Konusunu Oylayın.: Kab b. Malik ve seferden geri kalan diğer iki kişinin kıssası Bu konudaki Kur'an ayetleri: Tevbe 9/ 118-119

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
Kab b. Malik ve seferden geri kalan diğer iki kişinin kıssası Bu konudaki Kur'an ayetleri: Tevbe 9/ 118-119
  1. 05.Nisan.2011, 07:10
    1
    Misafir

    Kab b. Malik ve seferden geri kalan diğer iki kişinin kıssası Bu konudaki Kur'an ayetleri: Tevbe 9/ 118-119






    Kab b. Malik ve seferden geri kalan diğer iki kişinin kıssası Bu konudaki Kur'an ayetleri: Tevbe 9/ 118-119 Mumsema Kab b. Malik ve seferden geri kalan diğer iki kişinin kıssası
    Bu konudaki Kur'an ayetleri: Tevbe 9/ 118-119


  2. 05.Nisan.2011, 11:28
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Kab b. Malik ve seferden geri kalan diğer iki kişinin kıssası Bu konudaki Kur'an ayetleri: Tevbe 9/ 118-119




    Ka’b ibn Mâlik (Allah Ondan razı olsun) gözlerini kaybettigi zaman onu
    elinden tutup götürme isini yapan oglu Abdullah’tan rivayet edildigine göre söyle
    demistir: “Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)’le beraber tebük gazvesine
    katılamadıgının hikayesini anlatırken dinledim söyle dedi:
    - Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)’in gittigi savaslardan tebük
    savasından hariç diger savaslardan geri kalmamıstım. Lakin Bedir savasına
    katılamamıstım. Bedir savasına katılamayanlar azarlanmamıslardı. O vakit
    Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)’le müslümanlar savas için degil Kureys ticaret
    kervanını takip için yola çıkmıslardı. Nihayet Allah müslümanlarla Mekke’li
    müsrikleri aralarında verilmis herhangi bir karar olmadıgı halde karsı karsıyagetiriverdi. Ben Akabe biatının yapıldıgı gece bizler >slâm’a yardım etmek için söz
    verirken Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)’in yanındaydım. Her ne kadar Bedir
    savası Akabe gecesinden daha meshur ise de, ben Bedir savasında bulunmayı
    Akabe’de bulunmaktan da üstün görmem. Tebük gazvesine Rasûlullah (sallallahu
    aleyhi vesellem) ile birlikte katılamayısım söyle oldu: Ben daha önceleri
    katılamadıgım bu savas sırasındaki kadar hali vakti yerinde degildim yani bu
    savasta zengin ve varlıklıydım. Vallahi bu savasa kadar iki deveyi bir arada hiç
    bulamamıstım. Bu savas günlerinde ise iki binitim vardı. Sonra Rasûlullah (sallallahu
    aleyhi vesellem) bu savasa gelinceye kadar gidecegi yeri söylemez, baska bir yere
    gider gibi görünürdü. Fakat bu savas sıcak bir mevsimde ve uzak bir yere yapılacagı
    ve kalabalık bir düsmanla karsı karsıya gelinecegi için Rasûlullah (sallallahu aleyhi
    vesellem) hedefini açıklamıstı. Savasın özelligine göre hazırlanabilmeleri için
    müslümanlara nereye gideceklerini söyledi. Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)
    ile birlikte savasa katılanların sayısı çok fazla idi ve isimleri de bir deftere
    kaydedilmemisti. Ka’b sözüne söyle devam etti: Herhangi bir kimse savasa
    gitmemek için gözden kaybolsa, bu konuda vahiy nazil olmadıkça bu isin gizli
    kalacagını zannedebilirdi.Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) bu savası
    meyvelerin olgunlastıgı, gölgelerin arandıgı bir mevsimde yapmıstı. Ben de bunlara
    pek düskündüm, Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) ve müslümanlar savas için
    hazırlıga basladılar, ben de savasa hazırlanmak için çıkıyor fakat hiçbirsey
    yapmadan geri dönüyordum.
    Kendi kendime de “Ne zaman olsa hazırlanırım” diyordum. Günler böyle
    geçti, herkes isini ciddi tuttu ve bir sabah Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)’le
    birlikte müslümanlar erkenden yola çıktılar, ben ise hazırlanmamıstım. Ertesi sabah
    yine hazırlık için evden çıktım fakat hiç bir is yapmadan geri döndüm, hep aynı
    sekilde davranıyordum. >nsanlar savas için yarısırcasına kosmaya baslayıncaya
    kadar ben aynı halde devam ettim. Nihayet yola çıkıp onlara eriseyim dedim, keske
    öyle yapsaydım, bunu da basaramadım. Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)
    savasa gittikten sonra insanların arasına çıktıgımda beni en çok üzen sey savasa
    gitmeyip geride kalanların; ya münafık diye bilinenler veya âciz oldukları için savasa
    katılamayan kimseler olmasıydı.
    Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) tebük’e varıncaya kadar adımı hiç
    anmamıs, tebük’te ashabın arasında otururken Ka’b ibn Mâlik ne yaptı? diye sormus,
    bunun üzerine Benî Selîme’den bir adam ya Rasûlallah elbiselerine ve endamına
    bakıp gururlanması onu Medine’de alıkoydu demis. Bunun üzerine Muaz ibn Cebel
    ona ne çirkin söz söyledin demis. Sonra da peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)’e
    dönerek Ya Rasûlallah biz onun hakkında hep iyi seyler biliyoruz demis. Rasûlullah
    (sallallahu aleyhi vesellem) de hiç birsey söylememis o sırada çok uzaklarda beyazlar
    giymis bir adamın gelmekte oldugunu görmüs ve bu gelen Ebû Hayseme olaydı
    demis. Bir de ne görelim gelen adam ensardan Ebû Hayseme degil mi? Ebû Hayseme
    savas hazırlıgında bir ölçek hurma verdigi için münafıklar tarafından ayıplanan
    kisidir. Ka’b sözüne söyle devam etti:
    Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)’in tebük’ten Medine’ye hareket ettigini
    ögrendigim zaman beni bir üzüntü kapladı. Söyleyecegim yalanı düsünmeyebasladım. Kendi kendime yarın O’nun öfkesinden nasıl kurtulacagım? dedim.
    Yakınlarımdan görüslerine deger verdigim kimselerden akıl almaya basladım.
    Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)’in gelmek üzere oldugunu söyledikleri
    zaman kafamdaki yanlıs düsünceler silinip gitti. Anladım ki, yalan söylemekle hiçbir
    seyden kurtulamayacagım, herseyi dogru olarak söylemeye karar verdim.
    Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesellem) sabahleyin Medine’ye geldi, Rasûlullah
    (sallallahu aleyhi vesellem) her seferden dönünce; önce mescide ugrayıp iki rekat
    namaz kılıp insanlarla sohbet etmek üzere onlara karsı dönerdi, yine öyle yaptı. Bu
    sırada savasa katılmayanlar huzuruna gelerek neden savasa katılamadıklarını yemin
    ederek anlatmaya basladılar. Bunlar seksenden fazla kisi idiler. Hz. Peygamber
    (sallallahu aleyhi vesellem) onların ileri sürdügü mazeretleri kabul etti,
    kendilerinden biat aldı, Allah’tan bagıslanmalarını istedi, içyüzlerini Allah’a havale
    etti.
    Sonunda ben geldim selam verdigimde dargın kimse gibi gülümsedi, sonra
    “Gel” dedi. Ben de yürüyerek yanına geldim ve önüne oturdum. Bana “Niçin
    savastan geri kaldın? Binek hayvanı satın almamıs mıydın?” diye sordu. Ben de: Ya
    Rasûlallah Allah’a yemin ederim ki, senden baska birinin yanında bulunsaydım ileri
    sürecegim mazeretlerle onun öfkesinden kurtulabilecegimi zannederdim. Çünkü bu
    isi çok iyi becerebilirdim.
    Fakat yeminle söyleyeyim ki bu gün sana yalan söyleyerek gönlünü kazansam
    bile, yarın Allah isin dogrusunu sana bildirecek ve sen bana güceneceksin. Sayet
    dogrusunu söylersem bana kızacaksın ama ben dogruyu söyleyerek Allah’tan hayırlı
    sonuç bekliyorum. Vallahi savasa gitmemek için hiçbir özürüm yoktu, hiçbir zaman
    da savastan geri kaldıgım sıradaki kadar kuvvetli ve zengin olmamıstım.
    Ka’b sözüne devamla dedi ki: Bunun üzerine peygamberimiz (sallallahu aleyhi
    vesellem): “iste bu dogru söyledi: Haydi kalk, senin hakkında Allah hüküm verene
    kadar bekle” buyurdu. Ben kalkınca, Benî Selîme’den bir çok kimse pesime takılarak
    Allah’a yemin ederiz ki, bundan önce hiç suç islemedigini biliyoruz, yazıklar olsun
    sana, savasa katılmayanların ileri sürdükleri gibi bir mazeret söyleyemedin, halbuki
    suçunun bagıslanması için peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)’in istigfar etmesi
    yeterdi dediler. Durmadan beni azarladılar ki, tekrar Rasûlullah (sallallahu aleyhi
    vesellem)’in yanına dönüp kendimi yalanlamayı düsündüm. Sonra onlara sordum;
    benimle beraber bu cezaya ugrayan kimse var mıdır? dedim. Evet seninle beraber iki
    kimse daha aynı cezaya ugradılar, onlar da senin gibi konustular ve senin aldıgın
    cevabı aldılar.
    -O iki kisi kimlerdir? dedim:
    -Biri Mürâre ibn Rabi’ el Âmirî, digeri de Hilâl ibn Ümeyye el Vâkifî diyerek
    Bedir savasına katılmıs olan iki örnek olmus salih kisinin adını verdiler. Bunları
    söylediklerinde geri dönmekten vazgeçip yoluma devam ettim.
    Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) savasa katılmayanlardan bizim
    üçümüzün insanlarla konusmalarını yasakladı. Bunun üzerine insanlar bizden
    uzaklastılar – veya bize karsı tavırlarını degistirdiler - çekinip bize yan çizmeye
    basladılar dedi. hatta bana göre; içinde yasadıgım toprak bile yabancı gelmeyebasladı, sanki burası benim memleketim degildi. Elli gün böyle geçti, diger iki
    arkadasım boyunlarını büküp aglayarak evlerinde sinip kaldılar.
    Ben onlardan daha genç ve dinç oldugum için dısarı çıkar cemaatle namazda
    bulunurdum, çarsılarda dolasırdım, fakat kimse benimle konusmazdı.
    Namaz bittikten sonra Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) yerinde
    otururken yanına gelir kendisine selam verirdim. Kendi kendime acaba selamımı
    alırken dudaklarını kımıldattı mı kımıldatmadı mı? diye sorardım. Sonra O’na yakın
    bir yerde namaz kılar ve namaz içinde farkettirmeden kendisine bakardım. Ben
    namaza dalınca, bana dogru dönüp bakar, kendisine baktıgım zaman da benden
    yüzünü çevirirdi. Müslümanların benimle ilgiyi kesmeleri uzun sürünce, Amcamın
    oglu ve en çok sevdigim kisi Ebû Katâde’nin bahçesine gidip duvardan içeri atladım
    ve selam verdim. Allah’a yemin ederim ki selamımı almadı, bunun üzerine ona:
    - Ey Ebû Katâde Allah için sana soruyorum, Allah’ı ve Rasulünü ne kadar
    sevdigimi biliyor musun? dedim. Hiç cevap vermedi. Yeminle tekrar sordum yine
    cevap vermedi. Yine sözümü tekrarlayarak Allah için sana soruyorum? dedim.
    - Allah ve Rasûlü daha iyi bilir dedi. Bunun üzerine gözüm yasla dolup tastı,
    geri dönüp duvardan atladım.
    Günün birinde Medine çarsısında dolasıyordum, yiyecek satmak üzere gelen
    Sam’lı bir çiftçi Ka’b ibn Mâlik’i bana kim gösterir? diyordu. Halk da isaretleriyle
    beni göstermeye basladılar, adam yanıma gelerek Gassân Melîk’inden getirdigi bir
    mektubu verdi. Ben okuma yazma bilenlerden oldugum için mektubu açıp okudum.
    Selamdan sonra söyle diyordu: “Efendinizin size karsı hos olmayan muamelede
    bulundugunu haber aldım, Allah sizi hukukun çignendigi ve kıymetin bilinmedigi
    bir yerde bırakmasın, hemen yanımıza gel size ikram ederiz.”
    Mektubu okuyunca bu da baska bir beladır dedim, hemen onu atese atıp
    yaktım. Nihayet elli günden kırkı geçmis fakat vahiy gelmemisti. Bir gün Rasûlullah
    (sallallahu aleyhi vesellem)’in gönderdigi bir sahıs çıkageldi ve:
    Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) sana hanımından ayrı oturmanı
    emrediyor dedi. O’nu bosayacakmıyım, yoksa ne yapacagım? diye sordum. Hayır
    ondan ayrı oturacak ona yaklasmayacaksın dedi. Peygamber (sallallahu aleyhi
    vesellem) diger iki arkadasıma da aynı emri göndermisti.
    Bunun üzerine esime Allah bu meselede bir hüküm verene kadar, anne
    babasının yanına gitmelerini ve orada oturmalarını emrettim.
    Hilâl ibn Ümeyye’nin karısı Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)’e giderek:
    Ya Rasûlallah Hilâl ibn Ümeyye çok yaslı bir adamdır, kendisine bakacak hizmetçisi
    de yoktur. Ona hizmet etmemde bir sakınca görürmüsün? diye sormus,
    Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesellem) de: “Hayır ama, sana asla yaklasmasın”
    deyince kadın da söyle demis: Allah’a yemin olsun ki onun kımıldayacak hali
    yoktur, basına gelen bu isten dolayı da durmadan aglıyor.
    Ka’b sözüne söyle devam etti: Yakınlarımdan biri bana Rasûlullah (sallallahu
    aleyhi vesellem)’den hanımın için izin istesen de sana hizmet etse olmaz mı? Baksana
    Hilâl ibn Ümeyye için karısının bakmasına izin verdi dedi. Ben ona hayır bu konudaRasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)’den izin isteyemem, üstelik ben genç bir
    adamım, izin istesem bile peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)’in bana ne
    diyecegini bilemem dedim. Bu durumda on gün daha kaldım. Bizimle konusulması
    yasaklandıgından bu yana tam elli gün geçmisti. Ellinci günün sabahında
    evlerimizden birinin damında sabah namazını kıldım. Allah’ın Kur’ân’da bizden
    bahsettigi üzere canım iyice sıkılmıs, o genis olan yeryüzü bana dar gelmis bir
    vaziyette otururken; Sel’ Dagı’nın tepesinden birinin yüksek bir sesle:
    “Ka’b ibn Mâlik müjde müjde” diye bagırdıgını duydum. Kurtulus gününün
    geldigini anlayarak hemen secdeye kapandım.
    Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) sabah namazını kıldırınca, Allah’ın
    tevbelerimizi kabul ettigini ilan etmis, bunun üzerine halk bize müjde vermeye
    kosoyurdu. >ki arkadasıma da müjdeciler gitmis, bunlardan biri bana dogru at
    kosturmus, Eslem kabilesinden bir diger müjdeci de kosup Sel’ Dagı’na tırmanıp
    oradan bagırmıs, Onun sesi atlıdan önce bana ulasmıs, sesini duydugum müjdeci
    yanıma gelip beni tebrik edince, sırtımdaki iki elbiseyi de çıkardım, müjdesine
    karsılık ona giydirdim. Yemin ederim ki o gün bunlardan baska elbisem yoktu.
    Emanet olarak iki elbise bulup hemen giydim, Peygamber (sallallahu aleyhi
    vesellem)’i görmek üzere yola düstüm. Beni gurup gurup karsılayan sahabiler
    tevbemin kabul edilmesi sebebiyle beni tebrik ediyor ve Allah’ın seni bagıslaması
    kutlu olsun diyorlardı.
    Nihayet mescide girdim Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) toplumun
    ortasında oturuyordu. Talha ibn Ubeydullah hemen ayaga kalktı, kosarak yanıma
    geldi, elimi sıktı ve beni tebrik etti. Vallahi muhacirlerden ondan baska kimse ayaga
    kalkmadı. Ravi der ki: Ka’b talha’nın bu davranısını hiç unutmazdı. Ka’b sözünü
    söyle sürdürdü: Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)’e selam verdigimde yüzü
    sevinçten parlayarak söyle dedi: “Annen seni dogurdugundan beri üzerinden geçen
    günlerin en hayırlısıyla seni müjdelerim.” Ben de Ya Rasûlallah bu tebrik ve müjde
    senin tarafından mıdır yoksa Allah tarafından mıdır? diye sordum. “Benim
    tarafımdan degil yüce Allah tarafındandır” diye buyurdu.
    Sevinçli oldugunda Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)’in yüzü parlar ay
    parçasına benzerdi, biz de sevincini böylece anlardık.
    Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)’in önüne oturdugumda, Ya Rasûlallah
    tevbemin kabul edilmesine tesekkür olsun için bütün malımı Allah ve Rasûlü
    ugrunda sadaka etmek istiyorum dedim. Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) de
    “Malının bir kısmını dagıtmayıp yanında tutman senin için daha hayırlıdır” dedi.
    Ben de Hayber fethinde hisseme düsen malı elimde bırakıyorum dedikten sonra
    sözümü söyle tamamladım: Ya Rasûlallah Allah beni dogru söyledigimden dolayı
    kurtardı, tevbemin kabul edilmesi sebebiyle artık yasadıgım sürece daima dogru söz
    söyleyecegim. Vallahi bunu Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)’e söyledigim
    günden beri dogru sözlü olmaktan dolayı Allah’ın hiç kimseyi benden daha güzel
    mükafatlandırdıgını bilmiyorum Yemin ederim ki, Peygamber (sallallahu aleyhi
    vesellem)’e o sözleri söyledigim günden bu yana bilerek hiç yalan söylemedim.
    Kalan ömrümde de Allah’ın beni yalan söylemekten koruyacagını umarım.Ka’b sözüne devamla söyle dedi: Allah su ayetleri indirdi: “Gerçek su ki,
    mü’minlerden bir kısmının, kalpleri kaymak üzereyken Allah, peygamberi sıkıntılı
    bir zamanda, O’na uyan muhacirleri ve ensarı affetti sonra da onların tevbelerini
    kabul etti. Çünkü o Allah, gerçekten mü’minlere karsı çok sefkatli ve merhametlidir.
    (9 tevbe 117) Ve savastan geriye kalan üç kisinin de tevbesini kabul etti. Yeryüzü
    genisligine ragmen, onlara dar gelmis, vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmıstı.
    Nihayet Allah’tan, yine Allah’a sıgınmaktan baska çare olmadıgını anlamıslardı.
    Bunun üzerine O da, yine merhametle o üç kisiye yöneldi ki, pismanlık duyup tevbe
    etsinler; çünkü kendisine yürekten yönelen, sıgınan herkesi, acıması esirgemesiyle
    kusatıp tevbeleri kabul eden, yalnızca Allah’tır. Ey iman edenler! Yolunuzu Allah’ın
    kitabıyla bulmaya çalısın; ve dogrulardan olun ve hem de dogrularla beraber olun. (9
    tevbe 118-119)” Ka’b söyle devam etti: Allah’a yemin ederim ki beni >slâm’la
    sereflendirdikten sonra Allah’ın bana verdigi en büyük nimet Peygamber (sallallahu
    aleyhi vesellem)’in huzurunda dogruyu söylemek ve yalan söyleyip helak olanlar
    gibi olmamaktır. Çünkü Allah yalan söyleyenler hakkın da vahiy gönderdigi zaman
    hiç kimseye söylemedigi agır sözleri söyleyerek söyle buyurdu: “Savastan o
    münafıkların yanına döndügünüz zaman, kınama ve ayıplamadan vazgeçesiniz
    diye, Allah adına yemin edecekler. O halde bırakın peslerini, çünkü tiksinti veren
    kimselerdir onlar. Kazandıkları islerin cezası olarak da, varacakları yer cehennemdir.
    Sizi hosnut etmek için yemin edeceklerdir ama siz onlardan hosnut olsanız bile
    biliniz ki, Allah ilâhî sınırları asıp, itaat dısında kalanlardan asla razı
    olmayacaktır.”(9 tevbe 95-96). Ka’b sözünü söyle bitirdi: Biz üç arkadasın
    bagıslanması Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)’in yeminlerini kabul edip
    kendilerinden biat aldıgı ve Allah’tan affedilmelerini diledigi kimselerin
    bagıslanmasından elli gün geri bırakılmıstık. Nihayet Allah bu konuda yukarıda
    açıklandıgı üzere hüküm verdi. Allah’ın bahsettigi bu geri kalma hadisesi bizim
    savastan geri kalmamız degil, bizim isimizin o yemin edip de özürleri kabul
    edilenlerden geriye bırakılmamızdır. Diger bir rivayette Rasûlullah (sallallahu aleyhi
    vesellem) tebük savasına persembe günü çıkmıstı, sefere persembe günü çıkmayı
    severdi. Baska bir rivayette; ancak gündüzün kusluk vaktinde seferden evine
    dönerdi, evine döndügünde ilk önce mescide girer iki rekat namaz kılar sonra
    otururdu denilmektedir. (Müslim, Müsafirîn 74)
    alıntı...


  3. 05.Nisan.2011, 11:28
    2
    Silent and lonely rains



    Ka’b ibn Mâlik (Allah Ondan razı olsun) gözlerini kaybettigi zaman onu
    elinden tutup götürme isini yapan oglu Abdullah’tan rivayet edildigine göre söyle
    demistir: “Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)’le beraber tebük gazvesine
    katılamadıgının hikayesini anlatırken dinledim söyle dedi:
    - Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)’in gittigi savaslardan tebük
    savasından hariç diger savaslardan geri kalmamıstım. Lakin Bedir savasına
    katılamamıstım. Bedir savasına katılamayanlar azarlanmamıslardı. O vakit
    Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)’le müslümanlar savas için degil Kureys ticaret
    kervanını takip için yola çıkmıslardı. Nihayet Allah müslümanlarla Mekke’li
    müsrikleri aralarında verilmis herhangi bir karar olmadıgı halde karsı karsıyagetiriverdi. Ben Akabe biatının yapıldıgı gece bizler >slâm’a yardım etmek için söz
    verirken Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)’in yanındaydım. Her ne kadar Bedir
    savası Akabe gecesinden daha meshur ise de, ben Bedir savasında bulunmayı
    Akabe’de bulunmaktan da üstün görmem. Tebük gazvesine Rasûlullah (sallallahu
    aleyhi vesellem) ile birlikte katılamayısım söyle oldu: Ben daha önceleri
    katılamadıgım bu savas sırasındaki kadar hali vakti yerinde degildim yani bu
    savasta zengin ve varlıklıydım. Vallahi bu savasa kadar iki deveyi bir arada hiç
    bulamamıstım. Bu savas günlerinde ise iki binitim vardı. Sonra Rasûlullah (sallallahu
    aleyhi vesellem) bu savasa gelinceye kadar gidecegi yeri söylemez, baska bir yere
    gider gibi görünürdü. Fakat bu savas sıcak bir mevsimde ve uzak bir yere yapılacagı
    ve kalabalık bir düsmanla karsı karsıya gelinecegi için Rasûlullah (sallallahu aleyhi
    vesellem) hedefini açıklamıstı. Savasın özelligine göre hazırlanabilmeleri için
    müslümanlara nereye gideceklerini söyledi. Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)
    ile birlikte savasa katılanların sayısı çok fazla idi ve isimleri de bir deftere
    kaydedilmemisti. Ka’b sözüne söyle devam etti: Herhangi bir kimse savasa
    gitmemek için gözden kaybolsa, bu konuda vahiy nazil olmadıkça bu isin gizli
    kalacagını zannedebilirdi.Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) bu savası
    meyvelerin olgunlastıgı, gölgelerin arandıgı bir mevsimde yapmıstı. Ben de bunlara
    pek düskündüm, Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) ve müslümanlar savas için
    hazırlıga basladılar, ben de savasa hazırlanmak için çıkıyor fakat hiçbirsey
    yapmadan geri dönüyordum.
    Kendi kendime de “Ne zaman olsa hazırlanırım” diyordum. Günler böyle
    geçti, herkes isini ciddi tuttu ve bir sabah Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)’le
    birlikte müslümanlar erkenden yola çıktılar, ben ise hazırlanmamıstım. Ertesi sabah
    yine hazırlık için evden çıktım fakat hiç bir is yapmadan geri döndüm, hep aynı
    sekilde davranıyordum. >nsanlar savas için yarısırcasına kosmaya baslayıncaya
    kadar ben aynı halde devam ettim. Nihayet yola çıkıp onlara eriseyim dedim, keske
    öyle yapsaydım, bunu da basaramadım. Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)
    savasa gittikten sonra insanların arasına çıktıgımda beni en çok üzen sey savasa
    gitmeyip geride kalanların; ya münafık diye bilinenler veya âciz oldukları için savasa
    katılamayan kimseler olmasıydı.
    Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) tebük’e varıncaya kadar adımı hiç
    anmamıs, tebük’te ashabın arasında otururken Ka’b ibn Mâlik ne yaptı? diye sormus,
    bunun üzerine Benî Selîme’den bir adam ya Rasûlallah elbiselerine ve endamına
    bakıp gururlanması onu Medine’de alıkoydu demis. Bunun üzerine Muaz ibn Cebel
    ona ne çirkin söz söyledin demis. Sonra da peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)’e
    dönerek Ya Rasûlallah biz onun hakkında hep iyi seyler biliyoruz demis. Rasûlullah
    (sallallahu aleyhi vesellem) de hiç birsey söylememis o sırada çok uzaklarda beyazlar
    giymis bir adamın gelmekte oldugunu görmüs ve bu gelen Ebû Hayseme olaydı
    demis. Bir de ne görelim gelen adam ensardan Ebû Hayseme degil mi? Ebû Hayseme
    savas hazırlıgında bir ölçek hurma verdigi için münafıklar tarafından ayıplanan
    kisidir. Ka’b sözüne söyle devam etti:
    Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)’in tebük’ten Medine’ye hareket ettigini
    ögrendigim zaman beni bir üzüntü kapladı. Söyleyecegim yalanı düsünmeyebasladım. Kendi kendime yarın O’nun öfkesinden nasıl kurtulacagım? dedim.
    Yakınlarımdan görüslerine deger verdigim kimselerden akıl almaya basladım.
    Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)’in gelmek üzere oldugunu söyledikleri
    zaman kafamdaki yanlıs düsünceler silinip gitti. Anladım ki, yalan söylemekle hiçbir
    seyden kurtulamayacagım, herseyi dogru olarak söylemeye karar verdim.
    Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesellem) sabahleyin Medine’ye geldi, Rasûlullah
    (sallallahu aleyhi vesellem) her seferden dönünce; önce mescide ugrayıp iki rekat
    namaz kılıp insanlarla sohbet etmek üzere onlara karsı dönerdi, yine öyle yaptı. Bu
    sırada savasa katılmayanlar huzuruna gelerek neden savasa katılamadıklarını yemin
    ederek anlatmaya basladılar. Bunlar seksenden fazla kisi idiler. Hz. Peygamber
    (sallallahu aleyhi vesellem) onların ileri sürdügü mazeretleri kabul etti,
    kendilerinden biat aldı, Allah’tan bagıslanmalarını istedi, içyüzlerini Allah’a havale
    etti.
    Sonunda ben geldim selam verdigimde dargın kimse gibi gülümsedi, sonra
    “Gel” dedi. Ben de yürüyerek yanına geldim ve önüne oturdum. Bana “Niçin
    savastan geri kaldın? Binek hayvanı satın almamıs mıydın?” diye sordu. Ben de: Ya
    Rasûlallah Allah’a yemin ederim ki, senden baska birinin yanında bulunsaydım ileri
    sürecegim mazeretlerle onun öfkesinden kurtulabilecegimi zannederdim. Çünkü bu
    isi çok iyi becerebilirdim.
    Fakat yeminle söyleyeyim ki bu gün sana yalan söyleyerek gönlünü kazansam
    bile, yarın Allah isin dogrusunu sana bildirecek ve sen bana güceneceksin. Sayet
    dogrusunu söylersem bana kızacaksın ama ben dogruyu söyleyerek Allah’tan hayırlı
    sonuç bekliyorum. Vallahi savasa gitmemek için hiçbir özürüm yoktu, hiçbir zaman
    da savastan geri kaldıgım sıradaki kadar kuvvetli ve zengin olmamıstım.
    Ka’b sözüne devamla dedi ki: Bunun üzerine peygamberimiz (sallallahu aleyhi
    vesellem): “iste bu dogru söyledi: Haydi kalk, senin hakkında Allah hüküm verene
    kadar bekle” buyurdu. Ben kalkınca, Benî Selîme’den bir çok kimse pesime takılarak
    Allah’a yemin ederiz ki, bundan önce hiç suç islemedigini biliyoruz, yazıklar olsun
    sana, savasa katılmayanların ileri sürdükleri gibi bir mazeret söyleyemedin, halbuki
    suçunun bagıslanması için peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)’in istigfar etmesi
    yeterdi dediler. Durmadan beni azarladılar ki, tekrar Rasûlullah (sallallahu aleyhi
    vesellem)’in yanına dönüp kendimi yalanlamayı düsündüm. Sonra onlara sordum;
    benimle beraber bu cezaya ugrayan kimse var mıdır? dedim. Evet seninle beraber iki
    kimse daha aynı cezaya ugradılar, onlar da senin gibi konustular ve senin aldıgın
    cevabı aldılar.
    -O iki kisi kimlerdir? dedim:
    -Biri Mürâre ibn Rabi’ el Âmirî, digeri de Hilâl ibn Ümeyye el Vâkifî diyerek
    Bedir savasına katılmıs olan iki örnek olmus salih kisinin adını verdiler. Bunları
    söylediklerinde geri dönmekten vazgeçip yoluma devam ettim.
    Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) savasa katılmayanlardan bizim
    üçümüzün insanlarla konusmalarını yasakladı. Bunun üzerine insanlar bizden
    uzaklastılar – veya bize karsı tavırlarını degistirdiler - çekinip bize yan çizmeye
    basladılar dedi. hatta bana göre; içinde yasadıgım toprak bile yabancı gelmeyebasladı, sanki burası benim memleketim degildi. Elli gün böyle geçti, diger iki
    arkadasım boyunlarını büküp aglayarak evlerinde sinip kaldılar.
    Ben onlardan daha genç ve dinç oldugum için dısarı çıkar cemaatle namazda
    bulunurdum, çarsılarda dolasırdım, fakat kimse benimle konusmazdı.
    Namaz bittikten sonra Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) yerinde
    otururken yanına gelir kendisine selam verirdim. Kendi kendime acaba selamımı
    alırken dudaklarını kımıldattı mı kımıldatmadı mı? diye sorardım. Sonra O’na yakın
    bir yerde namaz kılar ve namaz içinde farkettirmeden kendisine bakardım. Ben
    namaza dalınca, bana dogru dönüp bakar, kendisine baktıgım zaman da benden
    yüzünü çevirirdi. Müslümanların benimle ilgiyi kesmeleri uzun sürünce, Amcamın
    oglu ve en çok sevdigim kisi Ebû Katâde’nin bahçesine gidip duvardan içeri atladım
    ve selam verdim. Allah’a yemin ederim ki selamımı almadı, bunun üzerine ona:
    - Ey Ebû Katâde Allah için sana soruyorum, Allah’ı ve Rasulünü ne kadar
    sevdigimi biliyor musun? dedim. Hiç cevap vermedi. Yeminle tekrar sordum yine
    cevap vermedi. Yine sözümü tekrarlayarak Allah için sana soruyorum? dedim.
    - Allah ve Rasûlü daha iyi bilir dedi. Bunun üzerine gözüm yasla dolup tastı,
    geri dönüp duvardan atladım.
    Günün birinde Medine çarsısında dolasıyordum, yiyecek satmak üzere gelen
    Sam’lı bir çiftçi Ka’b ibn Mâlik’i bana kim gösterir? diyordu. Halk da isaretleriyle
    beni göstermeye basladılar, adam yanıma gelerek Gassân Melîk’inden getirdigi bir
    mektubu verdi. Ben okuma yazma bilenlerden oldugum için mektubu açıp okudum.
    Selamdan sonra söyle diyordu: “Efendinizin size karsı hos olmayan muamelede
    bulundugunu haber aldım, Allah sizi hukukun çignendigi ve kıymetin bilinmedigi
    bir yerde bırakmasın, hemen yanımıza gel size ikram ederiz.”
    Mektubu okuyunca bu da baska bir beladır dedim, hemen onu atese atıp
    yaktım. Nihayet elli günden kırkı geçmis fakat vahiy gelmemisti. Bir gün Rasûlullah
    (sallallahu aleyhi vesellem)’in gönderdigi bir sahıs çıkageldi ve:
    Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) sana hanımından ayrı oturmanı
    emrediyor dedi. O’nu bosayacakmıyım, yoksa ne yapacagım? diye sordum. Hayır
    ondan ayrı oturacak ona yaklasmayacaksın dedi. Peygamber (sallallahu aleyhi
    vesellem) diger iki arkadasıma da aynı emri göndermisti.
    Bunun üzerine esime Allah bu meselede bir hüküm verene kadar, anne
    babasının yanına gitmelerini ve orada oturmalarını emrettim.
    Hilâl ibn Ümeyye’nin karısı Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)’e giderek:
    Ya Rasûlallah Hilâl ibn Ümeyye çok yaslı bir adamdır, kendisine bakacak hizmetçisi
    de yoktur. Ona hizmet etmemde bir sakınca görürmüsün? diye sormus,
    Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesellem) de: “Hayır ama, sana asla yaklasmasın”
    deyince kadın da söyle demis: Allah’a yemin olsun ki onun kımıldayacak hali
    yoktur, basına gelen bu isten dolayı da durmadan aglıyor.
    Ka’b sözüne söyle devam etti: Yakınlarımdan biri bana Rasûlullah (sallallahu
    aleyhi vesellem)’den hanımın için izin istesen de sana hizmet etse olmaz mı? Baksana
    Hilâl ibn Ümeyye için karısının bakmasına izin verdi dedi. Ben ona hayır bu konudaRasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)’den izin isteyemem, üstelik ben genç bir
    adamım, izin istesem bile peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)’in bana ne
    diyecegini bilemem dedim. Bu durumda on gün daha kaldım. Bizimle konusulması
    yasaklandıgından bu yana tam elli gün geçmisti. Ellinci günün sabahında
    evlerimizden birinin damında sabah namazını kıldım. Allah’ın Kur’ân’da bizden
    bahsettigi üzere canım iyice sıkılmıs, o genis olan yeryüzü bana dar gelmis bir
    vaziyette otururken; Sel’ Dagı’nın tepesinden birinin yüksek bir sesle:
    “Ka’b ibn Mâlik müjde müjde” diye bagırdıgını duydum. Kurtulus gününün
    geldigini anlayarak hemen secdeye kapandım.
    Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) sabah namazını kıldırınca, Allah’ın
    tevbelerimizi kabul ettigini ilan etmis, bunun üzerine halk bize müjde vermeye
    kosoyurdu. >ki arkadasıma da müjdeciler gitmis, bunlardan biri bana dogru at
    kosturmus, Eslem kabilesinden bir diger müjdeci de kosup Sel’ Dagı’na tırmanıp
    oradan bagırmıs, Onun sesi atlıdan önce bana ulasmıs, sesini duydugum müjdeci
    yanıma gelip beni tebrik edince, sırtımdaki iki elbiseyi de çıkardım, müjdesine
    karsılık ona giydirdim. Yemin ederim ki o gün bunlardan baska elbisem yoktu.
    Emanet olarak iki elbise bulup hemen giydim, Peygamber (sallallahu aleyhi
    vesellem)’i görmek üzere yola düstüm. Beni gurup gurup karsılayan sahabiler
    tevbemin kabul edilmesi sebebiyle beni tebrik ediyor ve Allah’ın seni bagıslaması
    kutlu olsun diyorlardı.
    Nihayet mescide girdim Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) toplumun
    ortasında oturuyordu. Talha ibn Ubeydullah hemen ayaga kalktı, kosarak yanıma
    geldi, elimi sıktı ve beni tebrik etti. Vallahi muhacirlerden ondan baska kimse ayaga
    kalkmadı. Ravi der ki: Ka’b talha’nın bu davranısını hiç unutmazdı. Ka’b sözünü
    söyle sürdürdü: Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)’e selam verdigimde yüzü
    sevinçten parlayarak söyle dedi: “Annen seni dogurdugundan beri üzerinden geçen
    günlerin en hayırlısıyla seni müjdelerim.” Ben de Ya Rasûlallah bu tebrik ve müjde
    senin tarafından mıdır yoksa Allah tarafından mıdır? diye sordum. “Benim
    tarafımdan degil yüce Allah tarafındandır” diye buyurdu.
    Sevinçli oldugunda Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)’in yüzü parlar ay
    parçasına benzerdi, biz de sevincini böylece anlardık.
    Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)’in önüne oturdugumda, Ya Rasûlallah
    tevbemin kabul edilmesine tesekkür olsun için bütün malımı Allah ve Rasûlü
    ugrunda sadaka etmek istiyorum dedim. Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) de
    “Malının bir kısmını dagıtmayıp yanında tutman senin için daha hayırlıdır” dedi.
    Ben de Hayber fethinde hisseme düsen malı elimde bırakıyorum dedikten sonra
    sözümü söyle tamamladım: Ya Rasûlallah Allah beni dogru söyledigimden dolayı
    kurtardı, tevbemin kabul edilmesi sebebiyle artık yasadıgım sürece daima dogru söz
    söyleyecegim. Vallahi bunu Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)’e söyledigim
    günden beri dogru sözlü olmaktan dolayı Allah’ın hiç kimseyi benden daha güzel
    mükafatlandırdıgını bilmiyorum Yemin ederim ki, Peygamber (sallallahu aleyhi
    vesellem)’e o sözleri söyledigim günden bu yana bilerek hiç yalan söylemedim.
    Kalan ömrümde de Allah’ın beni yalan söylemekten koruyacagını umarım.Ka’b sözüne devamla söyle dedi: Allah su ayetleri indirdi: “Gerçek su ki,
    mü’minlerden bir kısmının, kalpleri kaymak üzereyken Allah, peygamberi sıkıntılı
    bir zamanda, O’na uyan muhacirleri ve ensarı affetti sonra da onların tevbelerini
    kabul etti. Çünkü o Allah, gerçekten mü’minlere karsı çok sefkatli ve merhametlidir.
    (9 tevbe 117) Ve savastan geriye kalan üç kisinin de tevbesini kabul etti. Yeryüzü
    genisligine ragmen, onlara dar gelmis, vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmıstı.
    Nihayet Allah’tan, yine Allah’a sıgınmaktan baska çare olmadıgını anlamıslardı.
    Bunun üzerine O da, yine merhametle o üç kisiye yöneldi ki, pismanlık duyup tevbe
    etsinler; çünkü kendisine yürekten yönelen, sıgınan herkesi, acıması esirgemesiyle
    kusatıp tevbeleri kabul eden, yalnızca Allah’tır. Ey iman edenler! Yolunuzu Allah’ın
    kitabıyla bulmaya çalısın; ve dogrulardan olun ve hem de dogrularla beraber olun. (9
    tevbe 118-119)” Ka’b söyle devam etti: Allah’a yemin ederim ki beni >slâm’la
    sereflendirdikten sonra Allah’ın bana verdigi en büyük nimet Peygamber (sallallahu
    aleyhi vesellem)’in huzurunda dogruyu söylemek ve yalan söyleyip helak olanlar
    gibi olmamaktır. Çünkü Allah yalan söyleyenler hakkın da vahiy gönderdigi zaman
    hiç kimseye söylemedigi agır sözleri söyleyerek söyle buyurdu: “Savastan o
    münafıkların yanına döndügünüz zaman, kınama ve ayıplamadan vazgeçesiniz
    diye, Allah adına yemin edecekler. O halde bırakın peslerini, çünkü tiksinti veren
    kimselerdir onlar. Kazandıkları islerin cezası olarak da, varacakları yer cehennemdir.
    Sizi hosnut etmek için yemin edeceklerdir ama siz onlardan hosnut olsanız bile
    biliniz ki, Allah ilâhî sınırları asıp, itaat dısında kalanlardan asla razı
    olmayacaktır.”(9 tevbe 95-96). Ka’b sözünü söyle bitirdi: Biz üç arkadasın
    bagıslanması Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)’in yeminlerini kabul edip
    kendilerinden biat aldıgı ve Allah’tan affedilmelerini diledigi kimselerin
    bagıslanmasından elli gün geri bırakılmıstık. Nihayet Allah bu konuda yukarıda
    açıklandıgı üzere hüküm verdi. Allah’ın bahsettigi bu geri kalma hadisesi bizim
    savastan geri kalmamız degil, bizim isimizin o yemin edip de özürleri kabul
    edilenlerden geriye bırakılmamızdır. Diger bir rivayette Rasûlullah (sallallahu aleyhi
    vesellem) tebük savasına persembe günü çıkmıstı, sefere persembe günü çıkmayı
    severdi. Baska bir rivayette; ancak gündüzün kusluk vaktinde seferden evine
    dönerdi, evine döndügünde ilk önce mescide girer iki rekat namaz kılar sonra
    otururdu denilmektedir. (Müslim, Müsafirîn 74)
    alıntı...





+ Yorum Gönder