Konusunu Oylayın.: Kuş dili Hakkında. neml 15-16 ayetlerin tefsiri

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Kuş dili Hakkında. neml 15-16 ayetlerin tefsiri
  1. 07.Mayıs.2009, 14:46
    1
    meryemPİERRE
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 29.Nisan.2009
    Üye No: 48130
    Mesaj Sayısı: 27
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 1

    Kuş dili Hakkında. neml 15-16 ayetlerin tefsiri






    Kuş dili Hakkında. neml 15-16 ayetlerin tefsiri Mumsema “Andolsun ki Biz, Dâvûd’a ve Süleyman’a ilim vermişizdir. Onlar, ‘Bizi mü’min kullarının birçoğundan üstün kılan Allah’a hamd olsun’ dediler. Süleyman Dâvûd’a vâris oldu ve dedi ki: ‘Ey insanlar! Bize kuş dili öğretildi ve bize her şeyden (nasip) verildi. Doğrusu bu apaçık bir lütuftur.”(27/Neml, 15-16)

    Ayette anlatılan,kuş dili konuşmanın manası nedir?Kuş dili bilince ne işe yarıyor?


  2. 07.Mayıs.2009, 14:46
    1



    “Andolsun ki Biz, Dâvûd’a ve Süleyman’a ilim vermişizdir. Onlar, ‘Bizi mü’min kullarının birçoğundan üstün kılan Allah’a hamd olsun’ dediler. Süleyman Dâvûd’a vâris oldu ve dedi ki: ‘Ey insanlar! Bize kuş dili öğretildi ve bize her şeyden (nasip) verildi. Doğrusu bu apaçık bir lütuftur.”(27/Neml, 15-16)

    Ayette anlatılan,kuş dili konuşmanın manası nedir?Kuş dili bilince ne işe yarıyor?


    Benzer Konular

    - Neml Suresi nedir? Neml süresi hakkında ansiklopedik bilgi

    - Kutuplarda Gece ve Gündüz ve Neml Süresi 86. Ayetin tefsiri

    - Müddeessir suresi ayetlerin tefsiri

    - Hac ile ilgili ayetlerin tefsiri

    - Ayetlerin dili

  3. 07.Mayıs.2009, 16:05
    2
    Hoca
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 29,584
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 335
    Bulunduğu yer: çalışma odam:)

    --->: neml 15-16 ayetlerin tefsiri




    “Andolsun ki, Dâvûd’a ve Süleyman'a ilim verdik. İkisi "Bizi mü'min kullarının çoğundan üstün kılan Allah'a hamd olsun" dediler.”

    Dâvûd’a ve Süleyman (a.s)’a ilim verdik. Onların hali şöyleydi, şöyle demeleri vardı onların. Diyordular ki Elhamdülillah! Allah’a ham-d-ü senâlar olsun ki o Allah bizi mü'min kullarından pek çoğunun üzerine tafdıyl etmiştir. Ne demek pek çoğunun üzerine? Yâni dikkat ederseniz mü’min kullarının tamamına, hepsine değil de pek çoğuna diyorlar. Elbette diğer peygamberler de vardı, bir de onlar herkesin zamanında yaşamamıştılar. Kendi zamanlarında yaşayan bütün mü'-minlere Allah tarafından tafdıyl edildiler ve bittiler.

    Fazlullah’ı Bakara 64 ile anlıyoruz:
    “Eğer Allah’ın size nîmeti ve rahmeti olmasaydı muhakkak hüsrana uğrayanlardan olurdunuz.”
    (Bakara 64)

    Allah’ın rahmeti ve fazlı olmasaydı size ey İsrâil oğulları siz hüsrana uğrayanlardan olurdunuz âyetindeki Fazlullah Allah’ın peygamber göndermesi, ya da peygamberlerin arka arkaya görevle İsrâil oğullarına gitmesi mânâsınaydı. Evet tekrar tekrar size Peygamberler göndermeseydi işiniz bitikti.

    Dikkat ederseniz burada hamd kelimesine gavl tabir edilmiş, yâni elhamdülillah dediler denilmiştir. Bu elbette İslâm’ın kuralıdır. Hamd dille yapılır şükür de amalle yapılır biliyorduk. Sûrenin ilerde gelecek olan âyetlerinden birinde de diyordu ki Allah:
    Elhamdü lillah de! Bir başka âyette de deniliyordu ki:
    “Ey Dâvûd ailesi! Şükredin! Kullarımdan şükredenler pek azdır.”
    (Sebe’ 13)

    Ey Allah’ın pek çok nîmetlerine ulaşmış Dâvûd ailesi Rab-binize şükredin. Rabbinizin size verdiği nîmetleri Rabbinizin razı o-lacağı yerde kullanarak, Rabbinizin razı olacağı bir hayatı yaşayarak, Hayatınızı o hayatın sahibinin yolunda kullanarak, dünyanızı, hayatınızı, canınızı, malınızı, zamanınızı, imkânlarınızı, fırsatlarınızı onları size verenin yolunda harcayarak Rabbinize şükredin. Yâni Allah size hangi nîmeti vermişse o nîmet cinsinden infakta bulunarak şükredin Rabbinize. Hayatı onu size veren Allah’ın istediği biçimde yaşayarak, geceyi ve gündüzü onu size lütfeden Allah yolunda kullanarak, aklı fikri, bilgiyi onu verenin razı olduğu yerlerde kullanarak, zamanı onu verenin razı olduğu yerde kullanarak, Allah’ın rızasını tahsilde harcayarak Rabbinize şükredin.

    Evet diyor ki Rabbimiz ey Dâvûd oğulları şükür ameli işleyiniz! Yâni şükrederek amel ediniz, ya da amelinizi şükür olsun için yapınız denilmişti orada, burada da anlıyoruz ki "Elhamdülillah" deniyor. Elhamdülillah denmesi elhamdülillah denilecek bir hayata mühür basılması anlamına gelecektir. Yâni bir kişi Allah’a hamd edeceği bir hayatı yaşar ve sonra da der ki: Elhamdülillah.

    Demek ki elhamdülillah hayatın İslâmlaşmasının adıdır. Hani içki içer üzerine de elhamdülillah diyemezdi ya kişi. İçkisiz bir yemek yer, komşularıyla yer, açlarla yer, israfsız yer, acıkmadan oturmaz, doymadan kalkar, yâni Allah ne tür bir yemek modeli tarif etmişse onu öylece yapar ve sonunda da der ki elhamdülillah. Yâni bu söz Yunus sûresindeki:
    “Onların dualarının, dâvâlarının sonu da: "Âlem-lerin Rabbi Allah'a hamd olsun" dur.”
    (Yunus 10)

    Evet mü’minlerin dâvâlarının sonu Âlemlerin Rabbine hamd etmektir, elhamdülillah demektir. Hamd Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Hamd sadece Allah’ın hakkıdır. Dünyada iken Müslüma-nın ilk ve son işi, ilk ve son ve sözü işte budur. Dünyada sözünü dinleyerek, yasalarını uygulayarak Rabbine hamd eder mü’min. Dünyada hatırını her şeyin ve herkesin hatırından üstün tutarak Rabbine hamd eder mü’min. Dünyada Rabbinin istediği biçimde bir hayat yaşayarak Rabbine hamd eder. Arzularından, emirlerinden razı olarak O’na ham deder. Yâni mü’minin işi gücü, derdi gamı budur.

    Müslüman bu dünyada Öyle bir hayat programı yaşar ki işte onun üzerine de elhamdülillah denebilir. Bu programın başında bismillah olacak, yâni Allah adına yapılacak bu iş. Ya Rabbi ben bunu senin namı hesabına yapıyorum, sen dedin diye yapıyorum, sen bunu benden istemeseydin ben bunu yapmazdım diyeceğiz, ondan sonra da diyeceğiz ki elhamdülillah. Böyle bir hayatı bana lütfettiğin için elhamdülillah. Evet işte Dâvûd ve Süleyman (a.s)’lar diyorlar ki:
    Bizi mü'min kullarının çoğundan üstün kılan Allah'a hamd olsun. Lâkin bunlar henüz öyle bir amel de işlememişlerdi. Ama biliyoruz ki ilim zaten ameli gerektiriyordu da ondan dediler bunu. Meselâ bir adam herhangi bir konuda bir şeyler bilecek, ama o bilgiyi o konuda amele dönüştürmeyecek bu mümkün değildir. Meselâ adam ezan okununca vaktin girdiğini bilecek, vakit girince abdest alıp namaz kılması gerektiğini bilecek, abdestin nasıl alındığını, namazın nasıl kılındığını bilecek ve adam bu işi yapmayacak bu mümkün değil. İlim değildir bunun adı. İlimdir de, bu ilmi zan haline getiren ikinci galip bir ilim vardır onda. Yâni adam içkinin zararını bilecek, içilmemesi gerektiğini bilecek, içilince şöyle olacağını bilecek ama buna rağmen yine de içerse, o zaman her şeye rağmen içilebileceğine dair bir bilgi vardır onda. İşte bu bilgi onda amel haline dönüşünce ötekisi zan haline geliveriyor demektir.

    İslâm’a göre bilgi ikiye ayrılır:

    1- Şu Türkçe’de zan dediğimiz bilgi, hayatla, hakikatle, gerçekle mutabakatı olmayan bilgi. Yâni hayata intibakı olmayan, kişiden amel istemeyen bilgi.

    2- Bir de ilim dediğimiz hayatla hakikatle mutabakatı olan bilgidir. Yâni hayatla birleştirilmesi gereken bilgidir. Onun içindir ki kitabımızın her neresinde “İ'lemu” denilince, bilin ki demek değildir bunun mânâsı. Bu bilgiye göre amel edin demektir. Yâni hayatınızı bu bilgiye göre düzenleyin, bu bilgiyi hayatınıza aktarın, hayatınızı bu bilgiyle düzenleyin demektir. Allahu Zül Celâl Dâvûd (a.s),a ve Süleyman (a.s)’a ilim verdiyse onlar bu ilimle hayatlarını düzenlediler ve dediler ki:


    Yâni bize ilim verdi de Allah, bizi ilimle tafdıyl etti değil, bizi pek çok mü’min kullarından üstün kıldı değil, bize ilim verdi de Allah biz de o ilimle iman ettik, biz bize verilen o ilimle hayatımızı düzenledik de Allah bizi bununla tafdıyl etti demektir bunun mânâsı. Değilse mücerret bilgi insanı hiçbir zaman tafdıyl etmez, üstün kılmaz, üstün edecek de değildir. Çünkü Ebu Cehil de bilgiliydi biz onu biliyoruz. Hattâ İblisin bildiği çok daha kesin. Yâni bu âyetle sabittir. İblis Allah’ı da biliyor, Allah’tan korkulması gerektiğini de biliyor, âhireti de biliyordu ama bu bilgi ona hiçbir şey kazandırmadı. Ya da Firavunun bilgisini hatırlayın.

    Peki Hz. Süleyman’la Dâvûd (a.s) un ilmi neydi? Tefsirlere bakın, Elmalıya bakın, ama özetin özeti bir bilgi vermemiz gerekirse size şunları söyleyelim: Bu öyle bir bilgiydi ki bu bilgiyle onlar kendileri ve Allah, kendileri ve mahlukât, kendileri ve insanlar, kendileri ve mevcudat arasındaki diyalogu kurabiliyordular. Bu ilimle kendilerinin varlık âlemindeki yerlerini bulmuş ve bu yerin diğer varlıklarla diyalogunu kurabilmişlerdi. Benim anlayabildiğim budur bundan.

    Zaten peygamberlere verilen ilim bir mânâda da hikmetin mânâsı olacaktır. Yâni hikmet nerede nasıl hareket edeceklerini konuşma olarak, ölme olarak, öldürme olarak, ya da tavır ve davranış olarak ne yapmaları gerekeceğini bilmeleri mânâsınadır. Yâni hayatı Allah’ın istediği biçimde değerlendirme ve yaşama bilgisi. Allah’ın verdiği ilim budur işte. Yâni hayat programı ilmidir, hayatı anlama ilmidir. Yâni onlar hangi hayatı yaşayacak idiydiyse öyle bir hayatın bilgisi verilmiştir. Meselâ Süleyman (a.s)’a verilen hayat bilgisi elbette Nuh (a.s)’a verilmemişti. Lâzım da değildi zaten Ona. Bir karıncanın konuşmasını anlaması gerekmiyordu Onun, çünkü öyle bir sorumluluğu yoktu, öyle bir hayat programı yoktu Onun.

    Süleyman (a.s)’la birlik Dâvûd (a.s)’a verilen bu ilim biraz da siyasal platformda bir etkinlik bilgisi de oluyor. Bunu nerden çıkardım? Kur’an’ın tümünde anlatılan Dâvûd ve Süleyman’dan çıkarıyorum. Yâni onlara bu ilim verilmiş ki idareciliği bilmişler, yöneticiliği bilmişler, devleti idare etmeyi bilmişler, ya da saltanatı yürütebilmeyi bilmişlerdir. Dâvûd (a.s) un da ayrıca bir otoritesi vardı devlet planında. Dağlar, taşlar, kuşlar, kurtlar Onunla beraber tesbih ediyordular.

    Yine Sâd sûresinin beyanına göre “faslel hitap” vermiş Allah Dâvûd (a.s)’a. Ayrıştırıcı bir söz özelliği. Her şeyi hall u faslediyor tamam işi bitiriveriyor. Ama bazen öyle bir bitiriyor ki onun bitirimine müdahale ediyor Süleyman (as), bazen onunki daha doğru çıkıyor. İşte iki kardeş geliyor çocuğu ortadan kessek filan diyor, kadınlardan biri olmaz istemem diyor o zaman çocuğun onun olduğuna karar veriyor gibi.

    Fasl el’ hitap konusunda Sâd sûresinde anlatılan şu: İki kişi geliyor hasmani, biri diyor ki işte benim bir tane dişi koyunum vardı, bunun da doksan dokuz tane koyunu vardı. Bu adam benim o bir tek koyunumu da kendi koyunlarının içine katmaya çalışıyor. Ve tartışmada beni yendi ve o bir tek koyunumu da alıp kendi koyunlarının içine kattı diyor. Dâvûd (a.s) diyor ki ya Rabbi! Ben bunu kendi kafamdan yapmadım, sen bana makam verdin, mekân verdin, sen güç verdin diyor ve hükmü konusunda Allah’a şükrediyor. Kimileri diyorlar ki bu doksan dokuz kadındır, şöyle şöyle olmuştur.

    Hayır bu doksan dokuz koyundur. Yâni burada kapitalist sistem anlatılıyor. Kapitalizmin devlet planında tenkididir bu. Adam iş yeri açıyor, doksan tane işçi çalıştırıyor on milyon onlara veriyor, yüz on milyon kendisi alıyor. Hattâ beş yüz milyon. Sonunda o işçisinin on milyonunda gözü oluyor adamın, allem ediyor, gallem ediyor, kampanya diyor, yeni çeşit diyor, sana göre diyor, kendi yer diyor, filan ediyor ve onlara verdiği o on milyonu da çarpmaya çalışıyor ya işte bu anlatılıyor burada.

    16. “Süleyman Dâvûd'a vâris oldu: "Ey insanlar! Bize kuş dili öğretildi ve bize her şeyden bolca verildi. Doğrusu bu apaçık bir lütuftur" dedi.”

    Süleyman, Dâvûd’a vâris oldu. Nesi vardı Dâvûd’un da vâris oldu? İlmi vardı, tamam işte ona vâris oldu. Başka nesi olabilecekti Dâvûd peygamberin? Malı mülkü olamazdı ki. Çünkü onlar biliyorlardı ki peygamberlerin geliş sebebi oydu ki mülk Allah’ın. Bunu ortaya koymak için geliyorlardı Allah’ın elçileri. Bu iş benim, bu mal benim, bu mülk benim, bu saltanat benim, ben mâlikim, ben Hakîmim, ben asarım keserim, değildi onların derdi. Zaten peygamberin geliş gâyesi mülkü Allah’a ait kılmak içindi. Dolayısıyla Süleyman (a.s) ın Dâvûd’a vâris olması ilme vâris oluşudur veya Onun pozisyonuna, görevine, Risâlete vâris oluşudur. Onun arkasından hemen peygamber olmuştur demektir bunun mânâsı.
    Süleyman (a.s) Dâvûd (a.s) un 9 çocuğundan ya da 19 çocuğundan birisiymiş.
    Dâvûd (a.s) dedi ki ey insanlar biz kuş mantığını öğrendik, bize kuş mantığı öğretildi. Ayrıca her bir şeyden de verildi bize. Hani bize fazl-u kerem vermişti ya Allah işte o budur dedi. Bu bir faziletti, tafdıliyetti, üstünlüktü, işte o budur dedi. Her bir şeyden verilmişti onlara. Neydi bu her bir şey? Ona lâzım olan her bir şey. Devre özel, döneme yönelik, zamana yönelik her bir şey. İnsanları idare edecek her bir şey, her bir bilgi verilmişti ona, bir de kuşların mantığı öğretilmişti. Kuşların mantığı.

    Ya da kuşların varlık mantığı. Kuşların birbirlerine mesaj ilet-me mantığı öğretildi denmiş. Kuşların hayat programlarını öğrettik demektir. Kuşların bu varlık sebebiyle yaptıkları hareketlerinin insana yansıyan bölümünü öğrendik demektir bu. Yâni kuşların hayatını kuşça öğrendik değildir tabii mânâ. İçlerinden bir kuş olarak anladık değil, onların kuşça hayatlarını dışardan bir insan olarak kavrama yetkisi verildi bize demektir bu.

    Şehbender zade Filibeli Ahmet Hilmi denilen bir adam Amak-ı hayal diye bir kitap yazmış. Vahdet-i vücutçu filan bir adam da ama kitabında çok hoş açıklamaları var. Bir bölümü de şöyleydi: Karınca gözüyle, burada da karıncalardan söz edileceği için bir giriş olsun. Karınca gözüyle bir olay anlatır.

    Büyük bir meydanda milyonlarca insan çalışmaktadır. Gidenler, gelenler, yürüyenler, koşanlar var. Derken üzerlerine kapkara bir bulut gelir. Sonra tehlikeyi sezinleyen bir anons duyulur. Dikkat! Dikkat! Müthiş bir bulut geldi! Az sonra korkunç bir yağmur gelecek, herkes başının çaresine baksın! Meydanda bir koşuşturma, bir telaş başlar ve hemen arkasından bardaktan boşanırcasına bir yağmur iner ki, evler yıkılır, yollar kaybolur, ve sonunda on binlerce ölü, yüz binlerce yaralı. Ama üzülmeyin, bunlar insan değildir. Bunlar karıncalardır. Bir yemci dükkanının kenarında milyonlarca karınca yuvalarına buğday taşımakla meşgulken üzerlerine yem almak için gelen bir at arabası park eder. Üzerlerine müthiş bir bulutun geldiğini zanneden karıncalarda bir telaş başlar. Ve nihâyet at görevini yapar ve üzerlerine işeyiverir. Evleri yıkılır, yolları kaybolur, binlerce ölü, yüz binlerce yaralı meydanda gelir. Atın bir bardak idrarı karıncalar dünyasında Nuh tufanı oluverir.

    Tabii şu anda küçüldükçe küçülmüş, âdeta karıncalaşmış insanlar için de A.B.D nin bir bardak idrarı, Avrupa’nın bir kaşık idrarı da sanki Nuh tufanı kadar korkunç bir tehlike halini almıştır. Korkuyor karıncalaşmış insanlar onlardan. Evet karıncalar dünyası böyledir. Ama bu olaya insan gözüyle bakınca işte alt tarafı bir at, ondan sadır olan basit bir idrar. İşte Allahu âlem Mantık ut tayrı anlamak bu oluyor yâni benim anladığım. Eğer bizde olaylar hakkında o olayın mantığını kavrama istidadımız yoksa karıncaların o olaya baktığı gibi bakıyoruz demektir.

    Peki bunu bize de verdimi Allah? Elbette Allah bunu bize de verdi. Tamam Süleyman (a.s)’a yüzde yüzünü verdi, yüzde beş yü-zünü verdi, yâni onu olduğu gibi anlama imkânı verdi, ama bize de olayların mantığını böyle bir kavrama imkânı verdi ki galiba buna İslâm literatüründe feraset denir. Rasulullah efendimizin bu hususu anlatan bir hadisi vardı: “İttegu firasetel mü'min, feinnehu yenzuru binurillah”

    Şeklinde tenkit edilen, zayıf denilen, hakkında laf edilen bir hadis. Eğer hadisse bu meseleyi şöyle anlatır: Mü'minin ferasetinden sakının çünkü o Allah’ın nûruyla bakar değildir mânâ. Aman ha mü’-minin ferasetinden sakının, aman uzak durun ondan, çekinin, sakının değildir mânâ. “Mü’minin ferasetine baş vurun, mü’minin ferasetiyle yol bulun, yolunuzu mü’minin ferasetine danışarak bulun” demek daha güzel olacaktır. Evet mü’mine danışın, mü’min ile beraber olun, yo-lunuzu ona sorun, onu ferasetinden istifade edin, çünkü o Allah’ın nûruyla bakar.

    Allah’ın nûru kitaptır. Bu kitapla olaylara bakan kişinin bakışı keskindir. Görüşü İsâbetlidir. Kararı doğrudur. Çünkü bu kitabı tanıyan mü’min olaylara güzel bakar ve ne yapacağını bilir. Çünkü olaylara Allah’la bakınca gündemde Allah’ın gücü vardır ve en güçlü odur, Allah’ın bilgisi vardır ve en bilen O’dur. Ama bir hafta boyunca Allah’ın kitabıyla ilgisi kesilmiş ve şeytanların haber programlarına esir olmuş bir mü'min düşünün. O her şeyden sakınacak, her şeyden korkacak ve ne yapacağını şaşıracaktır. Aman geldi geliyorlar, gitti gidiyorlar, vurdu vuruyorlar, yakaladı yakalıyorlar diye sanki Allah’ı diskalifiye eden haberlerin kulu ve kölesi olacaktır. Gerçekten şu anda Allah’la, Allah’ın kitabıyla ilgisi kesik ama Tv programlarına kendisini teslim etmiş insanlarda bu korkuyu, bu tedirginliği çok açık görüyoruz. Çünkü hadiselere Allah’ın nûruyla bakamayan insanın sonu budur.

    Bizler şu anda kuşların dilinden filan anlamıyoruz, ama kuşların çevremizde bize vermek istediği mesajı anlamak var bizde. İşte benim anladığım feraset de budur. Yâni Allah görüntülü âyetler grubu olarak güneşi, ayı, yıldızları, kuşları bizim önümüze sermiş. Gözümüzle algıladığımız bu âyetlerden bir şeyler çıkarmak var bizde ve işte bu bizim ferasetimizdir. Ama onların aslını anlamak ise sadece peygambere verilmiştir diyoruz.
    Kaynak: Ali Küçük Tefsiri


  4. 07.Mayıs.2009, 16:05
    2
    Moderatör



    “Andolsun ki, Dâvûd’a ve Süleyman'a ilim verdik. İkisi "Bizi mü'min kullarının çoğundan üstün kılan Allah'a hamd olsun" dediler.”

    Dâvûd’a ve Süleyman (a.s)’a ilim verdik. Onların hali şöyleydi, şöyle demeleri vardı onların. Diyordular ki Elhamdülillah! Allah’a ham-d-ü senâlar olsun ki o Allah bizi mü'min kullarından pek çoğunun üzerine tafdıyl etmiştir. Ne demek pek çoğunun üzerine? Yâni dikkat ederseniz mü’min kullarının tamamına, hepsine değil de pek çoğuna diyorlar. Elbette diğer peygamberler de vardı, bir de onlar herkesin zamanında yaşamamıştılar. Kendi zamanlarında yaşayan bütün mü'-minlere Allah tarafından tafdıyl edildiler ve bittiler.

    Fazlullah’ı Bakara 64 ile anlıyoruz:
    “Eğer Allah’ın size nîmeti ve rahmeti olmasaydı muhakkak hüsrana uğrayanlardan olurdunuz.”
    (Bakara 64)

    Allah’ın rahmeti ve fazlı olmasaydı size ey İsrâil oğulları siz hüsrana uğrayanlardan olurdunuz âyetindeki Fazlullah Allah’ın peygamber göndermesi, ya da peygamberlerin arka arkaya görevle İsrâil oğullarına gitmesi mânâsınaydı. Evet tekrar tekrar size Peygamberler göndermeseydi işiniz bitikti.

    Dikkat ederseniz burada hamd kelimesine gavl tabir edilmiş, yâni elhamdülillah dediler denilmiştir. Bu elbette İslâm’ın kuralıdır. Hamd dille yapılır şükür de amalle yapılır biliyorduk. Sûrenin ilerde gelecek olan âyetlerinden birinde de diyordu ki Allah:
    Elhamdü lillah de! Bir başka âyette de deniliyordu ki:
    “Ey Dâvûd ailesi! Şükredin! Kullarımdan şükredenler pek azdır.”
    (Sebe’ 13)

    Ey Allah’ın pek çok nîmetlerine ulaşmış Dâvûd ailesi Rab-binize şükredin. Rabbinizin size verdiği nîmetleri Rabbinizin razı o-lacağı yerde kullanarak, Rabbinizin razı olacağı bir hayatı yaşayarak, Hayatınızı o hayatın sahibinin yolunda kullanarak, dünyanızı, hayatınızı, canınızı, malınızı, zamanınızı, imkânlarınızı, fırsatlarınızı onları size verenin yolunda harcayarak Rabbinize şükredin. Yâni Allah size hangi nîmeti vermişse o nîmet cinsinden infakta bulunarak şükredin Rabbinize. Hayatı onu size veren Allah’ın istediği biçimde yaşayarak, geceyi ve gündüzü onu size lütfeden Allah yolunda kullanarak, aklı fikri, bilgiyi onu verenin razı olduğu yerlerde kullanarak, zamanı onu verenin razı olduğu yerde kullanarak, Allah’ın rızasını tahsilde harcayarak Rabbinize şükredin.

    Evet diyor ki Rabbimiz ey Dâvûd oğulları şükür ameli işleyiniz! Yâni şükrederek amel ediniz, ya da amelinizi şükür olsun için yapınız denilmişti orada, burada da anlıyoruz ki "Elhamdülillah" deniyor. Elhamdülillah denmesi elhamdülillah denilecek bir hayata mühür basılması anlamına gelecektir. Yâni bir kişi Allah’a hamd edeceği bir hayatı yaşar ve sonra da der ki: Elhamdülillah.

    Demek ki elhamdülillah hayatın İslâmlaşmasının adıdır. Hani içki içer üzerine de elhamdülillah diyemezdi ya kişi. İçkisiz bir yemek yer, komşularıyla yer, açlarla yer, israfsız yer, acıkmadan oturmaz, doymadan kalkar, yâni Allah ne tür bir yemek modeli tarif etmişse onu öylece yapar ve sonunda da der ki elhamdülillah. Yâni bu söz Yunus sûresindeki:
    “Onların dualarının, dâvâlarının sonu da: "Âlem-lerin Rabbi Allah'a hamd olsun" dur.”
    (Yunus 10)

    Evet mü’minlerin dâvâlarının sonu Âlemlerin Rabbine hamd etmektir, elhamdülillah demektir. Hamd Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Hamd sadece Allah’ın hakkıdır. Dünyada iken Müslüma-nın ilk ve son işi, ilk ve son ve sözü işte budur. Dünyada sözünü dinleyerek, yasalarını uygulayarak Rabbine hamd eder mü’min. Dünyada hatırını her şeyin ve herkesin hatırından üstün tutarak Rabbine hamd eder mü’min. Dünyada Rabbinin istediği biçimde bir hayat yaşayarak Rabbine hamd eder. Arzularından, emirlerinden razı olarak O’na ham deder. Yâni mü’minin işi gücü, derdi gamı budur.

    Müslüman bu dünyada Öyle bir hayat programı yaşar ki işte onun üzerine de elhamdülillah denebilir. Bu programın başında bismillah olacak, yâni Allah adına yapılacak bu iş. Ya Rabbi ben bunu senin namı hesabına yapıyorum, sen dedin diye yapıyorum, sen bunu benden istemeseydin ben bunu yapmazdım diyeceğiz, ondan sonra da diyeceğiz ki elhamdülillah. Böyle bir hayatı bana lütfettiğin için elhamdülillah. Evet işte Dâvûd ve Süleyman (a.s)’lar diyorlar ki:
    Bizi mü'min kullarının çoğundan üstün kılan Allah'a hamd olsun. Lâkin bunlar henüz öyle bir amel de işlememişlerdi. Ama biliyoruz ki ilim zaten ameli gerektiriyordu da ondan dediler bunu. Meselâ bir adam herhangi bir konuda bir şeyler bilecek, ama o bilgiyi o konuda amele dönüştürmeyecek bu mümkün değildir. Meselâ adam ezan okununca vaktin girdiğini bilecek, vakit girince abdest alıp namaz kılması gerektiğini bilecek, abdestin nasıl alındığını, namazın nasıl kılındığını bilecek ve adam bu işi yapmayacak bu mümkün değil. İlim değildir bunun adı. İlimdir de, bu ilmi zan haline getiren ikinci galip bir ilim vardır onda. Yâni adam içkinin zararını bilecek, içilmemesi gerektiğini bilecek, içilince şöyle olacağını bilecek ama buna rağmen yine de içerse, o zaman her şeye rağmen içilebileceğine dair bir bilgi vardır onda. İşte bu bilgi onda amel haline dönüşünce ötekisi zan haline geliveriyor demektir.

    İslâm’a göre bilgi ikiye ayrılır:

    1- Şu Türkçe’de zan dediğimiz bilgi, hayatla, hakikatle, gerçekle mutabakatı olmayan bilgi. Yâni hayata intibakı olmayan, kişiden amel istemeyen bilgi.

    2- Bir de ilim dediğimiz hayatla hakikatle mutabakatı olan bilgidir. Yâni hayatla birleştirilmesi gereken bilgidir. Onun içindir ki kitabımızın her neresinde “İ'lemu” denilince, bilin ki demek değildir bunun mânâsı. Bu bilgiye göre amel edin demektir. Yâni hayatınızı bu bilgiye göre düzenleyin, bu bilgiyi hayatınıza aktarın, hayatınızı bu bilgiyle düzenleyin demektir. Allahu Zül Celâl Dâvûd (a.s),a ve Süleyman (a.s)’a ilim verdiyse onlar bu ilimle hayatlarını düzenlediler ve dediler ki:


    Yâni bize ilim verdi de Allah, bizi ilimle tafdıyl etti değil, bizi pek çok mü’min kullarından üstün kıldı değil, bize ilim verdi de Allah biz de o ilimle iman ettik, biz bize verilen o ilimle hayatımızı düzenledik de Allah bizi bununla tafdıyl etti demektir bunun mânâsı. Değilse mücerret bilgi insanı hiçbir zaman tafdıyl etmez, üstün kılmaz, üstün edecek de değildir. Çünkü Ebu Cehil de bilgiliydi biz onu biliyoruz. Hattâ İblisin bildiği çok daha kesin. Yâni bu âyetle sabittir. İblis Allah’ı da biliyor, Allah’tan korkulması gerektiğini de biliyor, âhireti de biliyordu ama bu bilgi ona hiçbir şey kazandırmadı. Ya da Firavunun bilgisini hatırlayın.

    Peki Hz. Süleyman’la Dâvûd (a.s) un ilmi neydi? Tefsirlere bakın, Elmalıya bakın, ama özetin özeti bir bilgi vermemiz gerekirse size şunları söyleyelim: Bu öyle bir bilgiydi ki bu bilgiyle onlar kendileri ve Allah, kendileri ve mahlukât, kendileri ve insanlar, kendileri ve mevcudat arasındaki diyalogu kurabiliyordular. Bu ilimle kendilerinin varlık âlemindeki yerlerini bulmuş ve bu yerin diğer varlıklarla diyalogunu kurabilmişlerdi. Benim anlayabildiğim budur bundan.

    Zaten peygamberlere verilen ilim bir mânâda da hikmetin mânâsı olacaktır. Yâni hikmet nerede nasıl hareket edeceklerini konuşma olarak, ölme olarak, öldürme olarak, ya da tavır ve davranış olarak ne yapmaları gerekeceğini bilmeleri mânâsınadır. Yâni hayatı Allah’ın istediği biçimde değerlendirme ve yaşama bilgisi. Allah’ın verdiği ilim budur işte. Yâni hayat programı ilmidir, hayatı anlama ilmidir. Yâni onlar hangi hayatı yaşayacak idiydiyse öyle bir hayatın bilgisi verilmiştir. Meselâ Süleyman (a.s)’a verilen hayat bilgisi elbette Nuh (a.s)’a verilmemişti. Lâzım da değildi zaten Ona. Bir karıncanın konuşmasını anlaması gerekmiyordu Onun, çünkü öyle bir sorumluluğu yoktu, öyle bir hayat programı yoktu Onun.

    Süleyman (a.s)’la birlik Dâvûd (a.s)’a verilen bu ilim biraz da siyasal platformda bir etkinlik bilgisi de oluyor. Bunu nerden çıkardım? Kur’an’ın tümünde anlatılan Dâvûd ve Süleyman’dan çıkarıyorum. Yâni onlara bu ilim verilmiş ki idareciliği bilmişler, yöneticiliği bilmişler, devleti idare etmeyi bilmişler, ya da saltanatı yürütebilmeyi bilmişlerdir. Dâvûd (a.s) un da ayrıca bir otoritesi vardı devlet planında. Dağlar, taşlar, kuşlar, kurtlar Onunla beraber tesbih ediyordular.

    Yine Sâd sûresinin beyanına göre “faslel hitap” vermiş Allah Dâvûd (a.s)’a. Ayrıştırıcı bir söz özelliği. Her şeyi hall u faslediyor tamam işi bitiriveriyor. Ama bazen öyle bir bitiriyor ki onun bitirimine müdahale ediyor Süleyman (as), bazen onunki daha doğru çıkıyor. İşte iki kardeş geliyor çocuğu ortadan kessek filan diyor, kadınlardan biri olmaz istemem diyor o zaman çocuğun onun olduğuna karar veriyor gibi.

    Fasl el’ hitap konusunda Sâd sûresinde anlatılan şu: İki kişi geliyor hasmani, biri diyor ki işte benim bir tane dişi koyunum vardı, bunun da doksan dokuz tane koyunu vardı. Bu adam benim o bir tek koyunumu da kendi koyunlarının içine katmaya çalışıyor. Ve tartışmada beni yendi ve o bir tek koyunumu da alıp kendi koyunlarının içine kattı diyor. Dâvûd (a.s) diyor ki ya Rabbi! Ben bunu kendi kafamdan yapmadım, sen bana makam verdin, mekân verdin, sen güç verdin diyor ve hükmü konusunda Allah’a şükrediyor. Kimileri diyorlar ki bu doksan dokuz kadındır, şöyle şöyle olmuştur.

    Hayır bu doksan dokuz koyundur. Yâni burada kapitalist sistem anlatılıyor. Kapitalizmin devlet planında tenkididir bu. Adam iş yeri açıyor, doksan tane işçi çalıştırıyor on milyon onlara veriyor, yüz on milyon kendisi alıyor. Hattâ beş yüz milyon. Sonunda o işçisinin on milyonunda gözü oluyor adamın, allem ediyor, gallem ediyor, kampanya diyor, yeni çeşit diyor, sana göre diyor, kendi yer diyor, filan ediyor ve onlara verdiği o on milyonu da çarpmaya çalışıyor ya işte bu anlatılıyor burada.

    16. “Süleyman Dâvûd'a vâris oldu: "Ey insanlar! Bize kuş dili öğretildi ve bize her şeyden bolca verildi. Doğrusu bu apaçık bir lütuftur" dedi.”

    Süleyman, Dâvûd’a vâris oldu. Nesi vardı Dâvûd’un da vâris oldu? İlmi vardı, tamam işte ona vâris oldu. Başka nesi olabilecekti Dâvûd peygamberin? Malı mülkü olamazdı ki. Çünkü onlar biliyorlardı ki peygamberlerin geliş sebebi oydu ki mülk Allah’ın. Bunu ortaya koymak için geliyorlardı Allah’ın elçileri. Bu iş benim, bu mal benim, bu mülk benim, bu saltanat benim, ben mâlikim, ben Hakîmim, ben asarım keserim, değildi onların derdi. Zaten peygamberin geliş gâyesi mülkü Allah’a ait kılmak içindi. Dolayısıyla Süleyman (a.s) ın Dâvûd’a vâris olması ilme vâris oluşudur veya Onun pozisyonuna, görevine, Risâlete vâris oluşudur. Onun arkasından hemen peygamber olmuştur demektir bunun mânâsı.
    Süleyman (a.s) Dâvûd (a.s) un 9 çocuğundan ya da 19 çocuğundan birisiymiş.
    Dâvûd (a.s) dedi ki ey insanlar biz kuş mantığını öğrendik, bize kuş mantığı öğretildi. Ayrıca her bir şeyden de verildi bize. Hani bize fazl-u kerem vermişti ya Allah işte o budur dedi. Bu bir faziletti, tafdıliyetti, üstünlüktü, işte o budur dedi. Her bir şeyden verilmişti onlara. Neydi bu her bir şey? Ona lâzım olan her bir şey. Devre özel, döneme yönelik, zamana yönelik her bir şey. İnsanları idare edecek her bir şey, her bir bilgi verilmişti ona, bir de kuşların mantığı öğretilmişti. Kuşların mantığı.

    Ya da kuşların varlık mantığı. Kuşların birbirlerine mesaj ilet-me mantığı öğretildi denmiş. Kuşların hayat programlarını öğrettik demektir. Kuşların bu varlık sebebiyle yaptıkları hareketlerinin insana yansıyan bölümünü öğrendik demektir bu. Yâni kuşların hayatını kuşça öğrendik değildir tabii mânâ. İçlerinden bir kuş olarak anladık değil, onların kuşça hayatlarını dışardan bir insan olarak kavrama yetkisi verildi bize demektir bu.

    Şehbender zade Filibeli Ahmet Hilmi denilen bir adam Amak-ı hayal diye bir kitap yazmış. Vahdet-i vücutçu filan bir adam da ama kitabında çok hoş açıklamaları var. Bir bölümü de şöyleydi: Karınca gözüyle, burada da karıncalardan söz edileceği için bir giriş olsun. Karınca gözüyle bir olay anlatır.

    Büyük bir meydanda milyonlarca insan çalışmaktadır. Gidenler, gelenler, yürüyenler, koşanlar var. Derken üzerlerine kapkara bir bulut gelir. Sonra tehlikeyi sezinleyen bir anons duyulur. Dikkat! Dikkat! Müthiş bir bulut geldi! Az sonra korkunç bir yağmur gelecek, herkes başının çaresine baksın! Meydanda bir koşuşturma, bir telaş başlar ve hemen arkasından bardaktan boşanırcasına bir yağmur iner ki, evler yıkılır, yollar kaybolur, ve sonunda on binlerce ölü, yüz binlerce yaralı. Ama üzülmeyin, bunlar insan değildir. Bunlar karıncalardır. Bir yemci dükkanının kenarında milyonlarca karınca yuvalarına buğday taşımakla meşgulken üzerlerine yem almak için gelen bir at arabası park eder. Üzerlerine müthiş bir bulutun geldiğini zanneden karıncalarda bir telaş başlar. Ve nihâyet at görevini yapar ve üzerlerine işeyiverir. Evleri yıkılır, yolları kaybolur, binlerce ölü, yüz binlerce yaralı meydanda gelir. Atın bir bardak idrarı karıncalar dünyasında Nuh tufanı oluverir.

    Tabii şu anda küçüldükçe küçülmüş, âdeta karıncalaşmış insanlar için de A.B.D nin bir bardak idrarı, Avrupa’nın bir kaşık idrarı da sanki Nuh tufanı kadar korkunç bir tehlike halini almıştır. Korkuyor karıncalaşmış insanlar onlardan. Evet karıncalar dünyası böyledir. Ama bu olaya insan gözüyle bakınca işte alt tarafı bir at, ondan sadır olan basit bir idrar. İşte Allahu âlem Mantık ut tayrı anlamak bu oluyor yâni benim anladığım. Eğer bizde olaylar hakkında o olayın mantığını kavrama istidadımız yoksa karıncaların o olaya baktığı gibi bakıyoruz demektir.

    Peki bunu bize de verdimi Allah? Elbette Allah bunu bize de verdi. Tamam Süleyman (a.s)’a yüzde yüzünü verdi, yüzde beş yü-zünü verdi, yâni onu olduğu gibi anlama imkânı verdi, ama bize de olayların mantığını böyle bir kavrama imkânı verdi ki galiba buna İslâm literatüründe feraset denir. Rasulullah efendimizin bu hususu anlatan bir hadisi vardı: “İttegu firasetel mü'min, feinnehu yenzuru binurillah”

    Şeklinde tenkit edilen, zayıf denilen, hakkında laf edilen bir hadis. Eğer hadisse bu meseleyi şöyle anlatır: Mü'minin ferasetinden sakının çünkü o Allah’ın nûruyla bakar değildir mânâ. Aman ha mü’-minin ferasetinden sakının, aman uzak durun ondan, çekinin, sakının değildir mânâ. “Mü’minin ferasetine baş vurun, mü’minin ferasetiyle yol bulun, yolunuzu mü’minin ferasetine danışarak bulun” demek daha güzel olacaktır. Evet mü’mine danışın, mü’min ile beraber olun, yo-lunuzu ona sorun, onu ferasetinden istifade edin, çünkü o Allah’ın nûruyla bakar.

    Allah’ın nûru kitaptır. Bu kitapla olaylara bakan kişinin bakışı keskindir. Görüşü İsâbetlidir. Kararı doğrudur. Çünkü bu kitabı tanıyan mü’min olaylara güzel bakar ve ne yapacağını bilir. Çünkü olaylara Allah’la bakınca gündemde Allah’ın gücü vardır ve en güçlü odur, Allah’ın bilgisi vardır ve en bilen O’dur. Ama bir hafta boyunca Allah’ın kitabıyla ilgisi kesilmiş ve şeytanların haber programlarına esir olmuş bir mü'min düşünün. O her şeyden sakınacak, her şeyden korkacak ve ne yapacağını şaşıracaktır. Aman geldi geliyorlar, gitti gidiyorlar, vurdu vuruyorlar, yakaladı yakalıyorlar diye sanki Allah’ı diskalifiye eden haberlerin kulu ve kölesi olacaktır. Gerçekten şu anda Allah’la, Allah’ın kitabıyla ilgisi kesik ama Tv programlarına kendisini teslim etmiş insanlarda bu korkuyu, bu tedirginliği çok açık görüyoruz. Çünkü hadiselere Allah’ın nûruyla bakamayan insanın sonu budur.

    Bizler şu anda kuşların dilinden filan anlamıyoruz, ama kuşların çevremizde bize vermek istediği mesajı anlamak var bizde. İşte benim anladığım feraset de budur. Yâni Allah görüntülü âyetler grubu olarak güneşi, ayı, yıldızları, kuşları bizim önümüze sermiş. Gözümüzle algıladığımız bu âyetlerden bir şeyler çıkarmak var bizde ve işte bu bizim ferasetimizdir. Ama onların aslını anlamak ise sadece peygambere verilmiştir diyoruz.
    Kaynak: Ali Küçük Tefsiri





+ Yorum Gönder