet­tir.963/a
    Ek­sik mül­ki­yet bir ayn üze­rin­de­ki mül­ki­yet ise er-geç tam mül­ki­ye­te dö­nü­şür. Bir ya­rar­lan­ma mül­ki­ye­ti ise, o tak­dir­de ya sü­re­nin so­na er­me­si ha­lin­de ve­ya bu hak­kın sa­hi­bi­nin ölü­müy­le so­na erer. Me­se­la; ken­di­si­ne bir gay­ri men­kul­den on yıl sü­re ile ya­rar­lan­ma hak­kı ve­ri­len kim­se­nin bu hak­kı, sü­re so­nun­da ve­ya ki­ra ak­din­de sü­re bi­tin­ce ya­rar­lan­ma hak­kı da so­na er­miş olur.
    Kur’an-ı Ke­rim’de mal ve mülk­le­rin ger­çek ma­li­ki­nin Yü­ce Al­lah ol­du­ğu ve bun­la­rı di­le­di­ği­ne ver­di­ği ifa­de bu­yu­ru­lur. Yer­yü­zü­nün ve gök­le­rin mülk ola­rak Al­lah’a ait ol­du­ğu­nu bil­di­ren ba­zı ayet­ler şun­lar­dır: “Gök­ler­de ve yer­de olan­la­rın mül­kü an­cak Al­lah’ın­dır. O her­şe­ye ka­dir­dir.”97 “Gök­le­rin, ye­rin ve iki­si ara­sın­da­ki­le­rin mül­ki­ye­ti sa­de­ce Al­lah’a ait­tir. O, di­le­di­ği­ni ya­ra­tır. Al­lah’ın her şe­ye gü­cü ye­ter.”98 “Şüp­he­siz ki, gök­le­rin ve ye­rin mül­kü yal­nız Al­lah’ın­dır. Di­ril­ten ve öl­dü­ren O’dur. Si­zin için Al­lah’tan baş­ka ne bir dost ne de bir yar­dım­cı var­dır.”99 “De ki; gök­ler­de ve yer­de olan şey­ler ki­min­dir? De ki; Al­lah’ın­dır.”100
    Al­lah Teâlâ sa­hip ol­du­ğu bu mülk­ler­den di­le­di­ği kim­se­le­re, is­te­yen, ça­lı­şan ve mülk edin­me usul ve yol­la­rı­na sa­rı­lan­la­ra ve­rir. Böy­le­ce mülk üze­rin­de meşrû yol­dan ta­sar­ruf­ta bu­lun­ma ve ya­rar­lan­ma hak­kı in­sa­na geç­miş olur. Kur’an-ı Ke­rim’de şöy­le bu­yu­ru­lur:
    “Ey Mu­ham­med! De ki: Ey mül­kün sa­hi­bi Al­lah’ım! Mül­kü di­le­di­ği­ne ve­rir, di­le­di­ğin­den alır­sın. Di­le­di­ği­ni aziz, di­le­di­ği­ni ze­lil kı­lar­sın. Ha­yır se­nin elin­de­dir. Şüp­he­siz ki Sen, her şe­ye ka­dir­sin. Ge­ce­yi gün­dü­ze ka­tar­sın, gün­dü­zü de ge­ce­ye. Ölü­den di­ri­yi çı­ka­rır­sın, di­ri­den de ölü­yü. Di­le­di­ği­ni de he­sap­sız rı­zık­lan­dı­rır­sın.”101
    Her şe­yin mülk ve sal­ta­na­tı Al­lah’ın elin­de ol­du­ğu­na gö­re in­san­la­rın mal, mülk, pa­ra, ik­bal, şe­ref, ma­kam ve mev­ki sa­hi­bi ol­mak için di­ğer in­san­la­rın kar­şı­sın­da ezil­me­si­ne, iman, amel ve ki­şi­li­ğin­den bun­lar için ta­viz ver­me­si­ne ih­ti­yaç kal­maz. Bu ko­nu­da ken­di­si­ne dü­şe­ni yap­tık­tan son­ra Ce­nab-ı Hakk’a gü­ve­nip da­yan­ma­sı ve so­nu­cu O’ndan bek­le­me­si ye­ter­li­dir. Özel­lik­le çe­şit­li men­fa­at­le­re ulaş­mak için İslâm’a düş­man olan kim­se­ler­le dost­luk kur­mak ko­nu­sun­da aye­tin de­va­mın­da şöy­le bu­yu­ru­lur: “Mü’min­ler mü’min­le­ri bı­ra­kıp da kâfirleri dost ve ida­re­ci­ler (velîler) edin­me­sin. Kim böy­le ya­par­sa, Al­lah’tan bek­le­ye­ce­ği hiç­bir şey yok­tur. An­cak on­lar­dan sa­kın­ma­nız (ta­kıy­ye yap­ma­nız) du­ru­mu müs­tes­na­dır. Al­lah si­zi ken­di­sin­den sa­kın­dı­rır. So­nun­da dö­nüş an­cak Al­lah’adır.”102 Âyetteki ta­kıy­ye; sa­kın­mak, ko­run­mak, ger­çek du­ru­mu­nu giz­le­mek de­mek­tir. Bu­na gö­re, mü’min­ler mün­kir­le­rin hâkim ol­du­ğu bir bel­de­de bu­lu­nur­lar­sa, kalb­de­ki ima­na bir za­rar gel­me­mek şar­tıy­la, on­lar­la za­hi­ren ve ge­çi­ci ola­rak dost­luk ya­pı­la­bi­lir. Bu­ra­da he­def esir­lik­ten kur­tul­mak, İslâm’ın em­ret­ti­ği iz­zet ve istiklâle ka­vuş­mak­tır.103 An­cak islâm’a düş­man olan­lar­la sü­rek­li bir dost­luk için­de ol­mak ve bu dost­lu­ğu sev­gi, say­gı ve on­la­rı üs­tün gör­me gi­bi kal­bi­ne sok­mak İslâm’ı ve di­ğer mü’min­le­ri kü­çüm­se­me­ye gö­tü­rür. Bu ise “İslâm yü­ce­dir, onun üze­ri­ne yü­ce­lin­mez” 104 ha­di­si ile çe­li­şir.
    Al­lah Teâlâ’nın ya­ra­tıp, in­san­la­rın em­ri­ne ve is­ti­fa­de­si­ne sun­du­ğu dün­ya ni­met­le­ri­nin İslâm’ın be­lir­le­di­ği usul ve yön­tem­ler­le özel mül­ki­ye­te ko­nu ol­ma­sı müm­kün­dür. İslâm özel mülk edin­me hak­kı­nı ta­nı­mış, Hz. Pey­gam­ber, as­hab-ı ki­ram ve yüz­yıl­lar bo­yun­ca İslâm top­lum­la­rı özel mülk­le­rin sa­hi­bi ol­muş­lar­dır. Kur’an-ı Ke­rim’de otu­zun üze­rin­de âyette na­maz­la bir­lik­te zekâtın em­re­dil­me­si, fa­i­zi ya­sak­la­yan âyette; “Eğer fa­iz­den tev­be eder­se­niz ana pa­ra­nız si­zin­dir” 105 bu­yu­ru­la­rak, fa­iz­le ödün­ce ve­ri­len ana­pa­ra­dan söz edil­me­si, mi­ras, ti­ca­ret ve borç­lan­ma ile il­gi­li dü­zen­le­me­le­rin ya­pıl­ma­sı özel mül­ki­ye­tin var­lı­ğı­nı açık­ca gös­te­rir.106 Di­ğer yan­dan ga­ni­met mal­la­rı­nın beş­te bi­ri­nin Al­lah ve Rasûlüne ay­rıl­ma­sı bu kıs­ma ka­mu mül­ki­ye­ti ni­te­li­ği ka­zan­dı­rır. Âyette şöy­le bu­yu­ru­lur: “Bi­lin ki, sa­vaş­tan ga­ni­met ola­rak al­dı­ğı­nız, her­han­gi bir şe­yin beş­te bi­ri, mut­la­ka Al­lah’ın, pey­gam­be­rin ve ya­kın­la­rı­nın, ye­tim­le­rin, düş­kün­le­rin ve yol­da kal­mış­la­rın­dır.”107 Fey’ adı al­tın­da top­la­nan ge­lir­le­rin ta­ma­mı da ga­ni­me­tin beş­te bi­ri­nin ve­ri­le­ce­ği yer­le­re İslâm dev­le­ti eliy­le ve­ri­lir.108

    B- Mülk Edin­me Yol­la­rı

    1. İş­gal
    İş­gal yal­nız mülk edin­me yo­lu de­ğil, ay­nı za­man­da mül­ki­yet hak­kı­nın kay­na­ğı ola­rak ka­bul edi­lir. İslâm’da, mül­ki­yet hak­kı için men­kul­ler­de iş­gal ye­ter­li iken gay­ri men­kul­ler­de ay­rı­ca ih­ya şar­tı da ge­rek­li­dir. İh­ya; sa­hip­siz ara­zi­nin ze­mi­ni­ni te­miz­le­mek, su ulaş­tır­mak ve­ya ka­zıp ta­şı­nı ayık­la­mak gi­bi iş­lem­ler­le ger­çek­le­şir. Me­cel­le, ih­ya yo­luy­la el­de edi­le­cek ara­zi için şu şart­la­rı ön­gö­rür: a) Da­ha ön­ce kim­se ta­ra­fın­dan mülk edi­nil­miş ol­ma­ya­cak, b) Ka­sa­ba ve­ya kö­yün mer’a ve­ya bal­ta­lı­ğı ol­ma­ya­cak, c) Ka­sa­ba ve­ya kö­yün ke­na­rın­dan yük­sek ses­le ba­ğı­rıl­dı­ğın­da se­sin ulaş­ma­ya­ca­ğı ka­dar uzak­ta bu­lu­na­cak (Me­cel­le, mad. 1270).
    İslâm hu­ku­ku gasp ve za­man aşı­mı­nı mül­ki­ye­ti ka­zan­dı­rı­cı bir yol ola­rak ka­bul et­me­miş­tir. Klâsik fı­kıh kay­nak­la­rın­da gö­rü­len, 10, 15 ve­ya 30 yıl­lık za­man aşı­mı sü­re­le­ri sa­de­ce ka­za açı­sın­dan ya­ni dün­ya hu­ku­ku ba­kı­mın­dan mah­ke­me nez­din­de mül­ki­yet id­di­a­sı­na ait dü­zen­le­me­ler­dir. Bu­nun­la ger­çek hak sa­hi­bi­nin hak­kı or­ta­dan kalk­mış ol­maz.109

    2. Emek
    Ara­zi­yi ihrâz ve ih­ya fi­il­le­ri emek ola­rak dü­şü­nü­le­bi­lir­se de, mül­kün mü­cer­red bu fi­il­le­rin be­de­li ol­ma­dı­ğı da açık­tır. Me­se­la; 50 dö­nüm­lük bir ara­zi­ye ilk iş­gal ve on gün­lük bir ih­ya ça­lış­ma­sı so­nu­cu ma­lik olan kim­se, bu ara­zi­ye on gün­lük eme­ği kar­şı­lı­ğın­da ma­lik ol­muş sa­yıl­maz.
    İslâm emek-ser­ma­ye (mu­da­re­be) or­tak­lı­ğı­nı kârdan pay ver­mek­le iş­let­me­ci­nin eme­ği­ni mülk edin­me yo­lu ola­rak be­lir­le­miş­tir. Bu or­tak­lık­ta baş­ka­sı­nın ser­ma­ye­si­ni iş­le­ten kim­se, sırf eme­ği kar­şı­lı­ğın­da kârdan an­laş­ma­ya gö­re pay alır. Maddî za­ra­ra sa­de­ce ser­ma­ye sa­hi­bi kat­la­nır­ken; emek sa­hi­bi­nin za­ra­ra kat­lan­ma­sı, yal­nız­ca eme­ği­nin bo­şa git­me­si şek­lin­de olur. Mu­da­ra­be, İslâm Ban­ka­cı­lı­ğı­nın da esa­sı­nı teş­kil eder.

    3. Di­ğer Mülk Ka­zan­ma Yol­la­rı
    Eme­ğe ve­ya ser­ma­ye ris­ki­ne da­ya­nan çe­şit­li ik­ti­sap yol­la­rı da­ha var­dır. Ta­rım, ti­ca­ret ve­ya san’at­la uğ­raş­mak, mü­bah şey­le­ri ele ge­çir­mek mül­ki­ye­tin ka­za­nıl­ma yol­la­rın­dan­dır. Na­fa­ka, mi­ras, sa­da­ka, zekât, hi­be, ödül al­ma gi­bi emek un­su­ru bu­lun­ma­yan yol­lar­la da mülk edi­ni­lir. Ga­ni­met, di­yet, ik­ta’, lu­ka­ta, me­hir ve muhâlea be­de­li de emek­siz mülk edin­me­ye ör­nek ve­ri­le­bi­lir.110

    C) Top­rak Mül­ki­ye­ti­nin Ka­za­nıl­ma­sı
    Top­ra­ğın hem ka­mu, hem de özel mül­ke ko­nu ola­bi­le­ce­ği­ni yu­ka­rı­da be­lirt­miş­tik. İslâm, top­rak mül­ki­ye­ti­nin ka­za­nı­la­bil­me­si için şu esas­la­rı ge­tir­miş­tir:
    1. İlk iş­gal ve ihyâ:
    Sa­hip­siz mü­bah ve men­kul eş­ya­ya mâlik ola­bil­mek için meşrû zil­yed­lik (ih­raz) ye­ter­li iken, top­rak mül­ki­ye­tin­de bu­na ih­ya şar­tı da ek­len­miş­tir. De­lil sün­net­tir. Hz. Pey­gam­ber şöy­le bu­yur­muş­tur: “He­nüz hiç kim­se­nin eli­ne geç­me­miş bu­lu­nan bir şey, onu ilk ele ge­çi­ren kim­se­ye ait olur.”111 Bu ha­di­si işi­ten sa­ha­bi­le­rin ara­zi­ye da­ğı­la­rak iş­gal et­mek is­te­dik­le­ri yer­le­ri adım­la­yıp işa­ret­le­me­ye baş­la­dık­la­rı nak­le­di­lir. An­cak bir ara­zi­yi mü­cer­red sı­nır işa­ret­le­riy­le çe­vi­rip, bu­ra­sı­nı yıl­lar­ca ürün ek­me­den bek­let­mek ve bu­ra­ya baş­ka­la­rı­nın gir­me­si­ne en­gel ol­mak top­lu­ma za­rar ve­rir. Bu yüz­den ta­rım yap­mak is­te­yen­le, mü­cer­red sı­nır işa­re­ti ko­yup baş­ka­sı­nın gir­me­si­ne en­gel ola­nı bir­bi­rin­den ayır­mak için top­ra­ğı ih­ya şar­tı da is­ten­miş­tir. Hz. Pey­gam­ber şöy­le bu­yur­muş­tur: “Kim ölü bir top­ra­ğı ih­ya eder­se, bu top­rak onun olur. Hak­sız ve­ri­len emek için bir hak yok­tur.” 112
    Top­ra­ğı iş­gal edip uzun sü­re ih­ya et­mek­si­zin bek­le­ten­ler­le il­gi­li ola­rak Al­lah el­çi­si şöy­le bu­yur­muş­tur: “Âd’tan kal­ma (sa­hip­siz kadîm ara­zi­ler) Al­lah’ın, Rasûlünün ve son­ra si­zin­dir. Kim ölü ara­yi­zi ih­ya eder­se ona sa­hip olur. Çe­vi­ren üç yıl için­de ih­ya et­me­miş­se, bun­dan son­ra bir hak­kı kal­maz.” 113 Ni­te­kim mü­cer­red ola­rak ara­zi çe­vir­me­nin mül­ki­yet ifa­de et­me­ye­ce­ği­ni ve bu­nun bel­li sü­re için­de ih­ya edil­me­si ge­rek­ti­ği­ni Hz. Ömer şöy­le be­lirt­miş­tir: “Ölü ara­zi­yi kim ih­ya eder­se onun olur. Çe­vi­ren üç yıl için­de ih­ya et­mez­se çe­vir­di­ği ara­zi üze­rin­de bir hak­kı kal­maz.”114 Bu du­ru­ma gö­re, bir ara­zi­nin et­ra­fı­nı çe­vir­mek ve­ya ilk iş­gal­de bu­lun­mak üç yıl sü­rey­le ön­ce­lik hak­kı ver­mek­te­dir. Bu­na üç yıl için­de ih­ya şar­tı da ek­le­nir­se, böy­le bir top­rak üze­rin­de mül­ki­yet hak­kı doğ­mak­ta­dır.

    2. Top­ra­ğı sa­tın al­ma:
    Usu­lü­ne gö­re iş­gal ve ih­ya edil­miş olan bir top­ra­ğı ma­li­ki baş­ka­sı­na sa­ta­bi­lir. Ar­tık sa­tın alan da be­de­li kar­şı­lı­ğın­da bu top­ra­ğa mâlik ol­muş olur. Böy­le­ce top­ra­ğın sa­tın al­ma­lar yo­luy­la el de­ğiş­tir­me­si müm­kün ve ca­iz bu­lu­nur. An­cak ku­ru mül­ki­ye­ti dev­le­te ait olan mîrî ara­zi­le­rin sa­tı­şa ko­nu ol­ma­sı İslâm Dev­le­ti’nin çı­ka­ra­ca­ğı ara­zi ka­nun­la­rı ile be­lir­le­nir. Ekip bi­çen­le­rin yal­nız ya­rar­lan­ma hak­kı­na sa­hib ol­du­ğu mîrî ara­zi­ler­de, sa­tı­şa yet­ki ve­ri­lin­ce, ara­zi­nin yal­nız ya­rar­lan­ma hak­kı tem­lik ve dev­re­dil­miş olur. Ku­ru mül­ki­yet dev­le­tin ol­ma­ya de­vam eder. Bu gi­bi ara­zi­le­rin mi­ras­çı­la­ra in­ti­ka­li dev­let­çe ka­bul edil­miş­se, ger­çek­te yi­ne yal­nız ya­rar­lan­ma hak­kı mi­ras ko­nu­su olur. Di­ğer yan­dan İslâm dev­le­ti bir be­del kar­şı­lı­ğın­da ku­ru mül­ki­ye­ti de ya­rar­lan­ma hak­kı sa­hip­le­ri­ne tefvîz eder­se, ek­sik mül­ki­yet tam mül­ki­ye­te dö­nü­şür.

    3. Ko­ru ve ot­lak ola­rak çe­vir­me:
    Sa­hip­siz yer­le­ri ko­ru ve ot­lak ola­rak çe­vir­me hak­kı yal­nız dev­le­te ta­nın­mış­tır. Ha­dis­te şöy­le bu­yu­ru­lur: “Al­lah ve Rasûlünden baş­ka kim­se­nin ot­lak çe­vir­me (himâ) hak­kı yok­tur.”115 Böylece nü­fuz­lu ve güç­lü ki­şi­le­rin ot­lak­la­rı çe­vi­rip baş­ka­la­rı­na ait hay­van­la­rın ora­ya gir­me­si­ni en­gel­le­me­si­ne fır­sat bı­ra­kıl­ma­mış­tır.

    4. Sulh yo­luy­la İslâm ül­ke­si­ne ka­tı­lan top­rak­lar:
    Bun­lar da di­ğer sa­hip­siz top­rak­lar gi­bi dev­let mül­ki­ye­ti­ne ge­çer. Bun­lar ge­rek­ti­ğin­de özel şa­hıs­la­ra da da­ğı­tı­la­bi­lir ve­ya bir be­del kar­şı­lı­ğın­da sa­tı­la­bi­lir. Ni­te­kim Fe­dek ara­zi­si ken­di mülk­le­ri bu­lun­ma­yan Mu­ha­cir­ler­le, ih­ti­yaç için­de­ki Me­di­ne­li üç sa­ha­be­ye tak­sim edil­miş­tir.116
    Sulh yo­luy­la İslâm ül­ke­si­ne ka­tı­lan ve­ya sa­vaş­la fet­he­dil­di­ği hal­de sa­hip­siz bu­lu­nan top­rak­lar dev­let mül­ki­ye­ti­ne geç­ti­ğin­den, bu top­rak­lar an­cak dev­let baş­ka­nı­nın tah­sis et­me­si (ik­ta) ile özel mül­ki­ye­te ko­nu ola­bi­lir. Dev­le­tin şa­hıs­la­ra tah­sis ede­ce­ği bu top­rak­lar ara­zi­nin bu­lun­du­ğu böl­ge­ye gö­re öşür ve­ya ha­rac ver­gi­si­ne ta­bi olur.117 İmam Ebu Yu­suf Irak’ta­ki bu çe­şit top­rak­lar­dan söz eder­ken şun­la­rı say­mış­tır: İran Dev­let baş­ka­nı­na (Kisrâ), ve­zir­le­re, ha­ne­da­na, sa­vaş­tan ön­ce ve­ya sa­vaş sı­ra­sın­da ölen ya da ül­ke­yi ter­ke­den­le­re ait sa­hip­siz top­rak­lar. Dev­let bu çe­şit top­rak­la­rı is­te­di­ği kim­se­le­re ik­ta et­me yet­ki­si­ne sa­hip­tir.118

    5. Sa­vaş yo­luy­la ele ge­çi­ri­len top­rak­lar:
    İslâm Dev­let baş­ka­nı fet­he­di­len top­rak­lar­dan sa­hip­li olan­lar hak­kın­da; ön­ce­ki yö­ne­ti­ci­le­re ait olan­la­rın dı­şın­da ka­la­nın beş­te bi­ri­ni bey­tül­ma­le ayır­dık­tan son­ra, ge­ri ka­la­nı ga­zi­le­re da­ğıt­mak ve­ya es­ki sa­hip­le­ri­nin elin­de bı­ra­ka­rak ken­di­le­rin­den ha­rac al­mak şık­la­rın­dan bi­ri­ni ter­cih ede­bi­lir.119 Hz. Ömer’in Irak ve Su­ri­ye top­rak­la­rı üze­rin­de­ki uy­gu­la­ma­sı bu­na ör­nek gös­te­ri­le­bi­lir.
    İmam Şâfiî’ye gö­re, dev­let baş­ka­nı sa­vaş yo­lu ile fet­he­di­len bel­de­nin iş­le­nen ve­ya de­ğer­li olan top­rak­la­rı­nı, di­ğer ga­ni­met mal­la­rı gi­bi, beş­te bir bey­tül­mal his­se­si ay­rıl­dık­tan son­ra ga­zi­le­re da­ğıt­mak zo­run­da­dır. An­cak ga­zi­le­rin hak­la­rın­dan fe­ra­gat et­me­le­ri ha­lin­de bu top­rak­lar dev­le­te ka­la­bi­lir.120
    İmam Mâlik’e gö­re, fet­he­di­len ara­zi pren­sip ola­rak da­ğı­tıl­maz. Bu, bü­tün müs­lü­man­lar le­hi­ne va­kıf gi­bi­dir. An­cak dev­let baş­ka­nı bu top­rak­la­rın da­ğı­tıl­ma­sın­da top­lum ya­ra­rı gö­rür­se da­ğıt­mak yo­lu­na da gi­de­bi­lir.121
    Ah­med b. Han­bel’e gö­re ise, İslâm dev­let baş­ka­nı fet­he­di­len yer top­rak­la­rı ile il­gi­li ola­rak, müs­lü­man­la­rın ya­ra­rı­nı gö­zet­mek şar­tıy­la, se­çim­lik hak­ka sa­hip­tir. Bu top­rak­lar ko­nu­sun­da İslâm top­lu­mu adı­na vak­fet­mek, beş­te bi­ri ayır­dık­tan son­ra da­ğıt­mak ve­ya bir bö­lü­mü­nü da­ğıt­mak şık­la­rın­dan bi­ri­si­ni ter­cih ede­bi­lir. Ni­te­kim Rasûlullah (s.a) her üçü­nü de yap­mış­tır. Benû Ku­ray­za ve Benû Na­dir ara­zi­si­ni da­ğıt­mış, Mek­ke ara­zi­si­ni es­ki sa­hip­le­ri­nin elin­de bı­rak­mış, Hay­ber top­rak­la­rı­nın ise bir bö­lü­mü­nü da­ğıt­mış­tır.122

    6. Ma­den­le­rin mül­ki­ye­ti:
    İslâm hu­ku­ku­na gö­re, ma­den mül­ki­ye­ti­ni; is­tih­sal edi­len ma­den ve kay­na­ğın­da­ki ma­den re­zer­vi ol­mak üze­re iki­ye ayır­mak müm­kün­dür. İs­tih­sal edi­len ya­ni top­ra­ğın al­tın­dan, ocak­tan çı­ka­rı­lan ma­den, cin­si ne olur­sa ol­sun su, ot ve ateş gi­bi mü­bah mal­lar­dan olup, pren­sip ola­rak bu­la­na ya­ni üre­te­ne ait olur. Bir pı­nar­dan alı­nıp ka­ba ko­nan su ala­na ait ol­du­ğu gi­bi, ma­den­ler­den is­tih­sal edi­len de is­tih­sal ede­ne ait olur. Yal­nız, al­tın, gü­müş, de­mir, ba­kır ve kur­şun gi­bi eri­me özel­li­ği ta­şı­yan ma­den­ler, ga­ni­met­ler­de ol­du­ğu gi­bi beş­te bir ver­gi­ye (zekât) ta­bi­dir. İmam Ma­lik’e gö­re, böy­le bir ma­den ko­lay­lık­la çı­ka­rıl­mış­sa zekât beş­te bir olur­ken, mas­raf­lı bir üre­tim ya­pıl­mış­sa zekât ora­nı kırk­ta bir olur.123
    Di­ğer yan­dan kay­nak­ta­kı ma­den re­zer­vi üze­rin­de ne yer sa­hi­bi ve ne de bu­lan için bir mül­ki­yet hak­kı doğ­maz. Bu yüz­den Hanefî, Mâlikî ve Hanbelî müc­te­hit­le­ri ma­den­le­rin ku­ru mül­ki­yet (ra­ka­be) ola­rak hiç kim­se­ye ik­ta edi­le­me­ye­ce­ği­ni ve bun­la­rın her­ke­sin or­tak bu­lun­du­ğu mü­bah mal­lar­dan ol­du­ğu­nu be­lirt­miş­ler­dir. Hat­ta bü­yük Hanefî hu­kuk­çu­su es-Serahsî (ö.490/1097) ma­den­le­rin ik­ta’ı ko­nu­sun­da da­ha açık ör­nek­ler ver­mek­te­dir. O şöy­le der: “Bir kim­se, dev­le­tin ken­di­si­ne ik­ta yo­luy­la iş­let­me im­ti­ya­zı ver­di­ği bir ma­den oca­ğın­da iş­çi ça­lış­tır­sa, ocak­tan ma­den çık­sın ve­ya çık­ma­sın iş­çi­nin üc­re­ti­ni ver­me­yi üst­len­di­ği için, üre­ti­len ma­den iş­ve­re­nin olur. Üret­ti­ği ma­de­nin ise beş­te bi­rin­den az ol­ma­mak üze­re, dev­let ile an­laş­tık­la­rı oran­da ver­gi ve­rir. Bu ki­şi­nin ya­nın­da iş ak­di yap­mak­sı­zın baş­ka bi­ri­si ken­di ba­şı­na ça­lış­sa, çı­kar­dı­ğı ma­de­nin beş­te dör­dü bu ki­şi­nin olur. Çün­kü ma­den re­zer­vi ik­ta edil­mek­le (iş­let­me ruh­sa­tı alın­mak­ta) ik­ta edi­le­nin mül­ki­ye­ti­ne geç­mez. Kay­nak­ta­ki ma­den re­zer­vi ha­dis­te bil­di­ri­len su, ot ve ateş gi­bi or­tak mü­bah­lar­dan­dır.”124
    Ma­den kay­nak­la­rı­nın özel mülk edi­ni­le­me­me­si­nin baş­ka bir de­li­li Hz. Pey­gam­ber’in tuz­luk ik­ta­ı­na ait şu uy­gu­la­ma­sı­dır: “Eb­yad b. Ham­mal’dan nak­le­dil­di­ği­ne gö­re, bu zat Hz. Pey­gam­ber’i zi­ya­ret ede­rek ye­ri­ni be­lirt­ti­ği tuz ya­tak­la­rı­nın ken­di­si­ne ik­ta (tah­sis) edil­me­si­ni is­te­miş ve Al­lah el­çi­si de ik­ta et­miş­ti. Tam ora­dan ay­rı­la­ca­ğı sı­ra­da tuz ya­tak­la­rı­nın du­ru­mu­nu ya­kın­dan bi­len bir sa­ha­bi, Al­lah el­çi­si­ne; “Ey Al­lah’ın Resûlü! Siz ona san­ki bir su kay­na­ğı ik­ta et­miş ol­du­nuz.” de­di. Bu ola­yı an­la­tan Eb­yad bu­nun üze­ri­ne, Hz. Pey­gam­ber’in söz ko­nu­su tah­sis­ten vaz­geç­ti­ği­ni be­lirt­miş­tir.” 125
    So­nuç ola­rak ma­den­ci­lik­te ken­di adı­na ça­lı­şa­nın çı­kar­dı­ğı ma­de­ne sa­hip ol­ma­sı “mü­bah bir şe­yi el­de eden ona ma­lik olur” pren­si­bi­ne uy­gun düş­mek­te ise de gü­nü­müz ma­den iş­let­me­ci­li­ğin­de “ara­ma” ve “iş­let­me ruh­sa­tı”na da­ya­nı­la­rak bü­yük mas­raf­lar ya­pıp te­sis­ler ku­ran, özel­lik­le top­rak al­tın­da­ki ma­den­le­ri, üze­rin­de­ki top­ra­ğı ata­rak ve­ya de­rin ku­yu ve­ya deh­liz­ler aça­rak or­ta­ya çı­ka­ran kim­se­nin, baş­ka­la­rı­nı açık­ta bu­lu­nan ma­de­ni al­mak­tan me­net­me hak­kı bu­lun­ma­lı­dır. Çün­kü dev­let iş­let­me ruh­sa­tı­nı ge­çer­li say­dı­ğı sü­re­ce, sı­nır­la­rı be­lir­li ma­den hav­za­sın­da­ki mü­bah ma­de­ni çı­kar­ma ve bu­nu el­de et­me hak­kı bu kim­se­ye ve­ril­miş­tir. Bu­ra­da dev­le­tin çı­ka­rı­lan tüm ma­de­nin beş­te bi­ri­ni zekât ola­rak alıp, yok­sul ke­si­me ak­tar­ma gö­re­vi var­dır. Bu ya­pı­lın­ca ve ma­den de iş­le­ti­lip ye­ni iş alan­la­rı açı­lın­ca top­lum ya­ra­rı ger­çek­leş­miş olur. Ni­te­kim İslâm dev­le­ti su ve ot gi­bi mü­bah­lar­dan ya­rar­lan­ma şek­li­ni ve sta­tü­sü­nü de be­lir­le­ye­bi­lir.
    İslamda Ticaret, Doç. Dr. Hamdi Döndüren
    96. bk. M. ez-Zerkâ, el-Fık­hu’l-İslâmî fî Sev­bi­hi’l-Cedîd, Di­maşk 1384/1964, III, 257.96/a. (es-Serahsî, el-Mebsût, XI, 50; İbn Nü­ceym, el-Eşbâh ve’n-Nezâir (Hamevî Şer­hi ile), İs­tan­bul 1257, II, 202 vd.).
    97. Âlü İmrân, 3/189.
    98. el-Mâide, 5/17; bk, âyet 120.
    99. et-Tev­be 9/116.
    100. el-Enâm 6/12.
    101. Âlü İmrân 3/26, 27.
    102. Âlü İmrân 3/28.
    103. Ha­san Bas­ri Çan­tay, Kur’an-ı Hakîm ve Meâl–i Ke­rim, 3. bas­kı, İs­tan­bul 1959, I, 87, alt not: 15.
    104. Buhârî, Cenâiz 79.
    105. el-Ba­ka­ra, 2/279.
    106. el-Ba­ka­ra 2/3, 188, 275, 282, 283; en-Nisâ, 4/29; el-Meâric 70/25; ez-Zâriyât 51/19; et-Tev­be, 9/103.
    107. el-Enfâl 8/41.
    108. el-Haşr, 59/6-10.109. İb­nü’l-Humâm (İbn Kev­der), Netâicu’l-Efkâr, 1. bas­kı, Bu­lak 1318, VI­II, 281 vd, Fah­ri De­mir, a.g.e, s. 177.
    110. F. De­mir, a.g.e, s. 180 vd.111. Ebû Dâvûd, İmâre 36.
    112. Buhârî, Hars 15; Ebû Dâvûd, İmâre 37; Tir­mi­zi, Ahkâm 38; Mâlik, Mu­vat­ta, Ak­dı­ye, 26, 27; Dârimî, Bü­yu’ 65.
    113. Ebû Yu­suf, el-Ha­rac, Ka­hi­re 1396, s.70
    114. Ebu Yu­suf, a.g.e, s. 71.115. Buhârî, Ci­had 146; Ebû Dâvûd, İmâre 39.
    116. er-Râzi, et-Tefsîru’l-Ke­bir, XXIX, 284-285.
    117. İbn Âbidin, Red­du’l-Muh­tar, İs­tan­bul 1306, III, 288; bk. Şa­mil İslâm An­sik­lo­pe­di­si, “İk­ta’” mad.
    118. Ebu Yu­suf, el-Ha­rac, Mı­sır 1352, s. 62-65.
    119. es-Serahsî, el-Mebsût, Mı­sır 1331, X, 15; el-Kâsânî, Bedâyiu’s-Sanayî, VII, 118; eş-Şevkâni, Ney­lü’l-Evtâr, VI­II, 16, 17; Ebu Yu­suf, a.g.e, s. 68, 69.120. Şâfiî, el-Ümm, III, 181; eş-Şevkânî, a.g.e, VI­II, 14-17.
    121. Mâlik, el-Mü­dev­ve­ne, III, 26, 27, el-Mu­vat­ta, II, 470; İb­nü’l-Hü­mam, a.g.e, VI, 32.
    122. İb­nü’l-Hümâm, a.g.e, VI, 32; Fah­ri De­mir, a.g.e, s. 202 vd.
    123. es-Se­rah­si, a.g.e, II, 211; Şâfiî, el-Ümm, II, 42, 43.124. es-Serahsî, a.g.e, II, 212, 217; Mâlik, el-Mü­dev­ve­ne, V, 51, VI, 192, 193; İbn Kudâme, el-Muğnî, VI, 158; Üç mü­bah­lar için bk. Ebû Dâvûd, Büyû, 60; İbn Mâce, Ruhûn 16; İbn Han­bel, V, 364.
    125. Ebû Dâvûd, İmâre 36; Tirmizî, Ahkâm 39.

    İlgili Yazılar

+ Yorum Gönder