Konusunu Oylayın.: Furkan suresi 20. ayette "Bir kısmınızı bir kısmınıza de-neme ve sınav vesilesi kıldık" buyurulmaktadır. Bu ayette kaste

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
Furkan suresi 20. ayette "Bir kısmınızı bir kısmınıza de-neme ve sınav vesilesi kıldık" buyurulmaktadır. Bu ayette kaste
  1. 30.Eylül.2011, 13:24
    1
    Misafir

    Furkan suresi 20. ayette "Bir kısmınızı bir kısmınıza de-neme ve sınav vesilesi kıldık" buyurulmaktadır. Bu ayette kaste






    Furkan suresi 20. ayette "Bir kısmınızı bir kısmınıza de-neme ve sınav vesilesi kıldık" buyurulmaktadır. Bu ayette kaste Mumsema Furkan suresi 20. ayette "Bir kısmınızı bir kısmınıza de-neme ve sınav vesilesi kıldık" buyurulmaktadır. Bu ayette kastedilen mana nedir?


  2. 30.Eylül.2011, 13:24
    2
    Muhasibi
    Editör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 22.Ağustos.2007
    Üye No: 12
    Mesaj Sayısı: 15,810
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 160
    Bulunduğu yer: Gönlümün Mürekkep Lekeleri'de Fikir İşçisi

    Cevap: Furkan suresi 20. ayette "Bir kısmınızı bir kısmınıza de-neme ve sınav vesilesi kıldık" buyurulmaktadır. Bu ayett




    Furkan Suresi, Ayet 20— "Senden önce gönderdiğimiz peygamberler de şüphesiz ki yemek yerler, çarşı-pazarlarda gezip dolaşırlardı. Bir kısmınızı bir kısmınıza de­neme ve sınav vesilesi kıldık. Sabreder misiniz? Rabbin ise yeterince bilip görendir."
    İlgili Hadisler:
    Yüce Allah buyuruyor: «Ey ademoğlu, şüphesiz ki seni (birçok olay­larla) denemekteyim ve seninle (diğer insanları da) denemekteyim.» (Müslim/Iyaz b. Hammad'dan)
    «Eğer ben isteseydim Cenâb-ı Hak benimle beraber altından ve gü­müşten dağlar yürütürdü.» (Müsned-i Ahmed)
    «Peygamberimiz (A.S.) Efendimiz hükümdar bir peygamber ile resul bir kul olma arasında (tercih yapmak için) serbest bırakılmış; o, resul bir kul olmayı tercih etmiştir.» (İbn Kesir: 3/313- sahîh rivayetle)
    Ayetin Açıklaması:
    Resûlullah (A.S.) Efendimiz kavim ve milletlerin din ve dünya işlerini düzene sokan bir peygamberdir. Ancak hiçbir zaman hükümdarlığa heves­lenmemiş, onlar gibi yaşamamıştır. Çünkü O, insanları kul ve köle gibi kullanan bir kral değil, fakiriyle zenginiyle, alimiyle cahiliyle oturup kal­kan, onlara kardeşçe davranan ve her şeyini onların kurtuluşu ve mutlu­luğu uğruna harcayan müstesna bir önderdir. Dünya tarihinde O'nun bir eşine rastlamak elbette ki mümkün değildir.
    «Sizden biriniz malca, fiziksel yapıca daha üstün kılınan birine bak­mak istediği zaman, (ona değil, kendinden belirtilen hususta) aşağı olana baksın.» (Sahîh-i Buharî : Ebû Hüreyre (R.A.)den)
    İlâhlaştırılan İnsanlar
    «Onları ve Allah'ı bırakıp tap­tıkları şeyleri kaldırıp (hesap alanında) toplayacağı gün..»
    Âyetin açık anlatımından, Allah'ı bırakıp da ilâhlaştırdıkları şeylerin putlar olabileceği gibi, bazı önemli kişiler de olabileceği anlaşılıyor. Şöyle ki: İlâhlaştırılan putlar hiçbir zaman insanları saptırmazlar, yani böyle bir irâde ve yetenekleri söz konusu değildir. O bakımdan âhiret gününde Cenâb-ı Hakk'ın taştan, ağaçtan yontulmuş putlara; «Siz mi bu kullarımı saptırdınız, yoksa kendileri mi yoldan saptılar?» diye sorunca, onlar şu cevabı verecekler: «Seni tenzih ederiz, bize senden başka dostlar ve sahip edinmeler yakışmaz..»
    Putların bu haklı cevabı şu inceliği yansıtmaktadır: Her şey hilkat kanununa ve yükletilen programa göre Hakk'ın emrine boyun eğmekte ve O'nu tesbîh ve tenzih etmektedir. Cansız dediğimiz eşya kendi kendini hiçbir zaman ilâhlaştırma duygu ve düşüncesine sahip değildir. Onlar mutlak itaat üzere, yaratıldıkları amaca yönelik olarak hizmetlerini sürdürmekteler. Onları ilâhlaştıran kalbi kör, vicdanı silik, kulağı sağır olan kâfirlerdir.
    İlâhlaştırılan kişilere gelince, bunları iki grupta toplamamız müm­kündür. Bir grup ilâhlaşmak sevdasında olmadığı, hattâ bundan nefret ettiği halde aşırı hayranları ve ölçüsüz dalkavukları onları ilâhlaştırırlar. Bu kötü sonuçtan haberleri olduğu halde engel olmaz da müfritleri kendi hallerine bırakılırsa, dolaylı şekilde ilâhlaştırılmayı kabul etmiş veya benimsemiş sayılırlar. O takdirde âhiret gününde ilâhî soruya karşı cansız putların verdiği tenzîhî mahiyetteki cevabı veremezler.
    İkinci grup hem ilâhlaştırmadan hoşlananlar, hem de o havaya giren maceracılardır. Tarihin birçok dönemlerinde bu tiplere rastlamak mümkün. Onlardan biri de Fir'avn'dır. Yakın tarihimizde ise, bunlardan sivrilip dik­katleri üzerlerine çekenler vardır.
    O halde ilâhlaştırılan kişileri diğer bir yorumla şu üç kısımda topla­mak mümkündür:
    1— Kesinlikle istemedikleri ve bu tarz düşünenlerden haberleri olunca bütün güçleriyle engel olmaya çalıştıkları halde aşırı hayranlarının on­ları vefatlarından sonra ilâhlaştırdıklarını görüyoruz. Meselâ: Yahudiler­den bir kısmının Üzeyir (A.S.)ı Allah'ın oğlu; Hıristiyanların da İsa Peygamberi Allah'ın biricik oğlu diye tanımaları ve tanıtmaya çalışmaları bu cümledendir.
    2— Büyük kahramanları ilâhlaştıranlar. Kahramanların böyle bir id­dia ve arzuları olmadığı halde aşırı hayranlarının onları insan üstü gör­meleri ve tanıtmaları ve o kahramanların da bir süre sonra kendilerine verilen o manevî payeden hoşlanmaları bu cüm­ledendir.
    3— Önce mürşit olarak sahneye çıkıp hayranları artınca mehdiliğe heveslenen; daha da hayranları çoğalınca peygamberlik iddiasıyla ölçü­sünü aşan ve sonra da bununla da yetinmeyip Allah'ın kendilerine hülûl ettiğini söyleyerek kendilerini ilâhlaştıranlar bu cümledendir. Yakın tari­himizde İslâm âleminde ve birçok ülkelerde yankı uyandıran Ahmed Kadiyâni'yi ve Şirazlı Mirza Ali Muhammed'i gösterebiliriz.
    Birinci maddede açıklananlar, âhiret gününde Cenâb-ı Hakk'ın zikre­dilen sorusuna 18. âyette belirtilen sözle cevap vereceklerdir. İkinci ve üçüncü maddede açıklananlar ise, cevap veremiyecekler, hilâf-i hakikat bir söz söylemek isteseler bile kendilerine o imkân verilmeyecektir.
    Refah Seviyesinin Yüksek Olmasının Tesirleri
    «Onlar (tapılan şeyler), «seni tenzih ederiz, bize senden başka dostlar ve sahip edinmeler yakışmaz; ne var ki, sen onları ve ba­balarını nimetlerle zevke daldırdın, o kadar ki seni anmayı unuttular ve yok olmaya uğratılan bir millet oldular» derler..»
    İsra Sûresi 16. âyetin tefsirinde açıklandığı gibi, kavim ve milletleri, aile ve toplumları din, ahlâk ve fazilet çizgisinden saptıran birçok sebep­ler vardır; ama ölçüsüz, külfetsiz, alın tersiz ve el emeksiz aşırı gelir ve onun tabii neticesi refah seviyesinin yükselmesi başta gelen sebeplerden biridir.
    O bakımdan Kur'ân'ı Kerîmde, servet sayılı zengin ellerde birikmesin, gelir dağılımında adaletsizlik meydana gelmesin diye vergi, zekât, keffaret, adak, faizsiz ödünç ve sadaka adı altında birtakım yükümlülükler ge­tirilmiştir.
    Elliye yakın yerde erkek ve kadınlara hitapla mevcut mallarından ze­kât vermeleri emredilmektedir. Aynı zamanda borçlu sıkıntıda olursa ona mühlet verilmesi birkaç yerde tavsiye edilmekte ve zekâtın kimlere veri­lebileceği açıklanmaktadır.
    Bu, hem müslümanların çalışıp zengin olmalarını, hem de kişinin yal­nız kendisi için çalışmadığını ilham etmekte ve sosyal adaletin lüzumuna parmak basılmasını öğütlemektedir.
    Nitekim Haşr Sûresi 7. âyetle Cenâb-ı Hak servetin sayılı ellerde bi­rikmesinin doğru olmayacağını beyanla şöyle buyurmaktadır: «Allah'ın o (fethedilen) kasabalar halkından peygamberine ayırdığı ganimet, Pey­gambere, O'nun (fakir) hısımlarına, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmış­laradır. Tâ ki bu mal içinizden zengin olanlar arasında elden ele dolaşan bir servet haline gelmesin.»


  3. 30.Eylül.2011, 13:24
    2
    Editör



    Furkan Suresi, Ayet 20— "Senden önce gönderdiğimiz peygamberler de şüphesiz ki yemek yerler, çarşı-pazarlarda gezip dolaşırlardı. Bir kısmınızı bir kısmınıza de­neme ve sınav vesilesi kıldık. Sabreder misiniz? Rabbin ise yeterince bilip görendir."
    İlgili Hadisler:
    Yüce Allah buyuruyor: «Ey ademoğlu, şüphesiz ki seni (birçok olay­larla) denemekteyim ve seninle (diğer insanları da) denemekteyim.» (Müslim/Iyaz b. Hammad'dan)
    «Eğer ben isteseydim Cenâb-ı Hak benimle beraber altından ve gü­müşten dağlar yürütürdü.» (Müsned-i Ahmed)
    «Peygamberimiz (A.S.) Efendimiz hükümdar bir peygamber ile resul bir kul olma arasında (tercih yapmak için) serbest bırakılmış; o, resul bir kul olmayı tercih etmiştir.» (İbn Kesir: 3/313- sahîh rivayetle)
    Ayetin Açıklaması:
    Resûlullah (A.S.) Efendimiz kavim ve milletlerin din ve dünya işlerini düzene sokan bir peygamberdir. Ancak hiçbir zaman hükümdarlığa heves­lenmemiş, onlar gibi yaşamamıştır. Çünkü O, insanları kul ve köle gibi kullanan bir kral değil, fakiriyle zenginiyle, alimiyle cahiliyle oturup kal­kan, onlara kardeşçe davranan ve her şeyini onların kurtuluşu ve mutlu­luğu uğruna harcayan müstesna bir önderdir. Dünya tarihinde O'nun bir eşine rastlamak elbette ki mümkün değildir.
    «Sizden biriniz malca, fiziksel yapıca daha üstün kılınan birine bak­mak istediği zaman, (ona değil, kendinden belirtilen hususta) aşağı olana baksın.» (Sahîh-i Buharî : Ebû Hüreyre (R.A.)den)
    İlâhlaştırılan İnsanlar
    «Onları ve Allah'ı bırakıp tap­tıkları şeyleri kaldırıp (hesap alanında) toplayacağı gün..»
    Âyetin açık anlatımından, Allah'ı bırakıp da ilâhlaştırdıkları şeylerin putlar olabileceği gibi, bazı önemli kişiler de olabileceği anlaşılıyor. Şöyle ki: İlâhlaştırılan putlar hiçbir zaman insanları saptırmazlar, yani böyle bir irâde ve yetenekleri söz konusu değildir. O bakımdan âhiret gününde Cenâb-ı Hakk'ın taştan, ağaçtan yontulmuş putlara; «Siz mi bu kullarımı saptırdınız, yoksa kendileri mi yoldan saptılar?» diye sorunca, onlar şu cevabı verecekler: «Seni tenzih ederiz, bize senden başka dostlar ve sahip edinmeler yakışmaz..»
    Putların bu haklı cevabı şu inceliği yansıtmaktadır: Her şey hilkat kanununa ve yükletilen programa göre Hakk'ın emrine boyun eğmekte ve O'nu tesbîh ve tenzih etmektedir. Cansız dediğimiz eşya kendi kendini hiçbir zaman ilâhlaştırma duygu ve düşüncesine sahip değildir. Onlar mutlak itaat üzere, yaratıldıkları amaca yönelik olarak hizmetlerini sürdürmekteler. Onları ilâhlaştıran kalbi kör, vicdanı silik, kulağı sağır olan kâfirlerdir.
    İlâhlaştırılan kişilere gelince, bunları iki grupta toplamamız müm­kündür. Bir grup ilâhlaşmak sevdasında olmadığı, hattâ bundan nefret ettiği halde aşırı hayranları ve ölçüsüz dalkavukları onları ilâhlaştırırlar. Bu kötü sonuçtan haberleri olduğu halde engel olmaz da müfritleri kendi hallerine bırakılırsa, dolaylı şekilde ilâhlaştırılmayı kabul etmiş veya benimsemiş sayılırlar. O takdirde âhiret gününde ilâhî soruya karşı cansız putların verdiği tenzîhî mahiyetteki cevabı veremezler.
    İkinci grup hem ilâhlaştırmadan hoşlananlar, hem de o havaya giren maceracılardır. Tarihin birçok dönemlerinde bu tiplere rastlamak mümkün. Onlardan biri de Fir'avn'dır. Yakın tarihimizde ise, bunlardan sivrilip dik­katleri üzerlerine çekenler vardır.
    O halde ilâhlaştırılan kişileri diğer bir yorumla şu üç kısımda topla­mak mümkündür:
    1— Kesinlikle istemedikleri ve bu tarz düşünenlerden haberleri olunca bütün güçleriyle engel olmaya çalıştıkları halde aşırı hayranlarının on­ları vefatlarından sonra ilâhlaştırdıklarını görüyoruz. Meselâ: Yahudiler­den bir kısmının Üzeyir (A.S.)ı Allah'ın oğlu; Hıristiyanların da İsa Peygamberi Allah'ın biricik oğlu diye tanımaları ve tanıtmaya çalışmaları bu cümledendir.
    2— Büyük kahramanları ilâhlaştıranlar. Kahramanların böyle bir id­dia ve arzuları olmadığı halde aşırı hayranlarının onları insan üstü gör­meleri ve tanıtmaları ve o kahramanların da bir süre sonra kendilerine verilen o manevî payeden hoşlanmaları bu cüm­ledendir.
    3— Önce mürşit olarak sahneye çıkıp hayranları artınca mehdiliğe heveslenen; daha da hayranları çoğalınca peygamberlik iddiasıyla ölçü­sünü aşan ve sonra da bununla da yetinmeyip Allah'ın kendilerine hülûl ettiğini söyleyerek kendilerini ilâhlaştıranlar bu cümledendir. Yakın tari­himizde İslâm âleminde ve birçok ülkelerde yankı uyandıran Ahmed Kadiyâni'yi ve Şirazlı Mirza Ali Muhammed'i gösterebiliriz.
    Birinci maddede açıklananlar, âhiret gününde Cenâb-ı Hakk'ın zikre­dilen sorusuna 18. âyette belirtilen sözle cevap vereceklerdir. İkinci ve üçüncü maddede açıklananlar ise, cevap veremiyecekler, hilâf-i hakikat bir söz söylemek isteseler bile kendilerine o imkân verilmeyecektir.
    Refah Seviyesinin Yüksek Olmasının Tesirleri
    «Onlar (tapılan şeyler), «seni tenzih ederiz, bize senden başka dostlar ve sahip edinmeler yakışmaz; ne var ki, sen onları ve ba­balarını nimetlerle zevke daldırdın, o kadar ki seni anmayı unuttular ve yok olmaya uğratılan bir millet oldular» derler..»
    İsra Sûresi 16. âyetin tefsirinde açıklandığı gibi, kavim ve milletleri, aile ve toplumları din, ahlâk ve fazilet çizgisinden saptıran birçok sebep­ler vardır; ama ölçüsüz, külfetsiz, alın tersiz ve el emeksiz aşırı gelir ve onun tabii neticesi refah seviyesinin yükselmesi başta gelen sebeplerden biridir.
    O bakımdan Kur'ân'ı Kerîmde, servet sayılı zengin ellerde birikmesin, gelir dağılımında adaletsizlik meydana gelmesin diye vergi, zekât, keffaret, adak, faizsiz ödünç ve sadaka adı altında birtakım yükümlülükler ge­tirilmiştir.
    Elliye yakın yerde erkek ve kadınlara hitapla mevcut mallarından ze­kât vermeleri emredilmektedir. Aynı zamanda borçlu sıkıntıda olursa ona mühlet verilmesi birkaç yerde tavsiye edilmekte ve zekâtın kimlere veri­lebileceği açıklanmaktadır.
    Bu, hem müslümanların çalışıp zengin olmalarını, hem de kişinin yal­nız kendisi için çalışmadığını ilham etmekte ve sosyal adaletin lüzumuna parmak basılmasını öğütlemektedir.
    Nitekim Haşr Sûresi 7. âyetle Cenâb-ı Hak servetin sayılı ellerde bi­rikmesinin doğru olmayacağını beyanla şöyle buyurmaktadır: «Allah'ın o (fethedilen) kasabalar halkından peygamberine ayırdığı ganimet, Pey­gambere, O'nun (fakir) hısımlarına, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmış­laradır. Tâ ki bu mal içinizden zengin olanlar arasında elden ele dolaşan bir servet haline gelmesin.»





+ Yorum Gönder