Din İşleri Yüksek Kurulu Kararlari ( organ nakli ) 5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
  1. 1
    mumsema Administrator
    mumsema
    Administrator
    mumsema - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Profili:
    Üyelik: 20.Ocak.2007
    Üye No: 129
    Mesaj Sayısı: 7,601
    Tecrübe Puanı: 108
    Yer: Türkiye

    Din İşleri Yüksek Kurulu Kararlari ( organ nakli )


    DİN İŞLERİ YÜKSEK KURULU KARARLARI


    Organ Naklİ

    (KARAR TARİHİ : 03.03.1980)
    Hacettepe Üniversitesi Tıp. Fakültesi Öğretim Üyelerinden Doç. Dr. Mehmet Haberal’ın ölmüş kimselerden alınacak organ ve dokuların, tedavileri ancak bu yoldan yapılabilecek hastalara nakli konusunda, Başkanlık Makamından havale olunan dilekçesi Kurulumuzca incelendi.
    Yapılan müzakere sonunda :
    Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde, organ ve doku nakli konusunda sarih bir hüküm bulunmamaktadır. İlk müçtehit ve fakihler de, kendi devirlerinde böyle bir mesele söz konusu olmadığı için, bu ameliyyenin hükmünü geniş şekilde açıklamamışlardır. Ancak dinimizde, Kitap ve Sünnet’in delaletlerinden çıkarılmış umumi hükümler ve kaideler de vardır. Kitap ve Sünnet'te açık hükmü bulunmayan ve her devirde karşılaşılan yeni yeni meselelerin hükümleri, İslam fakihleri tarafından bu umumi kaideler ile hükmü bilinen benzer meselelere kıyas edilerek çıkarılmış, hiçbir mesele cevapsız bırakılmamıştır. Organ ve doku nakli konusunda hükmünü tayinde de aynı yola baş vurulması uygun olacaktır.
    Bilindiği üzere, insan mükerrem bir varlıktır. Mahlukatı içinde Allah onu mümtaz kılmıştır. Bu itibarla normal durumlarda ölü ve diri kimselerden alınan parça ve organlardan faydalanılması, insanın hürmet ve kerametine aykırı görüldüğünden, İslam fakihlerince caiz görülmemiştir. Ancak, zaruret durumunda, zaruretin mahiyet ve miktarına göre bu hüküm değişmektedir.
    Nitekim dinimiz, bir kısım fiil ve davranışları yasak kılmış, Kitap ve Sünnet bunları tespit etmiştir. Sözgelimi murdar hayvan (meyte), kan, domuz eti, şarap... vb. şeylerin yenilip içilmesi, alınıp satılması, ilaç olarak kullanılması haram kılınmıştır. Ancak zaruret halinde bunlardan zaruret miktarında (ölmeyecek kadar) yenilip içilmesinin (el-Bakara, 173; el-Maide, 3; el-En’am, 119) meşru olduğu beyan buyrulmuştur.
    Söz konusu ayet-i celilelerden, İslam fakihleri, zaruretlerin bir ölçüde dinen yasaklanmış şeyleri mübah kıldığı ve zaruret halinde sadece ayet-i kerimelerde beyan edilen yasakların değil, zaruret halinin giderilmesi için yapılması zorunlu ve başka bir çare olmayan bütün yasakların zaruret miktarınca işlenmesinin caiz ve mübah olduğu sonucuna varmışlardır.
    O halde, ölmüş kimselerden tedavi maksadıyla organ ve doku alma ve bunları hasta veya yaralı kimselere nakletme konusunda bir hükme ulaşabilmek için;
    Zarurete binaen, cesedin kesilmesi, organ ve dokularından bir kısmının alınmasının caiz olup olmadığı,
    Hastalığın tedavisinin zaruret sayılıp sayılmayacağı (Haram ile tedavinin hükmü)
    Organ ve doku nakli caiz ise hangi şartlarla caiz olduğunun bilinmesi gerekmektedir.
    İslam fakihleri, karnında canlı halde bulunan çocuğun kurtarılması için ölü annenin karnının yarılmasına,
    Başka yoldan tedavileri mümkün olmayan kimselerin kırılmış kemiklerinin yerine, başka kemiklerin nakline,
    Bilinmeyen hastalıkların öğrenilmesi ve hayatta bulunmaları sebebiyle ölülere nisbetle daha çok şayan-ı ihtiram olan hastaların tedavilerinin sağlanabilmesi için, yakınlarının rızası alınmak suretiyle, ölüler üzerinde otopsi yapılmasının caiz olacağına,
    Fetva vermişler, canlı bir kimseyi kurtarmak için, ölünün bir parçasını itlaf etmeyi caiz görmüşlerdir. Nitekim, Müşavere ve Dini Eserleri İnceleme Kurulu’nun 16.4.1952 tarih ve 211 sayılı kararında, özetle;
    “...âmmenin menfaat ve maslahatı göz önünde tutularak, bilinmeyen bir hastalığın bilinir hale gelmesi, hastalığın bilinmemesinden doğacak âmme zararının önlenmesi, hayatta bulunmaları sebebiyle daha şayan-ı ihtiram olan hastaların tedavilerinin sağlanması gibi maslahat ve şer’î hikmetlerin husule gelmesini temin için, yakınlarının rızası alınarak, ölüler üzerinde otopsi yapmanın caiz olacağı ve bu gibi sebepler dolayısıyle ölüye gösterilmesi gereken hürmet ve tekrimin zevaline katlanmanın, İslamî hükümlerin bir gereği olduğu...” ifade olunmuştur.
    İslam fakihleri, açlık ve susuzluk gibi, hastalığı da haramı mübah kılan bir zaruret saymışlar, başka yoldan tedavileri mümkün olmayan hastaların haram ilaç ve maddelerle tedavilerini caiz görmüşlerdir. Günümüzde kan, doku ve organ nakli ve tedavi yolları arasına girmiş bulunmaktadır. O halde, hayatı veya hayatî bir uzvu kurtarmak için başka çare olmadığında, kan, doku ve organ nakli yolu ile de bazı şartlara uyularak, tedavinin caiz olması gerekir. Nitekim, Müşavere ve Dinî Eserleri İnceleme Kurulunun 25.10.1960 tarih ve 492 sayılı kararında, “tedavileri için kan nakline zaruret bulunan hasta ve yaralılara başka kimselerden kan naklinin; başka kimselerden alınacak parçaların takılmasıyla görmeleri mümkün olduğu takdirde; hayatında buna izin vermiş olan kimselerin, ölümlerinden sonra gözlerinden alınacak parçaların bu durumdaki kimselere takılmalarının caiz olacağı...” beyan edilmiştir.
    Din İşleri Yüksek Kurulu’nun 19.01.1968 gün ve 3 sayılı gerekçeli kararında ise “yalnız hayatı kurtarmak için değil, bir organı tedavi etmek, hastalığın tedavisini çabuklaştırmak için de kan naklinin caiz olduğu, tıbbi ve hukuki kaidelere riayet edilmek şartıyla kalp naklinin de caiz olacağı...” ifade olunmuştur.
    Yurdumuz dışında, çeşitli İslam Ülkelerinin yetkili kişilerince de aynı yolda fetvalar verildiği bilinmektedir.
    Kurulumuzca da aşağıdaki şartlara uyularak yapılacak organ ve doku naklinin caiz olacağı sonucuna varılmıştır.
    Zaruret halinin bulunması, yani hastanın hayatını veya hayatî bir uzvunu kurtarmak için, bundan başka çaresi olmadığının, meslekî ehliyet ve dürüstlüğüne güvenilen bir tabip tarafından tespit edilmesi,
    Hastalığın bu yoldan tedavi edilebileceğine tabibin zann-ı galibinin bulunması,
    Organ veya dokusu alınan kişinin, bu işlemin yapıldığı esnada ölmüş olması,
    Toplumun huzur ve düzeninin bozulmaması bakımından organ veya dokusu alınacak kişinin sağlığında (ölmeden önce) buna izin vermiş olması veya hayatta iken aksine bir beyanı olmamak şartıyla, yakınlarının rızasının sağlanması,
    Alınacak organ veya doku karşılığında hiçbir şekilde ücret alınmaması,
    Tedavisi yapılacak hastanın da kendisine yapılacak bu nakle razı olması gerekir.
    (el-İsra Suresi , 70; et-Tin Suresi, 4
    el-Hidaye, el-İnaye ve Feth’ül-Kadir 1/65; Fethu babi’l-İnaye, 1/126; Fetevay-ı Hindiye, 2/390
    Cessas, Ahkamü’l-Kur’an, 1/156; İbnü’l-Arabi, Ahkamü’l-Kur’an, 1/55; Kurtubi, 2/232 ve 7/73; İbn Hazm, el-Muhalla, 7/426
    Fetevay-ı Hindiye, 2/296; el-Va’yü’l-İslami, Sayı 137, Yıl 1396, Kuveyt; Istılahat-ı Fıkhiye,3/157
    Fetevay-ı Hindiye 2/390)
    Türkçe İbadet

    (KARAR TARİHİ : 04.12.1997 )
    Son günlerde Türkçe ibadet ve özellikle Kur’an-ı Kerim’in namazda Türkçe tercemesinin okunmasına dair tartışmaların yoğunluk kazanması üzerine konu Kurulumuzda görüşüldü. Yapılan inceleme ve müzakere sonunda:
    Bütün ilahi kitaplar, onları insanlığa tebliğ ile görevlendirilen Peygamberlerin konuştukları dille indirilmişlerdir.
    Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.) Arabistan’da Araplar arasında yetiştiği ve Arapça konuştuğu için, O’nun tebliğ ettiği Kur’an-ı Kerim de Arapça olarak indirilmiştir.
    Ancak Yüce Rabbımızın bütün insanlığa son kitabı ve ebedi hitabı olan Kur’an-ı Kerim, sadece Araplar ve Arapça’yı bilenler için değil, bütün insanları sapıklıklardan korumak, onlara Hakkı ve hakikati öğretmek, hidayet ve gerçek saadet yolunu göstermek için indirilmiştir. Bunun gerçekleşebilmesi için de, Kur’an-ı Kerim’in bildirdiği ilahi gerçek ve öğütlerin herkese, bütün insanlığa tebliğ edilmesi, herkes tarafından öğrenilmesi, anlaşılması, üzerinde düşünülmesi, kavranması ve kalplere yerleşmesi gerekir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de:
    “Bu Kur’an, bütün insanlara bir açıklama, sakınanlara yol gösterme ve bir öğüttür.” (Al-i İmran, 3/138)
    “Ey Peygamber, Rabbından sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, O’nun elçiliğini yapmamış olursun...” (Maide 5/67)
    “Kendilerine, indirileni insanlara açıklayasın diye sana Kur’an’ı indirdik.” (Nahl, 16/44)
    “Bu Kur’an, ayetlerini iyiden iyiye düşünsünler, tam akıl sahipleri ibret alsınlar diye sana indirdiğimiz feyz kaynağı bir kitaptır.” (Sad, 38/29)buyurulmuştur.
    İfade edildiği üzere Kur’an-ı Kerim Arapçadır. Cenab-ı Hakk’ın yüce kelamı kutsal kitabımızın dilinin her müslüman tarafından bilinmesi ve anlaşılması, arzu edilen bir durum ise de, âdeten mümkün değildir. O halde Kur’an-ı Kerim’in Arapça bilmeyenlere tebliğ edilebilmesi ve onların da bu Yüce Kitapta bildirilen ilahî gerçek ve öğütleri anlayıp üzerinde düşünebilmeleri ve O’nun hidayetinden yararlanabilmeleri için, başka dillere tercüme edilmesine, kısa ve uzun açıklamalarının yapılmasına kesin ihtiyaç hatta zaruret vardır. Nitekim, İslamın ilk dönemlerinden itibaren buna ihtiyaç duyulmuştur. Ashabın ileri gelenlerinden Selman-ı Farisî’nin İranlı hemşehrilerinin isteği üzerine Fatiha Sûresini Farsçaya çevirip onlara gönderdiği bazı kaynaklarda (bk. Serahsi, el-Mebsut, I, 37, Beyrut, 1398/1978) yer almıştır. Günümüzde Kur’an-ı Kerim, dünyadaki belli başlı hemen bütün dillere çevrilmiş durumdadır. Dilimizde de yüzün üzerinde meal, terceme ve tefsiri bulunmaktadır.
    Kur’an-ı Kerim’in namazda Türkçe tercemesinin okunmasına gelince:
    Kur’an-ı Kerim’de “Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun” (Müzzemmil, 73/20) buyrulduğu gibi, Hz. Peygamber (s.a) de bütün namazlarda Kur’an-ı Kerim okumuş ve namaz kılmayı iyi bilmeyen bir sahabiye namaz kılmayı tarif ederken “... sonra Kur’an’dan hafızanda bulunanlardan kolayına geleni oku.” (Müslim, Salat, 45) buyurmuştur. Bu itibarla namazda kıraat yani Kur’an okumak, Kitap, Sünnet ve İcma ile sabit bir farzdır.
    Bilindiği üzere Kur’an, Cenab-ı Hakk’ın Hz.Muhammed (s.a,)’e Cebrail aracılığı ile indirdiği manaya delalet eden elfazın (nazm-ı münzel’in) ismidir. Sadece mana olarak değil, Resülüllah (s.a.)’in kalbine elfazı ile indirilmiştir. Bu itibarla bu elfazdan anlaşılan ve başka lafızlarla (sözlerle) ifade edilen mana Kur’an değildir. Çünkü indirildiği elfazın dışında, hatta Arapça bile olsa, başka sözlerle ifade edilen mana Cenab-ı Hakk’ın kelamı değil, mütercimin ondan anladığı yorumdur. Oysa Kur’an kavramının içeriğinde, sadece mana değil, bir rüknü olarak onun elfazı da vardır. Nitekim:
    “Şüphesiz O, alemlerin Rabbı tarafından indirilmiştir. Onu Ruhu’l-emin (Cebrail), uyarıcılardan olasın diye, senin kalbine apaçık Arap diliyle indirdi.” (Şuara 26/192-195)
    “Böylece biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik.” (Ta-Ha 20/113)
    “Korunsunlar diye dosdoğru Arapça bir Kur’an indirdik.” (Zümer, 39/28)
    “Bu bilen bir toplum için, ayetleri Arapça bir Kur’an olmak üzere ayrıntılı olarak açıklanmış bir kitaptır.” (Fussilet, 41/3) gibi tam on ayrı yerde (Yusuf, 12/2; Ra’d, 13/37; Nahl, 16/103; Şura, 42/7; Zuhruf, 43/3; Ahkaf, 46/12) nazm-ı münzel’in Arapça olduğunu ifade eden ayetlerden, sadece mananın değil, elfazının da Kur’an kavramının içeriğine dahil olduğu açık ve kesin bir şekilde anlaşılmaktadır. Bu sebepledir ki, tercemesine Kur’an denilemeyeceği ve tercemesinin Kur’an hükmünde olmadığı konusunda İslam bilginleri görüş birliği içindedir.
    Bilindiği üzere terceme, bir sözün anlamını başka bir dilde dengi bir sözle aynen ifade etmek demektir. Oysa her dilin, başka dillerde bulunmayan (kendine ait) ifade, üslup ve anlatım özellikleri vardır. Bu yüzden, edebî ve hissî yönü bulunmayan bazı kuru ifadeler dışında, hiçbir terceme aslının yerini tutamaz ve hiçbir terceme de her bakımdan aslına tam bir uygunluk sağlanamaz. O halde, Kur’an-ı Kerim gibi, ilahî belağat ve i’cazı haiz bir kitabın aslı ile tercemesi arasındaki fark, yaratan ile yaratılan arasındaki fark kadar büyüktür. Çünkü biri Yaratan Yüce Allah’ın kelamı; diğeri ise yaratılan kulun aciz beyanı. Hiç böylesi bir tercemenin, Allah kelamının yerine konulması ve aynı hükümde tutulması mümkün olur mu?
    Kaldı ki, İslam dini evrensel bir dindir. Değişik dilleri konuşan bütün müslümanların ibadette ortak bir dili kullanmaları onun evrensel oluşunun bir gereğidir.
    Herkesin konuştuğu dil ile ibadet yapmaya kalkışması, Peygamberimizin öğrettiği ve bugüne kadar uygulana gelen şekle ters düşeceği gibi içinden çıkılmaz bir takım tartışmalara da yol açacağı muhakkaktır. Konuya ülkemiz açısından baktığımızda ise böyle bir uygulamanın dışarıda Türkiye aleyhinde, içerde ise Devlet aleyhinde bir malzeme olarak kullanılacağı, vatandaşların birlik ve beraberliğini zedeleyeceği, sonuç olarak bir takım huzursuzluklara sebebiyet vereceği dikkatten uzak tutulmamalıdır.
    Diğer taraftan, yüzleri aşan terceme ve meal arasından din ve vicdan hürriyetini zedelemeden, üzerinde birlik sağlanacak birisinin namazda okunmak üzere seçilmesi ve buna herkesin benimsemesi mümkün görülmemektedir.
    Türkçe namaz ile Türkçe dua birbirine karıştırılmamalıdır. Çünkü dua kulun Allah’tan istekte bulunmasıdır. Bunun ise herkesin konuştuğu dil ile yapılmasından daha tabii bir şey olamaz ve zaten genelde de ülkemizde Türkçe dua yapılmaktadır.
    Diğer taraftan, Kur’an-ı Kerim’in en önemli özelliklerinden biri de i’cazdır. Bir benzerinin ortaya konulması konusunda, Kur’an bütün insanlığa meydan okumuştur. Bu i’cazın sadece anlamda olduğu söylenemez. Aksine, “onun Allah katından indirildiğinde şüpheniz varsa, haydi bir benzerini ortaya koyun” anlamındaki tehaddi (meydan okuma) ayetlerinden (Bakara 2/23-24; Yunus, 10/37-38; Hud, 11/13; İsra, 17/88; Tur, 52/33-34) bu özelliğin daha çok lafızla ilgili olduğu anlaşılmaktadır.
    Ayrıca bir benzerini ortaya koymak için, insanlar ve cinler bir araya toplanıp birbirlerine destek olsalar bile bunu başaramayacaklarını ifade eden ayet-i kerime (İsra, 17/88) den de, Kur’an’ın bir benzerinin yapılamayacağı ve bu itibarla tercemesinin Kelamullah sayılamayacağı, o hükümde tutulamayacağı ve dolayısıyle namazda tercemesinin okunamayacağı açıkça anlaşılmaktadır. Nitekim, 1926 yılında İstanbul Göztepe Camii İmam-Hatibi Cemal Efendi’nin Cuma namazında Kur’an-ı Kerim’in Türkçe tercemesini okumasıyla ilgili olarak İstanbul Müftülüğü(nün 20 Mart 1926 tarih ve 92-93 sayılı yazısı üzerine, altında Atatürk tarafından göreve getirilen ilk Diyanet İşleri Reisi Rifat Börekçi’nin imzası bulunan 9 Ramazan 1324/23 Mart 1926 tarih ve 743 numaralı Müşavere Hey’eti kararında:
    “Namazda kıraet-i Kur’an bi’l-icma farz ve Kur’an’ın hangi bir lügat ile tercemesine Kur’an itlakı kezalik bi’l-icma gayr-ı caiz ve namazda kıraet-i Kur’an mahallinde terceme-i Kur’an’ın adem-i cevazı da bi’l-umum mezahib fukahasının icmaı ile sabit olduğundan, hilafına mücaseret, namazı vaz’-ı şer’isinden tağyir ve emr-i dini istihfaf ve mel’abe şekline vaz’ı mutazammın olduğu gibi, beyne’l-müslimin iftirak ve ihtilafa ve memlekette fitne hûdusuna bâis olacağından, fiil-i mezbure mecasereti sabit olan merkum Cemal Efendinin uhdesindeki vezaif-i ilmiye ve diniyenin ref’i, emr-i zaruri halini almış olmakla ol vechile tebligat icrası...” denilmiştir.
    Şüphesiz bir müslümanın en azından namazda okuduğu Kur’an-ı Kerim metinlerinin anlamlarını bilmesi ve namazda bunları anlayarak ve duyarak okuması son derece önemlidir ve bu zor da değildir. Ancak manasını anlamak, onun hidayetinden faydalanmak ve Yüce Rabbimizin emir, yasak ve öğütlerinin neler olduğunu öğrenmek için Kur’an-ı Kerim’i terceme etmenin ve bu maksatla meal, terceme ve tefsirlerini okumanın hükmü başka; bu tercemeleri Kur’an yerine koymanın ve Kur’an hükmünde tutmanın hükmü yine başkadır.
    Namazda ve ibadet olarak Kur’an-ı Kerim asli lafızları ile okunur. Yüce Rabbımızın bize olan öğüt, buyruk ve yasaklarını öğrenmek, onun irşadından yararlanmak maksadıyla ise, terceme, meal ve açıklamaları okunur. Bu maksatla Kur’an-ı Kerim’in terceme, meal ve açıklamalarını okumak ta çok sevaptır ve genel anlamı ile ibadettir.
    TÜP BEBEK

    Kadın veya erkekteki bir kusur sebebiyle, tabiî ilişkiyle gebeliğin gerçekleşmesi mümkün olmadığı takdirde;
    1. <LI class=MsoNormal style="MARGIN-LEFT: 36pt; DIRECTION: ltr; MARGIN-RIGHT: 0cm; unicode-bidi: embed; TEXT-ALIGN: justify; tab-stops: list 36.0pt; mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; mso-list: l1 level1 lfo2">Döllendirilecek yumurta ve sperm, her ikisinin de nikahlı eşlere ait olması, yani bunlardan herhangi biri yabancıya ait olmaması; <LI class=MsoNormal style="MARGIN-LEFT: 36pt; DIRECTION: ltr; MARGIN-RIGHT: 0cm; unicode-bidi: embed; TEXT-ALIGN: justify; tab-stops: list 36.0pt; mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto; mso-list: l1 level1 lfo2">Döllenmiş olan yumurta, başka bir kadının rahminde değil, kendi rahminde (yumurtanın sahibi olan eşin rahminde) gelişmesi;
    2. Bu işlemin, gerek anne-babanın; gerek doğacak çocuğun maddî, ruhî ve aklî sağlığı üzerinde olumsuz bir etkisinin olmayacağı tıbben sabit olması;
    şartıyla, normal yoldan gebe kalması ve anne olması mümkün olmayan evli hanımların, çeşitli tıbbi yollarla gebeliklerinin sağlanmasında, İslâmî hükümler açısından bir sakınca görülmemektedir.
    Başka kadının yumurtası veya kocası dışında yabancı bir erkekten alınan sperm ile bir kadının gebeliğinin sağlanmasının ise insanlık duygularını rencide etmesi ve zina unsurlarını taşıması sebebiyle caiz değildir.
    KADINLARIN CUMA, BAYRAM VE CENAZE NAMAZI KILIP KILAMAYACAĞI VE BUNLARIN SAFLARDAKİ DURUMU

    Cuma namazı farz-ı ayın, bayram namazları vacip, cenaze namazı ise farz-ı kifayedir. Bunlardan cuma ve bayram namazları, ancak cemaatle kılınır. Cenaze namazının cemaatle kılınması şart olmadığı gibi; ister erkek, ister kadın olsun tek bir müslümanın kılmasıyla kifai farz yerine gelmiş olur. Görüldüğü üzere, gerek mükellefiyet gerek hüküm bakımından cenaze namazında kadın ile erkek arasında hiç bir fark yoktur.
    Cuma namazının farziyyetiyle ilgili ayetin (Cum’a, 62/9) kadın ve erkekleri içeren umumi hükmü sünnetle tahsis edildiği için, cuma namazı ile sadece hür, mukim ve (cuma namazına katılmaya engel olacak derecede hasta ve yaşlı olmayan) sağlıklı erkek Müslümanlar mükelleftir. Nitekim ayetin umumi hükmünden hür, mukim ve sağlıklı olmayanlara da cuma namazının farz olduğu anlaşılmakta ise de, ayetin hükmü bu yönden de tahsis edilmiştir. Nitekim bir hadis-i şerifte, "Hürriyetine sahip olmayan köle, kadın, çocuk ve hasta .müstesna olmak üzere, cemaatle cuma namazı kılmak, her müslüman üzerinde vacip bir haktır." (Ebu Davad, Salat, 168, Hadis No:1O67; Beyhekı, III, 172) buyurulmuştur. Bu itibarla kadınlar cuma namazı ile yükümlü değildir. Cuma namazının kadınlara farz olmadığı konusunda icma vardır. Asr-ı saadetten beri hiçbir İslam müçtehit ve alimi bunun aksini söylememiş, bütün İslam ülkelerinde, her dönemde uygulama da böylece devam ede gelmiştir.
    Vakıa, cuma ve bayram namazları ile yükümlü olmadıkları halde kadınlar isterlerse bu namazlara katılabilirler. Bu takdirde, kendisine cuma namazı farz olmayan (mesela dinen misafir sayılan) bir kişinin cuma namazını kıldığında o günkü öğle namazını kılmasına gerek olmadığı gibi, cuma namazına katılan kadınların da ayrıca öğle namazını kılmaları gerekmez. Nitekim günümüzde beş vakit namazda ve özellikle teravihte olduğu gibi, gerek asr-ı saadette, gerek sonraki dönelerde kadınlardan çok sayıda cuma ve bayram namazlarına katılanlar olmuştur. Ancak ne Hz. Peygamber (s.a.) döneminde ne de müteakip asırlarda beş vakit namazla mükellef kadınların tamamının cuma ve bayram namazlarına katıldığı sabit değildir. Günümüzde de isteyen hanımların cami adabına uyarak camilerin kendilerine ayrılan bölümlerinde,cuma ve bayram namazı kılmalarında hiçbir sakınca yoktur.
    Safların düzenlenmesine gelince:
    İslami hükümlere göre, sadece namaz kılarken değil, ihtiyaç ve zaruret bulunmadıkça kadınların erkekler arasına karışmayıp, uygun olan ayrı bir yerde bulunmaları uygun olur. Bu itibarla ister cuma, ister bayram, ister cenaze, hangi namaz olursa olsun, kadınlar erkeklerle birlikte namaz kıldıkları takdirde, erkeklerden ayrı, uygun bir yerde namaza durmaları gerekir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.) namaz saflarını önce erkekler, sonra erkek çocuklar en arkada da kadınlar olmak üzere düzenlemiş; "namazda erkek saflarının en faziletlisi en önde olanı, fazileti en az olanı ise en arkada bulunanıdır. Kadın safların en faziletlisi ise en arkada kalanı, en az faziletlisi ise en önde olanıdır." (Müslim, Salat , 132;Ebu Daud, Salat, 97. Tirmiz.i, Mevakıt, 52; Nesai, İmame, 32; İbn Mace, İkame, 52) buyurmuştur. Sünnet olan safların böyle olmasıdır. Sünnete uymayarak, kadınlar erkek safları arasına karışarak imama uyarlarsa, Hanefi mezhebine göre rüku ve secdeli namazlarda kadınların arkasında ve hizasında kalan erkeklerin namazları fasit olmuş sayılır. bu duruma sebep olan kadınlar da günah işlemiş olurlar. Bu durum, rüku, ve secdesi bulunmayan cenaze namazında meydana gelirse, erkeklerin namazı fasit olmazsa da, sünnete (yani Hz. Peygamber (s.a.) 'in düzenlemesine) aykırı hareket edildiği için mekruh olur.
    KUR'AN-I KERİM'DE BEŞ VAKİT NAMAZIN BULUNUP BULUNMADIĞI


    Belirli şartları taşıyan Müslümanlara günde beş vakit namazın farziyeti Kitap, sünnet ve icma ile sabittir. Beş vakit namazın eda edileceği vakitlere ve ne şekilde eda edileceğineKur'an-ı Kerim'in bir kısım ayetlerinde mücmel olarak işaret olunmuş, bu işaretler Rasalül1ah (s.a.)'in kavli ve fiili sünnetiyle açıklık kazanmıştır. Bilindiği üzere Kur ' an-ı Kerim ' deki mücmel emir ve hükümleri açıklama yetkisi, Onu insanlara tebliğle görevli olan Peygamber (s.a.) Efendimize aittir. O namazı bizzat kılarak ve Müslümanlara imam olup kıldırarak nasıl kılınacağını öğrettiği gibi bunların vakitlerini de göstermiştir. Gerek kılınış şekli, gerek vakitleri ile ilgili bu uygulama ameli tevatür o1arak, günümüze kadar devam etmiştir.
    Kur'an-ı Kerim' de beş vakit namaza mücmel olarak işaret eden ayetlerden Taha Süresinin 130 uncu ayetinde:
    "...Güneşin doğmasından önce de, batmasın dan önce de Rabbını övgü ile tesbih et. Gecenin bazı saatlerinde ve gündüzün etrafında (iki ucunda) da tesbih et ki, rızaya ulaşasın." buyurulmuş; güneşin doğmasından ve batmasından önce , gece saatlerinde ve gündüzün iki ucunda olmak üzere beş ayrı vakitte Cenab-ı hakk' ı tesbih yani namaz kılmak emredilmiştir.
    Bakara Süresinin 238 inci "namazlara ve ayrıca orta namaza devam edin" mealindeki Ayet-i kerimede "namazlar" anlamındaki "salâvat" kelimesi çoğuldur. Arapça da çoğul üçten başlar. "İki'' ye tesniye denir ve ''iki namaz'' sözü "salateyn'' şeklinde söylenir. Demek oluyor ki, ayetteki ''salavat'' sözünden en az üç namaz anlaşılır. Ayrıca bir de "orta namaz" var. Çünkü matuf, matuf aleyhten (üzerine atıf yapılandan) ayrıdır. Bu sebeple "orta namaz", "namazlar'' ifadesine dahil olmadığı gibi, her iki yanında eşit sayı bulunmadığı için, üç namazın arasında yer alacak bir namaza ''orta namaz'' denilmesi de mümkün değildir. O halde, ayetteki "salavat" kelimesi, en az dört namazı ifade eder. Orta namaz buna eklendiğinde beş vakit namaz ortaya çıkar. Orta namazın ikindi namazı olduğu bazı hadislerde açıklanmıştır.
    Hüd süresinin 114'üncü ayetinde ise, "Gündüzün iki ucunda ve gecenin (gündüze) yakın saatlerinde namaz kıl..." buyurulmaktadır.
    .
    Ayet-i celilede ''gündüze yakın saatler" anlamındaki "zülef" kelimesi, "zülfe" nin çoğuludur. Yukarıda belirtildiği üzere en az üç adedi ifade eder. demek oluyor ki, bu ayete göre gecenin gündüze yakın saatlerinde, (akşam, yatsı ve sabah namazı olmak üzere) en az üç namaz var. Ayrıca gündüzün iki ucunda da iki vakit var. Böylece bu ayet-i kerimeden de namazın beş vakit olduğu anlaşılmaktadır.
    Bunlardan başka Nisa, 4/103. Hud, 11/114; İsra, 17/78; Rum, 30/17-18; Nur, 24/36; Kaf, 50/39-40; Dehr (İns8n) , 76/25-26 ayet.-i kerimelerinde de beş vakit namaza veya vakitlerine mücmel o1arak işaret eden ifadeler bulunmaktadır. Bu mücmel ifade ve işaretler, Rasulüllah ( s.8. ) , in söz ve uygulamalar ile açıklanmış, onun açıkladığı ve uyguladığı şekilde bütün Müslümanlar tarafından ameli uygulama olarak günümüze kadar devam ettirilmiştir. Asr-ı Saadetten beri her asırda Müslümanlar beş vakit namaz kılmış hiç kimse bunun aksini söylememiştir. Bu itibarla "Kur'an' da beş vakit namazın bulunmadığı iddiasının ilmi hiç bir değeri yoktur.
    KADINLARIN ÖZEL HALLERİNDE YAPAMAYACAKLARI İBADETLER

    Dinimiz Müslümanları ibadet etmekle yükümlü kılmıştır. Hemen her konuda olduğu gibi bu konuda da kadın ile erkek arasında bir ayırım yapmamıştır. Çünkü erkeğin olduğu kadar kadının da ibadete ihtiyacı vardır. Erkek, yapmakla yükümlü olduğu ibadet görevini yapmadığı zaman Allah’a karşı sorumlu olduğu gibi kadın da aynı şekilde sorumludur.
    Ancak kadınlarda, ayhali (hayz), lohusalık (nifas) ve istihaza (özür akıntısı) denilen, kendilerine özel bazı haller vardır.

    Kadınların ayhali dönemlerinde, -temizleninceye kadar,- cinsî ilişkide bulunmaları Kur’an-ı Kerim’de (Bakara, 2/222) yasaklanmış; namaz, oruç ve Kabe’yi tavaf da, sünnetle bu yasak kapsamina alınmıştır. Nitekim, Fatma binti Ebî Hubeyş’in:
    -Ben istihazalı bir kadınım; hiç akıntım durmuyor. Namazı bırakayım mı? şeklindeki sorusuna Hz.Peygamber (s.a.):
    “-Hayır, o hayız akıntısı değil; damardan gelen hastalık kanıdır. Adet gördüğün günler sayısınca namazı bırak. (Bu sayı dolunca) yıkan ve namaz kıl” (Müslim, Hayz, 14; Ebû Davûd, Taharet, 109; Tirmizi, Taharet, 96; Nesaî, Hayz, 2) buyurmuştur. Bu istihazalı durumda olan kadınlar, taharet yönünden özürlü kimseler gibi, her vakitte abdest alarak namazlarını kılarlar. Nitekim Tirmizi’nin rivayetinde: “vakit gelince her namaz için abdest al” ziyadesi de yer almıştır.

    Kadınların ayhali dönemlerinde namaz kılamayacakları, oruç tutamayacakları ve Kabe’yi tavaf edemeyecekleri ayrıca bu günlerde kılamadıkları namazlarını kaza etmeleri de gerekmediği konusunda İslâm müctehid ve fakihleri arasında icma vardır. Sözüne itibar edilen hiçbir İslâm bilgini bunun aksini söylememiştir. Nitekim:
    - Neden, âdet gören bir kadın (temizlendikten sonra âdet günlerinde kılmadığı namazları kaza etmiyor da tutmadığı oruçları kaza ediyor? diye soru soran Muaze adlı hanıma Hz.Aişe:

    - Sen (hanımların ay halinden kılamadıkları namazların da kazası gerekeceğini söyliyen) Haruriye’den misin? demiş;
    - Hayır, Haruriye değilim, ama (öğrenmek için) soruyorum, cevabı üzerine: Hz.Aişe:
    - “Vaktiyle bu iş bizim başımıza geldiğinde, orucu kaza etmekle emrolunduk, namazın kazasıyle emrolunmadık, (Müslim, Hayz, 15) demiştir.

    Ayhalinde iken kadınların Kâbe’yi tavaf edemeyecekleri konusunda da Hz.Aişe; veda haccı esnasında yolda Serif denilen yerde âdet görmeye başlaması üzerine, Rasûlüllah (s.a.)’in:
    - “Bu Allah Teâlâ’nın, Hz.Adem’in kızları üzerine yazdığı bir şeydir. (senin elinde olan bir şey değildir). Hacıların, hacla ilgili yaptıklarını sen de yap. Ancak âdet gördüğün sürece Kâbeyi tavaf etme, buyurduğunu” (Buharî, Hayz, 1) nakletmiştir.

    Nifas (lohusalık) hali de hayız gibidir. Hayız ile ilgili hükümler aynen nifas için de geçerlidir. Nitekim bazı hadis-i şeriflerde “nifas” kelimesi “hayız” anlamında da kullanılmıştır. İbn Hazm diyor ki, Peygamberimizin “nifas” kelimesini “hayız” anlamında da kullanmasından, bunların hükümlerinin aynı olduğu anlaşılır.(El-Muhalla, I, 273) İslam âlimleri, nifasın hükmünün, hayız gibi olduğu hususunda ittifak halindedir.(Neylü’l-evtar, I, 333)

    Âdet gören veya lohusa olan kadınların Kur’an-ı Kerim’i okumalarına gelince; bu konuda İslâm âlimlerinin farklı görüşleri vardır.
    İmam Mâlik ve Ahmed İbn Hanbel’e göre hayızlı veya lohusa olan kadınların el sürmeyerek ezbere veya yüzünden Kur’an-ı Kerim’i okuyabilirler.(Babu Fethi’l-İnaye, I,217) İmam Mâlik bu durumdaki Kur’an öğretici ve öğrencilerinin Kur’an-ı Kerim’i tutmalarını da öğretme ve öğrenme zaruretine binaen câiz görmüştür.(Babu Fethi’l-İnaye, I, 217-218)

    Zahiri mezhebi fakihlerinden İbn Hazm ise hayız ve lohusa olan kadınlarla cünüp olan kimselerin hem Kur’an-ı Kerim’i tutmaları ve hem de okumalarının câiz olduğunu söylemiştir.(el-Muhallâ, I, 94)

    Hanefi ve Şafiîler ise Tirmizî, ile İbn Mâce’nin İbn Ömer (r.a.)den rivâyet ettikleri:
    “Ayhali olan kadın ve cünüp olan kimse Kur’an’dan hiçbir şey okuyamaz.”(Tirmizi, Tahare, 98; İbn Mâce, Tahare, 105) anlamındaki hadis-i şerifini esas alarak, hayız veya lohusa olan kadınların Kur’an-ı Kerim’i okumalarının caiz olmadığını söylemişlerdir.

    Görüldüğü üzere, Kur’an-ı Kerim’de yasaklanmadığı için, kadınların âdet günlerinde namazlarını kılıp oruçlarını tutabilecekleri sözü isabetli değildir. Bu iddia, bu konudaki hadis-i şeriflere ve peygamberimizden günümüze kadar ki icma haline gelmiş uygulamaya aykırıdır. Yukarda belirtildiği üzere, sözüne itibar edilen hiç bir İslâm âlimi böyle görüş ileri sürmemiştir. Konuya kadın erkek eşitliği açısından bakmak da yanlıştır. Bunun kadın erkek eşitliğiyle bir ilgisi yoktur. Peygamberimiz hanımların bu halleri devam ettiği sürece namaz kılamıyacaklarını, oruç tutamıyacaklarını ve Kâbeyi tavaf edemiyeceklerini bildirmiştir. Şüphesiz her konu Kur’an-ı Kerim’de detaylı olarak yer almamıştır. Kur’an-ı Kerim’den sonra İslâmî hükümlerin ikinci kaynağı da sünnettir. Kur’an-ı Kerîm’de:
    “Kim Peygambere itaat ederse, gerçekte Allah’a itaat etmiştir. (Nisa, 4/80); “Peygamber size ne verdi ise onu alın ve size neyi yasakladı ise ondan sakının.”(Haşr,59/7) buyurulmuş; peygamberimizin emir ve tavsiyelerine uyulması emredilmiştir.

    Sünnette yer alan ve tarih boyunca da sünnete uygun olarak uygulanan bir konu hakkında aykırı bir görüşte bulunmanın bir değer taşımıyacağı açıktır.

    TERAVİH NAMAZININ KAÇ REKAT OLDUĞU

    Teravih ramazan ayına mahsus bir gece namazıdır. Yatsı namazından sonra kılınır. Kadın erkek her Müslüman için sünnet-i müekkede bir namazdır. Kılınmadığı takdirde kazası gerekmez. tek başına kılınabildiği gibi cemaatla kılınması kifai sünnettir. peygamberimiz cemaatla namaz kılmaya olan iştiyakına rağmen farz namazları dışında sadece teravih namazını cemaatla kılmışlardır. (1)
    Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) bu namazın kılınmasını ümmetine tavsiye ve teşvik etmişlerdir: “Kim inanarak ve sevabını umarak Ramazan namazını kılarsa geçmiş günahlarından bir kısmı bağışlanır.” (2) buyurmuşlardır.

    Buhari teravihin önemine binaen bu hadisi “nafile olan Ramazan Namazını kılmak imandandır” başlığı ile açtığı bir babda zikretmiştir.(3)

    Toplumumuzda her kesimin ilgisini çeken bu çok sevimli ve ruhlara ferahlık veren neşeli ibadetimiz ülkemizde büyük bir huşu ve huzur içerisinde yerine getirilmekte toplumumuzda birlik beraberliği ve uzlaşıyı da beraberinde getirmektedir.

    Teravih namazını ilk olarak Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) bir ramazan gecesi ashabı ile birlikte kılmışlardır. Ertesi gün duyulunca cemaat artmış yine teravih namazı beraber kılınmıştı. Üçüncü gece cemaat daha da çoğalmış yine Rasullüllah hanesinden çıkıp teravih namazını ashabıyle kılmışlar ancak dördüncü gece cemaat mescide sığmayacak derecede çoğalınca Peygamberimiz yalnız yatsı namazını kıldırarak hanesine çekilmiş teravih namazı için çıkmamış ve sabah namazına kadar bekleyen cemaata namazdan sonra “teravih için beklediğinizi biliyordum fakat üzerinize farz olur da edasından aciz kalırsınız diye korktum.” (4) buyurmuştur. O günden sonra herkes teravih namazını evinde veya mescidde kendi kendine kılmaya devam etmiştir. Hz.Ömer devlet başkanlığı sırasında teravih namazı kılmadaki dağınıklığı görmüş bunu önlemek için cemaati bir imam arkasında toplayıp tekrar cemaatla kılmanın daha hoş olacağını arkadaşlarına söylemiş ve ashabın ileri gelen hafızlarından U’bey İbn-i Kâ’bı imam tayin ederek teravih namazının cemaatla kılınmasını başlatmıştır. Hz.Ömer halkın dini bir vecd ile namaz kıldıklarını görünce “bu ne güzel bir adet oldu” diye sevincini belirtmiştir. Gerçi teravih namazı zamanı saadette vardı. Birkaç gece de olsa bizzat Rasulüllah’ın beraberinde cemaatla kılınmıştı. Dinde olmayan birşey dine sokulmamıştı. Bu bakımdan Hz.Ömer’in “şu ne güzel bir bid’at oldu” sözündeki bid’at ifadesi dinde olmayanı dine sokma anlamında değildir. Belki cemaatla kılınmasının yeniden ihdas edilmiş olması anlamındadır. Bunun da bir sakıncası yoktu. Çünkü Hz.Peygamber farz sayılacağı endişesiyle teravihin cemaatla kılınmasını bırakmıştı. Onun irtihalinden sonra artık böyle bir endişe de kalmamıştı. Teravihin tekrar cemaatla kılınması şariin maksadına aykırı değildi.
    Nitekim bilahire Hz.Ali (r.a.) da bu namazı teşvik etmiş ve “Ömer mescidlerimizi teravihin feyziyle nurlandırdığı gibi Allah’da Ömer’in kabrini öyle nurlandırsın” diye memnuniyetini belirtmiştir.

    Hz.Ömer zamanındaki cemaatla kılınan teravihin kaç rek’at olduğu hakkında iki rivayet vardır: Vekî’ın malik İbn Enes’den onun da yahya İbn Sa’d’dan rivayetine göre Hz.Ömer görevli birisine cemaatına yirmi rek’at kıldırmasını emretmişti.(5)

    Hz.Aişe’den Hz.Peygamber’in ramazanda ve sair gecelerde, bir rivayette onbir, diğer rivayette onüç rek’attan fazla namaz kılmadığı hakkındaki sahih rivayete ilaveten Hz.Ömer’in de Muvatta’daki rivayete göre onbir rek’at kıldırması için U’bey İbn Kâ’b’a emir verdiği hakkındaki rivayetleri karşısında Beyhakî’nin Said İbn Yezid’den Hz.Ömer döneminde teravihi yirmi rek’at kıldıklarına dair rivayetini İmam Nevevî te’lif etmiş ve Hz.Ömer’in onbir rek’at emri, döneminde ilk kılınan teravih gecelerine aitti. Sonra teravih yirmi rek’at olarak yerleşmişti. Şimdiye kadar devamedegelen de budur. “(6) demiştir.

    Teravih namazının asrı saadette ve ondan sonraki dönemde rek’atlarının adedi hususunda daha geniş malumat edinebilmek ve sağlıklı bir sonuca kavuşmak için Allame Bedreddin Aynî’nin Umdetü’l-kârî isimli eserindeki malumata kısaca bir göz atma ihtiyacını duymaktayız.

    Bu İslâm aliminin verdiği bilgiye göre Resûuli Ekrem’in gece namazının gerek kemiyet ve gerek keyfiyeti hakkındaki haberleri Hz.Aişe ile İbn-i Abbas’tan başka daha birçok sahabiden gelmektedir. Bu husustaki rivayetlerin özeti şunlardır:

    Tirmizi ‘nin Medine’lilerin uyguladıklarını söylediği teravih namazı vitirle birlikte kırkbir rek’attır.

    İmam Mâlik’den meşhur olan otuzaltı rek’at teravih, üç de vitir’dir....

    Tirmizi ekseri ilim ehline göre teravih yirmi rek’attır, zira Hz.Ömer, Hz.Ali (r.a.) ve daha başka sahabilerden rivayet edilen de budur. Bizim Hanefi ekolünün görüşleri ve sözleri de budur.......demiştir.

    Saib İbn Yezid’den Ömer İbn-i Hattab’ın U’bey İbn-i Kâ’b ile temimi Dari’ye ramazan imamlığı verirken yirmi bir rek’at kıldırmalarını söylediği yüzer âyet okunarak kılınan bu namazdan cemaat dağılırken nerdeyse tan yeri ağaracağı rivayet edilmiştir.

    İbn-i Abdilberr demiştir ki Haris İbn-i Abdirrahman İbn-i Ebî Zübab’ın Saib İbn-i Yezid’den rivayetine göre de teravih namazı Hz.Ömer zamanında yirmiüç rek’attı. Bunun üçü vitir namazıydı.

    Hz.Ali’den gelen bu husustaki rivayete gelince Vekî’in, Hasan İbn-i Salih kanalıyla Ebu’l Hasna’dan, gelen rivayetine göre de Hz.Ali görevli bir adama teravih namazını yirmi rek’at kıldırması için emir vermişti.....

    A’meş, Abdullah İbn-i Mes’ud’un da ramazan ayında yirmi rek’at teravih üç de vitir kıldığını söylemiştir.

    Bedreddin Ayni Tabiinden bu görüşte olanların isimlerini de verdikten sonra diyor ki İbn-i Abdilberr de demiştir ki cumhur-i Ulema’nın kavli de budur. Kufe uleması, İmam-ı Şafii’yi ve birçok fukaha da bu görüştedirler. Sahabe’den bu hususta bir ihtilaf da sözkonusu olmamıştır. U’bey İbn-i Kâ’b’dan sahih nakledilen de budur.

    Allame Aynî teravih namazının rek’atlarıyle ilgili başka rivayetlere de şöyle temas etmektedir:

    Ebu Mucliz’den gelen rivayete göre bu zat cemaata onaltı rek’at kıldırır her gece kur’an’ın yedide birini okurdu.....

    Teravihin onüç rek’at olduğunu Saib İbn-i Yezid söylemiştir ve demiştir ki: Biz Hz.Ömer zamanında onüç rek’at kılardık. Ama yeminle söyliyeyim ki mescidden ancak sahaba karşı çıkabilirdik. Her rak’atında elli-altmış âyet okunurdu. İbn-i İshak diyor ki, bu hususta duyduklarımın en sağlamı ve uygunu budur.

    Bedreddin Aynî bu onüç rek’at Hz.Ömer’in döneminde işleme koyduğu ilk gecelere ait teravih namazıydı. Sonra bunu yirmi üç’e çevirmişti, diyor. (7)

    Bu hususta İbn-i Ebî Şeybe’nin el-kitab-ül Musannefinde: Hz.Ömer yirmi rek’at teravih kılınmasını emrettiği tasrih edilmiş, Abdülaziz bin Refîin U’bey bin Kâ’b’ın ramazanda Medinede yirmi rek’at teravih, üç rek’at da vitir kıldırdığını söylemiştir.(8)

    Saib bin Yezid diyor ki biz Hz.Ömer zamanında yirmi rek’at teravih ve ayrıca vitir kılardık. Nevevi Hûlâsada bunun isnadı sahihtir. diyor. Muvattadaki onbir rek’at rivayeti başlangıca aitdi, sonradan yirmi üzerinde istikrar etmiştir, tevarûs eden de budur...(9)

    Mezhep İmamlarının görüşüne gelince:

    İmam Malik’den otuz altı rivayetine karşılık öteki üç mezhep imamı da teravih için yirmiden noksan bir sayıyı benimsememişlerdir. Bu hususta Tahavî Cessas’ın telhîs ettiği “İhtilâf’ü Ulema” isimli eserinde bu hususda sadece şu bilgiyi vermiştir.

    Hanefiler ve İmam Şafiî vitirden başka yirmi kılınır. demişlerdir.
    İmam Malik vitirle beraber otuz dokuz kılınır, otuz altısı teravih üçü vitirdir demiş. Ve insanların kadimden uygulayageldikleri budur. diye de ilave etmiştir.

    Saib İbn-i Yezid Hz.Ömer zamanında biz ramazanda yirmi kılardık. Fakat yorulur değneklere dayanma ihtiyacı duyardık demiştir.

    Hasan İbn-i Hayy, Amr İbn-i Kays’dan, o da Ebul Hasna’dan rivayet etmiştir ki: Hz.Ali (r.a.) bir kişiye ramazan da cemaata yirmi rek’at kıldırmasını emretmiştir.(10)

    İbn-i Rüşd bu hususta şu bilgiyi veriyor: Ramazanda kılınan namazın rek’atları sayısında Alimler ihtilaf etmişlerdir. İmam-ı Malik iki görüşünün birinde, Ebu Hanife, İmam Şafii ve İmam Ahmed ve Davud bu namazın vitir namazından başka yirmi rek’at olduğunu söylemişlerdir. İmam Malik’den İbn-i Kasım’ın anlattığına göre İmam Malik, teravihin otuz altı, vitir namazının da üç olduğunu ve bunu güzel gördüğünü nakletmiştir.

    Rek’atların adedindeki ihtilaf bu husustaki naklin ihtilafına bağlıdır. Şöyleki Malik, Yezid İbn-i Ruman’dan Hz.Ömer zamanında insanlarımız yirmi üç rek’at kılırlardı diyor.

    İbn-i Ebi Şeybe Davud İbn-i kays’dan tahricine göre davud İbn-i kays demiştir ki insanlarımız Ömer İbn-i Abdülaziz ve Eban İbn-i Osman zamanında Ramazanda Medine’de üç rek’at vitir namazı olmak üzere otuz altı rek’at namaz kılarlardı.

    İbn-ül Kasım’ın İmam Malik’den anlattığına göre ötedenberi uygulanagelen bu idi. Yani ramazan namazı otuzaltı rek’attı.(11)
    İLK TERAVİH

    Peygamberimizin ashabına kıldırdığı ilk teravih namazından bahseden muteber hadis kaynaklarının verdikleri hadislerde teravih namazının rek’atları ile ilgili bir sayı yoktur. Bu sayı, Hz.Aişe’den rivayet edilen, Peygamberimizin gece namazları hakkındaki varid olan soruya Hz.Aişe’nin verdiği cevapla tesbit edilmeye çalışılmıştır. Hz.Aişe’den Rasulüllah’ın ramazandaki gece namazından sorulduğunda Hz.Aişe “Rasulüllah (s.a.v.) ne ramazanda ne de ramazandan başka gecelerde onbir rek’at üzerine ziyade etmiş değildir.” (12) karşılığını vermiştir. Başka bir rivayette bu sayı onüç rek’at olarak hadiste yer almıştır. (13)

    Ancak Hz.Aişe’nin Hz.Peygamberin gece namazları ile ilgili belirttiği bu sayının kesin olarak teravihle ilgili olduğu şüphelidir. Zira Hadisin Sûret-i Sevkinden de anlaşılıyor ki Rasulüllah’ın devamlı kıldığı bir gece namazı vardı. Acaba ramazan münasebetiyle her ibadetinde olduğu gibi Peygamberimizin bu namazında da bir değişme, bir artış olur muydu? şeklinde bir yaklaşımla sorulmuş olabileceği variddir. Hz.Aişe’nin, Rasulüllah’ın gece namazını övmesinden de anlaşılıyor ki soru sadece ramazandaki bu gece namazı hakkında idi. Hz.Aişe soranın bir şüphesi kalmasın diye Rasulüllah’ın hem ramazandaki hem de ramazandan başka gecelerdeki namazını kapsayacak şekilde cevap vermiştir.(14) Hz.Aişe’nin bu cevabî cümlelerinde teravih namazını veya kıyam-ı Ramazanı iş’ar eden bir tasrih ve tabir de yoktur. Ayrıca Hz.Aişe’ye bu soru ne zaman sorulmuştur? sorunun sorulduğu günlerde teravih namazı biliniyor muydu? Hz.Ebu Zerr-i ElGıfari diyor ki Rasulüllah’ın ilk olarak ashabıyla kıldığı teravih namazı o yılın ramazanının yirmiüçüncü, yirmidördüncü, yirmibeşinci, gecelerinde idi. Demek ki o güne kadar böyle bir namazı henüz kimse bilmiyordu. Rasulüllah’ın gece namazları hakkında sorulan bir soruya Hz.Aişe’nin cevabı ilk teravih namazından önce miydi, sonramıydı? Bu sorunun cevabını tam olarak verebilmemiz için, Buhari’nin bu hadisi teravih hakkında açtığı babda zikretmesinden başka elimizde natık bir delil yok gibidir.

    Nasslardaki şumûllülük, konusunda kesin hüküm ifade edemiyeceğine bakılırsa sadr-ı İslâmda teravih namazı sekiz rek’attı. diye kesip atmanın isabetli olmayacağı anlaşılır.

    Fakat şu bir gerçektir ki: Hz.Ömer döneminde başlayıp, Hz.Ali ve Hz.Osman dönemlerinden beri İslâm aleminde teravihin yüzyıllarca yirmi rek’at olarak kılanagelmesi onu, böylece bütün İslâm toplumunun üzerinde ittifak ettiği bir üne ve özelliğe kavuşturmuştur ki Rasulüllah, ümmetinin yanlış bir iş üzerinde toplanmayacağını bildirmiştir.(15)

    İmam Ebu Yusuf, üstadı Ebu Hanife’den, teravih namazının hükmünü ve Hz.Ömer tarafından ne gibi bir delile istinad edilerek bu namazın yirmi rek’at olmak ve cemaatle eda edilmek suretiyle ortaya konulduğu sormuştu. İmam A’zam, cevaben demişti ki: Teravih namazı hiç şüphesiz bir sünnet-i müekkededir. Hz.Ömer bu namazın cemaatla yirmi rek’at kılınması ne kendi ictihadıyle ne de sırf kendi düşüncesinden çıkartmıştır. O, Asr-ı Saadette carî olmayan bir din meselesini ihdas edip ortaya koyan bir bid’atçı değildir. Elbette Hz.Ömer bunu kendisine malum olan dinin bir asıl kaynağına ve Rasullüllah’ın bir tavsiyesine dayandırmıştır.(16)

    Hakkı batıldan, sünneti bid’atdan ayırmak hususunda müstesna kudreti ve din hususunda üstün deredeki dikkati, isabetli görüş ve ictihadı, müsellem olan Hz.Ömeru’l-Faruk şer’i bir konuda kaynak olmaya değer bir kabiliyettir. Bu bakımdan gerek Hanefi fukahası, gerek Şafii fukahasının büyükbir kısmı teravih namazının yirmi rek’at olarak sünnet kılındığını söylemişlerdir.(17)

    Görüldüğü üzere Hz.Ömer, Hz.Ali ve Hz.Osman dönemlerinden başlıyarak günümüze kadar uygulandığı biçimiyle teravih namazı yirmi rek’attır. Bütün fıkıh kaynaklarımızda da teravih yirmi rek’at olarak ele alınmış ve işlenmiştir. Şu anda başta ülkemiz olmak üzere bütün İslâm ülkelerinin camilerinde cemaatla teravih namazı yirmi rek’at olarak kılınmaktadır. Bu mübarek rahmet ayında büyük bir zevk ve iştiyakla, kadını-erkeği, genci-yaşlısı, hatta çoluk-çocuğu ile tam bir kaynaşma, sevgi, saygı, huzur ve sükun içerisinde dolup taşan mabetlerimizde eda edilen bir ibadetimizin rek’at sayısını tartışma konusu yaparak toplumumuzda dine karşı şüphe uyandırmak ve toplumumuzu sebepsiz yere bir fikir kargaşasına sürüklemek iyi niyetli hiç kimseye bir şey kazandırmaz. Aksine yokyere toplumumuzda tedirginlik, huzursuzluk ve sitresin artmasına sebep olur ki, bu ibadetlerin ruhuna da aykırıdır.

    --------------------------------------------------------------------------------
    (1) İmam-ı Muhammed’in Ziyâdâtı
    (2) Muvatta C.1, Sh.113; Buhari, C.1, Sh.251; Müslim C.1 Sh.523
    (3) Buhari, İman 25,27 C.1, Sh.14
    (4) Buhari 2/252; müslim 1/524
    ( 5).El-Kitabu’l Musannef Li İbn-ı Ebi Şeybe 2/163-164
    ( 6).İbn-ü’l-Hümam Fethu’l-Kadir C.1 Sh.334
    (7) Aynî C.5, Sh.357 Neylü’l-Evtar C.3, Sh.61
    ( 8) El-Kitab-ül Masannef 2/163-164
    (9) Feth-ûl Kadir (İbn-i Hümam) 1/336
    (10) İhtilafü’l-Ulema, C.1, Sh.312 Madde:271
    (11) İbn-i Rüşd, Ö.595 H. Bidayetü’l Müctehid ve Nihayetü’l Muttasıd.Darûl Hılafeti’l-Aliyye 1333H.bkz.Neylü’l-Evtar metni münteka C.3, Sh.60, rakam.5
    (12) Muvatta 1/120
    (13) Muvatta, 1/121, Müslim, 1/508-510
    (14)Bkz.Tecrid Tercemesi, C.4, S.119
    (15) Tirmizi, 4/466 No:2167. Mekasıdü’l-Hasene rakam 1288, Pezdevî 3/439, Keşfü’l-Hafa: rakam 1179. İbn-i Hanbel 6/396
    (16) Bahr-ı Raik, İhtiyar 1/68
    (17) Bkz.Tecrid tercemesi, 4/85-86

    İlgili Yazılar

  2. 2
    mumsema Administrator
    mumsema
    Administrator
    mumsema - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Profili:
    Üyelik: 20.Ocak.2007
    Üye No: 129
    Mesaj Sayısı: 7,601
    Tecrübe Puanı: 108
    Yer: Türkiye

    --->: Dİn İŞlerİ YÜksek Kurulu Kararlari


    KADININ İMAMETİ


    Kadınların namazda imamlık yapması , bir kadının hemcinsleri olan diğer kadınlara imamlığı ve kadın-erkek karışık cemaate veya sadece erkeklere imamlığı olarak iki kısma ayrılır.


    Kadının hemcinsleri olan diğer kadınlara imamlığı konusunda, Hz. Peygamber (s.a.)'in hanımlarından &#220;mm&#238; Seleme ve Hz. Aişe' nin kadınlara imam olarak namaz kıldırdıklarına, bu durumda &#246;ne ge&#231;meyip ilk safın ortasında durduklarına ait ilk devir hadis kaynaklarında bilgiler vardır. Kadınların g&#252;nl&#252;k beş vakit namazda olduğu gibi, teravih namazında da diğer kadınlara imamlık yapmaları ls1am fakihleri tarafından caiz g&#246;r&#252;lm&#252;şt&#252;r .

    Bir kadının, erkeklere veya kadın-erkek karışık cemaate imamlık yapması ise, ilk hadis kaynaklarından Ahmed b. Hanbel' in M&#252;sned' inde, Ebu Davud'un S&#252;nen' in de, İbn Huzeyme' nin Sahih ' inde, Beyhaki ' nin S&#252;nen-i Kebir ' inde , Hakim ' in M&#252;stedrek ' inde ve muahhar pek &#231;ok kaynakta yer alan bir habere g&#246;re Hz. Peygamber (s.a.v.) istisnai olarak &#220;mm&#238; Varaka isimli hafız-ı Kur'an bir sahabiyye hanımın kendi ev halkına imamlık yapmasına izin vermiştir. &#220;mm&#238; Varaka' nın ev halkı ise, &#246;l&#252;m&#252;nden sonra azad olmaları kaydıyla h&#252;r kıldığı biri erkek diğeri hanım iki k&#246;leden ibaretti.

    Bu rivayete dayanarak İmam Ahmed, Ebu Sevr, M&#252;zeni, Taberi, 1bn Teymiyye gibi alimler, kadının zaruret halinde erkeklere de imamlık yapabileceğini s&#246;ylemişlerdir.

    İmam-ı Azam Ebu Hanife, Şafii gibi m&#252;ctehidler ile Cumhur-ı fukaha ise, kadının erkeklere imamlığını caiz g&#246;rmemişlerdir.

    G&#214;Z DAMLASININ ORUCU BOZUP BOZMAYACAĞI


    G&#246;z damlasının ve astımlı hastaların nefes alabilmek i&#231;in kullanmak zorunda oldukları, ağzına k&#252;&#231;&#252;k zerrecikler halinde p&#252;sk&#252;rt&#252;lerek (sprey) aldıkları ila&#231;ların orucu bozup bozmayacağı hususları Kurulumuzca incelendi. Yapılan m&#252;zakere sonunda:


    1) M&#252;tehassıs g&#246;z tabiplerinden alınan bilgilere g&#246;re, g&#246;ze damlatılan ilacın miktar olarak &#231;ok az (1 mililitrenin 1/20'si olan 50 mikrolitre) oluşu ve bunun bir kısmının g&#246;z&#252;n kırpılmasıyla dışarıya atıldığı, bir kısmının g&#246;zde, g&#246;z ile burun boşluğu birleştiren kanallarda ve mukozasında mesamat yolu ile emilerek v&#252;cuda alındığı ancak yok denilebilecek kadar &#231;ok az bir kısmının sindirim kanalına ulaşabilme ihtimalinin bulunduğu dikkate alınarak, İslam fakihlerinin de belirttiği gibi g&#246;z damlasının orucu bozmayacağına;

    2) Bir kısmı ağız cidarında emilerek yok olacak kadar az olması ve esasen yutulmadık&#231;a ağıza alınan suyun orucu bozmadığı ve orucun teşri hikmeti dikkate alınarak, astımlı hastaların ağıza p&#252;sk&#252;rt&#252;lerek aldıkları ilacın da orucu bozmayacağına;

    Karar verildi.

    CUMA NAMAZI VE ZUHR-İ AHİR

    Din İşleri Y&#252;ksek Kurulu, 26.03.2002 tarihinde Kurul Başkanı Do&#231;. Dr. Şamil DAĞCI’nın başkanlığında toplandı.
    Din&#238; Sorulara Cevap Komisyonunca “Cuma Namazı ve Zuhr-i Ahir” konusunda hazırlanan metin Kurula takdim edildi. Konu ile ilgili Kurul &#252;yeleri g&#246;r&#252;şlerini belirttiler. G&#246;r&#252;şmeler sonucunda;

    I. CUMA NAMAZI

    A. Cuma Namazının H&#252;km&#252;

    Cuma namazı, farziyyeti Kitap, s&#252;nnet ve icma ile sabit olan ve hutbeyi de ihtiva eden iki rekatlı, cemaatle kılınan bir namazdır. Y&#252;ce Allah, “Ey inananlar! Cuma g&#252;n&#252; namaz i&#231;in &#231;ağrı yapıldığında, alışverişi bırakıp hemen Allah’ı anmaya koşun. Eğer bilirseniz bu, sizin i&#231;in daha hayırlıdır. Namaz kılınınca artık yery&#252;z&#252;ne dağılın ve All&#226;h’ın l&#252;tfundan nasibinizi arayın. All&#226;h’ı &#231;ok zikredin ki kurtuluşa eresiniz.” buyurmaktadır (Cumu’a 62/9-10). Hz. Peygamber, “Cuma namazına gitmek, ergenlik &#231;ağına ulaşmış her M&#252;sl&#252;man’a farzdır.” (Nes&#226;&#238;, Cumu’a, 2; Eb&#251; D&#226;v&#251;d, Taharet, 129), “Cuma namazını kılmayan birtakım kişiler, ya bundan vazge&#231;erler ya da All&#226;h kalplerini m&#252;h&#252;rler de gafillerden olurlar.” (M&#252;slim, Cumu’a, 12; Nes&#226;&#238;, Cumu’a, 2), “All&#226;h, &#246;nemsemeyerek &#252;&#231; Cuma’yı terk eden kişinin kalbini m&#252;h&#252;rler” (Eb&#251; D&#226;v&#251;d, Sal&#226;t, 210; Nes&#226;&#238;, Cumu’a, 2) buyurmaktadır. Cuma namazı, Hz. Peygamber d&#246;neminden g&#252;n&#252;m&#252;ze kadar b&#252;t&#252;n M&#252;sl&#252;manlarca kılınmış ve bunun farz olduğu konusunda herhangi bir ihtilafa d&#252;ş&#252;lmemiştir.
    Cuma namazının hicretten &#246;nce farz kılındığına dair rivayetler bulunmakla birlikte, Hz. Peygamber ilk Cuma namazını hicret esnasında Medine yakınındaki R&#226;n&#251;na denilen bir vadide kıldırmıştır.
    B. Cuma Namazının Rekat Sayısı

    Cuma namazının farzı iki rekattir. Bu konuda herhangi bir ihtilaf yoktur.
    Hz. Peygamber’in Cumanın farzından &#246;nce, nafile olarak bir namaz kılıp kılmadığı konusunda fıkıh bilginleri, konuyla ilgili muhtelif rivayetlerden hareketle farklı g&#246;r&#252;şler ortaya koymuşlardır:
    Cuma’nın farzından &#246;nce nafile bir namaz olmadığını ileri s&#252;ren fakihler bulunmaktadır. Onlara g&#246;re Hz. Peygamber, Cuma namazı i&#231;in mescide gelince, namaz kılmadan doğrudan minbere &#231;ıkmıştır. Sahabenin kıldığı rivayet edilen namaz ise, s&#252;nnetle ilişkisi olmayan nafile bir namazdır (İbn Kayyım, Z&#226;d&#252;’l-Me&#226;d, I/118-119). Buna karşılık Hanef&#238;, M&#226;lik&#238; ve Ş&#226;fi&#238; bilginlerine g&#246;re, Hz. Peygamber, Cuma namazının farzından &#246;nce tahiyyet&#252;’l-mescid dışında, nafile olarak namaz kılmıştır. Hanef&#238;ler bu namazın d&#246;rt rekat olduğunu, diğerleri ise belli bir rekat sayısıyla sınırlı olmadığını belirtmişlerdir (İbn Humam, Fethu’l-Kad&#238;r, II/39; İbn Kud&#226;me, Muğn&#238;, II/250; İbn Abidin, Redd&#252;’l-Muhtar, I/452). Sahih hadis kaynaklarında Hz. Peygamber’in Cuma namazından &#246;nce nafile olarak namaz kıldığına dair bir &#231;ok rivayet bulunmaktadır (İbn M&#226;ce, Salat, 94; Buh&#226;r&#238;, Cumu’a, 33, 39; Eb&#251; D&#226;v&#251;d, Sal&#226;t, 244).
    Hz. Peygamber’in Cuma namazından sonra nafile olarak namaz kıldığı konusunda ihtilaf olmamakla birlikte, bu namazın ka&#231; rekat olduğu konusunda g&#246;r&#252;ş farklılığı bulunmaktadır. Bu namaz, Ebu Hanife’ye g&#246;re bir selamla d&#246;rt, Ş&#226;fi&#238;’ye g&#246;re iki selamla d&#246;rt, Eb&#251; Y&#251;suf’a g&#246;re ise d&#246;rt rekatta bir selam ve iki rekatta bir selam vermek &#252;zere toplam altı rekattır (İbn H&#252;m&#226;m, Fethu’l-Kad&#238;r, II/39; Şirb&#238;n&#238;, Muğni’l-Muht&#226;c, I/451). Sahih hadis kaynaklarında yer alan bazı rivayetlerde, Hz. Peygamber’in Cuma namazından sonra d&#246;rt, bazı rivayetlerde ise iki rekat nafile namaz kıldığı bildirilmektedir (Eb&#251; D&#226;v&#251;d, Sal&#226;t, 244; İbn M&#226;ce, İk&#226;metu’s-Sal&#226;t, 95; Buh&#226;r&#238;, Cumu’a, 39). İbn Teymiyye, İbn Kayyım gibi bazı alimler, konuyla ilgili &#231;eşitli rivayetleri birlikte değerlendirerek, camide kılınırsa d&#246;rt, evde kılınırsa iki rekat kılınabileceği g&#246;r&#252;ş&#252;ne varmışlardır.
    Zikredilen bu rivayetler, Hz. Peygamber’in Cuma namazından &#246;nce ve sonra, ismi ne olursa olsun evde ya da camide nafile namaz kıldığını g&#246;stermektedir. Bu itibarla, Cumadan &#246;nce ve sonra kılınan namazlar, Cuma namazına daha sonra yapılan bir ilave olmayıp, Hz. Peygamber’in uygulamasına dayanmaktadır.
    C. Cuma Namazı ile Y&#252;k&#252;ml&#252; Olmanın Şartları

    Cuma namazı, akıllı, buluğ &#231;ağına erişmiş, sağlıklı, h&#252;r ve mukim M&#252;sl&#252;man erkeklere farz kılınmıştır. Kadınlar, h&#252;rriyeti kısıtlı olanlar, yolcular ve cemaata gelemeyecek kadar mazereti olanlar Cuma namazı kılmakla y&#252;k&#252;ml&#252; değildirler. Zira Hz. Peygamber, k&#246;le, kadın, &#231;ocuk, hasta ve yolcu dışında Cuma namazının her M&#252;sl&#252;man’a farz olduğunu belirtmiştir (Eb&#251; D&#226;v&#251;d, Sal&#226;t, 215; Beyhak&#238;, S&#252;nen, III/183-184, H.No: 5422, 5425, 5426; Darakutn&#238;, S&#252;nen, II/2, H.No: 2; İbn Eb&#238; Şeybe, Musannef, I/446, H.No: 5148; Eb&#251; Muhammed el-Bağav&#238;, Mesabihu’s-S&#252;nne, I/470). Ancak Cuma namazını kılmaları halinde bu kimselerin namazları ge&#231;erli olup ayrıca &#246;ğle namazı kılmaları gerekmez.
    D. Kadınların Cuma namazı kılmaları

    Cuma namazı kılmak kadınlara farz değildir. Konuyla ilgili hadisleri ve uygulamaları g&#246;z ardı ederek, sadece Cuma namazını farz kılan ayetteki “ey iman edenler” ifadesinden hareketle kadınların Cuma ile m&#252;kellef olduklarını s&#246;ylemek doğru değildir. Aksi halde, h&#252;k&#252;ml&#252;, hasta ve diğer mazeret sahiplerinin de Cuma ile m&#252;kellef olmaları gerekir. Zira Hz. Peygamber, kadın, hasta, yolcu ve h&#252;rriyeti kısıtlı olanların Cuma namazı ile y&#252;k&#252;ml&#252; olmadıklarını belirtmek suretiyle ayetin h&#252;km&#252;n&#252; tahsis etmiştir (Eb&#251; D&#226;v&#251;d, Sal&#226;t, 215; Beyhak&#238;, S&#252;nen, III/183-184, H.No: 5422, 5425, 5426; Darakutn&#238;, S&#252;nen, II/2, H.No: 2; İbn Eb&#238; Şeybe, Musannef, I/446, H.No: 5148; Eb&#251; Muhammed el-Bağav&#238;, Mesabihu’s-S&#252;nne, I/470).
    Ayrıca, hadis ve siyer kaynaklarında, Hz. Peygamber d&#246;neminde bazı hanımların m&#252;nferiden Cuma namazına katıldıklarını bildiren rivayetler bulunmakla birlikte, onların erkekler gibi yoğun bir şekilde Cuma’ya iştirak ettiklerini g&#246;steren bir bilgi bulunmamaktadır. Asr-ı saadetten g&#252;n&#252;m&#252;ze kadar da, m&#252;&#231;tehit imamlar ve daha sonraki bilginler, bunlara dayanarak Cuma namazının kadınlara farz olmadığı konusunda ittifak etmişlerdir (Bk. İbn R&#252;şd, Bidayet&#252;’l-M&#252;ctehid, I/157; İbn Kud&#226;me, Muğn&#238;, II/193; İbn Hazm, Muhall&#226;, III/259; İbn H&#252;mam, Fethu’l-Kad&#238;r, II/62; eş-Şirb&#238;n&#238;, Muğni’l-Muht&#226;c, I/276; Yusuf el-H&#251;l&#238;, Nihayet&#252;’l-İhk&#226;m, II/42; Sa’d&#238; Eb&#251; Ceyb, Mevs&#251;at&#252;’l-İcm&#226;’, II/633).
    Cuma namazının kadınlara farz kılınmamış olması, onlar hakkında bir mahrumiyet değil bir muafiyettir. Diledikleri takdirde, camiye gidip cemaatle Cuma namazı kılmalarında dinen bir engel yoktur.
    E. Cumanın Sıhhat (Ge&#231;erlilik) Şartları

    Fıkıh bilginleri, Cuma namazının ge&#231;erli olması i&#231;in bazı şartlar ileri s&#252;rm&#252;şlerdir. Bu şartlardan hutbe, şehir ve cemaat şartlarının Kurulumuzca değerlendirilmesine ihtiya&#231; duyulmuştur.
    1. Hutbe

    Hutbe, Cuma ve bayram namazlarında, genel olarak, All&#226;h’a hamd, Ras&#251;l&#252;ne sal&#226;t ve M&#252;sl&#252;man’lara nasihatten oluşan konuşmayı ifade eder.
    Hutbe Cuma namazının ge&#231;erlilik şartlarındandır. Cuma suresinin 9. ayetindeki “All&#226;h’ı anma” ifadesini, Hz. Peygamber’in hutbe ile ilgili hadislerini ve uygulamalarını g&#246;z &#246;n&#252;nde bulunduran m&#252;&#231;tehitler, hutbenin cumanın sıhhatinin şartı olduğunu ittifakla kabul etmişlerdir (İbn H&#252;m&#226;m, Fethu’l-Kad&#238;r, II/28; İbn Kud&#226;me, el-Muğn&#238;, III/170-171; Şirb&#238;n&#238;, Muğni’l-Muht&#226;c, I/549; K&#226;s&#226;n&#238;, Bed&#226;i’u’s-San&#226;’&#238;, II/195-198; Nevev&#238;, Mecm&#251;’, IV/382383).
    Hutbenin, Cuma vaktinde ve namazdan &#246;nce okunması gerekir. Zira Hz. Peygamber, hutbeyi Cuma namazından &#246;nce okumuştur (Eb&#251; D&#226;v&#251;d, Sal&#226;t, 240; Abd&#252;rrazz&#226;k San’an&#238;, el-Musannef, III/222, H. No: 5413). Bu y&#252;zden b&#252;t&#252;n fıkıh bilginleri hutbenin namazdan &#246;nce okunması gerektiği konusunda g&#246;r&#252;ş birliği i&#231;indedirler. G&#252;n&#252;m&#252;ze kadar uygulama da bu şekilde olmuştur (İbn H&#252;m&#226;m, Fethu’l-Kad&#238;r, II/28; İbn Kud&#226;me, el-Muğn&#238;, III/170-171; Şirb&#238;n&#238;, Muğni’l-Muht&#226;c, I/549; K&#226;s&#226;n&#238;, Bed&#226;i’u’s-San&#226;’&#238;, II/195-198; Nevev&#238;, Mecm&#251;’, IV/382383).
    2. Şehir

    İsl&#226;m bilginleri Cuma namazının sahih olması i&#231;in, Cuma namazının şehir veya şehir h&#252;km&#252;nde bir yerleşim biriminde kılınması gerektiğini ileri s&#252;rm&#252;şler, ancak şehrin tanımı konusunda ihtilaf etmişlerdir.
    Hz. Peygamber, ilk Cuma namazını, Mekke’den Medine’ye hicreti esnasında Salim b. Avf oğullarının ikamet ettiği R&#226;n&#251;n&#226; adı verilen bir vadide kıldırmıştır (İbn Hişam, es-S&#238;ret&#252;’n-Nebeviyye, III/22).
    Buna g&#246;re, farzı eda edecek sayıda cemaatin bulunduğu mezra, k&#246;y, belde, şehir gibi b&#252;y&#252;k veya k&#252;&#231;&#252;k t&#252;m yerleşim birimlerinde kılınan Cuma namazı sahihtir. Nitekim Diyanet İşleri Reisliği M&#252;şavere Heyetinin (Din İşleri Y&#252;ksek Kurulunun) 16/04/1933 tarih ve 190 sayılı kararında da bu husus vurgulanmıştır.
    3. Cemaat

    Cuma namazının sıhhat şartları arasında ileri s&#252;r&#252;len cemaat şartı; cemaati oluşturan en az kişi sayısı ve bir yerleşim biriminde birden fazla yerde Cuma namazının kılınıp kılınamayacağı şeklinde iki y&#246;nden ele alınmıştır.
    a) Cemaati oluşturan en az kişi sayısı

    Cuma namazının sahih olması i&#231;in cemaatin şart olduğu konusunda b&#252;t&#252;n bilginler ittifak etmekle birlikte, gerekli asgari sayının ka&#231; olduğu hususunda farklı g&#246;r&#252;şler belirtmişlerdir.
    Hanefi Mezhebinde, Cuma namazının kılınabilmesi i&#231;in, Ebu Hanife ve Muhammed b. Hasen eş-Şeyb&#226;n&#238;’ye g&#246;re, imamın dışında en az &#252;&#231;, Eb&#251; Yusuf’a g&#246;re ise, iki kişinin bulunması gerekir (İbn H&#252;m&#226;m, Fethu’l-Kad&#238;r, II/31; İbn Abidin, Reddu’l-Muht&#226;r, I/545). Şafi&#238; ve Hanbel&#238;lere g&#246;re, en az kırk (Şafi&#238;, &#220;mm, I/328; Nevev&#238;, el-Mecm&#251;’, IV/353; Şirbin&#238;, Muğni’l-Muht&#226;c, I/545; İbn Kud&#226;me, el-Muğn&#238;, III/204); Malik&#238;lere g&#246;re de on iki kişinin bulunması şarttır (Huraş&#238;, Şerhu Muhtasari Hal&#238;l, II/76-77).
    Şafi&#238;ler ve Hanbeliler g&#246;r&#252;şlerini, Hz. Peygamber’in Medine’ye gelmesinden &#246;nce Es’ad b. Z&#252;r&#226;re tarafından Medine’de kıldırılan ilk Cuma namazında kırk kişinin hazır bulunduğunu bildiren rivayetlere dayandırmaktadırlar (Eb&#251; D&#226;v&#251;d, Sal&#226;t, 216; İbn M&#226;ce, Sal&#226;t, 78). Bu mezheplere g&#246;re, bundan sonra Rasulullah zamanında kılınan Cuma namazlarında sayı kırk kişinin altına d&#252;şmemiştir. Ayrıca bunlar, Ubeydullah b. Abdullah b. Utbe’den rivayet edilen “kırk kişi bulunan her yerleşim biriminde, Cuma namazı kılmak farzdır” haberi ile &#214;mer b. Abdilaziz’in, Şam ile Mekke arasında bulunan “miyah” halkına g&#246;nderdiği mektuptaki, “kırk kişiye ulaşınca Cuma namazını kılın” ifadesini delil olarak ortaya koymuşlardır (Beyhak&#238;, es-S&#252;nen&#252;’l-K&#252;br&#226;, III/177-178, H.No: 5398, 5399).
    İleri s&#252;r&#252;len bu deliller, Cuma namazının farz olması i&#231;in kırk kişinin bulunması gerektiğini ispata yeterli değildir. Zira, Hz. Peygamber’in Medine’ye gelmesinden &#246;nce, Medine’de kılınan Cuma namazında kırk kişinin hazır bulunması, bundan aşağı sayıda kişiyle Cuma namazı kılınamayacağını g&#246;stermez. Nitekim Mus’ab b. Umeyr’in, Hz. Peygamber’in emri ile Medine’de 12 kişiye Cuma namazı kıldırdığı rivayet edilmektedir (Beyhak&#238;, es-S&#252;nen&#252;’l-K&#252;br&#226;, III/179, H.No: 5407). Ayrıca Rasulullah’ın kıldırdığı bir Cuma namazında, ticaret kervanının geldiğini haber alan cemaatten on iki kişi haricindekilerin dışarı &#231;ıktığı rivayeti sahih hadis kaynaklarında yer almaktadır (Buh&#226;r&#238;, Cumua, 38).
    &#214;te yandan Hz. Peygamber’in, “Bir yerleşim biriminde, sadece d&#246;rt kişi bulunsa bile, Cuma namazı kılmak farzdır.” buyurduğu rivayet edilmektedir (Beyhak&#238;, S&#252;nen, III/179 H.No: 5406, 5407; Darakutn&#238;, S&#252;nen, II/8-9 H.No: 1-3; Azim &#194;b&#226;d&#238;, Avn&#252;’l-Ma’b&#251;d, III/283). Cuma cemaatinin asgari sayısı hakkında varit olan haberler genelde zayıf kabul edilmekle beraber, fiil&#238; uygulama ile Cuma namazının farziyyetini mutlak olarak ifade eden ayet ve hadisler dikkate alınınca, bir sayı şartı olmadığı anlaşılmaktadır. Ayrıca, Cuma namazının kılınabilmesi i&#231;in 40 kişinin bulunması gerektiği konusunda Hz. Peygamber’den menkul bir rivayet bulunmamaktadır.
    Kur’an-ı Kerim’de Cuma namazı mutlak olarak b&#252;t&#252;n m&#252;’minlere farz kılınmıştır (Cumua 62/9). Hz. Peygamber bunlardan kimlerin muaf tutulduğunu hadislerinde belirterek ayetin genel h&#252;km&#252;n&#252; tahsis etmiştir (Eb&#251; D&#226;v&#251;d, Sal&#226;t, 215; Beyhak&#238;, S&#252;nen, III/183-184, H.No: 5422, 5425, 5426; Darakutn&#238;, S&#252;nen, II/2, H.No: 2; İbn Eb&#238; Şeybe, Musannef, I/446, H.No: 5148; ) ve O’nun dışında kimsenin, ayetlerin h&#252;km&#252;n&#252; tahsis etme yetkisi de yoktur.
    Bu itibarla, bir yerleşim biriminde İmamla birlikte en az d&#246;rt kişinin bulunması halinde Cuma namazı kılınması gerekir.
    b) Bir yerleşim biriminde birden fazla yerde Cuma namazı

    Bir yerleşim biriminde birden fazla yerde Cuma namazı kılınıp kılınmayacağı konusunda farklı g&#246;r&#252;şler bulunmaktadır. Hanefi mezhebinde ağırlıklı g&#246;r&#252;şe g&#246;re, birden fazla yerde Cuma namazı kılınabilir (K&#226;s&#226;n&#238;, Bed&#226;i’u’s-San&#226;&#238;, II/191-192; İbn H&#252;m&#226;m, Fethu’l-Kad&#238;r, II/14-15; İbn Abid&#238;n, Redd&#252;’l-Muht&#226;r, I/541). Diğer &#252;&#231; mezhebe g&#246;re ise, zorunluluk bulunmadık&#231;a, bir yerleşim yerinde sadece bir yerde Cuma namazı kılınır; bir ihtiya&#231; bulunması halinde ise, birden fazla yerde Cuma namazı kılınabilir. İhtiya&#231; yokken, birden fazla yerde kılınması halinde, namaza ilk başlayanların Cuma namazları sahih olur, diğerlerininki sahih olmaz. Bu durumda diğerlerinin &#246;ğle namazını kılmaları gerekir (Şirb&#238;n&#238;, Muğn&#238;’l-Muht&#226;c, I/544; Nevev&#238;, el-Mecm&#251;’, IV/451-452; Sahn&#251;n, el-M&#252;devvene, I/277-278; İbn Kud&#226;me, el-Muğn&#238;, III/212; Hur&#226;ş&#238;, Şerhu Muhtasari Hal&#238;l, II/74-75).
    Zuhr-i ahir namazı veya o g&#252;nk&#252; &#246;ğle namazının iade edilmesi konusu, bir yerleşim biriminde birden fazla yerde Cuma namazının kılınmasından kaynaklanmaktadır.
    II. ZUHR-İ AHİR (Son &#214;ğle) NAMAZI



    Son &#246;ğle namazı anlamina gelen Zuhr-i &#226;hir namazı, bir kısım İsl&#226;m bilginleri tarafından, Cuma namazının sahih olmaması ihtimaline binaen, ihtiyaten kılınması &#246;ng&#246;r&#252;len o g&#252;nk&#252; &#246;ğle namazıdır.
    Sıhhat şartlarındaki ihtilaf sebebiyle Cuma namazının ge&#231;erli olmaması ihtimalinden hareketle zuhr-i ahir namazının kılınmasının gerektiğini ileri s&#252;renler olduğu gibi, buna karşı &#231;ıkanlar da olmuştur.
    A. Zuhr-i Ahir Namazının Gerekliliğini İleri S&#252;renlerin Delilleri

    Zuhr-i ahir namazının gerekliliğini ileri s&#252;renlerin hareket noktası, bir yerleşim biriminde birden fazla camide Cuma namazının sahih olmaması ihtimalidir. Bunlara g&#246;re, bir zorunluluk bulunmadık&#231;a, bir yerleşim yerinde sadece bir yerde Cuma namazı kılınır. İhtiya&#231; yokken, birden fazla yerde kılınması halinde, namaza ilk başlayanların Cuma namazları sahih olur, diğerlerininki olmaz. Bu durumda diğerlerinin &#246;ğle namazını kılmaları gerekir. Cuma namazını hangisinin &#246;nce kılındığının tespit edilememesi durumunda ise, ihtiyaten hepsinin &#246;ğle namazını kılmaları bir &#231;&#246;z&#252;m olarak &#246;ng&#246;r&#252;lm&#252;şt&#252;r. Bu g&#246;r&#252;şlerini de, Cuma namazının toplanmak ve hutbe irat etmek i&#231;in meşru kılındığı gerek&#231;esine ve Hz. Peygamber ve hulefa-i raşid&#238;n d&#246;neminde tek bir yerde Cuma kılındığına dayandırmaktadırlar (Şirb&#238;n&#238;, Muğn&#238;’l-Muht&#226;c, I/544; Nevev&#238;, el-Mecm&#251;’, IV/451-452; Sahn&#251;n, el-M&#252;devvene, I/277-278; İbn Kud&#226;me, el-Muğn&#238;, III/212; Hur&#226;ş&#238;, Şerhu Muhtasari Hal&#238;l, II/74-75).
    B. Zuhr-i Ahirin Kılınmaması Gerektiğini İleri S&#252;renlerin Delilleri

    Zuhr-i ahir namazının kılınmasına karşı &#231;ıkanlar, ş&#252;pheyle yapılan ibadetin ge&#231;erli olmayacağı d&#252;ş&#252;ncesinden hareketle, bu namazın kılınmaması gerektiğini s&#246;ylemişlerdir. Bunlara g&#246;re, ş&#252;pheyle ibadet makbul değildir. Bu itibarla, “belki Cuma namazı sahih olmamıştır” diye zuhr-i ahir kılmak doğru olmaz. Ayrıca zuhr-i ahir kılınması gerektiğini ileri s&#252;rmek, halkın g&#246;z&#252;nde, Cuma namazının farz olmayıp, &#246;ğle namazının farz olduğu ya da bir vakitte ikisinin de farz olduğu zannını uyandırır. İbn N&#252;ceym, Ala&#252;’d-din Haskef&#238;, Cemaleddin el-Kasim&#238;, Mehmet Zihni Efendi gibi bilginler bu g&#246;r&#252;ştedirler (İbn N&#252;ceym, el-Bahru’r-R&#226;ik, II/154-155; İbn Abid&#238;n, Redd&#252;’l-Muht&#226;r, I/536; Cemalettin el-Kasım&#238;, Islahu’l-Mes&#226;cid, s.50; Mehmet Zihni Efendi, Nimet-i İsl&#226;m, 439-440).
    Bir kısım alimler ise, Hz. Peygamber, sahabe ve tabi&#238;n d&#246;neminde b&#246;yle bir namaz bulunmadığından hareketle, zuhr-i ahir kılmayı bidat kabul etmişlerdir (Azim Ab&#226;d&#238;, Avn&#252;’l-Ma’b&#251;d, III/397,406; Reşid Rıza, Fet&#226;v&#226;, I/199-200,301-305; III/941; IV/1551, 1591; VI/2521).
    C. Delillerin Değerlendirilmesi

    Zuhr-i ahirle ilgili olarak tarafların ileri s&#252;rd&#252;kleri g&#246;r&#252;şlerin delilleri g&#246;z &#246;n&#252;nde bulundurulduğunda, bu namazı kılmanın gerekli olmadığı anlaşılmaktadır. Ş&#246;yle ki, Hz. Peygamber zamanında Cuma namazının sadece bir yerde kılınmış olması, bir yerleşim biriminde birden fazla yerde Cuma namazı kılınamayacağı anlamina gelmez. Zira o d&#246;nemde b&#246;yle bir ihtiya&#231; s&#246;z konusu değildi. Ayrıca yeni inen ayetleri Hz. Peygamber’in ağzından işitme iştiyakı i&#231;inde bulunan sahabenin, başka bir yerde Cuma namazı kılmalarını d&#252;ş&#252;nmek m&#252;mk&#252;n değildir.
    Bir yerleşim biriminde bir yerde Cuma namazı kılınmaması sebebiyle Cumanın sahih olmayacağını s&#246;yleyen m&#252;&#231;tehitlerin tamamı, ihtiya&#231; halinde birden fazla yerde cumanın kılınabileceğini kabul etmişlerdir. Nitekim, İmam Şafi&#238; Bağdat’a gittiğinde birden fazla yerde Cuma namazı kılındığını g&#246;rd&#252;ğ&#252; halde, buna karşı &#231;ıkmamıştır (Nevev&#238;, Mecm&#251;, IV/452; Şirb&#238;n&#238;, Muğni’l-Muht&#226;c, I/544). G&#252;n&#252;m&#252;zde ise, &#231;oğunlukla bir yerleşim biriminde tek camide Cuma namazı kılınması m&#252;mk&#252;n olmadığından birden fazla yerde Cuma namazı kılınması ka&#231;ınılmaz olmuştur.
    İbadetlerde aslolan, kabul edilmesidir. Hz. Peygamber Y&#252;ce All&#226;h’ın, “Ben kulumun benim hakkımdaki zannına g&#246;re muamele ederim.” buyurduğunu bildirmektedir (M&#252;slim, Zikir, 1; Tirmiz&#238;, Z&#252;hd, 51). Başka bir hadislerinde de, “Ameller niyetlere g&#246;redir.” buyurmuşlardır (Buhar&#238;, Bed’&#252;’l-vahy, 1). Bu itibarla Cuma namazının kabul olunacağına inanarak kılınması ve bunda ş&#252;pheye d&#252;ş&#252;lmemesi gerekir.
    Diğer taraftan zuhr-i ahir namazının ihtiyat sebebiyle kılındığını ileri s&#252;rmek, sağlam bir temele dayanmamaktadır. Zira, ihtiyat iki delilden kuvvetli olanı tercih etmektir. Halbuki, Cuma namazının farz olduğunu ifade eden ayet ve hadislere karşı, birden fazla yerde kılınmasının caiz olmayacağı konusunda bir delil bulunmamaktadır. Bir yerde kılınması şartını ileri s&#252;renlerin, ihtiya&#231; bulunduğunda kılınabileceğini belirtmeleri de bunu g&#246;stermektedir. Kaldı ki Kur’an-ı Kerim’de, “All&#226;h bir kimseyi ancak g&#252;c&#252;n&#252;n yettiği şeyle y&#252;k&#252;ml&#252; kılar” (Bakara 2/286); “All&#226;h dinde &#252;zerinize hi&#231;bir g&#252;&#231;l&#252;k y&#252;klemedi.” (Hac 22/78) buyrulmaktadır.
    Diğer taraftan ihtiyat, bir faydaya dayalı olmalıdır. Oysa, zuhr-i ahirin kılınması gerektiğini s&#246;ylemek, insanların Cuma’dan sonra kılınacak s&#252;nneti terk etmelerine sebep olmaktadır. Farzdan sonra s&#252;nnet namazdan başka bir namaz olmadığı anlatılır ve uygulama da buna g&#246;re olursa, bu s&#252;nneti yerine getirenlerin sayısı artacaktır. Asıl ihtiyat, All&#226;h ve Rasul&#252; M&#252;sl&#252;man’ları ne ile sorumlu kılmış ise onları yerine getirmek, buna bir şeyi ilave etmemektir.

    III. SONU&#199;

    Yukarıda yapılan a&#231;ıklamalar ışığında;
    1. İki rekat olan Cuma namazının farziyetinin Kitap, s&#252;nnet ve icma ile sabit olduğuna, sıhhat şartlarından olan hutbenin Cuma namazının farzından &#246;nce okunması gerektiğine,
    2. Cuma namazının farzından &#246;nce ve sonra, Hz. Peygamber’in nafile olarak namaz kıldığı sabit olduğundan, Cuma’dan &#246;nce ve sonra nafile namaz kılmanın s&#252;nnet olduğuna, bu nafile namazların d&#246;rd&#252; farzdan &#246;nce, d&#246;rd&#252; de sonra olmak &#252;zere toplam sekiz rekat kılınmasının uygun olacağına,
    3. Cuma namazının kadın, hasta, yolcu, h&#252;rriyeti kısıtlı ve cemaate katılamayacak derecede mazereti olanlara farz olmadığına, bununla birlikte kılmaları halinde namazlarının ge&#231;erli olup, ayrıca &#246;ğle namazı kılmaları gerekmediğine,
    4. İmamla birlikte en az d&#246;rt kişinin bulunduğu mezra, k&#246;y, belde, şehir gibi b&#252;y&#252;k veya k&#252;&#231;&#252;k t&#252;m yerleşim birimlerinde Cuma namazının kılınması gerektiğine,
    5. Bir yerleşim biriminde birden fazla yerde Cuma namazı kılınabileceğine, bu sebeple zuhr-i ahir namazının kılınmasına gerek olmadığına,
    6. Zuhr-i ahir namazını kılmak isteyenlere ise mani olunmasının uygun olmayacağına,
    Karar verildi.
    SADAKA-I FITIR


    Din İşleri Y&#252;ksek Kurulu, 18.10.2001 tarihinde Kurul Başkanı Do&#231;. Dr. Şamil DAĞCI’nın başkanlığında toplanarak “G&#252;n&#252;m&#252;z Şartlarına G&#246;re Sadaka-i Fıtır” konusunu g&#246;r&#252;şm&#252;şt&#252;r:
    Sadaka-i fıtır, İslam’da &#246;nemli yeri olan mali ibadetlerden biridir ve insan fıtratındaki yardımlaşma ve dayanışmanın bir gereği olarak insan varlığının zekatı kabul edilmiştir. Bu nedenle sadaka-i fıtr’a, “can sadakası” veya “beden sadakası” da denilmektedir.
    Bireyin sadaka-i fıtır ile m&#252;kellef olması i&#231;in &#246;ng&#246;r&#252;len zenginlik &#246;l&#231;&#252;s&#252; (nisap), zekatta aranan nisaptır. Ancak sadaka-i fıtırda, zekatta &#246;ng&#246;r&#252;len, malın artıcı olması ve &#252;zerinden bir yıl ge&#231;mesi şartı aranmamaktadır.
    Sadaka-i fıtır, Ramazan Bayramı’nın birinci g&#252;n&#252; tan yerinin ağarmasıyla vacip olmakla birlikte, fakirlerin bayram ihtiya&#231;larını karşılamaları i&#231;in, Ramazan ayı i&#231;inde de verilebilir.
    Hadislerde sadaka-i fıtrın miktarı, buğday, arpa, hurma veya &#252;z&#252;mden bir s&#226;’ (Hz.Peygamber d&#246;neminde kullanılmakta olan bir &#246;l&#231;&#252; birimi olup yaklaşık 2.917 gram) olarak belirlenmiştir. Sadaka-i fıtrın bu sayılan maddelerden belirlenmesi, o g&#252;nk&#252; toplumun ekonomik şartları ve beslenme alışkanlıklarından kaynaklanmaktadır. Hz.Peygamber ve sahabe d&#246;nemindeki uygulamalar dikkate alındığında, sadaka-i fıtır miktarı ile, bir fakirin, i&#231;inde yaşadığı toplumdaki orta halli bir ailenin hayat standardına g&#246;re bir g&#252;nl&#252;k yiyeceğinin karşılanmasının hedeflendiği anlaşılmaktadır.
    Sonu&#231; olarak;
    G&#252;n&#252;m&#252;zde sadaka-i fıtrın belirlenmesinde, bir kişinin bir g&#252;nl&#252;k normal gıda ihtiyacını karşılayacak miktarın &#246;l&#231;&#252; alınmasının uygun olduğuna,
    Asgar&#238; &#252;cret, ge&#231;im standardı, gıda fiyatları gibi kriterler ile bir kişinin bir g&#252;nl&#252;k asgari gıda ihtiyacı g&#246;z &#246;n&#252;nde bulundurularak, 2001 yılı i&#231;in sadaka-i fıtır miktarının 3.000.000 TL. olarak belirlenmesine;
    Bu miktarın, nakden &#246;denebileceği gibi, ayni olarak da verilebileceğine,
    karar verildi.
    SAL&#194; VERİLMESİ

    İLGİ: Din Hiz. D. Bşk. lığı'nın 20.04.2001 tarih ve 02/015/25 sayılı onayı
    Din İşleri Y&#252;ksek Kurulu, 17.05.2001 tarihinde Kurul Başkanı Do&#231;.Dr. Şamil DAĞCI'nın başkanlığında toplandı.

    İlgi onay ekinde incelenmek &#252;zere Kurulumuza g&#246;nderilen, Din Hizmetleri dairesi Başkanlığı'nın hazırlamış olduğu "Sal&#226; Verilmesi" konusundaki taslak metin incelendi.
    Yapılan inceleme sonunda s&#246;z konusu metnin, aşağıdaki şekilde d&#252;zenlenmesine karar verildi.

    "Dinimize g&#246;re, cenaze namazının kılınması i&#231;in belirli bir vakit yoktur. Kerahet vakitleri dışında, g&#252;n&#252;n her saatinde cenaze namazı kılınabilir. Bunun i&#231;in, hazırlanmış olan bir cenazenin bekletilmeden namazı kılınıp defnedilmesi daha uygundur.

    Bununla beraber, cenaze namazına daha &#231;ok cemaatin katılması, &#246;len kişinin akraba, eş, dost ve komşuları gibi hukuku bulunan insanlara &#246;l&#252;m haberini duyurup son g&#246;revlerini yapmak &#252;zere cenaze merasiminde bulunabilmelerinin sağlanması amacıyla vakit namazlarından sonra cenaze namazının kılınması te&#226;m&#252;l haline gelmiştir.

    Belirtilen amacın ger&#231;ekleşmesi i&#231;in, &#246;len kişinin ikamet ettiği mahalle camiinin minaresinden cenaze salası okunması da bu te&#226;m&#252;l&#252;n bir devamıdır.

    &#214;l&#252;m haberinin &#231;eşitli yollarla duyurulması s&#252;nnettir. Bu bakımdan, minareden cenaze salası okunması ve arkasından da &#246;len kişinin adının ve memleketinin s&#246;ylenmesinde dinen bir sakınca bulunmadığına, ancak, &#246;len kişi i&#231;in &#246;v&#252;c&#252; s&#246;zler s&#246;ylenmesinin uygun olmadığına karar verildi.

    G&#220;N&#220;M&#220;Z ŞARTLARINA G&#214;RE &#214;Ş&#220;R ORANLARI VE YAPILAN MASRAFLARIN ZİRA&#206; MAHSULDEN D&#220;Ş&#220;R&#220;LMESİ



    Din İşleri Y&#252;ksek Kurulu, 07/08/2001 tarihinde, Kurul Başkanı Do&#231;. Dr. Şamil DAĞCI'nın başkanlığında toplanmış ve "g&#252;n&#252;m&#252;z şartlarına g&#246;re &#246;ş&#252;r oranları ve yapılan masrafların zira&#238; mahsulden d&#252;ş&#252;r&#252;lmesi" konusu g&#246;r&#252;ş&#252;lm&#252;şt&#252;r.
    Yapılan M&#252;zakereler sonucunda;
    1) T&#252;rkiye topraklarının m&#252;lk arazi olduğu, bu nedenle elde edilen zir&#226;&#238; mahsulden &#246;ş&#252;r verilmesinin gerektiği,
    2) Tarımsal &#252;r&#252;nlerin zekatında, elde edilen hasılattan (gayr-i saf&#238;), &#252;r&#252;n i&#231;in yapılan g&#252;n&#252;m&#252;z tarım şartlarının getirmiş olduğu ekstra masraflar &#231;ıkarıldıktan sonra, geriye kalan &#252;r&#252;n&#252;n nisap miktarına ulaşması halinde, tabi&#238; yollarla sulanan araz&#238;de 1/10, masraf veya emekle sulanan arazide 1/20 oranında zekat verilmesi gerektiği,
    Karara bağlanmıştır.
    Kurban (Udhiyye)

    KURBAN İBADETİYLE İLGİLİ BAŞKANLIK G&#214;R&#220;Ş&#220;

    Kurban kesmek yerine, onun bedelini fakirlere dağıtmanın daha uygun olacağı gibi g&#246;r&#252;şler, son zamanlarda bazı basın-yayın organlarında yer almış, bunun &#252;zerine bazı vatandaşlarımız da konuyla ilgili olarak, Başkanlığımıza pek &#231;ok soru y&#246;neltmişlerdir.
    Bu sebeple, Din İşleri Y&#252;ksek kurulu Uzmanlarının katıldığı Din Işleri Komisyonu’nun 14/02/2000 tarihli toplantısında konu değerlendirilmiş ve aşağıdaki metnin Başkanlık Mak----- arzedilmesi kararlaştırılmıştır:
    Allah’a yakınlaşmak anlamina gelen “kurban” ibadeti; kurban olarak kesilmesi uygun olan hayvanın, ibadet niyetiyle usul&#252;ne uygun şekilde kesilmesidir. Bunun başlıca &#231;eşitleri; udhiyye kurbanı (kurban bayramında kesilen kurban), adak kurbanı, akika kurbanı ve Hac ile ilgili olarak kesilen hedy kurbanlarıdır.
    Kevser suresinde ge&#231;en: “Venhar” emri, İslam bilginlerinin &#231;oğuna g&#246;re, kurban kesmek anlamındadır. Bilginlerin &#231;oğunluğu bunun Kurban Bayramı g&#252;nlerinde kesilen kurban olduğu g&#246;r&#252;ş&#252;ndedirler. Zira bu konuda pek &#231;ok hadis-i şerif vardır. Dini bayramlarımızdan olan kurban Bayramı, Asr-ı Saadetten g&#252;n&#252;m&#252;ze kadar (kurban kesilerek) kutlanmıştır. Eyyam-ı Nahr (Kurbanlık Hayvanların kesilmesi g&#252;nleri) tabiri de, onbeş asırdan beri bu anlamda kullanılmıştır.
    Mezheplerin &#231;oğuna g&#246;re udhiyye kurbanının h&#252;km&#252; s&#252;nnettir. Hanefi fıkhında tercih edilen g&#246;r&#252;ş ise, kurbanın vacip olduğudur. Ancak bir ibadetin farz olmayışı, onu ibadet olmaktan &#231;ıkarmayacağı gibi, şeklinin de değiştirilmesini gerektirmez. İbadetlerin; şekil, şart ve r&#252;k&#252;nleri olduğu gibi hikmetleri, ama&#231;ları ve teşri gerek&#231;eleri de vardır. İbadetlerdeki bu &#246;zelliklerin birbirinden ayrı d&#252;ş&#252;n&#252;lmesi m&#252;mk&#252;n değildir.
    Din, felsefi bir doktrin değildir. Dini h&#252;k&#252;mlerle ilgili olarak ortaya &#231;ıkan yeni meselelerde, teşri ama&#231; ve şartlarına aykırı olmayacak şekilde yeni d&#252;zenlemeler getirilmesi, her ne kadar caiz ise de; ibadetlerin eda edilişini ve sahih olma şartlarını ortadan kaldırarak indi, keyfi ve nefsani istekler doğrultusunda değişiklikler yapılamaz. İslam Dini’ndeki, hatta diğer ilahi ve semavi dinlerdeki kurban ibadetini, ilkel dinlerdeki anlayışlarla ve uygulamalarla karıştırmak b&#252;y&#252;k bir yanlışlıktır.
    Kurban ibadetinin pek &#231;ok hikmeti ve amacı vardır. Kurban sadece et yardımı ama&#231;lı bir ibadet değildir. Hatta etinin dağıtılması bile vacip değil, s&#252;nnettir. Bunun &#246;z&#252;; Allah’a yaklaştıran maddi bir fedakarlık ve O’nun emrine bir bağlılıktır.
    Kurbanların, İslam’ın &#246;ng&#246;rd&#252;ğ&#252; temel şartlara ve espriye uygun olarak kesilmesi, bu konuda hijyen ve ekoloji şartlarına uygun davranılması, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın da &#246;tedenberi &#231;ok arzu ettiği hususlardır. Ancak bu ortamın sağlanması, başta mahalli idareler ve &#231;evre ile ilgili kuruluşlar olmak &#252;zere bir&#231;ok kuruluşun, ortaklaşarak &#231;alışmasına bağlıdır.
    Kurban ibadetinin dini delillerinin Kur’an-ı Kerim’de bulunmadığını iddia etmek ve Allah’ın bu &#231;eşit bir buyruğunun olmadığını ileri s&#252;rmek de doğru değildir. Zira Kevser S&#252;resindeki kurban kesme emrinden başka Kur’an-ı Kerim’de: “(Ey Muhammed!) Onlara Adem’in iki oğlunun kıssasını doğru olarak anlat! İkisi birer kurban sunmuşlardı da birininki kabul edilmiş; diğerininki ise kabul edilmemişti...” (Maide Suresi; 27). buyrulmuştur.
    Saffat Suresinde de (Ayet: 107); Hz.İbrahim’in oğlu Hz.İsmail’in yerine bir kurbanın, Allah tarafından kendilerine fidye (kurban) olarak verildiği a&#231;ık&#231;a bildirilmektedir. Ayrıca diğer bazı ayetlerde de kurban ibadeti ile ilgili nasslar mevcuttur:
    “... Kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar &#252;zerine belirli g&#252;nlerde Allah’ın adını ansınlar. Işte bunlardan yiyin, sıkıntı i&#231;indeki fakiri de doyurun.””(Hacc S&#252;resi, 28)
    ‘Her &#252;mmet i&#231;in, Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanların &#252;zerine O’nun adını anarak kurban kesmeyi meşru kıldık.” (Hacc Suresi; 34)
    “Biz b&#252;y&#252;kbaş hayvanları da sizin i&#231;in Allah’ın (dininin) işaretlerinden (kurban) kıldık. Sizin i&#231;in onlarda hayır vardır. Onlar ayakları &#252;zerine sıralanmış halde dururken &#252;zerlerine Allah’ın ismini anınız (ve kurban ediniz). Yanları yere yaslandığı zaman da onlardan yiyin, isteyen yoksulu da istemeyen yoksulu da doyurun. İşte biz, ş&#252;kredesiniz diye o hayvanları sizin emrinize verdik.” (Hacc S&#252;resi, 36)
    “Bu hayvanların ne etleri ve ne de kanları Allah’a ulaşacaktır: Allah’a ulaşacak olan ancak, sizin O’nun i&#231;in yaptığınız, g&#246;sterişten uzak amel ve ibadettir.” (Hacc Suresi; 37)
    Bu ayetlerde zikredilen hayvan kesiminin, et ihtiyacı temini i&#231;in kesilen hayvanlar olmadığı, bunların ibadet ama&#231;lı birer uygulama oldukları gayet a&#231;ıktır. Et ve kanların Allah’a ulaşamayacağının, asıl olanın ihlas ve takva olduğunun bizzat ayetin nazmında yer alması bunu ispat etmektedir. Allah’ın, kurbanın etme ihtiyacı olmadığına g&#246;re, hayvanın kesilmesi yerine nakdi tutarının ihtiya&#231; sahiplerine dağıtılmasının daha uygun olacağı g&#246;r&#252;ş&#252;n&#252; bu ifadelerden &#231;ıkarmak doğru değildir.
    Fıkhi h&#252;km&#252; ister vacip, ister s&#252;nnet olsun; kurban ibadetinin ancak kurban olacak hayvanın usul&#252;ne uygun olarak kesilerek yerine getirileceği kesindir. Bedelini infak etmek suretiyle, kurban ibadeti yerine getirilmiş olmaz.
    Kurban ibadeti hicretin ikinci yılında eda edilmeye başlanmış ve Hz.Peygamber (s.a.s.) hicretten itibaren on yıla yakın bir s&#252;re hep kurban (Udhiyye) kesmiştir. (Bknz: Tirmizi 20, K.El-Edahi, 11, Hadis No: 1507)
    “Enes (r.a.) diyor ki: Hz.Peygamber (s.a.s.) iki alaca (semiz) ko&#231; kurban kesti. Ayağını yanlarına basarak “bismillah” deyip, tekbir aldığını g&#246;rd&#252;m., Sonra onları kendi elleriyle kesti.” ( Buhari, 73, K.Eİ-Edahi 9,14; M&#252;slim 35, K.El-Edahi 17 Hadis No:1966)
    Kurban Bayramı g&#252;nlerinde kurban kesmenin vacip olduğunu kabul edenler, sadece Hanefiler değildir. İmam Evzai, Leys İbn. Sa’d ve İmam Malik de, kurbanın vacip olduğu g&#246;r&#252;ş&#252;ndedir.
    Udhiyye kurbanının kesilmesinin s&#252;nnet olduğunu savunan bilginler kendilerini destekleyen bir kanıt olarak; farz veya vacip ibadetlerde, o ibadetin vaktinde eda edilemeyişi halinde onun yerine (bedel) olarak yapılabilecek bir başka ibadetin bulunduğunu, nitekim Cuma namazı ile y&#252;k&#252;ml&#252; oldukları halde, bunu kılamayanların o g&#252;nk&#252; &#246;ğle namazını kılmaları gerektiğini; halbuki kurban konusunda b&#246;yle bir se&#231;eneğin mevcut olmadığını s&#246;ylemişlerdir ki; bu da kurban ibadetinin, kurbanlık hayvanın, belirli g&#252;nlerde kesilmesiyle bu emrin (ister vacip, ister s&#252;nnet olsun) yerine getirileceğini ortaya koymaktadır.
    Kavramları ve fıkhi h&#252;k&#252;mleri, birbirine karıştırmadan, konuları incelemek ve &#246;zellikle halka y&#246;nelik değerlendirmelerde buna dikkat etmek gerekir. İslamın &#246;ng&#246;rd&#252;ğ&#252; ilim adabı ve ilim anlayışı da bunu gerektirir.
    Kurbanlık hayvanın (daha genel olarak hayvan) kesimi esnasında; hayvana fazla eziyet vermemek i&#231;in (&#246;l&#252;m acısını azaltmak maksadıyla) kesim sırasında hayvanın elektrik şoku ile bayıltılması, bu hayvanın kurban olarak kabul edilmesine engel ayıplardan sayılmaz. &#199;&#252;nk&#252; kurbana engel ayıplar; kesim sırasında meydana gelen arızalar olmayıp, hayvanda &#246;nceden mevcut olan kusurlardır. Bu itibarla (şok etkisiyle &#246;lmeden &#246;nce hemen) canlı olarak kesilmek kaydıyla, kurbanlık hayvanın elektrik veya benzeri bir şeyle şoklanmasında dinen bir sakınca yoktur. Şayet hayvan, hen&#252;z kesilmeden, şokun etkisiyle &#246;l&#252;rse; o, kurban olamayacağı gibi, eti de yenmez.
    KUR’AN-I KERİM TERC&#220;MESİNİN M&#220;ZİK EŞLİĞİNDE OKUNMASIYLA İLGİLİ BAŞKANLIK G&#214;R&#220;Ş&#220;

    Din İşleri Komisyonu Başkanlığınca, b&#252;t&#252;n Din İşleri Y&#252;ksek Kurulu Uzmanlarının katılımıyla l6.Şubat.2000’de Kur’an-ı Kerim’in ayet ve surelerinin tercemelerinin m&#252;zik aletIeri eşliğinde okunması konusu g&#246;r&#252;ş&#252;lm&#252;ş ve aşağıdaki metin uygun g&#246;r&#252;lm&#252;şt&#252;r.
    Kur’an-ı Kerim, insanlara doğru yolu g&#246;stermek &#252;zere Allah’ın g&#246;nderdiği kutsal kitaplar zincirinin Hz. Muhammed (a.s.)’a indirilen son halkasıdır. Kur’an, lafzı ve manası ile bir b&#252;t&#252;nd&#252;r. Taşıdığı y&#252;ksek edebi &#252;st&#252;nl&#252;kleri ile Kur’an, Hz. Peygamber’in en b&#252;y&#252;k mucizesidir. İnsanlığa vaad ettiği mutluluk ortamının ger&#231;ekleşmesi i&#231;in, i&#231;erdiği y&#252;ce d&#252;st&#252;rların anlaşılması ve uygulanması gerekir.
    Unutulmamalıdır ki, Kur’an ne lafzı, ne de manası bakımından bir şiir &#246;zelliği taşır. Zira asıl itibariyle şiir, duyguları harekete ge&#231;iren hayal unsuru d&#252;ş&#252;ncelere, simgelere, benzetmelere, duygusal y&#246;nelişlere dayanır. Şiir b&#252;t&#252;n&#252;yle insan unsurunun &#252;r&#252;n&#252;d&#252;r. İ&#231;eriğinin ger&#231;ek olup olmadığına bakılmaz. Kur’an ise, b&#252;t&#252;n&#252;yle ilahi vahiydir. &#220;zerinde beşer unsurunun hi&#231;bir etkisi ve katkısı yoktur.
    Kur’an’ın kendine has &#252;sl&#252;bunun sağladığı akıcılığı ve etki g&#252;c&#252;n&#252;, onun inkarcı ilk muhatapları, Hz. Peygamber’i şair, Kur’an’ı da şiir diye niteleyerek a&#231;ıklama yoluna gitmişlerdir. Allah Teala da, bu iftira ve yakıştırmaya, “Biz ona (Muhammed’e) şiir &#246;ğretmedik, bu ona yaraşmaz da” (Ya-sin,69) ayetiyle cevap vermiş, b&#246;ylece indirdiği son kitabı, Onun kutsal niteliğini yok sayan yaklaşımı şiddetle reddetmiştir.
    Kur’an &#231;evirileri de, doğrudan doğruya Kur’an olmamakla beraber, onun i&#231;erdiği ilahi mesajları belli &#246;l&#231;&#252;de yansıtmaları a&#231;ısından, kutsallık arzederler. Kur’an &#231;evirilerini, insan &#252;r&#252;n&#252; olan alelade metinlerle bir g&#246;rmek de yanlış ve tehlikeli bir yaklaşımdır. Bu sebeple, Kur’an &#231;evirilerinin her hangi bir şiir şeklinde d&#252;zenlenerek m&#252;zik aletleri eşliğinde melodik, bir bi&#231;imde okunması, Kur’an’ı kutsallığından soyutlamak, taşıdığı ilahi boyutu, takip ettiği y&#252;ksek amacı g&#246;zardı etmek ve onu insan zihninin &#252;rettiği alelade bir &#252;r&#252;n konumuna indirmek anlamina gelir. Kur’an okuma adabı ve imanın korunmasıyla ilgili bazı bahislerde bu &#231;eşit konular &#252;zerinde de hassasiyetle durulmuştur.
    Kur’an’ın, orijinal metniyle, gerek namaz i&#231;inde, gerek namaz dışında okunması bir ibadet olduğu gibi, namaz dışında terc&#252;mesinin okunması da ibadet niteliğini taşır. Bu itibarla Kur’an terc&#252;mesinin m&#252;zik aletleri eşliğinde okunması, ibadetin sahip olduğu huzur ortamını, manevi ve ilahi konumu zedeler ve sarsar. Ayrıca bu durum, m&#252;zik ile ibadetin “bir noktada” &#246;zdeşleşmesine ve zamanla m&#252;ziğin camilere girmesine zemin hazırlar. Bu ise İsIam’ın kesinlikle onaylamayacağı bir durumdur. “Dinin korunması” ilkesinin, b&#252;t&#252;n ilahi ve semavi dinlerde korunması &#246;ng&#246;r&#252;len beş temel husustan biri olduğu kesin bir hakikattir.
    Kur’an’ın terc&#252;mesinin, m&#252;zik ara&#231;ları eşliğinde okunması yoluyla, mesajlarının halk kitlelerine kolaylıkla ulaştırılması ama&#231;lanıyorsa, Kur’an’ın b&#246;yle bir uygulamaya kesinlikle ihtiyacı yoktur. Zira, indirilişinden bu yana, Kur’an’ın insanlar tarafından anlaşılması amacıyla, onun ruhuna ters d&#252;şmeyen pek &#231;ok &#231;alışma yapılmış, eserler te’lif edilmiş, terc&#252;meler yapılmıştır. Bu sebeple Kur’an terc&#252;mesinin m&#252;zik eşliğinde okunamaz oluşunu Kur’an’a ait mesajların &#246;n&#252;ndeki bir engel olarak g&#246;rmek de m&#252;mk&#252;n değildir. Ayrıca, Kur’an terc&#252;mesinin m&#252;zik eşliğinde, bir şiir ve t&#252;rk&#252;/şarkı edası i&#231;inde okunması halinde, m&#252;zik kendiliğinden &#246;n plana &#231;ıkacak, s&#246;zler ise geri planda kalacaktır. Kaldı ki Islam tarihinin hi&#231;bir d&#246;neminde Kur’an veya mealinin m&#252;zik eşliğinde okunduğu g&#246;r&#252;lmemiştir.
    G&#252;n&#252;m&#252;zde b&#246;yle bir uygulamaya girişilmesi İslami ve ilmi ger&#231;eklere aykırı olduğu gibi, geniş halk kitlelerinin huzurunun bozulmasına ve gereksiz tartışmalara sebep olacaktır. Ayrıca getirilecek b&#246;yle bir uygulama doğrudan doğruya Kur’an’ı tezyif etmek, eğlenceye almak ve k&#252;&#231;&#252;msemek demektir. Halbuki Allah Teala “Ş&#252;phesiz bu Kur’an hak ile batılı ayıran bir s&#246;zd&#252;r. o bir eğlence ve boş s&#246;z değildir.” (Tarık, 13-14) buyurarak Kur’an’a karşı takınılacak bu t&#252;r tavırları kesinlikle yasaklamıştır. Yine Allah “Şimdi siz, bu s&#246;z&#252; m&#252; k&#252;&#231;&#252;ms&#252;yor ve nasibinizi, yalanlamanızdan ibaret kılıyorsunuz?” (Vakıa, 81-82) buyurarak Kur’an’ı k&#252;&#231;&#252;msemenin, aşağılamanın inkar anlamina geldiğini ifade etmiştir.

    Sonu&#231; olarak, Kur’an terc&#252;mesini, saz &#231;alıp t&#252;rk&#252; s&#246;yler gibi okumak, Kur’an’ın kutsallığını zedeler, onun tekliğini ve eşsiz oluşu &#246;zelliğini yok eder ve onu insanoğlu tarafından yazılmış diğer kitaplarla aynı konuma d&#252;ş&#252;r&#252;r. Bu itibarla Kur’an terc&#252;mesinin bestelenerek herhangi bir enstr&#252;man eşliğinde, şarkı, beste, ya da t&#252;rk&#252; s&#246;yler gibi okunması dinen caiz değildir.
    HACDA KESİLEN KURBAN ETLERİ


    Son g&#252;nlerde Hac ibadeti sebebiyle Suud&#238; Arabistan'da kesilen kurbanların, bu &#252;lke yerine T&#252;rkiye'de kesilmesi konusunda basın-yayın organlarında cereyan eden yoğun tartışmalar &#252;zerine, Kurulumuzca aşağıdaki a&#231;ıklamanın yapılması gerekli g&#246;r&#252;lm&#252;şt&#252;r.
    1. İsl&#226;m'ın beş esasından biri olan hac ibadeti, M&#252;sl&#252;manların Mekke'de bulunan Kabe'yi ve &#231;evresindeki kutsal mekanları, bu ibadet i&#231;in tahsis edilen belli zaman dilimi i&#231;inde, usul&#252;ne uygun olarak ziyaret etmeleri ve yapılması gerekli diğer g&#246;revleri yerine getirmeleridir.
    2. Sadece hacca niyet edilip, umreye niyet edilmeyen ifrat haccında kurban kesmek zorunlu değildir.
    3. Temettu haccı (aynı hac mevsiminde &#246;nce umre yapıp ihramdan &#231;ıktıktan sonra hac i&#231;in tekrar ihrama girilerek yapılan hac) ile kır&#226;n haccı (bir niyetle hac ve umre i&#231;in ihrama girilerek yapılan hac'nda harem b&#246;lgesinde (Kabe ve civarı) ş&#252;k&#252;r kurbanı (hac kurbanı, hedy) kesilmesi haccın vaciplerindendir (Bakara 2/196). Bu nedenle hac ibadetinin tamamlayıcı bir par&#231;ası olan hac kurbanının harem b&#246;lgesi dışında kesilmesi caiz değildir. Bu konuda din bilginleri arasında herhangi bir g&#246;r&#252;ş ayrılığı bulunmamaktadır.
    Kurban etleri, kurban organizasyonunun y&#252;r&#252;ten İslam Kalkınma Bankası tarafından fakir &#252;lkelere ulaştırılmaktadır.
    4. Hacda bulunan kişilerin, hac kurbanı dışında, Bayram m&#252;nasebetiyle nafile olarak kurban kesmek istemeleri halinde, bunu vekalet yoluyla T&#252;rkiye'de kestirmeleri daha uygun olur.
    Başkanlık Mak----- saygı ile arz olunur.


  3. 3
    Sabri Devamlı Üye
    Sabri
    Devamlı Üye
    Sabri - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Profili:
    Üyelik: 14.Aralık.2015
    Üye No: 107369
    Mesaj Sayısı: 319
    Tecrübe Puanı: 4

    Cevap: Din İşleri Yüksek Kurulu Kararlari ( organ nakli )


    Diyanet din işleri yüksek kurulu organ nakline izin veriyor hatta teşvik ediyor


  4. Reklam

+ Yorum Gönder