Konusunu Oylayın.: Evlilik hakkında kıssalar öyküler

5 üzerinden 3.57 | Toplam : 23 kişi
Evlilik hakkında kıssalar öyküler
  1. 15.Aralık.2008, 16:58
    1
    Hoca
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 29,584
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 335
    Bulunduğu yer: çalışma odam:)

    Evlilik hakkında kıssalar öyküler






    Evlilik hakkında kıssalar öyküler Mumsema evlilik hakkında ibret alacağımız kıssalar öyküler lazım

    seviyeli güzel fıkralar da olur


    özellikle asrı saadetten olursa daha makbul olur.

    buna benzer: Bir evlilik olayı


    Allah (cc) yardım edeceleklerden razı olsun


  2. 15.Aralık.2008, 16:58
    1
    Moderatör



    evlilik hakkında ibret alacağımız kıssalar öyküler lazım

    seviyeli güzel fıkralar da olur


    özellikle asrı saadetten olursa daha makbul olur.

    buna benzer: Bir evlilik olayı


    Allah (cc) yardım edeceleklerden razı olsun


    Benzer Konular

    - Sabır ile ilgili öyküler kıssalar hikayeler

    - Haya ile ilgili kıssalar öyküler

    - Hacla ilgili ders alınacak ibreli yaşanmış hikayeler öyküler kıssalar

    - Peygamberler hakkında kıssalar öyküler hikayeler

    - Menkıbeler (Dini Hikaye, Öyküler, Kıssalar) Peylaşırmısınız?

  3. 15.Aralık.2008, 17:09
    2
    nursema
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 25.Ağustos.2007
    Üye No: 2198
    Mesaj Sayısı: 386
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 7
    Yaş: 37

    --->: evlilik hakkında kıssalar öyküler lazım




    Evlilik yıldönümü
    Adam evlilik yıldönümünü sürekli unutan biri... Nihayet bir yılbaşı kendi kendine söz veriyor... O yıl evlilik yıldönümünü unutmayacak ve eşine büyük bir sürpriz yapacak... Beklediği gün geliyor. Amca bey o gün eşine pahalı armağanlar alıyor. Bir çiçek yaptırıyor. Akşam eve eli dolu dolu geliyor... Karısı şaşkın... Amca bey neşeli kahkahaları sıralarken:
    - Unuttun değil mi?.. Bugün evlilik yıldönümüzdü...
    Kadın hazin hazin bakarak:
    - Bugün bizim evlilik yıldönümümuz değil!..
    - Ya neyin yıldönümü?
    - Senin ilk karınla olan evliliğinin yıldönümü!..
    ------------------------------------------------------------------------

    Evlilik
    Konfiçyus, evlilik konusunda şöyle der; “Evlilik, upuzun bir ziyarettir. Ne var ki, tatlı servisi önce yapılır!..”
    ---------------------------------------------------------------------------------



    Mutluluğun sırrı
    Çok mutlu görünen adama, nedenini sorarlar. Adam;
    - Dün nikahım vardı...
    - Eee?..
    Adam, keyifli sürdürür
    - Nikah memuru şaşıydı ve gelini şahitle evlendirdi!..

    ---------------------------------------------------------------------------------

    Uyarı
    Yeni evli çift at arabasıyla evlerine giderken atlardan biri tökezlemiş. Adam “Bu bir!..” demiş. Aynı at bir süre sonra yeniden tökezlemiş. Adam “Bu iki!..” At üçüncü kez tökezlediğinde çıkarmış silahını ve atı vurmuş. Kadın çığlık çığlığa “Sen ne yaptın?” diye feveran edince adam karısına dönmüş ve ”Bu bir!..”
    ---------------------------------------------------------------------------------

    Bir baba evlenmek üzere olan oğluna tavsiyelerde bulunuyormuş. "Son tavsiyemi mutfakta anlatmak istiyorum" demiş. Mutfağı ve yemek yapmayı bilmeyen delikanlı "Olur" demiş çekine çekine.


    Baba, ocağa aynı büyüklükte üç kap koymuş, hepsini suyla doldurup üçünün de altını yakmış. "Şimdi, istediğim her şeyden iki tane vereceksin bana" demiş oğluna. Sırasıyla havuç, yumurta ve kavrulmamış kahve çekirdeği istemiş...



    Oğlu hepsinden ikişer tane vermiş babasına. Adam iki havucu birinci kaba, iki yumurtayı ikinci kaba ve iki kavrulmamış kahve çekirdeğini üçüncü kaba koymuş.

    Her üçünü de yirmi dakika süreyle kaynatmış. Daha sonra kapları indirip yemek masasına buyur etmiş oğlunu. Yemek masasında üç tabak duruyormuş. Kaplarda kaynayan havuçları, yumurtaları ve kahve çekirdeklerini büyük bir özenle tabaklara yerleştirmiş.


    Sonra oğluna dönüp sormuş: "Ne görüyorsun?"

    Oğlu düşünürken açıklamaya başlamış.
    "Havuçlar haşlandıkça aslını kaybedip yumuşamış.
    Yumurtalar görünüşte baştaki gibi sert duruyorlar ama içleri katılaşmış.
    Kahve taneleri ise olduğu gibi duruyor,
    başta neyseler sonunda da öyleler.. "
    Sonra asıl tavsiyesine sıra gelmiş:

    "Evlilikte aşk ve şefkat birlikte olmalıdır.
    Aşksız bir evlilikte her iki eş de şu gördüğün havuçlar gibi
    birbirlerini tüketirler, eskitirler, pörsütürler.
    Şefkatsiz bir evlilikte ise eşler birbirlerine ne kadar tahammül etseler de,
    şu gördüğün yumurtalar gibi içten içe katılaşırlar, birbirlerinden uzaklaşırlar.
    Aşkın da şefkatin de olduğu bir evlilikte ise,
    şartlar ne olursa olsun, eşler tıpkı şu kahve taneleri gibi,
    birbirlerinin yanında kalırlar, kendi kişiliklerini yitirmezler.

    Kahve tanelerinin tekrar kaynatılmaya hazır olmaları gibi,
    onlar da birbirleriyle baş başa uzun yıllar geçirmeye isteklidirler.

    Oğlu aldığı bu dersten tatmin olmuşa benziyordu.
    "Asıl ders bu değil!" dedi baba.
    Oğlunun elinden tuttu, ocağın üzerinde bıraktığı kapların içinde kalan suları gösterdi.
    "Havuçlardan ve yumurtalardan arta kalan suya bak...
    İkisinde de bir tat yok "
    Kahve çekirdeklerini çıkardığı kaptaki suyu
    yavaşça bir fincana boşalttı.
    Mis gibi taze kahve kokuyordu. Fincanı oğluna uzattı.
    "İçmek istersin herhalde" dedi.

    Oğlu kahvesini yudumlarken konuşmasını sürdürdü.
    "Kahve çekirdekleri gibi
    birbirlerini tüketmeyen eşlerin paylaştığı yuva da işte böyle olur.
    Mis gibi, temiz ve huzur verici.
    Herkesin fincanına koyup yudumlayacağı taze kahve gibi...
    Çünkü onlar birbirlerini harcamayarak, birbirlerine aşkla ve
    şefkatle davranarak hayata kendi tatlarını, kokularını ve renklerini katmayı başarırlar."
    Kahve taneleri gibi olabileceğiniz bir yaşam geçirmeniz dileklerimizle… .




  4. 15.Aralık.2008, 17:09
    2
    Devamlı Üye



    Evlilik yıldönümü
    Adam evlilik yıldönümünü sürekli unutan biri... Nihayet bir yılbaşı kendi kendine söz veriyor... O yıl evlilik yıldönümünü unutmayacak ve eşine büyük bir sürpriz yapacak... Beklediği gün geliyor. Amca bey o gün eşine pahalı armağanlar alıyor. Bir çiçek yaptırıyor. Akşam eve eli dolu dolu geliyor... Karısı şaşkın... Amca bey neşeli kahkahaları sıralarken:
    - Unuttun değil mi?.. Bugün evlilik yıldönümüzdü...
    Kadın hazin hazin bakarak:
    - Bugün bizim evlilik yıldönümümuz değil!..
    - Ya neyin yıldönümü?
    - Senin ilk karınla olan evliliğinin yıldönümü!..
    ------------------------------------------------------------------------

    Evlilik
    Konfiçyus, evlilik konusunda şöyle der; “Evlilik, upuzun bir ziyarettir. Ne var ki, tatlı servisi önce yapılır!..”
    ---------------------------------------------------------------------------------



    Mutluluğun sırrı
    Çok mutlu görünen adama, nedenini sorarlar. Adam;
    - Dün nikahım vardı...
    - Eee?..
    Adam, keyifli sürdürür
    - Nikah memuru şaşıydı ve gelini şahitle evlendirdi!..

    ---------------------------------------------------------------------------------

    Uyarı
    Yeni evli çift at arabasıyla evlerine giderken atlardan biri tökezlemiş. Adam “Bu bir!..” demiş. Aynı at bir süre sonra yeniden tökezlemiş. Adam “Bu iki!..” At üçüncü kez tökezlediğinde çıkarmış silahını ve atı vurmuş. Kadın çığlık çığlığa “Sen ne yaptın?” diye feveran edince adam karısına dönmüş ve ”Bu bir!..”
    ---------------------------------------------------------------------------------

    Bir baba evlenmek üzere olan oğluna tavsiyelerde bulunuyormuş. "Son tavsiyemi mutfakta anlatmak istiyorum" demiş. Mutfağı ve yemek yapmayı bilmeyen delikanlı "Olur" demiş çekine çekine.


    Baba, ocağa aynı büyüklükte üç kap koymuş, hepsini suyla doldurup üçünün de altını yakmış. "Şimdi, istediğim her şeyden iki tane vereceksin bana" demiş oğluna. Sırasıyla havuç, yumurta ve kavrulmamış kahve çekirdeği istemiş...



    Oğlu hepsinden ikişer tane vermiş babasına. Adam iki havucu birinci kaba, iki yumurtayı ikinci kaba ve iki kavrulmamış kahve çekirdeğini üçüncü kaba koymuş.

    Her üçünü de yirmi dakika süreyle kaynatmış. Daha sonra kapları indirip yemek masasına buyur etmiş oğlunu. Yemek masasında üç tabak duruyormuş. Kaplarda kaynayan havuçları, yumurtaları ve kahve çekirdeklerini büyük bir özenle tabaklara yerleştirmiş.


    Sonra oğluna dönüp sormuş: "Ne görüyorsun?"

    Oğlu düşünürken açıklamaya başlamış.
    "Havuçlar haşlandıkça aslını kaybedip yumuşamış.
    Yumurtalar görünüşte baştaki gibi sert duruyorlar ama içleri katılaşmış.
    Kahve taneleri ise olduğu gibi duruyor,
    başta neyseler sonunda da öyleler.. "
    Sonra asıl tavsiyesine sıra gelmiş:

    "Evlilikte aşk ve şefkat birlikte olmalıdır.
    Aşksız bir evlilikte her iki eş de şu gördüğün havuçlar gibi
    birbirlerini tüketirler, eskitirler, pörsütürler.
    Şefkatsiz bir evlilikte ise eşler birbirlerine ne kadar tahammül etseler de,
    şu gördüğün yumurtalar gibi içten içe katılaşırlar, birbirlerinden uzaklaşırlar.
    Aşkın da şefkatin de olduğu bir evlilikte ise,
    şartlar ne olursa olsun, eşler tıpkı şu kahve taneleri gibi,
    birbirlerinin yanında kalırlar, kendi kişiliklerini yitirmezler.

    Kahve tanelerinin tekrar kaynatılmaya hazır olmaları gibi,
    onlar da birbirleriyle baş başa uzun yıllar geçirmeye isteklidirler.

    Oğlu aldığı bu dersten tatmin olmuşa benziyordu.
    "Asıl ders bu değil!" dedi baba.
    Oğlunun elinden tuttu, ocağın üzerinde bıraktığı kapların içinde kalan suları gösterdi.
    "Havuçlardan ve yumurtalardan arta kalan suya bak...
    İkisinde de bir tat yok "
    Kahve çekirdeklerini çıkardığı kaptaki suyu
    yavaşça bir fincana boşalttı.
    Mis gibi taze kahve kokuyordu. Fincanı oğluna uzattı.
    "İçmek istersin herhalde" dedi.

    Oğlu kahvesini yudumlarken konuşmasını sürdürdü.
    "Kahve çekirdekleri gibi
    birbirlerini tüketmeyen eşlerin paylaştığı yuva da işte böyle olur.
    Mis gibi, temiz ve huzur verici.
    Herkesin fincanına koyup yudumlayacağı taze kahve gibi...
    Çünkü onlar birbirlerini harcamayarak, birbirlerine aşkla ve
    şefkatle davranarak hayata kendi tatlarını, kokularını ve renklerini katmayı başarırlar."
    Kahve taneleri gibi olabileceğiniz bir yaşam geçirmeniz dileklerimizle… .




  5. 15.Aralık.2008, 22:57
    3
    meçhul_100
    ˙·٠• FiLiSTiN•٠·˙

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 10.Mayıs.2007
    Üye No: 626
    Mesaj Sayısı: 2,162
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 53
    Yaş: 29
    Bulunduğu yer: Diyar-ı Sivas

    --->: evlilik hakkında kıssalar öyküler lazım

    Asrısaadette yaşanmış gerçek bir kesit
    Hifa ve Süheyl
    Yıl asrısaadet yılı, aşkların en güzelinin yaşandığı mekân ve zaman.

    Ölümsüz sevdaya doğru yol alan, ilahi aşkın sırrına mahzar olan ve kalplerinde sadece onun sevgisini taşıyanların yılı.
    İşte o yıllarda vuku bulan bir aşk kıssası… Hifa ve Süheyl

    Hz peygambere teslimiyetin güzel bir vesikası… Hifa ve Süheyl
    Madde den geçip mana ikliminde aşkı yaşayanların hikâyesi… Hifa ve Süheyl
    Hifa genç, güzel, şan-şöhret sahibi ve oldukça zengin bir kadın;
    Güzelliği dilden dile dolaşan, şan şöhreti saraylara kadar ulaşan,
    Birçok kimsenin kendisi ile evlenmesi durumunda her şeyini feda edebileceği birisi… hifa
    Öyleki hifayı duymayan, güzelliğini bilmeyen kimseler kalmamış sevda çöllerinde.
    O kadar güzel ki hifa… ;krallar saray anahtarlarını getirip önüne bırakıyor.
    Zamanın zenginleri kervan yükü kadar mücevher ve altın vaat ediyor.
    Sahabe eşleri ise Hifa ile akraba olabilmek için Hifa yı kocalarına istiyorlar.
    Aman ya rabbi… Bu ne aşk, bu ne seda ve bu ne güzellik ki insanlar onunla eş olabilmek için kıyasıya yarışıyor; tüm zenginliklerini, mal varlıklarını, mevki ve makamlarını onun önüne seriyor ama o bunların hiç birine bakmıyor ve yanaşmıyor.
    Bu nasıl bir edadır ki ya rab; insanın başını döndüren, kanını kaynatan, sarhoş eden bu tekliflere karşı “rıza en lillah” çizgisini koruyan bir ruh var bedende. Beden de ruh tende hifa var…
    Ama ilahi bir saygı var hifa da; o bu ilgi ve alakadan rahatsızdır çünkü. O olup bitenden dolayı gerçekten çok üzgündür.
    Düştüğü bu müşkül vaziyetten kurtulmak için hz. peygambere giderek durumu ona arz eder.
    Ve kendisi için hayırlı bir meşguliyet ister.
    —Hifa Allah resul’ünün kendisine meşguliyet olarak çeşitli
    Dersler ve ibadetler vereceğini bekler.
    —Oysa Hz peygamber hifa ya meşguliyet olarak evlenmeyi tavsiye etmiştir.
    Bu durum karşısında Hifa Allah‘ın resulüne şöyle der.
    —Ey Allah’ın resulü madem meşguliyet olarak evlenmeyi öneriyorsunuz;
    Öyle ise kiminle evleneceğim hususunda da karar vermeme yardımcı olunuz. Buna karşılık hz peygamber pratik bir çözüm bularak;
    —şöyle dedi; yarın sabah namazına mescide ilk giren kim olursa onunla evleneceksiniz. Sonucu da size bildireceğim der ve hifa oradan ayrılır.
    —sonra hz peygamber mescide giderek bunu herkese ilan eder.
    Bu duyuru dilden dile, kulaktan kulağa dolaşır ve ahalide büyük bir heyecan başlar.
    Öyle ya birçok kimsenin güzelliği, şanı, şöhreti ve zenginliği için evlenmeyi arzuladığı, kervanlar dolusu altın ve mücevher vaat ettiği, evli olan kadınların bile sadece akraba olabilmek için kocalarına istedikleri hifa artık evlenmeye karar vermiştir.
    O gece heyecan ile birlikte bir koşuşturma başlar sokaklarda.
    kaldırılıp mescide gidebilsinler. Hatta o gece bir kısım insanlar ise sabaha kadar uyumamayı bile göze almışlardır.
    —sabah namazı için hazırlıklar yapıla dursun. Fakat sahabeden öyle birisi de vardır ki ne olup bitenden haberdar, nede olup bitenle ilgilenecek durumdadır. O kendi halinde, kendi derdinde, kendi meşguliyetinde, kendi aczinde; fakir, yetim, öksüz ve gariptir.
    İşte o kimse de hiçbir şeyle ilgilenecek durumda olamayan Süheyl dir.
    Süheyl mescidin etrafında yaşayan ashabı suffadandır.
    Yani o ne harcayacak bir dirhemi, ne başını koyacak bir evi, nede üzerindekilerden başka giyecek bir elbisesi olmayan fukara ve sersefil bir sahabedir. Tabi üzerindeki elbiselere de elbise dersek…
    Diğer taraftan hazırlıklar tamamlanmış bütün tedbirler alınmış ve herkes sabah namazı için kendisini ayarlamıştır.
    Sabah namazı için peygamber mescide gelerek beklemeye başlar. Az sonra bir gölge belirir mescidin kapısında ve içeriye giren Süheyl’dir.
    —hz peygamber Süheyl’e; seni bu vakitte buraya getiren nedir diye sorar.
    Çünkü mescide ilk girendir Süheyl.
    Tabi Süheyl’in olanlardan haberi olmadığı için; sabah namazına geldim ya resul Allah der.
    —hz peygamber: hifa olayından haberin yokmu senin diye sorar.
    —Süheyl: Haberim yoktur ya resul Allah; hem haberim olsa dahi benim hifa ile ne işim olabilir ki der.
    Bunun üzerine hz peygamber hifa meselesini Süheyl’e anlatır.
    Dinlediği olay karşısında şaşkın ve hayretler içindedir Süheyl.
    “Allah o gece Medineli erkeklerin gözlerine derin bir uyku koymuş ve kimseler sabah namazına mescide gelememişlerdir”
    Sonra sabah namazı vaktinin çıkmasına yakın bir zaman kala cemaat mescide gelmeye başladı.
    Ve gelen herkes merakla talihlinin kim olduğunu sordu.
    —hz peygamber:
    Mescide ilk gelenin Süheyl olduğunu ilan etti.
    Hemen akabinde ise hifaya haber gönderildi ve Süheyl ile evleneceği belirtildi.
    Hifa da teslimiyete yaraşır bir şekilde tereddütsüz bunu kabul etti.
    Ne var ki hifanın duyulmuş olan şanı, şöhreti, güzelliği ve zenginliği kadar;
    Süheyl’inde kimsesizliği, çelimsizliği, fakirliği ve yetim oluşu biliniyordu çevrede. Zaten herkesi hayretler içinde düşündüren kısmı da buydu ya.
    Hifa gibi bir kadına Süheyl gibi bir eş…
    Sonra Hz peygamber hifa ile Süheyl’in nikâhlarını kıyar ve Süheyl’e bakarak; Eşine bir hediye almasını söyler.
    — Süheyl mahcup bir eda ile başını önüne eğer ve oldukça kısık bir sesle; Ey Allah’ın resulü değil hediye almak, üzerimde bana ait bir dirhemim bile yoktur der.
    Bunun üzerine hifa oradan kalkar ve eve gider. İçinde 100 dirhem bulunan bir kese göndererek; bunlar Süheyl’indir istediği gibi kullansın der.
    —Dirhemleri alan Süheyl çarşıda gezerek iki dirheme bir hediye alır ve akşam karanlığında hz peygamberin nikâhlarını kıydığı eşi hifanın evine gider.
    Bu gece Süheyl’in zifaf gecesidir. Çarşıdan almış olduğu hediyeyi hifaya takdim eder
    Ve şöyle der: -ey hifa bundan sonra sana benimle evlendiğin için sabretmek düşer.
    Bana da senin gibi birisi ile evlendiğim için elbette ki şükretmek düşer.
    Sana sabretmek düşer çünkü benim gibi çelimsiz, fakir, perişan hiçbir şeyi olmayan biriyle evlendin.
    Bana da gerçekten şükretmek düşer çünkü senin gibi güzel, zengin ve varlıklı birisi ile evlendim. Ve şöyle devem eder Süheyl:
    —Allah’ın bize bahşettiği bu evlilik için gel bu geceyi ona ayıralım ve ibadetle geçirelim.
    Ben şükrümü sen sabrını eda et. Umulur ki ben şükredenlerden sende sabredenlerden yazılırsın.
    Ve her ikisi o geceyi sabah namazı vaktine kadar ibadetle geçirirler.
    Rablerine dua ve niyazda bulunurlar, kendilerince sabır ve şükürlerini eda ederler.
    Sabah namazı vakti girince Süheyl mescidin yolunu tutar.
    Mescide vardığında hz peygamberin kendisini karşıladığını görür.
    Sonra içeri girer girmez Allah resulü Süheyl’e sorar;
    -ya Süheyl siz bu geceyi nasıl ihya ettiniz, ne amel işlediniz de yüce Mevla’yı bu kadar kendinize razı ettiniz. o da müjdeleyen bir eda ile Cebrail’i gönderdi. Müjdeler olsun ya Süheyl müjdeler olsun.
    Bu sözleri duyan Süheyl kendinden geçmiştir artık. Boynu bükülüvermiş sesi kısılmıştır artık ve mahcup bir eda ya bürünerek;
    Biz bu geceyi sadece rabbimize ibadet ederek geçirdik diyebilmiştir.
    Ve… İnen ayette yüce Mevla şöyle buyurmuştur:
    —ne mutlu o kimselere ki; rabbine ibadet etmeyi kendi zevklerine tercih ettiler. Bizde o kulları affettik.
    Sonra Süheyl ellerini açarak;”ya rabbi sen ki beni affettin, bağışladın tekrar günah işleyerek yaşamak istemiyorum, senden niyazım sana kavuşmak” diye dua etti. Ve duasından sonra ruhunu teslim etti.
    —Allah resulü buyurdular ki hifada şu anda ruhunu teslim etmiştir.
    Ve her ikisi yan yana açılan kabirlere defnedildiler
    Ölümsüz aşka, ölümsüz sevdaya doğru


    alıntıdır...


    '' Evlilikle ilgili güzel sözler''


    ''Bir evin güzelliGi,uyumdur.Bir evin tadi, baGliliktir.Bir evin sevinci
    sevgidir.Bir evin zenginliGi çocuklardir.Bir evin huzuru,huzur bulan gönüllerdir'' (Henry Taylor)

    ''Evlilik hayati, en büyük okul demektir.Toplumdaki tüm kötülükler burada yok edilir.Tüm zararli aliskanliklar burada temizlenir''(Madame Roland)

    ''Es seçmeye, çok yönlü bir arastirmadan sonra karar verilmelidir.Ani kararlar, ani ayriiliklar getirir''(Yavuz BahadiroGlu)

    ''Bir erkek terbiyeli olursa,bir kisi terbiyeli olmus olur.Ancak kadin terbiyeli olursa,bir aile terbiyeli olmus olur.'' (Fannie Hursf)

    ''Iyi bir kadinla evlenmek,firtinali havada sakin bir limana benzer.Kötü bir kadinla evlenmek ise,sakin bir havada firtinali bir liman demektir''(J.Petit Jenney)

    ''Evinizin belirleyici unsuru inanç olsun.Çünkü Allaha ve dine yakin olan insanlar,hayatlarinda mutlu olurlar''(Serap Mutlu Akbulut)

    ''Kötü kizdan,iyi hanim olmaz''(Benjamin Fraklin)

    ''Insan ömrünün en önemli olayi,iyi bir es seçimidir''(Drusus)





  6. 15.Aralık.2008, 22:57
    3
    ˙·٠• FiLiSTiN•٠·˙
    Asrısaadette yaşanmış gerçek bir kesit
    Hifa ve Süheyl
    Yıl asrısaadet yılı, aşkların en güzelinin yaşandığı mekân ve zaman.

    Ölümsüz sevdaya doğru yol alan, ilahi aşkın sırrına mahzar olan ve kalplerinde sadece onun sevgisini taşıyanların yılı.
    İşte o yıllarda vuku bulan bir aşk kıssası… Hifa ve Süheyl

    Hz peygambere teslimiyetin güzel bir vesikası… Hifa ve Süheyl
    Madde den geçip mana ikliminde aşkı yaşayanların hikâyesi… Hifa ve Süheyl
    Hifa genç, güzel, şan-şöhret sahibi ve oldukça zengin bir kadın;
    Güzelliği dilden dile dolaşan, şan şöhreti saraylara kadar ulaşan,
    Birçok kimsenin kendisi ile evlenmesi durumunda her şeyini feda edebileceği birisi… hifa
    Öyleki hifayı duymayan, güzelliğini bilmeyen kimseler kalmamış sevda çöllerinde.
    O kadar güzel ki hifa… ;krallar saray anahtarlarını getirip önüne bırakıyor.
    Zamanın zenginleri kervan yükü kadar mücevher ve altın vaat ediyor.
    Sahabe eşleri ise Hifa ile akraba olabilmek için Hifa yı kocalarına istiyorlar.
    Aman ya rabbi… Bu ne aşk, bu ne seda ve bu ne güzellik ki insanlar onunla eş olabilmek için kıyasıya yarışıyor; tüm zenginliklerini, mal varlıklarını, mevki ve makamlarını onun önüne seriyor ama o bunların hiç birine bakmıyor ve yanaşmıyor.
    Bu nasıl bir edadır ki ya rab; insanın başını döndüren, kanını kaynatan, sarhoş eden bu tekliflere karşı “rıza en lillah” çizgisini koruyan bir ruh var bedende. Beden de ruh tende hifa var…
    Ama ilahi bir saygı var hifa da; o bu ilgi ve alakadan rahatsızdır çünkü. O olup bitenden dolayı gerçekten çok üzgündür.
    Düştüğü bu müşkül vaziyetten kurtulmak için hz. peygambere giderek durumu ona arz eder.
    Ve kendisi için hayırlı bir meşguliyet ister.
    —Hifa Allah resul’ünün kendisine meşguliyet olarak çeşitli
    Dersler ve ibadetler vereceğini bekler.
    —Oysa Hz peygamber hifa ya meşguliyet olarak evlenmeyi tavsiye etmiştir.
    Bu durum karşısında Hifa Allah‘ın resulüne şöyle der.
    —Ey Allah’ın resulü madem meşguliyet olarak evlenmeyi öneriyorsunuz;
    Öyle ise kiminle evleneceğim hususunda da karar vermeme yardımcı olunuz. Buna karşılık hz peygamber pratik bir çözüm bularak;
    —şöyle dedi; yarın sabah namazına mescide ilk giren kim olursa onunla evleneceksiniz. Sonucu da size bildireceğim der ve hifa oradan ayrılır.
    —sonra hz peygamber mescide giderek bunu herkese ilan eder.
    Bu duyuru dilden dile, kulaktan kulağa dolaşır ve ahalide büyük bir heyecan başlar.
    Öyle ya birçok kimsenin güzelliği, şanı, şöhreti ve zenginliği için evlenmeyi arzuladığı, kervanlar dolusu altın ve mücevher vaat ettiği, evli olan kadınların bile sadece akraba olabilmek için kocalarına istedikleri hifa artık evlenmeye karar vermiştir.
    O gece heyecan ile birlikte bir koşuşturma başlar sokaklarda.
    kaldırılıp mescide gidebilsinler. Hatta o gece bir kısım insanlar ise sabaha kadar uyumamayı bile göze almışlardır.
    —sabah namazı için hazırlıklar yapıla dursun. Fakat sahabeden öyle birisi de vardır ki ne olup bitenden haberdar, nede olup bitenle ilgilenecek durumdadır. O kendi halinde, kendi derdinde, kendi meşguliyetinde, kendi aczinde; fakir, yetim, öksüz ve gariptir.
    İşte o kimse de hiçbir şeyle ilgilenecek durumda olamayan Süheyl dir.
    Süheyl mescidin etrafında yaşayan ashabı suffadandır.
    Yani o ne harcayacak bir dirhemi, ne başını koyacak bir evi, nede üzerindekilerden başka giyecek bir elbisesi olmayan fukara ve sersefil bir sahabedir. Tabi üzerindeki elbiselere de elbise dersek…
    Diğer taraftan hazırlıklar tamamlanmış bütün tedbirler alınmış ve herkes sabah namazı için kendisini ayarlamıştır.
    Sabah namazı için peygamber mescide gelerek beklemeye başlar. Az sonra bir gölge belirir mescidin kapısında ve içeriye giren Süheyl’dir.
    —hz peygamber Süheyl’e; seni bu vakitte buraya getiren nedir diye sorar.
    Çünkü mescide ilk girendir Süheyl.
    Tabi Süheyl’in olanlardan haberi olmadığı için; sabah namazına geldim ya resul Allah der.
    —hz peygamber: hifa olayından haberin yokmu senin diye sorar.
    —Süheyl: Haberim yoktur ya resul Allah; hem haberim olsa dahi benim hifa ile ne işim olabilir ki der.
    Bunun üzerine hz peygamber hifa meselesini Süheyl’e anlatır.
    Dinlediği olay karşısında şaşkın ve hayretler içindedir Süheyl.
    “Allah o gece Medineli erkeklerin gözlerine derin bir uyku koymuş ve kimseler sabah namazına mescide gelememişlerdir”
    Sonra sabah namazı vaktinin çıkmasına yakın bir zaman kala cemaat mescide gelmeye başladı.
    Ve gelen herkes merakla talihlinin kim olduğunu sordu.
    —hz peygamber:
    Mescide ilk gelenin Süheyl olduğunu ilan etti.
    Hemen akabinde ise hifaya haber gönderildi ve Süheyl ile evleneceği belirtildi.
    Hifa da teslimiyete yaraşır bir şekilde tereddütsüz bunu kabul etti.
    Ne var ki hifanın duyulmuş olan şanı, şöhreti, güzelliği ve zenginliği kadar;
    Süheyl’inde kimsesizliği, çelimsizliği, fakirliği ve yetim oluşu biliniyordu çevrede. Zaten herkesi hayretler içinde düşündüren kısmı da buydu ya.
    Hifa gibi bir kadına Süheyl gibi bir eş…
    Sonra Hz peygamber hifa ile Süheyl’in nikâhlarını kıyar ve Süheyl’e bakarak; Eşine bir hediye almasını söyler.
    — Süheyl mahcup bir eda ile başını önüne eğer ve oldukça kısık bir sesle; Ey Allah’ın resulü değil hediye almak, üzerimde bana ait bir dirhemim bile yoktur der.
    Bunun üzerine hifa oradan kalkar ve eve gider. İçinde 100 dirhem bulunan bir kese göndererek; bunlar Süheyl’indir istediği gibi kullansın der.
    —Dirhemleri alan Süheyl çarşıda gezerek iki dirheme bir hediye alır ve akşam karanlığında hz peygamberin nikâhlarını kıydığı eşi hifanın evine gider.
    Bu gece Süheyl’in zifaf gecesidir. Çarşıdan almış olduğu hediyeyi hifaya takdim eder
    Ve şöyle der: -ey hifa bundan sonra sana benimle evlendiğin için sabretmek düşer.
    Bana da senin gibi birisi ile evlendiğim için elbette ki şükretmek düşer.
    Sana sabretmek düşer çünkü benim gibi çelimsiz, fakir, perişan hiçbir şeyi olmayan biriyle evlendin.
    Bana da gerçekten şükretmek düşer çünkü senin gibi güzel, zengin ve varlıklı birisi ile evlendim. Ve şöyle devem eder Süheyl:
    —Allah’ın bize bahşettiği bu evlilik için gel bu geceyi ona ayıralım ve ibadetle geçirelim.
    Ben şükrümü sen sabrını eda et. Umulur ki ben şükredenlerden sende sabredenlerden yazılırsın.
    Ve her ikisi o geceyi sabah namazı vaktine kadar ibadetle geçirirler.
    Rablerine dua ve niyazda bulunurlar, kendilerince sabır ve şükürlerini eda ederler.
    Sabah namazı vakti girince Süheyl mescidin yolunu tutar.
    Mescide vardığında hz peygamberin kendisini karşıladığını görür.
    Sonra içeri girer girmez Allah resulü Süheyl’e sorar;
    -ya Süheyl siz bu geceyi nasıl ihya ettiniz, ne amel işlediniz de yüce Mevla’yı bu kadar kendinize razı ettiniz. o da müjdeleyen bir eda ile Cebrail’i gönderdi. Müjdeler olsun ya Süheyl müjdeler olsun.
    Bu sözleri duyan Süheyl kendinden geçmiştir artık. Boynu bükülüvermiş sesi kısılmıştır artık ve mahcup bir eda ya bürünerek;
    Biz bu geceyi sadece rabbimize ibadet ederek geçirdik diyebilmiştir.
    Ve… İnen ayette yüce Mevla şöyle buyurmuştur:
    —ne mutlu o kimselere ki; rabbine ibadet etmeyi kendi zevklerine tercih ettiler. Bizde o kulları affettik.
    Sonra Süheyl ellerini açarak;”ya rabbi sen ki beni affettin, bağışladın tekrar günah işleyerek yaşamak istemiyorum, senden niyazım sana kavuşmak” diye dua etti. Ve duasından sonra ruhunu teslim etti.
    —Allah resulü buyurdular ki hifada şu anda ruhunu teslim etmiştir.
    Ve her ikisi yan yana açılan kabirlere defnedildiler
    Ölümsüz aşka, ölümsüz sevdaya doğru


    alıntıdır...


    '' Evlilikle ilgili güzel sözler''


    ''Bir evin güzelliGi,uyumdur.Bir evin tadi, baGliliktir.Bir evin sevinci
    sevgidir.Bir evin zenginliGi çocuklardir.Bir evin huzuru,huzur bulan gönüllerdir'' (Henry Taylor)

    ''Evlilik hayati, en büyük okul demektir.Toplumdaki tüm kötülükler burada yok edilir.Tüm zararli aliskanliklar burada temizlenir''(Madame Roland)

    ''Es seçmeye, çok yönlü bir arastirmadan sonra karar verilmelidir.Ani kararlar, ani ayriiliklar getirir''(Yavuz BahadiroGlu)

    ''Bir erkek terbiyeli olursa,bir kisi terbiyeli olmus olur.Ancak kadin terbiyeli olursa,bir aile terbiyeli olmus olur.'' (Fannie Hursf)

    ''Iyi bir kadinla evlenmek,firtinali havada sakin bir limana benzer.Kötü bir kadinla evlenmek ise,sakin bir havada firtinali bir liman demektir''(J.Petit Jenney)

    ''Evinizin belirleyici unsuru inanç olsun.Çünkü Allaha ve dine yakin olan insanlar,hayatlarinda mutlu olurlar''(Serap Mutlu Akbulut)

    ''Kötü kizdan,iyi hanim olmaz''(Benjamin Fraklin)

    ''Insan ömrünün en önemli olayi,iyi bir es seçimidir''(Drusus)





  7. 15.Aralık.2008, 23:16
    4
    Gülehasret
    Kıdemli Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 19.Mart.2008
    Üye No: 13319
    Mesaj Sayısı: 1,188
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 15
    Bulunduğu yer: aşkından eriyim ya Rasulullah

    --->: evlilik hakkında kıssalar öyküler lazım

    EvLiLik SözLeşmesi
    "İki insanın ömür boyu birlikteliği hem zordur hem de hoştur.

    Zordur; çünkü insanın belirsizliği ve kolayca çerçeveye girmemesi, ilişkiyi bir maceraya dönüştürür.

    Hoştur; çünkü her şeye rağmen insan kalbine mukabil bir kalbi bulmakla, neşelerini ve sevinçlerini çoğaltır, hüzünlerini ve kaygılarını azaltır.

    Bu zor ve hoş birlikteliğin başlangıcında iki insanın birbirlerine üstü kapalı söz verişleri vardır. Değişik kültürlerde, bu söz verişler, bir tür nikâh manifestosu, evlilik yemini ya da duası adıyla açık edilir. Örneğin, Apaçi Kızılderililerinin ‘evlilik yemini’ aynen şöyledir:

    Artık yağmurda hiç ıslanmayacaksınız; çünkü her biriniz bir diğeriniz için sığınak olacaksınız.

    Artık hiç üşümeyeceksiniz; çünkü her biriniz bir diğeriniz için sıcaklık olacaksınız.

    Artık hiç yalnızlık çekmeyeceksiniz; çünkü her biriniz bir diğerinize yoldaş olacaksınız.

    Artık bir bedensiniz; çünkü önünüzde tek bir hayat var.

    Şimdi yuvanıza gidin, birlikteliğinize tanık olacak günlere başlayın.

    Her gününüz mutlulukla dolsun, ömrünüz mutlulukla uzasın."

    -----------------

    Bu fikirden hareketle, yeni evlenen çiftlerin ağzından, nikâhlarına şahit olan herkese söyleyebileceklerini/söylemek isteyebileceklerini/söylemek isteyip de söyleyemediklerini dillendirecek ‘evlilik yeminleri’ oluşturmaya çalıştım.

    Dikkatinize ve rikkatinize sunuyorum ki, sizin de ekleyeceğiniz/teklif edeceğiniz bir şeyler olsun, siz de bir zamanlar birbirinize nasıl bir söz verdiğinizi hatırlayın…

    I.

    Ben ... / Ben... (Noktalı yerlere gelin ve damadın adı yazılır.) Biz ikimiz birbirimizi sevdik. / Biz ikimiz birbirimizi seçtik. / Biz ikimiz birbirimize eş olduk.

    Biz ikimiz yolcuyuz. / Hayat yolunu birlikte adımlamaya söz verdik. / Yokuşları da, inişleri de beraber yürüyeceğiz. / Mutlulukları da, hüzünleri de beraber karşılayacağız. / Bizim için iyi yolculuk duası edin.

    Biz ikimiz yoksuluz. / Başka herkesi terk edip birbirimizi tercih ettik. /

    Başka her şeyi bırakıp aşkımıza razı olduk. / Birbirimize verdiklerimizle zenginleşeceğiz. /

    Bizim için bereketli kazanç duası edin.

    Biz ikimiz öksüz ve yetimiz. / Annelerimizi ve babalarımızı bırakıp da geldik. / Anne ve babamız çoğu kez yanımızda olmayacaklar. / Birbirimize şefkat edip birbirimizi sevindireceğiz. / Bizim için teselli duası edin.

    Biz ikimiz kör ve sağırız. / Birbirimizden başkasını görmeyecek gözlerimiz. / Kulaklarımıza başkalarının fısıltıları erişmeyecek. / Birbirimize göz kulak olacağız. / Bizim için hayır duası edin.

    Biz ikimiz evliyiz. / Aşkı oldurmak için paylaşacağız hayatı. / Kalplerimize gizli kapılar

    açılacak evliliğimizle. / Birbirimizi daha çok seveceğiz bundan böyle. / Bizim için mutluluk duası edin."





    "II.

    Ben... / Ben... …

    Biz ikimiz birbirimizi sevdik. / Sizi sevincimizi çoğaltmaya çağırdık. / Biz ikimiz birbirimizi seçtik. / Sizi seçimimize tanıklık etmeye çağırdık.

    Rabb’imizin lûtfuyla ısındı kalplerimiz birbirine. / O kalplerimize aşkı vermeseydi birbirimizi sevemezdik, hep yabancı kalırdık. / Yaratıcı’mızın izniyle helal olduk birbirimize. / O ruhlarımızı terbiye etmeseydi birbirimizi seçemezdik, hep uzak kalırdık.

    Biz biliyoruz ki, Rabb’imiz bizi birbirimize örtü eyledi. / Her kötülüğe karşı birbirimize örtü olacağız. / Hatalarımızı ve eksiklerimizi hoş görüp örteceğiz.

    Biz biliyoruz ki, Rabb’imiz bizi birbirimize elbise eyledi. / Başkalarına aşklarımızı giyinip de görüneceğiz. / Birbirimizin varlığını birbirimize süs eyleyeceğiz."

    Kalplerimize aşkı bahşeden Rabb’imizi, kalplere düşen aşklar sayısınca tesbih ediyoruz. / Ruhlarımızı birbirine tanış eyleyen Yaratıcı’mıza, kâinatı şenlendiren ruhlar sayısınca şükrediyoruz.


    "III.

    Ben... / Ben...…

    Biz ikimiz/Birbirimizi sevdik. / Birbirimizi seçtik. / Birbirimize söz verdik. / Birbirimize eş olduk.

    Şimdi birbirimize verdiğimiz söze tanık olmanızı isteriz.

    Bundan böyle; / İkimiz birbirimizin en yakınıyız. / Yalnızlığımızda ilk birbirimizi bulacağız. /

    Sırlarımızı önce birbirimize açacağız. / Sevinçlerimizi birlikte çoğaltacağız.

    Bundan böyle; / İkimiz birbirimiz için en iyi kılavuzuz. / Hep birbirimizin iyiliğini istiyor olacağız. /

    Olur da şaşırırsak doğruyu birlikte bulacağız. / Olur da düşersek birlikte ayağa kalkacağız.

    Bundan böyle; / İkimiz birbirimizin yol arkadaşıyız. / Yokuşlarda ve inişlerde hep el ele kalacağız. / Dağlarda ve çöllerde yan yana yürüyeceğiz. / Yolun sonuna birlikte varacağız.

    Bundan böyle; / İkimiz birbirimizin en büyük yardımcısıyız. / Eksiklerimizi birlikte tamamlayacağız. / Kusurlarımızı örtüp hatalarımızı hoş göreceğiz. / Yuvamızı birlikte şenlendireceğiz.

    Bundan böyle; / İkimiz birbirimizin en yakın dostuyuz. /

    Üzüldüğümüzde birbirimizi teselli edeceğiz./

    Sevinçlerimizde birbirimize sarılacağız. /

    Mutluluklarımızı birlikte tamamlayacağız.

    Bundan böyle; / Birbirimizi daha çok seveceğiz. /

    Birbirimizi seçtiğimize daha çok sevineceğiz...



    Bundan böyle; / İkimiz birbirimize emanet olacağız."



    Senai Demirci



  8. 15.Aralık.2008, 23:16
    4
    Kıdemli Üye
    EvLiLik SözLeşmesi
    "İki insanın ömür boyu birlikteliği hem zordur hem de hoştur.

    Zordur; çünkü insanın belirsizliği ve kolayca çerçeveye girmemesi, ilişkiyi bir maceraya dönüştürür.

    Hoştur; çünkü her şeye rağmen insan kalbine mukabil bir kalbi bulmakla, neşelerini ve sevinçlerini çoğaltır, hüzünlerini ve kaygılarını azaltır.

    Bu zor ve hoş birlikteliğin başlangıcında iki insanın birbirlerine üstü kapalı söz verişleri vardır. Değişik kültürlerde, bu söz verişler, bir tür nikâh manifestosu, evlilik yemini ya da duası adıyla açık edilir. Örneğin, Apaçi Kızılderililerinin ‘evlilik yemini’ aynen şöyledir:

    Artık yağmurda hiç ıslanmayacaksınız; çünkü her biriniz bir diğeriniz için sığınak olacaksınız.

    Artık hiç üşümeyeceksiniz; çünkü her biriniz bir diğeriniz için sıcaklık olacaksınız.

    Artık hiç yalnızlık çekmeyeceksiniz; çünkü her biriniz bir diğerinize yoldaş olacaksınız.

    Artık bir bedensiniz; çünkü önünüzde tek bir hayat var.

    Şimdi yuvanıza gidin, birlikteliğinize tanık olacak günlere başlayın.

    Her gününüz mutlulukla dolsun, ömrünüz mutlulukla uzasın."

    -----------------

    Bu fikirden hareketle, yeni evlenen çiftlerin ağzından, nikâhlarına şahit olan herkese söyleyebileceklerini/söylemek isteyebileceklerini/söylemek isteyip de söyleyemediklerini dillendirecek ‘evlilik yeminleri’ oluşturmaya çalıştım.

    Dikkatinize ve rikkatinize sunuyorum ki, sizin de ekleyeceğiniz/teklif edeceğiniz bir şeyler olsun, siz de bir zamanlar birbirinize nasıl bir söz verdiğinizi hatırlayın…

    I.

    Ben ... / Ben... (Noktalı yerlere gelin ve damadın adı yazılır.) Biz ikimiz birbirimizi sevdik. / Biz ikimiz birbirimizi seçtik. / Biz ikimiz birbirimize eş olduk.

    Biz ikimiz yolcuyuz. / Hayat yolunu birlikte adımlamaya söz verdik. / Yokuşları da, inişleri de beraber yürüyeceğiz. / Mutlulukları da, hüzünleri de beraber karşılayacağız. / Bizim için iyi yolculuk duası edin.

    Biz ikimiz yoksuluz. / Başka herkesi terk edip birbirimizi tercih ettik. /

    Başka her şeyi bırakıp aşkımıza razı olduk. / Birbirimize verdiklerimizle zenginleşeceğiz. /

    Bizim için bereketli kazanç duası edin.

    Biz ikimiz öksüz ve yetimiz. / Annelerimizi ve babalarımızı bırakıp da geldik. / Anne ve babamız çoğu kez yanımızda olmayacaklar. / Birbirimize şefkat edip birbirimizi sevindireceğiz. / Bizim için teselli duası edin.

    Biz ikimiz kör ve sağırız. / Birbirimizden başkasını görmeyecek gözlerimiz. / Kulaklarımıza başkalarının fısıltıları erişmeyecek. / Birbirimize göz kulak olacağız. / Bizim için hayır duası edin.

    Biz ikimiz evliyiz. / Aşkı oldurmak için paylaşacağız hayatı. / Kalplerimize gizli kapılar

    açılacak evliliğimizle. / Birbirimizi daha çok seveceğiz bundan böyle. / Bizim için mutluluk duası edin."





    "II.

    Ben... / Ben... …

    Biz ikimiz birbirimizi sevdik. / Sizi sevincimizi çoğaltmaya çağırdık. / Biz ikimiz birbirimizi seçtik. / Sizi seçimimize tanıklık etmeye çağırdık.

    Rabb’imizin lûtfuyla ısındı kalplerimiz birbirine. / O kalplerimize aşkı vermeseydi birbirimizi sevemezdik, hep yabancı kalırdık. / Yaratıcı’mızın izniyle helal olduk birbirimize. / O ruhlarımızı terbiye etmeseydi birbirimizi seçemezdik, hep uzak kalırdık.

    Biz biliyoruz ki, Rabb’imiz bizi birbirimize örtü eyledi. / Her kötülüğe karşı birbirimize örtü olacağız. / Hatalarımızı ve eksiklerimizi hoş görüp örteceğiz.

    Biz biliyoruz ki, Rabb’imiz bizi birbirimize elbise eyledi. / Başkalarına aşklarımızı giyinip de görüneceğiz. / Birbirimizin varlığını birbirimize süs eyleyeceğiz."

    Kalplerimize aşkı bahşeden Rabb’imizi, kalplere düşen aşklar sayısınca tesbih ediyoruz. / Ruhlarımızı birbirine tanış eyleyen Yaratıcı’mıza, kâinatı şenlendiren ruhlar sayısınca şükrediyoruz.


    "III.

    Ben... / Ben...…

    Biz ikimiz/Birbirimizi sevdik. / Birbirimizi seçtik. / Birbirimize söz verdik. / Birbirimize eş olduk.

    Şimdi birbirimize verdiğimiz söze tanık olmanızı isteriz.

    Bundan böyle; / İkimiz birbirimizin en yakınıyız. / Yalnızlığımızda ilk birbirimizi bulacağız. /

    Sırlarımızı önce birbirimize açacağız. / Sevinçlerimizi birlikte çoğaltacağız.

    Bundan böyle; / İkimiz birbirimiz için en iyi kılavuzuz. / Hep birbirimizin iyiliğini istiyor olacağız. /

    Olur da şaşırırsak doğruyu birlikte bulacağız. / Olur da düşersek birlikte ayağa kalkacağız.

    Bundan böyle; / İkimiz birbirimizin yol arkadaşıyız. / Yokuşlarda ve inişlerde hep el ele kalacağız. / Dağlarda ve çöllerde yan yana yürüyeceğiz. / Yolun sonuna birlikte varacağız.

    Bundan böyle; / İkimiz birbirimizin en büyük yardımcısıyız. / Eksiklerimizi birlikte tamamlayacağız. / Kusurlarımızı örtüp hatalarımızı hoş göreceğiz. / Yuvamızı birlikte şenlendireceğiz.

    Bundan böyle; / İkimiz birbirimizin en yakın dostuyuz. /

    Üzüldüğümüzde birbirimizi teselli edeceğiz./

    Sevinçlerimizde birbirimize sarılacağız. /

    Mutluluklarımızı birlikte tamamlayacağız.

    Bundan böyle; / Birbirimizi daha çok seveceğiz. /

    Birbirimizi seçtiğimize daha çok sevineceğiz...



    Bundan böyle; / İkimiz birbirimize emanet olacağız."



    Senai Demirci



  9. 15.Aralık.2008, 23:22
    5
    Hoca
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 29,584
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 335
    Bulunduğu yer: çalışma odam:)

    --->: evlilik hakkında kıssalar öyküler lazım

    teşekkürler... Allah (cc) razı olsun sizden.

    özellikle öykü arkadaşlar. Pazar günü bir düğün davetiyesinde konuşmam var arada bir kaç öykü anlatmak istiyorum.


  10. 15.Aralık.2008, 23:22
    5
    Moderatör
    teşekkürler... Allah (cc) razı olsun sizden.

    özellikle öykü arkadaşlar. Pazar günü bir düğün davetiyesinde konuşmam var arada bir kaç öykü anlatmak istiyorum.


  11. 15.Aralık.2008, 23:35
    6
    Gülehasret
    Kıdemli Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 19.Mart.2008
    Üye No: 13319
    Mesaj Sayısı: 1,188
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 15
    Bulunduğu yer: aşkından eriyim ya Rasulullah

    --->: evlilik hakkında kıssalar öyküler lazım

    Evlilik ‘Sevgi Öyküsü’

    İNGİLİZ yazarı Bernard Shaw, ihtiyarlık yıllarında evinin bahçesiyle çokça uğraşıyordu. Bir gün karısını ziyarete gelen yaşlı bir hanım, onu elinde çapa, iki büklüm olmuş durumda görünce tanıyamadı. Gözlüklerini düzelttikten sonra:

    “Günaydın bahçıvan efendi,” dedi. “Siz Bernard Shaw’un yanında ne zamandan beri çalışıyorsunuz?”

    “Kendimi bildim bileli…”

    “Verdikleri ücret sizi geçindiriyor mu?”

    “Yalnız yiyeceğimi veriyorlar.”

    Yaşlı kadın, bahçıvanın bu hâline acımış olacak ki:

    “Eğer benimle çalışırsanız, size yiyecek ve giyecekle birlikte yeterli aylık da verebilirim” diye bir teklifte bulundu.

    Bernard Shaw:

    “Teşekkür ederim, bayan. Ne yazık ki ben, Bayan Shaw’a ömür boyu bağlayım” diye bu teklifi geri çevirdi.

    Yaşlı bayan biraz da kızarak:

    “Ama bu tutsaklıktan, kölelikten başka bir şey değil…” dedi.

    Bernard Shaw ise, gülerek:

    “Hayır sayın bayan” dedi. Biz buna ‘evlilik’ diyoruz.”


    Sevgi Öyküleri Kitabı / Zafer Yayınları

    Selim Gündüzalp



  12. 15.Aralık.2008, 23:35
    6
    Kıdemli Üye
    Evlilik ‘Sevgi Öyküsü’

    İNGİLİZ yazarı Bernard Shaw, ihtiyarlık yıllarında evinin bahçesiyle çokça uğraşıyordu. Bir gün karısını ziyarete gelen yaşlı bir hanım, onu elinde çapa, iki büklüm olmuş durumda görünce tanıyamadı. Gözlüklerini düzelttikten sonra:

    “Günaydın bahçıvan efendi,” dedi. “Siz Bernard Shaw’un yanında ne zamandan beri çalışıyorsunuz?”

    “Kendimi bildim bileli…”

    “Verdikleri ücret sizi geçindiriyor mu?”

    “Yalnız yiyeceğimi veriyorlar.”

    Yaşlı kadın, bahçıvanın bu hâline acımış olacak ki:

    “Eğer benimle çalışırsanız, size yiyecek ve giyecekle birlikte yeterli aylık da verebilirim” diye bir teklifte bulundu.

    Bernard Shaw:

    “Teşekkür ederim, bayan. Ne yazık ki ben, Bayan Shaw’a ömür boyu bağlayım” diye bu teklifi geri çevirdi.

    Yaşlı bayan biraz da kızarak:

    “Ama bu tutsaklıktan, kölelikten başka bir şey değil…” dedi.

    Bernard Shaw ise, gülerek:

    “Hayır sayın bayan” dedi. Biz buna ‘evlilik’ diyoruz.”


    Sevgi Öyküleri Kitabı / Zafer Yayınları

    Selim Gündüzalp



  13. 15.Aralık.2008, 23:36
    7
    meçhul_100
    ˙·٠• FiLiSTiN•٠·˙

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 10.Mayıs.2007
    Üye No: 626
    Mesaj Sayısı: 2,162
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 53
    Yaş: 29
    Bulunduğu yer: Diyar-ı Sivas

    evlilik hakkında kıssalar öyküler lazım

    Bülent, avucunu açmış kendisine doğru elini uzatan adama ters ters baktı. Elli yaşlarında gösteren adam, görmeye alıştığı hırpani kıyafetli dilencilere benzemiyordu. Üzerindeki giysiler eski fakat temizdi. Eli yüzü temiz ve sağlıklı görünüyordu.

    "Sapa sağlam adam gidip çalışacağına dileniyor, belki benden daha zengindir" diye düşündü. Zaten canı çok sıkkındı, birde sinirlenmişti

    Alaycı bir ses tonuylaEkmek parası mı istiyorsun ? diye sordu.

    -Hayır çikolata parası lazım

    Bülent'in kızgınlığı şaşkınlığa döndü. `Espri yeteneği olan dilencinin hali de başka oluyor` diye düşündü.

    - Niye siz ekmek bulamayınca çikolata mı yiyorsunuz?

    - Hayır. Ekmek bulamadığımız günler genellikle bulgur pilavı yeriz, onu da bulamadıysak aç yatarız.

    Bülent adamın ciddi mi konuştuğunu yoksa dalga mı geçtiğini anlayamamıştı.

    -Bu gün karnınız doydu üstüne tatlı mı istedi canınız?

    -Fakirin canı mı olur ki, tatlı istesin beyim.

    - Bu bir kamera şakası mı yoksa sen iş bulamamış stendapçı mısın?

    - Hiçbiri değil. Sadece fakirim. Bugün karımın doğum günü, ona çikolata götürmek istiyorum.

    -Doğum gününde yaş pasta alınır bildiğim kadarıyla.

    -O bizim için değil zenginler için. Otuz yıllık evliliğimiz boyunca ona bir kez bile yaş pasta alamadım. Ama her doğum gününde mutlaka çikolata götürdüm. Çikolatayı çok sever.

    Adamın söyledikleri Bülent'in dikkatini çekmişti. O akşam karısıyla kavga etmiş, kapıyı çarpıp kendini sokağa atmıştı. Arabasına da binmemiş sahile kadar yürümüştü. Denizi seyretmek de onu rahatlatmamıştı. Oysa eskiden denizi seyrederken çok rahatlardı.

    Dalgalar sıkıntısını alıp götürürdü.Fakat karısının evde ağlıyor olduğunu bildiği için olsa gerek, hiçbir şey onu rahatlatmıyordu. Dilenciyle konuşurken biraz kafası dağılmıştı.

    "Acabasöyledikleri gerçek mi, yoksa uyduruyor mu" diye düşündü.

    -Cebinde bir çikolata alacak para yok mu şimdi?

    Bülent'in sorusu üzerine adam ceplerini boşalttı, bir nüfus cüzdanından başka bir şey çıkmadı.

    - Ben dilenci değilim. Işim yok. Günlük çalışırım, ne iş bulursam yaparım.Fakat bu gün bütün gün iş aradım, aksilik bu ya, hiçbir iş bulamadım.

    Bülent oturduğu bankı işaret ederek yer gösterdi.

    -Oturun biraz dertleşelim bari, dedi. Adam çekingen çekingen oturdu yanına.

    -Yokmu eşin dostun, borç alacak akraban?

    -Fakirin akrabaları da fakir olur beyim. Bulurlarsa kendi karınlarını doyururlar.

    -Dilenecek kadar çok mu seviyorsun karını ?

    -Hem de çok seviyorum. Otuz yılımı aydınlattı o benim.

    -Hımmmm. Aşk hemde otuz yıl süren aşk. Hayret doğrusu! Aşkın ömrü en fazla üç yıl diyorlar oysa. Sen otuz yıldan bahsediyorsun.

    -Evet. Geçen yıllar sevgimi azaltmadığı gibi artırdı.

    -Söyle o zaman nedir evlilikte mutluluğun sırrı? Söylediklerine bakılırsa sen mutluluğun formülünü bulmuş gibisin.

    -Ben ilkokulu bile bitirmedim. Öyle formül falan bilmem.

    - Formül dediysem kimya formülü sormuyorum canım. Bende altı yıllık evliyim. Sevdiğim kadınla evlendim, fakat mutlu değilim. Sürekli kavga ediyoruz.Daha iki saat önce kapıyı çarptım çıktım. Evimiz, arabamız, işimiz, gücümüz, her şeyimiz var, ama mutlu değiliz. Senin hiçbir şeyin yok, ama mutlusun.Para mı acaba bizi mutsuz eden?

    -Hiçbir şeyim yok mu? Hayır benim her şeyim var. Benim karım her şeyim.Sevgilim, eşim, arkadaşım, hayat yoldaşım. Hayatımı paylaştığım insandan daha değerli ve daha önemli ne olabilir ki dünyada? Sizin ev, araba, iş diye her şey dediğiniz şeylerdir aslında hiçbir şey olan.

    -Öyle deme, şu kadar varlığın içinde bile karım her şeyden şikayet ediyor.Bir de fakir olsam kim bilir ne olur?

    -Altın tasın, kan kusana faydası yoktur beyim. Sen kadın ruhunu hiç anlamamışsın. Hiçbir kadın iyi bir evde oturduğu, hergün çeşit çeşit yiyecekler yediği için mutlu olmaz. Bir kadın, kocasının her şeyi olduğunu bildiğinde ancak mutlu olur.

    -Sizin mutluluğunuzun sırrı bu mu ?

    -Olabilir. Ben karıma değerli şeyler alamıyorum ama ona benim için ne kadar değerli olduğunu hissettiriyorum. O da çok mutlu oluyor.

    -Bir kadına değerli olduğunu nasıl hissettirilir?

    -Küçük kızı severek.

    -Küçük kız mı ? Hangi küçük kız ?

    -Yaşı kaç olursa olsun her kadının içinde hiç büyümeyen bir küçük kız vardır. O kızı ne kadar çok sever, ne kadar çok mutu edersen, o kadını da o kadar mutlu edersin.

    -Nasıl yani ?

    -Küçük kız neleri sever, nelerden hoşlanır bir düşünün. Küçük kızlar hep beğenilmek, ilgi görmek isterler. Güzel olduklarını duymaya bayılırlar.Kendilerine prensesmiş gibi davranılmasını beklerler. Küçük kızlar hep prenses olmayı hayal ederler. Sürprizlerden hoşlanırlar. Biraz şımartılmak isterler. Sevilmek ve sevildiklerini hep duymak isterler. Iltifata doymaz küçük kızlar. Öyle değil mi?

    -Haklısın. Benim dört yaşımda bir kızım var. Adı Aylin. Her akşam boynuma sarılır "babacığım beni ne kadar seviyorsun?" diye sorar.Giysisini değiştirdiği zaman etrafımda "Baba güzel olmuş muyum?" diye sorar durur.

    -Güzelsin demem de yetmez ona. " Harikasın prenses gibi olmuşsun"demeliyim. Dünyanın en güzel kızı demeliyim.

    -Işte kadınlar bir ömür boyu bunu duymak isterler. Ben elli yaşındaki karıma böyle davranıyorum. Ömrümüz olurda seksen, doksan yıl da yaşarsak ben ona böyle davranmaya devam edeceğim. Ona "bebeğim" diye hitap ediyorum çok hoşuna gidiyor. "Bebeğim bana bir çay yapar mısın?" dediğimde çay yapmak için nasıl koşturduğunu görmelisiniz.

    devamı.....

    Hiç kavga etmezmisiniz siz?

    -Kavga evliliğin tadı tuzu. Arada biz de tartışırız. Küsüp barışmanın tadı ayrıdır. Benim karım bir keçi kadar inatçıdır. Onunla barışmak için uğraşmak ayrı bir keyif verir bana.

    -Benim eşim çok ciddi kadındır. Hiç küçük kız havası yok onda.

    -Küçük kızlar büyüdükleri zaman artık sevgi, ilgi istemeye utanırlar. En ciddi yada en yaşlı kadının bile o küçük kız mutlaka vardır. Yeter ki sen o tatlı kızı sevindirmeyi, mutlu etmeyi bil. Ve o küçük kızı asla aldatma.Yoksa bir daha sana güvenmez ve ne yaparsan yap hep kuşkuyla bakar.Küçük kızlar hem çabuk mutlu olurlar hem de çabuk kırılırlar.Çok narindir onlar.Hoyrat elleri sevmezler. Yumuşak dokunuşları severler.

    -Bu tavsiyeni deneyeceğim. Fakat her zaman yapabilir miyim bilmiyorum.Bazen işlerim çok yoğun oluyor o zaman eve çok yorgun gidiyorum.

    -Bu sadece bir bahane. O küçük kızı mutlu etmek dünyanın en kolay işi.Çoğu zaman birkaç tatlı söz yeterli olur. Sen o küçük kızı mutlu ettiğinde karşılığını fazlasıyla alırsın. Artık o seni rahat ettirmek için elinden gelen gayreti gösterir. Karısı mutlu olmayan erkek mutlu olamaz. Mutlu olmak isteyen erkek önce hayat arkadaşını mutlu etmelidir. Düşünsene somurtkan, mutsuz, sürekli söylenen biriyle yolculuğa çıksan ne kadar mutlu olabilirsin

    -Haklısın da bende bütün gün ailem için çalışıp yoruluyorum.

    -Yine para, yine dış sebepler. Evet para önemli ve gerekli ama kadınlar para için erkekleri sevmezler. Para geçici mutluluklar verir. Kadınlar hediye almayı severler. Paran varsa hediye al tabi.Ama hediyeyle mutlu olmasını bekleme. Hediyenin yanına sevgini katmazsan hediyenin bir anlamı yoktur

    Benim hiçbir zaman çok param olmadı Günlük kazandım günlük yedik.Bazen aç kaldığımız günler oldu Hiçbir zaman karımın kulaklarına altın küpe takamadım ama her zaman aşk sözleri fısıldadım. mutlu ettim onu

    Adam ayağa kalktı

    -Bana müsaade, artık gitmeliyim, karım merak eder. Sende git evine küçük kızın gönlünü al, belki o küçük kız şimdi evde ağlayıp duruyordur.

    Bülent de ayağa kalktı. Kuvvetlice elini sıktı.

    -Sizi tanıdığıma çok memnun oldum.

    Elini bıraktı koluna girdi Yolun karşısındaki pastaneyi gösterdi.

    -Hadi gel eşin için şuradan çikolatalı pasta alalım, dedi.

    Pastayı aldılar. Adam hayatında ilk defa karısına yaş pasta götürmenin mutluluğuyla, bin bir teşekkür ederek evinin yolunu tuttu.

    Bülent de pastanenin yanındaki manavdan karısının en sevdiği meyvelerden aldı.

    Evine geldiğinde karısı şişmiş gözlerle mutfak masasında oturmuş su içiyordu. Bülent hiç konuşmadan meyveleri büyükçe bir tabağa döküpyıkadı., sonra eşinin önüne koydu.

    -Bunlar dünyanın en şanslı meyveleri, dedi.Inci hiç konuşmadı.

    -Sorsana "niye" diye

    Inci kızgın kızgın
    -Niye? Diye sordu.

    -Çünkü dünyanın en güzel ve en tatlı kadının midesine gidecek, dedi gayet ciddi bir ses tonuyla. Inci şaşırmıştı. Bir anda yüzünün ifadesi yumuşamıştı.

    -Bunlar senin sevdiğin meyveler, senin için aldım.

    -Hayret bir şey Her zaman kendi sevdiğin meyveleri alırdın. Benim hangi meyveleri sevdiğimi iyi hatırlamışsın. Aslında bu beklediğim istediğim bir şeydi bak senin sevdiğin meyveleri aldım

    -Ama şimdi kıymeti yok. Çünkü sana çok kırgınım, meyve alarak gönlümü alamazsın

    -Özür dilerim seni kırdığım için

    Sonra Bülent yere diz çöktü

    Cezam neyse razıyım. Ama bir tek şey istiyorum senden. Seni delice seven bu adamı senden mahrum etme.Bülent yere çömelmiş, boynu bükük bir vaziyette çok komik görünüyordu

    Inci kıkır kıkır gülmeye başladı
    Affetmek o kadar kolay değil. Bakalım hangi cezalara katlanabileceksin, dedi.

    Bülent işte o zaman ona muzip muzip bakan eşinin içinde sakladığı küçük kızı gördü.Bundan sonra her şey daha farklı olacak diye düşündü.

    Her şey gönlünüzce olsun

    Alıntı


  14. 15.Aralık.2008, 23:36
    7
    ˙·٠• FiLiSTiN•٠·˙
    Bülent, avucunu açmış kendisine doğru elini uzatan adama ters ters baktı. Elli yaşlarında gösteren adam, görmeye alıştığı hırpani kıyafetli dilencilere benzemiyordu. Üzerindeki giysiler eski fakat temizdi. Eli yüzü temiz ve sağlıklı görünüyordu.

    "Sapa sağlam adam gidip çalışacağına dileniyor, belki benden daha zengindir" diye düşündü. Zaten canı çok sıkkındı, birde sinirlenmişti

    Alaycı bir ses tonuylaEkmek parası mı istiyorsun ? diye sordu.

    -Hayır çikolata parası lazım

    Bülent'in kızgınlığı şaşkınlığa döndü. `Espri yeteneği olan dilencinin hali de başka oluyor` diye düşündü.

    - Niye siz ekmek bulamayınca çikolata mı yiyorsunuz?

    - Hayır. Ekmek bulamadığımız günler genellikle bulgur pilavı yeriz, onu da bulamadıysak aç yatarız.

    Bülent adamın ciddi mi konuştuğunu yoksa dalga mı geçtiğini anlayamamıştı.

    -Bu gün karnınız doydu üstüne tatlı mı istedi canınız?

    -Fakirin canı mı olur ki, tatlı istesin beyim.

    - Bu bir kamera şakası mı yoksa sen iş bulamamış stendapçı mısın?

    - Hiçbiri değil. Sadece fakirim. Bugün karımın doğum günü, ona çikolata götürmek istiyorum.

    -Doğum gününde yaş pasta alınır bildiğim kadarıyla.

    -O bizim için değil zenginler için. Otuz yıllık evliliğimiz boyunca ona bir kez bile yaş pasta alamadım. Ama her doğum gününde mutlaka çikolata götürdüm. Çikolatayı çok sever.

    Adamın söyledikleri Bülent'in dikkatini çekmişti. O akşam karısıyla kavga etmiş, kapıyı çarpıp kendini sokağa atmıştı. Arabasına da binmemiş sahile kadar yürümüştü. Denizi seyretmek de onu rahatlatmamıştı. Oysa eskiden denizi seyrederken çok rahatlardı.

    Dalgalar sıkıntısını alıp götürürdü.Fakat karısının evde ağlıyor olduğunu bildiği için olsa gerek, hiçbir şey onu rahatlatmıyordu. Dilenciyle konuşurken biraz kafası dağılmıştı.

    "Acabasöyledikleri gerçek mi, yoksa uyduruyor mu" diye düşündü.

    -Cebinde bir çikolata alacak para yok mu şimdi?

    Bülent'in sorusu üzerine adam ceplerini boşalttı, bir nüfus cüzdanından başka bir şey çıkmadı.

    - Ben dilenci değilim. Işim yok. Günlük çalışırım, ne iş bulursam yaparım.Fakat bu gün bütün gün iş aradım, aksilik bu ya, hiçbir iş bulamadım.

    Bülent oturduğu bankı işaret ederek yer gösterdi.

    -Oturun biraz dertleşelim bari, dedi. Adam çekingen çekingen oturdu yanına.

    -Yokmu eşin dostun, borç alacak akraban?

    -Fakirin akrabaları da fakir olur beyim. Bulurlarsa kendi karınlarını doyururlar.

    -Dilenecek kadar çok mu seviyorsun karını ?

    -Hem de çok seviyorum. Otuz yılımı aydınlattı o benim.

    -Hımmmm. Aşk hemde otuz yıl süren aşk. Hayret doğrusu! Aşkın ömrü en fazla üç yıl diyorlar oysa. Sen otuz yıldan bahsediyorsun.

    -Evet. Geçen yıllar sevgimi azaltmadığı gibi artırdı.

    -Söyle o zaman nedir evlilikte mutluluğun sırrı? Söylediklerine bakılırsa sen mutluluğun formülünü bulmuş gibisin.

    -Ben ilkokulu bile bitirmedim. Öyle formül falan bilmem.

    - Formül dediysem kimya formülü sormuyorum canım. Bende altı yıllık evliyim. Sevdiğim kadınla evlendim, fakat mutlu değilim. Sürekli kavga ediyoruz.Daha iki saat önce kapıyı çarptım çıktım. Evimiz, arabamız, işimiz, gücümüz, her şeyimiz var, ama mutlu değiliz. Senin hiçbir şeyin yok, ama mutlusun.Para mı acaba bizi mutsuz eden?

    -Hiçbir şeyim yok mu? Hayır benim her şeyim var. Benim karım her şeyim.Sevgilim, eşim, arkadaşım, hayat yoldaşım. Hayatımı paylaştığım insandan daha değerli ve daha önemli ne olabilir ki dünyada? Sizin ev, araba, iş diye her şey dediğiniz şeylerdir aslında hiçbir şey olan.

    -Öyle deme, şu kadar varlığın içinde bile karım her şeyden şikayet ediyor.Bir de fakir olsam kim bilir ne olur?

    -Altın tasın, kan kusana faydası yoktur beyim. Sen kadın ruhunu hiç anlamamışsın. Hiçbir kadın iyi bir evde oturduğu, hergün çeşit çeşit yiyecekler yediği için mutlu olmaz. Bir kadın, kocasının her şeyi olduğunu bildiğinde ancak mutlu olur.

    -Sizin mutluluğunuzun sırrı bu mu ?

    -Olabilir. Ben karıma değerli şeyler alamıyorum ama ona benim için ne kadar değerli olduğunu hissettiriyorum. O da çok mutlu oluyor.

    -Bir kadına değerli olduğunu nasıl hissettirilir?

    -Küçük kızı severek.

    -Küçük kız mı ? Hangi küçük kız ?

    -Yaşı kaç olursa olsun her kadının içinde hiç büyümeyen bir küçük kız vardır. O kızı ne kadar çok sever, ne kadar çok mutu edersen, o kadını da o kadar mutlu edersin.

    -Nasıl yani ?

    -Küçük kız neleri sever, nelerden hoşlanır bir düşünün. Küçük kızlar hep beğenilmek, ilgi görmek isterler. Güzel olduklarını duymaya bayılırlar.Kendilerine prensesmiş gibi davranılmasını beklerler. Küçük kızlar hep prenses olmayı hayal ederler. Sürprizlerden hoşlanırlar. Biraz şımartılmak isterler. Sevilmek ve sevildiklerini hep duymak isterler. Iltifata doymaz küçük kızlar. Öyle değil mi?

    -Haklısın. Benim dört yaşımda bir kızım var. Adı Aylin. Her akşam boynuma sarılır "babacığım beni ne kadar seviyorsun?" diye sorar.Giysisini değiştirdiği zaman etrafımda "Baba güzel olmuş muyum?" diye sorar durur.

    -Güzelsin demem de yetmez ona. " Harikasın prenses gibi olmuşsun"demeliyim. Dünyanın en güzel kızı demeliyim.

    -Işte kadınlar bir ömür boyu bunu duymak isterler. Ben elli yaşındaki karıma böyle davranıyorum. Ömrümüz olurda seksen, doksan yıl da yaşarsak ben ona böyle davranmaya devam edeceğim. Ona "bebeğim" diye hitap ediyorum çok hoşuna gidiyor. "Bebeğim bana bir çay yapar mısın?" dediğimde çay yapmak için nasıl koşturduğunu görmelisiniz.

    devamı.....

    Hiç kavga etmezmisiniz siz?

    -Kavga evliliğin tadı tuzu. Arada biz de tartışırız. Küsüp barışmanın tadı ayrıdır. Benim karım bir keçi kadar inatçıdır. Onunla barışmak için uğraşmak ayrı bir keyif verir bana.

    -Benim eşim çok ciddi kadındır. Hiç küçük kız havası yok onda.

    -Küçük kızlar büyüdükleri zaman artık sevgi, ilgi istemeye utanırlar. En ciddi yada en yaşlı kadının bile o küçük kız mutlaka vardır. Yeter ki sen o tatlı kızı sevindirmeyi, mutlu etmeyi bil. Ve o küçük kızı asla aldatma.Yoksa bir daha sana güvenmez ve ne yaparsan yap hep kuşkuyla bakar.Küçük kızlar hem çabuk mutlu olurlar hem de çabuk kırılırlar.Çok narindir onlar.Hoyrat elleri sevmezler. Yumuşak dokunuşları severler.

    -Bu tavsiyeni deneyeceğim. Fakat her zaman yapabilir miyim bilmiyorum.Bazen işlerim çok yoğun oluyor o zaman eve çok yorgun gidiyorum.

    -Bu sadece bir bahane. O küçük kızı mutlu etmek dünyanın en kolay işi.Çoğu zaman birkaç tatlı söz yeterli olur. Sen o küçük kızı mutlu ettiğinde karşılığını fazlasıyla alırsın. Artık o seni rahat ettirmek için elinden gelen gayreti gösterir. Karısı mutlu olmayan erkek mutlu olamaz. Mutlu olmak isteyen erkek önce hayat arkadaşını mutlu etmelidir. Düşünsene somurtkan, mutsuz, sürekli söylenen biriyle yolculuğa çıksan ne kadar mutlu olabilirsin

    -Haklısın da bende bütün gün ailem için çalışıp yoruluyorum.

    -Yine para, yine dış sebepler. Evet para önemli ve gerekli ama kadınlar para için erkekleri sevmezler. Para geçici mutluluklar verir. Kadınlar hediye almayı severler. Paran varsa hediye al tabi.Ama hediyeyle mutlu olmasını bekleme. Hediyenin yanına sevgini katmazsan hediyenin bir anlamı yoktur

    Benim hiçbir zaman çok param olmadı Günlük kazandım günlük yedik.Bazen aç kaldığımız günler oldu Hiçbir zaman karımın kulaklarına altın küpe takamadım ama her zaman aşk sözleri fısıldadım. mutlu ettim onu

    Adam ayağa kalktı

    -Bana müsaade, artık gitmeliyim, karım merak eder. Sende git evine küçük kızın gönlünü al, belki o küçük kız şimdi evde ağlayıp duruyordur.

    Bülent de ayağa kalktı. Kuvvetlice elini sıktı.

    -Sizi tanıdığıma çok memnun oldum.

    Elini bıraktı koluna girdi Yolun karşısındaki pastaneyi gösterdi.

    -Hadi gel eşin için şuradan çikolatalı pasta alalım, dedi.

    Pastayı aldılar. Adam hayatında ilk defa karısına yaş pasta götürmenin mutluluğuyla, bin bir teşekkür ederek evinin yolunu tuttu.

    Bülent de pastanenin yanındaki manavdan karısının en sevdiği meyvelerden aldı.

    Evine geldiğinde karısı şişmiş gözlerle mutfak masasında oturmuş su içiyordu. Bülent hiç konuşmadan meyveleri büyükçe bir tabağa döküpyıkadı., sonra eşinin önüne koydu.

    -Bunlar dünyanın en şanslı meyveleri, dedi.Inci hiç konuşmadı.

    -Sorsana "niye" diye

    Inci kızgın kızgın
    -Niye? Diye sordu.

    -Çünkü dünyanın en güzel ve en tatlı kadının midesine gidecek, dedi gayet ciddi bir ses tonuyla. Inci şaşırmıştı. Bir anda yüzünün ifadesi yumuşamıştı.

    -Bunlar senin sevdiğin meyveler, senin için aldım.

    -Hayret bir şey Her zaman kendi sevdiğin meyveleri alırdın. Benim hangi meyveleri sevdiğimi iyi hatırlamışsın. Aslında bu beklediğim istediğim bir şeydi bak senin sevdiğin meyveleri aldım

    -Ama şimdi kıymeti yok. Çünkü sana çok kırgınım, meyve alarak gönlümü alamazsın

    -Özür dilerim seni kırdığım için

    Sonra Bülent yere diz çöktü

    Cezam neyse razıyım. Ama bir tek şey istiyorum senden. Seni delice seven bu adamı senden mahrum etme.Bülent yere çömelmiş, boynu bükük bir vaziyette çok komik görünüyordu

    Inci kıkır kıkır gülmeye başladı
    Affetmek o kadar kolay değil. Bakalım hangi cezalara katlanabileceksin, dedi.

    Bülent işte o zaman ona muzip muzip bakan eşinin içinde sakladığı küçük kızı gördü.Bundan sonra her şey daha farklı olacak diye düşündü.

    Her şey gönlünüzce olsun

    Alıntı


  15. 15.Aralık.2008, 23:41
    8
    meçhul_100
    ˙·٠• FiLiSTiN•٠·˙

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 10.Mayıs.2007
    Üye No: 626
    Mesaj Sayısı: 2,162
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 53
    Yaş: 29
    Bulunduğu yer: Diyar-ı Sivas

    --->: evlilik hakkında kıssalar öyküler lazım

    Melek Hanım
    Melek Hanım, bu akşam bir başka hazırlık yapmıştı Bir başka çıkmıştı kocasının karşısına.İpek gibi siyah saçlarını omuzlarından aşağılara salmıştı.
    Birilerinin dışarısı için gösterdikleri özeni o sadece kocası için gösteriyordu. En güzel elbisesini giymiş yeni gelin gibi süslenmiş, ‘yaratılışımı, yüzümü güzelleştirdiğin gibi, huyumu ve ahlakımı da güzelleştir ya Rabbi’ diye dualar etmişti
    Kararmakta olan akşamın ilk karanlığı içinde tül perdenin altından bakabildiği kadarıyla kocasının gelmesi için yolu gözlüyordu. Tahir Bey, ise fena halde yorulmuştu ama vazifesini yapmış olmanın huzuru içinde eve dönüyordu. Üzerinde taşıdığı anahtarı ile kapıyı açacaktı ki; eşi Melek Hanım'ını kapıyı açar olarak buldu.
    Melek Hanım, içeri giren kocasının boynuna sarıldı. Davranışları ile onun gönlünü alevlendiriyordu. O, evinin hanımı, hanımefendisiydi.

    “Selamünaleyküm.” Dedi Tahir Bey,
    “Aleykümselam. Hoş geldiniz efendim

    “Hoş bulduk canım” dedi. Tahir Bey, bir buse kondurdu güler yüzle kapıda kendini karşılayan hanımının yanağına. Melek Hanım, Tahir Bey’e terliklerini verirken elindekileri aldı. Pardösüsünü astı. Hanımı tarafından güler yüz, tatlı söz ile karşılanan Tahir Bey’in bütün yorgunluğu bir anda çıkıvermişti sanki Şu Melek Hanım, ne hoş bir kadındı. Tahir Bey, kolunu onun beline doladı Birlikte salondaki kanepeye kadar geldiler. Karşılıklı hal ve hatır sordular Bundan dolayı her ikisi de ziyadesiyle memnundular

    “Bu güzel karşılamayı neye borçluyum acaba?”
    “Görevinin bilincinde olan bir hanım almaya”

    “Ey Rabbim ne kadar şükretsem yine de azdır. Senin gibi bir Meleği nasip etti bana”

    “Ya ben bu övgüyü neye borçluyum?”
    “Görevinin bilincinde olan; bir beyle evlenmeye”
    “Sen hem çok akıllı, hem çok zeki anlayışlı güzel, kibar, nazik, hem de çok sevimli, hem de çok”

    “Yeter, görende bir şey var zannedecek.”
    “Sen başkasın, benim için ‘çok özel bir yer’ sahipsin. Sen benim bir tanemsin. Ben seni övmüyorum, hakikati söylüyorum

    Hem senin övülmeye ihtiyacın mı var? Kadın, evi ve kocası için süslenmeli. Ama kadınlar daha çok dışarı çıkacakları zaman, sanki bir başkaları için süslenirler. Evlerinde ve kocalarının yanında ise sıradan şeyler giyerler. Sen öyle değilsin, bir tanem.”

    “Nasılım peki?”
    “Sen başkasın…”
    “Evlendiğimiz günden bu yana seni çamaşırda, bulaşıkta görmedim. Üstün başın kirli ve dağınık görmedim hiç.”

    “Benim en önemli vazifem; sana huzurlu bir ortam hazırlamaktır. Sizi huzurlu ve mutlu gördükçe, dünyalar benim oluyor.”

    “Ya Rabbi ne amel ettim ki, bana böyle bir melek nasip ettin?” diyordu Tahir Bey. Melek Hanım Tahir Bey’in geçen her gün sevgisi artıyor, gözünde ve gönlünde büyüyordu. Melek Hanım da ‘sen benim hayat kaynağım, umudum, sevgim, aşkım, her şeyimsin, sana kul köle olmak istiyorum’ diyordu.
    Ne yapar eder, gönlünün en uç noktasına kadar inerdi.
    Çalışmalarında destekçisi olur, şevk ve zevk vermeye çalışırdı.
    Bu güne kadar, ne kıştan ne yazdan, ne soğuktan ne de sıcaktan şikayetçi olmamışlardı.
    Huyları da öyle birbirine benziyordu ki! Kocası evde olduğu zaman; iş çıkarmazdı ortaya, sürekli yanında olmaya çalışır, sevdiği yemekleri yapar, duruma göre çay, kahve, meyve getirir, soyup dilimleyerek eliyle de ikram ederdi. Tahir Bey ne zaman misafirle gelecek olsa, kapı ziline basar, Melek Hanım’ın ‘kim o?’ sorusuna ‘biziz’ cevabıyla yalnız olmadığını anlar, gelen misafirin zahmet değil rahmet olarak geldiğine inanır ona göre hüsnü muamelede bulunurdu. Ne kadar geç gelirse gelsin, asla ‘kadına kocasından önce yatmak yakışmaz’ der mutlaka kocasını beklerdi.

    Melek hanım, abdest almak için gömleğinin kollarını sıvarken; Tahir Bey’in ayaklarına uzanarak çoraplarını çıkarmaya başladı. Tahir Bey, onu ellerinden tuttu, memnuniyetini ve sevgisini belli etmek için; anlına bir öpücük kondurdu.

    “Sen benim hizmetçim değil, eşimsin.”
    “Çoraplarınızı çıkarsam ne olur ki!...”
    “Bu senin görevin değil.”
    “Seni memnun ve mutlu etmek, benim görevim değil mi?”
    “Bu ikimizin de görevi…”
    “Öyleyse müsaade ette çıkarayım.”
    “Hayır.”
    Tahir Bey kendi çoraplarını çıkardı. Lavaboya doğru giderken; “Bu Allah’ın bana bir hediyesidir” diye, dua edip şükretti. Abdestini alıp çıkınca onu elinde havlu ile bekler buldu.
    “Yapma Meleğim.”
    “Size hizmet etmekten zevk alıyorum.”
    Birlikte akşam namazını kıldılar. Melek Hanım yere sofrayı hazırlarken; Tahir Bey eşine sofra hazırlamada yardım ediyordu.
    “Sen otur efendi…”
    “Sana yardım etmek istiyordum.”
    “Eksik olma. Ama erkeğin dışarıda başarılı olmak için içeride dinlenmesi lazım.” İkisi de bir birinin hoşgörüsünden, nezaket, sevgi ve saygısından son derece memnundular. Huzur doluydular. Örnektiler. Yemekten sonra ağzını yıkamak için lavaboya giden Tahir Bey, onu yine havluyla bekler buldu. Onu havlu ile birlikte kucakladı. Ne asil bir hanımdı, şu Melek Hanım.
    “Sen bir Melek’sin.”
    Yemekten sonra oturup sohbet ettiler. Aynı derdin, aynı tasa ve kasavetin, aynı ideal ve davanın insanlarıydılar. Yıllarca birbirini görmemiş iki aşık gibiydiler. Yatsı yaklaştığında; Tahir Bey’in pardösüsünü getirdi. “Yatsı ile sabah namazlarını camide ifa etmek senin için daha hayırlıdır diye düşündüm” diyen Melek Hanım’a teşekkürden başka verecek cevap bulamadı.
    “Şu sendeki tatlı dil var ya!...” dedi.
    O gidince bulaşıkları yıkadı, ocağa koyduğu çayı demledi. Abdestini tazeleyerek namazını kıldı. Geleceği zamanı tahmin ediyordu. O cebinden anahtarını çıkarırken; Melek Hanım kapıyı açtı.
    “Kapıda mı bekledin yine!...”
    “Sen hem kocam, hem de hocamsın. Dünya ahiret mutluluğumu sana borçluyum. Nankör olamam. Hakkını nasıl öderim sana…” Salonda Tahir Bey tefsirde dünkü kaldıkları yerden devam etti. Melek hanım hem çayını doldurdu, müphem konuları açıklaması için hem de sorular sordu. Melek Hanım okudu, Tahir Bey değerlendirdi. Erken kalkmak için; erken yatmak bir gereklilikti. Yatmadan önce Tahir Bey abdestini tazelerken; Melek hanım yatak örtüsünü kaldırdı, yastık ve yorganı açtı. Gecelik ve pijamaları hazırladı. Dualarını ettiler ve yattılar.
    Gece yarısı uyanan Melek Hanım, abdestini alarak; teheccüd namazı kıldı. Eşine, kendine ve tüm Müslümanlara dua etti.
    Yatağında asude bir şekilde uyuyan Tahir Bey’i uyandırmaya kıyamadı. Sessizce yanına sokularak yattı O uykuya varmak üzereyken Tahir Bey teheccüd namazını kıldı, dua etti. Muhabbetle yatan eşine baktı. Sabah namazını camiide kılarak eve geldiğinde sabah kahvaltısını hazır buldu. Huzur ve saadet içinde kahvaltılarını yaptılar. Melek Hanım, her günkü gibi, sevgiyle Tahir Bey’i işe yolladı. Melek Hanım biliyordu ki

    “İnsanların, hayatını bir yaşam biçimine dönüştüremiyorlardı. Yuvayı her ne kadar dişi kuş yapsa da, kadının huzur ve mutluluk içinde devam ettirebileceğini gayet iyi biliyordu
    Evden sevgi ve muhabbetle işe çıkan erkeğin; gözü ve gönlü dışarıda kalmayacağını, akşam olunca da; sevgi ve muhabbetle eve döneceğini ama herkesten daha iyi biliyordu.”


  16. 15.Aralık.2008, 23:41
    8
    ˙·٠• FiLiSTiN•٠·˙
    Melek Hanım
    Melek Hanım, bu akşam bir başka hazırlık yapmıştı Bir başka çıkmıştı kocasının karşısına.İpek gibi siyah saçlarını omuzlarından aşağılara salmıştı.
    Birilerinin dışarısı için gösterdikleri özeni o sadece kocası için gösteriyordu. En güzel elbisesini giymiş yeni gelin gibi süslenmiş, ‘yaratılışımı, yüzümü güzelleştirdiğin gibi, huyumu ve ahlakımı da güzelleştir ya Rabbi’ diye dualar etmişti
    Kararmakta olan akşamın ilk karanlığı içinde tül perdenin altından bakabildiği kadarıyla kocasının gelmesi için yolu gözlüyordu. Tahir Bey, ise fena halde yorulmuştu ama vazifesini yapmış olmanın huzuru içinde eve dönüyordu. Üzerinde taşıdığı anahtarı ile kapıyı açacaktı ki; eşi Melek Hanım'ını kapıyı açar olarak buldu.
    Melek Hanım, içeri giren kocasının boynuna sarıldı. Davranışları ile onun gönlünü alevlendiriyordu. O, evinin hanımı, hanımefendisiydi.

    “Selamünaleyküm.” Dedi Tahir Bey,
    “Aleykümselam. Hoş geldiniz efendim

    “Hoş bulduk canım” dedi. Tahir Bey, bir buse kondurdu güler yüzle kapıda kendini karşılayan hanımının yanağına. Melek Hanım, Tahir Bey’e terliklerini verirken elindekileri aldı. Pardösüsünü astı. Hanımı tarafından güler yüz, tatlı söz ile karşılanan Tahir Bey’in bütün yorgunluğu bir anda çıkıvermişti sanki Şu Melek Hanım, ne hoş bir kadındı. Tahir Bey, kolunu onun beline doladı Birlikte salondaki kanepeye kadar geldiler. Karşılıklı hal ve hatır sordular Bundan dolayı her ikisi de ziyadesiyle memnundular

    “Bu güzel karşılamayı neye borçluyum acaba?”
    “Görevinin bilincinde olan bir hanım almaya”

    “Ey Rabbim ne kadar şükretsem yine de azdır. Senin gibi bir Meleği nasip etti bana”

    “Ya ben bu övgüyü neye borçluyum?”
    “Görevinin bilincinde olan; bir beyle evlenmeye”
    “Sen hem çok akıllı, hem çok zeki anlayışlı güzel, kibar, nazik, hem de çok sevimli, hem de çok”

    “Yeter, görende bir şey var zannedecek.”
    “Sen başkasın, benim için ‘çok özel bir yer’ sahipsin. Sen benim bir tanemsin. Ben seni övmüyorum, hakikati söylüyorum

    Hem senin övülmeye ihtiyacın mı var? Kadın, evi ve kocası için süslenmeli. Ama kadınlar daha çok dışarı çıkacakları zaman, sanki bir başkaları için süslenirler. Evlerinde ve kocalarının yanında ise sıradan şeyler giyerler. Sen öyle değilsin, bir tanem.”

    “Nasılım peki?”
    “Sen başkasın…”
    “Evlendiğimiz günden bu yana seni çamaşırda, bulaşıkta görmedim. Üstün başın kirli ve dağınık görmedim hiç.”

    “Benim en önemli vazifem; sana huzurlu bir ortam hazırlamaktır. Sizi huzurlu ve mutlu gördükçe, dünyalar benim oluyor.”

    “Ya Rabbi ne amel ettim ki, bana böyle bir melek nasip ettin?” diyordu Tahir Bey. Melek Hanım Tahir Bey’in geçen her gün sevgisi artıyor, gözünde ve gönlünde büyüyordu. Melek Hanım da ‘sen benim hayat kaynağım, umudum, sevgim, aşkım, her şeyimsin, sana kul köle olmak istiyorum’ diyordu.
    Ne yapar eder, gönlünün en uç noktasına kadar inerdi.
    Çalışmalarında destekçisi olur, şevk ve zevk vermeye çalışırdı.
    Bu güne kadar, ne kıştan ne yazdan, ne soğuktan ne de sıcaktan şikayetçi olmamışlardı.
    Huyları da öyle birbirine benziyordu ki! Kocası evde olduğu zaman; iş çıkarmazdı ortaya, sürekli yanında olmaya çalışır, sevdiği yemekleri yapar, duruma göre çay, kahve, meyve getirir, soyup dilimleyerek eliyle de ikram ederdi. Tahir Bey ne zaman misafirle gelecek olsa, kapı ziline basar, Melek Hanım’ın ‘kim o?’ sorusuna ‘biziz’ cevabıyla yalnız olmadığını anlar, gelen misafirin zahmet değil rahmet olarak geldiğine inanır ona göre hüsnü muamelede bulunurdu. Ne kadar geç gelirse gelsin, asla ‘kadına kocasından önce yatmak yakışmaz’ der mutlaka kocasını beklerdi.

    Melek hanım, abdest almak için gömleğinin kollarını sıvarken; Tahir Bey’in ayaklarına uzanarak çoraplarını çıkarmaya başladı. Tahir Bey, onu ellerinden tuttu, memnuniyetini ve sevgisini belli etmek için; anlına bir öpücük kondurdu.

    “Sen benim hizmetçim değil, eşimsin.”
    “Çoraplarınızı çıkarsam ne olur ki!...”
    “Bu senin görevin değil.”
    “Seni memnun ve mutlu etmek, benim görevim değil mi?”
    “Bu ikimizin de görevi…”
    “Öyleyse müsaade ette çıkarayım.”
    “Hayır.”
    Tahir Bey kendi çoraplarını çıkardı. Lavaboya doğru giderken; “Bu Allah’ın bana bir hediyesidir” diye, dua edip şükretti. Abdestini alıp çıkınca onu elinde havlu ile bekler buldu.
    “Yapma Meleğim.”
    “Size hizmet etmekten zevk alıyorum.”
    Birlikte akşam namazını kıldılar. Melek Hanım yere sofrayı hazırlarken; Tahir Bey eşine sofra hazırlamada yardım ediyordu.
    “Sen otur efendi…”
    “Sana yardım etmek istiyordum.”
    “Eksik olma. Ama erkeğin dışarıda başarılı olmak için içeride dinlenmesi lazım.” İkisi de bir birinin hoşgörüsünden, nezaket, sevgi ve saygısından son derece memnundular. Huzur doluydular. Örnektiler. Yemekten sonra ağzını yıkamak için lavaboya giden Tahir Bey, onu yine havluyla bekler buldu. Onu havlu ile birlikte kucakladı. Ne asil bir hanımdı, şu Melek Hanım.
    “Sen bir Melek’sin.”
    Yemekten sonra oturup sohbet ettiler. Aynı derdin, aynı tasa ve kasavetin, aynı ideal ve davanın insanlarıydılar. Yıllarca birbirini görmemiş iki aşık gibiydiler. Yatsı yaklaştığında; Tahir Bey’in pardösüsünü getirdi. “Yatsı ile sabah namazlarını camide ifa etmek senin için daha hayırlıdır diye düşündüm” diyen Melek Hanım’a teşekkürden başka verecek cevap bulamadı.
    “Şu sendeki tatlı dil var ya!...” dedi.
    O gidince bulaşıkları yıkadı, ocağa koyduğu çayı demledi. Abdestini tazeleyerek namazını kıldı. Geleceği zamanı tahmin ediyordu. O cebinden anahtarını çıkarırken; Melek Hanım kapıyı açtı.
    “Kapıda mı bekledin yine!...”
    “Sen hem kocam, hem de hocamsın. Dünya ahiret mutluluğumu sana borçluyum. Nankör olamam. Hakkını nasıl öderim sana…” Salonda Tahir Bey tefsirde dünkü kaldıkları yerden devam etti. Melek hanım hem çayını doldurdu, müphem konuları açıklaması için hem de sorular sordu. Melek Hanım okudu, Tahir Bey değerlendirdi. Erken kalkmak için; erken yatmak bir gereklilikti. Yatmadan önce Tahir Bey abdestini tazelerken; Melek hanım yatak örtüsünü kaldırdı, yastık ve yorganı açtı. Gecelik ve pijamaları hazırladı. Dualarını ettiler ve yattılar.
    Gece yarısı uyanan Melek Hanım, abdestini alarak; teheccüd namazı kıldı. Eşine, kendine ve tüm Müslümanlara dua etti.
    Yatağında asude bir şekilde uyuyan Tahir Bey’i uyandırmaya kıyamadı. Sessizce yanına sokularak yattı O uykuya varmak üzereyken Tahir Bey teheccüd namazını kıldı, dua etti. Muhabbetle yatan eşine baktı. Sabah namazını camiide kılarak eve geldiğinde sabah kahvaltısını hazır buldu. Huzur ve saadet içinde kahvaltılarını yaptılar. Melek Hanım, her günkü gibi, sevgiyle Tahir Bey’i işe yolladı. Melek Hanım biliyordu ki

    “İnsanların, hayatını bir yaşam biçimine dönüştüremiyorlardı. Yuvayı her ne kadar dişi kuş yapsa da, kadının huzur ve mutluluk içinde devam ettirebileceğini gayet iyi biliyordu
    Evden sevgi ve muhabbetle işe çıkan erkeğin; gözü ve gönlü dışarıda kalmayacağını, akşam olunca da; sevgi ve muhabbetle eve döneceğini ama herkesten daha iyi biliyordu.”


  17. 15.Aralık.2008, 23:41
    9
    şaf_ak
    ...MüPteLaNıM...

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 18.Aralık.2007
    Üye No: 5730
    Mesaj Sayısı: 1,134
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 18
    Yaş: 30

    --->: evlilik hakkında kıssalar öyküler lazım

    Bir baba evlenmek üzere olan oğluna tavsiyelerde bulunuyormuş. "Son tavsiyemi mutfakta anlatmak istiyorum" demiş. Mutfağı ve yemek yapmayı bilmeyen delikanlı "Olur" demiş çekine çekine.


    Baba, ocağa aynı büyüklükte üç kap koymuş, hepsini suyla doldurup üçünün de altını yakmış. "Şimdi, istediğim her şeyden iki tane vereceksin bana" demiş oğluna. Sırasıyla havuç, yumurta ve kavrulmamış kahve çekirdeği istemiş...


    Oğlu hepsinden ikişer tane vermiş babasına. Adam iki havucu birinci kaba, iki yumurtayı ikinci kaba ve iki kavrulmamış kahve çekirdeğini üçüncü kaba koymuş.

    Her üçünü de yirmi dakika süreyle kaynatmış. Daha sonra kapları indirip yemek masasına buyur etmiş oğlunu. Yemek masasında üç tabak duruyormuş. Kaplarda kaynayan havuçları, yumurtaları ve kahve çekirdeklerini büyük bir özenle tabaklara yerleştirmiş.


    Sonra oğluna dönüp sormuş: "Ne görüyorsun?"

    Oğlu düşünürken açıklamaya başlamış.
    "Havuçlar haşlandıkça aslını kaybedip yumuşamış.
    Yumurtalar görünüşte baştaki gibi sert duruyorlar ama içleri katılaşmış.
    Kahve taneleri ise olduğu gibi duruyor,
    başta neyseler sonunda da öyleler.. "
    Sonra asıl tavsiyesine sıra gelmiş:

    "Evlilikte aşk ve şefkat birlikte olmalıdır.
    Aşksız bir evlilikte her iki eş de şu gördüğün havuçlar gibi
    birbirlerini tüketirler, eskitirler, pörsütürler.
    Şefkatsiz bir evlilikte ise eşler birbirlerine ne kadar tahammül etseler de,
    şu gördüğün yumurtalar gibi içten içe katılaşırlar, birbirlerinden uzaklaşırlar.
    Aşkın da şefkatin de olduğu bir evlilikte ise,
    şartlar ne olursa olsun, eşler tıpkı şu kahve taneleri gibi,
    birbirlerinin yanında kalırlar, kendi kişiliklerini yitirmezler.

    Kahve tanelerinin tekrar kaynatılmaya hazır olmaları gibi,
    onlar da birbirleriyle baş başa uzun yıllar geçirmeye isteklidirler.

    Oğlu aldığı bu dersten tatmin olmuşa benziyordu.
    "Asıl ders bu değil!" dedi baba.
    Oğlunun elinden tuttu, ocağın üzerinde bıraktığı kapların içinde kalan suları gösterdi.
    "Havuçlardan ve yumurtalardan arta kalan suya bak...
    İkisinde de bir tat yok "
    Kahve çekirdeklerini çıkardığı kaptaki suyu
    yavaşça bir fincana boşalttı.
    Mis gibi taze kahve kokuyordu. Fincanı oğluna uzattı.
    "İçmek istersin herhalde" dedi.

    Oğlu kahvesini yudumlarken konuşmasını sürdürdü.
    "Kahve çekirdekleri gibi
    birbirlerini tüketmeyen eşlerin paylaştığı yuva da işte böyle olur.
    Mis gibi, temiz ve huzur verici.
    Herkesin fincanına koyup yudumlayacağı taze kahve gibi...
    Çünkü onlar birbirlerini harcamayarak, birbirlerine aşkla ve
    şefkatle davranarak hayata kendi tatlarını, kokularını ve renklerini katmayı başarırlar."
    Kahve taneleri gibi olabileceğiniz bir yaşam geçirmeniz dileklerimizle… .


  18. 15.Aralık.2008, 23:41
    9
    ...MüPteLaNıM...
    Bir baba evlenmek üzere olan oğluna tavsiyelerde bulunuyormuş. "Son tavsiyemi mutfakta anlatmak istiyorum" demiş. Mutfağı ve yemek yapmayı bilmeyen delikanlı "Olur" demiş çekine çekine.


    Baba, ocağa aynı büyüklükte üç kap koymuş, hepsini suyla doldurup üçünün de altını yakmış. "Şimdi, istediğim her şeyden iki tane vereceksin bana" demiş oğluna. Sırasıyla havuç, yumurta ve kavrulmamış kahve çekirdeği istemiş...


    Oğlu hepsinden ikişer tane vermiş babasına. Adam iki havucu birinci kaba, iki yumurtayı ikinci kaba ve iki kavrulmamış kahve çekirdeğini üçüncü kaba koymuş.

    Her üçünü de yirmi dakika süreyle kaynatmış. Daha sonra kapları indirip yemek masasına buyur etmiş oğlunu. Yemek masasında üç tabak duruyormuş. Kaplarda kaynayan havuçları, yumurtaları ve kahve çekirdeklerini büyük bir özenle tabaklara yerleştirmiş.


    Sonra oğluna dönüp sormuş: "Ne görüyorsun?"

    Oğlu düşünürken açıklamaya başlamış.
    "Havuçlar haşlandıkça aslını kaybedip yumuşamış.
    Yumurtalar görünüşte baştaki gibi sert duruyorlar ama içleri katılaşmış.
    Kahve taneleri ise olduğu gibi duruyor,
    başta neyseler sonunda da öyleler.. "
    Sonra asıl tavsiyesine sıra gelmiş:

    "Evlilikte aşk ve şefkat birlikte olmalıdır.
    Aşksız bir evlilikte her iki eş de şu gördüğün havuçlar gibi
    birbirlerini tüketirler, eskitirler, pörsütürler.
    Şefkatsiz bir evlilikte ise eşler birbirlerine ne kadar tahammül etseler de,
    şu gördüğün yumurtalar gibi içten içe katılaşırlar, birbirlerinden uzaklaşırlar.
    Aşkın da şefkatin de olduğu bir evlilikte ise,
    şartlar ne olursa olsun, eşler tıpkı şu kahve taneleri gibi,
    birbirlerinin yanında kalırlar, kendi kişiliklerini yitirmezler.

    Kahve tanelerinin tekrar kaynatılmaya hazır olmaları gibi,
    onlar da birbirleriyle baş başa uzun yıllar geçirmeye isteklidirler.

    Oğlu aldığı bu dersten tatmin olmuşa benziyordu.
    "Asıl ders bu değil!" dedi baba.
    Oğlunun elinden tuttu, ocağın üzerinde bıraktığı kapların içinde kalan suları gösterdi.
    "Havuçlardan ve yumurtalardan arta kalan suya bak...
    İkisinde de bir tat yok "
    Kahve çekirdeklerini çıkardığı kaptaki suyu
    yavaşça bir fincana boşalttı.
    Mis gibi taze kahve kokuyordu. Fincanı oğluna uzattı.
    "İçmek istersin herhalde" dedi.

    Oğlu kahvesini yudumlarken konuşmasını sürdürdü.
    "Kahve çekirdekleri gibi
    birbirlerini tüketmeyen eşlerin paylaştığı yuva da işte böyle olur.
    Mis gibi, temiz ve huzur verici.
    Herkesin fincanına koyup yudumlayacağı taze kahve gibi...
    Çünkü onlar birbirlerini harcamayarak, birbirlerine aşkla ve
    şefkatle davranarak hayata kendi tatlarını, kokularını ve renklerini katmayı başarırlar."
    Kahve taneleri gibi olabileceğiniz bir yaşam geçirmeniz dileklerimizle… .


  19. 15.Aralık.2008, 23:42
    10
    Gülehasret
    Kıdemli Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 19.Mart.2008
    Üye No: 13319
    Mesaj Sayısı: 1,188
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 15
    Bulunduğu yer: aşkından eriyim ya Rasulullah

    --->: evlilik hakkında kıssalar öyküler lazım

    Evlilik insanı Allah'a yaklaştırmalı....

    Evlilik insanı Allah'a yaklaştırmalı....
    Evlilik, insanı günahtan koruyan bir kalkandır. Evlilik, el ele verip doğruya koşmaktır. Evliliğe bu açıdan baktığınızda, izdivacın insanı Allah’a yaklaştırması gerektiği görülebilir.

    Delikanlı okulunu bitirdi ve işini kurdu. Artık evlenip çoluk çocuğa karışmak istiyor. Bunun için de düşünüyor ve soruyor: “Acaba kiminle ve nasıl biriyle evlensem?”
    Akıl verense çok oluyor: “Evleneceğin kişi şöyle şöyle olsun”. Ama anne ille de güzel gelin istiyor.
    Genç kızın da evlenme yaşı geliyor. O da düşünüyor. “Acaba evleneceğim kişide nasıl bir özellik arasam? Dini diyaneti önemli olmalı mı?” Bu anne de kızının bir zenginle evlenip rahat etmesini düşlüyor..
    Genç kız da delikanlı da şaşkın.Çünkü eş, insanı saadetin beşiğine götürdüğü gibi; felaketin eşiğine de sürükleyebiliyor.

    Kur’an, eşleri tarif ederken, “Onlar sizin için günahtan koruyan bir elbise, siz de onlar için bir elbise hükmündesiniz.” buyuruyor. (Bakara 187) Özellikle de günümüzde bu ayetin daha dikkatli okunması gerekiyor. Çünkü her sokak başında bir ateş yanıyor. Her yerden binler günah insana saldırıyor. Her şey ağız birliği yapmış gibi insanı Allah’tan uzaklaştırıyor.

    Allah’a giden yollara barikatlar kurulmuş. Ahiret yurdunu gösteren işaretler ters çevrilmiş. Sefih medeniyetin getirdiği cazibe ister istemez insanları o yoldan alıkoyar hale gelmiş.

    Herkes, akın akın “insanın ve bilhasa Müslüman’ın bir nevi cenneti olan aile sığınağından” çıkıp o yöne doğru koşuyor. Sığınaktan çıkan askerin üzerine yağan mermiler gibi günahlar aile fertlerinin üzerine yağıyor.
    Kişi evinde oturup TV’sini seyrederken, gazetesini okurken, hatta penceresinden sokağa bakarken bile müstehcenlik ateşi onu yakabiliyor. İşte bu arada eş denilen “elbise” o ateşe perde olmalı. Kişiyle ateş arasında set oluşturmalı. Eşinin üzerine gelen günahlara paratoner olup, onu Allah’a yaklaştırmalı.. Sadece dünya hayatı için giyilen bir elbise değil, kişiyi cennet bahçelerine uçurabilen paraşüt görevi yapmalı..
    Çünkü, insan bu dünyaya sadece rahat yaşayıp, zevk ve lezzet peşinde koşmak için gönderilmemiştir. Onun esas gayesi kendisini buraya gönderen Cenab-ı Hakk’ı tanımak, bilmek ve ibadet etmektir. Dünya yolunda yürüyüp ahiret yurduna varmaktır.

    Evlilik de o yol arkadaşını seçmektir. Şayet yol arkadaşı Allah’a yakınsa kişi dünyada da ahirette de huzurlu olacaktır. Çünkü Cenab-ı Hak buyuruyor:
    -“Erkek olsun, kadın olsun mü’min olarak güzel işler yapanlara dünyada temiz ve huzurlu bir hayat yaşatırız. Ahirette ise, onları, yaptıklarının daha güzeliyle mükâfatlandıracağız.” (Nahl 97)
    Asr-ı saadette yaşanan şu olay evliliğin insanı Allah’a yaklaştırması hususunda örnek olsa gerek.

    Peygamberimiz (sas), sahabeleriyle birlikte otururken fakir ve muhtaç olanlara vermenin öneminden bahsediyordu. Al-i İmran Suresi’nin 92. ayetini okudu:
    -“Muhtaçlara ve fakirlere yardım ederken, malınızın kötüsünü değil de iyisini vermedikçe olgun bir imana kavuşamazsınız.
    İmanda en yüksek mertebeye çıkmak istiyorsanız, yoksullara malınızın en hoşunuza gidenini bağışlayınız.”
    Bu sözler orada bulunanlardan Ebu Talha’yı (ra) can evinden vurdu. En değerli malını Medine’deki hurmalığını ve evini hemen oracıkta bağışladı.
    Evine gitti. Bahçenin dışında durdu. Eşi Rumeysa (ra) Ebu Talha’yı (ra) görünce neden eve girmediğini sordu. Ebu Talha (ra) evini ve bahçesini tasadduk ettiğini söyledi. Eşi:
    -“Kendin için mi yoksa ikimiz için mi?” diye sorduğunda Ebu Talha (ra) -“ikimiz için” cevabını verince eşi Rumeysa:
    -“Allah senden razı olsun Talha. Ben de aynı şeyleri düşünürdüm. Bekle geliyorum.” diyerek dönüp arkasına bile bakmadan evinden çıkıp gitti. (Buhari)
    Bizler de onları örnek almalıyız. Bunun için de evlilikleri nefsani duygulardan ziyade uhrevi duygularla yapmalıyız. Eş seçerken bizleri dünyaya çağıranı değil Allah’a yaklaştıranı seçmeliyiz.
    Bizim evliliğimiz yani Müslüman’ın evliliği farklı olmalı. Müslüman aile, karanlık dünyalara ışık saçmalı… Sıkıntıda boğulanlara şefkat elini uzatmalı. Sevgiye hasret, mutluluğa hasret olanları sevginin ve mutluluğun yurduna iletmeli.
    Eşler el ele vermeli
    Derdimiz önce insanlığa hizmet olmalı. Bunun için eşler el ele vermeli. “Allah için ver” deyince vermeli. “Allah için yola çıkıyorum.” deyince uğurlamalı. Allah’a giden yolda hayat arkadaşına omuz vermeli. Tıpkı Peygamber kocasına Hira Dağı’na yemek taşıyan Hz. Hatice, İslâm için şehit olan Ammar ve Sümeyye, yalın ayak kızgın çöller üstünde yan yana hicret eden sahabe gibi…

    Böyle eşler için söz sultanı ne güzel söylüyor: “Bahtiyardır o adam ki, refika-i ebediyesini (ebedi arkadaşını) kaybetmemek için saliha (dindar) zevcesini taklit eder, o da salih olur. Hem bahtiyardır o kadın ki, kocasını mütedeyyin görür, ebedi dostunu ve arkadaşını kaybetmemek için o da tam mütedeyyin olur, saadet-i dünyeviyesi (dünya saadeti) içinde saadet-i uhreviyesini (ebedi saadetini) kazanır.”

    alıntı


  20. 15.Aralık.2008, 23:42
    10
    Kıdemli Üye
    Evlilik insanı Allah'a yaklaştırmalı....

    Evlilik insanı Allah'a yaklaştırmalı....
    Evlilik, insanı günahtan koruyan bir kalkandır. Evlilik, el ele verip doğruya koşmaktır. Evliliğe bu açıdan baktığınızda, izdivacın insanı Allah’a yaklaştırması gerektiği görülebilir.

    Delikanlı okulunu bitirdi ve işini kurdu. Artık evlenip çoluk çocuğa karışmak istiyor. Bunun için de düşünüyor ve soruyor: “Acaba kiminle ve nasıl biriyle evlensem?”
    Akıl verense çok oluyor: “Evleneceğin kişi şöyle şöyle olsun”. Ama anne ille de güzel gelin istiyor.
    Genç kızın da evlenme yaşı geliyor. O da düşünüyor. “Acaba evleneceğim kişide nasıl bir özellik arasam? Dini diyaneti önemli olmalı mı?” Bu anne de kızının bir zenginle evlenip rahat etmesini düşlüyor..
    Genç kız da delikanlı da şaşkın.Çünkü eş, insanı saadetin beşiğine götürdüğü gibi; felaketin eşiğine de sürükleyebiliyor.

    Kur’an, eşleri tarif ederken, “Onlar sizin için günahtan koruyan bir elbise, siz de onlar için bir elbise hükmündesiniz.” buyuruyor. (Bakara 187) Özellikle de günümüzde bu ayetin daha dikkatli okunması gerekiyor. Çünkü her sokak başında bir ateş yanıyor. Her yerden binler günah insana saldırıyor. Her şey ağız birliği yapmış gibi insanı Allah’tan uzaklaştırıyor.

    Allah’a giden yollara barikatlar kurulmuş. Ahiret yurdunu gösteren işaretler ters çevrilmiş. Sefih medeniyetin getirdiği cazibe ister istemez insanları o yoldan alıkoyar hale gelmiş.

    Herkes, akın akın “insanın ve bilhasa Müslüman’ın bir nevi cenneti olan aile sığınağından” çıkıp o yöne doğru koşuyor. Sığınaktan çıkan askerin üzerine yağan mermiler gibi günahlar aile fertlerinin üzerine yağıyor.
    Kişi evinde oturup TV’sini seyrederken, gazetesini okurken, hatta penceresinden sokağa bakarken bile müstehcenlik ateşi onu yakabiliyor. İşte bu arada eş denilen “elbise” o ateşe perde olmalı. Kişiyle ateş arasında set oluşturmalı. Eşinin üzerine gelen günahlara paratoner olup, onu Allah’a yaklaştırmalı.. Sadece dünya hayatı için giyilen bir elbise değil, kişiyi cennet bahçelerine uçurabilen paraşüt görevi yapmalı..
    Çünkü, insan bu dünyaya sadece rahat yaşayıp, zevk ve lezzet peşinde koşmak için gönderilmemiştir. Onun esas gayesi kendisini buraya gönderen Cenab-ı Hakk’ı tanımak, bilmek ve ibadet etmektir. Dünya yolunda yürüyüp ahiret yurduna varmaktır.

    Evlilik de o yol arkadaşını seçmektir. Şayet yol arkadaşı Allah’a yakınsa kişi dünyada da ahirette de huzurlu olacaktır. Çünkü Cenab-ı Hak buyuruyor:
    -“Erkek olsun, kadın olsun mü’min olarak güzel işler yapanlara dünyada temiz ve huzurlu bir hayat yaşatırız. Ahirette ise, onları, yaptıklarının daha güzeliyle mükâfatlandıracağız.” (Nahl 97)
    Asr-ı saadette yaşanan şu olay evliliğin insanı Allah’a yaklaştırması hususunda örnek olsa gerek.

    Peygamberimiz (sas), sahabeleriyle birlikte otururken fakir ve muhtaç olanlara vermenin öneminden bahsediyordu. Al-i İmran Suresi’nin 92. ayetini okudu:
    -“Muhtaçlara ve fakirlere yardım ederken, malınızın kötüsünü değil de iyisini vermedikçe olgun bir imana kavuşamazsınız.
    İmanda en yüksek mertebeye çıkmak istiyorsanız, yoksullara malınızın en hoşunuza gidenini bağışlayınız.”
    Bu sözler orada bulunanlardan Ebu Talha’yı (ra) can evinden vurdu. En değerli malını Medine’deki hurmalığını ve evini hemen oracıkta bağışladı.
    Evine gitti. Bahçenin dışında durdu. Eşi Rumeysa (ra) Ebu Talha’yı (ra) görünce neden eve girmediğini sordu. Ebu Talha (ra) evini ve bahçesini tasadduk ettiğini söyledi. Eşi:
    -“Kendin için mi yoksa ikimiz için mi?” diye sorduğunda Ebu Talha (ra) -“ikimiz için” cevabını verince eşi Rumeysa:
    -“Allah senden razı olsun Talha. Ben de aynı şeyleri düşünürdüm. Bekle geliyorum.” diyerek dönüp arkasına bile bakmadan evinden çıkıp gitti. (Buhari)
    Bizler de onları örnek almalıyız. Bunun için de evlilikleri nefsani duygulardan ziyade uhrevi duygularla yapmalıyız. Eş seçerken bizleri dünyaya çağıranı değil Allah’a yaklaştıranı seçmeliyiz.
    Bizim evliliğimiz yani Müslüman’ın evliliği farklı olmalı. Müslüman aile, karanlık dünyalara ışık saçmalı… Sıkıntıda boğulanlara şefkat elini uzatmalı. Sevgiye hasret, mutluluğa hasret olanları sevginin ve mutluluğun yurduna iletmeli.
    Eşler el ele vermeli
    Derdimiz önce insanlığa hizmet olmalı. Bunun için eşler el ele vermeli. “Allah için ver” deyince vermeli. “Allah için yola çıkıyorum.” deyince uğurlamalı. Allah’a giden yolda hayat arkadaşına omuz vermeli. Tıpkı Peygamber kocasına Hira Dağı’na yemek taşıyan Hz. Hatice, İslâm için şehit olan Ammar ve Sümeyye, yalın ayak kızgın çöller üstünde yan yana hicret eden sahabe gibi…

    Böyle eşler için söz sultanı ne güzel söylüyor: “Bahtiyardır o adam ki, refika-i ebediyesini (ebedi arkadaşını) kaybetmemek için saliha (dindar) zevcesini taklit eder, o da salih olur. Hem bahtiyardır o kadın ki, kocasını mütedeyyin görür, ebedi dostunu ve arkadaşını kaybetmemek için o da tam mütedeyyin olur, saadet-i dünyeviyesi (dünya saadeti) içinde saadet-i uhreviyesini (ebedi saadetini) kazanır.”

    alıntı


  21. 15.Aralık.2008, 23:47
    11
    meçhul_100
    ˙·٠• FiLiSTiN•٠·˙

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 10.Mayıs.2007
    Üye No: 626
    Mesaj Sayısı: 2,162
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 53
    Yaş: 29
    Bulunduğu yer: Diyar-ı Sivas

    --->: evlilik hakkında kıssalar öyküler lazım

    Bekledim…
    Tanıştığımızda çok güçlü olduğumu anlattım, uzun uzun sana… Evlendiğimizde her fırsatta ağlayışımı görünce:

    “–Ne kadar âcizsin!” demeni bekledim;
    ama sen: “–Benim hanımım bunu da başarır.” diyerek yüreklendirdin.

    Gözlerimin içine bakıp: “–Seni seviyorum.” derken, benden cevap alamadığın her defada: “–Senden nefret ediyorum.” demeni bekledim;
    ama sen: “–Ben bu sevgiyi ikimiz için de yaşıyorum.” diyerek benim sevgimi de yüklendin.

    Uzun zamandır görüşmediğin bir dostunla vaktin nasıl geçtiğini anlamayıp eve geç geldiğinde, bütün bir gece astığım yüzüme bakıp: “–Yeter artık!” demeni bekledim;

    ama sen: “–Yapmamalıydım.” deyip özür diledin.

    Senin elinden hiçbir iş gelmediğini, ne kadar beceriksiz olduğunu arkadaşlarıma anlatırken, aslında senin uyumadığını ve salondan bütün konuşulanları duyduğunu fark edince ağır hakaretler edersin diye bekledim;
    ama sen: “–Ben nerede yanlış yaptım?” deyip üzüldün.

    Dışarıdaki insanlara kızarken, hiçbir suçları yokken çocuklara bağırıp çağırırken: “–Sen ne biçim annesin!” demeni bekledim,
    ama sen: “–Canlarım benim!” deyip onlara sarılıp kokladın.

    Çok erken işe gidiyordun, bir kahvaltı hazırlayamadım. Ama evi temizledim, çok güzel yemekler yaptım, komşularla iyi geçindim, akrabaların gönlünü yaptım.

    Ellerim hamurluydu ya da çok işim vardı, sana doğru dürüst bir: “–Hoş geldin!..” diyemedim. Pişman oldum yaptıklarımdan… Telâfi etmeye hazırım tüm gücümle. “–Ben de seni seviyorum.” demek için yoğunbakımın koridora açılan penceresinden gözlerini açmanı bekledim… Açmadın!..
    Vildan Erkan Yılmaz



  22. 15.Aralık.2008, 23:47
    11
    ˙·٠• FiLiSTiN•٠·˙
    Bekledim…
    Tanıştığımızda çok güçlü olduğumu anlattım, uzun uzun sana… Evlendiğimizde her fırsatta ağlayışımı görünce:

    “–Ne kadar âcizsin!” demeni bekledim;
    ama sen: “–Benim hanımım bunu da başarır.” diyerek yüreklendirdin.

    Gözlerimin içine bakıp: “–Seni seviyorum.” derken, benden cevap alamadığın her defada: “–Senden nefret ediyorum.” demeni bekledim;
    ama sen: “–Ben bu sevgiyi ikimiz için de yaşıyorum.” diyerek benim sevgimi de yüklendin.

    Uzun zamandır görüşmediğin bir dostunla vaktin nasıl geçtiğini anlamayıp eve geç geldiğinde, bütün bir gece astığım yüzüme bakıp: “–Yeter artık!” demeni bekledim;

    ama sen: “–Yapmamalıydım.” deyip özür diledin.

    Senin elinden hiçbir iş gelmediğini, ne kadar beceriksiz olduğunu arkadaşlarıma anlatırken, aslında senin uyumadığını ve salondan bütün konuşulanları duyduğunu fark edince ağır hakaretler edersin diye bekledim;
    ama sen: “–Ben nerede yanlış yaptım?” deyip üzüldün.

    Dışarıdaki insanlara kızarken, hiçbir suçları yokken çocuklara bağırıp çağırırken: “–Sen ne biçim annesin!” demeni bekledim,
    ama sen: “–Canlarım benim!” deyip onlara sarılıp kokladın.

    Çok erken işe gidiyordun, bir kahvaltı hazırlayamadım. Ama evi temizledim, çok güzel yemekler yaptım, komşularla iyi geçindim, akrabaların gönlünü yaptım.

    Ellerim hamurluydu ya da çok işim vardı, sana doğru dürüst bir: “–Hoş geldin!..” diyemedim. Pişman oldum yaptıklarımdan… Telâfi etmeye hazırım tüm gücümle. “–Ben de seni seviyorum.” demek için yoğunbakımın koridora açılan penceresinden gözlerini açmanı bekledim… Açmadın!..
    Vildan Erkan Yılmaz



  23. 15.Aralık.2008, 23:49
    12
    meçhul_100
    ˙·٠• FiLiSTiN•٠·˙

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 10.Mayıs.2007
    Üye No: 626
    Mesaj Sayısı: 2,162
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 53
    Yaş: 29
    Bulunduğu yer: Diyar-ı Sivas

    --->: evlilik hakkında kıssalar öyküler lazım

    Soğuk bir kış akşamı, bir pidecinin kapısından içeri, yaşlı bir amcayla teyze girmiş, bir masaya oturmuşlar. Amca masaya gelen garsona, büyük bir pide, bir çoban salata ve bir ayran ısmarlamış. Garson az sonra siparişleri getirmiş. Amca pideyi ikiye bölerek yarısını teyzenin önüne koymuş, sonra salatayı ikiye bölerek tabağın karşı kısmına doğru itmiş, sonra ayran bardağını ortaya koymuş, önce bir yudum kendisi içiyor, sonra da teyze bir yudum alıyormuş.

    Herkes "Ne tatlılar, iki tonton buraya gelmişler, bir kişilik yemeği ikisi yiyor" diye onları izliyormuş.

    Az sonra fark etmişler ki teyzenin önünde yarım pide ve salata olduğu gibi duruyor, kocasının afiyetle yemek yiyişini seyrediyor, arada bir de ayrandan bir yudum alıyormuş... Sonunda orada çalışanlardan biri dayanamamış, yanlarına gitmiş:

    "Affedersiniz, ben sizi izlemekten kendimi alamadım, lütfen izin verin, size bir pide kendim ısmarlayayım" demiş.

    Yaşlı amca:

    "Teşekkür ederiz ama, biz hâlimizden memnunuz. 50 yıldır evliyiz ve her şeyimizi işte böyle paylaşırız" cevabını vermiş.

    Bunun üzerine genç adam teyzeye dönmüş:

    "Peki ama teyzeciğim, siz neden pidenizi, salatanızı yemiyorsunuz, neyi bekliyorsunuz?"

    Yaşlı teyze cevap vermiş:

    "Dişlerimi..."

    "Hiçbir şeyi paylaşamıyoruz?"

    Dilerseniz fıkradan gerçek hayata dönelim. Telefonla arayan bir hanım okuyucum, eşiyle yaşadığı problemleri tek noktada özetliyordu:
    "Hiçbir şeyi paylaşamıyoruz. İşe gidince hiç arayıp sormaz. Ben arasam, sorularımı kısa cümlelerle cevaplayıp telefonu kapatır. Eve gelince de, ya televizyonun karşısına geçer ya da gazete okur. Hafta sonlarını benimle geçiriyor sanmayın. Ya toplantı, ya iş gezisi olur ya da arkadaşlarıyla bir programı vardır. Söyleyin hocam, böyle evlilik olur mu?"

    Bir erkeğin sorunu ise, çok az rastlanan cinstendi. Erkek eşiyle gezmeyi, yemeğe gitmeyi, ona çiçek almayı, kısacası paylaşmayı ve romantizmi çok seviyordu.

    Kadın ise, "Ne gerek var ki gezmeye. Oturalım evde işte. Bu çiçekleri niye aldın? Parana yazık. Solup gidecekler" diye itiraz ediyor, ancak şunu eklemeyi de ihmal etmiyordu:

    "Biliyorum, bütün kadınlar bunları istiyor, bulamayanlar kavuşmak için can atıyor. Ama ben sıra dışıyım. Hoşlanmıyorum işte."

    İlginç değil mi? İlkinde bir kadın, ikincisinde bir erkek paylaşmak için can atıyor. Ama bir türlü evliliğin en vazgeçilmezlerinden olan "paylaşımı" başaramıyorlar.

    Oysa fıkradaki amcayla teyze paylaşmayı başarmışlar ve yarım asırdır gül gibi geçinip gidiyorlar!

    Hangisini tercih ederdiniz? Amca ve teyze gibi kadının hep sırasını beklediği bir paylaşmayı başarmak mı yoksa paylaşamayıp arayışlara girmek mi iyi olurdu sizin için?

    "İkisinin de canı cehenneme" dediğinizi duyar gibiyim. Hani deveye iki seçenek sunmuşlar, "Yokuşu mu seversin inişi mi?" demişler. "İkisini de sevmem" demiş, "düzün suyu mu çıktı?"

    Haklısınız. İki tarafın da memnun olduğu bir paylaşım varken kim ister aşırılığı veya yetersizliği?

    Ne var ki, karşılıklı hak ve beklentilere uygun, iki tarafı da memnun eden dengeli bir orta yolu uygulamanın çok zor, ama çok önemli olduğu yerlerden birisidir aile ortamı. Ama her şeye rağmen paylaşımı oluşturmak ve arttırmak için elinizden geleni yapın. Fakat şunu da unutmayın: Paylaşım en verimli düzeye çıksa bile ikinizin de kendi özgürlük alanı içinde özel zamanları ve özel programları olmalı. Bu gerçeği kabullenmemek de ayrı bir huzursuzluk sebebi çünkü.

    İşe nereden başlamalı?

    Hiç kuşkusuz evlilik dinsel, düşünsel, sosyal, ekonomik, ruhsal, duygusal ve cinsel bir paylaşımdır. Paylaşımın temelini, karşılıklı beklentiler oluşturur. Sorun, beklentilere cevap verilmediği zaman ortaya çıkar. Ya paylaşacaksınız ya da geçerli bir mazeretiniz olacak. İkisi de yoksa, kendinizi boşuna savunursunuz.

    Neyi paylaşacaksınız?

    Zamanı, bilgiyi, görgüyü, yemeği, duyguları ve daha birçok varlığınızı.

    Peygamberimizin (a.s.m.) evliliğe dair tavsiyelerinden çıkardığımız sonuca göre, adaylar "karşılıklı denklik ve uyuma, dindarlık ve güzel ahlâka, sevgiye ve özgür seçime" dikkat etmek zorundadır.

    Bütün bu özellikler verimli ve yeterli bir paylaşım için son derece önemlidir. Söz gelişi, kadınların en çok şikâyet ettikleri sorunlardan birisi, eşlerinin kendileriyle az konuşmasıdır. Gerçekten eşlerin yaşadıkları günü değerlendirmeleri, ileriye dönük programlarını birbirlerine aktarmaları, bir haberi, bir bilgiyi paylaşmaları çok önemlidir.

    Ancak eşinizle aranızda eğitim ve kültür bakımından bir uçurum var ve siz onu azaltmak için kendinizi geliştirme yönünde hiçbir çaba harcamıyorsanız, nasıl diyalog kuracaksınız? Eğer böyle bir problem varsa, yapacağınız tek çözüm var: Kendinizi geliştirmek ve birbirinize yakınlaşmak.

    Eşinizin ilgi alanlarına dikkat ediyor musunuz? Neleri izliyor, neleri okuyor, nelerin plânını yapıyor? Onu neler üzüyor, neler mutlu ediyor? Sakın hanımlar, "O da benim pembe dizilerime ilgi duymuyor?" ya da erkekler, "O da benim izlediğim maçlara ilgisiz" demesin. Çünkü her ikisi de sizin evliliğinize bir mutluluk katmaz. Aksine sizi birbirinizden uzaklaştıracak ve yalnızlığa itip yakınmalara yol açacak iki sebeptir.

    Özellikle dindar insanların eşlerinde görmek istedikleri ilk ve en önemli özellik, "dinini bilen ve yaşayan bir insan" olmalarıdır. Bu da başta kitap okuyarak, eğitim ve kültürel ağırlıklı sosyal faaliyetlere katılarak kendinizi geliştirmekle mümkün.

    Eşinin kitap okumadığından yakınan bir erkek, bulduğu formülü şöyle anlatmıştı: "Kitap okuması için para bile veriyorum. Ama yine yeterli seviyede okumuyor." Kadınlar ise, eşlerine kitap okutmak konusunda büyük ölçüde çaresiz. Eşinin tüm ısrarlarına rağmen bir erkeğin cevabı şu oluyor: "Ben okumayı sevmem, bilmiyor musun?"

    Okumayan ve kendilerini geliştirmeyen eşler, hangi düşünceyi paylaşacaklar? Ne konuşacaklar, birbirlerine neyi anlatacaklar?

    Elbette eğitim ve kültür seviyesi eşit değil diye paylaşım çabanızı bir kenara atmayın. Çünkü, tam istediğiniz gibi olmasa da duygu ve düşünce paylaşımını sürdürün. Birbirinize fıkra anlatmak bile kilitli bir ağızdan daha iyidir.

    Cemil Tokpınar



  24. 15.Aralık.2008, 23:49
    12
    ˙·٠• FiLiSTiN•٠·˙
    Soğuk bir kış akşamı, bir pidecinin kapısından içeri, yaşlı bir amcayla teyze girmiş, bir masaya oturmuşlar. Amca masaya gelen garsona, büyük bir pide, bir çoban salata ve bir ayran ısmarlamış. Garson az sonra siparişleri getirmiş. Amca pideyi ikiye bölerek yarısını teyzenin önüne koymuş, sonra salatayı ikiye bölerek tabağın karşı kısmına doğru itmiş, sonra ayran bardağını ortaya koymuş, önce bir yudum kendisi içiyor, sonra da teyze bir yudum alıyormuş.

    Herkes "Ne tatlılar, iki tonton buraya gelmişler, bir kişilik yemeği ikisi yiyor" diye onları izliyormuş.

    Az sonra fark etmişler ki teyzenin önünde yarım pide ve salata olduğu gibi duruyor, kocasının afiyetle yemek yiyişini seyrediyor, arada bir de ayrandan bir yudum alıyormuş... Sonunda orada çalışanlardan biri dayanamamış, yanlarına gitmiş:

    "Affedersiniz, ben sizi izlemekten kendimi alamadım, lütfen izin verin, size bir pide kendim ısmarlayayım" demiş.

    Yaşlı amca:

    "Teşekkür ederiz ama, biz hâlimizden memnunuz. 50 yıldır evliyiz ve her şeyimizi işte böyle paylaşırız" cevabını vermiş.

    Bunun üzerine genç adam teyzeye dönmüş:

    "Peki ama teyzeciğim, siz neden pidenizi, salatanızı yemiyorsunuz, neyi bekliyorsunuz?"

    Yaşlı teyze cevap vermiş:

    "Dişlerimi..."

    "Hiçbir şeyi paylaşamıyoruz?"

    Dilerseniz fıkradan gerçek hayata dönelim. Telefonla arayan bir hanım okuyucum, eşiyle yaşadığı problemleri tek noktada özetliyordu:
    "Hiçbir şeyi paylaşamıyoruz. İşe gidince hiç arayıp sormaz. Ben arasam, sorularımı kısa cümlelerle cevaplayıp telefonu kapatır. Eve gelince de, ya televizyonun karşısına geçer ya da gazete okur. Hafta sonlarını benimle geçiriyor sanmayın. Ya toplantı, ya iş gezisi olur ya da arkadaşlarıyla bir programı vardır. Söyleyin hocam, böyle evlilik olur mu?"

    Bir erkeğin sorunu ise, çok az rastlanan cinstendi. Erkek eşiyle gezmeyi, yemeğe gitmeyi, ona çiçek almayı, kısacası paylaşmayı ve romantizmi çok seviyordu.

    Kadın ise, "Ne gerek var ki gezmeye. Oturalım evde işte. Bu çiçekleri niye aldın? Parana yazık. Solup gidecekler" diye itiraz ediyor, ancak şunu eklemeyi de ihmal etmiyordu:

    "Biliyorum, bütün kadınlar bunları istiyor, bulamayanlar kavuşmak için can atıyor. Ama ben sıra dışıyım. Hoşlanmıyorum işte."

    İlginç değil mi? İlkinde bir kadın, ikincisinde bir erkek paylaşmak için can atıyor. Ama bir türlü evliliğin en vazgeçilmezlerinden olan "paylaşımı" başaramıyorlar.

    Oysa fıkradaki amcayla teyze paylaşmayı başarmışlar ve yarım asırdır gül gibi geçinip gidiyorlar!

    Hangisini tercih ederdiniz? Amca ve teyze gibi kadının hep sırasını beklediği bir paylaşmayı başarmak mı yoksa paylaşamayıp arayışlara girmek mi iyi olurdu sizin için?

    "İkisinin de canı cehenneme" dediğinizi duyar gibiyim. Hani deveye iki seçenek sunmuşlar, "Yokuşu mu seversin inişi mi?" demişler. "İkisini de sevmem" demiş, "düzün suyu mu çıktı?"

    Haklısınız. İki tarafın da memnun olduğu bir paylaşım varken kim ister aşırılığı veya yetersizliği?

    Ne var ki, karşılıklı hak ve beklentilere uygun, iki tarafı da memnun eden dengeli bir orta yolu uygulamanın çok zor, ama çok önemli olduğu yerlerden birisidir aile ortamı. Ama her şeye rağmen paylaşımı oluşturmak ve arttırmak için elinizden geleni yapın. Fakat şunu da unutmayın: Paylaşım en verimli düzeye çıksa bile ikinizin de kendi özgürlük alanı içinde özel zamanları ve özel programları olmalı. Bu gerçeği kabullenmemek de ayrı bir huzursuzluk sebebi çünkü.

    İşe nereden başlamalı?

    Hiç kuşkusuz evlilik dinsel, düşünsel, sosyal, ekonomik, ruhsal, duygusal ve cinsel bir paylaşımdır. Paylaşımın temelini, karşılıklı beklentiler oluşturur. Sorun, beklentilere cevap verilmediği zaman ortaya çıkar. Ya paylaşacaksınız ya da geçerli bir mazeretiniz olacak. İkisi de yoksa, kendinizi boşuna savunursunuz.

    Neyi paylaşacaksınız?

    Zamanı, bilgiyi, görgüyü, yemeği, duyguları ve daha birçok varlığınızı.

    Peygamberimizin (a.s.m.) evliliğe dair tavsiyelerinden çıkardığımız sonuca göre, adaylar "karşılıklı denklik ve uyuma, dindarlık ve güzel ahlâka, sevgiye ve özgür seçime" dikkat etmek zorundadır.

    Bütün bu özellikler verimli ve yeterli bir paylaşım için son derece önemlidir. Söz gelişi, kadınların en çok şikâyet ettikleri sorunlardan birisi, eşlerinin kendileriyle az konuşmasıdır. Gerçekten eşlerin yaşadıkları günü değerlendirmeleri, ileriye dönük programlarını birbirlerine aktarmaları, bir haberi, bir bilgiyi paylaşmaları çok önemlidir.

    Ancak eşinizle aranızda eğitim ve kültür bakımından bir uçurum var ve siz onu azaltmak için kendinizi geliştirme yönünde hiçbir çaba harcamıyorsanız, nasıl diyalog kuracaksınız? Eğer böyle bir problem varsa, yapacağınız tek çözüm var: Kendinizi geliştirmek ve birbirinize yakınlaşmak.

    Eşinizin ilgi alanlarına dikkat ediyor musunuz? Neleri izliyor, neleri okuyor, nelerin plânını yapıyor? Onu neler üzüyor, neler mutlu ediyor? Sakın hanımlar, "O da benim pembe dizilerime ilgi duymuyor?" ya da erkekler, "O da benim izlediğim maçlara ilgisiz" demesin. Çünkü her ikisi de sizin evliliğinize bir mutluluk katmaz. Aksine sizi birbirinizden uzaklaştıracak ve yalnızlığa itip yakınmalara yol açacak iki sebeptir.

    Özellikle dindar insanların eşlerinde görmek istedikleri ilk ve en önemli özellik, "dinini bilen ve yaşayan bir insan" olmalarıdır. Bu da başta kitap okuyarak, eğitim ve kültürel ağırlıklı sosyal faaliyetlere katılarak kendinizi geliştirmekle mümkün.

    Eşinin kitap okumadığından yakınan bir erkek, bulduğu formülü şöyle anlatmıştı: "Kitap okuması için para bile veriyorum. Ama yine yeterli seviyede okumuyor." Kadınlar ise, eşlerine kitap okutmak konusunda büyük ölçüde çaresiz. Eşinin tüm ısrarlarına rağmen bir erkeğin cevabı şu oluyor: "Ben okumayı sevmem, bilmiyor musun?"

    Okumayan ve kendilerini geliştirmeyen eşler, hangi düşünceyi paylaşacaklar? Ne konuşacaklar, birbirlerine neyi anlatacaklar?

    Elbette eğitim ve kültür seviyesi eşit değil diye paylaşım çabanızı bir kenara atmayın. Çünkü, tam istediğiniz gibi olmasa da duygu ve düşünce paylaşımını sürdürün. Birbirinize fıkra anlatmak bile kilitli bir ağızdan daha iyidir.

    Cemil Tokpınar






+ Yorum Gönder
Git 12 Son