Konusunu Oylayın.: Kur'an'da gramer hataları var mı? Kur'an'ın bazı ayetlerinde gramer hatalarının var olduğunu (orijinalinde) ve bu hatala

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
Kur'an'da gramer hataları var mı? Kur'an'ın bazı ayetlerinde gramer hatalarının var olduğunu (orijinalinde) ve bu hatala
  1. 23.Mayıs.2011, 17:50
    1
    Misafir

    Kur'an'da gramer hataları var mı? Kur'an'ın bazı ayetlerinde gramer hatalarının var olduğunu (orijinalinde) ve bu hatala






    Kur'an'da gramer hataları var mı? Kur'an'ın bazı ayetlerinde gramer hatalarının var olduğunu (orijinalinde) ve bu hatala Mumsema Kur'an'da gramer hataları var mı? Kur'an'ın bazı ayetlerinde gramer hatalarının var olduğunu (orijinalinde) ve bu hatalar dolayısı ile ilahi bir özelliğe sahip olmayacağı söyleniyor...


  2. 23.Mayıs.2011, 17:50
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



    Kur'an'da gramer hataları var mı? Kur'an'ın bazı ayetlerinde gramer hatalarının var olduğunu (orijinalinde) ve bu hatalar dolayısı ile ilahi bir özelliğe sahip olmayacağı söyleniyor...


    Benzer Konular

    - Kur'ân'da Yerleşik Gramer Kurallarına Aykırı Dil Yapıları

    - Bakara 29 da gramer hatası olduğunu söylüyorlar açıklarmısnız ?

    - Arapca Gramer Bilgileri...

    - Arapça gramer terimleri

    - Tecvid hatalarının sebebi

  3. 23.Mayıs.2011, 18:04
    2
    Muhasibi
    Editör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 22.Ağustos.2007
    Üye No: 12
    Mesaj Sayısı: 15,811
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 160
    Bulunduğu yer: Gönlümün Mürekkep Lekeleri'de Fikir İşçisi

    Cevap: Kur'an'da gramer hataları var mı? Kur'an'ın bazı ayetlerinde gramer hatalarının var olduğunu (orijinalinde) ve bu




    Nahiv âlimlari ile Arap dilinin diğer bütün dilbilimcileri, istisnasız bir şekilde Kur’ân-ı Kerim’i, nahvin ve Arap dilinin diğer bilimlerinin kaynağı olarak kabul etmişlerdir.
    Bu cümleden olarak; Sîbeveyh (ö.170/796), Zemahşerî (ö.538/1144), İbn Hişâm (ö.761/1360), İbn Mâlik (ö.672/1274), Ahfeş (ö.215/830), Kisâ’î (ö.189/805), Ferazdak (ö.110/728), Ferrâ’ (ö.207/822), Halîl b. Ahmed el-Ferâhidî (ö.175/791) ve diğer pek çok meşhur nahivci ve dilbilimci, nahve veya dile ait herhangi bir kaideyi tespit ederken, mümkün olan her yerde, iddialarını desteklemek için delil olarak sadece şiir beyitlerini değil aynı zamanda Kur’ân âyetlerini de zikretmişlerdir. Arap gramerinin kurucuları olan bu insanlar için Kur’ân’ın, kendi çalışmalarında her zaman, en güvenilir kaynak olduğunu söylemek doğru olacaktır. Bu insanların Kur’ân’a verdikleri önemi takdir edebilmek için, onların eserlerine kısa bir göz atmayı gerekli kılmaktadır.
    Evvela, Kur’ân’da gramer hatası aramak çok anlamsızdır. Kur’ân’ın bu konumu, Arap dili ve Edebiyatının en kabul görmüş sahipleri veya otoriteleri; nahivciler, lügatçiler vs. tarafından tamamen anlaşılmış ve takdir edilmiştir. Çünkü Kur'an-ı Kerim Arap dilinin ve gramerinin bir bilim disiplini olarak oluşmasına da kaynaklık etmiştir. Dolayısıyla Kur'an-ı Kerim’i, kendisinin kaynaklık ettiği bu disiplinlerin altında değerlendirmek ve onlara uygun olup olmadığını ölçmek makul değildir. Çünkü bizzat Kur'an tarihsel önceliği nedeniyle Arap dilinin kullanım sınırlarının ve kuralarının anlaşılması için başvurulan kaynaktır.
    Nahivcilerin çalışmalarında en temel kaynak materyal olan Kur’ân, nahivcilerin eserleri esas alınarak tenkit edilemez. Böyle bir şeyi yapmaya çalışmak, tamamen, astronomlar tarafından yazılan eserlere dayanarak kainatta hata bulmaya çalışmak gibidir.
    Mantıkî olarak, eğer fizyolog ve astronomların çalışmalarında temel malzeme olan “insan vücudu” ve “kainat”ın konumu herkesçe kesin bir şekilde biliniyorsa, birilerinin çıkıp, bu fizyolog ve astronomların çalışmalarının doğruluğunu ve şümullü olmalarını tartışması daha uygun ve anlaşılabilir olacaktır. Aynı şekilde, derlenmiş Arap dilinin temel malzemesi olan Kur’ân’ın konumu kesin bir şekilde bilinirken, birilerinin, Kur’ân’da izah edilemez gibi görünen bir kullanım bulduğunda Kur’ân’ın güvenirliliğini tartışmaktan ziyade, nahivcilerin eserlerinin doğruluğunu ve şümullü olmalarını / Arap diline ait bütün kuralları kapsayıp kapsamadığını tartışması daha uygun olacaktır.
    Bilindiği üzere Kur’ân, genellikle, klâsik, İslam-öncesi Araplarca; duruluğu, fesahatı ve belağatı açısından eşsiz bir edebiyat numûnesi olarak kabul edilmiştir. Bu yüzden daha sonraki insanlar tarafından da aynı şekilde kabul edilmek zorundadır.. Açık bir gerçektir ki, beliğ ve dilleriyle gurur duyan Araplar, Kur’ân vesilesiyle İslam’a girmeye başladılar. Hz Peygamber (asm), nübüvvetinin ilk on üç yılı boyunca, sadece Kur’ân’ı insanlara sunmuştur. Ve hiç kimse Kur’ân’ın diline veya üslubuna itiraz etmemiştir. Aksine, Müslüman olmayı reddeden Araplar bile Kur’ân’ın dili ve üslubu hususunda hiç bir şey söylememişlerdir. Onlar, açık bir şekilde, Kur’ân’ın tesirini ve her gün yeni yeni insanların kalplerini kazandığını görüyor ve onun beşer kelamı olmadığını biliyorlardı… Fakat Kur’ân’ın ilahî olduğunu da kabul etmek istemiyorlardı. Bu durumda, Kur'ân’ın, Allah’ın vahyedilmiş kelamı olduğunu kabul etmemek için geçerli bir mazerete ihtiyaçları vardı. Bu şartlar altında bile onlar –olanca hatipliklerine ve dildeki övünçlerine rağmen- Kur'ân-ı Kerîm’de tek bir hatanın bile varlığını gösterememişlerdir. Yapabildikleri tek şey “onun ‘sihir’ ve ‘büyü’den başka bir şey olmadığı” iddiasını ortaya atmak oldu.
    Kur’an’da varolduğu iddia edilen gramer hatalarına bir örnek olarak sunulan Maide Suresi 69. âyette yer alan kelimenin farklı kullanımına yapılan itiraza gelince:
    Cümlenin normal akışına göre, merfu / örteli / vavlı olarak kullanılan “es-Sâbi’ûne” kelimesinin, mansup, üstünlü / yâlı olarak “es-Sâbi’îne” şeklinde olması gerekirdi.
    Nitekim, aynı kelime, diğer iki âyette, aynı gramer ortamında “es-Sâbi’îne” şeklinde i‘râb edilmiştir.
    Mâide 69. âyette kelimenin “es-Sâbi’ûne”, Bakara 62. ve Hacc 17. âyetlerinde ise “es-Sâbi’îne” olarak yazıldığını müşahede ediyoruz. Son iki âyette “es-Sâbi’ûne” kelimesi normal kurallar çerçevesinde i‘râb edilmiştir. Çünkü cümlenin başında bulunan “inne” lafzı “nasb” adı verilen bir harekeleme şeklini gerekli kılar ve “ya” da “nasb alâmeti” dir. Fakat Mâide 69. âyette “es-Sâbi’ûne”’ye “ref‘” alameti olan vav verilmiştir. Bu sebeple burada kural dışı bir irab söz konusudur.

    En meşhur ve muteber Arap dili nahivcileri ve gramerciler, Maide 69. âyeti de görmüş ve üzerinde kafa yormuşlardır. Arap dili uzmanlarına göre;
    - Genel kaideden farklı olmasının adı “hata” değil, şazz / istisnadır.
    - Kur’ân gibi önemli bir kitapta böylesine basit gramer hatalarının yapılamayacağı kesindir.
    - Bu gibi inhiraflar / şazlar / istisnalar Arap dili ve gramerinin diğer kaynaklarında da vardır. Ve bunlara hata olarak bakılmaz.
    - Nitekim Zemahşerî, Kur’ân tefsirinde, adı geçen âyetin hemen devamında İslam öncesi şairlerden birine ait bir beyti zikretmiştir. Beytin “ennâ ve entum” kısmı, “ennâ ve iyyâkum” şeklinde olmalıydı. Fakat biz burada genel kaideden bir inhirafın / istisnanın olduğunu görüyoruz. Bu beyit bu çeşit inhirafların “Gramer Hatası” olarak adlandırılamayacağına yeterli bir delildir.

    Buna benzer şâzların, en azından câhiliye dönemi şiirlerinde mevcut olduğunu ve bilindiğini doğrulamaktadır. Nitekim bu tür şâzlar, Arap dili ve edebiyatı hakkında bilgi sahibi hiç kimse tarafından hata olarak isimlendirilmemiş ve isimlendirilmemektedir.
    - Bu ve benzeri ayetlerin farklı konumları, hemen bütün tefsirlerde söz konusu edilmiş ve farklı yorumlarla bunun bir gramer hatası olmadığı sonucuna varmışlardır.(misal olarak bk. Taberî, Razî, Kurtubî, Alusî, ilgili ayetlerin tefsiri).
    - Muhammed Hamidullah’ın da işaret ettiği gibi, Kur’ân zaman zaman gramere uymayabilir. Bu durum Kur’ân’ın kendi dilini yine kendisinin oluşturmasından kaynaklanmaktadır.
    - Ünlü dil bilgini Sîbeveyhi’nin ifade ettiği gibi, gramer Arapların konuşma dilindeki en işlek yapılardan oluşturulmuş hiyerarşik bir yapıdır. Kur’ân, şiir, darb-ı meseller, deyimler, kalıplaşmış ifâdeler, duâ ve bedduâ sîgaları belirlenmiş gramer kurallarına bire bir uymayabilir. Bu durum onların yanlış olduğu anlamına gelmez. Zira gramerin oluşturulmasında ana malzeme Arapların konuşma dilidir. Kelâm / konuşma dili merkez dildir. Diğerleri yan dili temsil eder.
    - Kur’ân’daki gramere uymayan yapıları işte bu çerçevede görmek gerekir. Şiirlerde gramere uymayan yapılar nasıl gramatik açıdan hatalı kabul edilemiyor, bunlar ‘zarûret’ terimi ile; gramere uymayan mesel ve deyimler ‘hüccet’ terimi ile; hatta konuşma dilindeki galat-ı meşhûrlar yerleşik ifâdeler olduklarına bakılarak ‘ihmâl’ terimi ile makbûl sayılıyorsa, Kur’ân’daki gramere uymayan yapılar da ‘sünnet’ terimi ile makbûl sayılmıştır. Zira Kur’ân-ı Kerîm sadece edebî lehçeden beslenmez, onun dil yapısında eşit derecede olmasa da 64 Arap lehçesinin payı vardır. Hâlbuki gramer edebî lehçeye dayanılarak oluşturulmuş bir yapıdır.


  4. 23.Mayıs.2011, 18:04
    2
    Editör



    Nahiv âlimlari ile Arap dilinin diğer bütün dilbilimcileri, istisnasız bir şekilde Kur’ân-ı Kerim’i, nahvin ve Arap dilinin diğer bilimlerinin kaynağı olarak kabul etmişlerdir.
    Bu cümleden olarak; Sîbeveyh (ö.170/796), Zemahşerî (ö.538/1144), İbn Hişâm (ö.761/1360), İbn Mâlik (ö.672/1274), Ahfeş (ö.215/830), Kisâ’î (ö.189/805), Ferazdak (ö.110/728), Ferrâ’ (ö.207/822), Halîl b. Ahmed el-Ferâhidî (ö.175/791) ve diğer pek çok meşhur nahivci ve dilbilimci, nahve veya dile ait herhangi bir kaideyi tespit ederken, mümkün olan her yerde, iddialarını desteklemek için delil olarak sadece şiir beyitlerini değil aynı zamanda Kur’ân âyetlerini de zikretmişlerdir. Arap gramerinin kurucuları olan bu insanlar için Kur’ân’ın, kendi çalışmalarında her zaman, en güvenilir kaynak olduğunu söylemek doğru olacaktır. Bu insanların Kur’ân’a verdikleri önemi takdir edebilmek için, onların eserlerine kısa bir göz atmayı gerekli kılmaktadır.
    Evvela, Kur’ân’da gramer hatası aramak çok anlamsızdır. Kur’ân’ın bu konumu, Arap dili ve Edebiyatının en kabul görmüş sahipleri veya otoriteleri; nahivciler, lügatçiler vs. tarafından tamamen anlaşılmış ve takdir edilmiştir. Çünkü Kur'an-ı Kerim Arap dilinin ve gramerinin bir bilim disiplini olarak oluşmasına da kaynaklık etmiştir. Dolayısıyla Kur'an-ı Kerim’i, kendisinin kaynaklık ettiği bu disiplinlerin altında değerlendirmek ve onlara uygun olup olmadığını ölçmek makul değildir. Çünkü bizzat Kur'an tarihsel önceliği nedeniyle Arap dilinin kullanım sınırlarının ve kuralarının anlaşılması için başvurulan kaynaktır.
    Nahivcilerin çalışmalarında en temel kaynak materyal olan Kur’ân, nahivcilerin eserleri esas alınarak tenkit edilemez. Böyle bir şeyi yapmaya çalışmak, tamamen, astronomlar tarafından yazılan eserlere dayanarak kainatta hata bulmaya çalışmak gibidir.
    Mantıkî olarak, eğer fizyolog ve astronomların çalışmalarında temel malzeme olan “insan vücudu” ve “kainat”ın konumu herkesçe kesin bir şekilde biliniyorsa, birilerinin çıkıp, bu fizyolog ve astronomların çalışmalarının doğruluğunu ve şümullü olmalarını tartışması daha uygun ve anlaşılabilir olacaktır. Aynı şekilde, derlenmiş Arap dilinin temel malzemesi olan Kur’ân’ın konumu kesin bir şekilde bilinirken, birilerinin, Kur’ân’da izah edilemez gibi görünen bir kullanım bulduğunda Kur’ân’ın güvenirliliğini tartışmaktan ziyade, nahivcilerin eserlerinin doğruluğunu ve şümullü olmalarını / Arap diline ait bütün kuralları kapsayıp kapsamadığını tartışması daha uygun olacaktır.
    Bilindiği üzere Kur’ân, genellikle, klâsik, İslam-öncesi Araplarca; duruluğu, fesahatı ve belağatı açısından eşsiz bir edebiyat numûnesi olarak kabul edilmiştir. Bu yüzden daha sonraki insanlar tarafından da aynı şekilde kabul edilmek zorundadır.. Açık bir gerçektir ki, beliğ ve dilleriyle gurur duyan Araplar, Kur’ân vesilesiyle İslam’a girmeye başladılar. Hz Peygamber (asm), nübüvvetinin ilk on üç yılı boyunca, sadece Kur’ân’ı insanlara sunmuştur. Ve hiç kimse Kur’ân’ın diline veya üslubuna itiraz etmemiştir. Aksine, Müslüman olmayı reddeden Araplar bile Kur’ân’ın dili ve üslubu hususunda hiç bir şey söylememişlerdir. Onlar, açık bir şekilde, Kur’ân’ın tesirini ve her gün yeni yeni insanların kalplerini kazandığını görüyor ve onun beşer kelamı olmadığını biliyorlardı… Fakat Kur’ân’ın ilahî olduğunu da kabul etmek istemiyorlardı. Bu durumda, Kur'ân’ın, Allah’ın vahyedilmiş kelamı olduğunu kabul etmemek için geçerli bir mazerete ihtiyaçları vardı. Bu şartlar altında bile onlar –olanca hatipliklerine ve dildeki övünçlerine rağmen- Kur'ân-ı Kerîm’de tek bir hatanın bile varlığını gösterememişlerdir. Yapabildikleri tek şey “onun ‘sihir’ ve ‘büyü’den başka bir şey olmadığı” iddiasını ortaya atmak oldu.
    Kur’an’da varolduğu iddia edilen gramer hatalarına bir örnek olarak sunulan Maide Suresi 69. âyette yer alan kelimenin farklı kullanımına yapılan itiraza gelince:
    Cümlenin normal akışına göre, merfu / örteli / vavlı olarak kullanılan “es-Sâbi’ûne” kelimesinin, mansup, üstünlü / yâlı olarak “es-Sâbi’îne” şeklinde olması gerekirdi.
    Nitekim, aynı kelime, diğer iki âyette, aynı gramer ortamında “es-Sâbi’îne” şeklinde i‘râb edilmiştir.
    Mâide 69. âyette kelimenin “es-Sâbi’ûne”, Bakara 62. ve Hacc 17. âyetlerinde ise “es-Sâbi’îne” olarak yazıldığını müşahede ediyoruz. Son iki âyette “es-Sâbi’ûne” kelimesi normal kurallar çerçevesinde i‘râb edilmiştir. Çünkü cümlenin başında bulunan “inne” lafzı “nasb” adı verilen bir harekeleme şeklini gerekli kılar ve “ya” da “nasb alâmeti” dir. Fakat Mâide 69. âyette “es-Sâbi’ûne”’ye “ref‘” alameti olan vav verilmiştir. Bu sebeple burada kural dışı bir irab söz konusudur.

    En meşhur ve muteber Arap dili nahivcileri ve gramerciler, Maide 69. âyeti de görmüş ve üzerinde kafa yormuşlardır. Arap dili uzmanlarına göre;
    - Genel kaideden farklı olmasının adı “hata” değil, şazz / istisnadır.
    - Kur’ân gibi önemli bir kitapta böylesine basit gramer hatalarının yapılamayacağı kesindir.
    - Bu gibi inhiraflar / şazlar / istisnalar Arap dili ve gramerinin diğer kaynaklarında da vardır. Ve bunlara hata olarak bakılmaz.
    - Nitekim Zemahşerî, Kur’ân tefsirinde, adı geçen âyetin hemen devamında İslam öncesi şairlerden birine ait bir beyti zikretmiştir. Beytin “ennâ ve entum” kısmı, “ennâ ve iyyâkum” şeklinde olmalıydı. Fakat biz burada genel kaideden bir inhirafın / istisnanın olduğunu görüyoruz. Bu beyit bu çeşit inhirafların “Gramer Hatası” olarak adlandırılamayacağına yeterli bir delildir.

    Buna benzer şâzların, en azından câhiliye dönemi şiirlerinde mevcut olduğunu ve bilindiğini doğrulamaktadır. Nitekim bu tür şâzlar, Arap dili ve edebiyatı hakkında bilgi sahibi hiç kimse tarafından hata olarak isimlendirilmemiş ve isimlendirilmemektedir.
    - Bu ve benzeri ayetlerin farklı konumları, hemen bütün tefsirlerde söz konusu edilmiş ve farklı yorumlarla bunun bir gramer hatası olmadığı sonucuna varmışlardır.(misal olarak bk. Taberî, Razî, Kurtubî, Alusî, ilgili ayetlerin tefsiri).
    - Muhammed Hamidullah’ın da işaret ettiği gibi, Kur’ân zaman zaman gramere uymayabilir. Bu durum Kur’ân’ın kendi dilini yine kendisinin oluşturmasından kaynaklanmaktadır.
    - Ünlü dil bilgini Sîbeveyhi’nin ifade ettiği gibi, gramer Arapların konuşma dilindeki en işlek yapılardan oluşturulmuş hiyerarşik bir yapıdır. Kur’ân, şiir, darb-ı meseller, deyimler, kalıplaşmış ifâdeler, duâ ve bedduâ sîgaları belirlenmiş gramer kurallarına bire bir uymayabilir. Bu durum onların yanlış olduğu anlamına gelmez. Zira gramerin oluşturulmasında ana malzeme Arapların konuşma dilidir. Kelâm / konuşma dili merkez dildir. Diğerleri yan dili temsil eder.
    - Kur’ân’daki gramere uymayan yapıları işte bu çerçevede görmek gerekir. Şiirlerde gramere uymayan yapılar nasıl gramatik açıdan hatalı kabul edilemiyor, bunlar ‘zarûret’ terimi ile; gramere uymayan mesel ve deyimler ‘hüccet’ terimi ile; hatta konuşma dilindeki galat-ı meşhûrlar yerleşik ifâdeler olduklarına bakılarak ‘ihmâl’ terimi ile makbûl sayılıyorsa, Kur’ân’daki gramere uymayan yapılar da ‘sünnet’ terimi ile makbûl sayılmıştır. Zira Kur’ân-ı Kerîm sadece edebî lehçeden beslenmez, onun dil yapısında eşit derecede olmasa da 64 Arap lehçesinin payı vardır. Hâlbuki gramer edebî lehçeye dayanılarak oluşturulmuş bir yapıdır.





+ Yorum Gönder