Mutezile Ekolü 5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
  1. 1
    RedveKabul Emekli
    RedveKabul
    Emekli

    Üye No: 98274
    Mesaj Sayısı: 113
    Tecrübe Puanı: 0

    Mutezile Ekolü


    Kardeşler İslam tarihini okurken ümmetin ihtilaflara boğulmasının tarihi kökenini çok iyi anlamak durumundayız. Tefrikanın tarihi kökenleri nelerdir bu mirası bize devredenler kimlerdir, amaçları nedir vs gibi sorulara bir nebze ışık tutacak çok önemli bir yazı. Biraz uzun ama hassaten okumanızı tavsiye ederim.

    Keşke Mutezile baskıcı tavra girmeseydi de bugün onların görüşlerini ortaya koyan Zemahşeri gibi büyük alimlerden istifade edebilseydik.

    Evet Mutezile baskı uyguladı, kendi görüşünü zorla dayattı bunun savunulacak hiç bir tarafı yoktur pekala ya iktidarı ele geçiren Ehli Hadisciler, onlar ne yaptı? Onlar da Mutezileden farklı değildi. Mutezile alimleri öldürüldü bütün kitapları yakıldı ve koskoca kaynaklar heba oldu gitti. Ne kadar üzücü...

    ***

    Abbasilerin yükseliş döneminde gerçekleşen kısa süreli Mûtezile iktidarı, tarihe çok önemli notların düşüldüğü bir dönemdir. İslam’ın tarihi boyunca gerçekleşen ilk ve tek uygulamaların barındığı bir kısa dönem de diyebiliriz.
    İslam kurumlar tarihinde ortaya konulabilen benzer bir örneğini göremediğimiz bir uygulama olan Beytü’l-Hikme kurumu bu dönemin gerçekleştirdiği dev bir projedir...

    İslam'ın Özgürlükçü Yorumunun (Mûtezile) İktidarla İmtihanı

    Doç.Dr. Mehmet Azimli*

    GİRİŞ

    Bu çalışmamızda İslam tarihinin en önemli fikir hareketlerinden biri olan Mûtezilenin, savunduğu fikirlerle, iktidarda bulunduğu dönemdeki uygulamaları arasındaki çelişkilere değinmek istiyoruz. İslam tarihinde kısa, fakat önemli bir zaman dilimi olduğunu düşündüğümüz ve İslam düşünce hareketleri açısından önemli addedilen bu döneme, çalışmamızda kısaca göz atmaya çalışacağız. Bu konuyu izah sadedinde de dönemin ünlü hadis bilgini Ahmed b. Hanbel’in (v.h.241/m.855) ve ünlü bir komutan ve bürokratı olan Afşin’in (v.h.226/m.840) Mûtezilî iktidar ile olan problemlerini değerlendirmeye çalışacağız.

    Dönemin Siyasî Ve Kültürel Durumu

    Emevîlerle birlikte başlayan devlet yönetimindeki baskıcı yöntemler, Ehl-i Beyt’e yapılan kötü muameleler, Arapçılık fikrinin halka dayatılması halkta özgürlükçü bir yapılanma isteği doğurmuştu. Bunun neticesinde de halk kesimleri alternatif bir yönetim biçimi vadeden Abbasileri desteklemeye başladılar.

    Abbasilerin iktidara gelmeleri, halk kesimlerinin çoğunluğunda büyük umutlar oluşturmasına rağmen, Abbasiler özgürlükçü bir devlet yapısı ortaya koyamadılar. Bu dönemde de klasik saltanat dönemlerinde olduğu gibi, sultanın benimsediği fikrî düşünce, devletin resmi görüşü olmuş ve halka bu görüşler dayatılmak istenmiştir.

    Abbasilerde, bir devlet projesinin halka dayatılmak istenmesinin tipik bir örneğini, Ebû Cafer Mansur’un (v.h.258/m.774) İmam Malik’e (v.h.179/m.795) yaptığı bir teklifte görüyoruz. Abbâsî halîfesi Ebû Cafer Mansur’un, İmam Mâlik’in kitabı olan Muvatta’nın devletin resmi eğitim kitabı haline getirilmesi teklifine İmam Mâlik karşı çıkmış, resmî bir dinî görüşün halka zorla dayatılmasının doğru olmadığı gerekçesiyle bu teklifi reddetmiştir.1 Fakat sonraki dönemlerde de belli dinî görüş ve mezhebî eğilimlerin, bir devlet görüşü olarak halka zorla benimsetilmeye çalışıldığını müşahede ediyoruz.

    Abbasilerin İlk döneminde, siyasî gücü elinde bulunduran Fars kökenli Bermekî ailesi, Sasanîlerden gelen ulusçu ve devleti esas alan zihniyetin temsilcisi olarak bütün Sasanî kurum ve adetlerini adeta yeni devletin içine transfer ediyorlardı. Böylece Sasanî devlet teşkilatı büyük oranda Abbasi devletine aktarılmıştı. Bu transfer sırasında İslam açısından uygun görülemeyecek bazı kültürel öğeler de transfer ediliyordu.

    Siyasî otoritede ki bu olumsuzlukların dışında toplum bazında düşündüğümüzde; Tevrat ve İncil değişik şekillerde İslam kılıfıyla aktarılıp “Halk İslamı” oluşturulmuştu. İsrailiyât yayılmış, halk Kassâslardan dinî öğrenir duruma gelmişti. Ayrıca bunlara ilaveten, akla gereken değeri vermeyen ve sadece zahiri Nâss’ı esas alan bir düşünce hareketi gelişiyordu. Bunlar kendi fikirlerine ters gelen bütün fikirlere karşı savaş açıyorlar, dönemin alimlerini dövüyorlar kendi fikirlerine uymayan kişileri baskı altında tutuyorlardı. Taberî(v.h.310/m.922) bu tip bir linç girişimlerine uğrayan alimlerden birisidir.2 Bu durumda baştan beri bu yaklaşımları doğru bulmayan ve alternatif düşünceler üretmeye çalışan Mûtezilî alimler harekete geçmeye baladılar.3

    Mûtezile’nin durumu

    Emevîler döneminden beri saltanatçı iktidar zihniyeti, istikrarı devam ettirme adına her şeyin Allah’ın takdiri ile meydana geldiğini ve olaylarda insanın hiçbir dahlinin olmadığını savunan Cebriyye ideolojisini desteklemesine karşın, Mûtezile insan hürriyeti düşüncesini savunuyordu. Bunu da “Adl prensibi” içinde açıklıyordu. İnsan özgürlüğü temeline dayalı olan olgular, iktidarın şiddete ve baskıya dayalı Cebr ideolojisine bir tepki olarak gündeme gelmişti. Nitekim Emevî iktidarının sarıldığı bu cebir düşüncesine karşı çıktığı için bir kısım bilginlere o dönemde baskı uygulanmış ve bir kısım alimler de öldürülmüştü. 4

    Mûtezile fikrî yapılanmasını ortaya koyarken iki konu ön plana çıktığı aktarılmaktadır: Birincisi onlar aklı ön plana alıyorlar ve aklı ikinci plana iten söyleme ters bir şekilde aklın bilgiyi edinmede esas olduğunu vurguluyorlardı.5 İkincisi ise irade hürriyetine inanıyorlardı. Bu inançla, insanların Allah’ın takdiri ile zorunlu olarak yaptıkları amellerden sorumlu olmalarının adalete uymayacağı düşüncesinden hareketle, insanın amellerinde özgür ve sorumlu olduğu tezini ileri sürüyorlardı.6

    İlk başlarda insan iradesinin özgürlüğü düşüncesi Allah’ın amellerde bir zorlaması olmadığı bağlamında düşünülse de, sonraları Mûtezile irade hürriyetine ve dolayısıyla insanın sorumluluğuna vurgu yaparak, yönetim biçimini saltanata dönüştüren ve bunun meşrûiyetini cebrî, ezelî kader doktrini ve ilahî kaynaklı iktidar iddialarıyla sağlamaya çalışan Emevî yönetimine karşı muhalif ve özgürlükçü bir tavır sergilemiştir.7

    Mûtezile, bütün bu özgürlükçü düşüncelerini de ısrarla savunduğu “adalet prensibi” içinde ortaya koyuyordu.8 Mûtezilenin Cebriye ideolojisine karşı geliştirdiği yorum, iki farklı fiilden birini seçme kudretini, insanın özgürlük noktası olarak vurgulamasıydı.9 Bu anlamda bireyin özgürlüğü düşüncesini temel alarak, bununla insanı birey olarak kendi eylemlerinden sorumlu tutmayı amaçlıyordu.10

    Mûtezile ortaya çıktığı yıllarda her fırka gibi Emevîlerin iktidarına karşı Abbasilerin isyanını desteklemişlerdir. Fakat Abbasilerin de Emevîlerin çizgisinde saltanatçı bir yapıya dönmeleri üzerine Mûtezile’nin, Abbasi döneminde, gerektiğinde silahlı mücadeleye de önem vererek muhalefetteki isyanlara destek verdiklerini müşahede ediyoruz.11 Buna örnek olarak o dönemin önemli bir isyanı olan Muhammed Nefsu’z-Zekiyye (v.h.145/m.762) isyanını verebiliriz.12 Bu dönemde Mûtezile, daha sonraları onun adıyla anılacak olan, adeta bir Mihne dönemi yaşıyor ve Mûtezilî alimler işkence altında kalıyorlardı.

    Bütün bunlara rağmen Mûtezilî alimler Harun Reşit (v.h.193/m.808) döneminin sonlarında olduğu gibi daha yeterli alimlerin bulunamamasından dolayı Maniheistler gibi sapık fırkalarla mücadele ve münazara için Sind taraflarına gönderiliyorlardı13 ve oralarda müthiş fikrî mücadelelerde bulunuyorlardı.14 Onlar yeni fetihlerle ortaya çıkan İslam’a ters yeni fikirlerin zararını göğüsleyerek sahih bir din felsefesi kurmak için gayret göstermişlerdir.15

    Mûtezile’nin muhalefet döneminin, Bermekîlerin Harun Reşit tarafından bertaraf edilmesiyle sona yaklaştığını görüyoruz.16 Çünkü Sasanî geleneğin takipçisi kabul edebileceğimiz Bermekîler, bu gelenekteki katı saltanatçı yapı gereği daha özgürlükçü söylemlere karşı şiddet uygulama politikası güdüyorlardı. Bermekîlerin bertaraf edilmesi, Mûtezilenin iktidara yürüyüşünün başlangıcı olduğu söylenebilir.17 Bermekîlerin gidişiyle Mûtezilî alimler hapishanelerden serbest bırakıldılar.(h.187/m.803)

    Harun er-Reşit’in oğlu Emin’den (v.h.198/m.813) sonraki dönem ise artık Mûtezilenin iktidar dönemidir. Emin’i devirip yerine geçen Memun (v.h.218/m.833) ilmî birikimi çok yüksek bir halifedir. Zeki, ilme değer veren, cömert, fıkhî bilgilere hakim, feraiz konularında bilgin, tıp konusunda uzman, demokratik eleştiriye yatkın, halka saygılı,dinî hayatı mazbut bir halifedir.18

    Memun hocası olan ve aynı zamanda o dönemde Mûtezilenin lideri olan Ebû’l Huzeyl el-Allâf’dan (v.h.235/m.849)19 çok etkilenmiş ve bu etkiyle iyi bir Mûtezile temsilcisi olmuştu. Memun Mûtezile’yi iktidara taşıyan şahıstı ve iktidara geçince Mûtezilî hocasından öğrendiği Mûtezilî düşünceyi devletin resmi ideolojisi olarak halka sunmayı ve bu şekilde halkı aydınlatmayı düşünmüştü. Böylece Mûtezile, muhalefet yıllarında savunduğu projeleri, Memun’un iktidarı ele geçirmesiyle birlikte, uygulamaya başladı.

    Etrafında aklı ön plana alan rey mensubu fıkıhçılar ve Mûtezilî yorumu benimseyen kelamcılar bulunan Memun’un en önemli projesi Beytü’l-Hikme idi. Bu proje ile bir çok dilden felsefi ve bilimsel tercümeler yapılacak ve bu yeni fikirlerle halk hem hurafelerden hem de aklı arka plana bırakan ve zahirî Nâssa dayanan bir düşünce yapısından kurtulacaktı. O, bu gayretleriyle uzun süredir insanı nesneleştiren düşünce yapısına karşı, aklı ve insanı tekrar devreye sokma çabasındaydı.

    Memun, taklitçi, eski bilgileri olduğu gibi kabullenen, yeni bir şey üretmeyen bir zihin yapısından (mükevven akıl) çok; üretici, sorgulayan, oluşturucu (mükevvin akıl)bir zihniyetin gelişmesini istiyordu.20 Bu anlayış Müslümanları pasif bir nesne olma yerine, aktif bir özne olma konumuna getirecekti.

    Ayrıca Sasanî kültürel yapısının Müslümanlar üzerindeki olumsuz etkilerini de fark eden Memun bu kültürel saldırıya karşı savunmasız duran Müslümanların zihinsel yapılarını, gereken bir şekilde koruma yolunun ancak Beytü’l-Hikme gibi bir kurum ile olabileceği kanaatindeydi.21

    Memun’un kurduğu ve çok önem verdiği Beytü’l-Hikme kurumunda, bir ilim merkezine yakışan kurallar yerleştirilmişti. Siyasî baskı altında ilmî faaliyetlerin gelişemeyeceği düşünülerek hiçbir siyasî baskı uygulanmıyordu. Buradaki özgürlük ortamına bakarak siyasî bir yönlendirme olmadığını da rahatlıkla anlayabiliriz. Herhangi bir mezhebî kaygı bulunmuyordu. Bu merkezde ilim ruhunun hakim olduğu, mutlak manada ilim, inanç ve fikir hürriyetinin bulunduğu, her şeyin akıl ve mantık ölçülerinde gerçekleştirildiği, orijinalliğin, yaratıcı düşünce ve araştırmacı zihniyetin ödüllendirildiği aktarılmaktadır.22

    Burada Arapların aleyhine bir düşünce geliştirilebiliyor, hatta genel kabul gören İslamî yorumlara aykırı olsa bile bu fikirler kısıtlanmıyordu. Bundan dolayı bu kurum’a Hıristiyan, Nebatî, Yahudi, Süryanî, Sabî, Mecusî gibi değişik din ve kültürlerden insanlar akın ediyorlardı. Dünyanın farklı yerlerindeki değişik ilim dallarından bir çok bilim adamı bu özgürlüğü duyup buraya gelmişti. Burada görevlendirilenler için istenen kriter, siyasî ve dinî görüşlerinden çok ilmi yeterlilikti. Buradaki özgürlüğü ifade etmek için gayrimüslim bir bilim adamı olan Thaumaturgos’un şu sözlerini aktaralım. “Hiçbir konuyu incelememiz yasak değildi.Gizlenen saklanan bir şey yoktu. Her doktrin incelenebiliyordu. Bu konuda tam bir güvenlik vardı. İlahî-Beşerî her şeyi araştırabiliyorduk”.23 Bu güvenli özgürlük ortamı yüzlerce bilgini Bağdat’a çekti. Nesturîler, baskı altındaki Sabîler, sarp dağlara çekilen papazlar buraya gelmişti. Eğer, en ufak bir baskı olsa, bunlar burada toplanamazlardı.24

    Memun özgür fikrî tartışmaları seven birisi idi. O, huzurunda münazaralar yaptırıp bu tartışma sırasında herkesin fikrini söylemekte hür olduğunu söylerdi. Ona göre insanları doğruya iletmek kaba kuvvetle değil, fikirlerle olmalıydı.O, halkın görüşünün önemini değişik defalar söylemiş ve demokratik bir kişilik ortaya koymuştu25 ve bu özgür düşünce yapısıyla beraber affedicilikte de ilerideydi. Birçok Bizanslı esiri serbest bırakmış, bir çok suçluyu affetmişti. O “eğer insanlar bendeki affediciliği bilselerdi bana suç işleyerek yaklaşırlardı.”26 diyordu.

    Memun bu affedicilik özelliğine ve Beytü’l-Hikme’ye verdiği bu özgür ortama rağmen, hilafetinin son yıllarına doğru tarihe Mihne yılları olarak geçecek olan baskılara başladı. O, bu işe karar verirken kendine göre dinî gerekçeler bulmuştu. Ona göre, Hıristiyanlığa karşı halkı korumak gerekiyordu. Bunun için dönemin popüler konusu olan Kur’an’ın mahluk olduğu konusunda baskılar yapılacaktı.

    Bu anlayışa göre Kur’an’a mahluk denmesi gerekiyordu. Kuran mahluk olarak görülmez ve ezelî olarak kabul edilirse “Allah’ın kelimesi” olarak Kuran’da geçen İsa da ezelî olarak algılanmak zorunda kalınacaktı. Bu da İslam akaidi açısından tehlike idi. Zaten böyle bir düşünceyi o günlerde Müslümanlara empoze etmeye çalışan Hıristiyanlar da bu meselenin bu kadar ileri boyutlarda tartışılmasına sebep olmuşlardı. Memun böyle bir düşünceye engel olma adına anlamsız bir baskıya başladı.27 Bunu yapmakla halkın inancını ve devletin sürekliliğini korumayı düşünüyordu.28

    Memun, ilk başlarda bu fikri halka aktarsa da kabul edilmesi yönünde pek olumlu işaretler almadığı için, kendi benimsediği fikirlerin halkta bir an önce yansımalarını görmek adına, acele ederek Mihne olayını sistemli ve kurumsal hale dönüştürmüştü.29 Anadolu tarafına sefere çıktığı yıl, verdiği bir kararla Bağdat’a mektuplar göndererek, Mihne olayına start verdi. Memun, mektuplarında halkı küçümsüyordu. Bağdat’a gönderdiği ilk mektubuna uygun olarak insanlara Kuran’ın mahluk olup olmadığı soruluyor, Memun gibi düşünmeyenler kelepçeleniyor, kadılık gibi görevlerde olanlar görevlerinden alınarak sorgulanıyor ve hapislere atılıyordu.30

    İlgili Yazılar

  2. 2
    RedveKabul Emekli
    RedveKabul
    Emekli

    Üye No: 98274
    Mesaj Sayısı: 113
    Tecrübe Puanı: 0

    Cevap: Mutezile Ekolü


    Memun, toplumun önde gelen şahsiyetlerini, hizaya getirirse herkesin yola gelebileceğini düşünerek iktidarını kabullenmeyen alimleri, Bağdat’a bıraktığı valisi vasıtasıyla sorgulatmaya başladı. Meşhur tarihçimiz İbn Sad’ı (v.h.230/m.844) Rakka’da bizzat Memun kendisi sorgulamıştır. Memun, Bağdat’a gönderdiği ikinci mektubunda fikirlerini kabullenmeyen alimlerin tutuklanarak yanına gönderilmesini emretmişti. Daha sonra gönderdiği mektuplarında bu işlemleri ısrarla takip etmiş ve kabul etmeyenlerin boynunun vurulmasını emretmiştir. Bu sorgulamalarla iktidarın düşüncesine bazı iltihaklar gerçekleşse de bu iltihakların samimi olduğu şüphelidir.31

    Artık devletin resmi görüşünü kabul etmeyen herkes tutuklanıyor ve onlara eziyetler yapılıyordu. Bu işkencelerin korkunçlukları tarih kitaplarında yer almaktadır.32 Bu yolla bir çok kişi hapislerde öldü.33 Devletin bu ayrımcı baskı politikası o kadar ileri noktaya kadar geldi ki Bizans’tan fidye karşılığı alınan esirler eğer Mûtezilî düşüncede ise fidyesi veriliyor, değilse verilmeyerek Bizansın elinde bırakılıyordu.34 Nihayet Memun bu sıralarda Tarsus’ta seferdeyken öldü.35

    Memun’dan sonra halife olan Mûtasım, (v.h.227/m.841) selefi gibi aydın biri değildi. İlme kıymet vermeyen, alime hürmeti olmayan, cahil bir kişiliğe sahipti. Daha çok askeri alanda temayüz etmişti. En önemli ilgi alanı, kurmuş olduğu yeni ordu olan Hassa ordusuyla ilgilenmekti.36 Onun döneminde Mûtezilenin iktidar dönemindeki uygulamalar aynen devam etti. Hatta halka Mûtezilî fikirleri kabul ettirme yönünde işkenceler arttı. Memun bu siyaseti bizzat kendisi yaparken, Mûtasım meseleyi Mûtezilî vezir Ebû Duâd’a (v.h.239/m.853) havale etmişti.37

    Aynı uygulamalar Vâsık (v.h.232/m.846) döneminde de devam etti. İşkenceler,sürgün ve zulümler had safhaya çıktı.38 Bu dönemde Ebû Duâd’ın Şamlı bir ihtiyarla tartışmadan mağlup çıkması39 Mûtezileyi biraz gözden düşürdü ise de bu siyaset, Mütevekkil iktidara geçinceye kadar devam etmiştir. Sonuçta Mütevekkil’in iktidara gelmesiyle birlikte Mûtezilenin iktidardan düşme süreci hız kazanmıştır.40

    Mûtezile, yıllarca olgunlaştırdığı fikirlerini, kısa iktidar yıllarında iyi bir sınav vermeyerek harcamış ve iktidarını kötüye kullanmıştır. Kendi savunduğu özgürlükçü yapıya göre davranamayıp, kendisi gibi düşünmeyenleri ezmiş, ideolojisini siyasallaştırmıştır. Hür düşüncenin ayakta tutulması amacıyla ortaya çıkan bu ekol, düşünceyi baskı altında tutan bir ölüm aracı haline gelmiştir.41

    Aslında Beytü’l-Hikme güzel bir proje idi. Bu projenin ikinci ayağı olan fikirleri halka zorla benimseterek halkın inancını koruma endişesi ise tamamen yanlıştı ve ilk projenin de kaduk hale gelmesine sebep oldu. Halka fikirlerin zorla dayatılması ve “anlayıştan yoksun halkın”(!) zorba yöntemlerle aydınlatılması düşüncesi42 iyi sonuç vermedi. Halk arasında Mûtezileye duyulan kin arttı. On dört yıl süren baskı ve işkence siyaseti halkta büyük bir infial oluşturdu ve nihayet Mûtezile iktidardan uzaklaştırıldı.

    Mûtezile, doğru düşüncelerini halka yanlış yöntemlerle uygulama yolunu benimsemişti. İnsan unsurunun doğası düşünülmeden yapılan bu yöntemler, toplum tarafından kabullenilmedi. Mûtezile toplumsal değişim yasalarını hesap edememişti. Burada, bazı ideallerin, şartlar olgunlaşmadan ve zemin müsait olmadan gerçekleştirilmek istenmesi gibi bir durum söz konusu olmuştur. Yani amaçlar normal yol ve biçimlerle gerçekleştirilemediğinde baskı yöntemi devreye girmiştir. Bu da başarısızlığa giden sonu hazırlamıştır. Aslında bu olay, hür düşünceyi temsil eden bir zihniyetin trajik durumunun resmidir.

    Mûtezile’nin, Hıristiyanlara karşı İslam’ın tevhit esasından taviz vermemek adına bir düşünceyle yola çıkmalarına rağmen başvurdukları bu yöntemler sonuç vermemiştir. Bu noktada onların bu durumunu Hz Ali’nin(v.h.40/m.661) şu sözü çok güzel açıklamaktadır.“Doğru sözle yanlışa vardılar”.43 Sonuçta ortaya çıkan durum ise, İslam düşüncesinin önemli bir kolu olan ve İslamiyet’in kuvvetle gelişmesine hizmet eden44 Mûtezilenin tarih sahnesinden çekilmesidir.

    Bu noktada Beytü’l-Hikme gibi kurumlarda çalışanlara bu kadar özgürlükler verilmesine rağmen, bazı meselelerde hiç de özgürce davranmayan Mûtezile iktidarı döneminden iki örnek olayla konumuzu açıklamak istiyoruz. Bunlardan biri Mihne olayında direnen bir alim, diğeri ise devleti önemli bir badireden kurtarmasına rağmen ciddi olmayan problemlerle Mûtezile tarafından ortadan kaldırılan bir bürokrat-komutandır. Bu örneklerle Mûtezilenin farklı düşüncelere yaptığı uygulamaları irdelemek istiyoruz.

    İbn Hanbel

    Mihne döneminde devrin önemli hadis bilginlerinden olan Ahmet b. Hanbel, Mûtezilenin dayattığı Kur’anın mahluk olduğu şeklindeki resmi görüşe katılmayarak sonuna kadar direnmiştir.

    Mûtezile’nin iktidar olduğu dönemdeki baskı yıllarında bir kısım alimler Mûtezilî fikirleri kabul etmiş gibi görünse de yapılan baskılara sonuna kadar iki kişinin direndiğini aktarılmaktadır.45 Bu iki kişiden biri olan Muhammed b Nuh (v.h.218/m.833) Tarsus’a Memunun yanına götürülürken yolda ölmüş ve böylece Ahmet b. Hanbel muhalefette tek başına kalmıştır.46

    Ahmet ibn Hanbel, elleri kelepçeli bir şekilde ders mahallinden alınıp sırtındaki kamçı izleriyle ve sürekli devam eden işkence altında Tarsus’a götürülüp hapsedildi. O sırada ölen Memun, Halku’l-Kuran inancını kabul etmeyenleri takip işini halefi Mûtasıma vasiyet etmişti.47 İbn Hanbel, Tarsus’ta devam eden işkenceden sonra, Bağdat’a gönderilip işkenceye devam edildi ve on dört ay hapiste kaldı.

    Mûtasımın yanında yapılan münazaralardan sonra ikna edilemeyen48 ibn Hanbel Mûtasımın gözü önünde baygın düşünceye kadar devam eden yoğun işkencelere maruz kaldı.49 Üstünde sadece pantolonu kalıncaya kadar soyuldu ve kırbaç ile işkence edildi.50 Sonuçta Ahmet b. Hanbel adeta direnişin sembolü oldu. Yirmi sekiz aylık bir işkence faslından sonra serbest bırakıldı. Fakat Vâsık devrinde ders vermesi ve halifenin olduğu yerde oturması yasaklandı. Bunun üzerine yıllarca gizli bir şekilde yaşamak zorunda kaldı.51 Bu durum Mütevekkilin iktidara gelmesine kadar devam etti.

    Mûtezile’nin, kendine göre doğru addettiği bir fikri, halkın kabullenmesi için zorba yöntemlerle dayatması, tarihe Mihne yılları olarak not düşülmesini gerektiren o sıkıntılı dönemi ifade etmesi açısından önemlidir.

    İktidardan düşüş

    Mütevekkil’in tahta geçmesi, Mûtezile’nin iktidardan düşüşünün başlangıcını gösteren tarihtir. Mûtezilî baskı müthiş bir Sünnî tepki doğurmuştu. Bu bağlamda ilk olarak Mütevekkil tarafından kelamî tartışmalar yasaklandı.

    Mutevekkil, daha sonra Mûtezilî temsilcileri bürokrasideki mevkilerinden aldı, hatta bazılarının mallarını müsadere etti ve yerine de Mûtezile karşıtı düşünce sahiplerini bürokrasiye yerleştirmeye başladı.56 Bu bağlamda eski Mûtezilî vezir İbn Zeyyât (v.h.233/m.847) işkence ile öldürüldü. Mûtezilî alimler hapislere girerken Hadisçiler ve Hanbelî düşünceyi benimseyenler diyebileceğimiz muhalif düşünce sahipleri serbest bırakıldılar.

    Beytü’l-Hikme zor günler yaşamaya başladı. Kindî (v.h.252/m.867) gibi bilginler Abbasi sarayından uzaklaştırıldı. Mütercimlerin maaşları kesildi, Yunanca’dan tercüme yapmaları yasaklandı, hatta Mevalî kıyafeti giymeye zorlandılar. Böylece yakın bir zamanda Bağdat’a akın eden bilginler buradan uzaklaşmaya başladılar.57

    Mûtezile düşüncesi devlet kurumlarından kovalanmakla kalmadı, halkın yanındaki etkisi de yok edilmek istendi ve muhaliflerin etkisinde kalan halife, bir emirname ile Mûtezilî uygulamalardan vazgeçtiğini ilan etti. Para ile Mûtezilî fikirler karşıtı hadisler okuyan hadisçiler tutuldu.58 Neticede Mûtezile karşıtı bir hadis edebiyatı ortaya çıktı.59 Mûtezilî bilginlerin yazdıkları eserlerin büyük çoğunluğu tahrip edildi.60

    Mûtezile artık belini doğrultamadı, yalnızlığa itildi, küçük düşürüldü, devlet gücü ile sindirildi ve Hanbelîler tarafından Cehmiyye sıfatı verilerek kötülendi. İktidar olduğu dönemdeki baskıcı uygulamalar yüzünden de kendisine yapılan bu uygulamalara karşın halktan bir destek bulamadı.

    Mûtezilîlerin düştüğü en büyük hata kendilerini devlete ve siyasete bağlamaları olmuştur. Sünnî bir ihtilalle devrilip toplum ve düşünce alanında geri plana itilmekle birlikte gayrı mâkulun önünün açılmasına ve bu akımın Arap-İslam kültür sahasında yeni mevzîler kazanmasına sebep olmuştur.61 Böylece Mûtezile sonrası iktidara gelenler aklı devre dışı bırakıp durgunlaşmaya vesile olmuşlardır.

    Sonuç

    Abbasilerin yükseliş döneminde gerçekleşen kısa süreli Mûtezile iktidarı, tarihe çok önemli notların düşüldüğü bir dönemdir. İslam’ın tarihi boyunca gerçekleşen ilk ve tek uygulamaların barındığı bir kısa dönem de diyebiliriz. İslam kurumlar tarihinde ortaya konulabilen benzer bir örneğini göremediğimiz bir uygulama olan Beytü’l-Hikme kurumu bu dönemin gerçekleştirdiği dev bir projedir.

    Aklı ön plana alan ve insanın özgür iradesine vurgu yapan Mûtezile muhalefet yıllarında olgunlaştırdığı bu fikirlerini, iktidarı ele geçirdiği dönemde halka benimsetebilmek için baskıcı yöntemler kullanma yolunu seçmiştir. Muhalefette iken akla uygun ve insan özgürlüğüne dayalı güzel söylemler geliştiren Mûtezile, Abbasilerin resmi mezhebî olduğunda ise iktidarın gücünü arkasına alarak muhaliflerine karşı akıl-dışı ve baskıcı sindirme politikası uygulamıştır.

    Abbasi yönetimi, Mûtezilî temsilciler aracılığıyla Mûtezilî fikrî benimsemeyenlerin üzerinde resmi kovuşturma (mihne) sürecini başlatarak muhalefeti yok etme yoluna gitmiştir. Mûtezilenin devlet baskısıyla zorunlu tuttuğu İslam yorumu ise, halk tarafından benimsenmemiştir. Bu noktada sadece mihne olayıyla sınırlı kalınmamış saltanatın başındaki şahısların kendilerinin ikbali için tehlikeli gördükleri kişiler, değişik yaftalarla suçlanmış ve kovuşturmaya uğrayarak yok edilmiştir. Akla ve insan özgürlüğüne değer veren Mûtezilî temsilciler ise bu kovuşturmalara destek vererek bu akıl dışı haksızlıklara destek olarak yıllardır savundukları değerlerden iktidarları dönemlerinde vazgeçmişlerdir.

    Bu politikaların uygulanmasında iktidar ile ortak hareket eden Mûtezilî temsilciler, bu sürecin sonuçlarına katlanmak zorunda kalmışlardır. İktidarı devralan Selefi-Sünni yapılanma resmi kovuşturmaların faturasını haklı olarak Mûtezile'ye biçerek, Mûtezilenin tarihteki fonksiyonunu sona erdirmiştir. Mihne süreci hem Mûtezile'nin hem de İslam düşüncesinin tarihi seyrini derinden etkilemiştir. Mûtezile gibi yeni filizlenen hür, akılcı, üreten, taklit etmeyen bir fikrî hareketin de tarihin sayfalarına gömülmesine neden olmuştur.

    Sonuç olarak akleden, düşünen insanlar oluşturması hedeflenen bir projede acele edilerek toplumsal değişiminin belli bir sürece ve şartlara bağlı olduğu ilkesi unutulmuş, değişim yasaları hesaplanamamıştı. Sonuçlar erken görülmek istenmişti. Sonuçta ise değişim yasaları işledi.

    *Dicle Üniv. İlahiyat Fak. İslam Tarihi ve Sanatları Bölümü Öğr. Üyesi



    (FİKRİ BEYAN)


  3. 3
    ömerhattab Üye
    ömerhattab
    Üye

    Üye No: 20975
    Mesaj Sayısı: 1,396
    Tecrübe Puanı: 15

    Cevap: Mutezile Ekolü


    RedveKabul Nickli Üyeden Alıntı
    Keşke Mutezile baskıcı tavra girmeseydi de bugün onların görüşlerini ortaya koyan Zemahşeri gibi büyük alimlerden istifade edebilseydik.
    Zemahşerî, Mutezile akidesine mensup olması hasebiyle küfre düşmesi ve dalaletle itham edilip edilmemesi tartışma konusu olmuştur. Bediüzzaman, bazı dalalet ve bid'at fırkalarına mensup bazı zatların ümmet tarafından reddedilmediklerinden söz etmektedir. Mesela, Zemahşerî bu akidede mutaassıp bir ferd olduğu halde "muhakkıkîn-i Ehl-i Sünnet", şiddetli itirazlarına rağmen Onu küfre girmekle ve dalalete düşmüş olmakla itham etmediklerini, ayrıca, kendisi için bir kurtuluş yolu aradıklarından söz etmektedir. Bunun sebebini irdeleyen Bediüzzaman, şu açıklamalarda bulunmaktadır:Zemahşerî'nin Ehl-i Sünnete itiraz ederken, hak zannettiği mesleğinin muhabbetiyle hareket ettiğini bildirmektedir. Ehli Sünnete göre her fiilin yaratıcısı Cenab-ı Hakk'tır. Küçüğü büyüğü fark etmez. Sinekten, deveye ve yerden göğe kadar her şey ve her fiil Cenab-ı Hakk'ın iradesi dahilinde cereyan etmektedir. Zemahşerî'nin nazarında hayvanlar kendi fiillerinin yaratıcısıdırlar. Allah böyle basit şeylerle uğraşmaz. Güya, Cenab-ı Hakk'ı basit şeylerden tenzih etmektedir. Bu hükmü de Cenab-ı Hakk'a olan muhabbetine binaen vermektedir. Bu inancıyla fiillerin halkı konusunda Ehl-i Sünnet ile ters düşmektedir. Diğer Mutezile imamları ise daha ziyade muhabbet-i haktan değil, bu konuda Ehl-i Sünnet'in yüksek düsturlarına akılları yetişemediğinden, fikirleri kâfi gelmediğinden ötürü inkâr yoluna saptıklarından küfre düşmüşler ve fikirleri de reddedilmiştir. Neticede, Zemahşerî gibi zatlar; hallerine, meşreblerine bağlılıklarından ve Şeriat adabındaki zevkin yüksek derecesine erişemediklerinden lakayt kalmışlar. Müdakkik büyük İslam alimleri de yoldan sapmış ve küfre dalmış fırkaların tüm mensuplarını aynı kefeye koymayıp, farklı değerlendirmelere tabi tutarak kadirşinaslık örneğini göstermişlerdir. (Mektubat, s. 437-438).


  4. Reklam

  5. 4
    RedveKabul Emekli
    RedveKabul
    Emekli

    Üye No: 98274
    Mesaj Sayısı: 113
    Tecrübe Puanı: 0

    Cevap: Mutezile Ekolü


    Kadirşinaslık değil sayın abim Zemahşeri o kadar büyük bir alim ki ve İslami konulara vukufiyeti o kadar büyük ki Ehl-i Sünnet Zemhaşeri'ye karşı kayıtsız kalamamış ve herkese kaynaklık etmiş birisidir. Ondan dolayı tekfir edememişler ve aşırı tenkitte de bulunamamışlardır. Zemahşeri bal gibi de Mutezile'dir. Onun görüşlerini benimseyenler sapık ama Zemahşeri sapık değil, nasıl oluyor bu? İthamlara maruz kalanlardan biri de benim : ))

    Allah-u Ekber

    Bir de şunu söylemek isterim. Alimlerin kendi eserlerinden okumadan birilerin iddiaları ile hareket etmeyin. Başkalarının iddialarına güvenmek, çoğu zaman kişiyi hakikatleri görmekten uzak eder.


  6. 5
    ömerhattab Üye
    ömerhattab
    Üye

    Üye No: 20975
    Mesaj Sayısı: 1,396
    Tecrübe Puanı: 15

    RedveKabul Nickli Üyeden Alıntı
    Kadirşinaslık değil sayın abim Zemahşeri o kadar büyük bir alim ki ve İslami konulara vukufiyeti o kadar büyük ki Ehl-i Sünnet Zemhaşeri'ye karşı kayıtsız kalamamış ve herkese kaynaklık etmiş birisidir. Ondan dolayı tekfir edememişler ve aşırı tenkitte de bulunamamışlardır. Zemahşeri bal gibi de Mutezile'dir. Onun görüşlerini benimseyenler sapık ama Zemahşeri sapık değil, nasıl oluyor bu? İthamlara maruz kalanlardan biri de benim : )) Allah-u EkberBir de şunu söylemek isterim. Alimlerin kendi eserlerinden okumadan birilerin iddiaları ile hareket etmeyin. Başkalarının iddialarına güvenmek, çoğu zaman kişiyi hakikatleri görmekten uzak eder.
    Zemahşerî itikadda ateşli bir Mu'tezile, fıkıhta ise Hanefîdir. Mu'tezile oluşundan dolayı çok tenkid edilmiş ve bu yüzden çok muhalif kazanmıştır. Ehl-i sünnet âlimleri ile, onları tahkir etme derecesinde alay eden, keskin ve katı bir tutumu vardır. Hayatının sonlarına doğru Mu'tezile oluşundan tevbe edip ehl-i sünnet inancına döndüğü rivayet edilirse de bu, eserinde görülmez. Sırf Mu'tezile oluşundan dolayı Selçuklu sultan ve verirleri tarafından ilimde ulaştığı yüksek mertebeye rağmen itibar görmemiş, hattâ haklarında methiyeler söylediği emirler bile yüzüne bakmamışlar, ama o bildiği yoldan şaşmamıştır.


  7. 6
    RedveKabul Emekli
    RedveKabul
    Emekli

    Üye No: 98274
    Mesaj Sayısı: 113
    Tecrübe Puanı: 0

    iddia... ve iddialar aksi ispat edilene kadar iftiradan öteye geçemez


  8. 7
    ömerhattab Üye
    ömerhattab
    Üye

    Üye No: 20975
    Mesaj Sayısı: 1,396
    Tecrübe Puanı: 15

    RedveKabul Nickli Üyeden Alıntı
    iddia... ve iddialar aksi ispat edilene kadar iftiradan öteye geçemez
    Bid'at ehliHusûsan Zemahşerî,Keşşâf'ında... O, şu kitâbda âyetleri asıl ma'nâlarından çıkarıp kendi bo*zuk (Mu'tezile) inancına uydurmayı çok yapmıştır. Öyle ki, insanı hiç hissetme*diği yerden çalmaktadır.Onda, Peygamberlerin Efendisine birçok yerlerde edebsizlik yapmıştır. Nerde kaldı Sahâbe ve Ehli Sünnete?...Zehebî el-Mîzân'ında, 'Keşşâf'tan çok sakın' derken ne kadar güzel de*miş.Şeyh Takiyyuddin es-Subkî, 'el-İnkifâf an İkrâi'l-Keşşâf ismini verdiği bir kitâb yazmış ve Keşşâf tefsîrini okut*maktan tevbe ettiğini, Allah'a döndü*ğünü, onu bir daha okumayacağını ve ondaki zikri geçen edebsizliklerden do*layı bir daha asla ona bakmayacağına söz verdiğini anlattı.O (Sübkî) şöyle dedi: Medîne-i Nebeviyye ahâlisinden biri benimle, Kessâf'ın bir nüshâsını alıp Medîne'ye getirmesi husûsunda istişâre etti. Ben de ona, Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem'in bulunmuş olduğu bir belde*ye, içinde onun zâtıyla alâkalı bir takım (yakışıksız) şeylerin bulunduğu kitâbın götürülmesinden hayâ îcâbı bu işi yap*mamasını işâret ettim.Bütün bunlara rağmen, müfessirlerin muhakkıkları şu kitâbdan müstağnî kalamamışlar, ondan büyük nisbette istifâdeden geri durmamışlardır. Bir takım büyük ve muktedir âlimler tarafından bozuk mu'tezile görüşleri en ince bir şekilde süzülmüş, tenkîd edilmiş ve ona cevâblar verilmiştir. Ehli Sünnet ulemâsı şu kitâbı işte bu tenkîdlerle beraber yazıp çoğaltmış ve daha sonra bunları kenarına koyarak onu böylece basmış ve neşretmişlerdir. Bunun yanında büyük muhaddislerden İmam Zeylaî bu Keşşâf Tefsîrinin hadîslerini tahric etmiş ve İbnu Haceri'l-Askalânî bu kitâbı kısaltmak sûretiyle şu hizmete ilâvede bulunmuştur.


  9. 8
    RedveKabul Emekli
    RedveKabul
    Emekli

    Üye No: 98274
    Mesaj Sayısı: 113
    Tecrübe Puanı: 0

    bunlar da iftira, Allah'tan korkun Zemahşerinin hangi eserini okudunuz da başkalarının pis iftiralarını buraya aktarıyorsunuz?

    "ömerhattap dininden vazgeçip Hristiyan olmuş" bu haberi bir başkası buradan alsın ve diğer bütün forumlarda paylaşsın lütfen. Bu reva mı?


  10. 9
    ömerhattab Üye
    ömerhattab
    Üye

    Üye No: 20975
    Mesaj Sayısı: 1,396
    Tecrübe Puanı: 15

    RedveKabul Nickli Üyeden Alıntı
    bunlar da iftira, Allah'tan korkun Zemahşerinin hangi eserini okudunuz da başkalarının pis iftiralarını buraya aktarıyorsunuz?"ömerhattap dininden vazgeçip Hristiyan olmuş" bu haberi bir başkası buradan alsın ve diğer bütün forumlarda paylaşsın lütfen. Bu reva mı?
    Allahü zülcelala seni Havale ediyorum....Allah etsin SENİ...Bana direk kafir dediğin farkındındamısın?Demekki sen zamehşeinin mutezile ekolünde olduğunu bilmiyorsun....


  11. 10
    RedveKabul Emekli
    RedveKabul
    Emekli

    Üye No: 98274
    Mesaj Sayısı: 113
    Tecrübe Puanı: 0

    ömerhattap kusura bakmayın ama sizin harbiden okuduğunuzu anla-ma-mak gibi bir hastalığınız var. Size kafirsiniz demedim, iftiraya bir örnek verdim. Bunu dahi anlamadınız ya artık sizinle ne konuşsak beyhude.

    Ayrıca Zemahşerinin Mutezile olduğunu söyleyen zaten benim. SubhanAllah! Siz herşeyi birbirine karıştırmışsınız.

    Neyse hayrolsun inş.


  12. 11
    ömerhattab Üye
    ömerhattab
    Üye

    Üye No: 20975
    Mesaj Sayısı: 1,396
    Tecrübe Puanı: 15

    RedveKabul Nickli Üyeden Alıntı
    ömerhattap kusura bakmayın ama sizin harbiden okuduğunuzu anla-ma-mak gibi bir hastalığınız var. Size kafirsiniz demedim, iftiraya bir örnek verdim. Bunu dahi anlamadınız ya artık sizinle ne konuşsak beyhude. Ayrıca Zemahşerinin Mutezile olduğunu söyleyen zaten benim. SubhanAllah! Siz herşeyi birbirine karıştırmışsınız. Neyse hayrolsun inş.
    Bu iftiraya örnek mi yOksa direk iftiramı diye gözden geçirmeniz gerek...Mutezile olduğunu herkes biliyor ama sadece ben bilirim derseniz herkesi anlamamakla suçlarsınız?Bence örnek olsun diye böyle birşey yazmanız sizin hatalarınızla yüzleşemediğinizdendir...Seni Allah ıslah etsin....


  13. 12
    RedveKabul Emekli
    RedveKabul
    Emekli

    Üye No: 98274
    Mesaj Sayısı: 113
    Tecrübe Puanı: 0

    hocam sana selam olsun ben harbiden sizinle cedelleşmek istemiyorum. Daha önce açılmış konulara verilen cevaplara da cevap vermeyi düşünmüyorum. Hatta cevap veremediğimi dahi düşünebilirsiniz.


  14. 13
    cavraşım Üye
    cavraşım
    Üye

    Üye No: 97639
    Mesaj Sayısı: 570
    Tecrübe Puanı: 6
    Yaş: 42
    Yer: konya

    Mutezilelerin islama ne gibi hizmetleri olmuştur?


  15. 14
    Hoca Moderatör
    Hoca
    Moderatör

    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 0
    Tecrübe Puanı: 0
    Yer: çalışma odam:)

    Alıntı
    Mutezile Ekolü
    Mutezilelerin islama ne gibi hizmetleri olmuştur?
    Oku kendin karar ver.


    MU'TEZİLE MEZHEBİ


    ....
    İslâm'da ilk zuhur eden ve akideleri aklın ışığında izah edip temellendirmeye çalışan büyük kelam ekolünün adı. Lügatta, "uzaklaşmak, ayrılmak, bırakıp bir tarafa çekilmek" gibi anlamlara gelen "i'tizal" kelimesinin ism-i fail siğasından meydana gelen çoğul bir isimdir. Müfredi, "mu'tezilî"dir. Kelime, hemen hemen aynı anlamlarda Kur'ân-ı Kerim'de de geçmektedir: "Eğer bana iman etmezseniz benden ayrılın, çekilin" (ed-Duhân, 44/21); "Ben sizden ve Allah'tan başka taptıklarınızdan ayrıldım" (Meryem, 19/48; ayrıca bk. el-Kehf 18/16, en-Nisâ, 4/90).

    Mu'tezile'ye bu ismin hangi sebeple verildiği hususunda çeşitli görüşler ileri sürülmüştür:

    Bu konuda en yaygın kanaat, devrin en büyük alimi sayılan Hasan el-Basrî (öl. 110/728) ile Mu'tezile'nin kurucusu Vâsıl b. Ata (öl. 131/748) arasında geçen şu olaya dayanmaktadır. Hasan el-Basrî'nin, Basra camiinde ders verdiği bir sırada bir adam gelir ve büyük günah işleyenin bazıları tarafından kâfir olarak vasıflandırıldığını, günahın imana zarar vermeyeceğini iddia eden bazıları tarafından ise tekfir edilmeyip mü'min sayıldığını söyler ve bu mesele hakkında kendisinin hangi görüşte olduğunu sorar. Hasan el-Basrî vereceği cevabı zihninde tasarlarken, öğrencilerinden Vâsıl b. Ata ortaya atılır ve büyük günah işleyen kimsenin ne mü'min ne de kâfir olacağını, bilakis bu ikisi arasında bir yerde, yani fasıklık noktasında bulunacağını söyler. Halbuki, Hasan el-Basrî büyük günah işleyenin münafık olduğu kanaatindeydi. İşte bu hadiseden sonra Vâsıl b. Ata, Hasan el-Basrî'nin ilim meclisinden ayrılır (bir rivayete göre de hocası tarafından dersten uzaklaştırılır) ve arkadaşı Amr b. Ubeyd (öl. 144/761) ile birlikte caminin başka bir köşesine çekilerek kendisi yeni bir ilim meclisi oluşturup görüşlerini anlatmaya başlar. Bunun üzerine Hasan el-Basrî, "Vâsıl bizden ayrıldı (Kadi'tezele anna Vâsıl)" der. Böylece Vâsıl'ın önderliğini yaptığı bu gruba mu'tezile adı verilir (Abdulkerim eş-Şehristanî, el-Milel ve'n-Nihal, Beyrut 1975, I/48; Abdulkâhir el-Bağdadî, el-Fark Beyne'l-Fırak, Çev. E. Ruhi Fığlalı, İstanbul 1979, s. 101, 104).

    Mu'tezile ismini bu görüş etrafında temellendirmeye çalışanlara göre, bu isim onlara muarızları tarafından verilmiştir. Çünkü onlar, "Ehl-i sünnetten ayrılmışlar, Ehl-i sünnetin ilk büyüklerini terketmişler, dinin büyük günah işleyen kişi (mürtekib-i kebîre) hakkındaki görüşünden ayrılmışlardır. Takılan bu isim onların bu tutumunu gösteriyordu" (İrfan Abdülhamit, İslam'da İtikadî Mezhepler ve Akaid Esasları, Çev. M. Saim Yeprem, İstanbul 1981, s. 94).

    Mu'tezile mezhebini siyâsî ve itikadî olmak üzere ikiye ayıran ve ikincisini birincisinin devamı sayan bazı ilim adamlarına göre bu isim, çok daha önceleri mevcuttu. Bunlara göre, Hz. Osman'ın şehit edilmesinden sonra meydana gelen Cemel ve Sıffin savaşlarında tarafsız kalıp, savaşlara katılmayanlar, Mu'tezile'nin ilk mümessilleridir. Sa'd b. Ebî Vakkas, Abdullah b. Ömer, Muhammed b. Mesleme ve Usame b. Zeyd gibi bazı kimseler meydana gelen savaşlarda her hangi bir tarafı desteklemeyip, olaylardan uzak durmayı (itizali) tercih etmişlerdi. Bu nedenle bunlara, "ayrılanlar bir kenara çekilenler" anlamında Mu'tezile denmiştir.

    Diğer bir görüşe göre ise, Vasıl b. Ata mürtekib-i kebîre konusunda icma-ı ümmete muhalefet ettiği için, ona ve taraftarlarına bu ad verilmiştir. Mu'tezile'ye bu ismin verilmesinin sebebi, onların bu dünyadan el etek çekip, bir tarafa çekilerek zahidane bir hayat sürmelerinde arayanlar da vardır (İ. Abdülhamit, a.g.e., s. 94 vd.; Kemal Işık, Mu'tezile'nin Doğuşu ve Kelâmî Görüşleri, Ankara 1967, s. 52 vd.)

    Mu'tezile mezhebi, kaynaklarda daha değişik isimlerle de anılmaktadır. Fiillerde irade ve ihtiyarı insana verip, insanı fiillerinin yaratıcısı kabul ettikleri iç:n el-Kaderiyye; Ru'yetullah, Allah'ın sıfatları ve halk-ı Kur'an gibi meselelerde Cehm b. Safvan'ın görüşlerine katıldıkları için el-Cehmiyye Allah'ın bazı sıfatlarını kabul etmedikleri için de Muattıla olarak zikredilmişlerdir. Fakat onlar bu isimleri kabul etmeyip, kendilerini Ehlul-Adl ve't-Tevhîd olarak vasıflandırmışlardır (Bekir Topaloğlu, Kelâm İlmi, İstanbul 1981, s. 170; Kemal Işık, a.g.e., s. 56 vd.).

    Mezhebin Doğuşunu Hazırlayan Faktörler ve Tarihî Seyir:

    İslâm'da itikadî meselelerin gündeme gelip tartışılmasına sebep olan ve neticede itikadi mezheplerin doğuşunu hazırlayan çeşitli faktörler vardır. Bunlar aynı zamanda, bir itikadî mezhep ve yeni bir düşünme biçimi olan Mu'tezile mezhebinin doğmasına da zemin hazırlamıştır.

    Bu faktörlerin başında, müslümanlar arasında zuhur eden ihtilaf ve çekişmeler yer almaktadır. Çok ciddi boyutlara ulaşan bu ihtilaflar neticesinde bir takım yeni meseleler ortaya çıkmış ve tartışılmaya başlanmıştı. Bu meseleler için teklif edilen çözümler, itikadi fırkaların doğmasına neden olmuştur. Müslümanlar arasında hararetle tartışılan meselelerden birisi de mürtekib-i kebîre'nin durumu idi. Haricîler, mürtekib-i kebîre'nin kâfir olduğunu iddia ederken, Mürciîler, mü'min olduğunu iddia ediyorlardı. Vâsıl b. Ata ve taraftarları ise, meseleye "el-menzile beyne'l-menzileteyn* (iki yer arasında bir yer)" prensibiyle yeni bir çözüm şekli teklif ediyordu. Yaygın olan rivayete göre, bu çözüm önerisi ile Mu'tezile mezhebi ortaya çıkmış oldu. Bu durumda Mu'tezile, müslümanlar arasında zuhur eden yeni meselelere yeni bir bakış açısını ifade etmektedir.

    Mu'tezile'nin doğuşuna zemin hazırlayan amillerden birisi de, İslâm dininin fetih politikasıyla ilgilidir. Müslümanlar çok kısa bir zaman zarfında Arap Yarımadasını aşarak bir çok ülkeyi kendi topraklarına kattılar. Değişik kültür ve dinlere mensup olan bu ülkelerin ilhakı ile, bir takım yeni problemler ortaya çıktı. Bu ülke halklarından İslam'ı kabul edenler yanında etmeyenler de vardı. Kabul etmeyenler mensup oldukları dinlerin savunmasını yaparken, kabul edenler de, eski kültürlerinin etkisinden tamamen kurtulamıyorlardı. Köklü bir geçmişe sahip olan Yahudilik, Hristiyanlık, Seneviye, Zerdüştlük gibi din ve görüşler, zaman içerisinde müesseseleşmiş ve belli bir savunma mekanizması da geliştirmişlerdi. İslâm dini için henüz böyle bir mekanizma mevcut değildi. Çok geçmeden müslümanlarla tartışmaya dalan yabancı unsurlarla başedebilmek için güçlü bir diyalektik (cedel) yönteme ihtiyaç vardı. İşte bunu hisseden ve bu doğrultuda yöntem geliştirmeye çalışan ilk alimler Mu'tezilîler olmuştur. Mu'tezile, yabancı kültürlerden de istifade ederek İslâm düşüncesine Kelâm metodunu getirmiştir. Gayri müslimlere karşı İslam'ı savunma ve akideleri aklî bir platformda değerlendirme yolundaki takdire şayan Mu'tezilî gayret İslam düşüncesine yeni bir renk katmıştır.

    Mu'tezilî düşüncenin temel esprisi; İslâm akaidini aklî tefekkür zeminine oturtmak ve akılla çatıştığı anda nassı aklın istekleri doğrultusunda tevil etmektir. Naklî düşüncenin yanında, zaman içerisinde aklî düşüncenin de teşekkül etmesi; aklı rehber kılan bir zümrenin ortaya çıkması tabii bir durumdur. Bu durum, dinlerin normal seyri içerisinde tabii ve zorunlu bir merhalenin ifadesidir. İslam düşüncesinin bu merhalesinde aktif rol oynayan ve dolayısıyla felsefi düşünceye ve yeni ilimlere rağbet gösteren ilk kişiler Mu'tezilîler olmuştur (İrfan Abdülhamit, a.g.e., s.121 vd.; Bekir Topaloğlu, a.g.e., s. 171; Kemal Işık, a.g.e., s. 28; Muhammed Ebu Zehra, İslam'da Siyasi ve İtikadi Mezhepler Tarihi, Çev. E.Ruhi Fığlalı, Osman Eskicioğlu, İstanbul 1970, s.180 vd.).

    İşte bu ve benzeri şartlar altında Mu'tezile cereyanı Hicri birinci asrın sonlarıyla ikinci asrın başlarında Vâsıl b. Ata ve Amr b. Ubeyd'in önderliğinde Basra'da ortaya çıktı. Genelde kabul gören görüşe göre, Mu'tezile akımı Vâsıl b. Ata ile Hasan el-Basrî arasında geçen tartışma neticesinde ortaya çıkmıştır.

    Mu'tezilî düşüncenin Basra'da ortaya çıkışından yaklaşık bir asır sonra Bişr b. el-Mu'temir (öl. 210/825) başkanlığında Bağdat Mu'tezile ekolü de teşekkül etti. Temel prensipler itibariyle aynı görüşleri paylaşan bu iki ekol mensupları arasında teferruatla ilgili bir çok görüş farklılığı da vardır. Vâsıl b. Ata, Ebu'l-Huzeyl el-Allâf (öl. 235/850), İbrahim en-Nazzâm (öl. 231/845), Ebu Ali el-Cübbâî (öl. 303/916), el-Câhız (öl. 225/869) gibi Mu'tezilîler Basra ekolüne; Bişr b. el-Mu'temir, Sümame b. el-Eşras (öl. 213/828), el-Hayyat (öl. 298/910) gibi Mu'tezilîler de Bağdat ekolüne mensuptur.

    Terceme faaliyetleri çerçevesinde İslâm kültür dünyasına kazandırılan yeni eserlerle birlikte, siyâsî etkenlerin de tesiriyle giderek güç kazanan İtizal akımı kısa zamanda devlet ricalini de cezbeder duruma geldi ve daha Emevîler döneminde bile halifeler düzeyinde kabul gördü.

    Bu mezhep bir fikir hareketi olarak Abbâsîler döneminde gelişip yaygınlık kazandı. Abbasî halifelerinin Mu'tezile'ye karşı tutumları genelde müspet olmuştur. Harun er-Reşîd döneminde (170-193/786-808) saraya kadar nüfuz etmiş olan Mu'tezilî düşünce, altın çağını el-Me'mun (öl. 218/833), el-Mu'tasım ve özellikle el-Vâsık'ın hilafetleri esnasında yaşamıştır. Bu halifeler döneminde Mu'tezilî görüş devletin resmi mezhebi durumuna gelmiş, Mu'tezile âlimleri de devlet ricâli nezdinde en muteber kişiler olarak saygı ve itibar görmüşlerdir. Mu'tezile âlimleri, bu dönemlerde, halifeleri kendi düşünce ve kanaatleri doğrultusunda yönlendirdikleri gibi, kendileri de devletin yüksek kademelerinde mevki sahibi olmuşlardır.

    Mu'tezile'nin devlet otoritesi ve resmi mezhebi haline geldiği, yaklaşık 198-232/813-846 yılllarını kapsayan bu dönem, Ehli sünnet âlimleri ve müslüman halk açısından ve ızdırabın hüküm sürdüğü bir dönem olmuştur. Mu'tezile doktrinini devletin resmi görüşü olarak benimseyen, devrin hükümdarları el-Me'mun, el-Mu'tasım ve el-Vâsık, bununla yetinmeyip resmi organlar vasıtasıyla halkı da bu görüşleri kabullenmeye zorladılar. Özellikle, Kuran-ı Kerim'in yaratıldığını varsayan (Halku'l-Kur'ân'ı* Mu'tezîli görüşün devlet eliyle zorla kabul ettirilmeye çalışıldığı bu dönem, İslâm mezhepleri tarihinde "mihne" olarak bilinmektedir. Başta Ahmed b. Hanbel (öl. 241/855) olmak üzere, resmi düşünceye karşı çıkan pek çok İslâm âlimi, bu tutumlarından dolayı mahkûm edilip işkenceye maruz kaldılar.

    Bir tür Engizisyon anlamına gelen "mihne" el-Me'mun'dan sonra, el-Mu'tasım ve el-Vâsık dönemlerinde de şiddetini artırarak devam etti (Macid Fahrî, İslâm Felsefesi Tarihi, Çev. Kasım Turhan, İstanbul I987, s. 54).

    Başlangıçta hür düşüncenin savunucusu olarak ortaya çıkan Mu'tezile, bu halifeler döneminde tam aksi bir pozisyonda bulunmuştur. Mu'tezile'nin parlak dönemi ve dolayısıyla "mihne" hadisesi, el-Vâsık'ın ölüp yerine el-Mütevekkil (247/861)'in geçmesiyle son buldu. Mu'tezilî düşünce daha önce el-Mehdî ve el-Emîn'in halifelik dönemlerinde de hüküm giyip cezalandırılmıştı. Fakat asıl darbe el-Mütevekkil'den geldi. Mu'tezile Mütevekkil'in hilafetiyle devlet kademelerinden kovuldu ve giderek gerilemeye başladı. Bu mezhep, sonraki asırlarda Büveyh oğulları ve Selçuklu sultanı Tuğrul Bey dönemlerinde rağbet görmüşse de bir daha eski itibarına kavuşamamıştır (Kemal Işık, a.g.e., s. 59 vd.; Bekir Topaloğlu, a.g.e., s. 183; M. Ebu Zehra, a.g.e., s. 182).

    Mezhepler tarihi kaynakları, Mu'tezile'nin çöküşünü hazırlayan sebepler arasında, "mihne" hadisesini, Mu'tezile'nin akla ifrat derecede önem vermesini ve bu arada el-Eş'arî ile el-Matüridî'nin öncülüğünde Ehl-i Sünnet ilm-i kelâmının zuhur etmesini göstermektedirler (İrfan Abdülhamid, a.g.e., s.125; B. Topaloğlu, a.g.e., s. 183).

    Mu'tezile'nin Metodu ve Kelamî Görüşleri:

    İslâm'da akaid esaslarını aklın ışığı altında ele alıp değerlendiren, meselelere aklın ölçüleri doğrultusunda çözüm getirmeye çalışan ilk düşünürler, Mu'tezile ve onların selefleri olan Kaderiyye ve Cehmiyye'dir. Mu'tezile âlimleri, akaid meselelerinin çözümünde, daha önceki İslâm âlimlerinin yaptığı gibi, sadece nakille yetinmeyip akla da önem vermiş, hattâ naklin yeterince açık olmadığı ve önceki İslâm âlimlerinin susmayı tercih ettiği konularda tek otorite olarak aklı kabul edip te'vil yoluna gitmiştir. Selefiyye tarafından şiddetle eleştirilen bu yeni yaklaşım tarzının adı Kelâmî metottur. Mu'tezilîler, benimsemiş olduklar Kelam metodu ile, akideleri kendilerine has bir üslupla değerlendirip, Ehl-i sünnet öğretisinin dışında farklı kanaatlere ulaştılar. Bu nedenle, Mu'tezile,ehl-i bid'at fırkaları arasında zikredilmektedir (el-Bağdâdî, a.g.e., s. 100).

    Mu'tezile doktrininin esasını teşkil eden ve bütün Mu'tezile alimlerince benimsenen beş temel prensip (elusûlü'l-hamse) vardır:

    1-'Tevhid: Mu'tezile'nin en temel ilkesi olan tevhid anlayışı, bütün İslâm düşüncesinin de temelini oluşturmaktadır. Sadece Mu'tezile'ye göre değil, bütün İslâm mezheplerine göre önemli bir prensip olup bu, Allah birdir, eşi ve benzeri yoktur, ezeli ve ebedîdir anlamına gelir. Bu konuda Mu'tezile'yi diğerlerinden ayıran husus, Allah'ın sıfatlarına dair tartışmalarda ortaya çıkmaktadır. Mu'tezile'ye göre Allah'ın en önemli iki sıfatı "birlik" ve "kıdem"dir. Mu'tezile Allah'ın sıfatlarını kabul eder, fakat bu sıfatlara Allah'ın zatının dışında bir varlık hakkı tanımaz. Onlara göre "Allah âlimdir" demek doğru; "Allah ilim sahibidir" demek ise yanlıştır. Çünkü ilim, sem', basar gibi, sıfat-i maânînin kabulü, kadim varlıkların çokluğuna (taadüdü kudemâ) delâlet eder. Halbuki tek kadim varlık vardır. O da Allah'tır.

    Mu'tezile, sıfatlar konusunda kendisini ehlu't-Tevhîd olarak isimlendirirken, Ehli sünnet âlimleri tarafında da Muattıla (Allah'ın sıfatlarını inkâr edenler) olarak vasıflandırılmıştır.

    2- Adalet (el-Adl): Mu'tezile'ye göre, insan tamamen hür bir iradeye sahiptir ve fiillerinin yegâne sorumlusu odur. Yapmış olduğu iyilik de kötülük de kendisine aittir. Bu nedenle yapmış olduğu iyi amellere karşı mükâfaat, kötü amellere karşı da ceza görecektir. Eğer kulun fiillerinde Allah'ın bir müdahalesi olsaydı, o zaman kul yapmış olduğu fiillerden mesul olmazdı. Çünkü bu durumda bir zorlama (cebr) sözkonusu olurdu. İnsanı, zorlama altında yapmış olduğu fiillerden sorumlu tutmak ise zulümdür. Bu, Allah'ın adaleti ile bağdaşmaz. Çünkü Allah en âdil varlıktır.

    3- İyi amellerde bulunanların mükâfatlandırılması, kötü amellerde bulunanların cezalandırılması (el-Va'd ve'l-Va'îd): Güzel amellerin mükâfatla kötü amellerin de ceza ile karışık görmesi kaçınılmazdır. Bu nedenle Allah, adâletinin bir gereği olarak, iyi amellerde bulunan kullarını cennetle mükafatlandıracağını (el-va'd); kötü amellerde bulunan kullarını ise Cehennemle cezalandıracağını (el-va'îd) bildirmiştir. Allah'ın, bunun aksini yapması, bu sözünden vazgeçmesi mümkün değildir. Mü'min, mutlaka Cennete; büyük günah işleyipte tevbe etmeden ölen kimse ise mutlaka Cehenneme gidecektir. Allah'ın adaletinin gereği budur. Mutezile, bu görüşü ile şefaati reddetmiştir.

    4- el-Menziletü beyne'l-Menzileteyn (İki Yer Arasında Bir Yer):

    Bu prensip, büyük günah işleyen kimsenin imanla küfür arasında bir yerde, yani fasıklık noktasında bulunacağını ifade eder. Bu görüş, büyük günah işleyeni kâfir sayan Hâricîlerle, mü'min sayan Mürcie mezhepleri arasında mütevassıt bir görüşü temsil etmektedir.

    5- İyiliği emretmek kötülükten Nehyetmek (el-emru bi'l-ma'ruf ve'nnehyu ani'l-münker): Mutezile, toplumda hak ve adaletin sağlanması ve ahlâkî yapının sağlıklı olabilmesi için, her müslümanın iyiliği emredip, kötülüğü yasaklamasını gerekli görmektedir (el-Bağdâdî, a.g.e., s. 100 vd.; Kemal Işık, a.g.e., s. 67 vd.; M. Ebu Zehra, a.g.e., s.174 vd.; B. Topaloğlu, a.g.e., s.174 vd.; İ Abdülhamid a.g.e., s. 105 vd.; eş-Şehristani, a.g.e., I, 43).

    Yaşar K. AYDINLI


+ Yorum Gönder
Git 12 Son