Konusunu Oylayın.: Rum Suresi ve Allah geleceği bilmesi

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
Rum Suresi ve Allah geleceği bilmesi
  1. 06.Ocak.2013, 17:22
    1
    Misafir

    Rum Suresi ve Allah geleceği bilmesi






    Rum Suresi ve Allah geleceği bilmesi Mumsema Rum Suresi. ALLAH GELECEĞİ BİLİR Mİ? Rum süresi hakkında bilgiler verir misiniz ?


  2. 06.Ocak.2013, 17:22
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



  3. 06.Ocak.2013, 18:24
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Rum Suresi ve Allah geleceği bilmesi




    Bu Allah'ın vadettiğidir. Allah vadinden caymaz; fakat insanların çoğu bilmezler. (Rum 36)

    ...Allah, vadinden asla dönmez. (Ra’d 31)

    Rabbimizin yukarıdaki ilâhi beyanlarını tekrar tekrar okuyalım ve şu gerçeği anlayalım:

    “Allah bir konuda bir vaadde bulunmuşsa, mutlaka o vaadini gerçekleştirecektir.”

    Çünkü vaadinde durmamak ya yalancılıktan ya da acizlikten kaynaklanır. Mutlak Kudret sahibi ve Sonsuz Doğru olan Rabbimiz, bu sıfatları gereği “vaadinde asla hilaf etmez.” Yani Rabbimiz kesinlikle yalan söylemez.”

    Kur’an’ın bu temel hükmünden yola çıktığımızda, aşağıdaki ayetlerde Rabbimizin kesinlikle yalan söylemediğini mutlak bir şekilde anlarız:

    “…Bu, muhakkak ki Allah’ın, göklerde ne var, yerde ne varsa bildiğini ve şübhesiz Allah’ın, herşeyi hakkıyla bilici olduğunu (sizin de) bilmeniz içindir.” (Maide 97)

    “Allah, her dişinin neye gebe kalacağını ve rahimlerin neyi eksiltip, neyi ziyâde edeceğini bilir. Çünki O’nun katında her şey (kader olarak yazılı) bir ölçü iledir.” (Rad 8)

    Hatırla ki Rabbin meleklere: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, dedi. Onlar: Bizler hamdinle seni tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun? dediler. Allah da onlara: Sizin bilemiyeceğinizi herhalde ben bilirim, dedi. (Bakara 30)

    “…Allah'tan korkun. Bilesiniz ki Allah, her şeyi bilir” (Bakara 231)

    “Kıyamet vakti hakkındaki bilgi, ancak Allah'ın katındadır. Yağmuru O yağdırır, rahimlerde olanı O bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez. Yine hiç kimse nerede öleceğini bilemez. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, her şeyden haberdardır. (Lokman 34)

    Yukarıdaki ayetler ve daha onlarcası ortaya koymaktadır ki, “Allah her şeyi bilir!”

    Her şey kavramının genişliğini ortaya koymak için şunu söylesek yeter sanırım: “Her şeyin dışında hiçbir şey yoktur!”

    Kur’ân-ı Kerim ise “lâ raybe fih” yani içinde hiçbir şüphe bulunmayan kelam-ı ezeli olduğuna göre, Kur’an’da her ne belirtiliyorsa şüphesiz kesinlikle doğrudur.

    Her şeyi bildiğini tekrar tekrar ifade eden Allah’ın, kulların gelecekte yapacaklarını bilemediğini iddia eden kişi açıkça, “Allah vaadinde hilaf etmiştir” yani haşa “Allah yalan söylemiştir” demektedir.

    Kaldı ki Allah’ı zaman, mekan gibi “mahluk” boyutların içine hapsetmek, çok açık bir akıl tutulmasını gösterir.

    Allah’ın geleceği bilemeyeceği iddiası, Allah, mahlukları için yarattığı sınırlarla sınırlıdır demek kadar hakikat dışı bir sözdür.

    Kur’an’da kendisini “Evvel”, “Ahir”, “Zahir”, “Bâtın” olarak tanıtan bir Allah’ın 1400 yıl sonra bile geçmiş, gelecek, uzay, uzam gibi sınırlamalarla mukayyed olmadığını anlayamayanların olduğunu görmek çok acıdır.

    Bediüzzaman bu gerçeği şöyle ortaya koyar:

    “Hem, ezel, mâzi (geçmiş) silsilesinin bir ucu değil ki, eşyanın vücudunda esas tutulup ona göre bir mecburiyet tasavvur edilsin. Belki, ezel, mâzi ve hal ve istikbâli birden tutar, yüksekten bakar bir ayna-misâldir. Öyle ise, daire-i mümkinât (mümkünler dairesi) içinde uzanıp giden zamanın mâzi tarafında bir uç tahayyül edip, ona "ezel" deyip, o ezel ilmine, eşyanın tertiple girmesini ve kendisini onun haricinde tevehhüm etmesi, ona göre muhâkeme etmek hakikat değildir. “ (26. Söz)

    Yani Allah’ın ezeliyeti geçmiş ve gelecek sınırlarına bağlı değildir. Kur’an-ı Kerim ayetlerinin tamamı açıkça göstermektedir ki, Allah geçmiş, gelecek ve hali aynı anda bilmekte ve bildirmektedir.

    Bir ayette geçmişin en bilinmez noktalarına gidilirken, başka bir ayette o günkü kimi insanların düşünce ve davranışları en detaylı şekilde tasvir edilmekte, diğer bir ayette geleceğin en uzak boyutu olan ahiret alemlerine yolculuk edilmektedir. Eserden müessire gittiğimizde böyle bir Allah’ın geçmiş, şimdi ve geleceği aynı anda müşahede ettiğini kesinlikle söyleriz.

    Aslında Kur’an’daki müşrik tasvirlerinde de açıkça görmekteyiz ki, müşrikler de Allah’ın geleceği bileceğinden ve gelecekle ilgili sözlerinin doğruluğundan şüphe içindedirler:

    NEML 66. Hayır; onların ahiret hakkındaki bilgileri yetersiz kalmıştır. Dahası, bu hususta şüphe içindedirler. Bunun da ötesinde, onlar ahiretten yana kördürler.

    Allah Kur’an’ı Kerim’de ileride gerçekleşecek ahiret hakikatiyle ilgili pek çok ayet buyurmuştur. Hatta Rabbimiz ahirette nelerin yaşanacağını en ince ayrıntılara kadar bildiğini ayetleriyle açıkça göstermiştir.

    O ayetlerden birkaç tanesini beyan ederek Allah’ın çok sonra yaşanacak bir hakikatin en ince ayrıntılarını nasıl bildiğini görelim:

    “Şübhesiz ki Cennet ehli, o gün (pek güzel) bir meşgûliyet içinde zevk eden kimselerdir. Onlar ve hanımları, (artık o gün) gölgelerde tahtlar üzerinde (oturup) yaslanmış olanlardır.” (Yasin 55-56)

    İmdi tam da bu noktada, Allah’ın insanların kimlerle evleneceğini bilmediğini iddia edenlere ilahi bir cevap gelir. Demek ki Allah belki yüz binlerce yıl sonra oluşacak bir hakikati yani “cennette kimlerle evleneceğimizi, nerede oturacağımızı, nasıl yaşayacağımızı” ayrıntılarına kadar bilmektedir.

    Rabbimiz çok ileri bir geleceğin ayrıntılarını yani cennetteki konuşmaları bile bildiğini şöyle anlatır:

    “Ancak, defteri sağdan verilenler böyle değildir; onlar cennettedirler. Suçlulara: 'Sizi bu yakıcı ateşe sürükleyen nedir?' diye sorarlar.” (Müddesir 39-42)

    “Cennet ehli cehennem ehline: Biz Rabbimizin bize vadettiğini gerçek bulduk, siz de Rabbinizin size vadettiğini gerçek buldunuz mu? diye seslenir. «Evet!» derler. Ve aralarından bir çağrıcı, Allah'ın lâneti zalimlerin üzerine olsun! diye bağırır.” (Araf 44)

    “Allah da onları o günün şerrinden korudu ve onlara (yüzlerinde) bir güzellik (ve parlaklık), hem (gönüllerinde) bir sevinç verdi! Sabrettiklerinden dolayı onların mükâfâtı ise, (girecekleri) Cennet ve (giyecekleri)ipektir! Orada tahtlar üzerinde oturup yaslanan kimseler olarak! Orada ne bir güneş (sıcağı), ne de bir zemherir (soğuğu) görürler! (Cennet ağaçlarının) gölgeleri üzerlerine yakındır, meyveleri de (kolayca koparabilecekleri şekilde) iyice sarkıtılmıştır. Etraflarında da gümüşten billûr (gibi) olmuş kaplar ve bardaklar dolaştırılır. Gümüşten billûrlar ki, onları belli şekillere göre (Cennet ehli kendileri) takdîr etmiştir. Orada katkısı zencefil olan (Cennet şarâbı dolu) bir kadehten de içirilirler. (Bu zencefîl) orada bir pınardır ki, Selsebîl diye isimlendirilir. (Aynı çocukluk hâlleri üzere) ebedîliğe erdirilmiş çocuklar (ve genç hizmetçiler)de etraflarında dolaşırlar. Onları gördüğün zaman, kendilerini (etrâfa) saçılmış (birer) inci sanırsın! (Orada) nereyi görsen, (ta'rîfi mümkün olmayan) bir ni'met ve büyük bir mülk görürsün!” (İnsan 11-20)

    Şimdi vicdanımızı, aklımızı ve tüm duygularımızı harekete geçirerek kendimize soralım. Çok ileri bir gelecekte gerçekleşecek cennet ve cehennem hadiselerini, en gizli düşüncelere ve konuşmalara varan kadar bilen bir Allah, dünya hayatında kullarının ne yapacağını bilemez mi?

    Allah’ın gelecekteki bazı fiili durumları yani “şeyleri” bilemeyeceğini iddia eden, gerçekte Allah’ın geleceğin en ileri dönemi olan ahiretle ilgili bütün bu tasvirlerinin gerçekliği olmayan kurgular olduğunu iddia etmekte değil midir?

    Bu Kur’an dışı iddiayı ortaya atanlar, Bediüzzaman’ın Allah’ın ilmi ve Kudreti arasındaki ayrımı çok güzel bir şekilde izah ettiği Kader Risalesi’ni okumuş olsaydılar böyle bir yanlışa düşmezlerdi.

    İlim yani bilme sıfatı “cebri-zorlayan” bir sıfat değildir. Yani, takvime bakarak bir yıl sonra güneşin tutulacağını bilen bir çocuğun bilgisi, güneşin tutulmasının illeti değildir.

    Allah’ın kimin cennete, kimin de cehenneme gireceğini ezeli ilmiyle bilmesi de aynı şekilde, o kulun küfrünün ya da günahının sebebi değildir. Çünkü bir şeyin olacağını bilmek o şeyin olmasının sebebi değildir.

    Kul kendi seçimiyle doğruyu ya da yanlışı seçer ve o seçtiğine iradi bir meyille yönelir. Seçtiğinden mesul olan kulun kendisidir.

    Bir araba, sürücüsü nereye gitmek isterse onu oraya götürdüğü gibi Allah da kulunu onun tercih ettiği yön neyse özgür bir şekilde o yöne götürür. Hiçbir bir zorlama yapılmaz. Kul seçiminde sınırsız özgürdür.

    Kul başka bir yöne gitmek isterse, Allah kulunu o başka yöne götürür. Yönü seçen Allah değil, kulun kendisidir. Bu aşama, kulun seçtiği fiillerin yaratılma aşamasıdır. Her şeyi yaratan Allah, kulunun tercihi her neyse onu da yaratır.

    Allah kulunun şerre gitmesini istemediği için kutsal kitapları yanında fıtrat ve vicdanla da kuluna uyarılarda bulunur. Ama onu seçimde serbest bırakır. Seçimi neyse onu yaratır. Sorumlu olan sadece o kulun kendisidir.

    Allah “Her şeyi” bildiği için, bütün kullarının ileride düşünüp yapacaklarını da ezelden bilir. O kulu sorumlu kılan Allah’ın o kulun işleyeceği günahı bilmesi değil, kulun kendi cüz-i iradesiyle o günahı işlemeyi seçmesi ve bu günaha meyletmesidir.

    Bediüzzaman bu gerçeği şöyle anlatır:

    “Kader, ilim nevindendir. İlim, mâlûma (bilinene) tâbidir. Yani, nasıl olacak, öyle taallûk ediyor. Yoksa, mâlûm (bilinen), ilme tâbi değil. Yani, ilim desâtiri, mâlûmu, haricî vücud noktasında idare etmek için esas değil. Çünkü, mâlûmun zâtı ve vücud-u haricîsi (ortaya çıkan varlığı), irâdeye bakar ve kudrete istinat eder.” (26. Söz)

    Mevzuyu anlamak için bilmemiz gereken sadece şudur:

    “Bir şeyin olacağını bilmek, o şeyin olmasını zorlayan bir sebep değildir. O şey zaten olacağı için ilim onu bilmiştir.”

    Bildiğimiz ya da olacağını tahmin ettiğimiz pek çok şey vardır ki, o mesele hakkındaki bilgimiz o varlık ve olayların oluşmasının sebebi asla değildir.

    Mesele bu kadar basittir. Allah’ın Sonsuz İlminin kuşatıcılığını inkar edip imanı tehlikeye atmanın hiçbir gereği yoktur. Kıyametin ve ahiretin en ince detaylarını bilen bir Allah’ın dünyadaki bazı “şeyleri” bilemeyeceğini iddia etmek, Allah’ın ilmi konusunda imani bir zaafiyetin işareti olabilir sadece.

    Oğuz Düzgün



  4. 06.Ocak.2013, 18:24
    2
    Silent and lonely rains



    Bu Allah'ın vadettiğidir. Allah vadinden caymaz; fakat insanların çoğu bilmezler. (Rum 36)

    ...Allah, vadinden asla dönmez. (Ra’d 31)

    Rabbimizin yukarıdaki ilâhi beyanlarını tekrar tekrar okuyalım ve şu gerçeği anlayalım:

    “Allah bir konuda bir vaadde bulunmuşsa, mutlaka o vaadini gerçekleştirecektir.”

    Çünkü vaadinde durmamak ya yalancılıktan ya da acizlikten kaynaklanır. Mutlak Kudret sahibi ve Sonsuz Doğru olan Rabbimiz, bu sıfatları gereği “vaadinde asla hilaf etmez.” Yani Rabbimiz kesinlikle yalan söylemez.”

    Kur’an’ın bu temel hükmünden yola çıktığımızda, aşağıdaki ayetlerde Rabbimizin kesinlikle yalan söylemediğini mutlak bir şekilde anlarız:

    “…Bu, muhakkak ki Allah’ın, göklerde ne var, yerde ne varsa bildiğini ve şübhesiz Allah’ın, herşeyi hakkıyla bilici olduğunu (sizin de) bilmeniz içindir.” (Maide 97)

    “Allah, her dişinin neye gebe kalacağını ve rahimlerin neyi eksiltip, neyi ziyâde edeceğini bilir. Çünki O’nun katında her şey (kader olarak yazılı) bir ölçü iledir.” (Rad 8)

    Hatırla ki Rabbin meleklere: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, dedi. Onlar: Bizler hamdinle seni tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun? dediler. Allah da onlara: Sizin bilemiyeceğinizi herhalde ben bilirim, dedi. (Bakara 30)

    “…Allah'tan korkun. Bilesiniz ki Allah, her şeyi bilir” (Bakara 231)

    “Kıyamet vakti hakkındaki bilgi, ancak Allah'ın katındadır. Yağmuru O yağdırır, rahimlerde olanı O bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez. Yine hiç kimse nerede öleceğini bilemez. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, her şeyden haberdardır. (Lokman 34)

    Yukarıdaki ayetler ve daha onlarcası ortaya koymaktadır ki, “Allah her şeyi bilir!”

    Her şey kavramının genişliğini ortaya koymak için şunu söylesek yeter sanırım: “Her şeyin dışında hiçbir şey yoktur!”

    Kur’ân-ı Kerim ise “lâ raybe fih” yani içinde hiçbir şüphe bulunmayan kelam-ı ezeli olduğuna göre, Kur’an’da her ne belirtiliyorsa şüphesiz kesinlikle doğrudur.

    Her şeyi bildiğini tekrar tekrar ifade eden Allah’ın, kulların gelecekte yapacaklarını bilemediğini iddia eden kişi açıkça, “Allah vaadinde hilaf etmiştir” yani haşa “Allah yalan söylemiştir” demektedir.

    Kaldı ki Allah’ı zaman, mekan gibi “mahluk” boyutların içine hapsetmek, çok açık bir akıl tutulmasını gösterir.

    Allah’ın geleceği bilemeyeceği iddiası, Allah, mahlukları için yarattığı sınırlarla sınırlıdır demek kadar hakikat dışı bir sözdür.

    Kur’an’da kendisini “Evvel”, “Ahir”, “Zahir”, “Bâtın” olarak tanıtan bir Allah’ın 1400 yıl sonra bile geçmiş, gelecek, uzay, uzam gibi sınırlamalarla mukayyed olmadığını anlayamayanların olduğunu görmek çok acıdır.

    Bediüzzaman bu gerçeği şöyle ortaya koyar:

    “Hem, ezel, mâzi (geçmiş) silsilesinin bir ucu değil ki, eşyanın vücudunda esas tutulup ona göre bir mecburiyet tasavvur edilsin. Belki, ezel, mâzi ve hal ve istikbâli birden tutar, yüksekten bakar bir ayna-misâldir. Öyle ise, daire-i mümkinât (mümkünler dairesi) içinde uzanıp giden zamanın mâzi tarafında bir uç tahayyül edip, ona "ezel" deyip, o ezel ilmine, eşyanın tertiple girmesini ve kendisini onun haricinde tevehhüm etmesi, ona göre muhâkeme etmek hakikat değildir. “ (26. Söz)

    Yani Allah’ın ezeliyeti geçmiş ve gelecek sınırlarına bağlı değildir. Kur’an-ı Kerim ayetlerinin tamamı açıkça göstermektedir ki, Allah geçmiş, gelecek ve hali aynı anda bilmekte ve bildirmektedir.

    Bir ayette geçmişin en bilinmez noktalarına gidilirken, başka bir ayette o günkü kimi insanların düşünce ve davranışları en detaylı şekilde tasvir edilmekte, diğer bir ayette geleceğin en uzak boyutu olan ahiret alemlerine yolculuk edilmektedir. Eserden müessire gittiğimizde böyle bir Allah’ın geçmiş, şimdi ve geleceği aynı anda müşahede ettiğini kesinlikle söyleriz.

    Aslında Kur’an’daki müşrik tasvirlerinde de açıkça görmekteyiz ki, müşrikler de Allah’ın geleceği bileceğinden ve gelecekle ilgili sözlerinin doğruluğundan şüphe içindedirler:

    NEML 66. Hayır; onların ahiret hakkındaki bilgileri yetersiz kalmıştır. Dahası, bu hususta şüphe içindedirler. Bunun da ötesinde, onlar ahiretten yana kördürler.

    Allah Kur’an’ı Kerim’de ileride gerçekleşecek ahiret hakikatiyle ilgili pek çok ayet buyurmuştur. Hatta Rabbimiz ahirette nelerin yaşanacağını en ince ayrıntılara kadar bildiğini ayetleriyle açıkça göstermiştir.

    O ayetlerden birkaç tanesini beyan ederek Allah’ın çok sonra yaşanacak bir hakikatin en ince ayrıntılarını nasıl bildiğini görelim:

    “Şübhesiz ki Cennet ehli, o gün (pek güzel) bir meşgûliyet içinde zevk eden kimselerdir. Onlar ve hanımları, (artık o gün) gölgelerde tahtlar üzerinde (oturup) yaslanmış olanlardır.” (Yasin 55-56)

    İmdi tam da bu noktada, Allah’ın insanların kimlerle evleneceğini bilmediğini iddia edenlere ilahi bir cevap gelir. Demek ki Allah belki yüz binlerce yıl sonra oluşacak bir hakikati yani “cennette kimlerle evleneceğimizi, nerede oturacağımızı, nasıl yaşayacağımızı” ayrıntılarına kadar bilmektedir.

    Rabbimiz çok ileri bir geleceğin ayrıntılarını yani cennetteki konuşmaları bile bildiğini şöyle anlatır:

    “Ancak, defteri sağdan verilenler böyle değildir; onlar cennettedirler. Suçlulara: 'Sizi bu yakıcı ateşe sürükleyen nedir?' diye sorarlar.” (Müddesir 39-42)

    “Cennet ehli cehennem ehline: Biz Rabbimizin bize vadettiğini gerçek bulduk, siz de Rabbinizin size vadettiğini gerçek buldunuz mu? diye seslenir. «Evet!» derler. Ve aralarından bir çağrıcı, Allah'ın lâneti zalimlerin üzerine olsun! diye bağırır.” (Araf 44)

    “Allah da onları o günün şerrinden korudu ve onlara (yüzlerinde) bir güzellik (ve parlaklık), hem (gönüllerinde) bir sevinç verdi! Sabrettiklerinden dolayı onların mükâfâtı ise, (girecekleri) Cennet ve (giyecekleri)ipektir! Orada tahtlar üzerinde oturup yaslanan kimseler olarak! Orada ne bir güneş (sıcağı), ne de bir zemherir (soğuğu) görürler! (Cennet ağaçlarının) gölgeleri üzerlerine yakındır, meyveleri de (kolayca koparabilecekleri şekilde) iyice sarkıtılmıştır. Etraflarında da gümüşten billûr (gibi) olmuş kaplar ve bardaklar dolaştırılır. Gümüşten billûrlar ki, onları belli şekillere göre (Cennet ehli kendileri) takdîr etmiştir. Orada katkısı zencefil olan (Cennet şarâbı dolu) bir kadehten de içirilirler. (Bu zencefîl) orada bir pınardır ki, Selsebîl diye isimlendirilir. (Aynı çocukluk hâlleri üzere) ebedîliğe erdirilmiş çocuklar (ve genç hizmetçiler)de etraflarında dolaşırlar. Onları gördüğün zaman, kendilerini (etrâfa) saçılmış (birer) inci sanırsın! (Orada) nereyi görsen, (ta'rîfi mümkün olmayan) bir ni'met ve büyük bir mülk görürsün!” (İnsan 11-20)

    Şimdi vicdanımızı, aklımızı ve tüm duygularımızı harekete geçirerek kendimize soralım. Çok ileri bir gelecekte gerçekleşecek cennet ve cehennem hadiselerini, en gizli düşüncelere ve konuşmalara varan kadar bilen bir Allah, dünya hayatında kullarının ne yapacağını bilemez mi?

    Allah’ın gelecekteki bazı fiili durumları yani “şeyleri” bilemeyeceğini iddia eden, gerçekte Allah’ın geleceğin en ileri dönemi olan ahiretle ilgili bütün bu tasvirlerinin gerçekliği olmayan kurgular olduğunu iddia etmekte değil midir?

    Bu Kur’an dışı iddiayı ortaya atanlar, Bediüzzaman’ın Allah’ın ilmi ve Kudreti arasındaki ayrımı çok güzel bir şekilde izah ettiği Kader Risalesi’ni okumuş olsaydılar böyle bir yanlışa düşmezlerdi.

    İlim yani bilme sıfatı “cebri-zorlayan” bir sıfat değildir. Yani, takvime bakarak bir yıl sonra güneşin tutulacağını bilen bir çocuğun bilgisi, güneşin tutulmasının illeti değildir.

    Allah’ın kimin cennete, kimin de cehenneme gireceğini ezeli ilmiyle bilmesi de aynı şekilde, o kulun küfrünün ya da günahının sebebi değildir. Çünkü bir şeyin olacağını bilmek o şeyin olmasının sebebi değildir.

    Kul kendi seçimiyle doğruyu ya da yanlışı seçer ve o seçtiğine iradi bir meyille yönelir. Seçtiğinden mesul olan kulun kendisidir.

    Bir araba, sürücüsü nereye gitmek isterse onu oraya götürdüğü gibi Allah da kulunu onun tercih ettiği yön neyse özgür bir şekilde o yöne götürür. Hiçbir bir zorlama yapılmaz. Kul seçiminde sınırsız özgürdür.

    Kul başka bir yöne gitmek isterse, Allah kulunu o başka yöne götürür. Yönü seçen Allah değil, kulun kendisidir. Bu aşama, kulun seçtiği fiillerin yaratılma aşamasıdır. Her şeyi yaratan Allah, kulunun tercihi her neyse onu da yaratır.

    Allah kulunun şerre gitmesini istemediği için kutsal kitapları yanında fıtrat ve vicdanla da kuluna uyarılarda bulunur. Ama onu seçimde serbest bırakır. Seçimi neyse onu yaratır. Sorumlu olan sadece o kulun kendisidir.

    Allah “Her şeyi” bildiği için, bütün kullarının ileride düşünüp yapacaklarını da ezelden bilir. O kulu sorumlu kılan Allah’ın o kulun işleyeceği günahı bilmesi değil, kulun kendi cüz-i iradesiyle o günahı işlemeyi seçmesi ve bu günaha meyletmesidir.

    Bediüzzaman bu gerçeği şöyle anlatır:

    “Kader, ilim nevindendir. İlim, mâlûma (bilinene) tâbidir. Yani, nasıl olacak, öyle taallûk ediyor. Yoksa, mâlûm (bilinen), ilme tâbi değil. Yani, ilim desâtiri, mâlûmu, haricî vücud noktasında idare etmek için esas değil. Çünkü, mâlûmun zâtı ve vücud-u haricîsi (ortaya çıkan varlığı), irâdeye bakar ve kudrete istinat eder.” (26. Söz)

    Mevzuyu anlamak için bilmemiz gereken sadece şudur:

    “Bir şeyin olacağını bilmek, o şeyin olmasını zorlayan bir sebep değildir. O şey zaten olacağı için ilim onu bilmiştir.”

    Bildiğimiz ya da olacağını tahmin ettiğimiz pek çok şey vardır ki, o mesele hakkındaki bilgimiz o varlık ve olayların oluşmasının sebebi asla değildir.

    Mesele bu kadar basittir. Allah’ın Sonsuz İlminin kuşatıcılığını inkar edip imanı tehlikeye atmanın hiçbir gereği yoktur. Kıyametin ve ahiretin en ince detaylarını bilen bir Allah’ın dünyadaki bazı “şeyleri” bilemeyeceğini iddia etmek, Allah’ın ilmi konusunda imani bir zaafiyetin işareti olabilir sadece.

    Oğuz Düzgün






+ Yorum Gönder