Konusunu Oylayın.: Bu 2 ayet arasnda çelşki olduğunu idda edenlere ne cvp vermek münasıptır

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Bu 2 ayet arasnda çelşki olduğunu idda edenlere ne cvp vermek münasıptır
  1. 26.Nisan.2008, 13:57
    1
    AişeBintEbîBekr
    Üye

    Üyelik Tarihi: 26.Nisan.2008
    Üye No: 18386
    Mesaj Sayısı: 10
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 1
    Yaş: 28

    Bu 2 ayet arasnda çelşki olduğunu idda edenlere ne cvp vermek münasıptır






    Bu 2 ayet arasnda çelşki olduğunu idda edenlere ne cvp vermek münasıptır Mumsema Dinde zorlama yoktur. Doğru yol, sapıklıktan, hak batıldan ayrılıp belli olmuştur. Artık kim tağutu reddedip Allah’a iman ederse, işte o, kopması mümkün olmayan en sağlam tutamağa yapışmıştır. Allah her şeyi işitir, bilir. (Bakara 256)

    Kendilerine kitap verilenlerden oldukları halde, Allah’a da, âhiret gününe de iman etmeyen, Allah’ın ve Resulünün haram kıldığını haram tanımayan, hak dinini din olarak benimsemeyen kimselerle zelil bir vaziyette tam bir itaatle, cizye verinceye kadar savaşın. (Tevbe 29)



  2. 26.Nisan.2008, 13:57
    1



    Dinde zorlama yoktur. Doğru yol, sapıklıktan, hak batıldan ayrılıp belli olmuştur. Artık kim tağutu reddedip Allah’a iman ederse, işte o, kopması mümkün olmayan en sağlam tutamağa yapışmıştır. Allah her şeyi işitir, bilir. (Bakara 256)

    Kendilerine kitap verilenlerden oldukları halde, Allah’a da, âhiret gününe de iman etmeyen, Allah’ın ve Resulünün haram kıldığını haram tanımayan, hak dinini din olarak benimsemeyen kimselerle zelil bir vaziyette tam bir itaatle, cizye verinceye kadar savaşın. (Tevbe 29)



    Benzer Konular

    - İlim öğrenmek için okuyan birine kendisi çok daha önceden ilim öğrendiği için bu hususda daha bilgil

    - Mustafa Hocamızdan Giybet Dedikodu edenlere iftira edenlere Tokat gibi cevap

    - M. Esed, İblis’in/Şeytanın bir şahıs olmadığı, düşünme yetisinden ibaret olduğunu idda edenler

    - Buhari’de Hz. Muhammed´in Türkler aleyhine sözleri olduğunu ileri sürerek onun Türk düşmanı ol

    - Tahrim suresi 10. ayet:Allah, inkâr edenlere, Nuh'un karısı ile Lût'un karısını misal verdi.

  3. 26.Nisan.2008, 14:15
    2
    Şema
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 20.Mart.2007
    Üye No: 123
    Mesaj Sayısı: 9,332
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 103

    --->: bu 2 ayet arasnda çelşki olduğunu idda edenlere ne cvp vermek münasıptır




    AişeBintEbîBekr Nickli Üyeden Alıntı
    Dinde zorlama yoktur. Doğru yol, sapıklıktan, hak batıldan ayrılıp belli olmuştur. Artık kim tağutu reddedip Allah’a iman ederse, işte o, kopması mümkün olmayan en sağlam tutamağa yapışmıştır. Allah her şeyi işitir, bilir. (Bakara 256)

    Kendilerine kitap verilenlerden oldukları halde, Allah’a da, âhiret gününe de iman etmeyen, Allah’ın ve Resulünün haram kıldığını haram tanımayan, hak dinini din olarak benimsemeyen kimselerle zelil bir vaziyette tam bir itaatle, cizye verinceye kadar savaşın. (Tevbe 29)
    önce bu ayetlerle Allah ne murad etmiş bir bakalım
    __________________________
    Ali Küçük - Bsairul Kur'an Tefsiri
    __________________________

    Bakara-256:"Dinde zorlama yoktur. Çünkü hak bâtıldan ay-rılmıştır. Artık kim tâğutu inkâr edip Allah’a iman ederse o, kopması olmayan sağlam bir kulpa sarılmıştır. Allah işitendir, bilendir."

    Bu âyetin birkaç mânâsı vardır önce onları bir söyleyelim in-şal-lah.

    1- Dinde zorlama yoktur, yâni dine girme konusunda, insan-la-rın bu dine girmeleri konusunda zor kullanmak yoktur.

    2- Dinden çıkma konusunda zorlama yoktur. Zor kullanarak bu dine girmiş insanları dinden çıkarmak, mürted yapmak da yoktur. Ehl-i kitap ve kâfir dünyada şu anda insanlar dinlerinden çıkarılmak için zorlanmaktadırlar. Allah bu âyetiyle onların bundan vazgeçmelerini, insanları din eğitiminden mahrum bırakarak, ya da İslâm’ı yanlış ta-nıtarak, ya da İslâm’la insanların arasına bari-katlar koyarak insanların bu dinle tanışmasını engellemekten vaz-geçmelerini emretmektedir.

    3- Dinde, dinin ruhunda zorlama yoktur. Yâni sadece dine girme çıkma konusunda değil bu dinin esasında hiç bir zorlama yok-tur. Zira bu dinin konusu zorunlu fiiller değil gönle ve isteğe bağlı fiiller ve davranışlardır. İslâm dininde zorlamanın sonucunda yapılan amellere sevap verilmez.

    “Ameller niyetlere göredir”


    Hadisi bunu anlatır. Zorlama ile iman da, itikat da caiz de-ğildir. Zorlamanın sonucunda gerçekleşecek imana iman denmez. Zorla-manın sonucu kabul edilen bir iman, Allah’ın istediği bir iman değildir. Aynen bunun gibi zoraki kılınan namaz, namaz değildir, zoraki tutulan oruç, oruç değildir. Çünkü zorlanma bir kişinin hoş-lanmadığı halde, kalben inanmadığı halde bir şeyi tehditle ve zorla yaptırmaktır. Hal-buki bu din hoşlanılmayacak bir din değildir.

    Bu din insanlara anlatıldığı zaman herkesin gönül rahatlı-ğıyla kabullenebileceği bir dindir. Bu konuda insanları zorlama hakkı sa-de-ce Allah’a aittir. Yâni yaratıklarını, kullarını bu konuda zorlama hakkı sadece Allah’a aittir. Zorlamış da nitekim Allah kimi kullarını. Bakın semavat, arz, ay, güneş, yıldızlar, bitkiler, hayvan-lar, melekler hepsinin boyunlarındaki ipin ucu doğuştan Allah’ın elindedir. Zoraki kulluk yapmaktadırlar, Allah’a karşı asla isyan etme imkânları yoktur. Allah’a kafa tutma imkânları yoktur bunla-rın.

    Ama insanlar için Allah bunu murad etmemiştir. İnsanların imanlarını zorunlu kılmamıştır Rabbimiz. İrade vermiş, seçme özgürlüğü vermiş ve seçiminden de kendisini sorumlu tutmuştur.

    Bakınız bu hususu Rabbimiz şöyle anlatır:
    "Eğer Rabbin dileseydi yeryüzünde kim varsa hepsi toptan iman ederdi. O halde sen mü'min olsunlar diye in-sanları zorlayacak mısın?"
    (Yunus: 99)

    O halde din konusunda dine girme konusunda hiç kimse zor-lanmamalıdır. Çünkü zorlanan bir kimsenin açığa vuracağı iman Allah katında makbul bir iman değildir. Ama şurası da unu-tulmamalıdır ki, böyle bir zorlamanın sonucu da olsa ben iman ettim diyen kişiye; sen bunu korktuğun için söylüyorsun! Sen aslında kâfirsin! Demek caiz değildir. Böyle bir iman iddia-sında bulunan kişi için şüphe ortadan kal-kacak kadar beklenir, ona kâfir muamelesi yapılmaz, o imanını açığa vurup amellerle is-patlayacak kadar beklenir. Eğer bu süre içinde amellerle imanını ispatlarsa mü'min, değilse kâfir kabul edilir.
    Dinde zorlama yoktur. Bu âyet günümüzde kimileri tarafın-dan çok farklı anlamlara çekilmiş bir âyet-i kerîmedir. Onun için bu âyet üzerinde biraz daha duracağız. Âlimlerimizden kimileri bu âyetin men-suh olduğunu söylemişler. Tevbe sûresinin 5. ve 73. âyetleriyle bu âyetin nesih edildiğini söylemişler.
    "Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün!"
    (Tevbe 5)
    "Ey peygamberim! Kâfirlere ve münâfıklara karşı cihad et! Onlara karşı sert davran!"
    (Tevbe 73)

    Âyetleriyle bu âyetin nesih edildiğini söylemişler. Çünkü Al-lah’ın Rasûlü Arap müşriklerini İslâm’a girmeye zorlamıştır. Hattâ bu sebeple onlara karşı savaş açmış ve onlarla bizzat sa-vaşmıştır. On-ları sadece müslüman olma seçeneğiyle karşı kar-şıya bırakmış cizye bile kabul etmemiştir.

    Buhârî ve Müslim’de ri-vâyet edilen bir hadisle-rinde Allah’ın Ra-sûlü şöyle buyurur:

    "Bana insanlar, lâ İlâhe illallah deyinceye kadar on-larla savaşmak emredildi."
    (Buhârî, iman 17. Müslim, iman 32)

    Âlimlerden bazıları da bu âyetin mensuh olmadığını iddia etmiş-lerdir. Âyetin yalnız ehl-i kitabı kapsadığını, ehl-i kitap olanlar cizyeye razı oldukları sürece İslâm’a girmeleri konusunda zorlana-maz-lar. Ancak ehl-i kitabın dışında olanlar zorlanırlar demişlerdir.

    İbni Abbas’tan şöyle bir rivâyet var. Bu âyet Ensâr hak-kında, Ensâr kadınları hakkında nazil olmuştur. Ensâr kadınları İslâm’ın zu-hurundan önce doğurdukları çocukların yaşadıklarını görünce kendi kendilerine şöyle bir adakta bulunmuşlar: "Eğer şu doğacak çocuğum yaşarsa söz veriyorum onu yahudi yapaca-ğım." diye söz vermişler. Sonradan Ensâr kadınları ve kocaları biz çocuklarımızı kesinlikle ya-hudi olarak bırakmayacağız diyerek onları müslüman yapmaya zorlayınca bunun üzerine "Dinde zor-lama yoktur" âyeti indi der İbni Abbas.
    (Ebu Dâvûd, Nesei)

    Yine Buhârî’de Hz. Ömer’in bir hıristiyanı İslâm’a girmeye ve böylece kurtuluşa ermeye dâvet ettiği ve o hıristiyanın da: "Ben artık yaşlandım ve İslâm’a girmeye de içim razı değil" demesi üzerine Hz. Ömer’in: Allah’ım! Benim ona tebliğ ettiğime sen şa-hit ol! Ne yapayım daha fazlasını yapamam! Çünkü dinde zorlama yoktur âyetini oku-du-ğu rivâyet edilir.

    Gerek Rasûl-i Ekrem döneminde, gerekse halîfeler döne-min-de yahudi ve hıristiyanların İslâm’a girmeleri konusunda zor-lanmadık-ları, cizye verdikleri sürece kendi dinlerinde kalabilme imkânı tanındığını biliyoruz.

    Ancak bu âyet savaşa engel değildir. Ve de kılıçtan kork-tuğu için müslüman olmuş birine zorlanmış da denilemez. Çünkü bir insa-nın iyiliği için yapılan zorlama kötü bir zorlama değildir. Ak-sine bu o kimsenin iyiliğini istemektir. Ebu Hureyre’nin rivâyet et-tiği bir hadisle-rinde bakın Allah’ın Rasûlü şöyle buyurur:

    "Allah zincirlerle bağlı olarak getirilen bir toplu-lu-ğun cennete girmesinden çok hoşlandı."
    (Buhârî)

    Bu zincirlerle bağlı olarak gelen topluluk müslümanlarla sava-şa tutuşup, müslümanların eline zincirler içinde esir düşüp, daha sonra da İslâm’la tanışarak müslüman olan ve cennete giden insanlar demektir. Allah bundan razı olduğuna göre onların iyiliği için onlara bu şekilde yapılan zorlama, zorlama sayılmamaktadır.

    Batı hayranı, hıristiyan hayranı bazı kimseler, batıya karşı duy-dukları iç yenilgisinden ve kalbi komplekslerinden, iman zaaflarından dolayı "İslâm savaş dinidir" sözüne karşı çıkarak; efendim "dinde zorlama yoktur" âyetini sürekli gündemde tutmaya çalışırlar.

    Kimileri de "İslâm savaş dinidir" sözünü sürekli gündeme ge-tire-rek İslâm’ı kötülemeyi yeğlerler. Aslında İslâm’ın cihadının gayesi insanların İslâm’ı anlamalarına, İslâm’ı tanımalarına engel olan tüm engelleri kaldırmaktır. İslâm’la insanlar arasına barikatlar koyarak, İs-lâm eğitimini engelleyerek, insanları fitneye düşüren tüm zâlimleri bertaraf et-mek, tüm engelleri kaldırarak insanları hür iradeleriyle İs-lâm’la karşı karşıya getirmektir.

    İslâm açık ve net bir biçimde insanlara açıklanmadıkça hiç-bir kimse İslâm’a zorlanamaz. Gönüller ikna edilmeden insanların bilme-dikleri, tanımadıkları bir dine girmeleri istenemez. Hak ve bâtıl, dalâlet ve hidâyet, iman ve küfür, cennet ve cehennem, Allah ve tâğut, Al-lah’a kulluk ve tâğutlara kulluk, Allah’a kulluğun sonucu ve tâğutlara kulluğun neticeleri bütün delilleriyle açıklan-madan hiç kimse İslâm’a girmeye zorlanamaz.

    Ancak günümüzde kimileri bu âyetleri yanlış anlayarak müs-lümanları da bu âyetin kapsamı içinde tutmaya çalışmakta-dırlar. Efendim nasıl ki müslüman olmayanlar İslâm’a girmeleri ko-nusunda zorlanamazsa, müslüman olanlar da İslâm’ı uygulama konusunda zorlanamazlar. Bir adamın ben müslümanım demesi yeterlidir. Bunu söyledikten sonra bu adam İslâm’ın hiçbir kuralını da uygulamasa, namaz da kılmasa, oruç da tutmasa, başını da örtmese, içki de içse, zina da etse herkes serbesttir. Kimse bu ko-nuda zorlanamaz. Kimse kimseye; şunu yap! Bunu yapma! di-yemez çünkü dinde zorlama yok-tur, demeye çalışıyorlar.

    Bu, İslâm’ı tanımayan, ya da hainliğine tanımazlıktan gelen in-sanların fikridir. Bu, şeytanın düşüncesidir. Bu, kendilerine göre din koymaya çalışan dinsizlerin anlayışıdır. Bir adam kendi gön-lüyle İs-lâm’ı kabul etmişse artık o, İslâm’ın bütün hükümlerini peşi-nen kabul etmiş demektir ki bunların tümünü uygulamak zorunda-dır.

    Ben müslümanım diyenler, eğer bunu inanmadıkları halde in-sanları kandırmak için münâfıkça dememişlerse, kabul ettikleri İs-lâm’ın hükümlerinden bir tanesini uygulamadıkları zaman onlara cezai müeyyide uygulanır. Öyle olmasaydı İslâm’daki cezalar kime uygula-nacaktı? Kâfirleri zorlamayacaksın, müslümanım diyenlere de do-kunmayacaksın, eh o zaman bu cezalar kime ait? Hırsızlık edene el kesme cezası, içki içene had cezası, zina edene recm ya da celde cezası kime uygulanacak?

    Bakın burada bu konunun anlaşılabilmesi için bir örnek vere-lim: Meselâ hıristiyan bir İtalyan, biz onu zorla da Türk vatan-daşı ola-caksın diye zorlayamayız. Ama bu İtalyan günün birinde kendi arzu-suyla gelip ben Türk vatandaşı olmak istiyorum diye bir dilekçe ile müracaat etse. Türkiye makamları da onun bu isteğini inceleyip Türk vatandaşlığına kabul etse. Ve bu İtalyan Türk va-tandaşı olarak Tür-kiye’de ikâmet ederken bir adam öldürse, Türk makamları ona Türk ceza kanunlarını tatbik etmeye teşebbüs et-tiği zaman bu İtalyan ar-kadaş; ben İtalyan’ım, beni Türk ceza ka-nunları bağlamaz, diyebilir mi? Elbette diyemez değil mi? Çünkü İtalyan’san İtalyanlığında kal-saydın! Seni Türk vatandaşı olmaya biz zorlamadık kendi isteğinle gelip Türk vatandaşı oldun! De-mezler mi? İşte aynen bunun gibi bir adam kâfirse kâfirliğinde kal-sın! Kimse onu illa da müslüman olacak-sın diye zorlamaz.

    Ama adam günün birinde kendi gönlüyle müslüman ol-maya ka-rar vermişse ve müslüman olarak da birtakım suçlar iş-lemişse el-bette ben müslüman değilim! Beni İslâm’ın cezaları bağlamaz! Deme-sinin bir anlamı olmayacaktır.

    Evet dinde zorlama yoktur çünkü:
    "Hak bâtıldan ayrılmıştır."

    Hakla bâtıl birbirinden ayrılmıştır. Hak da bellidir bâtıl da bel-li-dir. Rabbimiz hakkı da bâtılı da, imanı da küfrü de, hidâyeti de dalâleti de, cenneti de cehennemi de, menfaatlerinizi de zararla-rınızı da ayrı ayrı tafsilatlı bir biçimde açıklamış, beyan buyur-muştur. Bu kadar açıklamalardan sonra artık aklı başında olan, hayrını, menfaatini za-rarını bilen birisi elbette bilerek, gönül rahat-lığı içinde İslâm’ı kabul edecektir. Onu bu konuda zorla-maya gerek yoktur. Ama İslâm bu şe-kilde kendisine açık ve net bir biçimde açıklandıktan sonra hayrını, menfaatini, mutluluğunu, cennetini tepip de İslâm’a girmeyen kimse, menfaatini ve zararını ayırd edemeyen hevâ ve hevesine göre hare-ket eden sefihlere ve çocuklara benzer.

    Ya da böyle kimseler velilerinin kontrolü altında bulunan ço-cuk-lara veya doktorlarının kontrolü altında bulunan hastalara benzer-ler ki, veli ya da doktor, kontrolü altındaki çocuklar istemese de bazı konularda onları zorlayabilirler. Bu zorlama pek tabiidir ki onların za-rarı için değil, menfaati içindir. Kontrolü altındaki hastası onu içmeme konusunda diretse de kendisine şifa verecek ilacı içmesi konusunda onu zorlayabilir.

    Bir de bu âyetten anlıyoruz ki Rabbimiz kitabında hak ve bâ-tılı, hidâyet ve dalâleti, çok açık ve net bir biçimde açıklamıştır. Hak ve bâtılı, doğruyla yanlışı ortaya koyan kitap ve sünnet ha-yattadır. O halde kitap ve sünnete dayanmadan yâni kitap ve sünnetten her hangi bir delile dayanmadan taklitçilik yaparak yan-lışa düşen bir kişi-nin Allah katında mazur sayılması mümkün de-ğildir. Zira bir kişinin Allah katında mazur sayılması ancak o ko-nuda delillerin açıklanma-dığı, veya o kişinin bütün gücünü kullan-dığı halde hakka ulaşma im-kânının olmadığı zaman geçerlidir. Halbuki hakkın ve bâtılın açıklan-dığı kitap ve sünnet hayatta iken ve kişilerin ona ulaşma imkânları da varken, buna rağmen kitap ve sünnete müracaat etmeyerek taklit yo-lunu tercih ederek yanlışa düşen veya doğruya ulaşamayan bir ada-mın mazur sayılması mümkün değildir.

    Evet hak da belli bâtıl da belli iken, Rabbimiz hakkı da bâ-tılı da açıklayıp birbirinden ayırdıktan sonra kim de:
    "Artık kim Tâğutu inkâr edip Allah’a iman ederse o, kopması olmayan sağlam bir kulpa sarılmıştır. Allah işi-tendir, bilendir."

    Kim tâğutu reddeder ve Allah’a iman ederse. Anlıyo-ruz ki iman işinde tevhid işinde ilk yapılması gereken şey tâğutları reddetmektir. "Allah’tan başka İlâh yoktur." diyerek, Allah’tan başka İlâhlık taslayan tüm İlah taslaklarının İlâhlığını olumsuz kıla-rak Allah’a iman isteniyor. Demek ki tevhidin ilk şartı Allah’tan başkalarını inkâr etmek, yok farz etmek değil tâğutları inkâr et-mektir. Çünkü Allah’tan başka itaat edile-cek peygamber, baba, ana, koca, emir gibi mekânizmalar da vardır. Bunların tümünü reddetmek istenmiyor bizden de tâğutları inkâr et-mek isteniyor.

    Ya da kimilerinin iddia ettikleri gibi masivallah’ın tümünün in-kârı, reddi istenmiyor da tâğutların inkârı isteniyor. Yâni bizden iki şey isteniyor: Tâğutları inkâr etmek ve Allah’tan başkalarından İlâhlık vasfını kaldırmak. Tâğutları tümüyle reddedeceğiz, tâğut olmayanların da sadece İlâhlık derecelerini reddedecek ve bu İlahlık derecelerinin dışındaki derecelerini de kabul edeceğiz. Peygamberlik derecesi, ba-ba-lık derecesi, kocalık derecesi, emirlik dere-cesi gibi.

    Demek ki Allah’a imandan önce tâğutları red yâni küfürden te-berrî etmek küfürden tevbe etmek şarttır. Ve bu tevbenin şartı da tâ-ğutları asla tanımamaya, içinde tâğutlara asla yer bırakma-maya kesin karar vermektir. O halde "Kim tâğutu reddeder ve Al-lah’tan başka İlâh yoktur" ifadesi bir bakıma kelime-i tevhidin tef-siri sadedindedir.

    Evet müslüman olmanın ilk şartıdır bu. Tâğutu red ve Al-lah’a iman. Tâğutlar reddedilmeden Allah’a iman edilmez. Bu ikisi birlikte olmadan müslümanlık iddiası boştur. Hem tâğutları kabul hem de Al-lah’a iman mümkün değildir. Bir adamın müslüman ola-bilmesi için önce tâğutları reddetmesi gerekmektedir.

    Ancak tâğutun reddedilebilmesi için de elbette onun ne oldu-ğu-nun bilinmesi gerekmektedir. Çünkü tâğutun ne olduğunu bilmeyen kişi pek tabiidir ki onu reddedemez. Bilmediği bir şeyi reddetmek, red-detmesi gereken bir şeyi reddetmemek ya da red-detmemesi gere-ken bir şeyi reddetmek Allah’ın istediği ve razı ol-duğu bir red değildir. Öy-leyse kişi reddettiği şeyin ne olduğunu bilmek zorundadır.

    Tâğut; tağa, tuğyan haddi aşmak, sınırı çiğnemek demek-tir. Haddi aşan sınırı çiğneyen her şey tâğuttur.

    Tâğut kelimesinin şer'i mânâsı ise; Allah ve Resûlü’nün belir-lediği ölçülerin dışına çıkarak, Allah’ın belirlediği kanunların, yasaların dışında kanun koyarak insanların Allah kanunlarını bırakıp kendi ka-nunlarına uymaya zorlayan ve böylece haddini aşan kişi tâğuttur.

    Allah’a karşı isyan edip, azgınlaşıp, zorla veya gönül rıza-sıyla insanların kendisine ibâdet ve itaat etmelerini isteyen gerek şeytan, gerek insan, gerek put, gerek müessese ve kurumların hepsi tâğut-tur. Kanunları, görüşleri, hükümleri Allah kanunlarının önüne geçirilip, onları putlaştırıp insanların ona boyun bükmeleri istenilen her varlık Firavun gibi, Nemrut gibi tâğuttur.

    İnsanları Allah yolundan uzaklaştırmak isteyen, insanları Allah dinini öğrenmekten men eden, yâni din eğitimini yasaklayan her prog-ram, her sistem tâğuttur.

    Allah’ın insan hayatı için belirlediği kulluk yasalarından ha-ber-siz olarak, kitap ve sünnete müracaat etmeyerek kendi haya-tını belir-lemeye kalkışan, kendi kendine bir hayat programı belirle-yen herkes tâğuttur.

    Allah karşısında bilgi iddiasında bulunan; Allah bilirse biz de biliriz. Bizim de bilgimiz var. Bizim de aklımız var. Bizim de keyfimiz var. Biz de biliriz kılık kıyafetin nasıl olacağını. Biz de bili-riz eğitimin nasıl olacağını. Biz de biliriz nereden kazanıp nere-lerde harcayaca-ğımızı. Biz de biliriz nasıl bir hukuk yapacağımızı. Biz de biliriz nasıl bir hayat programı belirleyeceğimizi, diyerek Al-lah karşısında bilgi id-diasında bulunan her insan tâğuttur. Sen öyle diyorsan, biz de böyle diyoruz. Sen kılık kıyafetiniz şöyle ol-sun diyorsan, biz de böyle ola-cak, diyoruz. Sen mîrasınız şöyle ol-sun diyorsan, biz de böyle olmalı, diyoruz, diyerek Allah karşısında bilgi iddiasında bulunan herkes tâğuttur.

    Ya da Allah karşısında güç iddiasında bulunalar da tâğuttur. Al-lah varsa biz de varız. Allah’ın gücü varsa bizim de gücü-müz var. Allah’ın cehennemi varsa bizim de kodeslerimiz var. Al-lah’ın melekleri varsa bizim de silahlılarımız var. Biz de asar kese-riz. Biz istedik mi asarız. Biz istedik mi keseriz. Biz istedik mi aça-rız. Biz istedik mi kes-tiririz, diyerek Allah karşısında güç ve kuvvet iddiasında bulunanlar da tâğuttur.

    Allah’a ve Allah’ın emirlerine isyan edip, kendi kendine uyup, kendi hevâsını, kendi düşüncesini ve aklını putlaştırıp, kendi kendisini mâbud yapmış kişi de tâğuttur.
    "Kendi hevâ ve hevesini İlâh edineni görmedin mi?..."
    (Câsiye: 23)

    Kendi hevâsını, havasını putlaştırıp arzuları ve keyifleri isti-kâ-metinde bir hayat yaşayarak Allah’ın kitabına ve Resûlü’nün sünne-tine karşı müstağnî davranan, ihtiyaçsız ve eyvallahsız dav-ranan kişi de tâğuttur. Parasına, malına, makamına, çevresine, kredisine güve-nerek kendi kendine yeteceğine zanneden; ben bana yeterim. Benim malım, mülküm, makamım, koltuğum, çev-rem, kredim var. Benim hiç kimseye ve hiç bir şeye ihtiyacım yok-tur. Kitaba da, sünnete de, dine de, diyânete de ihtiyacım yoktur. Ben kazanmayı bilirim. Ben harca-nacak yerleri bilirim. Ben hangi mesleği seçeceğimi bilirim. Ben ev tef-rişini bilirim. Ben çocuklarımı nasıl eğiteceğimi pekâlâ bilirim. Ben ha-yatımı nasıl yaşayacağımı bilirim. Başka hiç bir şeye ihtiyacım yoktur, diyerek kendisini put-laştıran insan da tâğuttur.

    Nâziât sûresinin 37-40 âyetlerinde ifade edildiğine göre dün-yayı âhirete tercih eden, hayat programını dünya hayatı adına yap-maya çalışan, yâni programını dünyada bitecek biçimde ayar-layan, hayat programında âhiretin yeri olmayan kişi de tâğuttur.

    Yine aynı âyetlerin ifadesiyle hayatında Allah’ı değil de top-lumu düşünen, Allah karşısında kötü bir konuma düşmekten kork-mazken, toplum karşısında, el âlem karşısında, âdetler karşı-sında, tö-reler karşısında, ağa patron karşısında, konu komşu kar-şısında kötü bir konuma düşmekten korkan ve utanan kişi de tâğuttur.

    Evet tâğut deyince, onu hep dışımızda aramayalım. Bakın ba-zen biziz değil mi tâğut? Bakın Kâlem sûresinde müslüman ol-dukları halde kendilerini hayata etkin zannederek, yapacakları bir iş konu-sunda "inşallah" demeyen yâni böylece hayatlarında Allah’ı diskalifiye edenlerin de tâğut oldukları anlatılır.
    "Dediler ki eyvah! Meğer biz tâğutluk etmişiz!"
    (Kâlem 31)

    Eyvah bize. Yazıklar olsun bize ki; biz tâğutluk etmişiz. Biz ya-pacağımız işler konusunda Allah’ı ekarte etmişiz. Biz hayat progra-mımızı Allah’a sormadan Allah’ın kitabına, peygamberin sünnetine sormadan kendimiz çizmeye kalkışmışız. Biz hayata kendimizin etkin olduğunu sanmışız. Ne yapacağımızı, nasıl yapa-cağımızı kendimiz belirlemeye kalkmışız. Hayatın programını ken-dimiz belirlemeye kalk-mışız. Ve böylece tâğutluk yapmışız diyor-lar. Vallahi bizler adına gerçekten çok korkunç.

    Ya biz? Biz neyiz? Biz ne durumdayız bu konuda? Yâni bizim hayat programımızı kim belirliyor? Çocuğumuzun mektebine ilişkin, eğitimine ilişkin programı kim belirliyor? Malımıza ilişkin, mesleğimize ilişkin, dükkanımıza ilişkin, gündüzümüz gecemize ilişkin, kılık kıyafe-timize ilişkin, ekonomimize, hukukumuza ilişkin programları kim belir-liyor? Allah mı belirliyor yoksa başkaları mı? Ya da kendimiz mi? Hayatımızın kaçta kaçına Allah karışıyor kaçta kaçına Zerdüşt karışı-yor? Eğer hayatımızın pek çok bölü-münü Zerdüşt dolduruyor da onun gaflet edip boş bıraktığı, ya da doldurmaya gücü yetmediği boşluğu da biz dinle doldurmaya çalı-şıyorsak başka yerde tâğut aramaya ge-rek yoktur sanırım.

    Küfürle tuğyanın, kâfirle tâğutun, fâsıkla tâğutun arasını şöyle bir ayıralım inşallah. Allah’a isyan üç şekilde olabilir:

    1- Bir kimse Allah’a inanır, Allah’ın emirlerine ve Allah’ın ha-ya-tına karışma yetkisine inanır, Allah’ın kulu olduğunu kabul eder ama pratik hayatında Allah’ın emirlerini uygulamadığı gibi onların aksini yaparsa bu kişiye fâsık denir.

    2- Bir kimse Allah’a inanmaz, Allah’ın kendi hayatına karışa-ca-ğını reddeder ve Allah’ın hayata karışma birimleri olan kitabı ve pey-gamberleriyle ilgilenmez ve böylece Allah’la irtibatını koparıp başka birilerine bağlanırsa bu kişi kâfirdir.

    3- Eğer kâfir olup Allah’a isyan eden kişi, Allah’ı inkâr eden kişi yâni kâfir olan kişi bir de insanları kâfir olmaya ya da kendi-sine boyun eğmeye, kendi kanunlarına, kendi düşüncelerine bo-yun eğ-meye zorlarsa o zaman bu kişi tâğuttur.

    Tâğut bazen insan, cin, şeytan, hayvan, ağaç, taş, kadın, moda, kurum, müessese olabileceği gibi, bazen de Allah’ın ka-nunla-rının dışında kanun koymaya kalkışan zâlim bir diktatör veya zâlim bir grup da olabilir.

    İnsanları Allah’ın emirlerini uygulamaktan alıkoyan her türlü program da tâğuttur. Meselâ namaz vaktine denk getirilmek iste-nen ve insanları namaz kılmaktan engelleyen tüm programlar ve bu prog-ramların yapıcıları tâğuttur.
    (Alâk sûresi)

    Başka neler engeller namazı? Tefrikalar engeller, dedikodular engeller, oyun ve eğlenceler engeller, baba ana engeller. Çocuklarına namaz eğitimi vermeyerek onların namaz kılmalarını engelleyen, ço-cuklarını sabah namazına kaldırmayan tüm babalar ve analar bu mâ-nâda tâğutturlar.

    Ya da Firavunun yaptığı gibi dini tekeline alarak insanların onunla tanışmasına imkân vermeyen, din eğitimini kısıtlayan tüm zâ-lim idareciler tâğuttur. Hani Firavun iman etmek isteyen sihir-bazlara karşı:
    "Ben size izin vermeden ona iman ettiniz ha!"
    (A’râf 123)

    Demiş ve onlara işkence mekânizmalarını çalıştırıvermişti. İşte tâğut budur. O izin verecekti hain. Şu âyetler okunsun şunlar okun-masın! Şunlar şunlar gündeme getirilebilir ama şunları şunları gün-deme getirmek yasaktır! Şu kadar anlatılsın! Filanlar an-latsın! Ama falanlar anlatamaz! Diyerek dine müdahale etmeye kalkışan herkes tâğuttur. Bakın Firavun "Benden izin almadan iman ettiniz ha!" Hal-buki sizi ben çağırmıştım! Sizi ben görevlen-dirmiştim! Sizin maaşınızı ben verecektim! Sizler benim memurla-rımdınız! Sizi ben tayin etmiş-tim! Sizler benim adamlarımdınız! Beni savunmalıydınız! Benim sö-zümden dışarı çıkmamalıydınız! Şimdi sizler benim memurlarım oldu-ğunuz halde bana danışma-dan iman ettiniz ha? Bana danışmadan benim mescidlerimde bunları konuştunuz ha? Bana danışmadan hutbe okudunuz ha? Benden izin almadan müslüman oldunuz ha? Bana danışmadan benim konuşulmasını yasak kıldığım konuları ko-nuştu-nuz ha???

    İşte ağızlara kelepçe vurarak Allah’ın kullarının inandıkları di-nin kurallarını açık açık anlatmalarına, konuşmalarına ve uygulamala-rına izin vermemeye çalışan, imanlarını vicdanlarına hapsederek pra-tiğe dökmelerini yasaklayan tüm zâlim idareciler tâğuttur.

    İşte kim ki içindeki ve dışındaki tüm tuğyanları, tüm tâğutları reddeder ve de Allah’a inanırsa:
    "O kopması olmayan sağlam bir kulpa tutunmuş-tur. Allah işitici ve bilicidir."

    Hak ve bâtıl, iman ve küfür, Allah ve tâğutlar, Allah’a kulluk ve tâğutlara kulluk, Allah’a kulluğun sonucu ve tâğutlara kulluğun su-nuşları bütün delilleriyle insanlara tanıtıldıktan sonra, her şey açık ve net olarak ortaya konulduktan sonra, artık kim ak-lını başına alır da tüm tâğutları reddedip, Rabbi tarafından arş’tan, kürsîden, uzatılmış kopmaz, kırılmaz, pörsümez ipine sımsıkı sa-rılırsa, Allah’ın ipine tu-tunursa, yâni İslâm’a girerse, Kur’an’a tutu-nursa, hidâyeti tercih ederse, yâni bu ipe ilk el atma anlamına ke-lime-i tevhidi söylerse ve söylediği bu kelimenin muhtevasına uy-gun bir hayat yaşamaya karar vererek, böyle bir hayatı devam et-tirerek, bu ipi hiç bırakmamaya ça-lışırsa işte o, kesin kurtulmuştur.

    Aklı başında olan herkesin mutlak yapması gereken şey işte bu-dur. Aklı başında olan kişi bugün var, yarın yok olan, gelip geçici olan, fâni olan, bâtıl olan, gölgeden ibaret olan, ölümlü olan, bir gün kırılıp dökülecek olan, kendisine tutunanları, kendi-sine yaslananları, kendisine bel bağlayanları bir gün ölümüyle dü-şürüp, kırıp, bırakıp gi-decek olan tâğutların, Firavunların, Nemrut-ların ve çağdaş tâğutların, kendi görüşlerini, kendi düşüncelerini Allah kanunlarının önüne ge-çirmeye çalışan tüm sahte mâbudların kulplarına yapışmayı reddede-rek, "Hayyu Kayyum" olan, ezelden ebede hep var ve diri olan, hiç ölmeyecek ve kendisine tutunanları hiç kırıp dökmeyecek olan, hayal kırıklığına düşürmeyecek olan, her şeyin var edicisi ve varlığını de-vam ettiricisi olan, bir an bile varlıklarından gafil olmayan, onları asla ihmal etmeyen, şaşmaz, yanılmaz, uyumaz, uyuklamaz olan Allah’a ve onun dinine sarılmak zorundadır.

    Aklı başında olan herkes göklerin ve yerlerin mülkünün tama-mı kendisinin olan, gökte ve yerde ne varsa hepsine egemen olan, iz-ni olmadan hu-zurunda kimsenin söz söylemeye, şefaatte bulun-maya cesaret edemeyeceği, her şeyi bilen, bilgi kendisinden olan, o bildirme-dikçe kimsenin ilminin mahiyetine erişme imkânı olmayan, kürsîsi gökleri ve yerleri kuşatmış olan, haberi olmadan bir yaprak bile düşmeyen, gökler ve yerler kabza-i kudretinde olan ve de bu özellik-lere kendisinden başka sahip olmayan Allah’ın kulpuna tu-tunur ve lâ İlâhe illallah der. Aklı başında olan birinin bundan başkasını yapması mümkün değildir. Çünkü sayılan şu özelliklere sahip başka birisi yok ki onu da İlâh bilelim ve onun da kulpuna tutunup ona da kulluk ya-palım.

    Allah’ın kanunları, tâğutların kanunları. Allah’a kulluk ya da tâ-ğutlara kulluk. Allah’ın dini, tâğutların dini. Allah’ın sistemi, tâğutların sistemi. Mü'min Allah dışındaki tüm tâğutların kulplarını reddeden ve Allah’ın kopmayan ipine kulpuna sarılan ve sadece Allah’a kulluk eden kişidir.

    Hayatının bütün bölümlerinde Allah’ın arzularını uygulayan ha-yatında tâğutlara karışma alanı bırakmayan kişidir.
    __________________________________________________ ___

    Tevbe Süresi-29. “Kitap verilenlerden, Allah'a, âhiret gününe inanmayan, Allah'ın ve peygamberlerinin haram kıldığını haram saymayan, hak dinini din edinmeyenlerle, boyunlarını büküp kendi elleriyle cizye verene kadar savaşın.”

    Ehl-i Kitaptan, kendilerine daha önce kitap verilenlerden, vahye muhatap kılınanlardan, Yahudi ve Hıristiyanlardan Allah’a Allah’ın istediği gibi inanmayan, âhiret gününe de Allah’ın istediği gibi sorumluluk şuuru içinde inanmayan, Allah ve peygamberinin haram kıldıklarını haram saymayan ve hak dini tek din olarak kabul etmeyen kimselerle onların boyunlarını bükmüş, teslim olmuş bir vaziyette kendi elleriyle size bir cizye verinceye kadar savaşın. Size boyun eğip, sizin egemenliğinizi kabul edinceye kadar onlarla savaşın.

    Evet bu âyetinde Rabbimiz kendileriyle savaşılacak insanları ve onların taşıdıkları özellikleri anlatıyor. Kimmiş bunlar? Kendilerine daha önce kitap verilmiş olanlar. Ne özellikleri varmış bunların?

    1: Allah’a iman etmiyorlarmış. Her ne kadar bu Yahudiler, bu Hıristiyanlar Allah’a inandıklarını iddia etseler de Allah’ın istediği gibi iman etmiyorlar. Çünkü Allah’a iman Allah’ın istediği gibi imandır. Allah’a iman Allah’ın kitabında kendini nasıl haber vermişse, hangi sıfatların sahibi olarak tanıtmışsa öylece imandır. Allah’a Allah’ın istediği gibi inanmayan, Allah’ın inanın dediklerine inanmayan insanlara nasıl mü’min diyeceğiz? Tevrat’ı gönderen ama İncil’i ve Kur’an’ı göndermeyen bir Allah’a inanan Yahudi’lere nasıl mü’min diyeceğiz? Musâ’yı gönderen ama Îsâ’yı ve Muhammed (a.s)’ı göndermeyen bir Allah’a inananlara nasıl mü’min diyeceğiz? Veya İncil’i, Îsâ (a.s)’ı gönderen ama Kur’an’ı ve Muhammed (a.s)’ı göndermeyen bir Allah’a inananlara nasıl mü’min diyeceğiz?

    Öyle değil mi? Şu anda bir Müslüman bile Allah’a inansa ama Allah’tan gelenlerden her hangi birine inanmasa buna bile kâfir denir. Meselâ ben Allah’a inanıyorum ama tesettüre inanmıyorum veya zekata inanmıyorum diyen bir adam kâfirdir.

    Yine Allah’a iman Allah’ın hayata karıştığına imandır. Allah’a iman Allah’ın hayatı düzenlemek üzere vahiy gönderdiğine ve Onun istediği şekilde bir hayat yaşamaya imandır. Allah’a iman Onun Rab, Melik ve İlâh olduğuna, Onun emir ve yasaklarına riâyete imandır. Allah’a iman Onun belirlediği hayat programına imandır.

    2: Âhirete de iman etmiyorlarmış. Âhiret gününe iman, hesap, kitap konusuna iman demektir. Âhirete iman orada tüm yaptıklarından hesaba çekileceğine imandır. Âhirete inanan kişi bu hayatı o imana bina eden, bu hayatı ona göre yaşayan, her adım atışında, her duruşunda, yâni pozitif ve negatif her eyleminde bunun şuuru içinde olan kişidir. Âhirete inanan kişi her an Allah’la, Allah’ın sorgulaması ile karşı karşıya geleceğinin bilincinde olan kişidir.

    3: Allah ve peygamberinin haram kıldıklarını haram bilmezlermiş bunlar. İşte Allah ve Resulüne Allah’ın istediği iman budur. Allah ve Resulünün yasaklarını yasak bilmeyenler Allah ve Resulüne iman etmemişlerdir. Haramın ve helâlin tespitinde söz sahibi Allah ve Resulüdür. Bu konuda söz söyleme hakkına sahip başka hiç kimse yoktur. Mü'min kesinlikle bilir ve öylece iman eder ki haram ve helâl sınırlarını ancak Allah tayin eder. Allah berisinde ve bir de Resulü’ne verdiği yetki dışında bu konuda hiç kimse pay sahibi değildir. Buna böylece inanmayanlar, bu konuda kriter bireydir diyerek pragmatist bir anlayışla; birey için faydalı olanlar helâl, faydasız olanlar da haramdır diyenler, veya bu konuda kıstas toplumdur diyerek; toplumun helâl dedikleri helâl, haram dedikleri haramdır diyenler veya kolektivizmi savunanlar mü’min olamazlar.

    Evet yeryüzünde yasa belirleme konusunda, haram helâl sınırları tespit konusunda Allah ve Resulünü diskalifiye ederek Allah’ın dinini bozmaya çalışanlar, yeryüzünde kendi hevâ ve heveslerine göre bir hayat yaşamaya, kendi arzularına göre bir din, bir hayat tarzı ortaya koyarak kendi kendilerine tapınmaya çalışanlar mü’min değillerdir. Çünkü bu iyi bu kötü, bu haram bu helâl, bu doğru bu yanlış, bu giyilir bu giyilmez, bu içilir bu içilmez, bu haram, bu helâl deme hakkı sadece Allah’a aittir. Kendi varlıkları, kendi yaratılışları üzerinde bile en ufak bir yetkileri, egemenlik hakları olmadığı halde birbirlerine egemenlik iddiasında bulunanlara nasıl mü’min denilebilecek? İşte böyleleriyle savaşın, diyor Rabbimiz.

    4: Hak dini, din edinmeyen kimselermiş bunlar. Din bir hayat programıdır, bir yaşam biçimidir. Din hayatın tümünü içine alan bir hayat programıdır. Ahlâkıyla, imanıyla, ticaretiyle, ekonomisiyle, siyasetiyle, eğitimiyle, hukukuyla, yemesiyle, içmesiyle, giyim kuşamıyla, evlenmesi boşanmasıyla bir yaşam biçimidir din. Hayatın tümüne karışan, hayatın tümünü dolduran, hayatı parçalamadan onun tümünde söz sahibi olan Allah’ın hak dininin yanında elbette başka-larının dinleri, başkalarının hayat programları, başkalarının yaşam biçimleri de vardır. İşte din olarak, hayat programı olarak sadece Al-lah’ın hak dinini kabul etmeyerek onun dışındaki dinlere inanan, o-nun dışındaki sistemleri kabul edenlerle savaşın buyuruyor Rabbi-miz. Ülkelerinde Allah’ın haram kıldığı fâizi, içkiyi, zinayı, kumarı ka-nun gücüyle meşrulaştıranlarla savaşın diyor Rabbimiz.

    Cizye cezadan gelir, yâni karşılık, bedel demektir. Cizye sa-vaştan muafiyet vergisidir. Müslümanların egemenliği altında ya-şayan gayri müslimlerin bulundukları bölgede kendilerine ve ülkelerine karşı gerçekleştirilen düşman saldırılarına karşı gerek kendilerini, gerek mallarını korumak üzere Müslüman mücahitlerin savaşmalarının ve kendilerinin böyle bir cihada katılmamalarının karşılığı olarak alınan bir vergidir.

    Elbette Müslüman olmayan, cihad gibi ideolojik hedeflere inanmayan insanları inanmadıkları bir cihada çağırarak zorlamaz İslâm. İslâm bunu bir insan hakkı olarak görür. Çünkü hiç bir insan inanmadığı bir değer uğruna ölmek istemez. Onun içindir ki bir tarafta o toplumun can ve mal güvenliğini sağlamak için savaşan canını ortaya koyan insanlara karşı elbette o toplumun güvenliğine ortak olan, bundan pay alan gayri müslimlerin buna karşılık bir bedel ödemeleri gerekecektir. İşte cizye budur. Cizye gayri müslimlerin savunma sistemine ödemek zorunda oldukları bir bedeldir. Bizzat canlarıyla buna katılmak istemeyenler elbette mallarıyla buna katılmak zorundadırlar.

    Peki şimdi soralım: Kim karlıdır bu işten? Eğer bir zulüm, bir saldırı varsa kim haksızlığa uğramıştır bu işten? Bir tarafta onların da güvenliğini sağlamak üzere canlarını ortaya koyan Müslümanlar, diğer tarafta bu işe sadece mallarıyla katılan gayri müslimler. Söyleyin Allah aşkına bu onlara bir haksızlık mıdır? Bir zulüm müdür? Söyleyebilir misiniz bunu? İnsanı inanmadığı bir din, inanmadığı bir dâvâ uğruna ölüme göndermek mi zulüm, yoksa onlardan bu iş karşılığında bir bedel alıp serbest bırakmak mı? Hayır hayır Allah’ın bu konudaki yasası en güzel, en âdil olanıdır ve Müslümanlar Allah hatırına bu kahrı sinelerine çekmeyi başarmışlardır.

    Yine bakın bu işin bir başka âdil ve akıllara durgunluk veren güzel yanı da cizye asla zekattan fazla alınmamıştır. Onun içindir ki kimi zâlim oryantalistlerin dedikleri gibi İslâm topraklarında Müslümanların egemenliği altında yaşayan gayri müslimler bellerini büken cizye korkusuyla İslâm’ı kabul edip Müslüman olmak zorunda kalmamışlardır. Çünkü Müslüman oldukları takdirde de zaten en az cizye kadar ve hattâ ondan daha fazla bir zekat ödemek zorundaydılar. Bu yalancıların yalan söylediklerini açıkça ortaya koyan pek çok müsteşrik vardır.

    Yine meselâ hastalardan, yaşlılardan, çocuklardan, kadınlardan, din görevlilerinden, Hahamlardan, Papazlardan asla cizye alınmamıştır. Herkesten gücü oranında cizye alınmıştır. Yine bizzat asker olarak savunmaya kendi gönülleriyle katılanlardan cizye alınmamıştır. Onun içindir ki bu cizye konusunu dillerine dolayarak İslâm’a ve Müslümanlara hakaret edenler düşmanlıktan başka bir şey yapmıyorlar-dır.
    30. “Yahudiler, “Uzeyr Allah'ın oğludur” dediler; Hıristiyanlar,” Mesih Allah'ın oğludur” dediler. Bu, daha önce inkâr edenlerin sözlerine benzeterek ağızlarında geveledikleri sözdür. Allah onları yok etsin! Nasıl da uyduruyorlar.”

    Yahudiler Üzeyr Allah’ın oğludur dediler. Kaybolan Tevrat’ı tekrar kendilerine buluveren sâlih kişi olarak Yahudiler ona aşırı sevgi ve saygılarından ötürü Allah’ın oğlu demişlerdir. Hıristiyanlar da Me

    sih Allah’ın oğludur dediler. Îsâ Allah’ın oğludur dediler. Böylece Yahudi ve Hıristiyanların putçulukları reddedilir. Bunlar daha önce inkâr edenlerin sözlerine, önceki kâfirlerin asılsız iddialarına benzemektedir. Önceki kâfirleri taklit ederek hakkında hiç bir bilgileri, hiç bir delilleri olmadan ağızlarından geveledikleri bir sözden başka bir şey değildir bu. Mesnetsiz, hüccetsiz mücerret bir iddiadır.

    Kendilerinden önceki kâfirler de aynı şeyleri söylemişlerdi. Daha önceleri kâfirler, vahdet-i vücut denen Allah’la insanın birleşimi teorisini ortaya atmışlardı. İşte Yahudi ve Hıristiyanların bu iddiaları da bu sapık felsefi akıma dayanmaktadır. Veya panteizm adı altında daha önceleri ortaya atılmış sapık bir felsefi akımın etkisi altında kalarak bunları söylemişlerdir. Panteistler varlıkla Allah’ın aynı olduğunu iddia etmişlerdir. Tüm varlıkların başlangıçta bir bütün iken sonradan Allah’tan koparak meydana geldiklerini iddia etmişlerdir.

    Evet işte böyle daha önceleri Mısır’da, Hindistan’da, Yunanistan’da, Roma’da Allah bilgisinden uzak bir takım filozofların ortaya attıkları Taoizm, Budizm, Brahmanizm gibi felsefi dinlerin temelini teşkil eden sapık düşüncelerinden etkilenerek Yahudi ve Hıristiyanlar bu tür sapıklıklara düşmüşlerdir.

    Allah belâsını versin onların ki nasıl da savruluyorlar? Nasıl da diyebiliyorlar bunu? Nasıl da putlaştırabiliyorlar Allah’ın kullarını? Ey Müslümanlar sakın sizler de onlar gibi peygamberinizi, azîzlerinizi, âlimlerinizi, idarecilerinizi, siyasîlerinizi, velîlerinizi putlaştırıp Allah makamına çıkarmayın. Allah’ın sıfatlarını Allah’tan başkalarına vermeyin. Onların arzularını, isteklerini, yasalarını, haram helâl sınırlamalarını Allah’ınki gibi kabul etmeye kalkışmayın. Yaratılmışları yaratıcıyla denk tutmaya kalkışmayın. Eşyayı, insanları Allah’ın kitabından, peygamberin sünnetinden bağımsız değerlendirmeyin. Sizden öncekilerin yaptığı gibi insanları uçurup kaçırmaya, göklere çıkarmaya kalkışmayın.


  4. 26.Nisan.2008, 14:15
    2
    Moderatör



    AişeBintEbîBekr Nickli Üyeden Alıntı
    Dinde zorlama yoktur. Doğru yol, sapıklıktan, hak batıldan ayrılıp belli olmuştur. Artık kim tağutu reddedip Allah’a iman ederse, işte o, kopması mümkün olmayan en sağlam tutamağa yapışmıştır. Allah her şeyi işitir, bilir. (Bakara 256)

    Kendilerine kitap verilenlerden oldukları halde, Allah’a da, âhiret gününe de iman etmeyen, Allah’ın ve Resulünün haram kıldığını haram tanımayan, hak dinini din olarak benimsemeyen kimselerle zelil bir vaziyette tam bir itaatle, cizye verinceye kadar savaşın. (Tevbe 29)
    önce bu ayetlerle Allah ne murad etmiş bir bakalım
    __________________________
    Ali Küçük - Bsairul Kur'an Tefsiri
    __________________________

    Bakara-256:"Dinde zorlama yoktur. Çünkü hak bâtıldan ay-rılmıştır. Artık kim tâğutu inkâr edip Allah’a iman ederse o, kopması olmayan sağlam bir kulpa sarılmıştır. Allah işitendir, bilendir."

    Bu âyetin birkaç mânâsı vardır önce onları bir söyleyelim in-şal-lah.

    1- Dinde zorlama yoktur, yâni dine girme konusunda, insan-la-rın bu dine girmeleri konusunda zor kullanmak yoktur.

    2- Dinden çıkma konusunda zorlama yoktur. Zor kullanarak bu dine girmiş insanları dinden çıkarmak, mürted yapmak da yoktur. Ehl-i kitap ve kâfir dünyada şu anda insanlar dinlerinden çıkarılmak için zorlanmaktadırlar. Allah bu âyetiyle onların bundan vazgeçmelerini, insanları din eğitiminden mahrum bırakarak, ya da İslâm’ı yanlış ta-nıtarak, ya da İslâm’la insanların arasına bari-katlar koyarak insanların bu dinle tanışmasını engellemekten vaz-geçmelerini emretmektedir.

    3- Dinde, dinin ruhunda zorlama yoktur. Yâni sadece dine girme çıkma konusunda değil bu dinin esasında hiç bir zorlama yok-tur. Zira bu dinin konusu zorunlu fiiller değil gönle ve isteğe bağlı fiiller ve davranışlardır. İslâm dininde zorlamanın sonucunda yapılan amellere sevap verilmez.

    “Ameller niyetlere göredir”


    Hadisi bunu anlatır. Zorlama ile iman da, itikat da caiz de-ğildir. Zorlamanın sonucunda gerçekleşecek imana iman denmez. Zorla-manın sonucu kabul edilen bir iman, Allah’ın istediği bir iman değildir. Aynen bunun gibi zoraki kılınan namaz, namaz değildir, zoraki tutulan oruç, oruç değildir. Çünkü zorlanma bir kişinin hoş-lanmadığı halde, kalben inanmadığı halde bir şeyi tehditle ve zorla yaptırmaktır. Hal-buki bu din hoşlanılmayacak bir din değildir.

    Bu din insanlara anlatıldığı zaman herkesin gönül rahatlı-ğıyla kabullenebileceği bir dindir. Bu konuda insanları zorlama hakkı sa-de-ce Allah’a aittir. Yâni yaratıklarını, kullarını bu konuda zorlama hakkı sadece Allah’a aittir. Zorlamış da nitekim Allah kimi kullarını. Bakın semavat, arz, ay, güneş, yıldızlar, bitkiler, hayvan-lar, melekler hepsinin boyunlarındaki ipin ucu doğuştan Allah’ın elindedir. Zoraki kulluk yapmaktadırlar, Allah’a karşı asla isyan etme imkânları yoktur. Allah’a kafa tutma imkânları yoktur bunla-rın.

    Ama insanlar için Allah bunu murad etmemiştir. İnsanların imanlarını zorunlu kılmamıştır Rabbimiz. İrade vermiş, seçme özgürlüğü vermiş ve seçiminden de kendisini sorumlu tutmuştur.

    Bakınız bu hususu Rabbimiz şöyle anlatır:
    "Eğer Rabbin dileseydi yeryüzünde kim varsa hepsi toptan iman ederdi. O halde sen mü'min olsunlar diye in-sanları zorlayacak mısın?"
    (Yunus: 99)

    O halde din konusunda dine girme konusunda hiç kimse zor-lanmamalıdır. Çünkü zorlanan bir kimsenin açığa vuracağı iman Allah katında makbul bir iman değildir. Ama şurası da unu-tulmamalıdır ki, böyle bir zorlamanın sonucu da olsa ben iman ettim diyen kişiye; sen bunu korktuğun için söylüyorsun! Sen aslında kâfirsin! Demek caiz değildir. Böyle bir iman iddia-sında bulunan kişi için şüphe ortadan kal-kacak kadar beklenir, ona kâfir muamelesi yapılmaz, o imanını açığa vurup amellerle is-patlayacak kadar beklenir. Eğer bu süre içinde amellerle imanını ispatlarsa mü'min, değilse kâfir kabul edilir.
    Dinde zorlama yoktur. Bu âyet günümüzde kimileri tarafın-dan çok farklı anlamlara çekilmiş bir âyet-i kerîmedir. Onun için bu âyet üzerinde biraz daha duracağız. Âlimlerimizden kimileri bu âyetin men-suh olduğunu söylemişler. Tevbe sûresinin 5. ve 73. âyetleriyle bu âyetin nesih edildiğini söylemişler.
    "Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün!"
    (Tevbe 5)
    "Ey peygamberim! Kâfirlere ve münâfıklara karşı cihad et! Onlara karşı sert davran!"
    (Tevbe 73)

    Âyetleriyle bu âyetin nesih edildiğini söylemişler. Çünkü Al-lah’ın Rasûlü Arap müşriklerini İslâm’a girmeye zorlamıştır. Hattâ bu sebeple onlara karşı savaş açmış ve onlarla bizzat sa-vaşmıştır. On-ları sadece müslüman olma seçeneğiyle karşı kar-şıya bırakmış cizye bile kabul etmemiştir.

    Buhârî ve Müslim’de ri-vâyet edilen bir hadisle-rinde Allah’ın Ra-sûlü şöyle buyurur:

    "Bana insanlar, lâ İlâhe illallah deyinceye kadar on-larla savaşmak emredildi."
    (Buhârî, iman 17. Müslim, iman 32)

    Âlimlerden bazıları da bu âyetin mensuh olmadığını iddia etmiş-lerdir. Âyetin yalnız ehl-i kitabı kapsadığını, ehl-i kitap olanlar cizyeye razı oldukları sürece İslâm’a girmeleri konusunda zorlana-maz-lar. Ancak ehl-i kitabın dışında olanlar zorlanırlar demişlerdir.

    İbni Abbas’tan şöyle bir rivâyet var. Bu âyet Ensâr hak-kında, Ensâr kadınları hakkında nazil olmuştur. Ensâr kadınları İslâm’ın zu-hurundan önce doğurdukları çocukların yaşadıklarını görünce kendi kendilerine şöyle bir adakta bulunmuşlar: "Eğer şu doğacak çocuğum yaşarsa söz veriyorum onu yahudi yapaca-ğım." diye söz vermişler. Sonradan Ensâr kadınları ve kocaları biz çocuklarımızı kesinlikle ya-hudi olarak bırakmayacağız diyerek onları müslüman yapmaya zorlayınca bunun üzerine "Dinde zor-lama yoktur" âyeti indi der İbni Abbas.
    (Ebu Dâvûd, Nesei)

    Yine Buhârî’de Hz. Ömer’in bir hıristiyanı İslâm’a girmeye ve böylece kurtuluşa ermeye dâvet ettiği ve o hıristiyanın da: "Ben artık yaşlandım ve İslâm’a girmeye de içim razı değil" demesi üzerine Hz. Ömer’in: Allah’ım! Benim ona tebliğ ettiğime sen şa-hit ol! Ne yapayım daha fazlasını yapamam! Çünkü dinde zorlama yoktur âyetini oku-du-ğu rivâyet edilir.

    Gerek Rasûl-i Ekrem döneminde, gerekse halîfeler döne-min-de yahudi ve hıristiyanların İslâm’a girmeleri konusunda zor-lanmadık-ları, cizye verdikleri sürece kendi dinlerinde kalabilme imkânı tanındığını biliyoruz.

    Ancak bu âyet savaşa engel değildir. Ve de kılıçtan kork-tuğu için müslüman olmuş birine zorlanmış da denilemez. Çünkü bir insa-nın iyiliği için yapılan zorlama kötü bir zorlama değildir. Ak-sine bu o kimsenin iyiliğini istemektir. Ebu Hureyre’nin rivâyet et-tiği bir hadisle-rinde bakın Allah’ın Rasûlü şöyle buyurur:

    "Allah zincirlerle bağlı olarak getirilen bir toplu-lu-ğun cennete girmesinden çok hoşlandı."
    (Buhârî)

    Bu zincirlerle bağlı olarak gelen topluluk müslümanlarla sava-şa tutuşup, müslümanların eline zincirler içinde esir düşüp, daha sonra da İslâm’la tanışarak müslüman olan ve cennete giden insanlar demektir. Allah bundan razı olduğuna göre onların iyiliği için onlara bu şekilde yapılan zorlama, zorlama sayılmamaktadır.

    Batı hayranı, hıristiyan hayranı bazı kimseler, batıya karşı duy-dukları iç yenilgisinden ve kalbi komplekslerinden, iman zaaflarından dolayı "İslâm savaş dinidir" sözüne karşı çıkarak; efendim "dinde zorlama yoktur" âyetini sürekli gündemde tutmaya çalışırlar.

    Kimileri de "İslâm savaş dinidir" sözünü sürekli gündeme ge-tire-rek İslâm’ı kötülemeyi yeğlerler. Aslında İslâm’ın cihadının gayesi insanların İslâm’ı anlamalarına, İslâm’ı tanımalarına engel olan tüm engelleri kaldırmaktır. İslâm’la insanlar arasına barikatlar koyarak, İs-lâm eğitimini engelleyerek, insanları fitneye düşüren tüm zâlimleri bertaraf et-mek, tüm engelleri kaldırarak insanları hür iradeleriyle İs-lâm’la karşı karşıya getirmektir.

    İslâm açık ve net bir biçimde insanlara açıklanmadıkça hiç-bir kimse İslâm’a zorlanamaz. Gönüller ikna edilmeden insanların bilme-dikleri, tanımadıkları bir dine girmeleri istenemez. Hak ve bâtıl, dalâlet ve hidâyet, iman ve küfür, cennet ve cehennem, Allah ve tâğut, Al-lah’a kulluk ve tâğutlara kulluk, Allah’a kulluğun sonucu ve tâğutlara kulluğun neticeleri bütün delilleriyle açıklan-madan hiç kimse İslâm’a girmeye zorlanamaz.

    Ancak günümüzde kimileri bu âyetleri yanlış anlayarak müs-lümanları da bu âyetin kapsamı içinde tutmaya çalışmakta-dırlar. Efendim nasıl ki müslüman olmayanlar İslâm’a girmeleri ko-nusunda zorlanamazsa, müslüman olanlar da İslâm’ı uygulama konusunda zorlanamazlar. Bir adamın ben müslümanım demesi yeterlidir. Bunu söyledikten sonra bu adam İslâm’ın hiçbir kuralını da uygulamasa, namaz da kılmasa, oruç da tutmasa, başını da örtmese, içki de içse, zina da etse herkes serbesttir. Kimse bu ko-nuda zorlanamaz. Kimse kimseye; şunu yap! Bunu yapma! di-yemez çünkü dinde zorlama yok-tur, demeye çalışıyorlar.

    Bu, İslâm’ı tanımayan, ya da hainliğine tanımazlıktan gelen in-sanların fikridir. Bu, şeytanın düşüncesidir. Bu, kendilerine göre din koymaya çalışan dinsizlerin anlayışıdır. Bir adam kendi gön-lüyle İs-lâm’ı kabul etmişse artık o, İslâm’ın bütün hükümlerini peşi-nen kabul etmiş demektir ki bunların tümünü uygulamak zorunda-dır.

    Ben müslümanım diyenler, eğer bunu inanmadıkları halde in-sanları kandırmak için münâfıkça dememişlerse, kabul ettikleri İs-lâm’ın hükümlerinden bir tanesini uygulamadıkları zaman onlara cezai müeyyide uygulanır. Öyle olmasaydı İslâm’daki cezalar kime uygula-nacaktı? Kâfirleri zorlamayacaksın, müslümanım diyenlere de do-kunmayacaksın, eh o zaman bu cezalar kime ait? Hırsızlık edene el kesme cezası, içki içene had cezası, zina edene recm ya da celde cezası kime uygulanacak?

    Bakın burada bu konunun anlaşılabilmesi için bir örnek vere-lim: Meselâ hıristiyan bir İtalyan, biz onu zorla da Türk vatan-daşı ola-caksın diye zorlayamayız. Ama bu İtalyan günün birinde kendi arzu-suyla gelip ben Türk vatandaşı olmak istiyorum diye bir dilekçe ile müracaat etse. Türkiye makamları da onun bu isteğini inceleyip Türk vatandaşlığına kabul etse. Ve bu İtalyan Türk va-tandaşı olarak Tür-kiye’de ikâmet ederken bir adam öldürse, Türk makamları ona Türk ceza kanunlarını tatbik etmeye teşebbüs et-tiği zaman bu İtalyan ar-kadaş; ben İtalyan’ım, beni Türk ceza ka-nunları bağlamaz, diyebilir mi? Elbette diyemez değil mi? Çünkü İtalyan’san İtalyanlığında kal-saydın! Seni Türk vatandaşı olmaya biz zorlamadık kendi isteğinle gelip Türk vatandaşı oldun! De-mezler mi? İşte aynen bunun gibi bir adam kâfirse kâfirliğinde kal-sın! Kimse onu illa da müslüman olacak-sın diye zorlamaz.

    Ama adam günün birinde kendi gönlüyle müslüman ol-maya ka-rar vermişse ve müslüman olarak da birtakım suçlar iş-lemişse el-bette ben müslüman değilim! Beni İslâm’ın cezaları bağlamaz! Deme-sinin bir anlamı olmayacaktır.

    Evet dinde zorlama yoktur çünkü:
    "Hak bâtıldan ayrılmıştır."

    Hakla bâtıl birbirinden ayrılmıştır. Hak da bellidir bâtıl da bel-li-dir. Rabbimiz hakkı da bâtılı da, imanı da küfrü de, hidâyeti de dalâleti de, cenneti de cehennemi de, menfaatlerinizi de zararla-rınızı da ayrı ayrı tafsilatlı bir biçimde açıklamış, beyan buyur-muştur. Bu kadar açıklamalardan sonra artık aklı başında olan, hayrını, menfaatini za-rarını bilen birisi elbette bilerek, gönül rahat-lığı içinde İslâm’ı kabul edecektir. Onu bu konuda zorla-maya gerek yoktur. Ama İslâm bu şe-kilde kendisine açık ve net bir biçimde açıklandıktan sonra hayrını, menfaatini, mutluluğunu, cennetini tepip de İslâm’a girmeyen kimse, menfaatini ve zararını ayırd edemeyen hevâ ve hevesine göre hare-ket eden sefihlere ve çocuklara benzer.

    Ya da böyle kimseler velilerinin kontrolü altında bulunan ço-cuk-lara veya doktorlarının kontrolü altında bulunan hastalara benzer-ler ki, veli ya da doktor, kontrolü altındaki çocuklar istemese de bazı konularda onları zorlayabilirler. Bu zorlama pek tabiidir ki onların za-rarı için değil, menfaati içindir. Kontrolü altındaki hastası onu içmeme konusunda diretse de kendisine şifa verecek ilacı içmesi konusunda onu zorlayabilir.

    Bir de bu âyetten anlıyoruz ki Rabbimiz kitabında hak ve bâ-tılı, hidâyet ve dalâleti, çok açık ve net bir biçimde açıklamıştır. Hak ve bâtılı, doğruyla yanlışı ortaya koyan kitap ve sünnet ha-yattadır. O halde kitap ve sünnete dayanmadan yâni kitap ve sünnetten her hangi bir delile dayanmadan taklitçilik yaparak yan-lışa düşen bir kişi-nin Allah katında mazur sayılması mümkün de-ğildir. Zira bir kişinin Allah katında mazur sayılması ancak o ko-nuda delillerin açıklanma-dığı, veya o kişinin bütün gücünü kullan-dığı halde hakka ulaşma im-kânının olmadığı zaman geçerlidir. Halbuki hakkın ve bâtılın açıklan-dığı kitap ve sünnet hayatta iken ve kişilerin ona ulaşma imkânları da varken, buna rağmen kitap ve sünnete müracaat etmeyerek taklit yo-lunu tercih ederek yanlışa düşen veya doğruya ulaşamayan bir ada-mın mazur sayılması mümkün değildir.

    Evet hak da belli bâtıl da belli iken, Rabbimiz hakkı da bâ-tılı da açıklayıp birbirinden ayırdıktan sonra kim de:
    "Artık kim Tâğutu inkâr edip Allah’a iman ederse o, kopması olmayan sağlam bir kulpa sarılmıştır. Allah işi-tendir, bilendir."

    Kim tâğutu reddeder ve Allah’a iman ederse. Anlıyo-ruz ki iman işinde tevhid işinde ilk yapılması gereken şey tâğutları reddetmektir. "Allah’tan başka İlâh yoktur." diyerek, Allah’tan başka İlâhlık taslayan tüm İlah taslaklarının İlâhlığını olumsuz kıla-rak Allah’a iman isteniyor. Demek ki tevhidin ilk şartı Allah’tan başkalarını inkâr etmek, yok farz etmek değil tâğutları inkâr et-mektir. Çünkü Allah’tan başka itaat edile-cek peygamber, baba, ana, koca, emir gibi mekânizmalar da vardır. Bunların tümünü reddetmek istenmiyor bizden de tâğutları inkâr et-mek isteniyor.

    Ya da kimilerinin iddia ettikleri gibi masivallah’ın tümünün in-kârı, reddi istenmiyor da tâğutların inkârı isteniyor. Yâni bizden iki şey isteniyor: Tâğutları inkâr etmek ve Allah’tan başkalarından İlâhlık vasfını kaldırmak. Tâğutları tümüyle reddedeceğiz, tâğut olmayanların da sadece İlâhlık derecelerini reddedecek ve bu İlahlık derecelerinin dışındaki derecelerini de kabul edeceğiz. Peygamberlik derecesi, ba-ba-lık derecesi, kocalık derecesi, emirlik dere-cesi gibi.

    Demek ki Allah’a imandan önce tâğutları red yâni küfürden te-berrî etmek küfürden tevbe etmek şarttır. Ve bu tevbenin şartı da tâ-ğutları asla tanımamaya, içinde tâğutlara asla yer bırakma-maya kesin karar vermektir. O halde "Kim tâğutu reddeder ve Al-lah’tan başka İlâh yoktur" ifadesi bir bakıma kelime-i tevhidin tef-siri sadedindedir.

    Evet müslüman olmanın ilk şartıdır bu. Tâğutu red ve Al-lah’a iman. Tâğutlar reddedilmeden Allah’a iman edilmez. Bu ikisi birlikte olmadan müslümanlık iddiası boştur. Hem tâğutları kabul hem de Al-lah’a iman mümkün değildir. Bir adamın müslüman ola-bilmesi için önce tâğutları reddetmesi gerekmektedir.

    Ancak tâğutun reddedilebilmesi için de elbette onun ne oldu-ğu-nun bilinmesi gerekmektedir. Çünkü tâğutun ne olduğunu bilmeyen kişi pek tabiidir ki onu reddedemez. Bilmediği bir şeyi reddetmek, red-detmesi gereken bir şeyi reddetmemek ya da red-detmemesi gere-ken bir şeyi reddetmek Allah’ın istediği ve razı ol-duğu bir red değildir. Öy-leyse kişi reddettiği şeyin ne olduğunu bilmek zorundadır.

    Tâğut; tağa, tuğyan haddi aşmak, sınırı çiğnemek demek-tir. Haddi aşan sınırı çiğneyen her şey tâğuttur.

    Tâğut kelimesinin şer'i mânâsı ise; Allah ve Resûlü’nün belir-lediği ölçülerin dışına çıkarak, Allah’ın belirlediği kanunların, yasaların dışında kanun koyarak insanların Allah kanunlarını bırakıp kendi ka-nunlarına uymaya zorlayan ve böylece haddini aşan kişi tâğuttur.

    Allah’a karşı isyan edip, azgınlaşıp, zorla veya gönül rıza-sıyla insanların kendisine ibâdet ve itaat etmelerini isteyen gerek şeytan, gerek insan, gerek put, gerek müessese ve kurumların hepsi tâğut-tur. Kanunları, görüşleri, hükümleri Allah kanunlarının önüne geçirilip, onları putlaştırıp insanların ona boyun bükmeleri istenilen her varlık Firavun gibi, Nemrut gibi tâğuttur.

    İnsanları Allah yolundan uzaklaştırmak isteyen, insanları Allah dinini öğrenmekten men eden, yâni din eğitimini yasaklayan her prog-ram, her sistem tâğuttur.

    Allah’ın insan hayatı için belirlediği kulluk yasalarından ha-ber-siz olarak, kitap ve sünnete müracaat etmeyerek kendi haya-tını belir-lemeye kalkışan, kendi kendine bir hayat programı belirle-yen herkes tâğuttur.

    Allah karşısında bilgi iddiasında bulunan; Allah bilirse biz de biliriz. Bizim de bilgimiz var. Bizim de aklımız var. Bizim de keyfimiz var. Biz de biliriz kılık kıyafetin nasıl olacağını. Biz de bili-riz eğitimin nasıl olacağını. Biz de biliriz nereden kazanıp nere-lerde harcayaca-ğımızı. Biz de biliriz nasıl bir hukuk yapacağımızı. Biz de biliriz nasıl bir hayat programı belirleyeceğimizi, diyerek Al-lah karşısında bilgi id-diasında bulunan her insan tâğuttur. Sen öyle diyorsan, biz de böyle diyoruz. Sen kılık kıyafetiniz şöyle ol-sun diyorsan, biz de böyle ola-cak, diyoruz. Sen mîrasınız şöyle ol-sun diyorsan, biz de böyle olmalı, diyoruz, diyerek Allah karşısında bilgi iddiasında bulunan herkes tâğuttur.

    Ya da Allah karşısında güç iddiasında bulunalar da tâğuttur. Al-lah varsa biz de varız. Allah’ın gücü varsa bizim de gücü-müz var. Allah’ın cehennemi varsa bizim de kodeslerimiz var. Al-lah’ın melekleri varsa bizim de silahlılarımız var. Biz de asar kese-riz. Biz istedik mi asarız. Biz istedik mi keseriz. Biz istedik mi aça-rız. Biz istedik mi kes-tiririz, diyerek Allah karşısında güç ve kuvvet iddiasında bulunanlar da tâğuttur.

    Allah’a ve Allah’ın emirlerine isyan edip, kendi kendine uyup, kendi hevâsını, kendi düşüncesini ve aklını putlaştırıp, kendi kendisini mâbud yapmış kişi de tâğuttur.
    "Kendi hevâ ve hevesini İlâh edineni görmedin mi?..."
    (Câsiye: 23)

    Kendi hevâsını, havasını putlaştırıp arzuları ve keyifleri isti-kâ-metinde bir hayat yaşayarak Allah’ın kitabına ve Resûlü’nün sünne-tine karşı müstağnî davranan, ihtiyaçsız ve eyvallahsız dav-ranan kişi de tâğuttur. Parasına, malına, makamına, çevresine, kredisine güve-nerek kendi kendine yeteceğine zanneden; ben bana yeterim. Benim malım, mülküm, makamım, koltuğum, çev-rem, kredim var. Benim hiç kimseye ve hiç bir şeye ihtiyacım yok-tur. Kitaba da, sünnete de, dine de, diyânete de ihtiyacım yoktur. Ben kazanmayı bilirim. Ben harca-nacak yerleri bilirim. Ben hangi mesleği seçeceğimi bilirim. Ben ev tef-rişini bilirim. Ben çocuklarımı nasıl eğiteceğimi pekâlâ bilirim. Ben ha-yatımı nasıl yaşayacağımı bilirim. Başka hiç bir şeye ihtiyacım yoktur, diyerek kendisini put-laştıran insan da tâğuttur.

    Nâziât sûresinin 37-40 âyetlerinde ifade edildiğine göre dün-yayı âhirete tercih eden, hayat programını dünya hayatı adına yap-maya çalışan, yâni programını dünyada bitecek biçimde ayar-layan, hayat programında âhiretin yeri olmayan kişi de tâğuttur.

    Yine aynı âyetlerin ifadesiyle hayatında Allah’ı değil de top-lumu düşünen, Allah karşısında kötü bir konuma düşmekten kork-mazken, toplum karşısında, el âlem karşısında, âdetler karşı-sında, tö-reler karşısında, ağa patron karşısında, konu komşu kar-şısında kötü bir konuma düşmekten korkan ve utanan kişi de tâğuttur.

    Evet tâğut deyince, onu hep dışımızda aramayalım. Bakın ba-zen biziz değil mi tâğut? Bakın Kâlem sûresinde müslüman ol-dukları halde kendilerini hayata etkin zannederek, yapacakları bir iş konu-sunda "inşallah" demeyen yâni böylece hayatlarında Allah’ı diskalifiye edenlerin de tâğut oldukları anlatılır.
    "Dediler ki eyvah! Meğer biz tâğutluk etmişiz!"
    (Kâlem 31)

    Eyvah bize. Yazıklar olsun bize ki; biz tâğutluk etmişiz. Biz ya-pacağımız işler konusunda Allah’ı ekarte etmişiz. Biz hayat progra-mımızı Allah’a sormadan Allah’ın kitabına, peygamberin sünnetine sormadan kendimiz çizmeye kalkışmışız. Biz hayata kendimizin etkin olduğunu sanmışız. Ne yapacağımızı, nasıl yapa-cağımızı kendimiz belirlemeye kalkmışız. Hayatın programını ken-dimiz belirlemeye kalk-mışız. Ve böylece tâğutluk yapmışız diyor-lar. Vallahi bizler adına gerçekten çok korkunç.

    Ya biz? Biz neyiz? Biz ne durumdayız bu konuda? Yâni bizim hayat programımızı kim belirliyor? Çocuğumuzun mektebine ilişkin, eğitimine ilişkin programı kim belirliyor? Malımıza ilişkin, mesleğimize ilişkin, dükkanımıza ilişkin, gündüzümüz gecemize ilişkin, kılık kıyafe-timize ilişkin, ekonomimize, hukukumuza ilişkin programları kim belir-liyor? Allah mı belirliyor yoksa başkaları mı? Ya da kendimiz mi? Hayatımızın kaçta kaçına Allah karışıyor kaçta kaçına Zerdüşt karışı-yor? Eğer hayatımızın pek çok bölü-münü Zerdüşt dolduruyor da onun gaflet edip boş bıraktığı, ya da doldurmaya gücü yetmediği boşluğu da biz dinle doldurmaya çalı-şıyorsak başka yerde tâğut aramaya ge-rek yoktur sanırım.

    Küfürle tuğyanın, kâfirle tâğutun, fâsıkla tâğutun arasını şöyle bir ayıralım inşallah. Allah’a isyan üç şekilde olabilir:

    1- Bir kimse Allah’a inanır, Allah’ın emirlerine ve Allah’ın ha-ya-tına karışma yetkisine inanır, Allah’ın kulu olduğunu kabul eder ama pratik hayatında Allah’ın emirlerini uygulamadığı gibi onların aksini yaparsa bu kişiye fâsık denir.

    2- Bir kimse Allah’a inanmaz, Allah’ın kendi hayatına karışa-ca-ğını reddeder ve Allah’ın hayata karışma birimleri olan kitabı ve pey-gamberleriyle ilgilenmez ve böylece Allah’la irtibatını koparıp başka birilerine bağlanırsa bu kişi kâfirdir.

    3- Eğer kâfir olup Allah’a isyan eden kişi, Allah’ı inkâr eden kişi yâni kâfir olan kişi bir de insanları kâfir olmaya ya da kendi-sine boyun eğmeye, kendi kanunlarına, kendi düşüncelerine bo-yun eğ-meye zorlarsa o zaman bu kişi tâğuttur.

    Tâğut bazen insan, cin, şeytan, hayvan, ağaç, taş, kadın, moda, kurum, müessese olabileceği gibi, bazen de Allah’ın ka-nunla-rının dışında kanun koymaya kalkışan zâlim bir diktatör veya zâlim bir grup da olabilir.

    İnsanları Allah’ın emirlerini uygulamaktan alıkoyan her türlü program da tâğuttur. Meselâ namaz vaktine denk getirilmek iste-nen ve insanları namaz kılmaktan engelleyen tüm programlar ve bu prog-ramların yapıcıları tâğuttur.
    (Alâk sûresi)

    Başka neler engeller namazı? Tefrikalar engeller, dedikodular engeller, oyun ve eğlenceler engeller, baba ana engeller. Çocuklarına namaz eğitimi vermeyerek onların namaz kılmalarını engelleyen, ço-cuklarını sabah namazına kaldırmayan tüm babalar ve analar bu mâ-nâda tâğutturlar.

    Ya da Firavunun yaptığı gibi dini tekeline alarak insanların onunla tanışmasına imkân vermeyen, din eğitimini kısıtlayan tüm zâ-lim idareciler tâğuttur. Hani Firavun iman etmek isteyen sihir-bazlara karşı:
    "Ben size izin vermeden ona iman ettiniz ha!"
    (A’râf 123)

    Demiş ve onlara işkence mekânizmalarını çalıştırıvermişti. İşte tâğut budur. O izin verecekti hain. Şu âyetler okunsun şunlar okun-masın! Şunlar şunlar gündeme getirilebilir ama şunları şunları gün-deme getirmek yasaktır! Şu kadar anlatılsın! Filanlar an-latsın! Ama falanlar anlatamaz! Diyerek dine müdahale etmeye kalkışan herkes tâğuttur. Bakın Firavun "Benden izin almadan iman ettiniz ha!" Hal-buki sizi ben çağırmıştım! Sizi ben görevlen-dirmiştim! Sizin maaşınızı ben verecektim! Sizler benim memurla-rımdınız! Sizi ben tayin etmiş-tim! Sizler benim adamlarımdınız! Beni savunmalıydınız! Benim sö-zümden dışarı çıkmamalıydınız! Şimdi sizler benim memurlarım oldu-ğunuz halde bana danışma-dan iman ettiniz ha? Bana danışmadan benim mescidlerimde bunları konuştunuz ha? Bana danışmadan hutbe okudunuz ha? Benden izin almadan müslüman oldunuz ha? Bana danışmadan benim konuşulmasını yasak kıldığım konuları ko-nuştu-nuz ha???

    İşte ağızlara kelepçe vurarak Allah’ın kullarının inandıkları di-nin kurallarını açık açık anlatmalarına, konuşmalarına ve uygulamala-rına izin vermemeye çalışan, imanlarını vicdanlarına hapsederek pra-tiğe dökmelerini yasaklayan tüm zâlim idareciler tâğuttur.

    İşte kim ki içindeki ve dışındaki tüm tuğyanları, tüm tâğutları reddeder ve de Allah’a inanırsa:
    "O kopması olmayan sağlam bir kulpa tutunmuş-tur. Allah işitici ve bilicidir."

    Hak ve bâtıl, iman ve küfür, Allah ve tâğutlar, Allah’a kulluk ve tâğutlara kulluk, Allah’a kulluğun sonucu ve tâğutlara kulluğun su-nuşları bütün delilleriyle insanlara tanıtıldıktan sonra, her şey açık ve net olarak ortaya konulduktan sonra, artık kim ak-lını başına alır da tüm tâğutları reddedip, Rabbi tarafından arş’tan, kürsîden, uzatılmış kopmaz, kırılmaz, pörsümez ipine sımsıkı sa-rılırsa, Allah’ın ipine tu-tunursa, yâni İslâm’a girerse, Kur’an’a tutu-nursa, hidâyeti tercih ederse, yâni bu ipe ilk el atma anlamına ke-lime-i tevhidi söylerse ve söylediği bu kelimenin muhtevasına uy-gun bir hayat yaşamaya karar vererek, böyle bir hayatı devam et-tirerek, bu ipi hiç bırakmamaya ça-lışırsa işte o, kesin kurtulmuştur.

    Aklı başında olan herkesin mutlak yapması gereken şey işte bu-dur. Aklı başında olan kişi bugün var, yarın yok olan, gelip geçici olan, fâni olan, bâtıl olan, gölgeden ibaret olan, ölümlü olan, bir gün kırılıp dökülecek olan, kendisine tutunanları, kendi-sine yaslananları, kendisine bel bağlayanları bir gün ölümüyle dü-şürüp, kırıp, bırakıp gi-decek olan tâğutların, Firavunların, Nemrut-ların ve çağdaş tâğutların, kendi görüşlerini, kendi düşüncelerini Allah kanunlarının önüne ge-çirmeye çalışan tüm sahte mâbudların kulplarına yapışmayı reddede-rek, "Hayyu Kayyum" olan, ezelden ebede hep var ve diri olan, hiç ölmeyecek ve kendisine tutunanları hiç kırıp dökmeyecek olan, hayal kırıklığına düşürmeyecek olan, her şeyin var edicisi ve varlığını de-vam ettiricisi olan, bir an bile varlıklarından gafil olmayan, onları asla ihmal etmeyen, şaşmaz, yanılmaz, uyumaz, uyuklamaz olan Allah’a ve onun dinine sarılmak zorundadır.

    Aklı başında olan herkes göklerin ve yerlerin mülkünün tama-mı kendisinin olan, gökte ve yerde ne varsa hepsine egemen olan, iz-ni olmadan hu-zurunda kimsenin söz söylemeye, şefaatte bulun-maya cesaret edemeyeceği, her şeyi bilen, bilgi kendisinden olan, o bildirme-dikçe kimsenin ilminin mahiyetine erişme imkânı olmayan, kürsîsi gökleri ve yerleri kuşatmış olan, haberi olmadan bir yaprak bile düşmeyen, gökler ve yerler kabza-i kudretinde olan ve de bu özellik-lere kendisinden başka sahip olmayan Allah’ın kulpuna tu-tunur ve lâ İlâhe illallah der. Aklı başında olan birinin bundan başkasını yapması mümkün değildir. Çünkü sayılan şu özelliklere sahip başka birisi yok ki onu da İlâh bilelim ve onun da kulpuna tutunup ona da kulluk ya-palım.

    Allah’ın kanunları, tâğutların kanunları. Allah’a kulluk ya da tâ-ğutlara kulluk. Allah’ın dini, tâğutların dini. Allah’ın sistemi, tâğutların sistemi. Mü'min Allah dışındaki tüm tâğutların kulplarını reddeden ve Allah’ın kopmayan ipine kulpuna sarılan ve sadece Allah’a kulluk eden kişidir.

    Hayatının bütün bölümlerinde Allah’ın arzularını uygulayan ha-yatında tâğutlara karışma alanı bırakmayan kişidir.
    __________________________________________________ ___

    Tevbe Süresi-29. “Kitap verilenlerden, Allah'a, âhiret gününe inanmayan, Allah'ın ve peygamberlerinin haram kıldığını haram saymayan, hak dinini din edinmeyenlerle, boyunlarını büküp kendi elleriyle cizye verene kadar savaşın.”

    Ehl-i Kitaptan, kendilerine daha önce kitap verilenlerden, vahye muhatap kılınanlardan, Yahudi ve Hıristiyanlardan Allah’a Allah’ın istediği gibi inanmayan, âhiret gününe de Allah’ın istediği gibi sorumluluk şuuru içinde inanmayan, Allah ve peygamberinin haram kıldıklarını haram saymayan ve hak dini tek din olarak kabul etmeyen kimselerle onların boyunlarını bükmüş, teslim olmuş bir vaziyette kendi elleriyle size bir cizye verinceye kadar savaşın. Size boyun eğip, sizin egemenliğinizi kabul edinceye kadar onlarla savaşın.

    Evet bu âyetinde Rabbimiz kendileriyle savaşılacak insanları ve onların taşıdıkları özellikleri anlatıyor. Kimmiş bunlar? Kendilerine daha önce kitap verilmiş olanlar. Ne özellikleri varmış bunların?

    1: Allah’a iman etmiyorlarmış. Her ne kadar bu Yahudiler, bu Hıristiyanlar Allah’a inandıklarını iddia etseler de Allah’ın istediği gibi iman etmiyorlar. Çünkü Allah’a iman Allah’ın istediği gibi imandır. Allah’a iman Allah’ın kitabında kendini nasıl haber vermişse, hangi sıfatların sahibi olarak tanıtmışsa öylece imandır. Allah’a Allah’ın istediği gibi inanmayan, Allah’ın inanın dediklerine inanmayan insanlara nasıl mü’min diyeceğiz? Tevrat’ı gönderen ama İncil’i ve Kur’an’ı göndermeyen bir Allah’a inanan Yahudi’lere nasıl mü’min diyeceğiz? Musâ’yı gönderen ama Îsâ’yı ve Muhammed (a.s)’ı göndermeyen bir Allah’a inananlara nasıl mü’min diyeceğiz? Veya İncil’i, Îsâ (a.s)’ı gönderen ama Kur’an’ı ve Muhammed (a.s)’ı göndermeyen bir Allah’a inananlara nasıl mü’min diyeceğiz?

    Öyle değil mi? Şu anda bir Müslüman bile Allah’a inansa ama Allah’tan gelenlerden her hangi birine inanmasa buna bile kâfir denir. Meselâ ben Allah’a inanıyorum ama tesettüre inanmıyorum veya zekata inanmıyorum diyen bir adam kâfirdir.

    Yine Allah’a iman Allah’ın hayata karıştığına imandır. Allah’a iman Allah’ın hayatı düzenlemek üzere vahiy gönderdiğine ve Onun istediği şekilde bir hayat yaşamaya imandır. Allah’a iman Onun Rab, Melik ve İlâh olduğuna, Onun emir ve yasaklarına riâyete imandır. Allah’a iman Onun belirlediği hayat programına imandır.

    2: Âhirete de iman etmiyorlarmış. Âhiret gününe iman, hesap, kitap konusuna iman demektir. Âhirete iman orada tüm yaptıklarından hesaba çekileceğine imandır. Âhirete inanan kişi bu hayatı o imana bina eden, bu hayatı ona göre yaşayan, her adım atışında, her duruşunda, yâni pozitif ve negatif her eyleminde bunun şuuru içinde olan kişidir. Âhirete inanan kişi her an Allah’la, Allah’ın sorgulaması ile karşı karşıya geleceğinin bilincinde olan kişidir.

    3: Allah ve peygamberinin haram kıldıklarını haram bilmezlermiş bunlar. İşte Allah ve Resulüne Allah’ın istediği iman budur. Allah ve Resulünün yasaklarını yasak bilmeyenler Allah ve Resulüne iman etmemişlerdir. Haramın ve helâlin tespitinde söz sahibi Allah ve Resulüdür. Bu konuda söz söyleme hakkına sahip başka hiç kimse yoktur. Mü'min kesinlikle bilir ve öylece iman eder ki haram ve helâl sınırlarını ancak Allah tayin eder. Allah berisinde ve bir de Resulü’ne verdiği yetki dışında bu konuda hiç kimse pay sahibi değildir. Buna böylece inanmayanlar, bu konuda kriter bireydir diyerek pragmatist bir anlayışla; birey için faydalı olanlar helâl, faydasız olanlar da haramdır diyenler, veya bu konuda kıstas toplumdur diyerek; toplumun helâl dedikleri helâl, haram dedikleri haramdır diyenler veya kolektivizmi savunanlar mü’min olamazlar.

    Evet yeryüzünde yasa belirleme konusunda, haram helâl sınırları tespit konusunda Allah ve Resulünü diskalifiye ederek Allah’ın dinini bozmaya çalışanlar, yeryüzünde kendi hevâ ve heveslerine göre bir hayat yaşamaya, kendi arzularına göre bir din, bir hayat tarzı ortaya koyarak kendi kendilerine tapınmaya çalışanlar mü’min değillerdir. Çünkü bu iyi bu kötü, bu haram bu helâl, bu doğru bu yanlış, bu giyilir bu giyilmez, bu içilir bu içilmez, bu haram, bu helâl deme hakkı sadece Allah’a aittir. Kendi varlıkları, kendi yaratılışları üzerinde bile en ufak bir yetkileri, egemenlik hakları olmadığı halde birbirlerine egemenlik iddiasında bulunanlara nasıl mü’min denilebilecek? İşte böyleleriyle savaşın, diyor Rabbimiz.

    4: Hak dini, din edinmeyen kimselermiş bunlar. Din bir hayat programıdır, bir yaşam biçimidir. Din hayatın tümünü içine alan bir hayat programıdır. Ahlâkıyla, imanıyla, ticaretiyle, ekonomisiyle, siyasetiyle, eğitimiyle, hukukuyla, yemesiyle, içmesiyle, giyim kuşamıyla, evlenmesi boşanmasıyla bir yaşam biçimidir din. Hayatın tümüne karışan, hayatın tümünü dolduran, hayatı parçalamadan onun tümünde söz sahibi olan Allah’ın hak dininin yanında elbette başka-larının dinleri, başkalarının hayat programları, başkalarının yaşam biçimleri de vardır. İşte din olarak, hayat programı olarak sadece Al-lah’ın hak dinini kabul etmeyerek onun dışındaki dinlere inanan, o-nun dışındaki sistemleri kabul edenlerle savaşın buyuruyor Rabbi-miz. Ülkelerinde Allah’ın haram kıldığı fâizi, içkiyi, zinayı, kumarı ka-nun gücüyle meşrulaştıranlarla savaşın diyor Rabbimiz.

    Cizye cezadan gelir, yâni karşılık, bedel demektir. Cizye sa-vaştan muafiyet vergisidir. Müslümanların egemenliği altında ya-şayan gayri müslimlerin bulundukları bölgede kendilerine ve ülkelerine karşı gerçekleştirilen düşman saldırılarına karşı gerek kendilerini, gerek mallarını korumak üzere Müslüman mücahitlerin savaşmalarının ve kendilerinin böyle bir cihada katılmamalarının karşılığı olarak alınan bir vergidir.

    Elbette Müslüman olmayan, cihad gibi ideolojik hedeflere inanmayan insanları inanmadıkları bir cihada çağırarak zorlamaz İslâm. İslâm bunu bir insan hakkı olarak görür. Çünkü hiç bir insan inanmadığı bir değer uğruna ölmek istemez. Onun içindir ki bir tarafta o toplumun can ve mal güvenliğini sağlamak için savaşan canını ortaya koyan insanlara karşı elbette o toplumun güvenliğine ortak olan, bundan pay alan gayri müslimlerin buna karşılık bir bedel ödemeleri gerekecektir. İşte cizye budur. Cizye gayri müslimlerin savunma sistemine ödemek zorunda oldukları bir bedeldir. Bizzat canlarıyla buna katılmak istemeyenler elbette mallarıyla buna katılmak zorundadırlar.

    Peki şimdi soralım: Kim karlıdır bu işten? Eğer bir zulüm, bir saldırı varsa kim haksızlığa uğramıştır bu işten? Bir tarafta onların da güvenliğini sağlamak üzere canlarını ortaya koyan Müslümanlar, diğer tarafta bu işe sadece mallarıyla katılan gayri müslimler. Söyleyin Allah aşkına bu onlara bir haksızlık mıdır? Bir zulüm müdür? Söyleyebilir misiniz bunu? İnsanı inanmadığı bir din, inanmadığı bir dâvâ uğruna ölüme göndermek mi zulüm, yoksa onlardan bu iş karşılığında bir bedel alıp serbest bırakmak mı? Hayır hayır Allah’ın bu konudaki yasası en güzel, en âdil olanıdır ve Müslümanlar Allah hatırına bu kahrı sinelerine çekmeyi başarmışlardır.

    Yine bakın bu işin bir başka âdil ve akıllara durgunluk veren güzel yanı da cizye asla zekattan fazla alınmamıştır. Onun içindir ki kimi zâlim oryantalistlerin dedikleri gibi İslâm topraklarında Müslümanların egemenliği altında yaşayan gayri müslimler bellerini büken cizye korkusuyla İslâm’ı kabul edip Müslüman olmak zorunda kalmamışlardır. Çünkü Müslüman oldukları takdirde de zaten en az cizye kadar ve hattâ ondan daha fazla bir zekat ödemek zorundaydılar. Bu yalancıların yalan söylediklerini açıkça ortaya koyan pek çok müsteşrik vardır.

    Yine meselâ hastalardan, yaşlılardan, çocuklardan, kadınlardan, din görevlilerinden, Hahamlardan, Papazlardan asla cizye alınmamıştır. Herkesten gücü oranında cizye alınmıştır. Yine bizzat asker olarak savunmaya kendi gönülleriyle katılanlardan cizye alınmamıştır. Onun içindir ki bu cizye konusunu dillerine dolayarak İslâm’a ve Müslümanlara hakaret edenler düşmanlıktan başka bir şey yapmıyorlar-dır.
    30. “Yahudiler, “Uzeyr Allah'ın oğludur” dediler; Hıristiyanlar,” Mesih Allah'ın oğludur” dediler. Bu, daha önce inkâr edenlerin sözlerine benzeterek ağızlarında geveledikleri sözdür. Allah onları yok etsin! Nasıl da uyduruyorlar.”

    Yahudiler Üzeyr Allah’ın oğludur dediler. Kaybolan Tevrat’ı tekrar kendilerine buluveren sâlih kişi olarak Yahudiler ona aşırı sevgi ve saygılarından ötürü Allah’ın oğlu demişlerdir. Hıristiyanlar da Me

    sih Allah’ın oğludur dediler. Îsâ Allah’ın oğludur dediler. Böylece Yahudi ve Hıristiyanların putçulukları reddedilir. Bunlar daha önce inkâr edenlerin sözlerine, önceki kâfirlerin asılsız iddialarına benzemektedir. Önceki kâfirleri taklit ederek hakkında hiç bir bilgileri, hiç bir delilleri olmadan ağızlarından geveledikleri bir sözden başka bir şey değildir bu. Mesnetsiz, hüccetsiz mücerret bir iddiadır.

    Kendilerinden önceki kâfirler de aynı şeyleri söylemişlerdi. Daha önceleri kâfirler, vahdet-i vücut denen Allah’la insanın birleşimi teorisini ortaya atmışlardı. İşte Yahudi ve Hıristiyanların bu iddiaları da bu sapık felsefi akıma dayanmaktadır. Veya panteizm adı altında daha önceleri ortaya atılmış sapık bir felsefi akımın etkisi altında kalarak bunları söylemişlerdir. Panteistler varlıkla Allah’ın aynı olduğunu iddia etmişlerdir. Tüm varlıkların başlangıçta bir bütün iken sonradan Allah’tan koparak meydana geldiklerini iddia etmişlerdir.

    Evet işte böyle daha önceleri Mısır’da, Hindistan’da, Yunanistan’da, Roma’da Allah bilgisinden uzak bir takım filozofların ortaya attıkları Taoizm, Budizm, Brahmanizm gibi felsefi dinlerin temelini teşkil eden sapık düşüncelerinden etkilenerek Yahudi ve Hıristiyanlar bu tür sapıklıklara düşmüşlerdir.

    Allah belâsını versin onların ki nasıl da savruluyorlar? Nasıl da diyebiliyorlar bunu? Nasıl da putlaştırabiliyorlar Allah’ın kullarını? Ey Müslümanlar sakın sizler de onlar gibi peygamberinizi, azîzlerinizi, âlimlerinizi, idarecilerinizi, siyasîlerinizi, velîlerinizi putlaştırıp Allah makamına çıkarmayın. Allah’ın sıfatlarını Allah’tan başkalarına vermeyin. Onların arzularını, isteklerini, yasalarını, haram helâl sınırlamalarını Allah’ınki gibi kabul etmeye kalkışmayın. Yaratılmışları yaratıcıyla denk tutmaya kalkışmayın. Eşyayı, insanları Allah’ın kitabından, peygamberin sünnetinden bağımsız değerlendirmeyin. Sizden öncekilerin yaptığı gibi insanları uçurup kaçırmaya, göklere çıkarmaya kalkışmayın.


  5. 26.Nisan.2008, 16:03
    3
    seyit
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 19.Mart.2007
    Üye No: 114
    Mesaj Sayısı: 680
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 9
    Yaş: 49

    --->: bu 2 ayet arasnda çelşki olduğunu idda edenlere ne cvp vermek münasıptır

    Allah razı olsun ::::::::::


  6. 26.Nisan.2008, 16:03
    3
    Devamlı Üye
    Allah razı olsun ::::::::::





+ Yorum Gönder