Sufi kimdir 5 üzerinden 4.25 | Toplam : 4 kişi
  1. 1
    nuru_risale Üye
    nuru_risale
    Üye

    Profili:
    Üyelik: 25.Mayıs.2007
    Üye No: 815
    Mesaj Sayısı: 2
    Tecrübe Puanı: 2

    Sufi kimdir


    Tarih boyu bir takım çevrelerde senelerce yersiz bir münakaşa yaşandı.
    Bazıları, sûfi kelimesi üzerinde gereksiz yere tartışıp durdu. Aslında, sûfi kelimesiyle anlatılmak istenen şahsiyetle, Kur'an'da övülen takva sahibi "muttakî" aynı şahıstır.

    Tasavvuf terbiyesinde, bir mürşit elinde manevî terbiyesini tamamlayan, gerçek takvaya ulaşıp kâmil mümin olan kimseye veli ve sûfi ismi verilmektedir.
    Diğer İslamî gruplar, bu sıfattaki bir mümini muttaki sıfatıyla tanıtırlar. Bir şahsın, değişik kesimlerde farklı isimlerle tanıtılması tabiidir, bu durum fitneye sebep yapılamaz.

    Ayrı özellikleri ve farklı görevleri olan kimselere, özel bir isim veya sıfat verilebilir. Her ilim veya fen alanında, o alanın inceliklerini ifade edecek özel tabirler, değişik ıstılahlar kullanılır.
    O alanda ihtisas sahibi olanlar, derecelerine göre farklı isimlerle anılır. Bunun dinen bir sakıncası yoktur. Hatta böyle yapılması gerekir.

    Tasavvuf dinin ahlak ilmini tarif ve talim eder. Bu ilim, fıkıh ve kelam gibi müstakil bir ilimdir. Bu ilmin alanı çok geniştir. Bu ilim, kalp, hâl ve amel ilmidir. Bütünüyle dinin bir parçasıdır.

    Bu ilmin konusu insandır.
    Hedefi insanın ilahî ahlak ile edeplenmesidir. Sonucu, kâmil insan yetiştirmektir. Bu ilimde ihtisas yapan ve zirveye çıkan salih insanlar vardır. Onlara, ulaştıkları sıfatlara, temsil ettikleri makamlara ve gördükleri vazifelere göre veli, mürşit, şeyh, gavs, kutup gibi değişik isimler verilmiştir. Bu tür isimler birer sıfattır, sahibinin mesleğini tarif eder.
    Bu isimler ve unvanlar, Kur'an ve sünnette bulunmasa da onlara aykırı değildir. Büyük veli Sühreverdî (k.s) (632/1234), gerçek sûfinin kim olduğunu ve Kur'an'da ondan nasıl bahsedildiğini şöyle açıklar:

    "Kur'an-ı Kerim'de "sûfî" ismi yoktur ancak, bunun yerine "mukarrebûn" kelimesi kullanılmıştır.(Vakıa 56/7-10)

    Mukarrabun, Yüce Allah'ın huzurunda sevilmiş, kabul görmüş salihlerdir. Onlar, hayırlarda en önde, kullukta ve edepte zirvede olan kimselerdir. Hepsi Allah adamıdır, Yüce Allah'ın dostu ve şahididir.

    Gerçek sûfi, işte bu sıfata sahip olan ve kurbiyyet makamında bulunan kimsedir. Lafızlar üzerinde münakaşa yapmaya gerek yoktur.

    Binâenaleyh biz, "sûfî" dediğimiz zaman bununla, mukarrabun mak----- çıkmış veliyi kast ediyoruz, bu bilinmelidir.

    Gerek tabakat kitaplarında, gerekse diğer eserlerde isimleri geçen bütün sufi büyükleri ve terbiye yolunun imamları, mukarrabun sıfatındaki zatların yolunda bulunuyorlardı ve sahip oldukları ilimler de kurbiyyet ehlinin hallerine ait ilimlerdi."

    Cenab-ı Hakk Kur'an-ı Hakim'de, bütün insanları şu üç gruba ayırmıştır:

    1-Ashab-ı Meymene (Mü'minler)
    2-Ashab-ı Meş'eme (Kafir ve münafıklar)
    3-Sabikun-Mukarrabun (Hayırlarda en öndeolan ve ilahı yakınlığa ulaşan kamiller).(Vakıa 56/7-10)

    Tasavvuf imamları veli, arif, mürşid, şeyh, sofi deyince, üçüncü gruba giren kamil insanları kast etmektedirler.
    Mukarrabun sınıfına giren zatların tümü velidir, fakat hepsi manevi irşatla görevli değildir. İçlerinden bir kısmı, Rasulullah (s.a.v) Efendimizin varisi sıfatıyla ümmetin irşadını, terbiye ve tezkiye işini yürütmektedir.
    Bu, Allahu Teala'nın bir ihsanıdır, onu dilediklerine bahşeder. Manevi irşad kıyamete kadar sürecektir; çünkü, Rasulullah (s.a.v) Efendimizin peygamberliği devam etmekte, O'nun Allah'a davet, kalbleri tezkiye, nefisleri terbiye ve gönülleri ilahı aşk ile doldurup ahirete yöneltme işini, derecelerine göre varisleri yürütmektedir. Yeryüzünde din ile mükellef insan bulunduğu sürece bu işde devam edecektir.

    Bu işi üstlenen kâmil müminler, takvada imamlık vasfına ulaşmış salihlerdir. Onlar, Kur'an-ı Hakim'de, "sâbikûn-mukarrabûn" sınıfında tanıtılmışlardır.

    Bu kâmil sınıfa giren mü'minlerin sıfat ve ahlaklarını, müfessirler şöyle özetlemişlerdir:

    1- Dünyayı Allah için terk ederler.

    2- İyilikleri kusurlarından fazladır.

    3- Allah'a tam tevekkül edip bütün cehd ve gayretini O'nun taatında harcarlar.

    4- Bütün düşünce ve dertleri âhirettir.

    5- Kendileri kurtuluşa erdikleri gibi, şefeatlarıyla, başkalarının kurtuluşuna da vesile edilirler.

    6- Bütün işlerinde Mevlâ'ya dayanırlar.

    7- Devamlı Allah'ın rızâ ve muhabbetini ararlar.

    8- Günahın büyüğünden ve küçüğünden kaçınırlar.

    9- Namaz ve cihada herkesten önde koşarlar.

    10- Kendi ayıplarıyla meşgul olur, başkalarının kusurlarına takılmazlar.

    11- Âyetlerin ve hadislerin müjdelediği gibi, hesapsız olarak Cennet'e girerler.
    (Âyetler için bkz: Fâtır 35/ 32-33; Vakıa 56/12, 88, 89; infitâr 82/13; Mutaffifîn 83/ 28.
    ilgili hadislerden birisi şudur:
    Rasûlullah (a.s)
    "Sonra biz, kitabı (Kur'ân'ı), kullarımız arasından seçtiklerimize miras olarak verdik. Onlardan kimi (günah imleyerek) kendisine zulmeder.
    Kimi orta haldedir.
    Kimisi ise; Allah'ın izniyle hayırlarda en önde (sâbikûn) olanlardır, işte büyük fazilet budur."

    (Fâtır 56/32) âyetini okuduktan sonra şöyle buyurdu:"Ümmetimden hayırlarda önde (es-sâbık) olan, cennete hesapsız girer. Orta halli olan, kolay bir hesaba çekilir. Nefsine zulmeden ise, huzurda durdurulup günahı kadar sıkıntı çektikten sonra cennete girer."

    Bkz: Ahmed, Müsned, V, 194, VI, 444; Hâkim, Müstedrek, II, 426; Taberî, Câmiu'l-Beyân, Cüz: 22, Shf: 137; Beğavî, Meâlimü't-Tenzîl, VI, 421; Tabarânt, el-Mu'cemü'l-Kebîr, XVIII, 79-80.)

    12- Amel defterlerini sağ taraftan alırlar.(Buraya kadar verilen ta'rifler için bkz: Semarkandî, Bahru'l-Ulûm, III, 86-87.)

    13- Allah'tan fazlasıyla korkarlar. Gerçek âlimdirler.

    14- Bâtınları zahirlerinden daha güzeldir.

    15- Allahu Teala'yı diliyle birleyen, azalarıyla itaat eden ve kalbleriyle ihlas üzere olan muhlis kimselerdir.

    16- Kur'an'ı okuyup anlar ve gereğince amel ederler.(Bkz: Beğavî, Meâlimü't-Tenzîl, VI, 423.)

    17- Cihad ehlidirler, devamlı hizmet ederler.(İbnu'l-Cevzî, Zâdu'l-Mesîr, VIII, 133. Söz, Hz. Osman'a aittir)

    18- İlliyyûn mak----- yükselmişlerdir.(Bkz: ibnu Kesir, Tefsir, VII, 490-491.)

    19- İrâdelerini Hakk'ın muradında fâni etmişlerdir.

    20- Mescide herkesten önce girip en sonra çıkarlar.(Suyûtî, ed-Dürrü'l-Mensûr, VIII, 6-7. Suyûtî, bu görüşü, Ebû Nuaym ve Beyhakî'den rivayet ettiği bir hadise dayandırır.)

    21- Kendilerine hak verilince kabul eder, kendilerinden bir şey istenince bolca dağıtır, insanlara hüküm verirken kendi nefsine hüküm veriyormuş gibi davranırlar.(Kurtûbî bu görüşü bir hadisten alarak nakleder. Bkz: el-Câmi',XVII, 199.)

    22- Allah'ı hiç unutmazlar, devamlı zikir hâlindedirler.(Kurtûbî: "Sabık hakkında erbâb-ı kulûb pek çok şey söylemiştir." diyerek, sûfilerden nakillerde bulunur ve bu görüşü Zunnûn el-Mısrî'den nakleder.)

    23- Manevî hâl sahibidirler.

    24- Belâlardan tat alırlar.

    25- Kendilerine dünya malı verilmediğinde şükreder, ellerine bir şey geçince başkalarına verirler.

    26- Rabbi ile her şeyden müstağni olmuşlardır.(Kurtubî, a.g.e, XIV, 348-349.) İmam Kuşeyrî (k.s), kullukta en ön safta yer alan

    Allah dostlarını özetle şöyle tanıtır:

    "Onlar, Allahu Teala ile baki (bekâbillah mak----- çıkmış), Allah'tan gayri varlıklardan kalben alâkayı kesmiş, ruhunu Yüce Allah'a feda etmiş, hakka'l-yakîn derecesine ulaşmış, bütün boş ve lüzumsuz şeyleri terk etmiş, her türlü güzel ahlakı elde etmiş, müşahede mak----- ulaşmış, Cenâb-ı Hak'tan hiç perdelenmeyen kimselerdir."(Kuşeyrî, Latâifu'l-işârât, III, 204-206. (ibrahim Besyûnî tahkikiyle, II, baskı, 1983))

    Bu ahlaklar kimde bulunursa o, Allahu Teala'nın dostudur. Ona, müfessirlerin muttakî, fakihlerin âlim, muhaddislerin sâlih, ehl-i tasavvufun sûfî, halkın veli demesi, sâdece ismini değiştirir, sonucu değiştirmez.


    İlgili Yazılar

  2. 2
    BiLaL HaTTaB DeLi MoLLa
    BiLaL HaTTaB
    DeLi MoLLa
    BiLaL HaTTaB - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Profili:
    Üyelik: 13.Mart.2008
    Üye No: 12484
    Mesaj Sayısı: 1,765
    Tecrübe Puanı: 22
    Yaş: 35
    Yer: Ne KaRa aN? YıLLaR KaRa...

    --->: sufi kimdir


    Kardeşim paylaşım için teşekkürler; ancak kabul edemeyeceğimiz noktaları da ayıklamak gerektiğini düşünüyorum. Sufilik lafzı ile ilgili tartışmaların gereksiz olacağını düşünüyorum. Sufi lafzının İslam'dan önce de kullanıldığı ve bu terimin fazilet ve salah sahiplerine nisbet edilmekte olduğunun da eserlerimizde geçtiği ek bilgisi ile, aklımıza takılan ya da kabul edemeyeceğimiz noktalara gerekli açıklamaların yapılmasını uygun görüyorum.


    Alıntı
    Hedefi insanın ilahî ahlak ile edeplenmesidir. Sonucu, kâmil insan yetiştirmektir. Bu ilimde ihtisas yapan ve zirveye çıkan salih insanlar vardır. Onlara, ulaştıkları sıfatlara, temsil ettikleri makamlara ve gördükleri vazifelere göre veli, mürşit, şeyh, gavs, kutup gibi değişik isimler verilmiştir. Bu tür isimler birer sıfattır, sahibinin mesleğini tarif eder.
    Bu isimler ve unvanlar, Kur'an ve sünnette bulunmasa da onlara aykırı değildir.
    Velî: Zaten Kur'anî bir terimdir. Allah'ın velî kullarının kim olduğunu, belli kalıplara takılı kalarak değil de, bizzat Rabbimin buyruğu ile öğrenme yolunu tercih ederim.

    Günümüz Tasavvuf anlayışında;

    “Velîlerin üstün vasıflı olanla­rına “evtâd” (di­rekler) denir. Onların üs­tünde “revâsî” (dağlar) vardır. Bir felaket za­manında kullar evtâda yöne­lir, evtâd da revâs­îye yönelir. Revâsîyi Kutup idare eder.
    Kutuptan sonra gelen iki kişiye “imâmân” de­nir. Bunlardan birine “imam-ı yemîn”, diğerine “imam-ı yesâr” adı verilir. İmam-ı yemîn kutbun hükümle­rine, imam-ı yesâr da haki­katine maz­hardır. Kutup ölünce onun yerini imam-ı yesâr alır. Kutup ile iki imam, üçleri oluşturur.
    Kutup en büyük velîdir. Bütün erenlerin başı, Allah’ın izniyle kâinatta tasarruf sahibidir. (Şirk, Allah'ın zatını sıfatlarını inkar mıdır, yoksa başka birini bu sıfatlara ortak tutma mıdır? Tek tasarruf sahibi Kayyum olan Rabbimiz değil midir? Bir ortağa ihtiyacı niye olsun ki?)
    Gavs: Darda kalındığında sığınılan ve istimdâd edilen yani yardım istenilen kutuptur. Darda kalan sûfiler, “Yetiş ya Gavs!” diye gavsa sığınır­lar. Gavs, istimdad edene yardım elini uzatır.(İyyâke na'budu ve iyyake nestain ayetini ve diğer birçok ayeti yok sayıp da, Allah'tan başkalarına neden sığınalım?)
    Ancak bütün bu sığınma ve istimdâdlar, za­hirde gavsa ise de ha­kikatte Allah’adır. Çünkü alemde yegane mutasarrıf Allah Teâlâ’dır. Ondan başka fail-i mutlak yoktur. “Gavs” olarak bilinen­ler, esmâ ve sıfât-ı ilahî mazharıdırlar. (Hem tek mutasarrıf Allah deyip, hem de esma ve sıfat-ı ilahi mazharıdır demek bize birçok şeyi anlatmalı aslında... )
    Bunlardan başka, sayıları bir ri­vayette se­kiz, diğer bir rivayette kırk olan “nücebâ” ile, sayıları on ya da üç yüz olan “nukabâ” denilen ve in­san­ların iç dünyalarından haberdar olan şahsiyetler vardır. (Allahu Ekber! Daha neler...)
    Genel olarak ricâlü’l-gayb ve gayb erenleri olarak anılan bu Hakk dostlarının makamı boş kalmaz. Ölenin yerine sırayla kendisinden son­raki yükseltilir.


    İnsanların iç dünyalarından haberdar olmak da ne demek oluyor. Hz. Peygamber bile kimsenin iç dünyasından haberdar olamazdı. Bu inancın tek dayanağı hurafelerdir. Bir hurafe, bir başka hu­rafeyi zorunlu kılmaktadır.

    " Allah'ın yakınından çağırdıklarınız da, sizin gibi kullardır. Eğer haklıysanız onları çağırın da size cevap versinler bakalım.
    Onların yürüyecek ayakları mı var, yoksa tuta­cak elleri mi var, ya da görecek gözleri mi var, veya işitecek kulakları mı var? De ki: "Ortakları­nızı çağırın sonra bana tuzak kurun, hiç göz aç­tırma­yın."
    "Çünkü benim velim Kitap'ı indiren Allah'tır. O, iyilere velilik eder."
    "O'nun berisinden çağırdıklarınız kendilerine yardım edemezler ki size yardım etsinler." (Araf 7/191-197)

    Onlar da bizim gibi kullar olduğuna göre, Al­lah’ın hiçbir peygambere vermediği yetkileri on­lara yakıştırırken neye dayanılır?

    Alıntı
    1- Dünyayı Allah için terk ederler.
    Kastedilen zühd sanıyorum. Ve dinî zühd; dünyayı tamamiyle terk değil; ahiret hayatına faydası olmayan şeye rağbet etmeyip terketmektir. Bu da, Allah'a itaatte kendisine ihtiyaç olmayan fazla mübahlardır.

    Ahirette bizzat faydalı olan ya da ona faydalı olana yardım eden şeylerde zühd(terk) dinden değildir.

    Nitekim, fazladan mübah şeylerle meşgul olmak, dinî zühdün zıddıdır. Şayet, kul o fazladan mübah şeylerle meşgul olurken, vacib birşeyi işlemekten geri kalırsa, ya da bir harama riayeti ihmal ederse asi olur.

    Yani kısaca, dünyadan tamamiyle el-etek çekip, dünyayı batılın ve zalimlerin eline bırakanlardan, kınayıcının kınamasından korkanlardan, fiilî cihada gitmeyenlerden, ve hatta; "Cihadın en faziletlisi, zalim bir hükümdara karşı hakkı haykırmaktır!" buyruğunu duymamazlıktan gelip dilsiz şeytan olanlardan, Allah(cc) adaleti gereği hesap sormayacak mıdır?

    İlk dönem sûfî şeyhlerin zühd hayatı onları halifelere ve emirlere nasihat etmekten ve görüşlerini açıklamaktan alıkoymuş değildir. Birçok örneklerini tarih ve biyografi kitablarından öğrenmekteyiz. Bugünkü "suskunluğun bedelini", bu dünyada ödeyenler ödedi can ve kanları ile... Ahirette bizler ve birkaç keramet görüp Peygamber varisliğine kendi ellerinizle atadıklarınız nasıl ödeyecekler?

    Alıntı
    2- İyilikleri kusurlarından fazladır.
    Bunu Allah'tan başka kim bilebilir ki? Biz isnanlar sadece "zann" ederiz; HÜKÜM ALLAH'INDIR! Allah adına hüküm koyanlara duacıyız...

    Alıntı
    4- Bütün düşünce ve dertleri âhirettir
    Rabbimizin, "Dünyadan da nasibini unutma!" buyruğu ne olacak peki? Peygamberimizin(sas) ve ashabının, tabiînin, hadis ve fıkıh imamlarımızın, ilk dönem sufilerin yaşamlarında böyle bir anlayış görmekte miyiz ki; bu anlayışı kamil bir insan olmanın şartı olarak kabul edebilelim?

    Alıntı
    5- Kendileri kurtuluşa erdikleri gibi, şefeatlarıyla, başkalarının kurtuluşuna da vesile edilirler.
    “O gün kişi kardeşinden, anasından, babasından, eşinden ve oğullarından kaçacaktır. O gün herkesin işi başından aşacaktır.” (Abese 80/34-37)

    Durum böyle iken; kim, nereden fırsat bulacak da sizi savunacaktır?

    Ümmü’l-alâ diyor ki, muhacirlere kura çekilince bize Osman b. Maz’ûn düştü. Onu evlerimize yerleştirdik. Sonra ölümüne sebep olan hastalığa tutuldu. Vefat edince yıkandı ve kendi elbiseleri içine kefenlendi. Hz. Muhammed(sas) içeri girdi. O sırada dedim ki, “Ebu’s-Sâib ! Allah sana rahmet eylesin. Allah’ın sana gerçekten ikramda bulunduğuna şahidim.” Bunun üzerine Hz. Muhammed(sas) şöyle buyurdu: “Allah’ın ona ikram ettiğini ne biliyorsun?” Dedim ki, “Babam sana kurban ey Allah’ın Elçisi Allah ya kime ikram eder?” Hz. Muhammed(sas) buyurdu ki, “Evet ona kaçınılmaz gerçek geldi. Vallahi onun için hep hayırlar bekliyorum. Ama ben Allah’ın Elçisi olduğum halde nasıl karşılanacağımı vallahi bilmiyorum.
    Ümmü’l-alâ dedi ki, “Vallahi bundan sonra hiç kimseyi tezkiye etmem .”


    Ama siz o kendi ellerinizle atadıklarınızın cennete gideceğinden şüphe etmediğiniz gibi Allah’ın huzurunda sizi savunacağını söyleme cesaretini bile gösterebiliiyorsunuz.
    Bize şah damarımızdan daha yakın olan Allah’ın gözünden kaçan bir şey mi var ki avukatlığınızı yapacak olan zat, hâşâ, Allah’ın huzurunda onu hatırlatacak? Ya da Allah, hâşâ, yargılamada hata mı yapacak ki, o atadıklarınız ona engel olacak? Ne kadar yanlış bir yolda olduğunuzu anlıyorsunuz değil mi? Şefaat HAKtır; ancak kimse dilediği kimseye şefaat edemeyecektir. Allah'ın dilediği kimselere, şefaat edebileceklerdir. Bu yüzden bu konuları bu denli ayağa düşürmek sakıncalıdır. Bundan uzak durmaya özen gösterelim.


    Alıntı
    9- Namaz ve cihada herkesten önde koşarlar.
    Sanırım Türkiyemizde böylesine kamiller bulunmamakta ya da bu tanım kendi içinde tezat oluşturmakta...

    Alıntı
    10- Kendi ayıplarıyla meşgul olur, başkalarının kusurlarına takılmazlar.
    Bunun böyle olmadığına dair, ehl-i tarik iken yaşadığım, bugün itibari ile yaşadığım ya da eserlerde geçen kaç örnek sunmamı istersiniz? Laf ile peynir gemisi yürüse keşke...


    Saygı, dua ve baki muhabbet ile... vesselam...


+ Yorum Gönder