Dünya Nedir? Dünya ahiretin tarlasıdır ne demektir? 5 üzerinden 5.00 | Toplam : 3 kişi
  1. 1
    dost Üye
    dost
    Üye
    dost - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Profili:
    Üye No: 1478
    Mesaj Sayısı: 10
    Tecrübe Puanı: 2
    Yer: İSTANBUL

    Dünya Nedir? Dünya ahiretin tarlasıdır ne demektir?


    Dünya nedir

    Dünya ahiretin tarlasıdır

    Sual: Dünya nedir?
    CEVAP
    Ölümden önce olan her şeye dünya denir. Bunlardan, ölümden sonra faydası olanlar, dünyadan sayılmaz, ahiretten sayılır. Çünkü dünya, ahiret için tarladır. Ahirete yaramayan dünyalıklar, zararlıdır. Dünya, dine uygun kullanılırsa, ahirette faydalı olurlar. Hem dünya lezzetine, hem de ahiret nimetlerine kavuşulur. İyilik, kötülük, malda değildir. Malı kullanandadır. O halde, kötü olan dünya, Allahü teâlânın razı olmadığı, ahireti yıkıcı yerlerde kullanılan şeyler demektir.
    Rabbini unutup, nefsine düşkün olan, yolda hayvanın, palanı ile, yemi ile uğraşıp, arkadaşlarından geri kalan yolcuya benzer. Çölde yalnız kalıp, helak olur. İnsan da ne için yaratılmış olduğunu unutup, dünya ziynetlerine aldanır, ahiret hazırlığı yapmazsa, ebedi felakete sürüklenir. Dünyaya düşkünlük ahirete hazırlanmaya mani olur.
    Dünya ile ahiret, doğu ile batı gibidir ki, birine yaklaşan, ötekinden uzak olur. Bir kimse ibadetini yapmaz ve geçiminde Allahü teâlânın emrini gözetmezse, dünyaya düşkün olmuş olur. Allahü teâlâ herkesin kalbini bu kimseden soğutur.
    Dünya, ahiretin tarlasıdır. Burada tohum ekmeyen, böylece bir tohumdan kat kat meyve kazanmaktan mahrum kalan, ne kadar zavallıdır. Kardeşin kardeşten, ananın evladından kaçacağı o gün için, hazırlanmayan, dünyada da, ahirette de aldanmış, zarar etmiş olacaktır. Akıllı kimse, bu dünyayı fırsat bilir. Bu kısa zamanda, tohum ekerek, yani Allahü teâlânın beğendiği işi yaparak, kat kat fazla meyveleri toplar. Cenab-ı Hak, bu kısa zamanda yapılacak, hayırlı işlere ve ibadetlere sonsuz nimetler ihsan edecektir.

    Marifetname�deki hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
    (Dünya iki gündür: Biri sevinç, biri üzüntü günüdür. Bunlar geçicidir. Öyle ise geçici olanı bırakın da daimi olan nimetlerine kavuşmak için çalışın.)
    (Dünya için, dünyada kalacağın kadar, ahiret için, orada sonsuz kalacağına göre çalış! Allahü teâlâya, muhtaç olduğun kadar itaat et! Cehennem ateşine dayanacağın kadar günah işle!)
    (Dünya bir köprüdür hemen geçin, yalnız tamiri ile uğraşmayın, yolunuza devam edin!)
    (Arzusu ahiret olup, ahiret için çalışana, Allahü teâlâ dünyayı hizmetçi yapar.)
    (Yalnız dünya için çalışana, yalnız nasibi gelir, işleri karışık, üzüntüsü çok olur.)
    (Ahiretin sonsuz olduğuna inananın, yalnız bu dünyaya sarılması, çok şaşılacak şeydir.)
    (Dünya sizin için yaratıldı. Siz de ahiret için yaratıldınız! Ahirette ise, Cennet ve Cehennemden başka yer yoktur.)
    (Dünyaya düşkün olmak, insanın ahiretine zarar verir. Ahiretini seven dünyada haramlardan sakınır. Bu böyle olunca, siz bakiyi fâni üzerine tercih ediniz!)

    Dünyanın tatlı şeyleri ve geçici nimetleri ancak, dinimize uymaya yardımcı oldukları zaman, faydalı ve helal olurlar. Dünya kazancı, ahiret kazancı ile birlikte olduğu zaman işe yarar. Ahireti kazanmaya yardımcı olmayan dünya zevkleri, şekerle kaplanmış zehir gibidirler. Dünya zevkleri, bedene, nefse tatlı gelen şeylerdir. Halbuki insan yalnız bunun için yaratılmadı.

    Gerçek zevk yeri
    Ahiret ise ruha mahsus olan hakiki zevk ve lezzetlerin de yeridir. Dünya ile ahiret, birbirinin zıddı, tersidir. Birini sevindirmek, ötekinin gücenmesine sebep olur. Yani birinde zevk aramak, ötekinde elem çekmeye sebep olur. O halde, dünyada nimetleri, lezzetleri çok olanlar, bunlara gereken şükrü yapmazlarsa, ahirette çok korkacak, çok acı çekecektir. Dünyada tehlikelerden sakındığı, çalıştığı halde çok acı çeken mümin, ahirette çok lezzete kavuşacaktır.
    Dünyanın ömrü, ahiretin sonsuzluğu yanında, denize nispetle bir damla kadar bile değildir. Buna rağmen Allahü teâlâ, merhamet ederek, sevdiklerine sonsuz nimetlere kavuşmaları için, dünyada birkaç gün sıkıntı çektiriyor. Akıllı kimse; kendi işinde ve dünyasında hiç üzülmeyen, emellerini kısa tutup, sabaha bile çıkamayacağını düşünen, ibadetine kuvvet verecek ve doğru yolda yürüyecek miktardan fazla geçim derdi olmayandır. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
    (Dünya hayatı, ancak oyun ve boş şeyle meşgul olmaktır. Ahiret ve nimetleri daimi olduğundan daha hayırlıdır. Bunların farkını anlamaz mısınız?) [Enam 32]

    (Yanınızdaki dünyalıklar geçici, Allah katındaki hazine ve rahmetler ise daimidir.) [Nahl 96]
    (Dünyayı ahirete tercih edersiniz, Halbuki ahiret hayırlı olup nimetleri daimidir.) [Ala 16, 17]
    İbni Mesud hazretleri buyuruyor ki:
    Dünyada herkes misafirdir. Yanındaki şeyler emanettir. Misafirin gitmekten, emanetin ise geri alınmaktan başka çaresi yoktur.
    Bu dünya, haramları terk eden için nimet, ibadet eden için ganimet, ibretle bakan için hikmet, manasını anlayan için selamet yeridir.

    İlimler doğru yerde kullanılmazsa
    İkinci binin müceddidi imam-ı Rabbani hazretleri (kuddise sirruh) buyuruyor ki:
    Yavrum! Bu, pek kötü olduğunu anladığın dünya, nedir biliyor musun? Dünya, seni, Allahü teâlâdan uzaklaştıran şeyler demektir. Kadın, çocuk, mal, rütbe, mevki düşüncesi, Allahü teâlâyı unutturacak kadar aşırı olursa, dünya olur. Çalgılar, oyunlar, (Malayani) ile, yani faydasız, boş şeylerle vakit geçirmek, [kumarlar, kötü arkadaş, kötü filmler, mecmua ve romanlar], hep bunun için dünya demektir. Ahirete faydası olmayan ilimler, dersler de, hep dünyadır. Hesap, hendese [yani matematik ve geometri], astronomi, mantık, eğer Allahü teâlânın gösterdiği yerlerde kullanılmazsa [yani kâfirlerle mücadele ve onlardan üstün olmak için ve insanlara hizmet etmek için kullanılmazsa] bunlarla uğraşmak, boşuna vakit öldürmek olur ve dünya olur. Bu bilgileri bütün derinliği ile, incelikleri ile okumak, yalnız başına işe yarasaydı, eski Yunan felsefecileri [ve son zamanlardaki Avrupa�nın, Amerika�nın fen adamları, mütehassısları] saadet yolunu bulur, ahiretteki ebedi azaptan kurtulurlardı.

    Dünyayı ahirete tercih
    Akıllı, ahiretin sonsuz kazancını dünyanın geçici kârı ile değiştirmez. Bütün iyiliklerin, dinin emirlerine uymak ve yerine getirmekte olduğunu bilir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
    (Ahiret, dünyaya tercih edilince, La ilahe illallah sözü, Allahü teâlânın gazabından korur. Dünya kârını, ahirete tercih eden, La ilahe illallah dediği zaman, Allahü teâlâ, “Yalan söylüyorsun, sözünde sadık değilsin” buyurur.) [Beyheki]
    İlmi, mala ve mevkiye alet etmek uygun değildir. İlim bunu yasakladığı halde, bildiği halde ilme uymamak büyük vebaldir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
    (Din bilgilerini dünya menfaati için öğrenenlere, ilmini paraya değişenlere kıyamette ateşten gömlek giydirilir.) [Deylemi]
    Allahü teâlânın kıymet verdiği ve her şeyin en şereflisi olan ilmi, mal, mevki kapmaya ve başa geçmeye vesile edenlere, bu ilim elbette zararlı olur. Halbuki, dünyaya düşkün olmak, Allahü teâlânın hiç sevmediği bir şeydir. O halde, Allahü teâlânın kıymet verdiği ilmi Onun sevmediği yolda harcetmek, çok çirkin bir iştir. Onun kıymet verdiğini kötülemek demektir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
    (Âlimlerin en kötüsü, insanların en kötüsüdür.) [Bezzar]

    İlgili Yazılar

  2. 2
    İnşirah Devamlı Üye
    İnşirah
    Devamlı Üye
    İnşirah - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Profili:
    Üye No: 86
    Mesaj Sayısı: 1,596
    Tecrübe Puanı: 22

    --->: DÜNYA


    KAÇ ÇEŞİT DÜNYA VARDIR

    Bizim dışımızda iki dünya bulunmaktadır: Birincisi: İnsanın yalnızca et, kemik gibi maddî organlardan ibaret olmadığı; kalp, ruh, akıl, hâfıza ve benzeri özelliklerinin de olduğu gibi; dünya da sadece görünen yeryüzünden ibaret değil; gözle görülmeyen cin, melek ve diğer varlıkların da bulunduğu bir alandır. İkincidünya ise, duyularımızın ilişkide olduğu hayattır. Yeme-içme isteğinden tutun da, uyumaya, üremeye, sahip olma arzusuna, hırs ve arzulara kadar geniş bir duyular dünyası… Nefsin arzu ettiği ve oyalandığı, kişiyi asıl hedefinden, âhirete giden yoldan şaşırtan dünya. Bir başka deyişle, insanın imtihana tâbi tutulduğu, kulluğunu yapabilme imkânı sağlayan geniş bir hayat. İşte bu dünya, ‘ednâ’, yani aşağı, iğreti, değersiz ve geçici bir dünyadır. Allah’tan gelen vahye sırtını dönenler ve aklını kullanmayanlar işte bu ‘ednâ’ dünyayı tercih ederler, âhireti ve oradaki ebedî hayatı unuturlar.

    Said Nursî’nin deyişi ile dünya hayatının üç yüzü vardır: Bunlardan birincisi; Allah’ın güzel isimlerine bakar. O isimlerin evrendeki nakışlarını görür, o isimlere aynalık yapar. Dünyanın bu yüzü güzeldir ve nefret değil, tam tersine aşk kaynağıdır. Dünyanın ikinciyüzü âhirete bakar. Bu anlamda âhiretin tarlasıdır, cenneti kazanma yeridir. Bu yüz de beğenilmeyip terkedilmeye değil; sevilmeye lâyık bir yüzdür. Dünyanın üçüncü yüzü insanın hevâsına bakar. Gaflet perdesidir ve dünyayı çok sevenlerin hevâlarının arzu ettiği yüzüdür. Bu yüz çirkindir. Çünkü fânidir (geçicidir), yok olmaya mahkûmdur, üzüntü vericidir, aldatıcıdır. Bu yüzden, yüz çevirmek gerekir. (Kütüb-i Sitte, 7/248)

    Kur’an, dünya hayatı karşısında mü’minlerin nasıl bir tavır takınacağını açıklar. Dünya hayatının insanı aldatmaması için insanı sık sık uyarır (63/Münâfikûn, 9; 35/Fâtır 5). Bütün insanlar, yarın için ne hazırladığına, ölürken yanında sâlih amel olarak ne götüreceğine bakmalıdır; Dünya hayatı şüphesiz ki “bir gün” gibi çabuk sona erecek ve âhiret hayatı “yarın” başlayacaktır (59/Haşr, 18).

    İslâm, her konuda olduğu gibi bu konuda da insan hayatına ve arzularına bir denge getirmektedir. Allah’ın insanlar için yarattığı zînetleri (süsleri ve geçimlikleri) kimsenin yasaklamaya, haram kılmaya hakkı yoktur. Ancak insan bu zînetleri helâl yoldan temin etmeli, haram hususlarda kullanmamalı, mal ile şımarmamalı, malı zulme araç yapmamalı, mal ile fazla meşgul olarak Allah’tan ve âhirete hazırlanmaktan uzaklaşmamalı, üzerinde (zekât, sadaka ve nafaka gibi) hakkı olanların hakkını vermelidir.

    Peygamber (s.a.s.) dünyadan yüz çevirerek, devamlı ibadetle meşgul olup, kendisinin ve ailesinin ihtiyaçlarını karşılamayan sahâbelerin tutumunu tenkit ettiği gibi, dünyalık ve mal sevgisini kalplerine yerleştirip kulluk görevlerini ihmal edenleri de uyarmıştır.

    Dünya hayatı ve âhirete hazır olma arasında bir denge olmalıdır. İslâm’ın hoş görmediği ‘dünya hayatı’, insanı Allah’tan uzaklaştıran yaşama anlayışıdır. Mal, servet, makam ve mevki tutkusu, şöhret hastalığı, şehvetlere esir olma, lüks ve israf anlayışı, malla şımarma ve dünyalıklara köle olma akılsızlığıdır.

    Şüphesiz yerilen, tenkit edilen dünya hayatı; ona ait şeyleri amaçlaştırıp ilâh haline getiren, mal peşinde koşmaktan başka bir hedef tanımayan, geçimlikleri kutsallaştıran kimselerin yaşantısıdır. Ve insanın yaratılış amacı da bunlar değildir.

    İ
    slâm, her türlü meşrû çalışmayı övmüş, onu ibadet saymış ve insanın ancak çalışmasının karşılığını alabileceğini belirtmiştir (53/Necm, 39). “Hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlısını yememiştir” (Buhârî, Büyû’ 15)diyerek el emeği ile geçinmeyi, yani çalışmayı teşvik etmiştir. Buna karşın İslâm, insandaki fıtrî birtakım meyilleri inkâr etmemiş, insanın dünyalıklara karşı arzusunu baskı altına almamış, ancak bu arzunun dengelenmesini, nefsin isteklerinin kontrol altına alınmasını istemiştir. Bunun da yollarını ve prensiplerini açıklamıştır. (1)

    Peygamberimiz (s.a.s.), “Uhud dağı kadar altınım olsa onu üç günden fazla saklamazdım (insanlara sadaka olarak verirdim)”
    (Buhârî, Zekât 4, 2/135; Müslim, Zekât 9, hadis no: 94, 2/687) buyurarak dünya geçimliklerinin nasıl ve ne kadar değerli olabileceğini haber veriyor. İnsanın dünya hayatını ise şu nefis benzetme ile değerlendiriyor: “…Dünya (hayatı) ile benim ilgim, bir ağacın altında gölgelenip sonra da bırakıp giden yolcunun durumu gibidir.”bn Mâce, Zühd 3, hadis no: 4109, 2/1386; Tirmizî, Zühd 44, hadis no: 2377, 4/588)

    İslâm’ın mânevî değerleri ve âhiret hayatını üstün tutan, ancak buna aykırı olmayan dünya nimetlerini ve zenginliğini de onaylayan tutumuna rağmen çok geçmeden İslâm toplumunda yozlaşmalar başladı. Toplumun bir bölümü kendini servet, lüks ve ihtişam hırsına kaptı
    rıp âhireti ihmal ederken bir kesim de bütünüyle âhirete yönelip dünyayı dışladı. İç savaşlar, sefâhat ve dinden uzaklaşma hareketlerinin yanı sıra özellikle hıristiyanlık, isrâiliyât, Hint dinleri ve diğer dış kültürlerden gelen tesirlerle dünyadan el etek çekip kendini tamamıyla âhirete veren ve dünyaya küsenlerin sayısı gittikçe artmaya başladı.



  3. 3
    İnşirah Devamlı Üye
    İnşirah
    Devamlı Üye
    İnşirah - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Profili:
    Üye No: 86
    Mesaj Sayısı: 1,596
    Tecrübe Puanı: 22

    --->: DÜNYA


    İnsanlar, bütün bu dünyevî varlık ve imkânlara karşı takındıkları tavra göre başlıca üç zümreye ayrılırlar. 1- Âhirete iltifat etmeksizin yalnızca dünyaya bağlananlar. Bunlar, Kur’an’da “tâğutun kulları ve yaratıkların en kötüleri” olarak gösterilmiştir (5/Mâide, 60). 2- İlk zümrenin tam aksine bütün çabalarını âhirete yönelten ve dünyaya iltifat etmeyenler. 3- Dünya ve âhiretin hakkını verenler. Peygamberlerin de dahil olduğu bu zümre, insanların en faziletlisidir. Çünkü din ve dünya işlerini gerektiği şekilde yürüten kimse “yeryüzünün halifesi”dir. Âhiret saâdetini arzulamak Allah sevgisine aykırı olmadığı gibi; dünyanın huzur, sağlık ve esenliğini dilemek, bunun için çaba sarfetmek de Allah sevgisine ters düşmez.

    “Dünya ve âhiret birbirini takip eden iki gerçek hal olduğuna göre insanın yarının hazlarını arzularken bugünün hazlarına ilgisiz kalması düşünülemez. Çünkü insan yarının hazlarını, yarın dediğimiz şey bir zaman sonra bugün olacağı için arzular. Yeter ki bu hazlar kişiyi uhrevî saâdetten mahrum edecek mâhiyette olmasın. Bu şarta bağlı olmak üzere dünyevî gayelerle uhrevî gayelerin birleştirilmesi imkânsız değildir.” (İhyâ, II-144-145). Böylece insan dinî bir şuurla, dünyaya mahkûm olmak yerine ona hâkim olduğu ve onları yönlendirdiği, dünyevî varlık ve imkânları Allah’ın rızâsına ve kendi âhiret saâdetine uygun şekilde kullandığı sürece bu varlık ve imkânlar kötülenen dünyadan değildir. İnsanın maddeye mahkûm ve bağımlı olması dünyadır, ancak ona hâkim olması dünya değildir. Maddenin önde ve üstün tutulması dünya, mânânın önde ve üstün tutulması âhirettir. Şu halde dünya, ruhla nesneler arasındaki sağlıksız ve olumsuz ilişkiden ibarettir. (2)

    Kur’ân-ı
    Kerim’in büyük mânâ kaybına uğramış kavramlarından birisidir dünya kavramı. Bu kelime, özellikle Türkçede hemen hemen bütünüyle “arz” karşılığı kullanılmaya başlanmıştır. Bilindiği gibi, “arz” yeryüzü demektir. “Dünya” ise “en yakın” veya “daha aşağı, âdi, alçak” anlamlarına gelir. Duyularımıza hitap eden varlıklar, en aşağıda olan maddî varlıklar, yani cisimlerdir. İşte, duyularımıza yakın olması anlamında, daha doğrusu, yaratılış hiyerarşisinin en aşağısında yer almaları anlamında çevremiz “dünya”dır. Bu anlamıyla dünya, yalnızca yeryüzü için değil; insan duyularının ulaştığı her yer için kullanılır; sözgelimi, gördüğümüz göğe Kur’an’da “dünya semâsı”, yani “en yakın semâ, en alttaki semâ” denilir.

    Dünya hayatı, dünya ile temasta olan duyuların hayatıdır; yani, bu hayatın sürdürülmesini sağlayan nebâtî ve hayvanî fakültelerin hayatıdır. Yemedir, içmedir, mübâşerettir, uyumadır, üreme, boşaltma, sindirmedir. Yalnızca duyulara hitap eden varlıkları görme, duyma, onları göründükleri yanlarıyla bilmedir. Bu bakımdan, dünya hayatı “en aşağı” hayattır. Kâfirler yalnızca “dünya hayatı”nı kabul edip âhireti ya inkâr ederler, ya da dünya hayatının çekiciliğine kapılarak âhireti unuturlar.

    Nitekim, bugünkü Batı uygarlığı her yönden dünya hayatı yaşayan bir uygarlıktır. Bilgi konusunda duyumcudur; duyuların var dediği varlıkların dışında varlık kabul etmez; pozitivizmiyle, yalnızca bu varlıkların incelenebileceğini ve bilgiye konu olabileceğini savunur; idealizmiyle, bunların ötesinde varlıkların olduğunu kabul etse de, bilinemeyeceklerine inanır. Bu bakımdan, bu anlayıştaki Batı uygarlığının ve Batı insanının hayatı yalnızca dünya hayatı, yani en aşağı hayattır, duyuların hayatıdır. Gözün, kulağın ve şehvetin bayağı zevklerinden başka zevk olmadığını sanır, gaye olarak ancak dünya hayatını ister; bu bakımdan, onlar için âhirette hiçbir nasip yoktur. Böyleleri, yalnızca gözlerinin gördüğünü, kulaklarının duyduğunu, derilerinin dokunduğunu var kabul edip, bunların ötesine geçemediklerinden, Kur’an onları “kör, sağır ve ölü” ve dolayısıyla “akletmeyenler, derin düşünemeyenler ve câhiller” olarak tavsif eder.

    Güzelliğinin zirvesindeyken gidiverir insan; kendileriyle övündüğü çocukları ve eşyası ölümle, depremle, selle veya daha başka sebeplerle elinden kayıverir. Sabah evden çıktığında akşama dönemez de, sonsuza kadar yaşayacağını sanarak biriktirdiği malları ve eşyaları başkalarına kalıverir. Böyledir işte dünya hayatı; ama, hayatı bu hayat sananlar bunu anlamaz da, hep dünya için çalışırlar. Oysa dünya, insanların önüne bütün aldatıcılığıyla yayılıp, insanları birbirlerine düşürerek helâk eder ve birbirlerinin boyunlarını vurmalarına sebep olur. Hayat, yalnızca dünya hayatından ibaret değildir; insana gerçek mutluluğu kazandıran, onu varlıklar hiyerarşisindeki gerçek yerine oturtan ve ona gerçeği öğreten bir başka hayat vardır; işte, bu başka hayat, âhirettir. (3)


    Dünya-Âhiret Ayrı
    mının Değerlendirilmesi ve Dünyayı Terk

    İlk müslüman nesillerin zihinlerinde sonraki nesillerde görülen dünya ve âhiret arasındaki kesin ayrım yoktu. Onların duygularında âhiretten tamamen kopmuş yalnız dünya için olan ve dünyadan kopmuş yalnız âhiret için olan ameller yoktu.

    Evet, bazı
    ameller vardır ki, onlarda tabiatı icabı rûhî yön ağırdır: Namaz, duâ, zikir ve genelde ibâdetler. Bir de fikrî yönün ağır bastığı ameller vardır: İlim tahsili ve ilimde ilerleme, siyasî, iktisadî ve savaş-barış gibi hayata ait işlerin idaresi... Ve his yönünün egemen olduğu ameller de vardır: Yeme-içme, giyinme, mesken edinme ve cinsel tatmin gibi. Lâkin bu, birtakımıyla öbürünün arasını ayırmaz. Çünkü, bağlantılı ve tekleşmiş bir insanî yapıdan çıkmaktadır hepsi. Bunların hiç biri, dünya ve âhiretten, her ikisinden koparılıp, biriyle ilgisiz hale getirilemez.

    Asr-ı Saâdet müslümanlarının hayatlarına hâkim olan, tasavvurlarını yönlendiren ibâdet kavramı, tüm dünyevî alanları kuşatıyordu. Onların anlayışında dünyanın âhiretten koparılması mümkün olmadığından, ibâdetleri, hayatları, ölümleri, her şeyleri Allah içindi (6/En’âm, 162). Bunun için de onların anlayışında hayat, biri öbüründen ayrılmayan birleşik halkalardı. Namaz, hac, yeme-içme, cinsel ilişki, Allah yolunda cihad, rızık peşinde koşma, ilim tahsili, dünyanın imarı... hepsi ibâdettir. Hepsi aynı anda dünya ve âhiret içindir. Gündüz veya gece insanın geçirdiği şuurlu her an ve Allah'a yönelerek O’nun indirdiğine uyarak yaptığı her amel, ibâdet çeşitlerinden biridir, birbirine de bağlıdır. O, sürekli bir ibâdetten öbürüne geçer.

    Namaz, zekât, oruç gibi ibâdetler, rûhî yönü ağır iseler, bunun anlamı sadece onların ibâdet kabul edildiği veya onların dünya için değil de yalnız âhiret için oldukları değildir. Her birinin dünya hayatında gerçekleşmesi zorunlu olan gerekleri vardır. Namaz, kötülükten ve münkerden alıkoyar (29/Ankebût, 45); zekât, nefsi ve malı temizler; oruç takvâya alıştırır; hac iyiliğe çağırır... her biri dünya ve âhiret için olur aynı anda. İnsanın hayatta yaptığı diğer akıl veya duyuların ağırlıkta olduğu ameller de, geniş anlamıyla ibâdet sınırının dışında değildirler; elbette onlarla Allah’a yönelme amaçlandığı ve Allah’ın emirlerine uyulduğu sürece. Böylece onlar da âhiretten kopmuş ve yalnız dünya için değillerdir. İnsanın yaratılış amacı, ibâdet olduğu için (51/Zâriyât, 56) tüm davranışları bu amaca hizmet edebilir. İnsanın hayatının tamamı ve dünyadaki faaliyetlerinin tümü bütünleşerek, varlık gayesini gerçekleştirir ve duygularında dünya ile âhiret birleşir.

    İlk müslüman nesillerin mantığında meseleler böyleydi. Bütün hayatlarını toplayan, aralarını birleştiren, görüşlerini aynı yapan, derin ve köklü anlamıyla “lâ ilâhe illâllah”tı. O zaman da bu tevhid, Allah’tan insanın dünya hayatını düzeltip âhirette güvene ulaştırması için indirilen kapsamlı bir din olur. Bu tevhid dininde bir meseleyle öbürünün arası ayrılamaz.

    Câhiliyye Arapları çeşitli ilâhlara tapındığı için, hayatları da parça parça ve birleşemez haldeydi. Hislerinde dünya ile âhiret arasında bir bağ da yoktu. Tapınılan rabler çok olduğundan ibâdet de dağınıktı. Biraz putlar, biraz kabile, biraz baba-dede geleneği ve biraz da hevâya, nefsî isteklere tapılıyordu. Ya da hepsi, duyularında bir bağlantı ve irtibat olmadan aynı anda tanrı kabul ediliyordu. “Hayat, ancak bu dünyadaki hayatımızdır. Ölürüz ve yaşarız; bizi ancak zaman (zamanın geçişi) yokluğa sürükler’ derler. Onlar sadece zannediyorlar.” (45/Câsiye, 24) Dünyadan sonra hayat olmadığına göre, sonrasını düşünmeden içinde yaşanılan şu an yaşanılır, sorumsuzca, hesap verme endişesi olmadan, canlarının istediği gibi...



  4. Reklam

  5. 4
    İnşirah Devamlı Üye
    İnşirah
    Devamlı Üye
    İnşirah - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Profili:
    Üye No: 86
    Mesaj Sayısı: 1,596
    Tecrübe Puanı: 22

    --->: DÜNYA


    Çağdaş câhiliyye, eski câhiliyyeden daha çok insan fıtratını, tevhidi/birliği, hayatı parçalamaktadır. Âhiretle bağını koparıp hayatı dünyadan ibaret kabul eden insan, huzuru dünyada da bulamamakta, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar intiharlar, çıldırmalar, bunalımlar, stresler, her çeşit psikolojik anormallikler içinde, dünya görüşündeki bu yanlışlığın âcil cezasını, avans olarak çekmektedir.

    İslâm, tevhid dini olduğundan, aralarında kesin bir ayrım yapılarak, birbirinden kopuk şekilde dünya ve âhiret ikilemine yer vermez. Laiklik denilen çok tanrılı anlayıştadır birbirinden tümüyle bağımsız ve kopuk din-dindışı, din adamı-dünya adamı, dünya-âhiret, Sezar-Tanrı ayrımları.

    Tevhid dini, insanı
    n maddî dünyasıyla mânevî dünyasını birleştirdiği gibi; dünya ile âhiret yollarını da birleştirdi. Bunlar niçin iki yarı yol olsun ki? Biri, bir ilâhın, öbürü de başka bir ilâhın mı? Dünyaya hâkim olan ilâh, kıyâmet günü insanları hesaba çekip cezalandıracak veya ödüllendirecek ilâh değil mi? Allah, sadece göklerin ilâhı mı? Yeryüzünü ve tabiat olaylarını yönlendiren, dünyayı düzenleyen başka ilâh mı var ki, dünyâ ile âhiret birbirini ilgilendirmeyen kopuk ve bağımsız parçalar olsun. Âhiret hayatının ölçüsü, dünya hayatının terazisinden değişik midir ki, bir iş dünya ölçüleriyle güzel, âhiret hesabına göre çirkin veya aksi olsun. Halbuki dünyada güzel işlerin âhiretteki karşılığı da daha güzel, dünyada şer olanın da âhiretteki karşılığı cezadır. “Güzel iş yapanlara daha güzel mükâfat (cennet), bir de fazlası vardır... Kötü amel işleyenlere gelince, kötülüğün cezası kötülükleri kadardır. Onları bir de zillet kaplayacaktır...” (10/Yûnus, 26-27) “Kim zerre kadar hayır/iyilik yapmışsa onu görür; kim de zerre kadar şer/kötülük işlemişse onu görür.” (99/Zilzâl, 7-8)

    “Hayâtu’d-dunyâ”, yakı
    n hayat; “hayâtu’l-âhiret” de diğer hayat, son hayat demek.Yol tektir; başı dünyada, sonu âhirette. İki şeritlidir bu yol; bölümlerden birini iyi amel sahipleri tutuyor ve onları cennete götürüyor. Diğerini de kötüler tutuyor ve onları azaba götürüyor. Dünya ve âhiret farklı yollar değil, yolun başının ve sonunun adlarından ibaret. “Sizi yarattığı gibi yine O’na döneceksiniz. Allah insanlardan birtakımını doğru yola eriştirdi, fakat birtakımı da sapıklığı hak etti. Çünkü bunlar Allah’ı bırakıp şeytanları dost edinmiş ve kendilerini doğru yolda sanmışlardı.” (7/A’râf, 29-30)

    İlk müslümanlarda dünya-âhiret birliği öyle bir noktaya gelmişti ki, gerçekte dünya hayatında yaşarlarken düşünce ve fikirleri âhirete bağlıydı, âhireti görür, önlerinde duruyormuş gibi yaşıyorlardı; “âhirete yakînen iman”, bu demekti çünkü. Kur’an’ın ba’s, hesap ve ceza üzerindeki yoğ
    un tekrarı ve vurgusu, kıyamet sahnelerini canlı ve çekici bir üslûpla sunuşu, müslümanlara his ve hayalleri ile, önlerinde o an görüyor ve olaylarını yaşıyormuşçasına âhireti canlı yaşatıyordu. Hatta, bütün gerçekleriyle dünya geçmiş, âhiret de olaylarıyla hazır, şu anda yaşanıyor gibi! Melek değillerdi; zaten insan üstü olmaları, insanlıklarından çıkmaları da istenmiyordu onlardan. Onlar da beşeriyetleri icabı bazı günahlar işleyebiliyordu. Ama hataya düştüklerinde, yanlışlarında ısrar etmiyor, hemen tevbe ediyorlardı: “Onlar bir kötülük yaptıkları, ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah’ı hatırlayarak hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler. Günahları da Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki? Ve onlar, bile bile yaptıklarında ısrar etmezler. İşte onların mükâfatı Rableri tarafından bağışlanma ve altından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetlerdir. Çalışanların ecri ne güzeldir.” (3/Âl-i İmrân, 135-136) Evet, onların duygularında dünya ve âhiret, birleşik tek bir hesaptı, iki ayrı hesap değildi.

    Dünya Kur’an’da zemmedilmiş, Rasûlullah’ın diliyle lânetlenmiştir, ona meyledip aşırı sevgi beslemek, ona bağlanmak yasaklanmıştır; doğru. Ama bu tavsiyeler Kur’an ve hadiste hangi konumda gelmiştir? İki durumda geldiğini görüyoruz. Bir: Dünya sevgisi ve ona bağlanmanın insanlarla Allah'a ve âhiret gününe iman arasında bir engel oluşturduğu zaman. İki: Onlarla Allah yolunda cihadın arasına girdiği zaman. “Dünya hayatıyla sevindiler. Oysa âhiretin yanında dünya hayatı, bir geçimden ibarettir.” (13/Ra’d, 26) “Bize kavuşmayı ummayan, dünya hayatına râzı olup onunla rahat edenler ve Bizim âyetlerimizden gaflet edenler... İşte kazandıkları işlerden ötürü onların varacakları yer, ateştir.” (10/Yûnus, 7-8) “De ki: ‘Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabalarınız, elde ettiğiniz mallar, durgun gitmesinden korktuğunuz ticaret, hoşunuza giden evler sizce Allah’tan, Peygamberinden ve Allah yolunda cihaddan daha sevgili ise, Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.” (9/Tevbe, 24)

    Bu iki alanda, âyetlerde açı
    klanan sebeplerle dünya zemmedilmiştir. Fakat bu iki alandaki gerçek durum, dünya, insanın hissinde âhiretten kopuktur. Ya hiç inanmadığı için, ya inancı zayıf, karmakarışık olduğundan düşünce, duygu ve tavırlarına tesir edemediği için... Onun idrâkinde problem şudur: İnanmadığı, ya da varlığıyla yokluğu eşit bir imana sahip olduğu bir cennete, can ve maldan fedâkârlıklara karşılık vaad edilmiş; o halde bu, varlıklardan mahrum olmaktır. Böyle bir kimse, dünya nimetleri konusunda Allah’ın mubah kıldıklarıyla yetinmek istemeyip şehvetlerinin ve hevâsının paralelinde yürümek arzusundadır. Bu problemden dolayı dünya hayatını tercih etmektedir. “İşte tuğyan ederek azıp da dünya hayatını tercih edenin varacağı yer şüphesiz cehennemdir.” (79/Nâziât, 37-39) “Ama siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz; oysa âhiret daha iyi ve daha bâkîdir.” (87/A’lâ, 16-17) “Durakları ateş olduğu halde kâfirler zevklenirler ve hayvanlar gibi yerler.” (47/Muhammed, 12)

    Kur’an’ı
    n portresini çizdiği dünyayı âhirete tercih eden kimse, arzularının sınırsız tatminini yeğlemiştir; çünkü bu zevklerden mahrum olmak, onun yanında Allah’ın onu uyardığı azaptan daha önemlidir. Ya, âhirete aslında inanmadığı için ki, onun hissinde korkutulduğu azap bir vehimdir, hakikati yoktur. Ya da, âhirete imanı zayıftır; o azap, hayalinde, elindeki nimetten mahrum olmanın acısından daha hafif gelmektedir. Bu her iki durum da anormaldir, sahibinde denge bozukluğu getirir. “Onların kalpleri vardır ama anlamazlar; gözleri vardır ama görmezler; kulakları vardır ama işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibi, hatta daha da sapıktırlar.” (7/A’râf, 179) Ya da o, gözünde ancak net olanı yakından görebildiği, uzağı göremeyen, görme kusuru olan gibidir. Algılama organı ancak yakında olanı var sayıyor; uzaktakini ise karışık, müphem birbirine karışmış, bulanık görüyor.




  6. 5
    İnşirah Devamlı Üye
    İnşirah
    Devamlı Üye
    İnşirah - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Profili:
    Üye No: 86
    Mesaj Sayısı: 1,596
    Tecrübe Puanı: 22

    Normal bir insanın hissinde ise, olay tamamen değişiktir: Normal bir insan, ilk anda ruhunu gayb dünyasına kapatmaz; nefsini sadece organlarının algıladığı alana hapsetmez. Yaratıcısının kendisine yaratılış gayesi olan hilâfet misyonuna yardımcı olsun diye iki karşılıklı güç takdir ettiğinin bilinci içindedir. Her biriyle hilâfet ve kulluk görevinin bir bölümünü gerçekleştirir; ikisiyle aynı anda dengede kalır. Birincisi, organlarının algıladığına inanmak, ikincisi de gayba imandır. Birinci gücüyle, yakındaki algılanan eşyaya, çevresindeki maddî varlıklara karşı davranışını düzenler. Maddenin özelliklerini öğrenir. Yeryüzündeki durumunu güzelleştirmek için Allah’ın hizmetine verdiği göklerde ve yerdeki enerjinin kullanılması için bilgisini geliştirir. İkinci gücüyle de fıtratına konulan doğrultuda iman esaslarına inanarak hakikatlerle muâmelesini sürdürür. “Allah’ın sana verdiğinden (O’nun yolunda harcayarak) âhiret yurdunu gözet; ama dünyadan da nasibini unutma.” (28/Kasas, 77) “O size yeryüzünü musahhar kıldı. Haydi onun omuzlarında yürüyün ve Allah’ın rızkından yiyin. Dönüş O’nadır.” (67/Mülk, 15)

    İnsan, birini seçerse mecburen öbüründen kopacağı şekilde; dünya ve âhireti karşılıklı iki olgu olarak değerlendirmenin Allah’ın dininde bir dayanağı yoktur. “De ki: ‘Allah’ın kulları için yarattığı ziyneti/süsü ve temiz rızıkları kim haram kılabilir?”
    (7/A’râf, 32) Burada ziynetin anılmasında özel bir anlam vardır. Ziynet, güzelliktir. Güzellik ise, zarûretten fazla bir şeydir. Yani, Allah’ın kullarında mubah kıldığı, nasıl olursa olsun hayatı koruyacak bir mecbûriyet değil; zarûretin de ötesi güzellik noktasına varan bir şeydir. Rasûlullah (s.a.s.) de şöyle buyurmuştur: “Vallahi, ben sizin Allah Teâlâ’dan en çok korkan ve sakınanızım. Fakat bazen nâfile oruç tutar, bazen tutmam. Bazen nâfile namaz kılar, bazen uyurum. Ben evlenirim. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse, o benden değildir.” (Buhârî, Nikâh 1; Nesâî, Nikâh 4; Dârimî, Nikâh 3) Bu hadis-i şerif, Allah’ın kulları için râzı olduğu ibâdette, dünya geçiminden el etek çekme ve ondan tamamen kopmanın bulunmadığını vurgulamaktadır. Çünkü bu el etek çekme ve sadece âhiret için gece gündüz ibâdet, Allah’tan haşyetin göstergesi değildir. Hz. Peygamber öyle yapmadığı gibi, bu tavrın sünnetinden kopma olduğunu sert bir ifadeyle belirtiyor.

    Başlarında zâhidlerin efendisi (s.a.s.) olmak üzere ilk neslin zâhidlerinin zühdleri, dünya varlığına karşı kendilerini Allah yolunda cihada iletiyordu. Sapıtmış bir ortamı düzeltip, yerine normalini getirmek için çalışma; emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker, ki bu iki şey Allah’ın hayırlı olması için çıkardığı ümmetin temel özelliğidir (3/Âl-i İmrân, 110). Başlarında Rasûlullah olmak üzere zâhidler, varlığı yasaklamıyor, onun üstüne tırmanıyorlardı. Mücadele ettikleri o yüksek ufuklar da onları cihaddan alıkoymuyor, gerçekler dünyasında ortaya koymak için çalıştıkları hedefler için çalışmalarını engellemiyordu. Onlar, nefisleriyle ve şeytanla olan cihadlarını turun sonu yapmadılar. Onların şeytanla ve nefisleriyle savaşları ve zaferleri esas hedeflerine yönelik hareketlerinde bir başlangıç noktasıydı: Cihada, mârufu emre, münkerden sakındırmaya, şirk kalesinin yıkılıp iman kalesinin kurulmasına, tâğutların egemenliğine son verip Rabbânî doğruların ikamesine, Allah düşmanlarının korkacağı gücün oluşturulmasına...

    Nefislerindeki şeytanla cihada başlamasalar veya nefislerindeki şeytânî özelliklere savaşlarında kesin bir sonuç almadan savaşı bıraksalardı, bunları gerçekleştiremezlerdi. Ama onlar, nefisle mücadele yeter, hedef de budur diyerek durmadılar hiç. İçlerindeki şeytanla/nefisle mücadelede zâhidin yolu; şehvetleri, nefsin isteklerini öldürüp yok etme yoluyla “nefsin öldürülmesi” değildir. Onun Rabbânî metoddan aldığı yolu, şeytanın saptırmalarına karşı, gücü oranında “nefsine hâkim olması”, onu kuşatma altında tutmasıdır. Allah, insan nefsinde yarattığı bu motivleri boşuna yaratmamıştır. İnsanın yeryüzünde halifeliği, imtihana tâbi tutulması, dereceler alması, olgunlaşması için gereklidir nefsin istekleri.

    Nefsi öldürmek, fenâya, yokluğa ulaşmakla; haram hudutları, setleri yıkacak şekilde arzuların salıverilmesi, alabildiğine özgürlük; her ikisi de aşırılıktır. Rabbânî metod, insanı ifrat ve tefritten kurtarır, dengeyi oluşturur. Nefsi, arzuları öldürmeden, bu isteklerin kontrol edilmesi istenir imtihanın kazanılması için ve bu mücadele bir ömür boyu sürecektir. Arzuları öldürüp de kurtulmak, cenneti garanti etmek, ya da bunu temel gaye edinmek yoktur nebevî hayatta. Motivler, nefsin arzu ve istekleri, imtihan alanlarıdır. “İnsanların hangisinin daha güzel amel işleyeceğini deneyelim diye yeryüzündeki her şeyi, dünyanın ziyneti/süsü yaptık.” (18/Kehf, 7)

    Yanlış
    zühd anlayışı içinde olan mistik kimsenin nefsinde, onu dünya gerçeğinde amelden alıkoyan pek çok etkenler oluşur. Bunlardan biri, dünyaya bakışıdır. Onun hissinde dünyanın âhiretle ilgisi yoktur; kurtulmaya çalıştığı bir zindandır dünya. Dünya bir zindan olunca, mahkûm zindanı hiç imar eder, onun ıslahıyla ilgilenir mi? Ondan kurtulacağı günü gözetler sadece. İkinci etken, istekleri hareketlendiren motivlerin yok edilmesiyle isteklerin de yok olmasıdır. İnsan, yeme-içme, giyme, mesken edinme vb. dünyevî gereçlere rağbet eder. Bunları elde etmek için devamlı hareket halinde olur. Nefsindeki rağbetleri gerçekleştirmek için uğraşı halindedir hep. Ruhî riyâzetin gayesi, nefsi onlardan arındırmak için o istekleri öldürmek olunca, ne için hareket edecek, ne için çalışacak? O bu dünya hayatından hiçbir şey istemiyor ki! İstese bile asgari şartlara göre çok basit bir hayat ve onu koruyacak en hafif bir külfet ister. Üçüncü etken de fenâ lezzeti; vâsıl olduğu hayali. Nefse rızâ ve kanaat veren anlayış. Bu üç etken, yanlış kaza-kader anlayışıyla da birleşince, mistiği hayatın akışında harekete geçirecek bir şey kalmaz.

    Sahâbenin zühdü, dünyanı
    n geçici olduğu, gerçek nimetlerin âhirete ait olduğuna dayanan bir şuur idi. Bu zühd, sahiplerini cihad, mücadele ve dünyanın ıslah ve imarına iten öncü ve yapıcı bir zühddü, bir aktivite, bir aksiyon idi. İçine kapanık ve pasif bir ruh hali değildi. Nefsi fitneye karşı koruyan bir zühddü; fitneden korunmak için nefsi öldüren bir zühd değil!

    Kur’an ve sünnetteki dünyanın kötülenmesi ile ilgili tavsiyeler, hatırlatma için gelmiştir. Ta ki insanlar dünyaya aldanıp âhireti unutmasınlar. Yoksa, dünya hayatındaki eylemleri, hareket ve faaliyetleri yasaklamak için gelmemiştir. Yol kenarındaki, insanları heyelân bölgelerine karşı uyaran trafik işaretlerine benzer bu uyarılar. Trafiği engellemek için değildir bu işaretler. Bir grup yolcu çıkıp da “biz bu yolda yürümeyiz, yolda heyelâna karşı uyaran işaretler var” dese, tedbirde aşırı oldukları ortaya çıkar. Yolculuğu bırakmaları, tedbirle korkaklığı karıştırdıklarını gösterir ki, yanlış tedbir anlayışı onları gidecekleri yere ulaşmalarını engeller. Kendine güvenen yola girer ama heyelândan da korunmaya çalışır; korkak ise yoldan kalır.



  7. 6
    İnşirah Devamlı Üye
    İnşirah
    Devamlı Üye
    İnşirah - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Profili:
    Üye No: 86
    Mesaj Sayısı: 1,596
    Tecrübe Puanı: 22

    Din, yoldaki risklere karşı uyarırken, yolu bırakmamızı emretmiyor elbette. Rasûlullah’ın şu hadisine bakmak yeterlidir: “Nefsim elinde olana yemin ederim ki, eğer günah işleyip tevbe ediyor olmasaydınız, Allah sizi kaldırıp sizin yerinize günah işleyen ve Allah’tan istiğfar edip Allah’ın da onları mağfiret edeceği bir kavim getirirdi.” (S. Müslim bi şerhi’n-Nevevî, 17/65) Bu hadis, tabii ki günah işlemeye teşvik etmiyor. Peygamber’in insanları günah işlemeye teşvik etmesi düşünülemez bile. O, insanları Allah'a itaate ve gücü nisbetinde günahlardan kaçınmaya çağırıyor. İnsanları sâlih amele teşvik ediyor.

    İnsan, hayat gerçeğinde çalıştığı zaman, ondan günahların sâdır olması kaçınılmazdır. “Bütün Âdemoğulları hata eder; hata edenlerin hayırlıları da tevbe edenlerdir.”bn Mâce, 2/1420; Ahmed bin Hanbel, 3/198; et-Tâc, 5/515)O zaman, hayat gerçeğinde çalışıp günaha düşen mü’minin yapacağı iş istiğfar olacaktır (3/Âl-i İmrân, 135-136). Hiç günah işlememek için hiç çalışmamak gerekir; insanın üzerine farz olan görevlerin de terk edilmesidir bu. İnsandan istenen, günah işleme endişesinden dolayı dünyevî arzularını öldürmesi değildir. Zaten bu çaba, sonuçsuz kalır, insan fıtratındaki bu istekten ebediyyen kurtulamaz. Çünkü bu, yeryüzündeki halifelik misyonunu işlemez hale getirir. İnsandan istenen, dünyayı ıslah ve imar etmek için gücü oranında Allah’tan korkarak mubah olan bütün alanlarda çalışıp hareket etmesidir.

    Yanlış zühd anlayışındaki bazı mistikler, sadece namaz, oruç ve zikirle yetinmeye başladılar. “Âhiret için istenen ameller bunlardır. Dünya işlerine bizim ihtiyacımız yoktur, çünkü dünyevî işler şeytanın ağına düşüren fitnelerdir...” Düşünceleri böyleydi. Bu şekilde dünya ve âhiret bütünlüğünü kopardılar. Sonra ne oldu? Yeryüzünün halifesi gibi davranıştan, rızık peşinde koşmaktan tamamen koptular. Tıp, astronomi, matematik, mühendislik, fizik, kimya gibi bilimleri fâni dünya ile ilgilidir diye terkettiler. Tehlikeye götüren dünya hayatının süsleridir diye maddî kalkınmayı terkettiler. Bâtılla savaşı, tâğutlara tavır almayı, zulüm ve fesada engel olmayı bıraktılar. Çünkü “her şey nefislerle mücadeleye bağlıydı. Allah, kullarını dilediği konuma yerleştiriyordu; başka türlü isteseydi öyle yapardı. İstediği zaman da O kendiliğinden değiştirirdi...” Böyle düşünüyorlar ve uzlete çekilip dünyayı kâfir ve fâsıklara bırakıyorlardı. Sonuç mu? İslâm dünyasının başına gelen fakirlik, cehalet, hastalıklar, güçsüzlük, maddî alanların tümünde geri kalmak ve bunların yanında küfrün egemenliği, zulüm ve sömürü...

    Hepsi oturan, hepsi fakir, cahil, hasta bir ümmetin hali nasıl olur? Her insan sadece geçineceği asgarî rızkı temin için çalışırsa, İslâmî otorite, Allah yolunda harcayacağı fazlalığı nereden bulacak? Kur’an’da emredilen düşmanları korkutacak güç hazırlığı (8/Enfâl, 60), dünya bilimleri, maddî hazırlık ve birikim olmadan nasıl oluşacak?

    Gerçek zühd, üretime ve çalışmaya engel değildir. Hakiki mü’min, çalıştığı alanda en güzel şekilde üretim yapar. Sonra da kendisi için hoş şeylerden en az miktarı kullanır ve gerisini Allah yolunda harcar. Bununla da toplumda sigorta, yardımlaşma ve irtibat sağlanır. Böylece toplumdaki bireylerin yaşam seviyeleri birbirine yakın olur. Aşırı zengin ve açlık noktasında fakir bulunmaz. İslâm devleti de, zekât ve infak gibi gelirlerden artırdıklarını İslâm mesajının yayılmasında ve düşmanları ürküten bir güç hazırlığında kullanır.

    Dünyanın âhiretten koparılması ve her ikisinin zıt köşelere konulması, bunlardan birine yönelmenin öbüründen kopmayı gerektirmesi, ibâdetin dar kalıplara sıkıştırılıp insanın bütün faâliyetlerini kapsayan anlamının ihmal edilmesi, dünyaya meyletme aşırılığı gibi yanlışlardır. Allah’ın farz kıldığı ibâdetlerden sadece bir bölümünü alıp o konularda ısrar ve sebat gösterilmesi; ama dünya hayatıyla ilgili kabul edilip terk edilmesinde Allah’a yakınlık vardır diye başka bir bölümünün ihmal edilmesinin acılarını bütün ümmet çekmektedir. Bu yanlış, başka bir yanlışı doğurmuş, paraya taparcasına bağlanan, israf ve lüks içinde hayat süren, aç komşularını görmezden gelen dünyevîleşmiş insanlar çoğalmaya başlamıştır. Lüks başlayınca yıkım da başlar. Müslümanca yaşama haklarına her türlü darbe vurulurken, dinleri tehlikeye düştüğü halde, dünyevîleşen insan, işiyle gücüyle, dünya varlığıyla meşguldür. Parasına gelecek tehlikelere karşı takındığı tavrı dinine karşı saldırılarda göstermez. Rahat, barış, demokrasi, dünyaya bağlılık fısıltılarıyla uykudadır, uyarıcı seslere kulak vermez.



  8. 7
    İnşirah Devamlı Üye
    İnşirah
    Devamlı Üye
    İnşirah - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Profili:
    Üye No: 86
    Mesaj Sayısı: 1,596
    Tecrübe Puanı: 22

    Yanlış
    zühd anlayışı, dünyanın imarından ve halifeliğinden uzaklaşmayı sonuçlandıran yönüyle insanın maddî ve duygu yönünü çökertiyordu. İsraf ve lüks içinde, tüketmeye dayanan bir yaşayış da insanın rûhî ve mânevî yönünü mahvediyor. İslâm, hiçbir konuda aşırılığa müsaade etmez. Dünyaya tutkunluğu istemediği gibi, inzivâyı ve dünyanın imar ve ıslahını terk etmeyi de onaylamaz. İslâm’dan uzaklaştıkları için geri kalan ümmete, kalkınamamış olmalarının sebebinin İslâm olduğu görüşünü kabul ettirmeye çalıştı fikir emperyalizmi. Ümmet de kurtuluşu batı uygarlığında, materyalizmde, tüketim toplumu olmada aramaya başladı. Başta dünya-âhiret ikilemi/uyumsuzluğu olmak üzere, haram-helâl anlayışı, değerler, imanî ve ahlâkî ilkeler önemsiz görülmeye başlandı. İslâm’ın tüm bağlarından koparak âhireti hesaba katmayan bir dünyevîleşme ile uygarlaşmaya çalıştılar. Maddî gücün ve kalkınmanın batılılara göre çok azına sahip oldukları halde batılılardan daha fazla lükse boğuldular. Evler, döşemeler, lüks koltuklar, arabalar, mutfaklarda teknolojik aygıtlar, ürettiğinden çok fazlasını tüketme anlayışı, zevk eseri giyimler, bin bir çeşit kumarlar, içkiler, spor ve müzik bağımlılıkları, özgürlük kavramının içine konulan kadınların açılıp saçılması, modaya uyma, eğlenceler, fesatlar...

    Gerçek müslümanları
    n son asır câhiliyetindeki sapıtmış beşeriyete sunacağı çok şeyleri vardır, olmalıdır. Dünyanın imarı için gerekli imkânları diledikleri yerden alabilir müslüman. Ama gerçek bir medeniyet geliştirmek için onları kullanmada İslâmî ölçülere bağlılık şarttır. Bilimi, maddî ve teknolojik gelişmeyi alabilir ama onları nerede kullanacağını belirlemek şartıyla. Âdi zevkleri tatmin etmek için mi, âhireti unutmak için mi, israf ve aşırı tüketimle şeytanın kulluğunda mı kullanacaktır bütün bunları? O zaman ne kendisi zillet ve pasiflikten kurtulabilir, ne de beşeriyeti hüsrandan ve helâkten kurtarabilir. Ama bunları şer’î ölçüler ve Rabbânî programın tatbikinde kullandığında, İslâm’ın hâkimiyetini tekrar sağlamada, ilâhî adâletin icrâsında, hayatın her alanında fıtrata ters düşmeyen ilkeler için uygulandığında, insanın varlık gayesini gerçekleştirmiş olacaktır. Ancak o zaman ibâdet ve dünya-âhiret anlayışı yerli yerine oturur; o takdirde müslümanlar, kendilerini içinde bulundukları zilletten ve cehenneme adaylıktan kurtardıkları gibi, kurtuluş yolu arayan sapıtmış insanlığa da kurtarıcı eli uzatabilir. (4)




+ Yorum Gönder