Konusunu Oylayın.: En'âm suresinin 75-79. Ayetlerinin anlamı

5 üzerinden 4.17 | Toplam : 6 kişi
En'âm suresinin 75-79. Ayetlerinin anlamı
  1. 25.Şubat.2013, 23:03
    1
    Misafir

    En'âm suresinin 75-79. Ayetlerinin anlamı






    En'âm suresinin 75-79. Ayetlerinin anlamı Mumsema En'âm suresinin 75-79. Ayetlerinin anlamı...Yardım ederseniz allah sizden razı olsun


  2. 25.Şubat.2013, 23:03
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
  3. 26.Şubat.2013, 03:10
    2
    Hoca
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 29,584
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 335
    Bulunduğu yer: çalışma odam:)

    Cevap: En'âm suresinin 75-79. Ayetlerinin anlamı




    İbrahim (A.S.) İle Âzer Arasındaki Tartışma Ve Şirkin Terk Ediliş Sebebi


    74- Hani İbrahim babası Âzer'e: "Sen putları ilâh mı ediniyorsun? Gerçekten ben seni ve kavmini apaçık bir sapık*lık içinde görüyorum" demişti.

    75- Biz İbrahim'e göklerin ve yerin mülkünü -kesin bilgiye varanlardan ol*ması için- öylece gösteriyorduk

    76- Gece onu bürüyüp örtünce bir yıl*dız gördü, "Benim Rabbim bu (mu)" demişti, fakat o kaybolup gidince: "Ben öyle kaybolup gidenleri sevmem" dedi.

    77- Sonra ay'ı doğarken görünce de: "Benim Rabbim bu (mu)" demişti. Fa*kat o da kaybolunca, "Eğer Rabbim ba*na hidayet etmezse andolsun, ben sa*pıklardan olurum" dedi.

    78- Sonra güneşi doğarken görünce "Rabbim bu (mu) yoksa, bu daha bü*yük" demişti. O da batınca: "Ey kav*mim, ben sizin ortak koştuğunuz şey*lerden tamamen uzağım" dedi.

    79- Şüphesiz ki ben yüzümü gökleri ve yeri yaratana Hanîf olarak yönelttim ve ben müşriklerden değilim.

    Kelime ve İbareler:


    "İbrahim" Rahman olan Allah'ın Halili, peygamberler babası, Sâm'ın so*yundan gelen çocukların onuncusu, Arapların atası İsmail'in babası, Keldan şe*hirlerinden nur anlamına gelen "Ur" adlı şehirde doğmuş bir peygamberdir. Bu şehir şimdi Türkiye'nin güney sınırlarında Suriye'ye komşu bir yerde Urfa diye bilinmektedir. "Babası Âzer'e"; Âzer, İbrahim'in babasının lâkabıdır. Adı Tareh (ha ile) ya da Tareh (hı ile)dir ki, tembel anlamına gelir. "Sen putları ilâh mı ediniyorsun?" Onlara tapınıyorsun? Dediğimiz gibi bunda soru azar içindir. "Gerçekten ben seni ve kavmini" onları ilâh edinmekle "bir sapıklık içinde" hak*tan uzaklaşmış olarak "görüyorum." Sapıklık (dalâl), hedefe götüren yolu bıra*kıp ondan sapmak demektir. "Apaçık bir sapıklık" yani sapıklığı besbelli olan.

    "Biz İbrahim'e göklerin ve yerin mülkünü" göklerin mülkünü, saltanat ve azametini "böylece gösteriyorduk." İbrahim'e babasının ve kavminin sapıklığını gösterdiğimiz gibi, göklerin melekûtunu da gösteriyorduk. Allah göklerin ve ye*rin azametini bunları Allah'ın birliğine delil görsün diye göstermişti. "Biz İbra*him'e... böylece gösteriyorduk" cümlesi ve ondan sonrası ara cümlesi olup, "... demişti" cümlesine atfedilmiştir.

    "Gece onu bürüyüp örtünce" yani gecenin karanlığı basıp Hz. İbrahim'i ka*ranlığı ile örtünce ışık saçan "bir yıldız gördüm." dedi. Bunun Venüs veya Jüpi*ter olduğu söylenmiştir. "Kaybolup gidince" göründükten sonra kaybolunca "Ben kaybolup gidenleri sevmem dedi." yani ben böylelerini rab edinmeyi sev*mem. Çünkü Rabbin değişmesi, bir halden bir başka hale intikal etmesi düşü*nülemez. Zira bu şekilde değişiklik sonradan yaratılanların özelliğidir. Sonra*dan yaratılanlar ilâh olamaz. "Ay'ı doğarken"; ayın doğması, görülmeye başla*ması demektir. "Rabbim bana hidayet etmezse" hidayet üzere bana sebat ver*mezse "sapıklardan olurum." Böylelikle Hz. İbrahim kavminin sapıklık üzere olduğunu dolaylı olarak ifade etmektedir. Ancak bu onlara etki etmiyordu, "gü*neşi görünce de: Bu daha büyük" yani güneş, yıldız ve aydan daha büyük "de*mişti". "O da batınca: Ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden tamamen uzağım" yani Allah'a ortak koştuğunuz putlar ve var edilmeye ihtiyacı olan sonradan yaratılmış gök cisimlerinden uzağım. Bu sefer ona, "Peki neye ibadet ediyor*sun?" diye sordular.

    "Şüphesiz ki ben yüzümü... Allah'a yönelttim" ibadetimle ve ihtiyacımı is*temekle ben yalnızca Allah'a yöneliyorum ve ibadetimi de ihlâslı olarak sadece O'na yapıyorum. "Gökleri ve yeri yaratana" onları varlık âlemine çıkartan ya*hut yoktan var eden, ya da daha önce bir örneği olmadığı halde, onları var edene; "hanîf olarak" yani sapıklıktan ve şirkten dosdoğru dine yönelmiş ola*rak[162]



    Ayetler Arası İlişki


    Yüce Allah burada Hz. İbrahim'in, babası Âzer ile birlikte putperestliğin çürütülmesine dair kıssasını söz konusu etmektedir. Bundan maksat ise Arap müşriklerine karşı delil getirmektir. Çünkü bütün taifeler ve bütün din men*supları Hz. İbrahim'in faziletini kabul etmektedir. Müşrikler kendilerinin onun soyundan geldiklerini kabul ediyor, faziletini itiraf ediyor ve Hz. İbrahim'in kendilerinin dini üzere olduğunu iddia ediyorlardı. Yahudi ve Hristiyanlar da Hz. İbrahim'i tazim ediyor, oldukça yüksek bir makama sahip olduğunu itiraf ediyorlardı. İşte İbrahim kavmi ile sürekli olarak putlara tapmak hususunda mücadele eden ve tartışan biri olduğuna göre, onun torunları olan Arapların da sapıklıklardan vazgeçerek putlara tapma hususundaki hatalarını idrak etme*leri gerekir. [163]



    Açıklaması


    Ey Muhammedi İbrahim'in babası Azer'e, "Sen bir takım putları ilâhlar edinip Allah'tan başka onlara ibadet eder misin? Halbuki seni de onları da ya*ratan Allah'tır. O halde ibadete lâyık olan O'dur, onlar değildir" dediğini hatır*lat.

    İbni Kesîr, Hz. İbrahim'in babasının adının Âzer olduğu görüşünün doğru olduğunu belirtir.

    Hz. İbrahim, babasına şöyle demişti: Ben seni ve bu putlara tapan senin kavmini yani senin yolunu izleyen, senin gittiğin yoldan giden bu kavmi apaçık bir sapıklık içerisinde görüyorum. Onların şaşkın olduklarını, izlemeleri gere*ken dosdoğru yolu bulamadıklarını görüyorum. Onlar dosdoğru yolda gidecek yerde şaşkınlık ve bilgisizlik içerisindedirler. Bilgisizlik ve cahillik içerisinde yüzdüğünüz, aklı selim sahibi olan herkes tarafından açıkça görülebilmektedir. Hem önce kendi ellerinizle yonttuğunuz sonra da tapınıp kutsadığınız taş, ağaç veya maden putlara ibadet etmenizden daha açık bir sapıklık olabilir mi? Nite*kim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Siz elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapı*yorsunuz? Halbuki sizi de, yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır." (Sâffât, 37/95-96). Bir defa sizler şeref itibariyle puttan daha yükseksiniz. Sizin mevki-niz daha üstündür. Sizler akıl sahibisiniz. Putlar ise cansız ve sağırdır, akılları yoktur, kendilerine gelecek bir zararı dahi def edemezler. Bütün bunları görmeyerek kalkıp onları tapınılan ilâhlar mı edineceksiniz?!

    "Apaçık sapıklık" ifadesinin anlamı Yüce Allah'ın peygamberi Muhammed (s.a.)'e şu buyruğunda belirttiği gibi doğru yoldan sapmak demektir: "Ve o seni yolunu şaşırmış buldu da, doğru yola iletti." (Duhâ, 93/7).

    Hz. İbrahim'e babasının ve kavminin putlara ve heykellere tapmak şeklin*deki sapıklıklarını gösterdiğimiz gibi, ona ardı arkasına göklerin ve yerin mele-kûtunu da gösterdik. Yani onların harikulade nizam ve son derece üstün yarat*ma ve sanatlarıyla onların yaratılışlarını gösterdik. Böylelikle o kâinatın gizli*liklerine, yerdeki sırlarına muttali oldu. Ta ki bunu bizim birliğimize, kudretimizin büyüklüğüne, ilmimizin genişliğine delil olarak görsün: "Allah'ın her şeyi sapasağlam yapan yaratmasına (bak!)" (Nemi, 27/88).

    İşte biz böylece İbrahim'e bunları öğretiyor, gösteriyor ve bu konuda ona başarı ihsan ediyoruz. Kalbine verdiğimiz genişlik ve doğru bakış açısı sayesin*de onu hakka iletiyoruz. Delil gösterme yolunu ortaya koyuyoruz. Ta ki bunun*la o put, güneş, yıldız, ay gibi herhangi bir şeyin hiç bir şekilde ilâh olmasının doğru olamayacağını kesinlikle ve tam anlamıyla bilip anlayanlardan olsun. Çünkü bunların sonradan yaratıldıklarına (hadis olduklarına) ve bunları var eden bir yaratıcının meydana getiren bir yaratıcının doğuşlarını, batışlarını, değiştirmelerini, akıp gitmelerini ve sair hallerini düzenleyen bir müdebbir ol*duğuna dair deliller gayet açıktır. Bunları İbrahim'e gösteriyorduk ki, bu ayet*ler ulûhiyet ve rubûbiyete olduğu gibi, sapık müşriklere karşı da bir delil ol*sun. Yakîn (kesin bilgi), düşünme sebebiyle şüphenin giderilmesinden sonra or*taya çıkan kesin bilgi demektir.

    Daha sonra Yüce Allah, Hz. İbrahim'in gördüğü o göklerin ve yerin mele-kûtunu şöylece açıklamaktadır: "Gece onu bürüyüp örtünce bir yıldız gördü." Yani gecenin karanlığı basınca İbrahim, diğer yıldızlardan aydınlığı ve parlak*lığı ile oldukça farkla büyük bir yıldız gördü. Onun gördüğü bu yıldızın Venüs ya da Jüpiter olduğu söylenmiştir. O şöyle dedi: "Bu, benim Rabbimdir." Yani o bu sözleri kavmine karşı tartışma ve delil getirme sadedinde söyledi. Bunları onların yaptıklarını reddetmek ve onlara karşı delil getirmek için bir hazırlık olsun diye söylemişti. Önce onlara kanaatlerini kendileriyle paylaştığı vehmini verdi, sonra da aklî ve hissî delillerle onların bu iddialarını çürüttü.

    Bu yıldız batınca Hz. İbrahim şöyle dedi: "Bu bir ilâh olamaz. Ben zaten kaybolup gizlenenleri de sevmem." Çünkü mutlak ilâhın kâinat üzerinde tartı*şılmaz bir egemenliği vardır. O her şeyi işiten, her şeyi görüp gözetendir. Asla kaybolmaz ve asla hiç bir hususta yanılmaz. İlâh denilen şey, nasıl kaybolup gizlenir ki? Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Ne diye işitmeyen, görmeyen ve sana hiç bir faydası olmayan şeye itaat edersin?" (Meryem, 19/42).

    İşte bu, Hz. İbrahim'in yıldızlara tapmak hususunda kavminin bilgisizliği*ne bir göndermesidir. Katâde der ki: O, Rabbinin zeval bulmadığını ve ebedî ol*duğunu bilmişti.

    İbrahim (a.s.) yıldızın ulûhiyetinin tutarsızlığını ortaya koyduktan sonra, daha çok ışık veren ayın ilâhlığının tutarsızlığını ortaya koymaya yöneldi. O aj^ı, ışığıyla her tarafı kuşatmış haliyle doğarken görünce, "Bu benim Rabbim*dir" dedi. Fakat o da bir önceki gecede yıldızın battığı gibi batınca, kavmine işittirecek bir şekilde "Bu da aynı şekilde ilâh değildir" dedi. Andolsun ki eğer Rabbim bana hidayet vermeyip tevhidi ve hakkı bulma hususunda bana yar*dım etmeyecek olursa, hiç şüphesiz yollarını şaşıran, hidayet bulamayan, Al*lah'tan başkasına tapınan sapıklardan olurum. Bu, aynı zamanda açıkça ifade*ye yakın bir tarzda kavminin sapıklığını ortaya koymakta, onların ve ay^ ilâh edinen kimsenin de aynı şekilde sapık olduğuna dikkatlerini çekmekte ve doğ*ru akide bilgisinin ilâhî vahye bağlı olduğuna işaret etmektedir. Daha sonra üçüncü defada kavminin koştuğu şirkten uzak olduğunu açıkça söylediğini gö*rüyoruz.

    Hz. İbrahim güneşi doğarken görünce -ki o gördüğümüz yıldızların en bü*yüğü, faydası en kapsamlı ve en aydınlık olanıdır- şöyle dedi: "İşte bu benim Rabbimdir. Çünkü bu öbür yıldızlardan da aydan da daha büyüktür, ışığı ve aydınlığı daha fazladır; o bakımdan bunun Rab olması daha bir yerindedir."

    Fakat güneş de diğerlerinin battığı gibi batınca Hz. İbrahim akidesini açıkça ortaya koydu ve kavminin şirkinden uzak olduğunu şu sözleriyle ifade etti: "Ben yıldızlara ibadet etmekten ve onlara sevgi beslemekten uzağım. Ben ibadetimde gökleri ve yeri, şu gördüğünüz yıldızları yaratana yöneliyorum. Sa*pıklıktan uzak hak ve dosdoğru din olan tevhid dinine yöneliyorum. Ben Allah ile birlikte başka bir ilâh edinen müşrikler arasında yer almam. Ben bu eşyayı yaratan, her şeyin mülk ve hakimiyetini elinde bulundurup onları çekip çevi*ren, her şeyin yaratıcısı, Rabbi, mutlak maliki ve ilâhı olan Yüce Yaratıcıya ibadet ediyorum." Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Şüphesiz rabbi-niz gökleri ve yeri altı günde yaratan Allah'tır. Sonra Arş'ı istiva etti. Kendisini durmadan kovalayan gündüze geceyi O bürüyüp örtüyor. Güneş'i, Ay'ı ve yıldız*ları emri ile müsahhar kılan O'dur. İyi bilin ki yaratmak da emretmek de O'nundur. Alemlerin rabbi olan Allah'ın şanı ne yücedir7'%A'raf, 7/54).

    Geçen bu açıklamalardan açıkça anlaşıldığına göre Hz. İbrahim'in kavmi, putları Rab değil ilâh kabul ediyorlar, yıldızlan ise hem Rab, hem de ilâh edini*yorlardı. İlâh'tan kasıt mabud, yani kendisine ibadet edilen'i rabden kasıt ise efendi, malik, besleyip büyüten, işleri çekip çeviren ve tasarrufta bulunandır. İbadet ise dua ve tazim ile mahlûkatı yaratana yönelmektir. Gerçekte ise mah-lûkatın Allah'tan başka ilâhı da rabbi de yoktur.

    Hz. İbrahim'in takındığı tavır, kendisini mümin olmayan birisi gibi göste*ren ve son derece çarpıcı bir üslûpla tartışan, bu tartışmasını örneklerle ispat*layan kişinin tavrıydı. Gerçekte Hz. İbrahim ilâhtık ve rablik makamını tespit etmek için tetkik eden bir kimse durumunda değildi. Çünkü Yüce Allah Hz. İb*rahim hakkında şunları söylemektedir: "Andolsun ki biz İbrahim'e daha önce*den doğru yolu bulmak için imkân vermiştik. Biz onu biliyorduk. O zaman ba*basına ve kavmine şöyle demişti: Bu heykeller nedir ki onlara ibadet edip dur*maktasınız?" (Enbiyâ, 21/51-52); "Gerçekten İbrahim (başlı başına) bir ümmet*ti. Allah'a itaatkâr, hanîf bir Müslümandı. O (asla) müşriklerden olmamıştır. O nimetlerine şükredendi. Onu beğenip seçmiş, kendisini dosdoğru bir yola ilet*mişti. Biz ona dünyada bir güzellik de verdik ve şüphesiz ki o, ahirette de mut*laka salihlerdendir. Sonra biz sana, hanîf bir Müslüman olarak İbrahim'in di*nine uy, o, müşriklerden olmadı, diye vahyettik." (Nahl, 16/120-123); "De ki: Şüphesiz Rabbim beni dosdoğru bir yola, dimdik ayakta duran bir dine, rnu-vahhid olan İbrahim'in dinine iletti. O, müşriklerden olmadı." (En'âm/161).

    Buharî ve Müslim'de de Ebu Hureyre yoluyla Resulullah (s.a.)'ın şöyle bu*yurduğu rivayet edilmektedir: "Her doğan fıtrat üzere doğar." Müslim'in Sa-hih'inde ise Iyâd b. Hammâd yoluyla Resulullah (s.a.)'ın şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir: "Allah buyurdu ki, şüphesiz ben kullarımı hanîfler olarak ya*rattım." Yine Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'inde şöyle buyurmaktadır: "İnsanların üzerinde yaratıldığı Allah'ın fıtratına (yönelin)! Allah'ın yaratışında değiştirme yoktur." (Rûm, 30/30). Yine Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: "Hani Rabbin Ademoğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış, onları kendi*lerine karşı şahit tutup, "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye buyurmuştu. Onlar da "Evet şahit olduk" demişlerdi." (A'râf, 7/172).

    Eğer bu, sair insanlar hakkında böyle ise, Yüce Allah'ın tek başına bir üm*met, Allah'a yönelen hanîf bir Müslüman ve asla müşriklerden olmayan İbra*him Halîl, böyle bir konumda, araştıran bir kişi nasıl olabilir ki? Aksine o, Resulullah (s.a.)'tan sonra hiç şüphesiz ve tereddütsüz olarak selim fıtrat ve dosdoğru karaktere herkesten daha lâyık bir kimsedir.

    Bu durnumuyla onun, kavminin içinde bulunduğu şirki tetkik eden değil de kavmine karşı tartışan bir kimse olduğunu destekleyen hususlardan bir ta*nesi de ileride gelecek olan "Kavmi onunla tartışmaya kalkıştı..." (ayet, 81) buyruğudur.[164]



    Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler


    Hz. İbrahim Allah'ın üâhhğını ve rabliğini ispatlamak için tartışmaya gi*rişti, ortaya koyduğu kesin delil ve belgeler ile kavmini susturdu. O dört kişi veya grupla tartışma yapmıştır:

    Birinci tartışması babasıyla olmuştu. Ona, "Babacığım işitmeyen, görme*yen ve sana hiç bir faydası olmayan şeylere ne diye tapıyorsun?" (Meryem, 19/42) diyerek karşı çıkmıştır. Kur'an-ı Kerim burada da bu tartışmanın habe*rini bize naklederek, "Hani İbrahim babası Âzer'e ... demişti." diye buyurmak*tadır.

    İkincisi, kavmi ile tartışması. Bu da Yüce Allah'ın, "Gece onu bürüyüp ör*tünce..." buyruğundan itibaren anlattıklarıdır.

    Üçüncüsü ise, çağının kralı ile tartışmasıdır. Ona şöyle seslenmişti: "Be*nim Rabbim dirilten ve öldürendir... demişti." (Bakara, 2/258)

    Dördüncü tartışması ise, fiili ile kâfirlerle yaptığı tartışmadır. O da Yüce Allah'ın, "Onların hepsini büyükleri müstesna parça parça etti..." (Enbiyâ, 21/58) buyruğunda ifade edilmektedir.

    İşte bu, Hz. İbrahim'in tartışma hususundaki güç ve kabiliyetini, hasımla*rını susturmak için oldukça hazır cevap bir yeteneğe sahip olduğunu, maksadı*nı kesin belgelerle ispatlama gücüne sahip bulunduğunu göstermektedir. O bu konuda gerçekten harikulade başarılı idi. Çünkü bunlar kaybolan ve zaman za*man gizlenen mahlûklardır. Mutlak ilâh ise kaybolmamalı, saklanmamalıdır. Mülkü altındaki varlıkları kontrol etmekten uzak durmamalıdır. Hz. İbrahim böyle bir üslûpla, zahiren hasmının iddiasını kabul eder görünmüş, daha sonra hasmının görüşünü ve değerlendirmesini çürütmüştür. Bütün bu konumların*da o -açıkladığımız gibi- tartışan bir kimse konumundaydı. Yoksa onların de*diklerinin doğruluğunu tetkik eden bir kimse konumunda değildi. Çünkü onun akidesi fıtratında, ilham, ilâhî irşad, akıl ve duyularıyla kalbinde yer et*mişti.

    Yüce Allah'ın bize naklettiği, "Eğer Rabbim bana hidayet etmezse..." buy*ruğunun anlamı ise şudur: "Andolsun ki Rabbim hidayet üzere bana sebat ver*mezse." Çünkü esasen o hidayet bulmuş bir kimse idi. Kur'an-ı Kerim'de de, "Bizi dosdoğru yola ilet." (Fatiha, 1/6) diye buyurulmaktadır. Yani hidayet üze*re bize sebat ver, demektir.

    Hz. İbrahim yıldızların ilâhlığı hususunda üç örnek seçerek, adım adım bunların ilâh olamayacaklarını ve bunlardan hareket ederek gerçek ilâh ve gerçek rab olan Allah'ın ulûhiyet ve rubûbiyetini ispatlamaya doğru ilerlemiş, bunu da, "Şüphesiz ben yüzümü gökleri ve yeri yaratana hanîf olarak yönelt*tim" diye ifade etmiştir. Yani ben ibadet ve tevhidimle yalnızca Aziz ve Celil olan Allah'a yönelmiş bulunuyorum. Burada "yüz"ü söz konusu etmesinin sebe*bi, kişinin tanınmasına kolaylık sağlayan en açık ve görünen şey oluşundan do*layıdır. Onun adım adım kavminin cahilliğini işaret etmeye, putperestliğin ba*tıl oluşunu ifade ederek kalıcı olmayan ve kaybolup giden şeyleri sevmediğini belirtmeye, oradan sapıklık ve şaşkınlık içerisinde olmaları dolayısıyla onları uyararak şirkten ve müşriklerden uzak olduğunu açıkça ifade etmeye ve daha sonra da şirkin temelini yıktıktan sonra akidesini açıkça ilân etmeye doğru ilerlediğini görüyoruz.

    Râzî der ki: Kâinatta vücûp (varlığının zorunluluğu), kudret, ilim ve hik*met bakımından başkasını Yüce Allah'a eşit kabul eden hiç bir kimse yoktur. Fakat Seneviyye (iki ilâh edinenler), birisi hakim olup hayır işleyen, diğeri de sefih olup kötülük işleyen iki ilâhın varlığını kabul ederler.

    Allah'tan başkasına ibadetle uğraşmaya gelince, bunun pek çok şekillerde olduğunu görüyoruz. Kimileri yıldızlara tapar, kimileri de aşırılığa saparak ya*ratıcı ilâhın varlığını kabul etmez ki bunlar Dehrîlerdir. Hristiyanlar ise Al*lah'tan başkasına ibadet ederler. Çünkü onlar Mesih'e tapınırlar. Kimisi de putlara tapınır.[165]

    Putperestlikten daha eski batıl bir din yoktur. Çünkü bize atraflı bir şekilde tarihi ulaşmış bulunan en eski peygamber olan Nûh (a.s.) da putla*ra ibadeti reddetmek üzere gelmiştir. [166] Nitekim Yüce Allah onun kavmin*den şöyle dediklerini nakletmektedir: "Sakın Ved, Suvâ, Yeğus, Yeûk ve Vesr (adlı putlara ibadetji bırakmayın." (Nûh, 71/23). Onların bu sözlerinin se*bebi ise şudur: İlkel insan, putların sessizlik ve duyarsızlığının Yüce Al*lah'a ulaştırmaya elverişli bir sır olduğunu ya da Yüce Allah'ın ağaç, güneş, ay gibi bazı yaratıklarının gerçek ilâhının yanında şefaat eden ve kendileri*ne yönelenleri bu gerçek ilâha yakınlaştırabilen bir çeşit aracı olduğunu vehmetmiştir.

    Hz. İbrahim'in kavmi putların hiç bir şekilde işitmediğini, görmediğini, fayda ve zarar veremediğini idrak etmişti. Ancak onlar atalarını taklit ediyor*lardı. Bu bakımdan putlara taparak onları ilâh edinmişlerdi. Bunlar kâinatın işlerini çekip çeviren rabler değillerdi. Fakat bu imanlar kendilerince yeryü*zünde, bir takım etkilerde bulunduğunu kabul ettiklerinden dolayı yıldızları rab edinmişlerdi.

    Putlara tapma hususunda Araplar da atalarını taklit ettiklerini şu sözle*riyle ifade etmişlerdi: "Biz bunlara ancak bizleri Allah'a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz..." (Zümer, 39/3)

    Müminin yapabileceği tek şey, sadece putperestliğin bütün şekil, tören ve dışa yansıyan her şeyini ayıplamak ve tenkit etmek, diğer taraftan başka her*hangi bir aracıyı söz konusu etmeksizin yalnızca ve sadece O'na gökleri ve yeri yoktan yaratan Allah'a ibadet etmektir. Tıpkı putlar hakkında şu sözleri söyle*yen Hz. İbrahim'in ilânı gibi: "Hayır, Rabbiniz onları yoktan var eden, göklerin ve yerin Rabbidir. Ben bunun böyle olduğuna işte önünüzde şahitlik edenlerde*nim." (Enbiya, 21/56)

    Yüce Allah'ın bütün yaratıkları hem onları var eden yaratıcının hem de O'nun kudretinin varlığını ortaya koymaktadır. Çünkü bütün yaratıklar sonra*dan yaratılmış (muhdes) ve mümkün (varlıklarıyla yoklukları aklen musâvi) varlıklardır. Varlığı muhdes ve mümkün olan her bir varlık, bir yaratıcıya muhtaçtır.

    Yüce Allah'ın, uBen öyle kaybolup gidenleri sevmem" buyruğu Râzî'nin söz konusu ettiği bir takım hükümlere delâlet etmektedir:

    1- Bu ayet-i kerime Yüce Allah'ın cisim olmadığını ortaya koymaktadır. Çünkü cisim olsaydı ebediyyen bize görünmemesi (gaib olması) ve ebediyyen önümüzden kaybolması gerekirdi.

    2- Ayet-i kerime Yüce Alah'ın zatında muhdes sıfatın söz konusu olmaya*cağını göstermektedir. Aksi takdirde değişip duran bir varlık olurdu. O takdir*de de kaybolup gitme anlamı söz konusu olurdu ki bu da O'nun hakkında im*kânsızdır.

    3- Yine ayet-i kerime dinin delile dayalı olması, taklide dayalı olmaması gerektiğini göstermektedir. Aksi takdirde hiç bir şekilde bu çeşit bir delillendir-menin faydası olmazdı.

    4- Aynı şekilde ayet-i kerime, peygamberlerin Rablerini tanımanın beda-hat veya zorunluluk esasları üzere değil de, istidlal üzere yükseldiğini göster*mektedir. Aksi takdirde Hz. İbrahim'in istidlale bir ihtiyacı olmazdı.

    5- Yine ayet-i kerime Yüce Allah'ı tanıma bilgisini elde etmenin, yaratıklarının durumları hakkında düşünüp bunları delil olarak kullanmaktan başka bir yolu olmadığını göstermektedir. Zira Yüce Allah'ı bir başka yolla tanımak imkânı bulunsaydı her halde Hz. İbrahim böyle bir yola baş vur*mazdı. [167]

    Tefsirul-Munir


  4. 26.Şubat.2013, 03:10
    2
    Moderatör



    İbrahim (A.S.) İle Âzer Arasındaki Tartışma Ve Şirkin Terk Ediliş Sebebi


    74- Hani İbrahim babası Âzer'e: "Sen putları ilâh mı ediniyorsun? Gerçekten ben seni ve kavmini apaçık bir sapık*lık içinde görüyorum" demişti.

    75- Biz İbrahim'e göklerin ve yerin mülkünü -kesin bilgiye varanlardan ol*ması için- öylece gösteriyorduk

    76- Gece onu bürüyüp örtünce bir yıl*dız gördü, "Benim Rabbim bu (mu)" demişti, fakat o kaybolup gidince: "Ben öyle kaybolup gidenleri sevmem" dedi.

    77- Sonra ay'ı doğarken görünce de: "Benim Rabbim bu (mu)" demişti. Fa*kat o da kaybolunca, "Eğer Rabbim ba*na hidayet etmezse andolsun, ben sa*pıklardan olurum" dedi.

    78- Sonra güneşi doğarken görünce "Rabbim bu (mu) yoksa, bu daha bü*yük" demişti. O da batınca: "Ey kav*mim, ben sizin ortak koştuğunuz şey*lerden tamamen uzağım" dedi.

    79- Şüphesiz ki ben yüzümü gökleri ve yeri yaratana Hanîf olarak yönelttim ve ben müşriklerden değilim.

    Kelime ve İbareler:


    "İbrahim" Rahman olan Allah'ın Halili, peygamberler babası, Sâm'ın so*yundan gelen çocukların onuncusu, Arapların atası İsmail'in babası, Keldan şe*hirlerinden nur anlamına gelen "Ur" adlı şehirde doğmuş bir peygamberdir. Bu şehir şimdi Türkiye'nin güney sınırlarında Suriye'ye komşu bir yerde Urfa diye bilinmektedir. "Babası Âzer'e"; Âzer, İbrahim'in babasının lâkabıdır. Adı Tareh (ha ile) ya da Tareh (hı ile)dir ki, tembel anlamına gelir. "Sen putları ilâh mı ediniyorsun?" Onlara tapınıyorsun? Dediğimiz gibi bunda soru azar içindir. "Gerçekten ben seni ve kavmini" onları ilâh edinmekle "bir sapıklık içinde" hak*tan uzaklaşmış olarak "görüyorum." Sapıklık (dalâl), hedefe götüren yolu bıra*kıp ondan sapmak demektir. "Apaçık bir sapıklık" yani sapıklığı besbelli olan.

    "Biz İbrahim'e göklerin ve yerin mülkünü" göklerin mülkünü, saltanat ve azametini "böylece gösteriyorduk." İbrahim'e babasının ve kavminin sapıklığını gösterdiğimiz gibi, göklerin melekûtunu da gösteriyorduk. Allah göklerin ve ye*rin azametini bunları Allah'ın birliğine delil görsün diye göstermişti. "Biz İbra*him'e... böylece gösteriyorduk" cümlesi ve ondan sonrası ara cümlesi olup, "... demişti" cümlesine atfedilmiştir.

    "Gece onu bürüyüp örtünce" yani gecenin karanlığı basıp Hz. İbrahim'i ka*ranlığı ile örtünce ışık saçan "bir yıldız gördüm." dedi. Bunun Venüs veya Jüpi*ter olduğu söylenmiştir. "Kaybolup gidince" göründükten sonra kaybolunca "Ben kaybolup gidenleri sevmem dedi." yani ben böylelerini rab edinmeyi sev*mem. Çünkü Rabbin değişmesi, bir halden bir başka hale intikal etmesi düşü*nülemez. Zira bu şekilde değişiklik sonradan yaratılanların özelliğidir. Sonra*dan yaratılanlar ilâh olamaz. "Ay'ı doğarken"; ayın doğması, görülmeye başla*ması demektir. "Rabbim bana hidayet etmezse" hidayet üzere bana sebat ver*mezse "sapıklardan olurum." Böylelikle Hz. İbrahim kavminin sapıklık üzere olduğunu dolaylı olarak ifade etmektedir. Ancak bu onlara etki etmiyordu, "gü*neşi görünce de: Bu daha büyük" yani güneş, yıldız ve aydan daha büyük "de*mişti". "O da batınca: Ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden tamamen uzağım" yani Allah'a ortak koştuğunuz putlar ve var edilmeye ihtiyacı olan sonradan yaratılmış gök cisimlerinden uzağım. Bu sefer ona, "Peki neye ibadet ediyor*sun?" diye sordular.

    "Şüphesiz ki ben yüzümü... Allah'a yönelttim" ibadetimle ve ihtiyacımı is*temekle ben yalnızca Allah'a yöneliyorum ve ibadetimi de ihlâslı olarak sadece O'na yapıyorum. "Gökleri ve yeri yaratana" onları varlık âlemine çıkartan ya*hut yoktan var eden, ya da daha önce bir örneği olmadığı halde, onları var edene; "hanîf olarak" yani sapıklıktan ve şirkten dosdoğru dine yönelmiş ola*rak[162]



    Ayetler Arası İlişki


    Yüce Allah burada Hz. İbrahim'in, babası Âzer ile birlikte putperestliğin çürütülmesine dair kıssasını söz konusu etmektedir. Bundan maksat ise Arap müşriklerine karşı delil getirmektir. Çünkü bütün taifeler ve bütün din men*supları Hz. İbrahim'in faziletini kabul etmektedir. Müşrikler kendilerinin onun soyundan geldiklerini kabul ediyor, faziletini itiraf ediyor ve Hz. İbrahim'in kendilerinin dini üzere olduğunu iddia ediyorlardı. Yahudi ve Hristiyanlar da Hz. İbrahim'i tazim ediyor, oldukça yüksek bir makama sahip olduğunu itiraf ediyorlardı. İşte İbrahim kavmi ile sürekli olarak putlara tapmak hususunda mücadele eden ve tartışan biri olduğuna göre, onun torunları olan Arapların da sapıklıklardan vazgeçerek putlara tapma hususundaki hatalarını idrak etme*leri gerekir. [163]



    Açıklaması


    Ey Muhammedi İbrahim'in babası Azer'e, "Sen bir takım putları ilâhlar edinip Allah'tan başka onlara ibadet eder misin? Halbuki seni de onları da ya*ratan Allah'tır. O halde ibadete lâyık olan O'dur, onlar değildir" dediğini hatır*lat.

    İbni Kesîr, Hz. İbrahim'in babasının adının Âzer olduğu görüşünün doğru olduğunu belirtir.

    Hz. İbrahim, babasına şöyle demişti: Ben seni ve bu putlara tapan senin kavmini yani senin yolunu izleyen, senin gittiğin yoldan giden bu kavmi apaçık bir sapıklık içerisinde görüyorum. Onların şaşkın olduklarını, izlemeleri gere*ken dosdoğru yolu bulamadıklarını görüyorum. Onlar dosdoğru yolda gidecek yerde şaşkınlık ve bilgisizlik içerisindedirler. Bilgisizlik ve cahillik içerisinde yüzdüğünüz, aklı selim sahibi olan herkes tarafından açıkça görülebilmektedir. Hem önce kendi ellerinizle yonttuğunuz sonra da tapınıp kutsadığınız taş, ağaç veya maden putlara ibadet etmenizden daha açık bir sapıklık olabilir mi? Nite*kim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Siz elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapı*yorsunuz? Halbuki sizi de, yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır." (Sâffât, 37/95-96). Bir defa sizler şeref itibariyle puttan daha yükseksiniz. Sizin mevki-niz daha üstündür. Sizler akıl sahibisiniz. Putlar ise cansız ve sağırdır, akılları yoktur, kendilerine gelecek bir zararı dahi def edemezler. Bütün bunları görmeyerek kalkıp onları tapınılan ilâhlar mı edineceksiniz?!

    "Apaçık sapıklık" ifadesinin anlamı Yüce Allah'ın peygamberi Muhammed (s.a.)'e şu buyruğunda belirttiği gibi doğru yoldan sapmak demektir: "Ve o seni yolunu şaşırmış buldu da, doğru yola iletti." (Duhâ, 93/7).

    Hz. İbrahim'e babasının ve kavminin putlara ve heykellere tapmak şeklin*deki sapıklıklarını gösterdiğimiz gibi, ona ardı arkasına göklerin ve yerin mele-kûtunu da gösterdik. Yani onların harikulade nizam ve son derece üstün yarat*ma ve sanatlarıyla onların yaratılışlarını gösterdik. Böylelikle o kâinatın gizli*liklerine, yerdeki sırlarına muttali oldu. Ta ki bunu bizim birliğimize, kudretimizin büyüklüğüne, ilmimizin genişliğine delil olarak görsün: "Allah'ın her şeyi sapasağlam yapan yaratmasına (bak!)" (Nemi, 27/88).

    İşte biz böylece İbrahim'e bunları öğretiyor, gösteriyor ve bu konuda ona başarı ihsan ediyoruz. Kalbine verdiğimiz genişlik ve doğru bakış açısı sayesin*de onu hakka iletiyoruz. Delil gösterme yolunu ortaya koyuyoruz. Ta ki bunun*la o put, güneş, yıldız, ay gibi herhangi bir şeyin hiç bir şekilde ilâh olmasının doğru olamayacağını kesinlikle ve tam anlamıyla bilip anlayanlardan olsun. Çünkü bunların sonradan yaratıldıklarına (hadis olduklarına) ve bunları var eden bir yaratıcının meydana getiren bir yaratıcının doğuşlarını, batışlarını, değiştirmelerini, akıp gitmelerini ve sair hallerini düzenleyen bir müdebbir ol*duğuna dair deliller gayet açıktır. Bunları İbrahim'e gösteriyorduk ki, bu ayet*ler ulûhiyet ve rubûbiyete olduğu gibi, sapık müşriklere karşı da bir delil ol*sun. Yakîn (kesin bilgi), düşünme sebebiyle şüphenin giderilmesinden sonra or*taya çıkan kesin bilgi demektir.

    Daha sonra Yüce Allah, Hz. İbrahim'in gördüğü o göklerin ve yerin mele-kûtunu şöylece açıklamaktadır: "Gece onu bürüyüp örtünce bir yıldız gördü." Yani gecenin karanlığı basınca İbrahim, diğer yıldızlardan aydınlığı ve parlak*lığı ile oldukça farkla büyük bir yıldız gördü. Onun gördüğü bu yıldızın Venüs ya da Jüpiter olduğu söylenmiştir. O şöyle dedi: "Bu, benim Rabbimdir." Yani o bu sözleri kavmine karşı tartışma ve delil getirme sadedinde söyledi. Bunları onların yaptıklarını reddetmek ve onlara karşı delil getirmek için bir hazırlık olsun diye söylemişti. Önce onlara kanaatlerini kendileriyle paylaştığı vehmini verdi, sonra da aklî ve hissî delillerle onların bu iddialarını çürüttü.

    Bu yıldız batınca Hz. İbrahim şöyle dedi: "Bu bir ilâh olamaz. Ben zaten kaybolup gizlenenleri de sevmem." Çünkü mutlak ilâhın kâinat üzerinde tartı*şılmaz bir egemenliği vardır. O her şeyi işiten, her şeyi görüp gözetendir. Asla kaybolmaz ve asla hiç bir hususta yanılmaz. İlâh denilen şey, nasıl kaybolup gizlenir ki? Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Ne diye işitmeyen, görmeyen ve sana hiç bir faydası olmayan şeye itaat edersin?" (Meryem, 19/42).

    İşte bu, Hz. İbrahim'in yıldızlara tapmak hususunda kavminin bilgisizliği*ne bir göndermesidir. Katâde der ki: O, Rabbinin zeval bulmadığını ve ebedî ol*duğunu bilmişti.

    İbrahim (a.s.) yıldızın ulûhiyetinin tutarsızlığını ortaya koyduktan sonra, daha çok ışık veren ayın ilâhlığının tutarsızlığını ortaya koymaya yöneldi. O aj^ı, ışığıyla her tarafı kuşatmış haliyle doğarken görünce, "Bu benim Rabbim*dir" dedi. Fakat o da bir önceki gecede yıldızın battığı gibi batınca, kavmine işittirecek bir şekilde "Bu da aynı şekilde ilâh değildir" dedi. Andolsun ki eğer Rabbim bana hidayet vermeyip tevhidi ve hakkı bulma hususunda bana yar*dım etmeyecek olursa, hiç şüphesiz yollarını şaşıran, hidayet bulamayan, Al*lah'tan başkasına tapınan sapıklardan olurum. Bu, aynı zamanda açıkça ifade*ye yakın bir tarzda kavminin sapıklığını ortaya koymakta, onların ve ay^ ilâh edinen kimsenin de aynı şekilde sapık olduğuna dikkatlerini çekmekte ve doğ*ru akide bilgisinin ilâhî vahye bağlı olduğuna işaret etmektedir. Daha sonra üçüncü defada kavminin koştuğu şirkten uzak olduğunu açıkça söylediğini gö*rüyoruz.

    Hz. İbrahim güneşi doğarken görünce -ki o gördüğümüz yıldızların en bü*yüğü, faydası en kapsamlı ve en aydınlık olanıdır- şöyle dedi: "İşte bu benim Rabbimdir. Çünkü bu öbür yıldızlardan da aydan da daha büyüktür, ışığı ve aydınlığı daha fazladır; o bakımdan bunun Rab olması daha bir yerindedir."

    Fakat güneş de diğerlerinin battığı gibi batınca Hz. İbrahim akidesini açıkça ortaya koydu ve kavminin şirkinden uzak olduğunu şu sözleriyle ifade etti: "Ben yıldızlara ibadet etmekten ve onlara sevgi beslemekten uzağım. Ben ibadetimde gökleri ve yeri, şu gördüğünüz yıldızları yaratana yöneliyorum. Sa*pıklıktan uzak hak ve dosdoğru din olan tevhid dinine yöneliyorum. Ben Allah ile birlikte başka bir ilâh edinen müşrikler arasında yer almam. Ben bu eşyayı yaratan, her şeyin mülk ve hakimiyetini elinde bulundurup onları çekip çevi*ren, her şeyin yaratıcısı, Rabbi, mutlak maliki ve ilâhı olan Yüce Yaratıcıya ibadet ediyorum." Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Şüphesiz rabbi-niz gökleri ve yeri altı günde yaratan Allah'tır. Sonra Arş'ı istiva etti. Kendisini durmadan kovalayan gündüze geceyi O bürüyüp örtüyor. Güneş'i, Ay'ı ve yıldız*ları emri ile müsahhar kılan O'dur. İyi bilin ki yaratmak da emretmek de O'nundur. Alemlerin rabbi olan Allah'ın şanı ne yücedir7'%A'raf, 7/54).

    Geçen bu açıklamalardan açıkça anlaşıldığına göre Hz. İbrahim'in kavmi, putları Rab değil ilâh kabul ediyorlar, yıldızlan ise hem Rab, hem de ilâh edini*yorlardı. İlâh'tan kasıt mabud, yani kendisine ibadet edilen'i rabden kasıt ise efendi, malik, besleyip büyüten, işleri çekip çeviren ve tasarrufta bulunandır. İbadet ise dua ve tazim ile mahlûkatı yaratana yönelmektir. Gerçekte ise mah-lûkatın Allah'tan başka ilâhı da rabbi de yoktur.

    Hz. İbrahim'in takındığı tavır, kendisini mümin olmayan birisi gibi göste*ren ve son derece çarpıcı bir üslûpla tartışan, bu tartışmasını örneklerle ispat*layan kişinin tavrıydı. Gerçekte Hz. İbrahim ilâhtık ve rablik makamını tespit etmek için tetkik eden bir kimse durumunda değildi. Çünkü Yüce Allah Hz. İb*rahim hakkında şunları söylemektedir: "Andolsun ki biz İbrahim'e daha önce*den doğru yolu bulmak için imkân vermiştik. Biz onu biliyorduk. O zaman ba*basına ve kavmine şöyle demişti: Bu heykeller nedir ki onlara ibadet edip dur*maktasınız?" (Enbiyâ, 21/51-52); "Gerçekten İbrahim (başlı başına) bir ümmet*ti. Allah'a itaatkâr, hanîf bir Müslümandı. O (asla) müşriklerden olmamıştır. O nimetlerine şükredendi. Onu beğenip seçmiş, kendisini dosdoğru bir yola ilet*mişti. Biz ona dünyada bir güzellik de verdik ve şüphesiz ki o, ahirette de mut*laka salihlerdendir. Sonra biz sana, hanîf bir Müslüman olarak İbrahim'in di*nine uy, o, müşriklerden olmadı, diye vahyettik." (Nahl, 16/120-123); "De ki: Şüphesiz Rabbim beni dosdoğru bir yola, dimdik ayakta duran bir dine, rnu-vahhid olan İbrahim'in dinine iletti. O, müşriklerden olmadı." (En'âm/161).

    Buharî ve Müslim'de de Ebu Hureyre yoluyla Resulullah (s.a.)'ın şöyle bu*yurduğu rivayet edilmektedir: "Her doğan fıtrat üzere doğar." Müslim'in Sa-hih'inde ise Iyâd b. Hammâd yoluyla Resulullah (s.a.)'ın şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir: "Allah buyurdu ki, şüphesiz ben kullarımı hanîfler olarak ya*rattım." Yine Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'inde şöyle buyurmaktadır: "İnsanların üzerinde yaratıldığı Allah'ın fıtratına (yönelin)! Allah'ın yaratışında değiştirme yoktur." (Rûm, 30/30). Yine Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: "Hani Rabbin Ademoğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış, onları kendi*lerine karşı şahit tutup, "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye buyurmuştu. Onlar da "Evet şahit olduk" demişlerdi." (A'râf, 7/172).

    Eğer bu, sair insanlar hakkında böyle ise, Yüce Allah'ın tek başına bir üm*met, Allah'a yönelen hanîf bir Müslüman ve asla müşriklerden olmayan İbra*him Halîl, böyle bir konumda, araştıran bir kişi nasıl olabilir ki? Aksine o, Resulullah (s.a.)'tan sonra hiç şüphesiz ve tereddütsüz olarak selim fıtrat ve dosdoğru karaktere herkesten daha lâyık bir kimsedir.

    Bu durnumuyla onun, kavminin içinde bulunduğu şirki tetkik eden değil de kavmine karşı tartışan bir kimse olduğunu destekleyen hususlardan bir ta*nesi de ileride gelecek olan "Kavmi onunla tartışmaya kalkıştı..." (ayet, 81) buyruğudur.[164]



    Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler


    Hz. İbrahim Allah'ın üâhhğını ve rabliğini ispatlamak için tartışmaya gi*rişti, ortaya koyduğu kesin delil ve belgeler ile kavmini susturdu. O dört kişi veya grupla tartışma yapmıştır:

    Birinci tartışması babasıyla olmuştu. Ona, "Babacığım işitmeyen, görme*yen ve sana hiç bir faydası olmayan şeylere ne diye tapıyorsun?" (Meryem, 19/42) diyerek karşı çıkmıştır. Kur'an-ı Kerim burada da bu tartışmanın habe*rini bize naklederek, "Hani İbrahim babası Âzer'e ... demişti." diye buyurmak*tadır.

    İkincisi, kavmi ile tartışması. Bu da Yüce Allah'ın, "Gece onu bürüyüp ör*tünce..." buyruğundan itibaren anlattıklarıdır.

    Üçüncüsü ise, çağının kralı ile tartışmasıdır. Ona şöyle seslenmişti: "Be*nim Rabbim dirilten ve öldürendir... demişti." (Bakara, 2/258)

    Dördüncü tartışması ise, fiili ile kâfirlerle yaptığı tartışmadır. O da Yüce Allah'ın, "Onların hepsini büyükleri müstesna parça parça etti..." (Enbiyâ, 21/58) buyruğunda ifade edilmektedir.

    İşte bu, Hz. İbrahim'in tartışma hususundaki güç ve kabiliyetini, hasımla*rını susturmak için oldukça hazır cevap bir yeteneğe sahip olduğunu, maksadı*nı kesin belgelerle ispatlama gücüne sahip bulunduğunu göstermektedir. O bu konuda gerçekten harikulade başarılı idi. Çünkü bunlar kaybolan ve zaman za*man gizlenen mahlûklardır. Mutlak ilâh ise kaybolmamalı, saklanmamalıdır. Mülkü altındaki varlıkları kontrol etmekten uzak durmamalıdır. Hz. İbrahim böyle bir üslûpla, zahiren hasmının iddiasını kabul eder görünmüş, daha sonra hasmının görüşünü ve değerlendirmesini çürütmüştür. Bütün bu konumların*da o -açıkladığımız gibi- tartışan bir kimse konumundaydı. Yoksa onların de*diklerinin doğruluğunu tetkik eden bir kimse konumunda değildi. Çünkü onun akidesi fıtratında, ilham, ilâhî irşad, akıl ve duyularıyla kalbinde yer et*mişti.

    Yüce Allah'ın bize naklettiği, "Eğer Rabbim bana hidayet etmezse..." buy*ruğunun anlamı ise şudur: "Andolsun ki Rabbim hidayet üzere bana sebat ver*mezse." Çünkü esasen o hidayet bulmuş bir kimse idi. Kur'an-ı Kerim'de de, "Bizi dosdoğru yola ilet." (Fatiha, 1/6) diye buyurulmaktadır. Yani hidayet üze*re bize sebat ver, demektir.

    Hz. İbrahim yıldızların ilâhlığı hususunda üç örnek seçerek, adım adım bunların ilâh olamayacaklarını ve bunlardan hareket ederek gerçek ilâh ve gerçek rab olan Allah'ın ulûhiyet ve rubûbiyetini ispatlamaya doğru ilerlemiş, bunu da, "Şüphesiz ben yüzümü gökleri ve yeri yaratana hanîf olarak yönelt*tim" diye ifade etmiştir. Yani ben ibadet ve tevhidimle yalnızca Aziz ve Celil olan Allah'a yönelmiş bulunuyorum. Burada "yüz"ü söz konusu etmesinin sebe*bi, kişinin tanınmasına kolaylık sağlayan en açık ve görünen şey oluşundan do*layıdır. Onun adım adım kavminin cahilliğini işaret etmeye, putperestliğin ba*tıl oluşunu ifade ederek kalıcı olmayan ve kaybolup giden şeyleri sevmediğini belirtmeye, oradan sapıklık ve şaşkınlık içerisinde olmaları dolayısıyla onları uyararak şirkten ve müşriklerden uzak olduğunu açıkça ifade etmeye ve daha sonra da şirkin temelini yıktıktan sonra akidesini açıkça ilân etmeye doğru ilerlediğini görüyoruz.

    Râzî der ki: Kâinatta vücûp (varlığının zorunluluğu), kudret, ilim ve hik*met bakımından başkasını Yüce Allah'a eşit kabul eden hiç bir kimse yoktur. Fakat Seneviyye (iki ilâh edinenler), birisi hakim olup hayır işleyen, diğeri de sefih olup kötülük işleyen iki ilâhın varlığını kabul ederler.

    Allah'tan başkasına ibadetle uğraşmaya gelince, bunun pek çok şekillerde olduğunu görüyoruz. Kimileri yıldızlara tapar, kimileri de aşırılığa saparak ya*ratıcı ilâhın varlığını kabul etmez ki bunlar Dehrîlerdir. Hristiyanlar ise Al*lah'tan başkasına ibadet ederler. Çünkü onlar Mesih'e tapınırlar. Kimisi de putlara tapınır.[165]

    Putperestlikten daha eski batıl bir din yoktur. Çünkü bize atraflı bir şekilde tarihi ulaşmış bulunan en eski peygamber olan Nûh (a.s.) da putla*ra ibadeti reddetmek üzere gelmiştir. [166] Nitekim Yüce Allah onun kavmin*den şöyle dediklerini nakletmektedir: "Sakın Ved, Suvâ, Yeğus, Yeûk ve Vesr (adlı putlara ibadetji bırakmayın." (Nûh, 71/23). Onların bu sözlerinin se*bebi ise şudur: İlkel insan, putların sessizlik ve duyarsızlığının Yüce Al*lah'a ulaştırmaya elverişli bir sır olduğunu ya da Yüce Allah'ın ağaç, güneş, ay gibi bazı yaratıklarının gerçek ilâhının yanında şefaat eden ve kendileri*ne yönelenleri bu gerçek ilâha yakınlaştırabilen bir çeşit aracı olduğunu vehmetmiştir.

    Hz. İbrahim'in kavmi putların hiç bir şekilde işitmediğini, görmediğini, fayda ve zarar veremediğini idrak etmişti. Ancak onlar atalarını taklit ediyor*lardı. Bu bakımdan putlara taparak onları ilâh edinmişlerdi. Bunlar kâinatın işlerini çekip çeviren rabler değillerdi. Fakat bu imanlar kendilerince yeryü*zünde, bir takım etkilerde bulunduğunu kabul ettiklerinden dolayı yıldızları rab edinmişlerdi.

    Putlara tapma hususunda Araplar da atalarını taklit ettiklerini şu sözle*riyle ifade etmişlerdi: "Biz bunlara ancak bizleri Allah'a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz..." (Zümer, 39/3)

    Müminin yapabileceği tek şey, sadece putperestliğin bütün şekil, tören ve dışa yansıyan her şeyini ayıplamak ve tenkit etmek, diğer taraftan başka her*hangi bir aracıyı söz konusu etmeksizin yalnızca ve sadece O'na gökleri ve yeri yoktan yaratan Allah'a ibadet etmektir. Tıpkı putlar hakkında şu sözleri söyle*yen Hz. İbrahim'in ilânı gibi: "Hayır, Rabbiniz onları yoktan var eden, göklerin ve yerin Rabbidir. Ben bunun böyle olduğuna işte önünüzde şahitlik edenlerde*nim." (Enbiya, 21/56)

    Yüce Allah'ın bütün yaratıkları hem onları var eden yaratıcının hem de O'nun kudretinin varlığını ortaya koymaktadır. Çünkü bütün yaratıklar sonra*dan yaratılmış (muhdes) ve mümkün (varlıklarıyla yoklukları aklen musâvi) varlıklardır. Varlığı muhdes ve mümkün olan her bir varlık, bir yaratıcıya muhtaçtır.

    Yüce Allah'ın, uBen öyle kaybolup gidenleri sevmem" buyruğu Râzî'nin söz konusu ettiği bir takım hükümlere delâlet etmektedir:

    1- Bu ayet-i kerime Yüce Allah'ın cisim olmadığını ortaya koymaktadır. Çünkü cisim olsaydı ebediyyen bize görünmemesi (gaib olması) ve ebediyyen önümüzden kaybolması gerekirdi.

    2- Ayet-i kerime Yüce Alah'ın zatında muhdes sıfatın söz konusu olmaya*cağını göstermektedir. Aksi takdirde değişip duran bir varlık olurdu. O takdir*de de kaybolup gitme anlamı söz konusu olurdu ki bu da O'nun hakkında im*kânsızdır.

    3- Yine ayet-i kerime dinin delile dayalı olması, taklide dayalı olmaması gerektiğini göstermektedir. Aksi takdirde hiç bir şekilde bu çeşit bir delillendir-menin faydası olmazdı.

    4- Aynı şekilde ayet-i kerime, peygamberlerin Rablerini tanımanın beda-hat veya zorunluluk esasları üzere değil de, istidlal üzere yükseldiğini göster*mektedir. Aksi takdirde Hz. İbrahim'in istidlale bir ihtiyacı olmazdı.

    5- Yine ayet-i kerime Yüce Allah'ı tanıma bilgisini elde etmenin, yaratıklarının durumları hakkında düşünüp bunları delil olarak kullanmaktan başka bir yolu olmadığını göstermektedir. Zira Yüce Allah'ı bir başka yolla tanımak imkânı bulunsaydı her halde Hz. İbrahim böyle bir yola baş vur*mazdı. [167]

    Tefsirul-Munir





+ Yorum Gönder