5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
  1. 1
    mumsema Administrator
       

    Usul-ü Fıkıh Veya Fıkıh İlmi Mitodolojisi

    USUL-Ü FIKIH veya FIKIH İLMİ METODOLOJİSİ

    İslam ve ilimler denilince İslam dininin ilim
    dünyasına neler kazandırdığı akla gelir. İlimde esas
    olan doğruyu bulmak ve böylece yanlıştan kurtulmaktır.
    Herhangi bir alanda doğruyu ve gerçeği bulmak için
    çalışmanın ilk şartı da her şeyden evvel doğru
    düşünmek ve doğru bir yol ve yönteme sahip olmaktır.
    İşte İslam dini insanlık alemine aynı zamanda ilimde
    doğru düşünmeyi de öğretmiştir.
    İllet ve sebeplere dayanarak bir hükme ve bir
    neticeye varma işi ilmin takip ettiği bir yoldur. Bu
    ilim yolunu hukukta ilk defa ortaya koyan müslümanlar‘dır. Bu hususta merhum Muhammed Hamidullah şöyle söylüyor: “Sözü bitirmek için İslam’ın en mühim yardımlarından birisinden bahsedeceğim: İslam’dan evvel Hukuk ilmi mevcut olmadığını işitmekten büyük bir hayrete düşmeyiniz. Tekrar ediyorum. Hukuk ilmi İslam’dan evvel mevcut değildi. Çinlilerin, Babillilerin, Hinduların, Yunanlıların ve Romalıların ve diğerlerinin ancak kanunları vardı, fakat hattı hareket kaidelerinin üstünde mücerred bir hukuk ilimleri yoktu. Bu hukuk ilmi, kanunun kaynakları, hukukun felsefesi, teşri metodları tefsir, tatbik vesaire gibi müesseseleri ele alır. Dünyada böyle bir mevzu üzerine yazılmış en eski eser, mücerred hukuk ilminin vazıı İmam Şafii’nin “Hukukun Kökleri”
    (Usulü’l-Fıkıh) tesmiye ettiği (Risale) adlı eseridir;
    ona göre bu ilim, kökleri teşkil ettiği halde, Kanun
    Kaideleri dalları (füruu) teşkil eder.
    Eskiler, yalnız dallara (furua) maliktiler; müslümanlar yalnız furua malik olmakla kalmadılar, (usulü) kökleri düşünenler de evvela onlar olmuş oldu. Müslümanlarda Usulü’l-Fıkıh tarihini tetkik ederken müessisi İmam Şafii’den sonra bu ilmin tekamül ve inkişafını Türklere borçlu olduğunu görmekle hayrete düştüm: Matüridi, Cassas er-Razi, Debusi, Serahsi, Ebu’l-Yüsr Pezdevi, Ebu’l-Usr Pezdevi, Alaüddin Semerkandi hemen hepsi Ortaasya menşeli yani Türk idiler. Eski Türkler, dünyanın
    hiçbir yerinde, ne Romalılarda, ne Çinlilerde ve ne de
    diğer milletlerde mevcut olmayan bir hukuk ilmini icat
    etmek kabiliyetini gösterdiklerine göre, öyle ümit edilir ki, yeni Türkler, mazilerinin mirasını tetkik ve onların kıymetini takdir ettikten sonra diğerlerinden iktibas ve onları takip yerine, başkalarına yeniden şerefli bazı şeyler vermeyi ve onlara rehber olmayı bileceklerdir. (Prof. Muhammed Hamidullah, İslam Hukuku Etüdleri, Bir Yayıncılık İst.1984, s. 22)
    Hz. Peygamber İslam’ı sahabilere taklit ve tekrar metodu ile yani bir çocuğa ana lisanını öğretir gibi öğretti. Hatta “Bana bakın, ben nasıl namaz kılıyorsam siz de öyle namaz kılınız.” Hadisi buna örnek olarak gösterilebilir. Yani Hz. Peygamber olayların hareket ve davranışların niçin ve nedenlerini, illet ve sebeplerini bir bir anlatmadı.
    Hz. Peygamber Dar-ı Bekaya göçtü, bu arada Suriye Bizanslılardan, Irak da İranlılardan alındı. Fakat bura halkları kısmen bozulmuş bir din ve ateşe tapma gibi şirk geleneklerine sahip olduklarından İslam’la çelişen bir takım sapık düşüncelere sahiptiler. İşte o zaman müslümanlar bir takım acayip fikir ve düşüncelerle karşı karşıya gelince alabora oldular. Yanlarında kendilerini irşad edecek peygamberleri ve
    onun büyük sahabileri de yoktu. İşte o zaman İslam
    âlimleri Kur’an’a sarıldılar ve onu bilimsel bir
    metotla yeniden anlamaya çalıştırlar. Kur’an ise
    arapça bir metindi. Arapça bir dil olunca ilk önce o
    dili anlamak gerekiyordu. İşte âlimler Kur’an’ı
    anlamak için sarf, nahiv, belağat (maani, bedi,
    beyan), luğat ve usulü’l-fıkıh gibi ilimleri ortaya
    koydular. Bu ilimlere dayanarak Kur’an ve Sünneti
    yeniden bilimsel bir şekilde anlamaya ve tüm
    meseleleri ve müşkilleri çözmeye çalıştılar. Yani
    Kur’an’ı bir yabancı dili öğrenir gibi, fiil, fail ve
    mefulleri bilerek, özne tümleç ve yüklemleri tesbit
    ederek, manaları anlamaya çalıştılar ve delillerden
    hükümleri çıkarmaya gayret gösterdiler. Bu bilimsel
    bir yoldu. Kişinin ana lisanını bilmesi ise “selika”
    adı verilen tabii-doğal bir yoldur.

    Aslında batı dünyasının müsbet ilim metodunun
    temelinde usulü fıkıh vardır dersek hata etmiş
    olmayız. Çünkü bu ilme İslam alimleri Fıkhın Kökleri
    veya Fıkhın Temelleri adı verirken Avrupalı yazarlar
    da Felsefenin Temelleri ve Sosyolojinin Temelleri adı
    altında eserler yazıyorlardı. Hatta Dekart’ın “Metod
    Üzerine Konuşmalar” adlı eserinin bile usul-ü fıkhın
    bir nevi adaptasyonu olduğunu söyleyenler vardır.
    Bu konuda Ahmet Hamdi Akseki, zamanımızdaki
    madde ile meşgul olan tecrübi ilimler için konulmuş
    bulunan metotları, Müslümanların daha önce hukuki
    olaylarda kullandıklarını, bugün nasıl tabiat
    kanunlarını bilmek için tabiat olaylarının sebebini
    bilmek gerekirse, fıkıh kurallarını tatbik edebilmek
    için de hükmün sebebini bilmek gerekir diye bir
    açıklama getirmektedir. Akseki, bu hususta “Şer’i
    İlimlerin Kıymeti” başlığı altında şunları
    söylemektedir:
    “Şimdi söylediğimiz veçhile, İslam alimleri
    İslami olan menba ve kaynakları kendilerine mahsus
    menhec, “metodoloji” ve usullerle tetkik ederek
    “Tefsir, Hadis, Tevhid, Fıkıh, Usul-i Fıkıh, Ahlak ve
    Tasavvuf” ve diğer ilimleri meydana getirmişlerdir.
    İslami olan ilimlerde tatbik olunan usuller, bugün
    modern ilimlerde kabul ve tatbik edilmekte olan usul
    ve menheclere tamamiyle uygundur.
    Çağımızda matematik ilimlerinde hakim olan
    delil, tecrübi ilimlerde hakim olan tecrübe; tüme
    varım, temsil (analoji), varsayım, sınıflama; tarih
    ilimlerinde hakim olan, haber ve rivayet tamamiyle
    İslam alimleri tarafından İslam ilimlerinde tatbik
    edilmiştir. Fransız filozoflarından Descartes
    (1596–1650) ile İngiliz filozoflarından Bacon
    (1561-1626) ve Stuart Mill (1806-1873) in ortaya
    koydukları nedensellik Kanunu’nu onlardan çok zaman
    evvel İslam alimleri tatbik etmişlerdi. Gerçekten son
    çağ filozoflarının olayların sebebini bulmak için
    kullandıkları bu usul, Fıkıh Usulü âlimleri tarafından
    olayların hükümlerinin sebeplerini bulmak için tatbik
    ediliyordu. Bugün bir olayın sebebi belirlendikten
    sonra nasıl bir kanun belirlenmiş olursa, hukukta da
    olayı ilgilendiren şer’i bir hükmün sebebi
    belirlendikten sonra hüküm ortaya konur. Bugün tabiat
    kanunlarını bilmek için tabii olayların sebebini
    bilmek nasıl gerekiyorsa, hukuk kaidelerinin tatbik
    edilmesi için de hükümlerin sebeplerini bilmek
    gerekir. İşte İslam ilimleri bu usul çerçevesinde
    meydana gelmiş ve toplanmıştır.” (Ahmet Hamdi Akseki,
    İslam Dini, Başnur Matbaası Ankara-1972, s. 31-32)
    Ömer Nasuhi Bilmen de konuyla ilgili
    olarak, Batıda fizik, kimya ve biyoloji gibi deneysel
    bilimlerde uygulanan usul ve metodu İslam alimlerinin
    dilde, yani Kur’an-ı Kerim ve Sünnetten hüküm ve kanun
    çıkarmada bin iki yüz yıl önce tatbik ettiklerini,
    böylece müslümanların sosyal (ve hukuk) kanunlarını
    bulmada kullandıkları metodu Batı bilginlerinin madde
    kanunlarını bulmada kullandıklarını ifade ederek şöyle
    diyor:
    “Son zamanlarda batı bilginleri,
    tarihlerde, kanunlarda, deneysel bilimlerde ve başka
    yerlerde tatbik edilmek üzere (metodoloji = tatbiki
    mantık) denilen mecmuai usulü tedvin ederek ilim
    alanında bir muntazam tetkik ve tenkit yolu meydana
    getirmişlerdir. İslam alimleri ise bundan bin iki yüz
    şu kadar yıl önce “fıkıh usulü” ilmini tedvin
    etmişlerdir ki, bu güzide ilim, dil ile ilgili
    meselelere, rivayetlere, kelime ve cümlelerin özellik
    ve ayrıcalıklarına, delillerin kuvvet ve zayıflık
    derecelerine ve diğerlerine yönelik olan en gelişmiş
    usul ve kaideleri kendisinde toplamış bulunmaktadır.
    “Hadis Usulü” ilmi de bu hususta ayrıca anılmaya
    değerdir. Artık kendisini hukuka vermiş hiçbir kimse
    bu usul ilminden uzak kalamaz.” (Ömer Nasuhi Bilmen,
    Hukuk-ı İslamiyye, I, 40)
    Fıkıh İmam Azama göre “Kişinin hak
    ve vazifelerini bilmesidir” şeklinde tarif edilmiştir.
    Bu tarif herhangi bir konu ile sınırlandırılmadığı
    için genel bir tarif olup mükellefin bütün yönlerini
    içersine alır. Artık fert, iman – itikad, amel, ahlak
    ve tasavvuf bütün bu konularda hak ve vazifelerini
    bildiği zaman fıkhı bilmiş olur. Yani Ebu Hanife’ye
    göre iman amel ve ahlak konuları da fıkhın içinde
    mütaala edilmektedir. Fakat daha sonra gelenler “amelen” kaydını getirdikleri için Hanefi mezhebinde fıkıh kişinin ameli yönden lehinde ve aleyhinde olan şeyleri (yani hak ve vazifelerini, alacak ve borçlarını) bilmesidir, şeklinde tarif edilmiştir.
    Şafiiler ise fıkhı “Şeri-ameli hükümleri
    tafsili delillerinden çıkarıp bilmektir diye tarif
    ederler. Mesela bir müslüman abdest ayetinden üç uzvun
    yıkanmasını ve başın meshedilmesinin farz olduğunu
    çıkarıp bildiği zaman fıkıh yapmış olur.
    Usul-ü fıkıh ise fıkhi hükümleri çıkarmaya
    yarayan kaideleri bilmektir diye tarif edilmektedir.
    Öyleyse fıkıh usulü, ameli hükümleri, tafsili
    delillerinden istinbat etmek için gereken metodları
    tanıtan kaideler ilmi olur. Mesela emrin vücubu,
    nehyin de haramlığı gerektirdiğini bize fıkıh usulü
    öğretir. Fakih, farz olup olmaması bakımından namazın
    hükmünü ortaya koyacağı zaman “Namazı dosdoğru kılın”
    (Nisa 4/ 102, En’am 6/ 72) ayetini okur.
    Usul, hukukçunun (fakihin), delillere
    dayanarak hüküm çıkarırken tutacağı yolu ve delilleri
    kuvvetine göre tertip ederek, Kur’an’ı Sünnetten,
    Sünneti kıyas ve doğrudan doğruya nassa dayanmayan
    diğer delillerden öne almasını açıklayan metodlardır.
    Fıkıh ise, bu metodlara bağlı kalınarak hükümlerin
    çıkarılmasıdır. Yani fıkıh hükümleri delilleri ile
    birlikte bilmektir.
    Fıkıh usulünün konusu bu ilmin tarifinden
    çıkarılabilir. Fıkhın konusu ayrı ayrı delilleriyle
    hükümlerdir. Yani fıkıh bir nevi neticeleri verir ve
    bu neticelerin yani hükümlerin aynı zamanda
    delillerinden de bahseder. Fıkıh usulüne gelince bu
    ilim, hüküm çıkarma yani istinbat metodunu konu olarak
    ele alır. Her iki ilim, delillerden bahseder bu
    bakımdan birbirine benzerler ancak ayrıldıkları
    taraflar da vardır. Fıkıh, cüzi ve ameli hükümleri
    çıkarmak için delilleri ele alır ve her delilin ifade
    ettiği hükmü tayin eder.
    Fıkıh usulü ise delillerden hüküm çıkarma
    metodunu, delillerin hüccet olma bakımından derece ve
    durumlarını inceler. Mesela Kur’an’ın hüccet oluşunu,
    Sünnetten önce geldiğini ve şeriatın aslını teşkil
    ettiğini, zanni ve kati delili, nassların zahirleri
    arasında bir çatışma olduğu zaman gidilecek yolu
    gösteren metodu, çeşitli ibarelerin delalet derecelerini, hass ve amm’ın mertebelerini açıklar.
    Mükellef kime derler, mükelleflerin işlemesi ve
    işlememesi gibi konular yani farz vacip sünnet
    müstehap haram mekruh ve müfsid konularını inceler.
    Hastalık delilik vesaire gibi mükelleflere arız olan
    ve onların sorumluluklarını azaltan ya da tamamen
    ortadan kaldıran durumları tesbit eder.
    Bu düşüncelerle diyebiliriz ki, fakihin doğru
    yoldan sapmaması için hüküm çıkarırken bağlı kalması
    lüzumlu olan metodla ilgili bütün hususlar Fıkıh
    usulünün konusuna dahildir. Netice olarak fıkıh
    usulünün konusu ne sadece deliller ve ne de sadece
    hükümlerdir, belki hüküm çıkarma bakımından delillerin
    nasıl kullanılacağını göstermekle hem deliller ve hem
    de hükümleridir, diyebiliriz.
    Fıkıh usulünün doğuşu fıkıh ile beraber
    olmuştur. Fakat Fıkıh usulü fıkıhtan sonra tedvin
    edilmiştir.
    İstinbat yani hüküm çıkarma işi, Hz.
    Peygamberden sonra sahabiler çağında başladığına göre,
    sahabiler arsında yer alan Abdullah b. Mesud, Hz. Ali
    ve Hz. Ömer gibi fakihler, herhangi bir konuda hüküm
    verirken tamamen bağımsız, hiçbir kayıt ve esasa
    bağlanmaksızın fikir beyan etmiyorlardı. Onlar bir
    fikir beyan ederken ve bir konuda hüküm verirken bir
    takım kural ve kaidelere uyarak düşüncelerini ifade
    ediyorlardı. Mesela Hz. Ali içki içenlere verilecek
    ceza hakkında “İnsan içki içince hezeyanda bulunur,
    hezeyanda bulununca kazf (zina iftirası) eder,
    dolayisiyle içki içen kimseye kazf cezası gerekir”
    derken neticeye veya zerayi esasına göre hüküm verme
    Metodunu kullanmış oluyordu. Abdullah İbn Mesud da
    “kocası ölen hamile bir kadının iddeti doğuma
    kadardır” diyor ve “Gebe olanların iddeti, doğurmaları
    ile tamamlanır.”
    (Talak 65/ 4) ayetini sözüne delil olarak getirdikten
    sonra, Talak suresinin Bakara suresinden sonra
    geldiğini anlatmak istiyordu. Böylece o bir fıkıh
    usulü kuralına işaret ediyordu. Bu da sonra gelen
    nassın, önce gelen nassı nesh veya tahsis etmesidir.
    İşte sahabiler her zaman açıklamasalar bile
    içtihatlarında bu gibi metodlara uyuyorlardı.
    Tabiiler çağında Medine’de Said el-Müseyyeb
    ve diğerleri, Irakta Alkame ve İbrahim en-Nahai gibi
    zatlar fetva veriyorlardı. Bunlar Kur’an, Sünnet ve
    sahabenin fetvaları ışığında hareket ediyorlardı. Nass
    bulunmayan yerlerde ise kimisi, maslahata dayanıyor
    kimisi de kıyas yapıyordu. Müctehid imamlar devrinde
    ise yavaş yavaş mezhepler teşekkül ediyor ve her
    ekolün kendine göre istinbat metodu ortaya çıkmış
    oluyordu. Mesela İmam Azam’ın ve İmam Malikin kendine
    mahsusu metodları vardı.
    İmam Şafii’ye geldiğimiz zaman onun fıkıh
    usulünü tedvin ettiğini ve istinbat metodlarını tesbit
    ettiğini görüyoruz. Onun için bu ilmi ilk defa yazıya
    geçiren ve bu konuda ilk eser yazan İmam Şafiidir.
    Onun er-Risale adlı eseri bize kadar ulaşan bu konuda
    ilk yazılmış eserdir.(M.Ebu Zehra İslam Hukuku
    Metodolojisi s. 22-23) Böylece bu ilmin ilk
    kurucusunun İmam Şafii olduğu ortaya çıkmaktadır.
    Her ilim dalının bir terminolojisi vardır.
    Terimleri bulunmayan bir alana ilim denilemez. Terim,
    kök manasından başka bir anlam taşıyan ve bu anlam o
    ilme mensup bütün bilginler tarafından ittifakla
    kullanılan kelimedir. Terimler bir nevi ilimlerin
    dilidir. Eğer bir alanda herkesin kendine göre
    terimleri varsa, ıstılahları varsa herkesin yolu ayrı
    demektir. Bu takdirde burada ilimden bahsedilemez.
    Mesela tarikat ve tasavvuf şahıslara göre değiştiği,
    kal işi değil hal işi olduğu için ilim değildir. İlim
    her kesin ittifakla bir kelimeyi aynı anlamda
    kullanmalarıdır. O yüzden usulü fıkıh bir terminoloji
    ortaya koymuştur. Mesela Kitap Sünnet İcma Kıyas...
    Haberi vahid, meşhur, mütevatir. Delil, hüküm, hass,
    amm, müşterek, müevvel bunlardan birkaçıdır. Kitap
    denildiği zaman bundan herkesin anladığı Kuran-ı
    Kerimdir. Başka bir şey anlaşılamaz. Buna göre fizik,
    kimya, astronomi ve biyoloji ilim olduğu gibi, fıkıh,
    usulü fıkıh kelam gibi disiplinler de ilimdir. O
    nedenle bugün İlahiyat fakülteleri din adamı değil,
    ilim adamı yetiştirmektedir.

    Prof. Dr. Osman EskicioğluDEÜ İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi

    İlgili Yazılar

  2. 2
    Ecir Devamlı Üye

    --->: Usul-ü Fıkıh Veya Fıkıh İlmi Mitodolojisi

    Faydalı bir paylaşım olmuş.Allah razı olsun hocam...


+ Yorum Gönder