Konusunu Oylayın.: Alak suresinin ilk ayetlerinin nazil oluşunda Cebrail Peygamberimizi sıkmıştı. Buradaki sıkmanın hikmeti nedir

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Alak suresinin ilk ayetlerinin nazil oluşunda Cebrail Peygamberimizi sıkmıştı. Buradaki sıkmanın hikmeti nedir
  1. 20.Şubat.2011, 21:22
    1
    Misafir

    Alak suresinin ilk ayetlerinin nazil oluşunda Cebrail Peygamberimizi sıkmıştı. Buradaki sıkmanın hikmeti nedir






    Alak suresinin ilk ayetlerinin nazil oluşunda Cebrail Peygamberimizi sıkmıştı. Buradaki sıkmanın hikmeti nedir Mumsema Alak suresinin ilk ayetlerinin nazil oluşunda Cebrail Peygamberimizi sıkmıştı.Buradaki sıkmanın hikmeti nedir


  2. 20.Şubat.2011, 21:22
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



  3. 20.Şubat.2011, 23:53
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Alak suresinin ilk ayetlerinin nazil oluşunda Cebrail Peygamberimizi sıkmıştı. Buradaki sıkmanın hikmeti nedir




    İlk iletişim (vahiy) sahnesi, oldukça karışık bir sahnedir. Zira, Hz. Muhammed’in düşünceye daldığı bir sırada Melek ‘kıraat’ı emrederek (ikra') ansızın çıkagelmiş; Hz. Muhammed tarafından verilen ilk karşılık ise, olumsuz olmuştur: “Ben kāri’ değilim.” Bu durum üç defa tekrar etmiş ve her birinde de Melek, Hz. Muhammed’i takati kesilinceye kadar sıkmış; en sonunda Hz. Muhammed Meleğe boyun eğmiş ve “Ne kıraat edeyim?”demiştir. Bu ayetlerin analizine geçmeden evvel şu iki önemli husus üzerinde durmamız gereklidir:
    Birincisi, buradaki ikra’ emrinin ‘tekrar etmek’ anlamında olduğudur. Yani ikra’ demek, “tekrar et” demektir. Bu anlam, kültürdeki gelişime paralel olarak ikra’ fiilinin de ‘sözlü’den ‘yazılı’ya doğru geçirdiği anlam dönüşümü sonucunda yaygınlaşan ve yerleşik kabul gören anlama ters düşer. Bu anlayış temeli üzerine oturan bir diğer husus da –ki ikinci husus da budur- Hz. Peygamber’in “Ben kāri değilim.” İfadesinin, okuma bilmediği ikrar anlamına gelmediğidir. Bu tür bir anlam, ancak ikra’ fiilinin, hatalı olarak anlamlandırılması durumunda söz konusu olur. Oysa, bu ifade “Aslâ senin söylediklerini tekrar etmeyeceğim.” Anlamına gelmektedir. Çünkü bu ifade, Meleğin ansızın karşısında belirmesiyle Hz. Peygamber’i kaplayan korku halinde dile getirilmiştir. Nitekim o, bunu üç defa tekrar etmiş, her seferinde de Melek onu sakinleştirmeye çalışmıştır. Kanaatimizce, Hz. Peygamber’in, Meleğin ısrarına icabet ederek ve kendisini dördüncü kez sıkmasından çekinerek, onun emrini yerine getirdikten sonra, korku ve endişe içinde, mafsalları titreyerek, derhal Hz. Hatice’ye koşması da, bu anlamı desteklemektedir.
    Bu konu üzerinde durmamız gerekliydi. Zira vahyin ilk geliş sahnesi, daha sonraları farklı bir şekilde anlaşılmış; Hz. Peygamber’in “Ben tekrarlamam” ifadesi de, ümmi olması hasebiyle, -sanki Cebrail onun ümmi olduğunu bilmiyormuş gibi- okuma bilmediğinin bir ikrarı olarak algılanmıştır. Bu anlayışa göre, ilk vahiy sahnesinin, ‘ümmi’ Peygamber’in Cebrail’in mucizevi ‘sıkma’sı neticesinde okumaya muktedir hâle geldiği şeklinde bir çeşit mucizeyi içermesi kaçınılmazdı. Ne var ki, söz konusu sahneye ilişkin yapılan bu tarz bir yorum, şu basit soruya cevap bulamamaktadır: Madem ki böyle bir mucize gerçekleşmiştir; öyleyse Hz. Peygamber niçin kâtiplerin yardımına başvurmuştur? Yoksa mucize geçiciydi de, bu özel durumun sona ermesiyle etkisi yok mu olmuştu? Bu anlayışta eksik kalan kısımların tamamlanması için, ilk rivayete Cebrail’in Hz. Peygamber’e bir parça-kumaş parçası- getirdiği ve ona “Oku!” dediği şeklinde, söz konusu sahneyi tasvir eden birtakım ifadeler ilave edilmiştir

    İbn Eşte Kitâbu’l-mesahif isimli eserinde Ubeyd b.Umeyr’in şu rivayetini nakleder: Cebrail Resulullah’a bir parça getirdi ve “Oku!” dedi. Resulullah “Ben okuyamam” deyince, Melek, “Yaratan Rabbinin adıyla oku!” dedi. Bunlar ilk inen surenin ilk ayetleridir. İbn Eşte, Zuhrî’den de şunu nakleder: “Resulullah Hirâ mağarasında iken Cebrail, üzerinde Alak suresinin ilk beş ayeti yazılı olan bir kumaş parçası getirdi.”1
    Hiç şüphesiz, bu ilave ve katkılarla birlikte Kur’an’ın Levh-i Mahfuz’da her bir harfi Kaf Dağı büyüklüğünde yazılı bir varlığı olduğu şeklinde daha önce işaret edilen telakki, Kur’an’ı, kendisine vücut veren olgudan ve içinde teşekkül ettiği kültürden soyutlayan bir düşüncenin kabul görmesinde pay sahibidirler. Bu düşünce, Kur’an’ı, insanın karşı koyması mümkün olmayan ilahi bir güç tarafından olguya dikte ettirilen, önceden mevcut, her yönüyle mükemmel bir veri (kitap) olarak algılamaktadır. Böyle bir düşüncenin, Kur’an’ı anlam ifade eden dinsel bir metin olmaktan çıkararak, salt mukaddes bir objeye, yani kutsallığını ruhlar ya da ideler âlemindeki ezelî aslını temsil eden varlığından alan bir mushafa dönüştürmek suretiyle, olgusal hareketten peyderpey soyutlaması kaçınılmazdı.
    Kur’an’ın ilk hitabı, ilk planda Hz. Muhammed’e yönelerek, onun zihnini meşgul eden soruları cevaplamaktadır. Bu hitap, bir tanımlamayla, yani bir yandan vahyi göndereni ve O’nun vahyin ilk alıcısıyla olan ilişkisini, diğer yandan da Hz. Muhammed’in sorgulamalarına konu teşkil eden ‘insan’ varlığını tanımlamakla işe başlamaktadır. Vahiyle Hz. Muhammed’e konuşan varlık, kendisine yabancı değildi. Zira, Hz. Muhammed, yetim olduğundan ve babasız büyüdüğünden, burada onu yetiştirecek ve ona sahiplik edecek (Rab olacak) birinin varlığı söz konusuydu: “Rabbinin adıyla…”2 ‘Rab’ kelimesinin Hz. Peygamber’i ifade eden ikinci şahıs zamirine isnadı, bu kelimenin “sevgiyle terbiye etme” anlamına geldiğini ima etmektedir. Nitekim, ayetin ‘Yaratan’ olarak nitelediği ‘Rabb’in salt sıradan bir terbiyeci olmadığı, sonraki ayetlerde yer alan ‘öğretme’ ifadesiyle desteklenmektedir. Hiç şüphesiz, bu mesaja muhatap olan Hz. Muhammed’in, kendisini yaratanın bu Rab olduğunu hissetmesi, onun benliğini onore edip, değer ve önemini yükseltmekte; gönlünün derinliklerinde işlemiş olan yetimlik ve fakirlik duygularının verdiği ezikliği tedavi etmektedir. Hz. Muhammed, kendisini verili durumdan ve içinde bulunduğu toplumun fertlerinden de soyutlamadığından, Kur’an, onun insanoğluyla ilgili sorgulamalarını açıklamak için “yarattı” (halaka) fiilini tekrar etmektedir. Zira Muhammed’i yaratan Rabbi, insanı da ‘alaka’dan yaratmıştır. ‘Rab’ aynı zamanda insanın da yaratıcısı olduğundan, O, salt sıradan bir rab değil, bilakis en büyük kerem sahibidir. Bu noktada, rabb ve ekrem lafızlarının, sözlük anlamlarından sarf-ı nazar etmememiz gerekir.
    Hz. Muhammed’in Rabbinin, insanın da yaratıcısı ve en büyük kerem sahibi- burada kerem, ihsanda bulunma anlamında değil, asalet ve şeref anlamındadır- olması, doğal olarak ona, olgu ve toplum içerisinde kendine ve kendi kıymetine yönelik bir güven duygusu aşılamıştır. Zira, yetim olduğundan dolayı insanların Hz. Muhammed’i süt evlat olarak almaktan kaçınmalarıyla ilgili hikaye, tekrarı gerektirmeyecek kadar meşhurdur. Nitekim süt annesi Halîme de onu daha başka bir çocuk bulamadığı için kabul etmişti. Kabilecilik temeli üzerine kurulu böylesi bir toplumda ‘yetim’ olan bir kimsenin, terk edilmişlik ve sahipsizlik gibi ezici duygulara kapılacağı, kuşkusuzdur. İşte bu yüzden, Rabb’ın “en büyük kerem sahibi” şeklinde nitelenmesi, Hz. Muhammed’in gönlünü hoşnut etmeyi hedefliyordu. Zira o, yetim olmasına rağmen, çocukların kendileriyle övündüğünü tüm babalardan ve mürebbilerden daha çok kerem sahibi olan bir Rabb’e bağlanıyordu. Yaratıcı olan o Rab, insanı ‘alaka’dan yaratmasının yanında, ona kalemle yazmasını da öğretmiştir. Ayette Allah’ın insana kalemle yazı yazmayı öğretmesine işaret edilmesi, Kur’an metninin olguyu aşmasından başka bir şey değildir. Çünkü olgudaki öğretim şifahi bir karaktere sahip olup, ‘kalem’ hemen hemen hiç kullanılmamaktadır. Ne var ki, Hz. Muhammed’in Rabbi kalemle yazmayı ve insana bilmediklerini öğretmektedir.
    Vahyin ilk alıcısına delalet açısından ilk inen ayetlerle ilgili bu değerlendirmemizin doğru olması durumunda, gerek yapısı gerekse oluşumu itibarıyla Kur’an’ın, bu delalet düzeyini çok aştığını gözlemlememiz mümkündür. Kur’an metnindeki bu durum, söz konusu ayetlerde iki farklı delalet sahasına ait lafızlar arasında karşılıklı yer değişme şeklinde tezahür etmektedir. Söz gelimi, ilk ayetin iki anlam sahasını birleştirdiği; dolayısıyla hem ‘Rab’ kelimesini kullandığını hem de bunu ‘yaratan’ sıfatı ile nitelediğini görmekteyiz. İlk kelime, sözlükte beşerî sıfatlar alanına ait bir kelimedir. Nitekim bunu Arapların “Sahibimin (rabbî) Kureyşoğullarından biri olması, benim için en büyük bahtiyarlıktır.” Sözünde ve Abdulmuttalib’in Ebrehe’ye “Ben develerin sahibiyim (rabb), Kâbe’ye gelince; onu oranın sahibi (rabb) korur.” Şeklindeki ifadesiyle –ki Ebrehe Abdulmuttalib’in Kâbe’yi değil de, develerini istemesi karşısında şaşırmıştır- görürüz. Ancak, ayetteki halaka yan cümlesi, muhatabı, farklı bir anlamsal alana çekmekte ve metin “En büyük kerem sahibi Rabbinin adıyla yinele!’’ Mealindeki üçüncü ayette, tekrar ilk anlamsal alana dönmektedir. Bir başka şekilde ifade edecek olursak, ayetlerde geçen rabb ve ekrem kelimelerinin aynı anlamsal alana, yani beşerî sıfatlar alanına ait olduğunu görmekteyiz. Ancak, ‘Rab’ kelimesinin ‘yaratan’ şeklinde nitelenmesi ve bu nitelenmenin “insanı ‘alaka’dan yarattı” ifadesinde ‘yarattı’ fiilinin tekrar edilmesiyle pekiştirilmesi, bu lafızları beşerî sıfatlar alanındaki bilinen anlamlarından çıkararak, hem Hz. Muhammed, hem de mevcut kültür için yeni olan bir anlamsal alana transfer etmektedir. İşte iki alan arasında söz konusu olan bu aktarım, ‘yarattı’ fiilinin tekrarı ile daha da pekişmektedir. Zira, bu tekrarın yapılmaması hâlinde, ilk ayetteki fiilin “bir şeyi gerçekleştirmeden ve uygulamadan önce, onun plan ve projesini yapma” anlamında ‘beşerî eylem’ alanına ait olması mümkün olmaktadır. Nitekim bu tür bir kullanımı şu şiirde de görmekteyiz:
    Sen tasarladığın (halakte) şeyi bozuyorsun; halbuki bazıları tasarlar
    (yehluku), fakat bu tasarladığını bozmaz.
    Ne var ki ikinci ayet, “insanı ‘alaka’dan yarattı’’ cümlesiyle birlikte bu fiili (halaka), beşerî alandan çıkarıp yeni anlamsal alana aktarmaktadır.

    Üçüncü ve dördüncü ayetler, lafızlarına bağlı olarak tekrar beşerî anlam alanına dönmekle birlikte, son ayet, ‘öğretti’ fiilini beşerî alandan çıkararak yeni alana aktarmıştır. Bütün bunlar, öncelikle bazı kelimelerin tekrar edilmesiyle, ardından da ‘insan’ kelimesinin cins ifade eden lâm-ı ta’rifle birlikte birinci mef’ul, ism-i mevsul olan ellezî’nin de istiğrak ifade eden olumsuz yapıdaki sılasıyla birlikte ikinci mef’ul yapılmasıyla gerçekleşmiştir. Bu ayetlerdeki ‘tekrar’, lafızlardaki anlamı bir alandan diğerine aktarması hasebiyle son derece önemli bir araçtır. Bu aktarımı şu şekilde şematize etmemiz mümkündür:
    Yaratan Rabbinin adıyla yinele!
    Yarattı O insanı ‘alaka’dan.
    Yinele! Zira Rabbin en büyük kerem sahibidir.
    O, kalemle yazmayı öğretendir.
    O, insana bilmediklerini öğretti.
    Kur’an diğer bir düzeyde –fiillerdeki zaman düzeyinde- ikra' emrini, metindeki iki düzey arasını ayırıcı unsur kılar. Bu düzeylerden ilki, ikinci şahıs (muhâtab) düzeyidir. Bu hem fiildeki şimdiki zaman kipiyle, hem de birinci ve üçüncü ayetlerdeki “senin Rabbin” (rabbuke) ifadesinde yer alan ikinci şahıs zamiri ile belirtilmektedir. İkincisi ise, bir taraftan “yarattı” ve “öğretti” şeklinde geçmiş zaman kipli fiillerle, diğer taraftan da gramatik düzeyde üçüncü şahıs zamirleriyle ifade edilen gâib düzeyidir. İkra’ fiilinin tekrarı ise, ‘yaratma’ ve ‘öğretme’ sıfatları arasında bir ayırım sağlar ve bu ayrımı ayet sonlarındaki fâsılalar da destekler. Zira fâsılalar 1. ve 2. ayetlerde kâf; 3, 4 ve 5. ayetlerde ise mim’dir.

    Burada ayetler her ne kadar Hz. Muhammed’in şahsında ifadesi bulan olguya cevaben biçimlense de, yapısı, cümleleri ve dilsel enstrümanları sayesinde bu spesifik bağlamı aşmaktadır. Zira bütün metinler, her ne kadar içinde bulundukları olgu ve kültür çerçevesinde teşekkül etseler de, mekanik unsurları sayesinde, olguyu yeniden yapılandırabilir; onu salt kayda geçirmek ya da bir ayna gibi olduğu şekliyle yansıtmakla yetinmezler.Pek tabiki, burada, kültürdeki seçkin metinleri kastediyoruz.Zira, seviyesiz metinler, yalnızca olgunun tescili ile yetinirler. Metnin olguyla olan diyalektiği, basit bir diyalektik değildir. Zira olgu, dilin içinde, dile özgü kurallara bağlı olarak yapısal ilişkilere dahil olan ifade birimlerine dönüşür. Bu noktadan hareketle dil, temsil ettiği kültüre ve bu ikisini (dil ve kültür) çıkaran olguya karşı lokal bir bağımsızlık kazanır. Dil, olguyu yeniden yapılandırma gücünü de, işte bu lokal bağımsızlıktan elde eder. Burada biz, Hz. Muhammed’e hitap eden ve onun kaygılarına –ki bu olgunun kaygılarıdır- cevap veren Kur’an’ın, pasif bir cevap vermesinin ötesinde yeni bir olgu biçimlendirme çabasına giriştiğini görmüş olduk.
    alıntı..


  4. 20.Şubat.2011, 23:53
    2
    Silent and lonely rains



    İlk iletişim (vahiy) sahnesi, oldukça karışık bir sahnedir. Zira, Hz. Muhammed’in düşünceye daldığı bir sırada Melek ‘kıraat’ı emrederek (ikra') ansızın çıkagelmiş; Hz. Muhammed tarafından verilen ilk karşılık ise, olumsuz olmuştur: “Ben kāri’ değilim.” Bu durum üç defa tekrar etmiş ve her birinde de Melek, Hz. Muhammed’i takati kesilinceye kadar sıkmış; en sonunda Hz. Muhammed Meleğe boyun eğmiş ve “Ne kıraat edeyim?”demiştir. Bu ayetlerin analizine geçmeden evvel şu iki önemli husus üzerinde durmamız gereklidir:
    Birincisi, buradaki ikra’ emrinin ‘tekrar etmek’ anlamında olduğudur. Yani ikra’ demek, “tekrar et” demektir. Bu anlam, kültürdeki gelişime paralel olarak ikra’ fiilinin de ‘sözlü’den ‘yazılı’ya doğru geçirdiği anlam dönüşümü sonucunda yaygınlaşan ve yerleşik kabul gören anlama ters düşer. Bu anlayış temeli üzerine oturan bir diğer husus da –ki ikinci husus da budur- Hz. Peygamber’in “Ben kāri değilim.” İfadesinin, okuma bilmediği ikrar anlamına gelmediğidir. Bu tür bir anlam, ancak ikra’ fiilinin, hatalı olarak anlamlandırılması durumunda söz konusu olur. Oysa, bu ifade “Aslâ senin söylediklerini tekrar etmeyeceğim.” Anlamına gelmektedir. Çünkü bu ifade, Meleğin ansızın karşısında belirmesiyle Hz. Peygamber’i kaplayan korku halinde dile getirilmiştir. Nitekim o, bunu üç defa tekrar etmiş, her seferinde de Melek onu sakinleştirmeye çalışmıştır. Kanaatimizce, Hz. Peygamber’in, Meleğin ısrarına icabet ederek ve kendisini dördüncü kez sıkmasından çekinerek, onun emrini yerine getirdikten sonra, korku ve endişe içinde, mafsalları titreyerek, derhal Hz. Hatice’ye koşması da, bu anlamı desteklemektedir.
    Bu konu üzerinde durmamız gerekliydi. Zira vahyin ilk geliş sahnesi, daha sonraları farklı bir şekilde anlaşılmış; Hz. Peygamber’in “Ben tekrarlamam” ifadesi de, ümmi olması hasebiyle, -sanki Cebrail onun ümmi olduğunu bilmiyormuş gibi- okuma bilmediğinin bir ikrarı olarak algılanmıştır. Bu anlayışa göre, ilk vahiy sahnesinin, ‘ümmi’ Peygamber’in Cebrail’in mucizevi ‘sıkma’sı neticesinde okumaya muktedir hâle geldiği şeklinde bir çeşit mucizeyi içermesi kaçınılmazdı. Ne var ki, söz konusu sahneye ilişkin yapılan bu tarz bir yorum, şu basit soruya cevap bulamamaktadır: Madem ki böyle bir mucize gerçekleşmiştir; öyleyse Hz. Peygamber niçin kâtiplerin yardımına başvurmuştur? Yoksa mucize geçiciydi de, bu özel durumun sona ermesiyle etkisi yok mu olmuştu? Bu anlayışta eksik kalan kısımların tamamlanması için, ilk rivayete Cebrail’in Hz. Peygamber’e bir parça-kumaş parçası- getirdiği ve ona “Oku!” dediği şeklinde, söz konusu sahneyi tasvir eden birtakım ifadeler ilave edilmiştir

    İbn Eşte Kitâbu’l-mesahif isimli eserinde Ubeyd b.Umeyr’in şu rivayetini nakleder: Cebrail Resulullah’a bir parça getirdi ve “Oku!” dedi. Resulullah “Ben okuyamam” deyince, Melek, “Yaratan Rabbinin adıyla oku!” dedi. Bunlar ilk inen surenin ilk ayetleridir. İbn Eşte, Zuhrî’den de şunu nakleder: “Resulullah Hirâ mağarasında iken Cebrail, üzerinde Alak suresinin ilk beş ayeti yazılı olan bir kumaş parçası getirdi.”1
    Hiç şüphesiz, bu ilave ve katkılarla birlikte Kur’an’ın Levh-i Mahfuz’da her bir harfi Kaf Dağı büyüklüğünde yazılı bir varlığı olduğu şeklinde daha önce işaret edilen telakki, Kur’an’ı, kendisine vücut veren olgudan ve içinde teşekkül ettiği kültürden soyutlayan bir düşüncenin kabul görmesinde pay sahibidirler. Bu düşünce, Kur’an’ı, insanın karşı koyması mümkün olmayan ilahi bir güç tarafından olguya dikte ettirilen, önceden mevcut, her yönüyle mükemmel bir veri (kitap) olarak algılamaktadır. Böyle bir düşüncenin, Kur’an’ı anlam ifade eden dinsel bir metin olmaktan çıkararak, salt mukaddes bir objeye, yani kutsallığını ruhlar ya da ideler âlemindeki ezelî aslını temsil eden varlığından alan bir mushafa dönüştürmek suretiyle, olgusal hareketten peyderpey soyutlaması kaçınılmazdı.
    Kur’an’ın ilk hitabı, ilk planda Hz. Muhammed’e yönelerek, onun zihnini meşgul eden soruları cevaplamaktadır. Bu hitap, bir tanımlamayla, yani bir yandan vahyi göndereni ve O’nun vahyin ilk alıcısıyla olan ilişkisini, diğer yandan da Hz. Muhammed’in sorgulamalarına konu teşkil eden ‘insan’ varlığını tanımlamakla işe başlamaktadır. Vahiyle Hz. Muhammed’e konuşan varlık, kendisine yabancı değildi. Zira, Hz. Muhammed, yetim olduğundan ve babasız büyüdüğünden, burada onu yetiştirecek ve ona sahiplik edecek (Rab olacak) birinin varlığı söz konusuydu: “Rabbinin adıyla…”2 ‘Rab’ kelimesinin Hz. Peygamber’i ifade eden ikinci şahıs zamirine isnadı, bu kelimenin “sevgiyle terbiye etme” anlamına geldiğini ima etmektedir. Nitekim, ayetin ‘Yaratan’ olarak nitelediği ‘Rabb’in salt sıradan bir terbiyeci olmadığı, sonraki ayetlerde yer alan ‘öğretme’ ifadesiyle desteklenmektedir. Hiç şüphesiz, bu mesaja muhatap olan Hz. Muhammed’in, kendisini yaratanın bu Rab olduğunu hissetmesi, onun benliğini onore edip, değer ve önemini yükseltmekte; gönlünün derinliklerinde işlemiş olan yetimlik ve fakirlik duygularının verdiği ezikliği tedavi etmektedir. Hz. Muhammed, kendisini verili durumdan ve içinde bulunduğu toplumun fertlerinden de soyutlamadığından, Kur’an, onun insanoğluyla ilgili sorgulamalarını açıklamak için “yarattı” (halaka) fiilini tekrar etmektedir. Zira Muhammed’i yaratan Rabbi, insanı da ‘alaka’dan yaratmıştır. ‘Rab’ aynı zamanda insanın da yaratıcısı olduğundan, O, salt sıradan bir rab değil, bilakis en büyük kerem sahibidir. Bu noktada, rabb ve ekrem lafızlarının, sözlük anlamlarından sarf-ı nazar etmememiz gerekir.
    Hz. Muhammed’in Rabbinin, insanın da yaratıcısı ve en büyük kerem sahibi- burada kerem, ihsanda bulunma anlamında değil, asalet ve şeref anlamındadır- olması, doğal olarak ona, olgu ve toplum içerisinde kendine ve kendi kıymetine yönelik bir güven duygusu aşılamıştır. Zira, yetim olduğundan dolayı insanların Hz. Muhammed’i süt evlat olarak almaktan kaçınmalarıyla ilgili hikaye, tekrarı gerektirmeyecek kadar meşhurdur. Nitekim süt annesi Halîme de onu daha başka bir çocuk bulamadığı için kabul etmişti. Kabilecilik temeli üzerine kurulu böylesi bir toplumda ‘yetim’ olan bir kimsenin, terk edilmişlik ve sahipsizlik gibi ezici duygulara kapılacağı, kuşkusuzdur. İşte bu yüzden, Rabb’ın “en büyük kerem sahibi” şeklinde nitelenmesi, Hz. Muhammed’in gönlünü hoşnut etmeyi hedefliyordu. Zira o, yetim olmasına rağmen, çocukların kendileriyle övündüğünü tüm babalardan ve mürebbilerden daha çok kerem sahibi olan bir Rabb’e bağlanıyordu. Yaratıcı olan o Rab, insanı ‘alaka’dan yaratmasının yanında, ona kalemle yazmasını da öğretmiştir. Ayette Allah’ın insana kalemle yazı yazmayı öğretmesine işaret edilmesi, Kur’an metninin olguyu aşmasından başka bir şey değildir. Çünkü olgudaki öğretim şifahi bir karaktere sahip olup, ‘kalem’ hemen hemen hiç kullanılmamaktadır. Ne var ki, Hz. Muhammed’in Rabbi kalemle yazmayı ve insana bilmediklerini öğretmektedir.
    Vahyin ilk alıcısına delalet açısından ilk inen ayetlerle ilgili bu değerlendirmemizin doğru olması durumunda, gerek yapısı gerekse oluşumu itibarıyla Kur’an’ın, bu delalet düzeyini çok aştığını gözlemlememiz mümkündür. Kur’an metnindeki bu durum, söz konusu ayetlerde iki farklı delalet sahasına ait lafızlar arasında karşılıklı yer değişme şeklinde tezahür etmektedir. Söz gelimi, ilk ayetin iki anlam sahasını birleştirdiği; dolayısıyla hem ‘Rab’ kelimesini kullandığını hem de bunu ‘yaratan’ sıfatı ile nitelediğini görmekteyiz. İlk kelime, sözlükte beşerî sıfatlar alanına ait bir kelimedir. Nitekim bunu Arapların “Sahibimin (rabbî) Kureyşoğullarından biri olması, benim için en büyük bahtiyarlıktır.” Sözünde ve Abdulmuttalib’in Ebrehe’ye “Ben develerin sahibiyim (rabb), Kâbe’ye gelince; onu oranın sahibi (rabb) korur.” Şeklindeki ifadesiyle –ki Ebrehe Abdulmuttalib’in Kâbe’yi değil de, develerini istemesi karşısında şaşırmıştır- görürüz. Ancak, ayetteki halaka yan cümlesi, muhatabı, farklı bir anlamsal alana çekmekte ve metin “En büyük kerem sahibi Rabbinin adıyla yinele!’’ Mealindeki üçüncü ayette, tekrar ilk anlamsal alana dönmektedir. Bir başka şekilde ifade edecek olursak, ayetlerde geçen rabb ve ekrem kelimelerinin aynı anlamsal alana, yani beşerî sıfatlar alanına ait olduğunu görmekteyiz. Ancak, ‘Rab’ kelimesinin ‘yaratan’ şeklinde nitelenmesi ve bu nitelenmenin “insanı ‘alaka’dan yarattı” ifadesinde ‘yarattı’ fiilinin tekrar edilmesiyle pekiştirilmesi, bu lafızları beşerî sıfatlar alanındaki bilinen anlamlarından çıkararak, hem Hz. Muhammed, hem de mevcut kültür için yeni olan bir anlamsal alana transfer etmektedir. İşte iki alan arasında söz konusu olan bu aktarım, ‘yarattı’ fiilinin tekrarı ile daha da pekişmektedir. Zira, bu tekrarın yapılmaması hâlinde, ilk ayetteki fiilin “bir şeyi gerçekleştirmeden ve uygulamadan önce, onun plan ve projesini yapma” anlamında ‘beşerî eylem’ alanına ait olması mümkün olmaktadır. Nitekim bu tür bir kullanımı şu şiirde de görmekteyiz:
    Sen tasarladığın (halakte) şeyi bozuyorsun; halbuki bazıları tasarlar
    (yehluku), fakat bu tasarladığını bozmaz.
    Ne var ki ikinci ayet, “insanı ‘alaka’dan yarattı’’ cümlesiyle birlikte bu fiili (halaka), beşerî alandan çıkarıp yeni anlamsal alana aktarmaktadır.

    Üçüncü ve dördüncü ayetler, lafızlarına bağlı olarak tekrar beşerî anlam alanına dönmekle birlikte, son ayet, ‘öğretti’ fiilini beşerî alandan çıkararak yeni alana aktarmıştır. Bütün bunlar, öncelikle bazı kelimelerin tekrar edilmesiyle, ardından da ‘insan’ kelimesinin cins ifade eden lâm-ı ta’rifle birlikte birinci mef’ul, ism-i mevsul olan ellezî’nin de istiğrak ifade eden olumsuz yapıdaki sılasıyla birlikte ikinci mef’ul yapılmasıyla gerçekleşmiştir. Bu ayetlerdeki ‘tekrar’, lafızlardaki anlamı bir alandan diğerine aktarması hasebiyle son derece önemli bir araçtır. Bu aktarımı şu şekilde şematize etmemiz mümkündür:
    Yaratan Rabbinin adıyla yinele!
    Yarattı O insanı ‘alaka’dan.
    Yinele! Zira Rabbin en büyük kerem sahibidir.
    O, kalemle yazmayı öğretendir.
    O, insana bilmediklerini öğretti.
    Kur’an diğer bir düzeyde –fiillerdeki zaman düzeyinde- ikra' emrini, metindeki iki düzey arasını ayırıcı unsur kılar. Bu düzeylerden ilki, ikinci şahıs (muhâtab) düzeyidir. Bu hem fiildeki şimdiki zaman kipiyle, hem de birinci ve üçüncü ayetlerdeki “senin Rabbin” (rabbuke) ifadesinde yer alan ikinci şahıs zamiri ile belirtilmektedir. İkincisi ise, bir taraftan “yarattı” ve “öğretti” şeklinde geçmiş zaman kipli fiillerle, diğer taraftan da gramatik düzeyde üçüncü şahıs zamirleriyle ifade edilen gâib düzeyidir. İkra’ fiilinin tekrarı ise, ‘yaratma’ ve ‘öğretme’ sıfatları arasında bir ayırım sağlar ve bu ayrımı ayet sonlarındaki fâsılalar da destekler. Zira fâsılalar 1. ve 2. ayetlerde kâf; 3, 4 ve 5. ayetlerde ise mim’dir.

    Burada ayetler her ne kadar Hz. Muhammed’in şahsında ifadesi bulan olguya cevaben biçimlense de, yapısı, cümleleri ve dilsel enstrümanları sayesinde bu spesifik bağlamı aşmaktadır. Zira bütün metinler, her ne kadar içinde bulundukları olgu ve kültür çerçevesinde teşekkül etseler de, mekanik unsurları sayesinde, olguyu yeniden yapılandırabilir; onu salt kayda geçirmek ya da bir ayna gibi olduğu şekliyle yansıtmakla yetinmezler.Pek tabiki, burada, kültürdeki seçkin metinleri kastediyoruz.Zira, seviyesiz metinler, yalnızca olgunun tescili ile yetinirler. Metnin olguyla olan diyalektiği, basit bir diyalektik değildir. Zira olgu, dilin içinde, dile özgü kurallara bağlı olarak yapısal ilişkilere dahil olan ifade birimlerine dönüşür. Bu noktadan hareketle dil, temsil ettiği kültüre ve bu ikisini (dil ve kültür) çıkaran olguya karşı lokal bir bağımsızlık kazanır. Dil, olguyu yeniden yapılandırma gücünü de, işte bu lokal bağımsızlıktan elde eder. Burada biz, Hz. Muhammed’e hitap eden ve onun kaygılarına –ki bu olgunun kaygılarıdır- cevap veren Kur’an’ın, pasif bir cevap vermesinin ötesinde yeni bir olgu biçimlendirme çabasına giriştiğini görmüş olduk.
    alıntı..





+ Yorum Gönder