Konusunu Oylayın.: Lokman Süresinin Terbiyeye Bakan Yönü Nedir?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
Lokman Süresinin Terbiyeye Bakan Yönü Nedir?
  1. 04.Haziran.2012, 06:29
    1
    Misafir

    Lokman Süresinin Terbiyeye Bakan Yönü Nedir?

  2. 04.Haziran.2012, 06:52
    2
    Yetim
    Hadimul Müslimin

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 31.Ocak.2007
    Üye No: 9
    Mesaj Sayısı: 1,994
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 22
    Bulunduğu yer: Hadimul Müslimin

    Cevap: Lokman Süresinin Terbiyeye Bakan Yönü Nedir?




    İnsanlık tarihi boyunca bilgin diye geçinen bir kısım insanlar, Rububiyeti Allah’a atfetmediler. Binaen aleyh çeşitli tez ve anti tezlerle birbirlerinin fikirlerini çürütmekle meşgul oldular. Amaçları her ne kadar hakikate varmak olsa da dayanak noktaları ‘HAKK’ olmadığı için elde etmek istedikleri hakikati bir türlü elde edemediler. Nitekim eğitim konusunda da bu gibiler, insanlık tarihi boyunca bildiklerini hep okuyup söylediler. Allahsız inşa etmeye çalıştıkları yeni bir dünyada insana ait bir eser bulamadılar. İnsanlığın kurtuluş umudu olarak ileri sürdükleri tezlerinin sonucunda istedikleri türden bir insan tipi meydana getiremediler. Aksine tezleri doğrultusunda eğitilmiş bulunan insanlar daha bencil, daha asi, daha serkeş ve de olabildiğince behimi bir hayatı önemseyen ucube bir tür olarak çıktı karşımıza. Dünyanın şu anki gidişatına bakıldığında insanlığın içinde bulunduğu acı tablo bu söylenenleri haklı çıkarmaktadır. Üstelik toplumu değiştirme iddiasında olan bu gibi bilim adamları, toplumu küçümsediler, ondan ne köy ne de kasaba olamayacağı iddiasında bulundular. Hatta Yahudi ve Hıristiyan bazı din adamları! bunlara destek verdi. Halkın cehaletinden istifade ederek onların inançlarını sömürdüler.
    Miladi 610 yılıydı. Her zaman ki gibi Allah (c.c.), ruyi zemindeki halifesi olan insana görevini bildiriyordu. Kendi içlerinden önder, rehber ve peygamber olarak seçtiği binaen aleyh onların şahsında, ahlaken toplumun en üstünü olan Hz. Muhammed (s.a.v.)e sesleniyordu. Mealen, “Ey Muhammed! Sen ümmi olabilirsin amma bizim vahyimiz sana rehberlik edecek, onu dinlemen yeterli olacaktır.” Diyerek ‘adam olamayacağı’ denilen bir toplumdan ‘Asrısaadeti’ meydana getirdi. O mutluluk çağında insanlık gerçek değerini anladı. İnsanlığı kölelikten kurtardı. Öyle ki o çağda, kurt ile kuzu çok rahat bir biçimde beraberce yaşayabildi. Yine o toplumu inşa eden vahyin ta kendisi idi. Temeli sağlam atıldı toplumun. Harcından, malzemesinden zerre kadar çalınmadı. Hatta çalınma eyleminin kendisi dahi unutuldu. İnsanı, insanlık makamına, “eşref-i mahlûk” makamına yükseltti. Aslında bu gün bile, kapitalizm başta olmak üzere dünyadaki diğer izmlerin yıkmaya çalıştığı bu temeller hala ilk günkü gibi sağlamlığını korumaktadır. Plan projesi hazır olan bu temeller, hakiki toplum mühendislerini beklemektedir. Mesela bu planın bir bölümü olan Kur’anı Kerimin 31. Suresinde (Lokman Suresi) Öğretmenin kimliği ile öğrenciye öğretilecek olan konulardan bazılarına değinilmektedir. Bu surede Allah(c.c.) Hz. Lokman’ın (a.s.) diliyle Toplum mühendislerine seslenmekte, onlara nasıl davranmaları gerektiğini öğretmektedir.
    Lokman(a.s.), Allahın beğendiğini söylediği bir toplum mühendisi idi. O, insanları küçümsemeyen, onları aldatmayan, sağlam karakterli, dürüst bir bilge idi. Varın siz ona Ezop Masalcısı deyin bir başkası bilmem ne desin bu söylenenler hiçbir Müslüman’ın umurunda olmaz. Zira Allah ona Lokman demektedir. Hem Şükretmesi için Allah ona bilgi ve ‘Hikmeti’ verdi. Hikmeti açmak gerekirse şayet; “üstün kavrama yeteneği, dinde derin bilgi, sağlam iş, salih amel, isabetli görüş, yerinde karar, az ve öz söylem” demektir. Demek ki eğitimcinin birinci vasfı çağdaş Lokman’lar olmak, bu niteliklere sahip olmaktır. Şayet Eğitmenler böyle olmazlarsa toplumun sahili selamete varması söz konusu bile olmaz. Allah korusun şirke bulaşmış olan her fert, kardeş katili olur. Kardeşin kurdu kesilir, bir diğerini boğazlamaya kalkar. Bu nedenle insanlarla ilgilenen her kim olursa olsun Lokman (a.s.) gibi sağlam bir akideye sahip olmak zorundadır. Ancak böyle sağlam şahsiyetlerle çocukların sağlam temelleri oluşturulabilir. En önemlisi sağlam karakterli fertlerden müteşekkil olan toplumların yıkılması çok zor olur.
    “Münafığın alameti üçtür” der sevgili peygamberimiz(s.a.v.).”Konuştuğunda yalan söyler, emanete ihanet eder, sözünde hiç durmaz.” Münafık, mümin gibi görünen kâfir kişiye denir. Münafık yüreksizdir. Cesaret edip inananlara karşı inancını göstermez, ancak onlar gibi görünmeye çalışır. Namerttir de, daima koşturmaca halindedir. Bir yerde sabit durmaz. Önüne çıkan her rüzgârda savrulur. Karaktersizdir, kişiliği siliktir, gelişmemiştir. Kendini ifade edemez. Yalnız sinekler gibi daima mide bulandırır. Toplumu, ifsat etmek için var gücüyle uğraşır durur.
    Ya müşrik? Elbette şirkin de alametleri vardır. Ayrıca İslam’ın en belirgin özelliği, mıknatısın ters kutupları gibi şirkle aynı ortamda bulunamamasıdır. Yine İslam’ın şirke ve müşriklere karşı verdiği amansız mücadele dillere destandır. Şirk, dolayısıyla müşrik çapulcudur, yıkıcıdır. Bunun aksine İslam, inşa eder. İslam Hak ise ki öyledir, şirk en büyük haksızlıktır; Allaha/Hakk’a hakkını teslim etmez. Bunu yaparken de yüzü hiç kızarmadan, pişkinlik eder. Zira ibadet edilmeye layık tek varlık olan Allah’ın yanına ya kendisini ya da bir başkasını koymaya çalışır. Bu ise gerçekten en büyük haksızlık hatta ahlaksızlık ve de saygısızlıktır. Şirkin bulaştığı bir bünyede ahlaki değerlerden eser bulunmaz. Şirkin bulunduğu bir ortamda fıtrata uygun davranışlar sergilenmez. Bu gibi ortamlarda insanlık da olmaz. Tabii olarak insanlığın olmadığı bu gibi ortamlarda ne huzur bulunur ne de mutluluk. Şirkin bulaştığı bir kişilik adeta, Allahın inşa ettiği bu koca evereni kazma küreklerle yıkmaya çalışır. Zaten bunun içindir ki Lokman (a.s.)ın evladını eğitirken söylediği ilk nasihati “evladım, şirkten uzak ol” olmuştur. “Allah’a saygılı ol. Onun inşa ettiğini sen yıkma” Der Lokman (a.s.)
    “Yavrucuğum, sakın Allaha şirk koşma! Çünkü şirk çok büyük bir zulümdür.”
    Pedagoglar, çocukların sekiz yaşına geldiklerinde hayat boyu yaşayacakları olan kişiliklerini oluşturduklarını söylerler. Buna göre bu yaşlardaki çocuklara şirki anlatmanın imkânı var mıdır? Henüz soyut düşünebilme seviyesinde olmayan bu gibi çocuklara şirk anlayışını, şirk kavramını nasıl öğretebiliriz? Şirki anlatma/öğretme imkânı, metodu var mıdır? Bu konu ile ilgili olarak daha birçok soru akla gelmektedir.
    Semavi ve beşeri dinler arasında İslam’ın en büyük alameti, onun Tevhid inancına sahip olmasıdır. Aslında Kur’anı Kerime bakıldığında dünya tarihi “tevhid ile şirk” mücadelesiyle geçtiği görülecektir. Bu nedenle ‘Mümin, muvahhid’ olabilmek çok önemlidir. “La ilahe İllallah” diye formüle edilen bu iki kelime insanın varlık sebebidir. Bunu böyle belleyen her Müslüman, Allaha karşı görevini ifa etmiş ve en büyük zulmü ve haksızlığı yıkmış demektir. Hiç kimseyi ona ortak koşmamak demektir tevhid. Aslında kişinin sadece Allahın varlığını kabul etmesi onun sağlam inancı için yeterli görülmemektedir. Zira Allahın hakkı, O’nu zatıyla, sıfatlarıyla, fiilleriyle; Onun Kur’an’da kendisini bildirdiği şekliyle bilmek gerektir. Farklı bir ifadeyle söylemek gerekirse; kişinin kendisini Müslüman olarak görmesi asla yeterli değildir. Önemli olan kişinin Kurandaki Müslümanlık tanımına uygun yaşamasıdır, uygun olmasıdır.
    Tevhid inancı, en önce kişinin evrene ve evrendekilere olan yaklaşımını ifade eder. Evreni, kâinatı Allahın yaratmasına uygun olarak yeniden her fertte inşa etmektir tevhid. İslami şahsiyet tohumunun toprağa atılması demektir. Hz. Muhammed’in(s.a.v.), Hz. Ebu bekrin, Hz. Ömer’in, Hz. Ali’nin, Yunus Emre’nin, Hacı Bektaş-ı Velilerin ve benzerlerinin var olmasıdır tevhid. Bütün bu kişiliklerin söylem, eylem ve fikir boyutlarının çocuk şahsiyetine inkılâbıdır tevhid. Bu noktadan hareketle, Yaratıcı, Mabud olan Allah’a birileri ortak edilecekse bu çok büyük bir haksızlık olur. Alelade bir kedinin bir köpeğin (hâşâ) tanrı konumuna getirilmesi ile kişinin egosunu, sermayesini, tahtını, sarayını tanrı konumuna getirmesi bakımından fark etmez. Cürüm olarak bunların birbirinden farkı yoktur. Hele bu yapılanlar küçücük bir çocuğun gözleri önünde cereyan ediyorsa, o zaman felaket var demektir. Yani, Allah korusun ya bu kişiler Babalık niteliğini haiz iseler?
    Ömer Atabey


  3. 04.Haziran.2012, 06:52
    2
    Hadimul Müslimin



    İnsanlık tarihi boyunca bilgin diye geçinen bir kısım insanlar, Rububiyeti Allah’a atfetmediler. Binaen aleyh çeşitli tez ve anti tezlerle birbirlerinin fikirlerini çürütmekle meşgul oldular. Amaçları her ne kadar hakikate varmak olsa da dayanak noktaları ‘HAKK’ olmadığı için elde etmek istedikleri hakikati bir türlü elde edemediler. Nitekim eğitim konusunda da bu gibiler, insanlık tarihi boyunca bildiklerini hep okuyup söylediler. Allahsız inşa etmeye çalıştıkları yeni bir dünyada insana ait bir eser bulamadılar. İnsanlığın kurtuluş umudu olarak ileri sürdükleri tezlerinin sonucunda istedikleri türden bir insan tipi meydana getiremediler. Aksine tezleri doğrultusunda eğitilmiş bulunan insanlar daha bencil, daha asi, daha serkeş ve de olabildiğince behimi bir hayatı önemseyen ucube bir tür olarak çıktı karşımıza. Dünyanın şu anki gidişatına bakıldığında insanlığın içinde bulunduğu acı tablo bu söylenenleri haklı çıkarmaktadır. Üstelik toplumu değiştirme iddiasında olan bu gibi bilim adamları, toplumu küçümsediler, ondan ne köy ne de kasaba olamayacağı iddiasında bulundular. Hatta Yahudi ve Hıristiyan bazı din adamları! bunlara destek verdi. Halkın cehaletinden istifade ederek onların inançlarını sömürdüler.
    Miladi 610 yılıydı. Her zaman ki gibi Allah (c.c.), ruyi zemindeki halifesi olan insana görevini bildiriyordu. Kendi içlerinden önder, rehber ve peygamber olarak seçtiği binaen aleyh onların şahsında, ahlaken toplumun en üstünü olan Hz. Muhammed (s.a.v.)e sesleniyordu. Mealen, “Ey Muhammed! Sen ümmi olabilirsin amma bizim vahyimiz sana rehberlik edecek, onu dinlemen yeterli olacaktır.” Diyerek ‘adam olamayacağı’ denilen bir toplumdan ‘Asrısaadeti’ meydana getirdi. O mutluluk çağında insanlık gerçek değerini anladı. İnsanlığı kölelikten kurtardı. Öyle ki o çağda, kurt ile kuzu çok rahat bir biçimde beraberce yaşayabildi. Yine o toplumu inşa eden vahyin ta kendisi idi. Temeli sağlam atıldı toplumun. Harcından, malzemesinden zerre kadar çalınmadı. Hatta çalınma eyleminin kendisi dahi unutuldu. İnsanı, insanlık makamına, “eşref-i mahlûk” makamına yükseltti. Aslında bu gün bile, kapitalizm başta olmak üzere dünyadaki diğer izmlerin yıkmaya çalıştığı bu temeller hala ilk günkü gibi sağlamlığını korumaktadır. Plan projesi hazır olan bu temeller, hakiki toplum mühendislerini beklemektedir. Mesela bu planın bir bölümü olan Kur’anı Kerimin 31. Suresinde (Lokman Suresi) Öğretmenin kimliği ile öğrenciye öğretilecek olan konulardan bazılarına değinilmektedir. Bu surede Allah(c.c.) Hz. Lokman’ın (a.s.) diliyle Toplum mühendislerine seslenmekte, onlara nasıl davranmaları gerektiğini öğretmektedir.
    Lokman(a.s.), Allahın beğendiğini söylediği bir toplum mühendisi idi. O, insanları küçümsemeyen, onları aldatmayan, sağlam karakterli, dürüst bir bilge idi. Varın siz ona Ezop Masalcısı deyin bir başkası bilmem ne desin bu söylenenler hiçbir Müslüman’ın umurunda olmaz. Zira Allah ona Lokman demektedir. Hem Şükretmesi için Allah ona bilgi ve ‘Hikmeti’ verdi. Hikmeti açmak gerekirse şayet; “üstün kavrama yeteneği, dinde derin bilgi, sağlam iş, salih amel, isabetli görüş, yerinde karar, az ve öz söylem” demektir. Demek ki eğitimcinin birinci vasfı çağdaş Lokman’lar olmak, bu niteliklere sahip olmaktır. Şayet Eğitmenler böyle olmazlarsa toplumun sahili selamete varması söz konusu bile olmaz. Allah korusun şirke bulaşmış olan her fert, kardeş katili olur. Kardeşin kurdu kesilir, bir diğerini boğazlamaya kalkar. Bu nedenle insanlarla ilgilenen her kim olursa olsun Lokman (a.s.) gibi sağlam bir akideye sahip olmak zorundadır. Ancak böyle sağlam şahsiyetlerle çocukların sağlam temelleri oluşturulabilir. En önemlisi sağlam karakterli fertlerden müteşekkil olan toplumların yıkılması çok zor olur.
    “Münafığın alameti üçtür” der sevgili peygamberimiz(s.a.v.).”Konuştuğunda yalan söyler, emanete ihanet eder, sözünde hiç durmaz.” Münafık, mümin gibi görünen kâfir kişiye denir. Münafık yüreksizdir. Cesaret edip inananlara karşı inancını göstermez, ancak onlar gibi görünmeye çalışır. Namerttir de, daima koşturmaca halindedir. Bir yerde sabit durmaz. Önüne çıkan her rüzgârda savrulur. Karaktersizdir, kişiliği siliktir, gelişmemiştir. Kendini ifade edemez. Yalnız sinekler gibi daima mide bulandırır. Toplumu, ifsat etmek için var gücüyle uğraşır durur.
    Ya müşrik? Elbette şirkin de alametleri vardır. Ayrıca İslam’ın en belirgin özelliği, mıknatısın ters kutupları gibi şirkle aynı ortamda bulunamamasıdır. Yine İslam’ın şirke ve müşriklere karşı verdiği amansız mücadele dillere destandır. Şirk, dolayısıyla müşrik çapulcudur, yıkıcıdır. Bunun aksine İslam, inşa eder. İslam Hak ise ki öyledir, şirk en büyük haksızlıktır; Allaha/Hakk’a hakkını teslim etmez. Bunu yaparken de yüzü hiç kızarmadan, pişkinlik eder. Zira ibadet edilmeye layık tek varlık olan Allah’ın yanına ya kendisini ya da bir başkasını koymaya çalışır. Bu ise gerçekten en büyük haksızlık hatta ahlaksızlık ve de saygısızlıktır. Şirkin bulaştığı bir bünyede ahlaki değerlerden eser bulunmaz. Şirkin bulunduğu bir ortamda fıtrata uygun davranışlar sergilenmez. Bu gibi ortamlarda insanlık da olmaz. Tabii olarak insanlığın olmadığı bu gibi ortamlarda ne huzur bulunur ne de mutluluk. Şirkin bulaştığı bir kişilik adeta, Allahın inşa ettiği bu koca evereni kazma küreklerle yıkmaya çalışır. Zaten bunun içindir ki Lokman (a.s.)ın evladını eğitirken söylediği ilk nasihati “evladım, şirkten uzak ol” olmuştur. “Allah’a saygılı ol. Onun inşa ettiğini sen yıkma” Der Lokman (a.s.)
    “Yavrucuğum, sakın Allaha şirk koşma! Çünkü şirk çok büyük bir zulümdür.”
    Pedagoglar, çocukların sekiz yaşına geldiklerinde hayat boyu yaşayacakları olan kişiliklerini oluşturduklarını söylerler. Buna göre bu yaşlardaki çocuklara şirki anlatmanın imkânı var mıdır? Henüz soyut düşünebilme seviyesinde olmayan bu gibi çocuklara şirk anlayışını, şirk kavramını nasıl öğretebiliriz? Şirki anlatma/öğretme imkânı, metodu var mıdır? Bu konu ile ilgili olarak daha birçok soru akla gelmektedir.
    Semavi ve beşeri dinler arasında İslam’ın en büyük alameti, onun Tevhid inancına sahip olmasıdır. Aslında Kur’anı Kerime bakıldığında dünya tarihi “tevhid ile şirk” mücadelesiyle geçtiği görülecektir. Bu nedenle ‘Mümin, muvahhid’ olabilmek çok önemlidir. “La ilahe İllallah” diye formüle edilen bu iki kelime insanın varlık sebebidir. Bunu böyle belleyen her Müslüman, Allaha karşı görevini ifa etmiş ve en büyük zulmü ve haksızlığı yıkmış demektir. Hiç kimseyi ona ortak koşmamak demektir tevhid. Aslında kişinin sadece Allahın varlığını kabul etmesi onun sağlam inancı için yeterli görülmemektedir. Zira Allahın hakkı, O’nu zatıyla, sıfatlarıyla, fiilleriyle; Onun Kur’an’da kendisini bildirdiği şekliyle bilmek gerektir. Farklı bir ifadeyle söylemek gerekirse; kişinin kendisini Müslüman olarak görmesi asla yeterli değildir. Önemli olan kişinin Kurandaki Müslümanlık tanımına uygun yaşamasıdır, uygun olmasıdır.
    Tevhid inancı, en önce kişinin evrene ve evrendekilere olan yaklaşımını ifade eder. Evreni, kâinatı Allahın yaratmasına uygun olarak yeniden her fertte inşa etmektir tevhid. İslami şahsiyet tohumunun toprağa atılması demektir. Hz. Muhammed’in(s.a.v.), Hz. Ebu bekrin, Hz. Ömer’in, Hz. Ali’nin, Yunus Emre’nin, Hacı Bektaş-ı Velilerin ve benzerlerinin var olmasıdır tevhid. Bütün bu kişiliklerin söylem, eylem ve fikir boyutlarının çocuk şahsiyetine inkılâbıdır tevhid. Bu noktadan hareketle, Yaratıcı, Mabud olan Allah’a birileri ortak edilecekse bu çok büyük bir haksızlık olur. Alelade bir kedinin bir köpeğin (hâşâ) tanrı konumuna getirilmesi ile kişinin egosunu, sermayesini, tahtını, sarayını tanrı konumuna getirmesi bakımından fark etmez. Cürüm olarak bunların birbirinden farkı yoktur. Hele bu yapılanlar küçücük bir çocuğun gözleri önünde cereyan ediyorsa, o zaman felaket var demektir. Yani, Allah korusun ya bu kişiler Babalık niteliğini haiz iseler?
    Ömer Atabey





+ Yorum Gönder