Konusunu Oylayın.: İhlas süresinin uzun açıklaması

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 4 kişi
İhlas süresinin uzun açıklaması
  1. 19.Aralık.2010, 16:22
    1
    Misafir

    İhlas süresinin uzun açıklaması






    İhlas süresinin uzun açıklaması Mumsema İhlas suresi ve anlamı nedir ihlas süresinin uzun açıklaması hakkında bana yardımcı olur musunuz ?


  2. 19.Aralık.2010, 16:22
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



  3. 19.Aralık.2010, 19:35
    2
    hanne_65
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 07.Aralık.2010
    Üye No: 81220
    Mesaj Sayısı: 48
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 1

    Yanıt: ihlas süresinin uzun açıklaması




    bismillahirrahmani rahim(rahman ve rahim olan allahın adıyla başlarım.)
    kulhüvallahü ehed(deki: o allahtır, tektir!)
    allahüssemed(allah herşeyden müstağni, herşey ise ona muhtaçtır!)
    lem yelid velem yüled.(o,dogurmadı ve dogurulmadı!)
    velem yekun lehü kufuven ehed(hiçbir şey o'nundengi değildir!)


  4. 19.Aralık.2010, 19:35
    2
    hanne_65 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üye



    bismillahirrahmani rahim(rahman ve rahim olan allahın adıyla başlarım.)
    kulhüvallahü ehed(deki: o allahtır, tektir!)
    allahüssemed(allah herşeyden müstağni, herşey ise ona muhtaçtır!)
    lem yelid velem yüled.(o,dogurmadı ve dogurulmadı!)
    velem yekun lehü kufuven ehed(hiçbir şey o'nundengi değildir!)


  5. 20.Aralık.2010, 02:40
    3
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Yanıt: ihlas süresinin uzun açıklaması

    Kuran’ın üçte biri” - İhlâs Sûresi’nin anlamı üzerine

    Kur’an; Allah’ın şümullü biçimde insana hitap ettiği, konuları açısından ise büyük çeşitlilik gösteren bir kitaptır. Allah’ın kelâmı (Kelâmullah) olarak da adlandırılan Kur’an; küçük kıssalardan, emir ve yasaklara varana kadar muhtelif konuları ihtiva etmektedir. Bununla beraber Kur’an’da en ehemmiyet verilen hususlardan bir tanesi Allah’ın bilinip idrak edilmesi veya Allah inancı şuururunun yerleştirilmesidir.

    İnsanın, yaradanını doğru bir biçimde tanıyıp, edindiği hakikî Allah anlayışını içselleştirmesi büyük bir önem arzetmektedir. Allah’a iman; mü’min bir insanın, O’nun uğrunda yola çıkarken attığı ilk adımdır. Aslında, mevcudiyetini kitaplar ve nebiler aracılığı ile insana tebliğ etmek sûretiyle ilk adımı yaradan atmıştır. Aynı zamanda tek bir ilaha iman bütün bir itikadın da – ki sadece İslâm’da değil – temelidir.

    Allah’ın bahsolunan ilk adımı atmış olması, insana da Kur’an vasıtası ile bir cüz’ünü verdiği ilmi sayesindedir. Allah, Kur’an’da zâtını farklı sıfatlarla ta’rif etmiştir. Bununla birlikte, Allah’ın sıfatlarının önemli bir kısmının bir araraya getirilmiş hali olan Esmau’l-Husna (en Güzel İsimler) Kur’an-ı Kerim’de yer almaktadır. Merhametinin sınırsızlığını ifade eden Rahman ve adaletinin kuşatıcılığını bildiren Adl gibi en güzel isimler Esma ul-Husna’dandır.

    Tek bir Allah’a iman ile doğrudan alakalı olan bir başka husus ise, Allah ile insan arasındaki sevgi bağıdır. Acaba tanımadan Allah’ı sevebilmemiz mümkün müdür? Bir insanı – kadın, erkek, çocuk yahut bir arkadaşımız – niteliklerini bilmeden sevmek mümkün müdür? İnsanların kahir ekseriyeti bu soruya “hayır” cevabını vereceklerdir. Çok kolaylıkla telâffuz ettiğimiz sevgiler genellikle kalbe intikal edemeden dudaklarımızda kalmaktadırlar.

    Pekala, öyleyse, Allah’ı nasıl tasavvur edebiliriz? Bu suale, doğru bir cevap bulabilmek için Kelamullah’ı daha derinden mütalaa etmek durumundayız. İhlâs Sûresi; çok kısa bir sûre olmakla beraber, bir hadise göre mana olarak Kur’an’ın üçte birine denktir. Allah’ın sıfatlarından bahseden sıkı sıkıya örülmüş bir metin olarak nazil olmuş olan İhlâs Sûresi’nin bu denli ehemmiyetli olması, muhakkak ki ihtiva ettiği mana ile irtibatlıdır. Bu vecheden bakınca, onu Allah’ın “kartviziti” gibi anlayabiliriz, zira O’nun hakkındaki en mühim ma’lumat dört ayet-i kerime ile İhlâs Sûresi’nde bildirilmiştir:

    „De ki: O, Allah, birdir. Allah, her yönden eksiksizdir ve her dileğin merciidir, her şey kendisine muhtâc olan Şanlı, Uludur. O, doğurmadı ve doğurulmadı. O’na hiçbir şey denk de olmadı.” (İhlâs Sûresi, [112:1-4])

    Yüce Allah ilk ayette kendisini bir çok tanrıdan birisi olarak değil, bilakis tek olan (ehad) Allah olarak tavsif etmektedir. O’nun şeriki yoktur. Bundan yaklaşık 1400 sene önce, Efendimiz’in (sav) zamanında insanlar putlara tapmakta idiler. Bu çok tanrıcılık zamanımızda farklı bir kisveye bürünmek sûretiyle varlığını devam ettirmektedir. Çok tanrıcılık; bugün karşımıza bir zamanlar olduğu kadarki görüntüsü ile, yani putperestlik olarak değil; batıl inanç ve bir nevi maddî servetin tanrılaştırılması şeklinde zuhur ediyor. Bu sûrenin işaret ettiği nokta ise tek tanrıcılığın tekamül noktası olan tevhid inancıdır.

    Allah, sûrenin ikinci ayetinde, bizlere kendisinin mutlak olduğunu bildirmektedir. Buna mukabil biz insanlar ise her zaman nakıs bulunmaktayız ve kendimize mutlakiyet izafe edemeyiz. Zira, mevcudiyetimiz başka birçok unsura bağımlıdır. Ancak Allah-u Teala varlığı için başka hiçbir şeye ihtiyaç duymaz.

    Bir sonraki ayetten ise O’nun doğurmadığını ve doğrulmadığını öğreniyoruz. Buna karşın bütün insanlar doğum vasıtası ile dünyaya gözlerini açmış, yeni nesiller dünyaya getirme istidadını ise tabii bir donanım olarak bünyelerinde bulundurmaktadırlar. İnsanın – insan olarak mevcudiyetinin – bir başlangıç ve – ölüm ile olmak üzere – bir bitiş noktası vardır. Allah’ın da başka tanrılar vücuda getirdiği gibi bir düşünce temelli yanlıştır. Mesela, İslam’ın ilk zamanlarında melekler Tanrı’nın kızı şeklinde kabul edilmekte idiler. Allah, bu anlayışı İhlâs Sûresi’nin nüzulü ile kat’i sûrette yasaklamıştır.
    Dördüncü ve son ayette Allah, açık bir beyan ile hiçbir şeyin – ne bir gücün ne de bir insanın – kendisine denk olmadığını bildiriyor. Tek olan Allah’a iman, onunla mukayese edilebilecek ve ondan başka ibadete layık olan bir varlığın olmadığı gösterilerek bir kere daha vurgulanıyor.

    İhlâs sûresinin bize verdiği ana mesaj, tek olan Allah’a iman etmektir. Onun 6000 küsür ayet içerisinde böylesine bir kıymete haiz olmasının nedeni de budur. Kur’an’ın rehberliğinde Hakk’ı tanıma yolunda atılacak adımlar, Allah ile olan rabıtamızda bir temel vazifesi gören ilah tasavvurunu da önemli ve bir doğru biçimde şekillendirecektir.

    ( Hüsnü Yavuz Aytekin)


  6. 20.Aralık.2010, 02:40
    3
    Silent and lonely rains
    Kuran’ın üçte biri” - İhlâs Sûresi’nin anlamı üzerine

    Kur’an; Allah’ın şümullü biçimde insana hitap ettiği, konuları açısından ise büyük çeşitlilik gösteren bir kitaptır. Allah’ın kelâmı (Kelâmullah) olarak da adlandırılan Kur’an; küçük kıssalardan, emir ve yasaklara varana kadar muhtelif konuları ihtiva etmektedir. Bununla beraber Kur’an’da en ehemmiyet verilen hususlardan bir tanesi Allah’ın bilinip idrak edilmesi veya Allah inancı şuururunun yerleştirilmesidir.

    İnsanın, yaradanını doğru bir biçimde tanıyıp, edindiği hakikî Allah anlayışını içselleştirmesi büyük bir önem arzetmektedir. Allah’a iman; mü’min bir insanın, O’nun uğrunda yola çıkarken attığı ilk adımdır. Aslında, mevcudiyetini kitaplar ve nebiler aracılığı ile insana tebliğ etmek sûretiyle ilk adımı yaradan atmıştır. Aynı zamanda tek bir ilaha iman bütün bir itikadın da – ki sadece İslâm’da değil – temelidir.

    Allah’ın bahsolunan ilk adımı atmış olması, insana da Kur’an vasıtası ile bir cüz’ünü verdiği ilmi sayesindedir. Allah, Kur’an’da zâtını farklı sıfatlarla ta’rif etmiştir. Bununla birlikte, Allah’ın sıfatlarının önemli bir kısmının bir araraya getirilmiş hali olan Esmau’l-Husna (en Güzel İsimler) Kur’an-ı Kerim’de yer almaktadır. Merhametinin sınırsızlığını ifade eden Rahman ve adaletinin kuşatıcılığını bildiren Adl gibi en güzel isimler Esma ul-Husna’dandır.

    Tek bir Allah’a iman ile doğrudan alakalı olan bir başka husus ise, Allah ile insan arasındaki sevgi bağıdır. Acaba tanımadan Allah’ı sevebilmemiz mümkün müdür? Bir insanı – kadın, erkek, çocuk yahut bir arkadaşımız – niteliklerini bilmeden sevmek mümkün müdür? İnsanların kahir ekseriyeti bu soruya “hayır” cevabını vereceklerdir. Çok kolaylıkla telâffuz ettiğimiz sevgiler genellikle kalbe intikal edemeden dudaklarımızda kalmaktadırlar.

    Pekala, öyleyse, Allah’ı nasıl tasavvur edebiliriz? Bu suale, doğru bir cevap bulabilmek için Kelamullah’ı daha derinden mütalaa etmek durumundayız. İhlâs Sûresi; çok kısa bir sûre olmakla beraber, bir hadise göre mana olarak Kur’an’ın üçte birine denktir. Allah’ın sıfatlarından bahseden sıkı sıkıya örülmüş bir metin olarak nazil olmuş olan İhlâs Sûresi’nin bu denli ehemmiyetli olması, muhakkak ki ihtiva ettiği mana ile irtibatlıdır. Bu vecheden bakınca, onu Allah’ın “kartviziti” gibi anlayabiliriz, zira O’nun hakkındaki en mühim ma’lumat dört ayet-i kerime ile İhlâs Sûresi’nde bildirilmiştir:

    „De ki: O, Allah, birdir. Allah, her yönden eksiksizdir ve her dileğin merciidir, her şey kendisine muhtâc olan Şanlı, Uludur. O, doğurmadı ve doğurulmadı. O’na hiçbir şey denk de olmadı.” (İhlâs Sûresi, [112:1-4])

    Yüce Allah ilk ayette kendisini bir çok tanrıdan birisi olarak değil, bilakis tek olan (ehad) Allah olarak tavsif etmektedir. O’nun şeriki yoktur. Bundan yaklaşık 1400 sene önce, Efendimiz’in (sav) zamanında insanlar putlara tapmakta idiler. Bu çok tanrıcılık zamanımızda farklı bir kisveye bürünmek sûretiyle varlığını devam ettirmektedir. Çok tanrıcılık; bugün karşımıza bir zamanlar olduğu kadarki görüntüsü ile, yani putperestlik olarak değil; batıl inanç ve bir nevi maddî servetin tanrılaştırılması şeklinde zuhur ediyor. Bu sûrenin işaret ettiği nokta ise tek tanrıcılığın tekamül noktası olan tevhid inancıdır.

    Allah, sûrenin ikinci ayetinde, bizlere kendisinin mutlak olduğunu bildirmektedir. Buna mukabil biz insanlar ise her zaman nakıs bulunmaktayız ve kendimize mutlakiyet izafe edemeyiz. Zira, mevcudiyetimiz başka birçok unsura bağımlıdır. Ancak Allah-u Teala varlığı için başka hiçbir şeye ihtiyaç duymaz.

    Bir sonraki ayetten ise O’nun doğurmadığını ve doğrulmadığını öğreniyoruz. Buna karşın bütün insanlar doğum vasıtası ile dünyaya gözlerini açmış, yeni nesiller dünyaya getirme istidadını ise tabii bir donanım olarak bünyelerinde bulundurmaktadırlar. İnsanın – insan olarak mevcudiyetinin – bir başlangıç ve – ölüm ile olmak üzere – bir bitiş noktası vardır. Allah’ın da başka tanrılar vücuda getirdiği gibi bir düşünce temelli yanlıştır. Mesela, İslam’ın ilk zamanlarında melekler Tanrı’nın kızı şeklinde kabul edilmekte idiler. Allah, bu anlayışı İhlâs Sûresi’nin nüzulü ile kat’i sûrette yasaklamıştır.
    Dördüncü ve son ayette Allah, açık bir beyan ile hiçbir şeyin – ne bir gücün ne de bir insanın – kendisine denk olmadığını bildiriyor. Tek olan Allah’a iman, onunla mukayese edilebilecek ve ondan başka ibadete layık olan bir varlığın olmadığı gösterilerek bir kere daha vurgulanıyor.

    İhlâs sûresinin bize verdiği ana mesaj, tek olan Allah’a iman etmektir. Onun 6000 küsür ayet içerisinde böylesine bir kıymete haiz olmasının nedeni de budur. Kur’an’ın rehberliğinde Hakk’ı tanıma yolunda atılacak adımlar, Allah ile olan rabıtamızda bir temel vazifesi gören ilah tasavvurunu da önemli ve bir doğru biçimde şekillendirecektir.

    ( Hüsnü Yavuz Aytekin)


  7. 20.Aralık.2010, 08:37
    4
    YaZaROW
    Emekli

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 31.Temmuz.2010
    Üye No: 77650
    Mesaj Sayısı: 1,125
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 0

    Yanıt: ihlas süresinin uzun açıklaması

    Kardeş sanırım uzun açıklamasından kastınız tefsiriydi. Yani ben bunu böyle anladım ve buyrun İbn'i Kesir tefsiri.


    ÎHLÂS SÜRESİ


    (Mekke'de nazil olmuştur.)


    Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
    1 — De ki: O Allah, bir tektir.
    2 — Allah'tır, Samed'dir.
    3 — Doğurmamış ve doğurulmamıştır.
    4 — Hiç bir şey O'na denk değildir.

    Bu sûrenin nüzul sebebi daha önce geçmişti. İkrime der ki: Yahudîler; biz Allah'ın oğlu Uzeyr'e tapıyoruz, dediler. Hıristiyanlar da; biz Allah'ın oğlu Mesih'e tapıyoruz, dediler. Mecûsîler; biz aya ve güneşe tapıyoruz, dediler. Müşrikler; biz putlara tapıyoruz, dediler. Bunun üze-rine Allah Teâlâ da Rasûlüne: «De ki; O Allah, bir tektir.» âyetini in-dirdi. O, birdir ve tektir. Benzeri olmadığı gibi veziri, şeriki, dengi de yoktur. Bu ifâde isbât sadedinde yalnızca Allah için kullanılır. Başka birisi için kullanılmaz. Çünkü O, sıfatlarının ve fiillerinin tümünde en mükemmelidir.
    «Allahtır, Samed'dir.» İkrime, îbn Abbâs'tan nakleder ki: Bütün mahlûkâtm ihtiyâç ve isteklerinde kendisine dayandıkları zâttır. Ali İbn Ebu Talha, İbn Abbâs'tan nakleder ki; o, bu âyete şöyle mânâ ver-miştir: O, lutfunda mükemmel olan efendidir. Şerefi en üstün olan Şe-riftir. Azameti en yüce olan Azîm'dir. Hilmi en mükemmel olan Halîm'-. dir. İlmi en mükemmel olan Alîm'dir. Hikmeti kemâle ermiş bulunan Hakîm'dir. Her türlü şeref ve yücelikte mükemmelin kendisidir. O, Al-lah'tır tenzih ederiz O'nu. O'nun sıfatları bunlardır. O'ndan başkası için bu sıfatlar kullanılmaz. O'nun dengi yoktur. O'nun gibi hiç bir şey yoktur. Vâhid, Kahhâr olan Allah'ı teşbih ederiz.
    A'meş, Şekîk kanalıyla Ebu Vâil'den nakleder ki Samed kelimesi; efendilikte son dereceye varmış olan efendi demektir. Âsim da bu riva-yeti Ebu Vâil kanalıyla tbn Mes'ûd'dan nakleder.
    Mâlik, Zeyd İbn Eslem'den naklen der ki: Samed; efendi, demek-tir. Hasan ve Katâde de; yaratıklarından sonra bakî kalan, demektir derler. Yine Hasan der ki: Samed; hiç zeval bulmayan Hayy ve Kay-yûm, demektir. îkrime ise; kendisinden hiç bir şey çıkmayan ve bir şey yemeyen anlamına gelir, der.
    Rebî' İbn Enes; Samed, doğmamış ve doğurulmamış olan demek-tir. Sanki o ikinci âyetteki: «Doğurmamış ve doğurulmamıştır.» kavlini Samed'in tefsiri olarak kabul etmektedir ki bu, sağlam bir tefsirdir. Bu konuda İbn Cerîr'in Übeyy îbn Kâ'b'tan naklettiği hadîs yukarıda geç-mişti. O hadîs te açıkça bu mânâyı destekler.
    Abdullah İbn Mes'ûd, Abdullah İbn Abbâs, Saîd İbn Müseyyeb, Mü-câhid, Abdullah İbn Büreyde, İkrime, Saîd îbn Cübeyr, Atâ İbn Ebu Rebâh, Atıyye el-Avfî, Dahhâk ve Süddî; Samed kelimesinin, Jcarnı ol-mayan, anlamına geldiğini belirtirler.- Süfyân es-Sevrî de Mansûr kana-lıyla Mücâhid'den; Samed kelimesinin, içinde boşluğu bulunmayan an-lamına geldiğini bildirir. Şa'bî ise bu kelimenin, yemek yemeyen ve içecek içmeyen demek olduğunu söyler. Abdullah İbn Büreyde de bu-nun; parlayan nûr anlamına geldiğini, bildirir. Bütün bu rivayetleri İbn Ebu Hatim, Beyhâkî, Taberânî rivayet edip anlatırlar. Ebu Ca'fer îbn Cerîr Taberî de bunların çoğunu kendi isnâdıyla beraber nakleder ve der ki; Bana Abbâs İbn Ebu Tâlib... Büreyde'den nakletti ki —ben onun bu ifâdeyi peygambere kadar ulaştırdığını biliyorum— Samed; karnı olmayan, demektir. Bu, gerçekten garîbtir. Doğru olan, bunun Abdul-lah Ibn Büreyde'den mevkuf olarak nakledilmesidir.



  8. 20.Aralık.2010, 08:37
    4
    YaZaROW - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Emekli
    Kardeş sanırım uzun açıklamasından kastınız tefsiriydi. Yani ben bunu böyle anladım ve buyrun İbn'i Kesir tefsiri.


    ÎHLÂS SÜRESİ


    (Mekke'de nazil olmuştur.)


    Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
    1 — De ki: O Allah, bir tektir.
    2 — Allah'tır, Samed'dir.
    3 — Doğurmamış ve doğurulmamıştır.
    4 — Hiç bir şey O'na denk değildir.

    Bu sûrenin nüzul sebebi daha önce geçmişti. İkrime der ki: Yahudîler; biz Allah'ın oğlu Uzeyr'e tapıyoruz, dediler. Hıristiyanlar da; biz Allah'ın oğlu Mesih'e tapıyoruz, dediler. Mecûsîler; biz aya ve güneşe tapıyoruz, dediler. Müşrikler; biz putlara tapıyoruz, dediler. Bunun üze-rine Allah Teâlâ da Rasûlüne: «De ki; O Allah, bir tektir.» âyetini in-dirdi. O, birdir ve tektir. Benzeri olmadığı gibi veziri, şeriki, dengi de yoktur. Bu ifâde isbât sadedinde yalnızca Allah için kullanılır. Başka birisi için kullanılmaz. Çünkü O, sıfatlarının ve fiillerinin tümünde en mükemmelidir.
    «Allahtır, Samed'dir.» İkrime, îbn Abbâs'tan nakleder ki: Bütün mahlûkâtm ihtiyâç ve isteklerinde kendisine dayandıkları zâttır. Ali İbn Ebu Talha, İbn Abbâs'tan nakleder ki; o, bu âyete şöyle mânâ ver-miştir: O, lutfunda mükemmel olan efendidir. Şerefi en üstün olan Şe-riftir. Azameti en yüce olan Azîm'dir. Hilmi en mükemmel olan Halîm'-. dir. İlmi en mükemmel olan Alîm'dir. Hikmeti kemâle ermiş bulunan Hakîm'dir. Her türlü şeref ve yücelikte mükemmelin kendisidir. O, Al-lah'tır tenzih ederiz O'nu. O'nun sıfatları bunlardır. O'ndan başkası için bu sıfatlar kullanılmaz. O'nun dengi yoktur. O'nun gibi hiç bir şey yoktur. Vâhid, Kahhâr olan Allah'ı teşbih ederiz.
    A'meş, Şekîk kanalıyla Ebu Vâil'den nakleder ki Samed kelimesi; efendilikte son dereceye varmış olan efendi demektir. Âsim da bu riva-yeti Ebu Vâil kanalıyla tbn Mes'ûd'dan nakleder.
    Mâlik, Zeyd İbn Eslem'den naklen der ki: Samed; efendi, demek-tir. Hasan ve Katâde de; yaratıklarından sonra bakî kalan, demektir derler. Yine Hasan der ki: Samed; hiç zeval bulmayan Hayy ve Kay-yûm, demektir. îkrime ise; kendisinden hiç bir şey çıkmayan ve bir şey yemeyen anlamına gelir, der.
    Rebî' İbn Enes; Samed, doğmamış ve doğurulmamış olan demek-tir. Sanki o ikinci âyetteki: «Doğurmamış ve doğurulmamıştır.» kavlini Samed'in tefsiri olarak kabul etmektedir ki bu, sağlam bir tefsirdir. Bu konuda İbn Cerîr'in Übeyy îbn Kâ'b'tan naklettiği hadîs yukarıda geç-mişti. O hadîs te açıkça bu mânâyı destekler.
    Abdullah İbn Mes'ûd, Abdullah İbn Abbâs, Saîd İbn Müseyyeb, Mü-câhid, Abdullah İbn Büreyde, İkrime, Saîd îbn Cübeyr, Atâ İbn Ebu Rebâh, Atıyye el-Avfî, Dahhâk ve Süddî; Samed kelimesinin, Jcarnı ol-mayan, anlamına geldiğini belirtirler.- Süfyân es-Sevrî de Mansûr kana-lıyla Mücâhid'den; Samed kelimesinin, içinde boşluğu bulunmayan an-lamına geldiğini bildirir. Şa'bî ise bu kelimenin, yemek yemeyen ve içecek içmeyen demek olduğunu söyler. Abdullah İbn Büreyde de bu-nun; parlayan nûr anlamına geldiğini, bildirir. Bütün bu rivayetleri İbn Ebu Hatim, Beyhâkî, Taberânî rivayet edip anlatırlar. Ebu Ca'fer îbn Cerîr Taberî de bunların çoğunu kendi isnâdıyla beraber nakleder ve der ki; Bana Abbâs İbn Ebu Tâlib... Büreyde'den nakletti ki —ben onun bu ifâdeyi peygambere kadar ulaştırdığını biliyorum— Samed; karnı olmayan, demektir. Bu, gerçekten garîbtir. Doğru olan, bunun Abdul-lah Ibn Büreyde'den mevkuf olarak nakledilmesidir.



  9. 20.Aralık.2010, 08:37
    5
    YaZaROW
    Emekli

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 31.Temmuz.2010
    Üye No: 77650
    Mesaj Sayısı: 1,125
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 0

    Yanıt: ihlas süresinin uzun açıklaması

    Hafız Ebu'l-Kâsım et-Taberânî Sünnet bahsinde, Samed kelimesinin tefsîriyle ilgili yukarıda söylenenlerin pek çoğunu irâd ettikten sonra şöyle der: Bütün bunlar, sahihtir. Bu, Azîz ve Celîl olan Rabbımızm sı-fatlandır. İhtiyâçlar konusunda kendisine başvurulan O'dur. Cömert-liği ve lütufkârlığı son haddine ulaşmış olan O'dur. O, karnı olmayan, yeyip içmeyen Samed'dir. Ve O, yaratıklarından sonra bakî kalandır. Beyhâkî de buna benzer bir rivayeti nakleder.
    «Doğurmamış ve doğurulmamıştır. Hiç bir şey O'na denk değildir.» Ne onun çocuğu vardır, ne babası, ne de eşi. Mücâhid, «Hiç bir şey O'na denk değildir.» kavline; O'nun eşi yoktur, diye mânâ vermiştir. Bu, Al-lah Teâlâ'mn şu kavli gibidir: «Gökleri ve yeri yoktan var edendir. Onun nasıl çocuğu olabilir? O'nun bir eşi de yoktur. Ve her şeyi O ya-ratmıştır. O, her şeyi en iyi bilendir.» (En'âm, 101) Yani O, her şeyin sahibi ve yaratanıdır. Öyleyse yaratıklarından O'nun benzeri ve eşi, ya-hut O'na yaklaşan nasıl bulunabilir? O, yücedir, mukaddestir, münez-zehtir. Tıpkı Allah Teâlâ'mn diğer âyet-i kerîme'lerde buyurduğu gibi: «Bir kısım kimseler: Rahman çocuk edindi, dediler. Andolsun ki; orta-ya çok kötü bir şey attınız. Neredeyse gökler parçalanacak, yer yarıla-cak ve dağlar göçecekti; Rahmân'a çocuk isnâd etmelerinden ötürü. Oysa Rahmân'a çocuk edinmek yaraşmaz. Çünkü göklerde ve yerde olan her şey, Rahmân'a kul olarak gelecektir. Andolsun ki, ilmi onlan ku-şatmış ve teker teker saymıştır. Hepsi kıyamet günü O'na tek olarak gelecektir.» (Meryem, 88-95) Ve yine Enbiyâ sûresinde şöyle buyurmak-tadır: «Dediler ki: Rahman çocuk edindi. O'nun sânı yücedir. Hayır, onlar ikram edilmiş kullardır. Onlar sözle asla O'nun önüne geçemez-ler. Ancak O'nun emriyle hareket ederler.» (Enbiyâ, 26-27) Sâffât sû-resinde ise şöyle buyurur: «O'nunla cinler arasında bir neseb bağı uy-durdular. Andolsun ki; cinler de, onların götürüleceklerini bilmektedir-ler. Allah, onların nitelendirdiklerinden münezzehtir.» (Sâffât, 158-159) Buhârî'nin Sahîh'inde buyurulur ki: İşittiği eziyyetlere Allah'tan daha çok sabreden hiç bir kimse yoktur. Kullar O'nun çocukları olduğunu iddia ederler de O, yine kendilerini rızıklandmp sağlıklı oiaraK yaşatır. Buhârî der ki: Bize Ebû Yemân... Ebu Hüreyre'den nakletti ki; Rasü-lullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Azîz ve Celîl olan Allah buyurdu ki: Âdemoğlu hiç hakkı yokken Beni yalanladı. Hiç yeri yokken Bana küfretti. Onun Beni yalanlaması; beni ilk yarattığı gibi geri döndüremez, deme-sidir. Halbuki ilk yaratma, Benim için geri döndürmeden daha zor de-ğildir. Onun Bana küfrü ise; Allah çocuk edindi, demesidir. Halbuki Ben, bir ve tekim. Doğurmamış ve doğurulmamış olan Samed'im. Eşi ve benzeri bulunmayanım. Bu rivayeti aynı şekilde Abdürrezzâk... Ebu Hüreyre'den nakleder. Ancak bu şekliyle her iki rivayette de Buhârî münferid kalmıştır.


  10. 20.Aralık.2010, 08:37
    5
    YaZaROW - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Emekli
    Hafız Ebu'l-Kâsım et-Taberânî Sünnet bahsinde, Samed kelimesinin tefsîriyle ilgili yukarıda söylenenlerin pek çoğunu irâd ettikten sonra şöyle der: Bütün bunlar, sahihtir. Bu, Azîz ve Celîl olan Rabbımızm sı-fatlandır. İhtiyâçlar konusunda kendisine başvurulan O'dur. Cömert-liği ve lütufkârlığı son haddine ulaşmış olan O'dur. O, karnı olmayan, yeyip içmeyen Samed'dir. Ve O, yaratıklarından sonra bakî kalandır. Beyhâkî de buna benzer bir rivayeti nakleder.
    «Doğurmamış ve doğurulmamıştır. Hiç bir şey O'na denk değildir.» Ne onun çocuğu vardır, ne babası, ne de eşi. Mücâhid, «Hiç bir şey O'na denk değildir.» kavline; O'nun eşi yoktur, diye mânâ vermiştir. Bu, Al-lah Teâlâ'mn şu kavli gibidir: «Gökleri ve yeri yoktan var edendir. Onun nasıl çocuğu olabilir? O'nun bir eşi de yoktur. Ve her şeyi O ya-ratmıştır. O, her şeyi en iyi bilendir.» (En'âm, 101) Yani O, her şeyin sahibi ve yaratanıdır. Öyleyse yaratıklarından O'nun benzeri ve eşi, ya-hut O'na yaklaşan nasıl bulunabilir? O, yücedir, mukaddestir, münez-zehtir. Tıpkı Allah Teâlâ'mn diğer âyet-i kerîme'lerde buyurduğu gibi: «Bir kısım kimseler: Rahman çocuk edindi, dediler. Andolsun ki; orta-ya çok kötü bir şey attınız. Neredeyse gökler parçalanacak, yer yarıla-cak ve dağlar göçecekti; Rahmân'a çocuk isnâd etmelerinden ötürü. Oysa Rahmân'a çocuk edinmek yaraşmaz. Çünkü göklerde ve yerde olan her şey, Rahmân'a kul olarak gelecektir. Andolsun ki, ilmi onlan ku-şatmış ve teker teker saymıştır. Hepsi kıyamet günü O'na tek olarak gelecektir.» (Meryem, 88-95) Ve yine Enbiyâ sûresinde şöyle buyurmak-tadır: «Dediler ki: Rahman çocuk edindi. O'nun sânı yücedir. Hayır, onlar ikram edilmiş kullardır. Onlar sözle asla O'nun önüne geçemez-ler. Ancak O'nun emriyle hareket ederler.» (Enbiyâ, 26-27) Sâffât sû-resinde ise şöyle buyurur: «O'nunla cinler arasında bir neseb bağı uy-durdular. Andolsun ki; cinler de, onların götürüleceklerini bilmektedir-ler. Allah, onların nitelendirdiklerinden münezzehtir.» (Sâffât, 158-159) Buhârî'nin Sahîh'inde buyurulur ki: İşittiği eziyyetlere Allah'tan daha çok sabreden hiç bir kimse yoktur. Kullar O'nun çocukları olduğunu iddia ederler de O, yine kendilerini rızıklandmp sağlıklı oiaraK yaşatır. Buhârî der ki: Bize Ebû Yemân... Ebu Hüreyre'den nakletti ki; Rasü-lullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Azîz ve Celîl olan Allah buyurdu ki: Âdemoğlu hiç hakkı yokken Beni yalanladı. Hiç yeri yokken Bana küfretti. Onun Beni yalanlaması; beni ilk yarattığı gibi geri döndüremez, deme-sidir. Halbuki ilk yaratma, Benim için geri döndürmeden daha zor de-ğildir. Onun Bana küfrü ise; Allah çocuk edindi, demesidir. Halbuki Ben, bir ve tekim. Doğurmamış ve doğurulmamış olan Samed'im. Eşi ve benzeri bulunmayanım. Bu rivayeti aynı şekilde Abdürrezzâk... Ebu Hüreyre'den nakleder. Ancak bu şekliyle her iki rivayette de Buhârî münferid kalmıştır.


  11. 20.Aralık.2010, 08:37
    6
    YaZaROW
    Emekli

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 31.Temmuz.2010
    Üye No: 77650
    Mesaj Sayısı: 1,125
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 0

    Yanıt: ihlas süresinin uzun açıklaması

    İzahı


    Buradaki «O» zamiri, şe'n içindir. «Allah bir tektir.» dediğimizde; o, O'nun şe'ni demektir. Sözgelimi siz; Zeyd dışarı çıkmıştır, dediğinizde; onun o andaki hali böyledir, demek istemişsinizdir. Yani mes'ele şudur: Allah bir tektir, O'nun ikincisi yoktur. Burada o zamiri (gramer yönün-den) mübtedâdır, arkasından gelen cümle de bunun haberidir. Zami-rin bir mercie ihtiyâcı yoktur, çünkü o, müfred hükmündedir. Tıpkı si-zin; Zeyd senin çocuğundur, sözünüz gibi. Yani o, mânâ bakımından daha başlangıç durumundadır, mübtedâdır. «Allah bir tektir.» kavli, Al-lah'ın bütünüyle ondan ibaret olduğu bir şe'ni (hali) ifâde eder. Zeyd'-in babası gitmiştir, sözü ise böyle değildir. Çünkü Zeyd ve babası git-miştir, sözleri farklı iki mânâya delâlet eder. Binâenaleyh bunların ikisinin birleştirilmesini gerektiren bir edat lâzımdır. İbn Abbâs (r.a.) tan nakledilir ki: Kureyş'liler Hz. Muhammed'e; bizi kendisine davet ettiğin Rabbını bize anlat, demişler de bu âyet nazil olmuş. Yani nite-liğini sorduğunuz zât, o bir tek olan Allah'tır. Bu takdirde (gramer ba-kımından) «bir tektir» sözü hazfedilmiş olan bir mübtedânın haberi olur. Yani o bir tektir, demektir. Bu da aynı mânâya gelir.
    Akıl bakımından O'nun bir tek olduğuna gelince; âlemin yaratıl-masında ve idaresinde, ya tek başına O, yeterli olacaktır veya olmaya-caktır. Eğer yeterli olursa diğeri lüzumsuz olacaktır ve ona ihtiyâç du-yulmayacaktır. Bu ise, O'nun eksik olduğunu gösterir. Eksik olan da tanrı olamaz.
    Eğer âlemin yaratılması ve yönetilmesinde bir tek tanrı yeterli de-ğilse; o zaman bu eksik demektir. Akıl, failin mef'ûle (etkilenenin et-kileyene) muhtâc olmasını gerekli kılar. Fail ise mef'ûl için yeterlidir. Birden fazla fâii bulunması halinde bir failin diğerine tercih edilmesini gerektiren bir neden bulunmaz. Bu ise sonsuza kadar sayısız faillerin bulunmasını öngörür ki muhaldir. Öyle ise iki tanrının bulunması mu-haldir.
    Diğer taraftan, iki yaratıcıdan birisi fiillerinden bir kısmını diğe-rinden ya gizleyecektir veya gizleyemeyecektir. Gizleyebilirse; gizleme-si diğerinin bundan habersiz olması demektir. Gizleyemezse bu takdir-de onun âciz olması îcâbeder.
    Hem biz iki yok farzetsek ve bu yok olanlar da vücûdu mümkün olsa bu ikisinden biri o yoku var etme gücüne sahip olmazsa, onlardan her birisi âciz olur. Âciz ise tanrı olamaz. Birisinin var etmeye gücü yetse de diğerinin yetmese, diğeri ilâh olabilir. Hepsi birlikte muktedir olurlarsa ya birleşerek yoku var edeceklerdir ki, bu takdirde her biri diğerinin yardımına muhtaç olur. Binâenaleyh her biri âciz olacaktır. Eğer iki ilâhtan her biri yoku var etmeye başlı başına muktedir olursa ve bunlardan birisi de yoktan var edecek olursa, ikincisi ya var etme gücüne sahip olduğu halde var etmemiş olacaktır ki bu, muhaldir. Eğer var etme gücüne sahip olamazsa bu takdirde birincisi ikincisinin kudre-tini ortadan kaldıracaktır ve o birincinin gücü altında ezilip âciz duru-ma düşecektir. Bu takdirde de o, tanrı olamayacaktır.
    Eğer derseniz ki: Birisi kendi gücünün yettiğini yoktan var ederse, var ettikten sonra onun kudreti yok olmuştur, bu takdirde diğerinin kendi nefsini âciz kılması gerekecektir. Ben derim ki: Birisi kendi gücü dâhilinde bulunanı yoktan var edince, onun var etme gücü tükenmiş olacaktır. Var etme gücü tükenen ise âciz olmaz, ancak ortak olan di-ğeri kendi gücünü tüketmemiş olacaktır. Yani birinin gücü diğerinin gücü nedeniyle tükenmiş olacaktır ki bu da ona acz isnadıdır.


  12. 20.Aralık.2010, 08:37
    6
    YaZaROW - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Emekli
    İzahı


    Buradaki «O» zamiri, şe'n içindir. «Allah bir tektir.» dediğimizde; o, O'nun şe'ni demektir. Sözgelimi siz; Zeyd dışarı çıkmıştır, dediğinizde; onun o andaki hali böyledir, demek istemişsinizdir. Yani mes'ele şudur: Allah bir tektir, O'nun ikincisi yoktur. Burada o zamiri (gramer yönün-den) mübtedâdır, arkasından gelen cümle de bunun haberidir. Zami-rin bir mercie ihtiyâcı yoktur, çünkü o, müfred hükmündedir. Tıpkı si-zin; Zeyd senin çocuğundur, sözünüz gibi. Yani o, mânâ bakımından daha başlangıç durumundadır, mübtedâdır. «Allah bir tektir.» kavli, Al-lah'ın bütünüyle ondan ibaret olduğu bir şe'ni (hali) ifâde eder. Zeyd'-in babası gitmiştir, sözü ise böyle değildir. Çünkü Zeyd ve babası git-miştir, sözleri farklı iki mânâya delâlet eder. Binâenaleyh bunların ikisinin birleştirilmesini gerektiren bir edat lâzımdır. İbn Abbâs (r.a.) tan nakledilir ki: Kureyş'liler Hz. Muhammed'e; bizi kendisine davet ettiğin Rabbını bize anlat, demişler de bu âyet nazil olmuş. Yani nite-liğini sorduğunuz zât, o bir tek olan Allah'tır. Bu takdirde (gramer ba-kımından) «bir tektir» sözü hazfedilmiş olan bir mübtedânın haberi olur. Yani o bir tektir, demektir. Bu da aynı mânâya gelir.
    Akıl bakımından O'nun bir tek olduğuna gelince; âlemin yaratıl-masında ve idaresinde, ya tek başına O, yeterli olacaktır veya olmaya-caktır. Eğer yeterli olursa diğeri lüzumsuz olacaktır ve ona ihtiyâç du-yulmayacaktır. Bu ise, O'nun eksik olduğunu gösterir. Eksik olan da tanrı olamaz.
    Eğer âlemin yaratılması ve yönetilmesinde bir tek tanrı yeterli de-ğilse; o zaman bu eksik demektir. Akıl, failin mef'ûle (etkilenenin et-kileyene) muhtâc olmasını gerekli kılar. Fail ise mef'ûl için yeterlidir. Birden fazla fâii bulunması halinde bir failin diğerine tercih edilmesini gerektiren bir neden bulunmaz. Bu ise sonsuza kadar sayısız faillerin bulunmasını öngörür ki muhaldir. Öyle ise iki tanrının bulunması mu-haldir.
    Diğer taraftan, iki yaratıcıdan birisi fiillerinden bir kısmını diğe-rinden ya gizleyecektir veya gizleyemeyecektir. Gizleyebilirse; gizleme-si diğerinin bundan habersiz olması demektir. Gizleyemezse bu takdir-de onun âciz olması îcâbeder.
    Hem biz iki yok farzetsek ve bu yok olanlar da vücûdu mümkün olsa bu ikisinden biri o yoku var etme gücüne sahip olmazsa, onlardan her birisi âciz olur. Âciz ise tanrı olamaz. Birisinin var etmeye gücü yetse de diğerinin yetmese, diğeri ilâh olabilir. Hepsi birlikte muktedir olurlarsa ya birleşerek yoku var edeceklerdir ki, bu takdirde her biri diğerinin yardımına muhtaç olur. Binâenaleyh her biri âciz olacaktır. Eğer iki ilâhtan her biri yoku var etmeye başlı başına muktedir olursa ve bunlardan birisi de yoktan var edecek olursa, ikincisi ya var etme gücüne sahip olduğu halde var etmemiş olacaktır ki bu, muhaldir. Eğer var etme gücüne sahip olamazsa bu takdirde birincisi ikincisinin kudre-tini ortadan kaldıracaktır ve o birincinin gücü altında ezilip âciz duru-ma düşecektir. Bu takdirde de o, tanrı olamayacaktır.
    Eğer derseniz ki: Birisi kendi gücünün yettiğini yoktan var ederse, var ettikten sonra onun kudreti yok olmuştur, bu takdirde diğerinin kendi nefsini âciz kılması gerekecektir. Ben derim ki: Birisi kendi gücü dâhilinde bulunanı yoktan var edince, onun var etme gücü tükenmiş olacaktır. Var etme gücü tükenen ise âciz olmaz, ancak ortak olan di-ğeri kendi gücünü tüketmemiş olacaktır. Yani birinin gücü diğerinin gücü nedeniyle tükenmiş olacaktır ki bu da ona acz isnadıdır.


  13. 20.Aralık.2010, 08:37
    7
    YaZaROW
    Emekli

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 31.Temmuz.2010
    Üye No: 77650
    Mesaj Sayısı: 1,125
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 0

    Yanıt: ihlas süresinin uzun açıklaması

    «Allah'tır, Samed'dir.» Bu kelime mef'ûl anlamında bir fiildir. Kendisine yönelindi, dayanıldı, anlamına gelir. Bu, ihtiyâçlar halinde kendisine dayanılan efendidir. Mânâ şöyle olur: Sizin tanıdığınız Allah O'dur. Göklerin ve yerin yaratıcısı olduğunu kabul ettiğiniz ve sizi ya-rattığını i'tirâf ettiğiniz O Allah, bir tektir, eşi yoktur ve bütün mah-lûkât O'na dayanır. Ve hiç bir kimse O'ndan müstağni olamaz ama O, hepsinden müstağnidir, onlara gereksinme duymaz.
    «Doğurmamıştır.» O'nun cinsi yoktur ki kendi cinsinden bir arka-daş edinebilsin de birlikte doğum yapmaları sağlansın. Allah Teâlâ'rnn «Onun nasıl çocuğu olur ki eşi yoktur» kavli de bu mânâya delâlet eder. «Doğurulmamıştır.» Çünkü doğurulan, sonradan meydana gelmedir ve cisimdir. Halbuki O, Kadîm'dir varlığının başlangıcı yoktur. Eğer Kadîm olmazsa hadis (sonradan meydana gelmiş) olması gerekir. Çünkü ara-larında aracı bulunmayacaktır. Sonradan meydana gelmiş olsaydı, ikin-ci bir sonradan meydana gelmiş olana ihtiyâç duyacaktı. İkincisi üçün-cüye ve böylece teselsül edecekti. Teselsül ise bâtıldır. O, cisim değil-dir. Çünkü cisim bileşik nesnelerin adıdır. Eğer cisim olsaydı, onun her bölümünün kemâl nitelikleriyle nitelenmiş olması gerekirdi. Bu takdir-de de onun her bölümünün ilâh olması îcâbederdi. O halde böyle demek fâsid bir söz olur. Tıpkı iki ilâhın varlığım söylemek veya kemâl sıfatıy-la muttasıf olmayan bir tanrının varlığını söylemek gibi. Yani zıdla-nyla nitelenme durumu meydana çıkar. Bu ise sonradan meydana gel-menin özelliklerindendir ki Allah için muhaldir.
    «Hiç bir şey O'na denk değildir.» O'na denk olan ve benzer hiç bir şey yoktur. Müşrikler; peygamberden, davet ettiği tanrısını anlatma-sını istediklerinde; Allah Teâlâ'nm sıfatlarını ihtiva eden bu âyet kendişine vahyedildi. «O, Allah'tır.» kavli, O'nun eşyanın yaratanı ve yok-tan var edeni olduğuna işarettir. Yaratma ve yoktan var etme kavlinin içinde de kudret ve bilgi sahibi olduğu özelliği yer alır. Çünkü yarat-ma, kudreti ve bilgiyi gerektirir. Çünkü son derece muhkem, düzenli, nizamlı ve intizamlı bir meydana geliş, ancak yaratma adını alır. Bu nitelikler ise diri olması sebebiyle Allah Teâlâ'nm vasfıdır. Çünkü kudret ve bilgi sıfatlarıyla muttasıf olan zâtın mutlaka diri olması îcâbeder. Diri olunca da duyan, gören, konuşan ve irâde eden gibi diğer kemâl sıfatlarının da bulunması gerekir. Çünkü tanrı bu sıfatlarla nitelendi-rilmiş olmasaydı, bunun zıdlarıyla nitelendirilmesi gerekirdi ki bunlar eksikliğin ifadesidir. Aynca sonradan meydana gelmenin göstergesidir. Öyleyse Kadîm olan bir zâtın o niteliklerle nitelenmesi müstahîl olur. «Bir tektir» kavli ise birlik sıfatıyla muttasıftır, demektir. Yani ortağı yoktur ve O, yokları var etmede tek basınadır, demektir. Gizlileri bil-mede tek basınadır. «O, Samed'dir» kavli, O'nun kendinden başka hiç birine muhtaç olmadığını gösterir. Kendinden başka hiç bir şeye muh-taç olmayınca da, başkalarına gereksinme duymuyor, demektir. Halbu-ki herkes O'na ihtiyâç duyar. «Doğurmamıştır.» kavli; benzerlik, eş ve cinsi reddetmektedir^ «Doğurulmamış» kavli de sonradan meydana gel-meyi reddetmektedir. Öncelikle kadîm olma vasfını isbât etmektedir. «Hiç bir şey O'na denk değildir.» kavli ise, herhangi bir şeyin O'na benzer olması durumunu ortadan kaldırmaktadır. Benzerliğin reddedilmesi geç-mişle ilgili bir olaydır, şu anda da reddini göstermez halbuki kâfirler şu anda onun benzerlerinin bulunduğunu iddia ediyorlar sözüne gelin-ce; bu, sapıklığa dalmaktan başka bir şey değildir. Çünkü eğer geçmiş-te onun benzeri yoksa, zorunlu olarak şu anda da benzeri olmayacaktır. Sonradan meydana gelen, öncesiz olana (Kadîm) denk ve benzer ola-maz. Kâfirlerin sözünün özü ise şirke, teşbihe ve Allah'ın gücünü yok etmeye yöneliktir. Belirttiğimiz gibi sûre bütün bunları reddetmekte-dir.



  14. 20.Aralık.2010, 08:37
    7
    YaZaROW - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Emekli
    «Allah'tır, Samed'dir.» Bu kelime mef'ûl anlamında bir fiildir. Kendisine yönelindi, dayanıldı, anlamına gelir. Bu, ihtiyâçlar halinde kendisine dayanılan efendidir. Mânâ şöyle olur: Sizin tanıdığınız Allah O'dur. Göklerin ve yerin yaratıcısı olduğunu kabul ettiğiniz ve sizi ya-rattığını i'tirâf ettiğiniz O Allah, bir tektir, eşi yoktur ve bütün mah-lûkât O'na dayanır. Ve hiç bir kimse O'ndan müstağni olamaz ama O, hepsinden müstağnidir, onlara gereksinme duymaz.
    «Doğurmamıştır.» O'nun cinsi yoktur ki kendi cinsinden bir arka-daş edinebilsin de birlikte doğum yapmaları sağlansın. Allah Teâlâ'rnn «Onun nasıl çocuğu olur ki eşi yoktur» kavli de bu mânâya delâlet eder. «Doğurulmamıştır.» Çünkü doğurulan, sonradan meydana gelmedir ve cisimdir. Halbuki O, Kadîm'dir varlığının başlangıcı yoktur. Eğer Kadîm olmazsa hadis (sonradan meydana gelmiş) olması gerekir. Çünkü ara-larında aracı bulunmayacaktır. Sonradan meydana gelmiş olsaydı, ikin-ci bir sonradan meydana gelmiş olana ihtiyâç duyacaktı. İkincisi üçün-cüye ve böylece teselsül edecekti. Teselsül ise bâtıldır. O, cisim değil-dir. Çünkü cisim bileşik nesnelerin adıdır. Eğer cisim olsaydı, onun her bölümünün kemâl nitelikleriyle nitelenmiş olması gerekirdi. Bu takdir-de de onun her bölümünün ilâh olması îcâbederdi. O halde böyle demek fâsid bir söz olur. Tıpkı iki ilâhın varlığım söylemek veya kemâl sıfatıy-la muttasıf olmayan bir tanrının varlığını söylemek gibi. Yani zıdla-nyla nitelenme durumu meydana çıkar. Bu ise sonradan meydana gel-menin özelliklerindendir ki Allah için muhaldir.
    «Hiç bir şey O'na denk değildir.» O'na denk olan ve benzer hiç bir şey yoktur. Müşrikler; peygamberden, davet ettiği tanrısını anlatma-sını istediklerinde; Allah Teâlâ'nm sıfatlarını ihtiva eden bu âyet kendişine vahyedildi. «O, Allah'tır.» kavli, O'nun eşyanın yaratanı ve yok-tan var edeni olduğuna işarettir. Yaratma ve yoktan var etme kavlinin içinde de kudret ve bilgi sahibi olduğu özelliği yer alır. Çünkü yarat-ma, kudreti ve bilgiyi gerektirir. Çünkü son derece muhkem, düzenli, nizamlı ve intizamlı bir meydana geliş, ancak yaratma adını alır. Bu nitelikler ise diri olması sebebiyle Allah Teâlâ'nm vasfıdır. Çünkü kudret ve bilgi sıfatlarıyla muttasıf olan zâtın mutlaka diri olması îcâbeder. Diri olunca da duyan, gören, konuşan ve irâde eden gibi diğer kemâl sıfatlarının da bulunması gerekir. Çünkü tanrı bu sıfatlarla nitelendi-rilmiş olmasaydı, bunun zıdlarıyla nitelendirilmesi gerekirdi ki bunlar eksikliğin ifadesidir. Aynca sonradan meydana gelmenin göstergesidir. Öyleyse Kadîm olan bir zâtın o niteliklerle nitelenmesi müstahîl olur. «Bir tektir» kavli ise birlik sıfatıyla muttasıftır, demektir. Yani ortağı yoktur ve O, yokları var etmede tek basınadır, demektir. Gizlileri bil-mede tek basınadır. «O, Samed'dir» kavli, O'nun kendinden başka hiç birine muhtaç olmadığını gösterir. Kendinden başka hiç bir şeye muh-taç olmayınca da, başkalarına gereksinme duymuyor, demektir. Halbu-ki herkes O'na ihtiyâç duyar. «Doğurmamıştır.» kavli; benzerlik, eş ve cinsi reddetmektedir^ «Doğurulmamış» kavli de sonradan meydana gel-meyi reddetmektedir. Öncelikle kadîm olma vasfını isbât etmektedir. «Hiç bir şey O'na denk değildir.» kavli ise, herhangi bir şeyin O'na benzer olması durumunu ortadan kaldırmaktadır. Benzerliğin reddedilmesi geç-mişle ilgili bir olaydır, şu anda da reddini göstermez halbuki kâfirler şu anda onun benzerlerinin bulunduğunu iddia ediyorlar sözüne gelin-ce; bu, sapıklığa dalmaktan başka bir şey değildir. Çünkü eğer geçmiş-te onun benzeri yoksa, zorunlu olarak şu anda da benzeri olmayacaktır. Sonradan meydana gelen, öncesiz olana (Kadîm) denk ve benzer ola-maz. Kâfirlerin sözünün özü ise şirke, teşbihe ve Allah'ın gücünü yok etmeye yöneliktir. Belirttiğimiz gibi sûre bütün bunları reddetmekte-dir.



  15. 20.Aralık.2010, 08:38
    8
    YaZaROW
    Emekli

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 31.Temmuz.2010
    Üye No: 77650
    Mesaj Sayısı: 1,125
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 0

    Yanıt: ihlas süresinin uzun açıklaması

    İmâm İbn Teymiyye der ki: Hişâm İbn Hakem ve Muhammed İbn Kerrâm ile onlara uyanlardan Allah'ın cisim olduğunu söyleyenler «Al-lah Samed'dir» kavlini delil getirirler. Onlar derler ki; O, Samed'dir. Samed, karnı olmayan demektir. Bu ise ancak ses çıkaran cisimler için' bahis mevzuudur. Çünkü bu cisimlerin karnı olmaz. Dağlar ve kayalar gibi ve yine taştan yapılan direkler gibi. Bu sebeple bu âyetin tefsirinde; Samed; kendisinden bir şey çıkmayan ve kendine bir şey girmeyen, ye-yip içmeyen demektir, demişlerdir. Bunların olumsuzluğu ise ancak cisim olan şeyler için düşünülebilir. Derler ki: Samed'in aslı birleşme-dir, mal biriktirmek de buradan gelir. Bu ise ancak toplanabilen cisim-ler için düşünülebilir. Bunu reddedenlere gelince; onlar derler ki: Sa-med, ayrılıp bölünmesi caiz olmayan şeydir. Evrendeki her cismin ise ayrılıp bölünmesi caizdir. Ve yine derler ki: O, bölünme ve ayrışmayı kabul etmeyen bir tektir. Evrende bulunan her cismin, bölümlere ay-rılması ve parçalanması caizdir. Ve onlar derler ki: Siz ona cisimdir derseniz, bu takdirde o; cevherlerden ya da madde ve suretten mürek-keb bir bileşik olacaktır. Mürekkeb ve bileşik olan şey ise parçasına muhtaç olur. Binâenaleyh Allah Teâlâ Samed'dir. Samed ise başkasın-dan müstağni olan şeydir, dolayısıyla bileşik olan şey samed olmaz. İbn Teymiyye'nin sözü burada son buluyor.
    Râzî de der ki: Müşebbihe'nin câhillerinden bir topluluk bu âyeti delil getirerek, Allah Teâlâ'nın cisim olduğunu söylemişlerdir. Bu ise bâ-tıldır. Çünkü biz O'nun bir tek olmasının cisim olmasına aykırı oldu-ğunu açıklamıştık. Binâenaleyh bu âyetin mukaddimesi, Samed'den bu mânânın kasdedilmiş olmasının imkânsızlığını gösterir. Bu tefsire göre; samed, üst üste binmiş olan cisimlerin niteliğidir. Allah ise bundan mü-nezzehtir. Öyleyse bu ifâdenin mecaz anlamına hamledilnıesi gerekir. Bunun sebebi ise şudur: Bu şekilde olan bir cismin başkasından etkilen-mesi ve te'sîr altında kalması imkânsız olur. Bu da Allah Teâlâ'nın ken-diliğinden vâcib olduğunu, varlığında değişmenin imkânsız olduğunu, bütün sıfatlarıyla birlikte beka sıfatının da bulunduğunu gösteril. Râ-zî'nin görüşü de burada son buluyor.
    Ben derim ki: Samed kelimesinin te'vîli konusunda en sahîh görüş bizim ilk zikrettiğimiz görüştür. Bu görüş İbn Cerîr'in ve başkalarının Arap dilinde bu kelimeden çıkarmış oldukları anlamdır, (Bu kelimenin mânâsı konusunda iki meşhur görüş vardır. Birincisi; samed, karnı ol-mayan şeydir. İkincisi; ihtiyâçlar halinde kendisine başvurulan efendi, demektir. Birinci görüş, sahabe ve tabiînden selef-i sâlihîn'in ekseriyeti-nin görüşü ile lügat ehlinden bazılarının görüşüdür. İkinci görüş ise, selef ve haleften bir taifenin görüşü ile lügat bilginlerinin hepsinin gö-rüşüdür.) Bu kesinleştiğine göre, bunun ötesinde ikinci görüşe gerek kalmaz.



  16. 20.Aralık.2010, 08:38
    8
    YaZaROW - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Emekli
    İmâm İbn Teymiyye der ki: Hişâm İbn Hakem ve Muhammed İbn Kerrâm ile onlara uyanlardan Allah'ın cisim olduğunu söyleyenler «Al-lah Samed'dir» kavlini delil getirirler. Onlar derler ki; O, Samed'dir. Samed, karnı olmayan demektir. Bu ise ancak ses çıkaran cisimler için' bahis mevzuudur. Çünkü bu cisimlerin karnı olmaz. Dağlar ve kayalar gibi ve yine taştan yapılan direkler gibi. Bu sebeple bu âyetin tefsirinde; Samed; kendisinden bir şey çıkmayan ve kendine bir şey girmeyen, ye-yip içmeyen demektir, demişlerdir. Bunların olumsuzluğu ise ancak cisim olan şeyler için düşünülebilir. Derler ki: Samed'in aslı birleşme-dir, mal biriktirmek de buradan gelir. Bu ise ancak toplanabilen cisim-ler için düşünülebilir. Bunu reddedenlere gelince; onlar derler ki: Sa-med, ayrılıp bölünmesi caiz olmayan şeydir. Evrendeki her cismin ise ayrılıp bölünmesi caizdir. Ve yine derler ki: O, bölünme ve ayrışmayı kabul etmeyen bir tektir. Evrende bulunan her cismin, bölümlere ay-rılması ve parçalanması caizdir. Ve onlar derler ki: Siz ona cisimdir derseniz, bu takdirde o; cevherlerden ya da madde ve suretten mürek-keb bir bileşik olacaktır. Mürekkeb ve bileşik olan şey ise parçasına muhtaç olur. Binâenaleyh Allah Teâlâ Samed'dir. Samed ise başkasın-dan müstağni olan şeydir, dolayısıyla bileşik olan şey samed olmaz. İbn Teymiyye'nin sözü burada son buluyor.
    Râzî de der ki: Müşebbihe'nin câhillerinden bir topluluk bu âyeti delil getirerek, Allah Teâlâ'nın cisim olduğunu söylemişlerdir. Bu ise bâ-tıldır. Çünkü biz O'nun bir tek olmasının cisim olmasına aykırı oldu-ğunu açıklamıştık. Binâenaleyh bu âyetin mukaddimesi, Samed'den bu mânânın kasdedilmiş olmasının imkânsızlığını gösterir. Bu tefsire göre; samed, üst üste binmiş olan cisimlerin niteliğidir. Allah ise bundan mü-nezzehtir. Öyleyse bu ifâdenin mecaz anlamına hamledilnıesi gerekir. Bunun sebebi ise şudur: Bu şekilde olan bir cismin başkasından etkilen-mesi ve te'sîr altında kalması imkânsız olur. Bu da Allah Teâlâ'nın ken-diliğinden vâcib olduğunu, varlığında değişmenin imkânsız olduğunu, bütün sıfatlarıyla birlikte beka sıfatının da bulunduğunu gösteril. Râ-zî'nin görüşü de burada son buluyor.
    Ben derim ki: Samed kelimesinin te'vîli konusunda en sahîh görüş bizim ilk zikrettiğimiz görüştür. Bu görüş İbn Cerîr'in ve başkalarının Arap dilinde bu kelimeden çıkarmış oldukları anlamdır, (Bu kelimenin mânâsı konusunda iki meşhur görüş vardır. Birincisi; samed, karnı ol-mayan şeydir. İkincisi; ihtiyâçlar halinde kendisine başvurulan efendi, demektir. Birinci görüş, sahabe ve tabiînden selef-i sâlihîn'in ekseriyeti-nin görüşü ile lügat ehlinden bazılarının görüşüdür. İkinci görüş ise, selef ve haleften bir taifenin görüşü ile lügat bilginlerinin hepsinin gö-rüşüdür.) Bu kesinleştiğine göre, bunun ötesinde ikinci görüşe gerek kalmaz.



  17. 20.Aralık.2010, 08:38
    9
    YaZaROW
    Emekli

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 31.Temmuz.2010
    Üye No: 77650
    Mesaj Sayısı: 1,125
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 0

    Yanıt: ihlas süresinin uzun açıklaması

    Üçüncü olarak İbn Teymiyye der ki: Nasıl Allah Teâlâ'yı her türlü ayıp ve eksiklikten tenzih etmek gerekiyorsa, yaratıklarından herhangi bir şeye benzemekten de tenzih etmek gerekir. O'nun için sabit olan kemâl sıfatlarından hiç birine benzemediğini belirtmek îcâbeder. Bu iki tür tenzih Allah için vâcib olan tenzihleri ifâde eder ve bu sûre her iki tenzih şekline de delâlet eder. Çünkü «Hiç bir şey O'na denk değildir.» kavlindeki «bir» ifâdesi benzerlik ve ortaklıkları nefyetmektedir. «Sa-med'dir» ifâdesi ise bütün kemâl sıfatlarını ihtiva etmektedir. Binâen-aleyh her türden eksiklikler Allah Teâlâ'dan nefyedilmektedir. Yara-tıklara hâs olan her şey eksikliktir ve bunun Allah Teâlâ'dan tenzih edil-mesi icâbeder. Allah'ın tavsif edildiği şeyler bunun hilâfmadır. Kullar bu sıfatlardan ilim, kudret, rahmet ve benzeri ona uygun düşen nite-liklerle nitelenirler. Çünkü bunlar eksiklik değil, Allah tarafından tes-bît edilmiş olan Özelliklerdir. Bunlar Allah için kabul edilir, ancak hiç bir şekilde yaratıklar O'na benzemek şöyle dursun, yaklaşacak biçimde bile isnâd edilmez. Hattâ Allah'ın cennette yaratmış olduğu yiyecek, içe-cek ve giyeceklerden hiç birisi dünyada yarattığına benzemez. Her ikisi de yaratılmış olmakla beraber, aralarında yalnız isim birliği vardır. Al-lah Teâlâ mahlûkâtın kendi aralarındaki benzerliklerinden uzak olarak yaratandır. Allah Teâlâ kendisine Alîm, Halîm, Rauf, Rahim, Semî', Ba-sîr, Azız, Melik, Cebbar ve Mütekebbir gibi isimleri vermiştir. Ve bazı yaratıklarını da bu isimlerle zikretmiştir. Ancak yaratıklardan hiç bi-risi bu isimlerle anlamların hiç birisinde yaratıcıya benzer veya denk değildirler.
    Dördüncüsü: İhlâs sûresinin Kur'ân'm üçte birine denk olduğuna dâir yer alan ve bizim de daha önce zikretmiş olduğumuz hadîsle ilgili görüştür. Bu konuda değişik görüşler zikredilmiştir. Ebu'l-Abbâs İbn_ Süreye der ki: Kur'ân, üç bölüm olarak indirilmiştir: Üçte biri ahkâm,
    üçte biri vaad ve vaıd, üçte biri de isimler ve sıfatlardır. Bu sure, ısim-leri ve sıfatlar^ içinde toplamıştır.
    tmâm Gazzâlî merhum Cevahir el-Kur'ân'da der ki: Kur'ân'ın asıl görevi; Allah'ı bildirmek, âhireti bildirmek, sırât-ı müstakimi bildirmek-tir. Asıl bilgi bu üçünün bilgisidir. periye kalanlar buna bağlıdır. İhlâs sûresi bu üçten birini ihtiva eder ki bu, Allah'ı tanımak, O'nun kudsiyye-tini kabul edip cins ve tür bakımından her türlü ortaklıktan uzak ola-rak O'nun birliğini açıklamaktır, tşte bu; asıl, fer' ve denkliğin nefyi ile kasdedilen husustur. Qazzâlî der ki: Samed niteliği ise O'nun varlık-ta kendinden başka hiç birine muhtaç olmayan efendi olduğunu iş'âr et-mektedir. Evet burada âhiret ve sırât-ı müstakimden bahis yoktur. Bu sebeple İhlâs sûresi Kur'ân'ın üçte birine denktir. Yani Kur'ân'm üç temel esâsından birini anlatmaktadır. Nitekim hacc, Arafat'ta durmaktır sözü de böyledir. Yani haccın asıl hükmü Arafat'ta durmaktır. Ge-riye kalanlar buna bağlıdır.
    İbn el-Kayyim el-Cevzî, Zâd el-Meâd'da der ki: Rasûlullah (s.a.), .sabah namazının sünnetiyle vitirde îhlâs ve Kâfirûn sûrelerini okurdu. Bu ikisi ilim ve amel birliği ile bilgi ve irâde birliğini, inanç ve maksad birliğini birleştiren iki sûredir. İhlâs sûresi inanç ve bilgi birliğini ihtiva eder. Her ne şekilde olursa olsun, Allah Teâlâ için ortaklığı mutlak an-lamda reddeden birliğin tesbîtini gerektiren şeyleri ihtiva etmektedir. Samediyyet ise O'na hiç bir şekilde eksikliğin İlişemeyeceği, kemâl sı-fatlarının hepsinin isbâtıdır. Baba ve çocuğun nefyi ise samediyyet sı-fatının gereğidir. O'nun muhtaç olmayışının ve birliğinin icâbıdır. Teş-bîh, temsil ve benzerin reddi demek olan denkliğin nefyi ise, yine bu sûrede yer alan bir diğer husustur. Öyleyse bu sûre Allah için her kemâli isbât etmekte, her noksanlığı da reddetmekte, benzer ve eşlik konusun-da her görüşü nefy etmekte, mutlak ortaklık durumunu ortadan kal-dırmaktadır. İşte bu esâslar, ilmî ve i'tikâdî tevhidin hepsini birleştirir. Ve bu, sahibini her türlü sapıklık ve şirk fırkalarından ayırır. Bu sebep-le ihlâs sûresi, Kur'ân'm üçte birine denk olur.' Çünkü Kur'ân'ın ana maksadı haber ve inşâdır. İnşâ emir, nehiy ve mübâh olmak üzere üç şeyden ibarettir. Haber ise iki türlüdür: Biri Yaratıcının zâtından, isim-lerinden, sıfatlarından ve rükünlerinden haberdir; diğeri de yaratıkla-rından haberdir. İhlâs sûresinde O'nun zâtından isimlerinden ve sıfat-larından haber verildiği için o, Kur'ân'ın üçte birine denk olur. Ve oku-yanı ilmî şirkten kurtarır. Tıpkı Kâfirûn suresi kasıdlı, iradî ve amelî şirkten kurtardığı gibi. Nasıl ilim, amelden önce ve ilim, amelin önderi, rehberi, hâkimi ise; ihlâs sûresi de Kur'ân'ın üçte birine denktir. Bu konuyla ilgili hadîsler hemen hemen tevatür derecesine ulaşmıştır. Kâ-firûn sûresi ise Kur'ân'ın dörtte biridir. Tirmizî'nin, İbn Abbâs'tan nak-lettiği bir rivayette; Zilzâl sûresi Kur'ân'ın yarısına, İhlâs sûresi üçte birine, Kâfirûn sûresi de dörtte birine eşittir, denilir. Hâkim, Müstedrek'-inde bu rivayeti nakleder ve; isnadı sahihtir, der.



    Not:Fazla grafik olduğu için mecburen 3-4 mesajda tamamladım.



  18. 20.Aralık.2010, 08:38
    9
    YaZaROW - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Emekli
    Üçüncü olarak İbn Teymiyye der ki: Nasıl Allah Teâlâ'yı her türlü ayıp ve eksiklikten tenzih etmek gerekiyorsa, yaratıklarından herhangi bir şeye benzemekten de tenzih etmek gerekir. O'nun için sabit olan kemâl sıfatlarından hiç birine benzemediğini belirtmek îcâbeder. Bu iki tür tenzih Allah için vâcib olan tenzihleri ifâde eder ve bu sûre her iki tenzih şekline de delâlet eder. Çünkü «Hiç bir şey O'na denk değildir.» kavlindeki «bir» ifâdesi benzerlik ve ortaklıkları nefyetmektedir. «Sa-med'dir» ifâdesi ise bütün kemâl sıfatlarını ihtiva etmektedir. Binâen-aleyh her türden eksiklikler Allah Teâlâ'dan nefyedilmektedir. Yara-tıklara hâs olan her şey eksikliktir ve bunun Allah Teâlâ'dan tenzih edil-mesi icâbeder. Allah'ın tavsif edildiği şeyler bunun hilâfmadır. Kullar bu sıfatlardan ilim, kudret, rahmet ve benzeri ona uygun düşen nite-liklerle nitelenirler. Çünkü bunlar eksiklik değil, Allah tarafından tes-bît edilmiş olan Özelliklerdir. Bunlar Allah için kabul edilir, ancak hiç bir şekilde yaratıklar O'na benzemek şöyle dursun, yaklaşacak biçimde bile isnâd edilmez. Hattâ Allah'ın cennette yaratmış olduğu yiyecek, içe-cek ve giyeceklerden hiç birisi dünyada yarattığına benzemez. Her ikisi de yaratılmış olmakla beraber, aralarında yalnız isim birliği vardır. Al-lah Teâlâ mahlûkâtın kendi aralarındaki benzerliklerinden uzak olarak yaratandır. Allah Teâlâ kendisine Alîm, Halîm, Rauf, Rahim, Semî', Ba-sîr, Azız, Melik, Cebbar ve Mütekebbir gibi isimleri vermiştir. Ve bazı yaratıklarını da bu isimlerle zikretmiştir. Ancak yaratıklardan hiç bi-risi bu isimlerle anlamların hiç birisinde yaratıcıya benzer veya denk değildirler.
    Dördüncüsü: İhlâs sûresinin Kur'ân'm üçte birine denk olduğuna dâir yer alan ve bizim de daha önce zikretmiş olduğumuz hadîsle ilgili görüştür. Bu konuda değişik görüşler zikredilmiştir. Ebu'l-Abbâs İbn_ Süreye der ki: Kur'ân, üç bölüm olarak indirilmiştir: Üçte biri ahkâm,
    üçte biri vaad ve vaıd, üçte biri de isimler ve sıfatlardır. Bu sure, ısim-leri ve sıfatlar^ içinde toplamıştır.
    tmâm Gazzâlî merhum Cevahir el-Kur'ân'da der ki: Kur'ân'ın asıl görevi; Allah'ı bildirmek, âhireti bildirmek, sırât-ı müstakimi bildirmek-tir. Asıl bilgi bu üçünün bilgisidir. periye kalanlar buna bağlıdır. İhlâs sûresi bu üçten birini ihtiva eder ki bu, Allah'ı tanımak, O'nun kudsiyye-tini kabul edip cins ve tür bakımından her türlü ortaklıktan uzak ola-rak O'nun birliğini açıklamaktır, tşte bu; asıl, fer' ve denkliğin nefyi ile kasdedilen husustur. Qazzâlî der ki: Samed niteliği ise O'nun varlık-ta kendinden başka hiç birine muhtaç olmayan efendi olduğunu iş'âr et-mektedir. Evet burada âhiret ve sırât-ı müstakimden bahis yoktur. Bu sebeple İhlâs sûresi Kur'ân'ın üçte birine denktir. Yani Kur'ân'm üç temel esâsından birini anlatmaktadır. Nitekim hacc, Arafat'ta durmaktır sözü de böyledir. Yani haccın asıl hükmü Arafat'ta durmaktır. Ge-riye kalanlar buna bağlıdır.
    İbn el-Kayyim el-Cevzî, Zâd el-Meâd'da der ki: Rasûlullah (s.a.), .sabah namazının sünnetiyle vitirde îhlâs ve Kâfirûn sûrelerini okurdu. Bu ikisi ilim ve amel birliği ile bilgi ve irâde birliğini, inanç ve maksad birliğini birleştiren iki sûredir. İhlâs sûresi inanç ve bilgi birliğini ihtiva eder. Her ne şekilde olursa olsun, Allah Teâlâ için ortaklığı mutlak an-lamda reddeden birliğin tesbîtini gerektiren şeyleri ihtiva etmektedir. Samediyyet ise O'na hiç bir şekilde eksikliğin İlişemeyeceği, kemâl sı-fatlarının hepsinin isbâtıdır. Baba ve çocuğun nefyi ise samediyyet sı-fatının gereğidir. O'nun muhtaç olmayışının ve birliğinin icâbıdır. Teş-bîh, temsil ve benzerin reddi demek olan denkliğin nefyi ise, yine bu sûrede yer alan bir diğer husustur. Öyleyse bu sûre Allah için her kemâli isbât etmekte, her noksanlığı da reddetmekte, benzer ve eşlik konusun-da her görüşü nefy etmekte, mutlak ortaklık durumunu ortadan kal-dırmaktadır. İşte bu esâslar, ilmî ve i'tikâdî tevhidin hepsini birleştirir. Ve bu, sahibini her türlü sapıklık ve şirk fırkalarından ayırır. Bu sebep-le ihlâs sûresi, Kur'ân'm üçte birine denk olur.' Çünkü Kur'ân'ın ana maksadı haber ve inşâdır. İnşâ emir, nehiy ve mübâh olmak üzere üç şeyden ibarettir. Haber ise iki türlüdür: Biri Yaratıcının zâtından, isim-lerinden, sıfatlarından ve rükünlerinden haberdir; diğeri de yaratıkla-rından haberdir. İhlâs sûresinde O'nun zâtından isimlerinden ve sıfat-larından haber verildiği için o, Kur'ân'ın üçte birine denk olur. Ve oku-yanı ilmî şirkten kurtarır. Tıpkı Kâfirûn suresi kasıdlı, iradî ve amelî şirkten kurtardığı gibi. Nasıl ilim, amelden önce ve ilim, amelin önderi, rehberi, hâkimi ise; ihlâs sûresi de Kur'ân'ın üçte birine denktir. Bu konuyla ilgili hadîsler hemen hemen tevatür derecesine ulaşmıştır. Kâ-firûn sûresi ise Kur'ân'ın dörtte biridir. Tirmizî'nin, İbn Abbâs'tan nak-lettiği bir rivayette; Zilzâl sûresi Kur'ân'ın yarısına, İhlâs sûresi üçte birine, Kâfirûn sûresi de dörtte birine eşittir, denilir. Hâkim, Müstedrek'-inde bu rivayeti nakleder ve; isnadı sahihtir, der.



    Not:Fazla grafik olduğu için mecburen 3-4 mesajda tamamladım.






+ Yorum Gönder