Konusunu Oylayın.: İslam dininde reenkarnasyon varmıdır?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 5 kişi
İslam dininde reenkarnasyon varmıdır?
  1. 30.Ocak.2008, 18:45
    1
    İnşirah
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 12.Mart.2007
    Üye No: 86
    Mesaj Sayısı: 3,319
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 40

    İslam dininde reenkarnasyon varmıdır?






    İslam dininde reenkarnasyon varmıdır? Mumsema Soru
    İslam dininde reenkarnasyon varmıdır? Özellikle Hatayda geçmiş yaşantılarını hatırlayıp; bu benim annemdi, ben burda yaşamıştım gibi tanımlamalarla çoğu şeyi bilip söylüyenler var. Bunlar nasıl geçmiş yaşantılarını hatırlayıp, doğru bilgiler verebiliyor.

    Cevabımız

    Değerli Kardeşimiz;

    Ruhun, bir bedenden diğer bir bedene geçişini kabul eden bâtıl inanışa tenasüh denilmektedir. Bu inanca göre, bedenler ruhların kalıpları gibidir; ruh, kalıptan kalıba, bedenden bedene göç etmektedir, insan ruhu, cesedini terk ettikten sonra, karada, havada, yahut denizde yaşayan herhangi bir hayvanın bedenine girmekte, oradan da başka bir hayvanın bedenine, sonra, tekrar diğer bir insanınkine girerek varlığını devam ettirip gitmektedir.

    Hattâ bâzı iptidaî kavimler, insan ruhunun, önce madenlere, sonra bitkilere, daha sonra insanlara geçerek bir döngü şeklinde bir bedenden diğer bir bedene hicret ettiğine inanmışlardır. Fisagor, "Ruh, tamamen maddeye baskın gelinceye kadar beden değiştirir." diyerek bunu, bir felsefi teori haline koymaya çalışmıştır. Tâ ilkçağlara kadar uzanan bir görüş, daha çok basit fikirli insanlarca kabul görmüştür. Semavî kitaplara, inanmayan, peygamberlerin tebliğlerinden uzak olanlar, Allahü Azimüşşân'ın âhiretteki ebedî ve dâimi menzillerini kavrayamadıklarından, yahut dar düşüncelerine sığıştıramadıklarından, fıtratlarındaki ebediyet arzusunu tatmin ve teskin edebileceği zannıyla bu fikre saplanıp kalmışlardır. Bu yanlış inanışa, zamanla felsefi bir kılıf bile giydirilmiştir.

    Tenasühün Tarihçesi:

    Tenasüh fikrinin, ilkönce nerede doğduğu hakkında ihtilâflar vardır. Bâzı kaynaklara göre, bu teorinin kaynağı Eski Mısır'dır. Tarihçi Herodot da aynı kanaattedir. Eski Mısır'da, ölen bir kimsenin ruhunun, hayvanların, bilhassa kuş ve yılanların cesetlerine geçerek hayatını devam ettirdiğine inanılırdı. Mısırlılar, ruhun, ölümün hemen akabinde bir hayvan cesedine girdiğine, havada, karada ve suda yaşayan pek çok hayvan cesedini dolaştıktan sonra, tekrar insan cesedine döndüğüne inanırlardı. Firavunlar devrinde, Piramitlerin yapılması, bu kaba hurafenin etkisiyledir.

    Bazı kaynaklarda, bu köhne safsatanın, Mısır'da tahsilini yapan Fisagor tarafından Yunanlılara ve böylece, Batı Dünyası'na götürüldüğü kaydedilmektedir.

    Doğu'da ise, tenasüh görüşü daha yaygın bir şekilde, Hindistan'da görülmüştür. Ganj ve Sent nehirlerinin sıcak havzalarında yaşayan insanlar, öldükten sonra ruhlarının, kuşların hayatında devam edeceğine inanırlardı.

    Dinler Tarihi araştırıldığında görülür ki, bu hurafe, Eski Mısır ve Hind'den önce, çok tanrıya inanan, iptidaî kavimlerin inanışları içerisinde de vardır. Keza, Totemizmde de, tenasühün izlerine rastlanmaktadır.

    Eski insanlar, ruhların yalnız insan bedenlerine değil, aynı zamanda hayvanlara, bitkilere ve cansız varlıklara da göç ettiklerine inanmaktaydılar. Bu sebeple, ruhun bir insan bedeninden diğer bir insan bedenine intikaline "Nash", kendi ruh kabiliyetine uygun bir hayvanın bedenine göçüne "Mash", nebatlara intikaline "Rash", maden ve cansızlara intikallerine de "Fash" denilmiştir.

    Bu hurafe, Eski Yunan, Mısır, Hind, Çin ve İran'da farklı şekillerde ortaya çıkmıştır. Meselâ, Hindistan'da tenasüh görüşü bütün varlıklara genelleştirilmiştir. Buda ve Brahman dinlerinde mistik bir şekle bürünmüştür. Neticede şöyle bir inanış benimsenmiştir. “Temizlenen ve günahsız ruhlar Nirvana'ya erişir, günahkâr ruhlar da temizleninceye kadar, hayvan cesetlerinde dolaşırlar.”

    Eski Mısırlılar ise, tenasühü, yalnız insandan hayvana, hayvandan da tekrar insana göç şeklinde kabul etmişlerdir.

    Eski Yunan'da, felsefe tarihinden anlaşıldığı kadarıyla, tenasüh görüşüne, önce Fisagor, Eflâtun, sonra da, Yeni Eflâtuncular tarafından felsefi bir elbise giydirilmeye çabalanmıştır.

    İptidaî olarak, Mısır'da ortaya çıkan bu köhne görüş, Hint'te mistik şekle, Yunan'da felsefi şekle sokulmuş, İran'da ise bu bâtıl inanca bir ahlâki meslek ve din süsü verilmiştir. Bu görüş, Zerdüşt ve Mezdekiler gibi dini gruplarda taraftar bulmuştur.

    İran'da, eskilerden gelen bu bâtıl felsefe, Şiîlik perdesi altında Gulat gibi bâzı Şiî kollarına geçmiştir. Maalesef, bu ilim ve fikir asrında bile, hâlâ bu safsataya inananlara rastlanmaktadır! Bunlar, fikren tâ İlkçağlarda dolaşan ve bu asrın çalkantıları içerisinde bunalımlar geçiren kimselerdir.

    Görülüyor ki, Eski Yunan, Hint, Mısır ve Mezopotamya'da rastlanan bu inanış, daha sonra, kuvvet ve te'sirini yavaş yavaş kaybetmiş, semavi dinlerin, bilhassa İslâm Dini'nin yayılıp gelişmesi ile, fikir dünyasından büsbütün silinip gitmiştir.

    Fakat asrımızda, bu safsatayı yeniden sergilemek isteyen bâzı kasıtlı simalara rastlanmaktadır. Bunların başında Fransız Charles Fourrier ve Pierre Lerou gelmektedir. Bunların her ikisi de katı birer sosyalisttir. İdeolojileri icabı, ruha inanmamaktadırlar. Buna rağmen, bu materyalistler semavi dinlerdeki âhiret inancını zedelemek kastıyla, tenasüh fikrine sarılmakta ve böylece sapık ideolojilerine malzeme hazırlamak istemektedirler. Bugün de, bu hurafeye rağbet gösterip onu yaymak, propaganda etmek isteyenler, maddeci tezgâhtarlardan başkası değildir.

    Tenasüh İddiasının Bâtıl Olduğunu Gösteren Deliller:

    Bütün semavi dinlerin akîde ve esaslarına zıt düşen tenâsüh fikrinin hiçbir ilmi dayanak noktası yoktur. Tenasüh fikrini iddia edenlerin sayısı, dünya nüfusu içerisinde istatistik (!) değerlendirmelere giremeyecek kadar azdır.

    Bu iddiayı çürüten delillere geçmeden önce şunu belirtelim:
    Kâinatta yıldızlardan zerrelere kadar her bir varlık, her mahlûk mutlak bir irâdenin, kapsamlı bir ilmin, kahhâr bir kudretin tasarruf ve hâkimiyeti altındadır; bir düzenin esiridir. Yani, bütün varlıklar, Allah'ın tedbir ve tanzimiyle konup kaldırılmaktadır. Dünün mutlak ilim ve iradesiyle vazife görmektedir. O haşmetli güneşlerin, o uçsuz bucaksız sistemlerin, yaratıldıklarından bu yana "Kemâl-i intizam ve hikmet ile bir saniye kadar şaşırmayarak hareket etmeleri ve vazife görmeleri" gösteriyor ki, ruhlar ve bedenler başıboş olamaz, bu nizâma muhalefet edemezler. Ruhu, bu nizâmın dışına çıkaran tenasüh iddiası, hikmet-i İlâhiyye'ye tamamen zıt ve Allahü Azimüşşân'ın lütuf, kerem, ihsan ve inayeti gibi kutsi sıfatlarına büyük bir iftiradır.

    Evet, Cenâb-ı Hakk'ın hikmet ve rahmeti bu çirkin hurafeyi reddeder. İnsanı âleme halife ve sultan yapan, yer ve gökleri onun emrine veren, âlemin özü ve özeti olarak onu en yüksek fıtratta, en mükemmel surette, en geniş kabiliyette yaratan Kudret-i İlâhiyye, bu mahiyetteki bir ruhu hiç, binler derece aşağıya düşürerek farelerin, köpeklerin, yılanların... daha ayıbı maymunların cesetlerinde dolaştırır mı? Adalet ve hikmeti, rahmet ve şefkati, lütuf ve ihsanı buna müsaade eder mi? Bu hâl, O Hakîm-i Zülcelâl'in, hâşâ sânına yakışır mı?

    Dinimiz, insanlara o kadar önem vermiştir ki, kabirlerinin çiğnenmesine bile müsaade etmemiştir. Kabristanlardaki kemikleri ve o kemikleri misafir eden topraklan çiğnemeye müsaade etmeyen Hak Teâlâ, hiç insan ruhunu, hayvanların cesetlerinde barındırır mı?

    Kendisine, "Köpek" denildiğinde kızan insanoğlunun ruhunu, Cenâb-ı Hak hiç köpek cesedine sokup da oğlunun kapısına bağlatır mı? Yahut eşeğin bedenine sokup, oğlunu ona bindirir mi?

    Tenasüh iddiası, Cenâb-ı Hakk'ın vâdine de zıttır. Zira, Cenâb-ı Hakk'ın emir ve yasaklarının gereği mutlaka gerçekleşecektir. Mü'minlere Cennet'i vaat etmiştir ve bu vaadini yerine getirecektir. Ulûhiyyetini inkâr eden şerir insanları, kâfir ve münafıkları da ebedi azap ile cezalandıracaktır. Ne mü'minler mükâfatsız kalacaklar, ne de kâfir ve münafıklar, tenasüh iddialarıyla azaptan kurtulabileceklerdir.

    Tenasüh, iddiası, peygamberlerin gönderilmeleri ve semavî kitapların indirilmeleri hakikati ile de bağdaşamaz. Eğer ruhlar, dünyada başıboş bırakılsalar ve hareketlerinde serbest olsalardı, peygamberlerin gönderilmelerine ve kitapların indirilmesine ihtiyaç kalmazdı. Peygamberlerin en büyük dâvaları, Allah'ın varlığı ve birliğinden sonra ebedî hayattır, âhiret hayatıdır. Cenâb-ı Hak onları, insan türünün terakki ve tekâmülünü te'min etmek, beşerin bakışını ebedî hayata çevirmek için gönderilmiştir. Tenasüh, peygamberlerin gönderilmesi ve kitapların indirilmesi hakikatlarıyla da tam bir çelişki içindedir.

    İnsanın mükerrem bir mahlûk olarak yaratıldığını, semâvât ve arzın, gece ve gündüzün, hayvan ve bitkilerin onun emrine verildiğini, küre-i arza halife tâyin edildiğini, "Ahsen-i takvimde, seçkin bir surette yaratıldığını, bir kısım meleklerin, onu gözetmek ve muhafaza etmek için çalıştırıldıklarını, bakî bir hayata mazhar kılındığını, mü'minlerin ebedî olarak Cennet'te, kâfirlerin Cehennem'de kalacaklarını bildiren Kur’ân-ı Mübîn de tenasüh iddiasını tamamen reddetmektedir.

    Tenasüh iddiasının tutarsızlığına bu kısa bakıştan sonra konuyu biraz daha geniş olarak izaha çalışalım.

    Tenasühün Mantık ve Hukuk Açısından Tutarsızlığı:

    Tenasüh varsa ve gerçek ise, bütün insanları kapsaması, az çok her insanın, hâlihazır bedenine girmeden önce misafir olduğu bedenleri ve o bedenlerde iken yaptığı işleri hatırlaması gerekir. Milyarlarca insanın yaşadıkları, bilmedikleri ve inanmadıkları bir hurafeyi, ısrarla piyasaya sürmenin mantık ve muhakeme açısından hiçbir değeri olamaz. Bu hurafe, insanların zihinlerine hangi maksatla yerleştirilmek istenmektedir? Doğrusu, bu husus düşündürücü ve ibret vericidir.

    Tenasüh iddiasında bulunan üç grup insan vardır: Bunlar, birkaç çocuktan, psikopat ve ideolojik düzenbazdan ibarettir.

    Bugüne kadar, sadece birkaç çocuk, başka cesetlerde yaşadıklarını iddia etmişlerdir. Halbuki, altı veya yedi yaşlarındaki bu çocukların sözleri, hukuk ve ilim açısından bir değer taşımaz. Çünkü, bunlar reşit değildirler. Kendi çocukluk dünyalarını yaşayan, henüz doğruyu yanlıştan ayırma yeteneği olmayan, hayâl ile gerçeği ayırt edemeyen çocukların sözleriyle bir iddia ispat edilemez. Zira, çevrelerini kendileriyle meşgul etmek, ilgilerini çekmek, itibarlarını yükseltmek, tanınmak ve "aferin" almak gibi birtakım psikolojik te'sirler altında kalabilirler. O halde, onların ciddiyetten uzak, hayâl mahsûlü konuşmalarının hukukî ve ilmî bir değeri olamaz.

    Zaten, tespitlere göre, kendilerine tenasüh isnat edilen bu çocukların, sayıları üç-beş kişiyi geçmemektedir. İşte, bütün tenâsühçülerin dayandıkları delil ve bağlandıkları ip bu çocukların saçma sapan sözlerinden ibarettir.

    Psikopatlara gelince, bunların aklî dengeleri bozuktur; ifadelerinde çok yönlü çelişkiler mevcuttur. Ciddi bir tedaviye muhtaç olan bu insanların ifadeleri üzerinde yorum yapmanın abes olduğu açıktır. Bunların beyanları da hukuk açısından geçersizdir; ciddiye alınmaz.

    Tenasüh fikrini kabullenen üçüncü grup da, belli bir ideoloji namına hareket eden samimiyetsiz ve kasıtlı kişilerdir. Allah'a ve âhirete inanmayan bir kısım dinsiz ve materyalist insanlar kasten, milleti ifsat etmek, dinî eğilimleri kırmak, umumî inanış ve inancı sarsmak için, para ve menfaat karşılığında uydurma olaylar hazırlamakta, üç-beş zavallıyı teyp gibi kullanıp, kamuoyunu bulandırmak istemektedirler.

    Netice olarak, birkaç çocuğun, bir grup psikopatın ve birtakım kasıtlı kişilerin asılsız iddialarına dayanan bu hurafeye hakikat kisvesi giydirilemez.

    Tenasüh Fıtrat Kanunlarına Muhaliftir:

    Kâinat düzenini ayakta tutan ve hayatın devam ve bekası için vaz edilmiş bulunan sonsuz diyebileceğimiz kadar çok kanun vardır. Eşya arasındaki tenasüh, ahenk, disiplin, tertip, muvazene ve nizâm bunlarla sağlanmaktadır. Bütün kâinatı kuşatan bir ahengi ve bütün âlemi kapsayan bir dengeyi sağlayan bu kanunların koyucusu, Allahü Azimüşşân'dır (C.C.)

    Kâinatın her köşesinde, her cephesinde görülen ölçü, denge, acıma, rahmet, rızıklandırma, terbiye etme gibi kanunlar atomlardan yıldızlara kadar âlemde hiçbir şeyin başıboş olmadığını göstermekle, ruhun da başıboş kalamayacağına gösterir ve tenasüh iddiasını reddederler. Bunlardan üçü üzerinde kısaca duralım:

    l- Tenasüh, Ölçü ve Denge Kanununa Zıttır:

    Kâinatta her şey bir plân ve programdan çıkmıştır. Özenle dikilmiş bir elbise, nasıl ki, prova defterinden, terzinin ilim, ölçü, takdir ve maharetinden haber veriyorsa, kâinatta hikmetle yaratılan her şeyin ölçüsü, düzgünlüğü, ahenk ve estetiği ince nizâm ve intizamı da “Ölçü ve denge” Kanunu’ndan haber verir; Hak Teâlâ'nın adalet, ilim, hikmet ve irâdesini gösterir. Pek ince bir nazarla kâinata baktığımızda, bütün eşyadaki güzelliklerin, tenasüp ve ahengin, ölçü ve nizâmın, cazibe ve çekiciliğin, bu iki kanundan geldiğini görürüz. Çünkü, eşya arasındaki estetik ve güzellik, ince bir ölçüyü, hassas bir tartıya, maharetli bir takdir ve tâyine, yüksek bir tenasüp ve âhenge dayanmaktadır.

    Denge kanununu, birkaç örnekle açıklamaya çalışalım:

    İnsanın yaşamasına yardım eden bir kısım kanunlar vardır. Vücutta, yağ ve besinlerin parçalanmaları, enerjiye çevrilmeleri tam bir denge içerisinde olmaktadır. İnsanın erkek ve kadın olarak yaratılmasında bir ölçü ve denge mevcuttur. Ölüm ve doğum denge üzerinedir. Dünya ile güneş arasında bir denge vardır. Med ve cezir olayı, dünya ile ay arasındaki dengeyi gösterir. Faydalı ve zararlı mikroplar dengeli bir şekilde çoğalırlar. Bütün hayvanların çoğalmaları yine denge iledir. O hâlde, kâinatta denge kanunu vardır ve hiçbir şey, kendini bu kanunun dışına çıkaramaz.

    Dünyanın hareketleri, mevsimlerin geliş-gidişleri, hep bu kanun ile olur. Bütün atomlardaki sistem, denge kanununa bağlıdır. Semâdaki bütün menziller, bütün galaksi sistemleri, hep denge ile ayakta durmaktadırlar. Görülüyor ki, kâinatın her köşesinde hükmeden bir denge kanunu vardır.

    Denge kanunu, çok yönlüdür. Bunun, meselâ, kâinatta, fizikî denge, biyolojik denge, bedenle ruh arasındaki denge... gibi çeşitleri vardır.

    Bütün hayat sahiplerinin vücutlarındaki yağ ve besinlerin parçalanma ve enerjiye çevrilmeleri tam bir denge içerisindedir. Bütün hayat sahiplerinin, doğma, büyüme ve beslenmeleri ve nihayet ölmeleri hep bu biyolojik denge kanununu gösterir.

    Fiziki dengeye gelince, semâdaki bütün menziller bütün galaksiler, samanyolları, fiziki dengeyle ayakta durmaktadırlar. Atom sistemlerinden güneş sistemlerine kadar her şey bu kanunun kapsamına dahildir. Her şeyin fizikî yapısı ve dengesi, onun vazifesine göre düzenlenmiştir. Meselâ, Güneş ve Ay’ın fiziki yapıları, onların ruhları hükmünde olan vazifelerine en uygun bir şekildedir. Biri diğerinin görevini yapamaz.

    Görülüyor ki, kâinat baştan aşağıya ilim-i ilâhî'nin pergeliyle ölçülüp biçilmiş, dengelenmiş ve O'nun hakimane kıskacı altında dâimi bir denetime, gözetime tâbi tutulmuştur.

    Denge kanunu, her hayvan ruhu ile cesedi arasında da mevcuttur. Sâni-i Hakîm her ruha, mahiyet ve tabiatına uygun bir ceset giydirmiştir. Meselâ, koyunun cesedi uysal ruhuna ne kadar uygundur. O ruh, arslanın kafasını taksa, pençesini de alsa canavar olamaz.

    Hayvanların ruhları arasında da farklılıklar mevcuttur. Meselâ, ceylân ile arslanın, balık ile kuşun... ruhları mizaç, arzu, istek, hülâsa mahiyet itibariyle birbirlerinden nihayet derecede ayrıdırlar.

    Kâinatta ihatalı bir şekilde cereyan eden bu kanun gösteriyor ki, Cenâb-ı Hak, en mükemmel şekilde yarattığı insan ruhunu, en yüksek mertebeden en aşağı dereceye indirmez. yani, sarayda yaşayan insanın ruhunu, ininde pinekleyen tavşana, gölde yüzen kurbağaya veya fare kovalayan kediye sokmaz. Böyle bir hâl, yukarıdan beri açıklanan denge kanununa zıttır.

    2- Tenasüh, İmtiyaz (farklılık) Kanununa Zıttır:

    Cenâb-ı Hak, her bir mahlûkunun hüviyet ve şahsiyetini korumaktadır. Buna imtiyaz kanunu diyoruz.

    Kâinat içerisinde her türün, mahiyeti farklıdır. Herhangi bir mevcudun mahiyeti başka bir mahiyete dönüşemez. Hiçbir şeyin tabiatı onun tam zıddına dönüşmez; özelliklerini yitirmez. Meselâ, elmanın özellikleri kendisinden ayrılmaz, koparılıp alınamaz. O, hiçbir zaman, armut yahut kiraza dönüşmez.

    Bu kanun, yıldızlarda, güneşlerde, nehirlerde, dağlarda, bağlarda da geçerlidir. Çünkü, kâinatta her şey, şahsiyetiyle tekdir. Meselâ, dünya haritasında bir başka Ağrı Dağı, bir başka Nil Nehri yoktur. Denizler bile, şahsiyetlerini muhafaza etmekte, birbirlerine karışmamaktadırlar.

    Bu kanun, kâinatta öyle hakimane ve hassas bir şekilde çalışmaktadır ki, değil bütün türler, hattâ her bir fert dahi, diğerlerinden kesin çizgiler, tanıtıcı vasıflar, ayırt edici özelliklerle ayrılmıştır. Meselâ, her insan, simasından parmak izlerine kadar her şeyiyle diğer insanlardan farklı yaratılmıştır. Bu kanun, eşya arasındaki hukukun korunması için vazedilmiştir. Bütün insanlar aynı tip, şekil ve özellikleri taşımış olsalar, kimse kimseyi tanıyamaz, hayat mahvolur, hukuk zayi olurdu.

    Malûmdur ki, varlıkların nitelikleri, kişisel özellikleri, mahiyetinden ayrılmaz. Bal arısı ile karasineği ele alalım-. Her ikisinin de vücut yapıları genelde birbirlerinden farklı oldukları gibi, ayrıntıda da farklıdır. Meselâ, birinin kanat yahut ayak yapısıyla, diğerininki birbirine benzemez, bir çok belirti ve özelliklerle birbirlerinden ayrılırlar.
    Bunlar, uzuvları itibariyle olduğu gibi, ruh ve kabiliyetleriyle de birbirlerinden ayrıdırlar. Birinin ruhu gül bahçelerinden hoşlanırken, ötekininki kanalizasyon çukurlarından hoşlanır. Bu misâl dürbünüyle diğer hayvan türlerine de bakılabilir. Hiçbir hayvan türünün öz nitelikleri kendilerinden kopup, başka türe geçemez. Bu durum, insanlarla diğer hayvan türleri arasında kendini daha iyi göstermektedir.

    Meselâ, insan ruhu, bir hayvanın cesedine girmiş olsaydı, o takdirde, idrâk ve düşüncesiyle, konuşma ve yazmasıyla, san'at ve kabiliyetiyle, kısaca bütün hassalarıyla birlikte gitmesi gerekirdi. O zaman hayvanlarda da, meselâ, filozoflar, mütefekkirler, ilim adamları... olması lâzım gelirdi. Onların da kültür ve medeniyetleri, san'at ve edebiyatları... olacaktı!

    İmtiyaz kanununun zorunlu bir sonucu olarak, insanlarla hayvanlar arasında ve hayvanların kendi aralarında tenasüh olamayacağı gibi, insanlarla insanlar arasında da olamaz. Zira, bir insan, ilim ve irfanıyla, itikat ve imanıyla, zekâ ve dirâyetiyle, şefkat ve merhametiyle, hamiyet ve şecaatiyle.... bir başkasının tıpatıp aynı değildir. Meselâ, İmam-i Gazâlî'nin o nezîh ruhu; yüce vicdanı mümkün olsaydı, bugüne kadar dünyaya birçok Gazâlî'lerin gelmesi gerekirdi. Ve yine, birçok İbn-i Sinalar, Eflatunlar... gelmiş olacaktı. Hakikatte ise, böyle bir şey gerçekleşmemiştir.

    Bir insanın, hem tahsil hayatında, hem de mezuniyetinden sonra çalıştığı bütün vazifelerinde hüviyet ve şahsiyetini devam ettirmesi gösteriyor ki, onun, "Sicil Dosyası" ölümünden sonra da ondan ayrılmayacaktır. O, bu hüviyetiyle Mahkeme-i Kübrâ'da (ahirette), en küçük ayrıntılarına varıncaya kadar hayatın hesabını verecektir. Cenâb-ı Hakk'ın sonsuz adâleti, Hâşir'de öyle bir genişlikte tecelli edecektir ki, değil insanlar, bütün hayvanlar bile hüviyetleriyle dirilecek ve muhasebeye tâbi tutulacaklardır. Bu hakikatin gerçekleşmesi, imtiyazı gerektirmektedir.

    İmtiyaz kanununun en büyük amacı, en büyük hikmeti ve en mühim sonucu âhirete bakar. Mizân-i Kübrâ'da, her fert, Kur'ân-ı Azîmüşşan'ın ifadesiyle, "Zerre Miskal" (en küçük ölçüde) hayır ve şerrin hesabını verecektir. Bu muhasebenin neticesi olarak, Cennet ehlinin her birisi, imân, amel ve takvası ölçüsünde ayrı ayrı nimetlere ve makamlara mazhar olacaktır. Cehennem ehlinden her bir fert de, küfür ve isyanının ağırlığına göre, farklı azaplara mâruz kalacaktır. Bu hakikatin gerçekleşmesi, her ferdin, hüviyet ve şahsiyetini muhafaza etmesine ve diğer hayat sahiplerinden ayrılmasına bağlıdır.

    3. Tenasüh İddiası ‘Rezzâkiyet Kanununa’ (rızıklandırma, besleme) da Aykırıdır:

    Her türün rızkı, o nevin şahsiyet ve hüviyetine, kadr ü kıymetine göre tâyin ve taksim edilmiştir. Cenâb-ı Hak, şuuru, idrâki ve konuşma kabiliyetini içeren en büyük hayat mertebesini insana verdiği için çokluk ve kalite itibariyle en müstesna, en lâtif, en gıdalı, en zarif nimetleri onun sofrasına sermiştir. Meselâ, tavuk yem ve darı ile yetinirken, insan tavuk ve yumurta yemektedir. Koyun, diken ve saman yerken, insan et ve süt ile beslenmektedir. Dünyada bile, davet ve kabullerde ‘protokol’ gözetildiğine göre, insana bu kadar önem veren Rezzâk-i Kerîm, elbette, onu insaniyet sofrasından alıp, bir başka hayvanın cesedine sokarak onun sofrasına oturtmaz. O'nun hikmet ve rahmeti, buna müsaade etmez.

    4. Tenasüh, İnsaniyetin Kıymet Ve Şerefini Hiçe İndirir:

    Cenâb-ı Hak, insanı en yüksek bir tarzda yaratmıştır. Bütün bitki ve hayvanları ona hizmetkâr yapmıştır. Meselâ, ağaç, meyvesiyle, inek, sütüyle; koyun, etiyle... insanın yardımına koşturulmakta, onun için çalıştırılmaktadır. O, cihanın süsü, arzın halifesidir. Cenâb-ı Hak, Kâinat Sarayı'nı, bütün müştemilâtıyla onun için yaratmış, tanzim ve tertip etmiştir. Bu sarayın azameti, haşmeti, ziyneti... hep o misafirin şerefini, makbuliyetini ve Allahü Azimüşşân yanındaki itibarını, kadr ü kıymetini göstermektedir.
    İnsan, Cenâb-ı Hakk'ı tanımak ve O'na ibâdet etmek için yaratılmıştır. Bu hikmete binâen, ona pek kıymetli cihazlar takılmış, geniş yetenekler verilmiştir. Evet, insan, yerlerin ve göklerin kaldıramadıkları bir emaneti taşımaktadır. Elbette, kâinatın neticesi, meyvesi olan insanın bu kâinattan daha büyük ve daha ehemmiyetli bir amacı olmalıdır. Bu gaye ise, ancak yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, Allah'ı bilmek. O'na gerçekten kul olmaya çalışmak, O'na muhabbet edip rızâsına nail olmak ve böylece Cenâb-ı Hakk'ın sonsuz ziyafet yeri olan Cennet'e lâyık bir kıymet almak ve orada, beden ve ruhuyla ebedi bir hayat sürmektir.

    İşte tenasüh hurafesi, insanın mahiyetine, hakikatine ve ona verilen bu değere ters düşer. Elbette, insana bu kadar kıymet veren Hakîm-i Rahîm, onun ruhunu nihayet derece aşağı düşürüp rezil etmez, noksanlaştırma, hafife almaz. İnsanın ruhuna hizmet eden aciz bir hayvan cesedine sokmaz. Elmas kıymetinde yarattığı o ulvi ruhu kömür derecesine indirmez.

    Tenasüh Safsatası Allah'ın (C.C.) Emir ve İrâdesine Zıttır:

    Cenâb-ı Hakk'ın tasarrufu her şeyi kapsamaktadır. Her mahlûk gibi insan da, bu tasarrufun dışında değildir.

    İnsan, düşünceleriyle, meyilleriyle, arzularıyla... her an durmadan değişmektedir. Bütün bu değişiklikler hem zaman, hem de mekân itibariyle olmaktadır. Bilip yaşadığımız bu hakikati, Allahü Azîmüşşân Kuran-ı kerimin bir çok âyetlerinde, farklı yönleriyle ifade etmektedir. Bu âyetlerden bir kaçını, meâlen takdim edelim:

    "Şânım hakkı için biz insanı çamurdan (süzülmüş) bir hülâsadan yarattık. Sonra onu sarp ve metin bir karargâhta bir nutfe yaptık. Sonra o nutfeyi bir kan pıhtısı hâline getirdik, derken o kan pıhtısını bir çiğnem et yaptık, o bir çiğnem eti de kemik (ler)e dönüştürdük. Suret yapanların en güzeli olan Allah'ın şânı (bak) ne yücedir! Sonra siz bunun arkasından, hiç şüphe yok ki, ölüler (olacaksınız). Sonra siz kıyamet gününde muhakak dirilip kaldırılacaksınız. " (Mü'minûn: 12,13,14,15,16)

    Bu âyetler, insanın ilk yaratılışından tâ kıyamet gününde diriltilmesine kadar geçirdiği bütün hâl ve merhalelerde, yalnız ve yalnız Allahü Azîmüşşân'ın tasarrufu altında olduğunu göstermektedir. Bu âyetlerde, yaratılışa ait ince sırlar ve hikmetler dokuz aşamada ifade edilmektedir.

    1- Hak Teâlâ, beşerin kalıp ve şekli mevcut değilken, insan tohumuna da gerek kalmadan, Hz. Âdem'in süzülmüş bir çamurdan, taklitsiz ve gayet mükemmel bir şekilde, yaratıldığını ifade etmektedir.

    2- İnsan neslinin bekası için ana rahminde yerleşen spermin, yani beyaz kanın yaratılmasını beyan etmekte, neslin devamını kanunlaştırmakta, kudretinin tasarrufunu nazara vermektedir.

    3- İnsan mahiyetini, nutfeden alâkaya, yani spermden kan pıhtısına dönüştürüldüğünü, ifade ile değişmedeki yükselme ve terbiyeyi nazara vermektedir.

    4- Sonra, o mahiyetin alâkadan mudgaya, yani kan pıhtısı hâlinden bir çiğnemlik et parçası hâline dönüştürüldüğünü ifâde buyurmaktadır.

    5- Daha sonra, onun, beden çatısını teşkil edecek temel direk ve sütunlarının yaratılışını akla göstermektedir. İşte bu safha, mudgadan izama geçiş, yani, bir çiğnemlik et parçasından kemiklerin yaratılmasına geçiş safhasıdır.

    6- Bu merhaleden sonra, o kemiklere et giydirildiğini buyurarak, tasarrufundaki güzellik ve hikmeti vicdan ve akıllara havale etmektedir.

    7- "Sonra onu, bambaşka bir halk ve icat ile inşâ eyledik." fermanıyla da, insana takılan bütün maddi ve mânevi cihazları nazara vererek, insanın ne derece nazlı, lâtif, mükemmel yaratıldığını ifade etmektedir. Artık boy ve endamı ile, seziş ve duyusuyla, his ve vicdanı ile, ruh ve kalbi ile bir san'at hârikası, bir hilkat şaheseri "Allah’ın isimlerine ait hayret edilecek şeylerin fihristi ", "Allah’a ait fiil ve işlerin bir ölçeği" ve "Kâinattaki âlemlerin bir ölçütü" olan insanın yaratılışı tamamlanmıştır. İnsanı bu nitelikte yaratan Zât-ı Akdes, elbette Ahsenü'l-Hâlıkîn'dir (yaratıcıların en mükemmeli). İnsan da, yaratılmışların en güzelidir. İnsanı bu derece üstün fıtratta yaratan Cenâb-ı Hakk, onun ruhunu hiç hayvanların seviyesine indirir mi?

    8- Sonra, onun iradesiyle ölümü tadacağımızı,

    9- Sonra da, muhakkak kıyamet gününde diriltileceğimizi buyurmaktadır.

    Âyetlerde geçen dokuz merhale gösteriyor ki, insan hayatının hiçbir safhası, hiçbir anı Allahü Azimüşşân'ın tasarruf ve irâdesinden hariç değildir. Hükümranlığı ebedi olan Cenâb-ı Hakk'ın, insanı bu derece ulvi yaratmasının hikmeti, onu birtakım ciddi emanetlerle, büyük tekliflerle sorumlu kılmak içindir. Halife-i arz olduğunu iradesiyle, hayat ve felsefesiyle tescil ettirmesi içindir. Ebedi saadete aday olduğunu imanıyla, ahlakıyla, ameliyle, hayatı ile göstermesi içindir. Elbette, Cenâb-ı Hak, insanı ne dünyada, ne de âhirette kendi hâline bırakmaz. Evet, Âyet-i Kur'aniye'nin beyanıyla, kıyamet kopacak ve her insan tek tek hesaba çekilecektir. Peygamberlerin en büyük bir dâvası, iddiası âhiret olduğu gibi, Kur’ân-ı Kerîm'in de dörtte üçü haşirden, âhiretten bahsetmektedir. Güneş gibi zahir olan bu hakikate karşı, tenâsühçülerin vehim ve vesveselerinin ne önemi olabilir?

    Tenasüh Hurafesi İnsanın İrâdesine Zıttır:

    Ruhun, bir insan bedeninden herhangi bir hayvan bedenine oradan da başka bedenlere geçmesini bir fikir olarak ele alırsak, bu hususta iki ihtimal karşımıza çıkar:
    Tenasüh, ya Cenâb-ı Hakk'ın emir ve irâdesi ile yapılmakta veyahut ruhun, kendi tercih ve iradesiyle olmaktadır. Birinci şıkkın imkânsızlığı, yukarıda yapılan izahlardan anlaşılmıştır.

    İkinci ihtimale, yani, ruhun bir bedenden diğerine, kendi tercih ve iradesiyle göçtüğüne gelince, burada da iki yol söz konusudur. Ruh bu göçü, ya şuurlu olarak veya şuursuz olarak yapmaktadır. Ruh şuursuz ise, zaten tercih yapması imkânsızdır. Zira, hareketleri aklın ve şuurun dışındadır. Ruhun, herhangi bir cesedi kendi iradesiyle tercih etmesi ihtimali ise, sayısız imkânsızlıklara bina edilmiş, utanç verici bir safsatadır. Şöyle ki:

    "Ruhun irâdesi kendi elindedir" demek, ruhun tercih sahibi olduğunu kabul etmek demektir. Madem tercih sahibidir, o zaman ruhun şuurlu olduğu, beğenmek, seçmek ve ayırmak gibi meziyetlere sahip bulunduğu kabul edilecektir. Çünkü, tercih, şuur ve muhakemeye dayanır. Madem ki, ruhun şuur ve muhakemesi vardır; öyleyse o, hiçbir zaman bir hayvan cesedine girmeyi tercih etmeyecektir. Demek insan ruhunun, bitki ve hayvanların cesetlerine girmesi ihtimali yoktur.

    Kabul edelim ki, ruh, kendi iradesiyle hayvanlara göç ediyor. O zaman karşımıza, çözülmesi mümkün olmayan zorluklar çıkar. Meselâ, bu teoriye göre, ruhun durup dinlenmeden, usanmadan ve hattâ utanmadan her tür hayvanın döl yatağına girmesi lazım gelir, daha açık bir ifâdeyle, karada, havada ve denizde yaşayan sayısız hayvanların yumurtalarında veya gen ve kromozomlarının yanında, her zaman hazır bulunması gibi bir safsataya kapı açılır. Akıldan binler derece uzak, muhal ve bâtıl böyle bir mesleği, değil insan, hayvan dahi kabul edemez. Akla gelen diğer bir muhal de şudur: Faraza, ruh hangi anne babayı tercih ediyorsa, onların çiftleşmesi anında, orada hazır bulunması gerekir. Acaba o anda ruhun nöbet yeri neresidir?

    Ruh, ister içeride, ister dışarıda beklesin, bu noktada şu muhaller ortaya çıkar: Ruh ile döl yatağında toplanan erkek ve dişi genler, rahim, cinsel organlar, onları döllendiren şehvet, şehvetin dayandığı enerji, enerjinin elde edildiği vücut, vücudu besleyen gıda maddeleri arasında, kısacası bunlarla kâinat arasında bir anlaşma yapıldığını kabul etmek gerekir. Bunların imkânsızlığı açıktır. Meselâ, dişi ve erkek genler "İştah ve Şehvet Kanunu"na göre çalışır. Halbuki bu kanun kapsamlıdır. Bütün hayat tabakalarına kapsamı olan bu İlâhi Kanunu, âciz bir insan ruhu ile erkek ve dişi genlerin emir ve irâdesine vermek divaneliktir. Allah'ı bilmemektir. Sorular ve imkânsızlıklar, artık bu noktada sonsuza doğru uzar gider.

    Bilinen bir hakikattir ki, cesedin döl yatağında büyüyüp gelişmesi, büyüme kanununa bağlıdır. Cesette nihayet derece intizam bulunduğundan, onun yapılması nihayetsiz ilim, kudret ve iradeyi gerektirir. İnce hikmetlerle dokunan, gayet önem ve intizamla yaratılan bu cesedin plân ve programını, âciz ve câhil bir ruha vermek büyük bir hezeyandır. Bu safsata kabul edilirse, şu sorulara ne cevap verilecektir? Farz ediniz ki, ruh döl yatağında beğendiği hayvanın tohumunu buldu. Bu tohumun erkek veya dişi olduğunu bizzat kendisi mi tespit ediyor, yoksa herhangi bir laboratuarda mı tespit ettiriyor? Bu tohumları, erkek veya dişi hâline kendisi mi sokuyor? Yoksa ruh, gah erkek, gah dişi bir hayvanın cesedine mi giriyor? Böylece, bir zaman erkek, bir zaman dişi olarak mı yaşıyor? Veya erkekse, her zaman erkek; dişiyse, her zaman dişi bir hayvanın cesedine mi giriyor? Dünyaya geldiği zaman mazisini, erkek ve dişi olarak yaşadığı bedenleri neden hatırlamıyor? Bunu milyarlarca insan hatırlamıyor da, üç-beş tane çocuk veya psiko-manyak mı hatırlıyor?

    Aynı döl yatağına birden fazla ruh tâlip olunca, anlaşmazlıklarını kur'a ile mi, kavga ile mi, yoksa ikna ile mi hallediyorlar? Hem ruh, ne diye bir hayvan cesedine girsin?

    Buraya kadar ifade ettiklerimizden anlaşılmıştır ki, tenasüh hurafesi, mantık ve muhakeme, hikmet ve hakikat, hak ve hukuk, akıl ve vicdan açısından bâtıldır, hurafedir, safsatadır. Ve yine, bu izahların ışığında görüldü ki, tenasüh iddiası kâinatta geçerli kanunlara aykırı düşmekte, her bir kanun hikmet ve hakikat dili ile bu hurafenin bâtıl olduğunu haykırmaktadır. Diğer taraftan tenasüh iddiası, Zât-i Akdes'in hikmet ve adaletine, rahmet ve inayetine... karşı bir alay etme, nihayetsiz bir cinayettir.
    Şimdi düşünelim: Acaba, bu iddiadan daha hurafe ve bâtıl ne vardır! Böyle bir iddia gericiliğin, yobazlığın, cehalet ve ön yargılılığın en katmerlisi değil de nedir?

    Tenasüh, Ruh-Beden İlişkisine de Ters Düşer:

    Tenâsühçülere şöyle bir soru soralım: Her hane, içinde oturanın, boyuna posuna, endamına, kıymetine göre düzenlenir. Saray sultana göre, kafes kanaryaya göre yapılır. İşte, haneler ile içinde oturanlar arasındaki bu ilişki, en ileri düzeyde ruhlar ile cesetler arasında mevcuttur. Hâkim-i Mutlak, koyunun cesedini, onun sevimli ruhuna, aslanın cesedini de, onun haşin ruhuna uygun gelecek şekilde yaratmıştır. Bunun şahitleri, canlıların türleri, hattâ fertleri adedincedir. Rahîm-i Zülkemâl, ebedi saadete namzet olarak yarattığı, akıl, hafıza ve hayâl ve daha nice dış ve iç duygularla donatıp bezettiği insan ruhuna, tefekkür, ibâdet, şükür gibi yüce görevleri yapmaya en elverişli bir beden giydirmiştir. Malumdur ki, bir mahiyetin özellikleri, o mahiyetten ayrılmaz. Bu hakikate göre, insan ruhu, faraza bir hayvan bedenine girse, düşünmesine tefekkürüne devam etmek isteyecek, bildiklerini anlatmak, marifetlerini sergilemek arzu edecektir. Bulunduğu ceset, buna hiçbir cihette elverişli olmayacağından hayatını devam ettiremeyecektir. İnsan bedeninde bile, bazen sıkılan, bunalım geçiren bir ruh, elbette hayvan bedeninde yaşayamayacaktır.

    İşte, tenasüh fikrine saplananlar, dünyadaki görevini bitirdiğinde bedenden ayrılan bu saygı değer konuğu, bazen kümese sokup insanlardan ürkütmekte, bazen arslana yerleştirip ceylânlara saldırtmakta, bazen da kurbağaya gönderip, suya sokup çıkarmaktadırlar. O lâtif misafirin önüne bazen kum, bazen hayvan yemi, bazen ot ve saman koymakta, hikmete isyan etmekte, hakikate ters düşmektedirler. Bazen, hayatta iken tavuk yiyen o misafiri, öldükten sonra tavuk bedenine sokup, gah insanlara, gah tilkilere yedirmektedir! Tenâsühçüler, hamam böceğindeyken herkesten ve her sesten ürken, dipte köşede ne bulursa onunla kanaat eden bir ruhu, kaplan bedenine sokunca hareketli ve kahraman yapmakta ve ceylân etine âşık etmektedirler.

    Ve yine tenâsühçüler, bir ruhu günde birkaç bedene sokmakta, meselâ, sabahleyin bir keçide, ikindiye kadar öküzde, akşama kadar inekte yaşamakta, gece de maymun olarak yatırmaktadırlar.

    Tenâsühçülere göre, bugün ceylâna saldıran kaplan, belki de dün ceylân idi. Veya bugün bu safsatayı savunan tenâsühçü belki de dün bir yılan idi. Sakın, tenâsühçülerin zehirli fikirleri, yılanlık dönemlerinden kalmış olmasın?!

    Sonuç olarak, cesetlerle ruhlar arasındaki mükemmel uygunluk ve ahenk, gösteriyor ki, Cenâb-ı Hak, bu cihana merkez olarak yarattığı, doğuştan medeni kılıp, ilim ve irfan ile sinesini genişlettiği, arza halife ve mahlûkat kafilelerine kumandan tâyin ettiği insanın ruhunu, ölümden sonra hayvanların cesetlerinde gezdirmez; bitkilerde, madenlerde dolaştırmaz; onu hakir ve zelil etmez.



  2. 30.Ocak.2008, 18:45
    1
    Devamlı Üye



    Soru
    İslam dininde reenkarnasyon varmıdır? Özellikle Hatayda geçmiş yaşantılarını hatırlayıp; bu benim annemdi, ben burda yaşamıştım gibi tanımlamalarla çoğu şeyi bilip söylüyenler var. Bunlar nasıl geçmiş yaşantılarını hatırlayıp, doğru bilgiler verebiliyor.

    Cevabımız

    Değerli Kardeşimiz;

    Ruhun, bir bedenden diğer bir bedene geçişini kabul eden bâtıl inanışa tenasüh denilmektedir. Bu inanca göre, bedenler ruhların kalıpları gibidir; ruh, kalıptan kalıba, bedenden bedene göç etmektedir, insan ruhu, cesedini terk ettikten sonra, karada, havada, yahut denizde yaşayan herhangi bir hayvanın bedenine girmekte, oradan da başka bir hayvanın bedenine, sonra, tekrar diğer bir insanınkine girerek varlığını devam ettirip gitmektedir.

    Hattâ bâzı iptidaî kavimler, insan ruhunun, önce madenlere, sonra bitkilere, daha sonra insanlara geçerek bir döngü şeklinde bir bedenden diğer bir bedene hicret ettiğine inanmışlardır. Fisagor, "Ruh, tamamen maddeye baskın gelinceye kadar beden değiştirir." diyerek bunu, bir felsefi teori haline koymaya çalışmıştır. Tâ ilkçağlara kadar uzanan bir görüş, daha çok basit fikirli insanlarca kabul görmüştür. Semavî kitaplara, inanmayan, peygamberlerin tebliğlerinden uzak olanlar, Allahü Azimüşşân'ın âhiretteki ebedî ve dâimi menzillerini kavrayamadıklarından, yahut dar düşüncelerine sığıştıramadıklarından, fıtratlarındaki ebediyet arzusunu tatmin ve teskin edebileceği zannıyla bu fikre saplanıp kalmışlardır. Bu yanlış inanışa, zamanla felsefi bir kılıf bile giydirilmiştir.

    Tenasühün Tarihçesi:

    Tenasüh fikrinin, ilkönce nerede doğduğu hakkında ihtilâflar vardır. Bâzı kaynaklara göre, bu teorinin kaynağı Eski Mısır'dır. Tarihçi Herodot da aynı kanaattedir. Eski Mısır'da, ölen bir kimsenin ruhunun, hayvanların, bilhassa kuş ve yılanların cesetlerine geçerek hayatını devam ettirdiğine inanılırdı. Mısırlılar, ruhun, ölümün hemen akabinde bir hayvan cesedine girdiğine, havada, karada ve suda yaşayan pek çok hayvan cesedini dolaştıktan sonra, tekrar insan cesedine döndüğüne inanırlardı. Firavunlar devrinde, Piramitlerin yapılması, bu kaba hurafenin etkisiyledir.

    Bazı kaynaklarda, bu köhne safsatanın, Mısır'da tahsilini yapan Fisagor tarafından Yunanlılara ve böylece, Batı Dünyası'na götürüldüğü kaydedilmektedir.

    Doğu'da ise, tenasüh görüşü daha yaygın bir şekilde, Hindistan'da görülmüştür. Ganj ve Sent nehirlerinin sıcak havzalarında yaşayan insanlar, öldükten sonra ruhlarının, kuşların hayatında devam edeceğine inanırlardı.

    Dinler Tarihi araştırıldığında görülür ki, bu hurafe, Eski Mısır ve Hind'den önce, çok tanrıya inanan, iptidaî kavimlerin inanışları içerisinde de vardır. Keza, Totemizmde de, tenasühün izlerine rastlanmaktadır.

    Eski insanlar, ruhların yalnız insan bedenlerine değil, aynı zamanda hayvanlara, bitkilere ve cansız varlıklara da göç ettiklerine inanmaktaydılar. Bu sebeple, ruhun bir insan bedeninden diğer bir insan bedenine intikaline "Nash", kendi ruh kabiliyetine uygun bir hayvanın bedenine göçüne "Mash", nebatlara intikaline "Rash", maden ve cansızlara intikallerine de "Fash" denilmiştir.

    Bu hurafe, Eski Yunan, Mısır, Hind, Çin ve İran'da farklı şekillerde ortaya çıkmıştır. Meselâ, Hindistan'da tenasüh görüşü bütün varlıklara genelleştirilmiştir. Buda ve Brahman dinlerinde mistik bir şekle bürünmüştür. Neticede şöyle bir inanış benimsenmiştir. “Temizlenen ve günahsız ruhlar Nirvana'ya erişir, günahkâr ruhlar da temizleninceye kadar, hayvan cesetlerinde dolaşırlar.”

    Eski Mısırlılar ise, tenasühü, yalnız insandan hayvana, hayvandan da tekrar insana göç şeklinde kabul etmişlerdir.

    Eski Yunan'da, felsefe tarihinden anlaşıldığı kadarıyla, tenasüh görüşüne, önce Fisagor, Eflâtun, sonra da, Yeni Eflâtuncular tarafından felsefi bir elbise giydirilmeye çabalanmıştır.

    İptidaî olarak, Mısır'da ortaya çıkan bu köhne görüş, Hint'te mistik şekle, Yunan'da felsefi şekle sokulmuş, İran'da ise bu bâtıl inanca bir ahlâki meslek ve din süsü verilmiştir. Bu görüş, Zerdüşt ve Mezdekiler gibi dini gruplarda taraftar bulmuştur.

    İran'da, eskilerden gelen bu bâtıl felsefe, Şiîlik perdesi altında Gulat gibi bâzı Şiî kollarına geçmiştir. Maalesef, bu ilim ve fikir asrında bile, hâlâ bu safsataya inananlara rastlanmaktadır! Bunlar, fikren tâ İlkçağlarda dolaşan ve bu asrın çalkantıları içerisinde bunalımlar geçiren kimselerdir.

    Görülüyor ki, Eski Yunan, Hint, Mısır ve Mezopotamya'da rastlanan bu inanış, daha sonra, kuvvet ve te'sirini yavaş yavaş kaybetmiş, semavi dinlerin, bilhassa İslâm Dini'nin yayılıp gelişmesi ile, fikir dünyasından büsbütün silinip gitmiştir.

    Fakat asrımızda, bu safsatayı yeniden sergilemek isteyen bâzı kasıtlı simalara rastlanmaktadır. Bunların başında Fransız Charles Fourrier ve Pierre Lerou gelmektedir. Bunların her ikisi de katı birer sosyalisttir. İdeolojileri icabı, ruha inanmamaktadırlar. Buna rağmen, bu materyalistler semavi dinlerdeki âhiret inancını zedelemek kastıyla, tenasüh fikrine sarılmakta ve böylece sapık ideolojilerine malzeme hazırlamak istemektedirler. Bugün de, bu hurafeye rağbet gösterip onu yaymak, propaganda etmek isteyenler, maddeci tezgâhtarlardan başkası değildir.

    Tenasüh İddiasının Bâtıl Olduğunu Gösteren Deliller:

    Bütün semavi dinlerin akîde ve esaslarına zıt düşen tenâsüh fikrinin hiçbir ilmi dayanak noktası yoktur. Tenasüh fikrini iddia edenlerin sayısı, dünya nüfusu içerisinde istatistik (!) değerlendirmelere giremeyecek kadar azdır.

    Bu iddiayı çürüten delillere geçmeden önce şunu belirtelim:
    Kâinatta yıldızlardan zerrelere kadar her bir varlık, her mahlûk mutlak bir irâdenin, kapsamlı bir ilmin, kahhâr bir kudretin tasarruf ve hâkimiyeti altındadır; bir düzenin esiridir. Yani, bütün varlıklar, Allah'ın tedbir ve tanzimiyle konup kaldırılmaktadır. Dünün mutlak ilim ve iradesiyle vazife görmektedir. O haşmetli güneşlerin, o uçsuz bucaksız sistemlerin, yaratıldıklarından bu yana "Kemâl-i intizam ve hikmet ile bir saniye kadar şaşırmayarak hareket etmeleri ve vazife görmeleri" gösteriyor ki, ruhlar ve bedenler başıboş olamaz, bu nizâma muhalefet edemezler. Ruhu, bu nizâmın dışına çıkaran tenasüh iddiası, hikmet-i İlâhiyye'ye tamamen zıt ve Allahü Azimüşşân'ın lütuf, kerem, ihsan ve inayeti gibi kutsi sıfatlarına büyük bir iftiradır.

    Evet, Cenâb-ı Hakk'ın hikmet ve rahmeti bu çirkin hurafeyi reddeder. İnsanı âleme halife ve sultan yapan, yer ve gökleri onun emrine veren, âlemin özü ve özeti olarak onu en yüksek fıtratta, en mükemmel surette, en geniş kabiliyette yaratan Kudret-i İlâhiyye, bu mahiyetteki bir ruhu hiç, binler derece aşağıya düşürerek farelerin, köpeklerin, yılanların... daha ayıbı maymunların cesetlerinde dolaştırır mı? Adalet ve hikmeti, rahmet ve şefkati, lütuf ve ihsanı buna müsaade eder mi? Bu hâl, O Hakîm-i Zülcelâl'in, hâşâ sânına yakışır mı?

    Dinimiz, insanlara o kadar önem vermiştir ki, kabirlerinin çiğnenmesine bile müsaade etmemiştir. Kabristanlardaki kemikleri ve o kemikleri misafir eden topraklan çiğnemeye müsaade etmeyen Hak Teâlâ, hiç insan ruhunu, hayvanların cesetlerinde barındırır mı?

    Kendisine, "Köpek" denildiğinde kızan insanoğlunun ruhunu, Cenâb-ı Hak hiç köpek cesedine sokup da oğlunun kapısına bağlatır mı? Yahut eşeğin bedenine sokup, oğlunu ona bindirir mi?

    Tenasüh iddiası, Cenâb-ı Hakk'ın vâdine de zıttır. Zira, Cenâb-ı Hakk'ın emir ve yasaklarının gereği mutlaka gerçekleşecektir. Mü'minlere Cennet'i vaat etmiştir ve bu vaadini yerine getirecektir. Ulûhiyyetini inkâr eden şerir insanları, kâfir ve münafıkları da ebedi azap ile cezalandıracaktır. Ne mü'minler mükâfatsız kalacaklar, ne de kâfir ve münafıklar, tenasüh iddialarıyla azaptan kurtulabileceklerdir.

    Tenasüh, iddiası, peygamberlerin gönderilmeleri ve semavî kitapların indirilmeleri hakikati ile de bağdaşamaz. Eğer ruhlar, dünyada başıboş bırakılsalar ve hareketlerinde serbest olsalardı, peygamberlerin gönderilmelerine ve kitapların indirilmesine ihtiyaç kalmazdı. Peygamberlerin en büyük dâvaları, Allah'ın varlığı ve birliğinden sonra ebedî hayattır, âhiret hayatıdır. Cenâb-ı Hak onları, insan türünün terakki ve tekâmülünü te'min etmek, beşerin bakışını ebedî hayata çevirmek için gönderilmiştir. Tenasüh, peygamberlerin gönderilmesi ve kitapların indirilmesi hakikatlarıyla da tam bir çelişki içindedir.

    İnsanın mükerrem bir mahlûk olarak yaratıldığını, semâvât ve arzın, gece ve gündüzün, hayvan ve bitkilerin onun emrine verildiğini, küre-i arza halife tâyin edildiğini, "Ahsen-i takvimde, seçkin bir surette yaratıldığını, bir kısım meleklerin, onu gözetmek ve muhafaza etmek için çalıştırıldıklarını, bakî bir hayata mazhar kılındığını, mü'minlerin ebedî olarak Cennet'te, kâfirlerin Cehennem'de kalacaklarını bildiren Kur’ân-ı Mübîn de tenasüh iddiasını tamamen reddetmektedir.

    Tenasüh iddiasının tutarsızlığına bu kısa bakıştan sonra konuyu biraz daha geniş olarak izaha çalışalım.

    Tenasühün Mantık ve Hukuk Açısından Tutarsızlığı:

    Tenasüh varsa ve gerçek ise, bütün insanları kapsaması, az çok her insanın, hâlihazır bedenine girmeden önce misafir olduğu bedenleri ve o bedenlerde iken yaptığı işleri hatırlaması gerekir. Milyarlarca insanın yaşadıkları, bilmedikleri ve inanmadıkları bir hurafeyi, ısrarla piyasaya sürmenin mantık ve muhakeme açısından hiçbir değeri olamaz. Bu hurafe, insanların zihinlerine hangi maksatla yerleştirilmek istenmektedir? Doğrusu, bu husus düşündürücü ve ibret vericidir.

    Tenasüh iddiasında bulunan üç grup insan vardır: Bunlar, birkaç çocuktan, psikopat ve ideolojik düzenbazdan ibarettir.

    Bugüne kadar, sadece birkaç çocuk, başka cesetlerde yaşadıklarını iddia etmişlerdir. Halbuki, altı veya yedi yaşlarındaki bu çocukların sözleri, hukuk ve ilim açısından bir değer taşımaz. Çünkü, bunlar reşit değildirler. Kendi çocukluk dünyalarını yaşayan, henüz doğruyu yanlıştan ayırma yeteneği olmayan, hayâl ile gerçeği ayırt edemeyen çocukların sözleriyle bir iddia ispat edilemez. Zira, çevrelerini kendileriyle meşgul etmek, ilgilerini çekmek, itibarlarını yükseltmek, tanınmak ve "aferin" almak gibi birtakım psikolojik te'sirler altında kalabilirler. O halde, onların ciddiyetten uzak, hayâl mahsûlü konuşmalarının hukukî ve ilmî bir değeri olamaz.

    Zaten, tespitlere göre, kendilerine tenasüh isnat edilen bu çocukların, sayıları üç-beş kişiyi geçmemektedir. İşte, bütün tenâsühçülerin dayandıkları delil ve bağlandıkları ip bu çocukların saçma sapan sözlerinden ibarettir.

    Psikopatlara gelince, bunların aklî dengeleri bozuktur; ifadelerinde çok yönlü çelişkiler mevcuttur. Ciddi bir tedaviye muhtaç olan bu insanların ifadeleri üzerinde yorum yapmanın abes olduğu açıktır. Bunların beyanları da hukuk açısından geçersizdir; ciddiye alınmaz.

    Tenasüh fikrini kabullenen üçüncü grup da, belli bir ideoloji namına hareket eden samimiyetsiz ve kasıtlı kişilerdir. Allah'a ve âhirete inanmayan bir kısım dinsiz ve materyalist insanlar kasten, milleti ifsat etmek, dinî eğilimleri kırmak, umumî inanış ve inancı sarsmak için, para ve menfaat karşılığında uydurma olaylar hazırlamakta, üç-beş zavallıyı teyp gibi kullanıp, kamuoyunu bulandırmak istemektedirler.

    Netice olarak, birkaç çocuğun, bir grup psikopatın ve birtakım kasıtlı kişilerin asılsız iddialarına dayanan bu hurafeye hakikat kisvesi giydirilemez.

    Tenasüh Fıtrat Kanunlarına Muhaliftir:

    Kâinat düzenini ayakta tutan ve hayatın devam ve bekası için vaz edilmiş bulunan sonsuz diyebileceğimiz kadar çok kanun vardır. Eşya arasındaki tenasüh, ahenk, disiplin, tertip, muvazene ve nizâm bunlarla sağlanmaktadır. Bütün kâinatı kuşatan bir ahengi ve bütün âlemi kapsayan bir dengeyi sağlayan bu kanunların koyucusu, Allahü Azimüşşân'dır (C.C.)

    Kâinatın her köşesinde, her cephesinde görülen ölçü, denge, acıma, rahmet, rızıklandırma, terbiye etme gibi kanunlar atomlardan yıldızlara kadar âlemde hiçbir şeyin başıboş olmadığını göstermekle, ruhun da başıboş kalamayacağına gösterir ve tenasüh iddiasını reddederler. Bunlardan üçü üzerinde kısaca duralım:

    l- Tenasüh, Ölçü ve Denge Kanununa Zıttır:

    Kâinatta her şey bir plân ve programdan çıkmıştır. Özenle dikilmiş bir elbise, nasıl ki, prova defterinden, terzinin ilim, ölçü, takdir ve maharetinden haber veriyorsa, kâinatta hikmetle yaratılan her şeyin ölçüsü, düzgünlüğü, ahenk ve estetiği ince nizâm ve intizamı da “Ölçü ve denge” Kanunu’ndan haber verir; Hak Teâlâ'nın adalet, ilim, hikmet ve irâdesini gösterir. Pek ince bir nazarla kâinata baktığımızda, bütün eşyadaki güzelliklerin, tenasüp ve ahengin, ölçü ve nizâmın, cazibe ve çekiciliğin, bu iki kanundan geldiğini görürüz. Çünkü, eşya arasındaki estetik ve güzellik, ince bir ölçüyü, hassas bir tartıya, maharetli bir takdir ve tâyine, yüksek bir tenasüp ve âhenge dayanmaktadır.

    Denge kanununu, birkaç örnekle açıklamaya çalışalım:

    İnsanın yaşamasına yardım eden bir kısım kanunlar vardır. Vücutta, yağ ve besinlerin parçalanmaları, enerjiye çevrilmeleri tam bir denge içerisinde olmaktadır. İnsanın erkek ve kadın olarak yaratılmasında bir ölçü ve denge mevcuttur. Ölüm ve doğum denge üzerinedir. Dünya ile güneş arasında bir denge vardır. Med ve cezir olayı, dünya ile ay arasındaki dengeyi gösterir. Faydalı ve zararlı mikroplar dengeli bir şekilde çoğalırlar. Bütün hayvanların çoğalmaları yine denge iledir. O hâlde, kâinatta denge kanunu vardır ve hiçbir şey, kendini bu kanunun dışına çıkaramaz.

    Dünyanın hareketleri, mevsimlerin geliş-gidişleri, hep bu kanun ile olur. Bütün atomlardaki sistem, denge kanununa bağlıdır. Semâdaki bütün menziller, bütün galaksi sistemleri, hep denge ile ayakta durmaktadırlar. Görülüyor ki, kâinatın her köşesinde hükmeden bir denge kanunu vardır.

    Denge kanunu, çok yönlüdür. Bunun, meselâ, kâinatta, fizikî denge, biyolojik denge, bedenle ruh arasındaki denge... gibi çeşitleri vardır.

    Bütün hayat sahiplerinin vücutlarındaki yağ ve besinlerin parçalanma ve enerjiye çevrilmeleri tam bir denge içerisindedir. Bütün hayat sahiplerinin, doğma, büyüme ve beslenmeleri ve nihayet ölmeleri hep bu biyolojik denge kanununu gösterir.

    Fiziki dengeye gelince, semâdaki bütün menziller bütün galaksiler, samanyolları, fiziki dengeyle ayakta durmaktadırlar. Atom sistemlerinden güneş sistemlerine kadar her şey bu kanunun kapsamına dahildir. Her şeyin fizikî yapısı ve dengesi, onun vazifesine göre düzenlenmiştir. Meselâ, Güneş ve Ay’ın fiziki yapıları, onların ruhları hükmünde olan vazifelerine en uygun bir şekildedir. Biri diğerinin görevini yapamaz.

    Görülüyor ki, kâinat baştan aşağıya ilim-i ilâhî'nin pergeliyle ölçülüp biçilmiş, dengelenmiş ve O'nun hakimane kıskacı altında dâimi bir denetime, gözetime tâbi tutulmuştur.

    Denge kanunu, her hayvan ruhu ile cesedi arasında da mevcuttur. Sâni-i Hakîm her ruha, mahiyet ve tabiatına uygun bir ceset giydirmiştir. Meselâ, koyunun cesedi uysal ruhuna ne kadar uygundur. O ruh, arslanın kafasını taksa, pençesini de alsa canavar olamaz.

    Hayvanların ruhları arasında da farklılıklar mevcuttur. Meselâ, ceylân ile arslanın, balık ile kuşun... ruhları mizaç, arzu, istek, hülâsa mahiyet itibariyle birbirlerinden nihayet derecede ayrıdırlar.

    Kâinatta ihatalı bir şekilde cereyan eden bu kanun gösteriyor ki, Cenâb-ı Hak, en mükemmel şekilde yarattığı insan ruhunu, en yüksek mertebeden en aşağı dereceye indirmez. yani, sarayda yaşayan insanın ruhunu, ininde pinekleyen tavşana, gölde yüzen kurbağaya veya fare kovalayan kediye sokmaz. Böyle bir hâl, yukarıdan beri açıklanan denge kanununa zıttır.

    2- Tenasüh, İmtiyaz (farklılık) Kanununa Zıttır:

    Cenâb-ı Hak, her bir mahlûkunun hüviyet ve şahsiyetini korumaktadır. Buna imtiyaz kanunu diyoruz.

    Kâinat içerisinde her türün, mahiyeti farklıdır. Herhangi bir mevcudun mahiyeti başka bir mahiyete dönüşemez. Hiçbir şeyin tabiatı onun tam zıddına dönüşmez; özelliklerini yitirmez. Meselâ, elmanın özellikleri kendisinden ayrılmaz, koparılıp alınamaz. O, hiçbir zaman, armut yahut kiraza dönüşmez.

    Bu kanun, yıldızlarda, güneşlerde, nehirlerde, dağlarda, bağlarda da geçerlidir. Çünkü, kâinatta her şey, şahsiyetiyle tekdir. Meselâ, dünya haritasında bir başka Ağrı Dağı, bir başka Nil Nehri yoktur. Denizler bile, şahsiyetlerini muhafaza etmekte, birbirlerine karışmamaktadırlar.

    Bu kanun, kâinatta öyle hakimane ve hassas bir şekilde çalışmaktadır ki, değil bütün türler, hattâ her bir fert dahi, diğerlerinden kesin çizgiler, tanıtıcı vasıflar, ayırt edici özelliklerle ayrılmıştır. Meselâ, her insan, simasından parmak izlerine kadar her şeyiyle diğer insanlardan farklı yaratılmıştır. Bu kanun, eşya arasındaki hukukun korunması için vazedilmiştir. Bütün insanlar aynı tip, şekil ve özellikleri taşımış olsalar, kimse kimseyi tanıyamaz, hayat mahvolur, hukuk zayi olurdu.

    Malûmdur ki, varlıkların nitelikleri, kişisel özellikleri, mahiyetinden ayrılmaz. Bal arısı ile karasineği ele alalım-. Her ikisinin de vücut yapıları genelde birbirlerinden farklı oldukları gibi, ayrıntıda da farklıdır. Meselâ, birinin kanat yahut ayak yapısıyla, diğerininki birbirine benzemez, bir çok belirti ve özelliklerle birbirlerinden ayrılırlar.
    Bunlar, uzuvları itibariyle olduğu gibi, ruh ve kabiliyetleriyle de birbirlerinden ayrıdırlar. Birinin ruhu gül bahçelerinden hoşlanırken, ötekininki kanalizasyon çukurlarından hoşlanır. Bu misâl dürbünüyle diğer hayvan türlerine de bakılabilir. Hiçbir hayvan türünün öz nitelikleri kendilerinden kopup, başka türe geçemez. Bu durum, insanlarla diğer hayvan türleri arasında kendini daha iyi göstermektedir.

    Meselâ, insan ruhu, bir hayvanın cesedine girmiş olsaydı, o takdirde, idrâk ve düşüncesiyle, konuşma ve yazmasıyla, san'at ve kabiliyetiyle, kısaca bütün hassalarıyla birlikte gitmesi gerekirdi. O zaman hayvanlarda da, meselâ, filozoflar, mütefekkirler, ilim adamları... olması lâzım gelirdi. Onların da kültür ve medeniyetleri, san'at ve edebiyatları... olacaktı!

    İmtiyaz kanununun zorunlu bir sonucu olarak, insanlarla hayvanlar arasında ve hayvanların kendi aralarında tenasüh olamayacağı gibi, insanlarla insanlar arasında da olamaz. Zira, bir insan, ilim ve irfanıyla, itikat ve imanıyla, zekâ ve dirâyetiyle, şefkat ve merhametiyle, hamiyet ve şecaatiyle.... bir başkasının tıpatıp aynı değildir. Meselâ, İmam-i Gazâlî'nin o nezîh ruhu; yüce vicdanı mümkün olsaydı, bugüne kadar dünyaya birçok Gazâlî'lerin gelmesi gerekirdi. Ve yine, birçok İbn-i Sinalar, Eflatunlar... gelmiş olacaktı. Hakikatte ise, böyle bir şey gerçekleşmemiştir.

    Bir insanın, hem tahsil hayatında, hem de mezuniyetinden sonra çalıştığı bütün vazifelerinde hüviyet ve şahsiyetini devam ettirmesi gösteriyor ki, onun, "Sicil Dosyası" ölümünden sonra da ondan ayrılmayacaktır. O, bu hüviyetiyle Mahkeme-i Kübrâ'da (ahirette), en küçük ayrıntılarına varıncaya kadar hayatın hesabını verecektir. Cenâb-ı Hakk'ın sonsuz adâleti, Hâşir'de öyle bir genişlikte tecelli edecektir ki, değil insanlar, bütün hayvanlar bile hüviyetleriyle dirilecek ve muhasebeye tâbi tutulacaklardır. Bu hakikatin gerçekleşmesi, imtiyazı gerektirmektedir.

    İmtiyaz kanununun en büyük amacı, en büyük hikmeti ve en mühim sonucu âhirete bakar. Mizân-i Kübrâ'da, her fert, Kur'ân-ı Azîmüşşan'ın ifadesiyle, "Zerre Miskal" (en küçük ölçüde) hayır ve şerrin hesabını verecektir. Bu muhasebenin neticesi olarak, Cennet ehlinin her birisi, imân, amel ve takvası ölçüsünde ayrı ayrı nimetlere ve makamlara mazhar olacaktır. Cehennem ehlinden her bir fert de, küfür ve isyanının ağırlığına göre, farklı azaplara mâruz kalacaktır. Bu hakikatin gerçekleşmesi, her ferdin, hüviyet ve şahsiyetini muhafaza etmesine ve diğer hayat sahiplerinden ayrılmasına bağlıdır.

    3. Tenasüh İddiası ‘Rezzâkiyet Kanununa’ (rızıklandırma, besleme) da Aykırıdır:

    Her türün rızkı, o nevin şahsiyet ve hüviyetine, kadr ü kıymetine göre tâyin ve taksim edilmiştir. Cenâb-ı Hak, şuuru, idrâki ve konuşma kabiliyetini içeren en büyük hayat mertebesini insana verdiği için çokluk ve kalite itibariyle en müstesna, en lâtif, en gıdalı, en zarif nimetleri onun sofrasına sermiştir. Meselâ, tavuk yem ve darı ile yetinirken, insan tavuk ve yumurta yemektedir. Koyun, diken ve saman yerken, insan et ve süt ile beslenmektedir. Dünyada bile, davet ve kabullerde ‘protokol’ gözetildiğine göre, insana bu kadar önem veren Rezzâk-i Kerîm, elbette, onu insaniyet sofrasından alıp, bir başka hayvanın cesedine sokarak onun sofrasına oturtmaz. O'nun hikmet ve rahmeti, buna müsaade etmez.

    4. Tenasüh, İnsaniyetin Kıymet Ve Şerefini Hiçe İndirir:

    Cenâb-ı Hak, insanı en yüksek bir tarzda yaratmıştır. Bütün bitki ve hayvanları ona hizmetkâr yapmıştır. Meselâ, ağaç, meyvesiyle, inek, sütüyle; koyun, etiyle... insanın yardımına koşturulmakta, onun için çalıştırılmaktadır. O, cihanın süsü, arzın halifesidir. Cenâb-ı Hak, Kâinat Sarayı'nı, bütün müştemilâtıyla onun için yaratmış, tanzim ve tertip etmiştir. Bu sarayın azameti, haşmeti, ziyneti... hep o misafirin şerefini, makbuliyetini ve Allahü Azimüşşân yanındaki itibarını, kadr ü kıymetini göstermektedir.
    İnsan, Cenâb-ı Hakk'ı tanımak ve O'na ibâdet etmek için yaratılmıştır. Bu hikmete binâen, ona pek kıymetli cihazlar takılmış, geniş yetenekler verilmiştir. Evet, insan, yerlerin ve göklerin kaldıramadıkları bir emaneti taşımaktadır. Elbette, kâinatın neticesi, meyvesi olan insanın bu kâinattan daha büyük ve daha ehemmiyetli bir amacı olmalıdır. Bu gaye ise, ancak yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, Allah'ı bilmek. O'na gerçekten kul olmaya çalışmak, O'na muhabbet edip rızâsına nail olmak ve böylece Cenâb-ı Hakk'ın sonsuz ziyafet yeri olan Cennet'e lâyık bir kıymet almak ve orada, beden ve ruhuyla ebedi bir hayat sürmektir.

    İşte tenasüh hurafesi, insanın mahiyetine, hakikatine ve ona verilen bu değere ters düşer. Elbette, insana bu kadar kıymet veren Hakîm-i Rahîm, onun ruhunu nihayet derece aşağı düşürüp rezil etmez, noksanlaştırma, hafife almaz. İnsanın ruhuna hizmet eden aciz bir hayvan cesedine sokmaz. Elmas kıymetinde yarattığı o ulvi ruhu kömür derecesine indirmez.

    Tenasüh Safsatası Allah'ın (C.C.) Emir ve İrâdesine Zıttır:

    Cenâb-ı Hakk'ın tasarrufu her şeyi kapsamaktadır. Her mahlûk gibi insan da, bu tasarrufun dışında değildir.

    İnsan, düşünceleriyle, meyilleriyle, arzularıyla... her an durmadan değişmektedir. Bütün bu değişiklikler hem zaman, hem de mekân itibariyle olmaktadır. Bilip yaşadığımız bu hakikati, Allahü Azîmüşşân Kuran-ı kerimin bir çok âyetlerinde, farklı yönleriyle ifade etmektedir. Bu âyetlerden bir kaçını, meâlen takdim edelim:

    "Şânım hakkı için biz insanı çamurdan (süzülmüş) bir hülâsadan yarattık. Sonra onu sarp ve metin bir karargâhta bir nutfe yaptık. Sonra o nutfeyi bir kan pıhtısı hâline getirdik, derken o kan pıhtısını bir çiğnem et yaptık, o bir çiğnem eti de kemik (ler)e dönüştürdük. Suret yapanların en güzeli olan Allah'ın şânı (bak) ne yücedir! Sonra siz bunun arkasından, hiç şüphe yok ki, ölüler (olacaksınız). Sonra siz kıyamet gününde muhakak dirilip kaldırılacaksınız. " (Mü'minûn: 12,13,14,15,16)

    Bu âyetler, insanın ilk yaratılışından tâ kıyamet gününde diriltilmesine kadar geçirdiği bütün hâl ve merhalelerde, yalnız ve yalnız Allahü Azîmüşşân'ın tasarrufu altında olduğunu göstermektedir. Bu âyetlerde, yaratılışa ait ince sırlar ve hikmetler dokuz aşamada ifade edilmektedir.

    1- Hak Teâlâ, beşerin kalıp ve şekli mevcut değilken, insan tohumuna da gerek kalmadan, Hz. Âdem'in süzülmüş bir çamurdan, taklitsiz ve gayet mükemmel bir şekilde, yaratıldığını ifade etmektedir.

    2- İnsan neslinin bekası için ana rahminde yerleşen spermin, yani beyaz kanın yaratılmasını beyan etmekte, neslin devamını kanunlaştırmakta, kudretinin tasarrufunu nazara vermektedir.

    3- İnsan mahiyetini, nutfeden alâkaya, yani spermden kan pıhtısına dönüştürüldüğünü, ifade ile değişmedeki yükselme ve terbiyeyi nazara vermektedir.

    4- Sonra, o mahiyetin alâkadan mudgaya, yani kan pıhtısı hâlinden bir çiğnemlik et parçası hâline dönüştürüldüğünü ifâde buyurmaktadır.

    5- Daha sonra, onun, beden çatısını teşkil edecek temel direk ve sütunlarının yaratılışını akla göstermektedir. İşte bu safha, mudgadan izama geçiş, yani, bir çiğnemlik et parçasından kemiklerin yaratılmasına geçiş safhasıdır.

    6- Bu merhaleden sonra, o kemiklere et giydirildiğini buyurarak, tasarrufundaki güzellik ve hikmeti vicdan ve akıllara havale etmektedir.

    7- "Sonra onu, bambaşka bir halk ve icat ile inşâ eyledik." fermanıyla da, insana takılan bütün maddi ve mânevi cihazları nazara vererek, insanın ne derece nazlı, lâtif, mükemmel yaratıldığını ifade etmektedir. Artık boy ve endamı ile, seziş ve duyusuyla, his ve vicdanı ile, ruh ve kalbi ile bir san'at hârikası, bir hilkat şaheseri "Allah’ın isimlerine ait hayret edilecek şeylerin fihristi ", "Allah’a ait fiil ve işlerin bir ölçeği" ve "Kâinattaki âlemlerin bir ölçütü" olan insanın yaratılışı tamamlanmıştır. İnsanı bu nitelikte yaratan Zât-ı Akdes, elbette Ahsenü'l-Hâlıkîn'dir (yaratıcıların en mükemmeli). İnsan da, yaratılmışların en güzelidir. İnsanı bu derece üstün fıtratta yaratan Cenâb-ı Hakk, onun ruhunu hiç hayvanların seviyesine indirir mi?

    8- Sonra, onun iradesiyle ölümü tadacağımızı,

    9- Sonra da, muhakkak kıyamet gününde diriltileceğimizi buyurmaktadır.

    Âyetlerde geçen dokuz merhale gösteriyor ki, insan hayatının hiçbir safhası, hiçbir anı Allahü Azimüşşân'ın tasarruf ve irâdesinden hariç değildir. Hükümranlığı ebedi olan Cenâb-ı Hakk'ın, insanı bu derece ulvi yaratmasının hikmeti, onu birtakım ciddi emanetlerle, büyük tekliflerle sorumlu kılmak içindir. Halife-i arz olduğunu iradesiyle, hayat ve felsefesiyle tescil ettirmesi içindir. Ebedi saadete aday olduğunu imanıyla, ahlakıyla, ameliyle, hayatı ile göstermesi içindir. Elbette, Cenâb-ı Hak, insanı ne dünyada, ne de âhirette kendi hâline bırakmaz. Evet, Âyet-i Kur'aniye'nin beyanıyla, kıyamet kopacak ve her insan tek tek hesaba çekilecektir. Peygamberlerin en büyük bir dâvası, iddiası âhiret olduğu gibi, Kur’ân-ı Kerîm'in de dörtte üçü haşirden, âhiretten bahsetmektedir. Güneş gibi zahir olan bu hakikate karşı, tenâsühçülerin vehim ve vesveselerinin ne önemi olabilir?

    Tenasüh Hurafesi İnsanın İrâdesine Zıttır:

    Ruhun, bir insan bedeninden herhangi bir hayvan bedenine oradan da başka bedenlere geçmesini bir fikir olarak ele alırsak, bu hususta iki ihtimal karşımıza çıkar:
    Tenasüh, ya Cenâb-ı Hakk'ın emir ve irâdesi ile yapılmakta veyahut ruhun, kendi tercih ve iradesiyle olmaktadır. Birinci şıkkın imkânsızlığı, yukarıda yapılan izahlardan anlaşılmıştır.

    İkinci ihtimale, yani, ruhun bir bedenden diğerine, kendi tercih ve iradesiyle göçtüğüne gelince, burada da iki yol söz konusudur. Ruh bu göçü, ya şuurlu olarak veya şuursuz olarak yapmaktadır. Ruh şuursuz ise, zaten tercih yapması imkânsızdır. Zira, hareketleri aklın ve şuurun dışındadır. Ruhun, herhangi bir cesedi kendi iradesiyle tercih etmesi ihtimali ise, sayısız imkânsızlıklara bina edilmiş, utanç verici bir safsatadır. Şöyle ki:

    "Ruhun irâdesi kendi elindedir" demek, ruhun tercih sahibi olduğunu kabul etmek demektir. Madem tercih sahibidir, o zaman ruhun şuurlu olduğu, beğenmek, seçmek ve ayırmak gibi meziyetlere sahip bulunduğu kabul edilecektir. Çünkü, tercih, şuur ve muhakemeye dayanır. Madem ki, ruhun şuur ve muhakemesi vardır; öyleyse o, hiçbir zaman bir hayvan cesedine girmeyi tercih etmeyecektir. Demek insan ruhunun, bitki ve hayvanların cesetlerine girmesi ihtimali yoktur.

    Kabul edelim ki, ruh, kendi iradesiyle hayvanlara göç ediyor. O zaman karşımıza, çözülmesi mümkün olmayan zorluklar çıkar. Meselâ, bu teoriye göre, ruhun durup dinlenmeden, usanmadan ve hattâ utanmadan her tür hayvanın döl yatağına girmesi lazım gelir, daha açık bir ifâdeyle, karada, havada ve denizde yaşayan sayısız hayvanların yumurtalarında veya gen ve kromozomlarının yanında, her zaman hazır bulunması gibi bir safsataya kapı açılır. Akıldan binler derece uzak, muhal ve bâtıl böyle bir mesleği, değil insan, hayvan dahi kabul edemez. Akla gelen diğer bir muhal de şudur: Faraza, ruh hangi anne babayı tercih ediyorsa, onların çiftleşmesi anında, orada hazır bulunması gerekir. Acaba o anda ruhun nöbet yeri neresidir?

    Ruh, ister içeride, ister dışarıda beklesin, bu noktada şu muhaller ortaya çıkar: Ruh ile döl yatağında toplanan erkek ve dişi genler, rahim, cinsel organlar, onları döllendiren şehvet, şehvetin dayandığı enerji, enerjinin elde edildiği vücut, vücudu besleyen gıda maddeleri arasında, kısacası bunlarla kâinat arasında bir anlaşma yapıldığını kabul etmek gerekir. Bunların imkânsızlığı açıktır. Meselâ, dişi ve erkek genler "İştah ve Şehvet Kanunu"na göre çalışır. Halbuki bu kanun kapsamlıdır. Bütün hayat tabakalarına kapsamı olan bu İlâhi Kanunu, âciz bir insan ruhu ile erkek ve dişi genlerin emir ve irâdesine vermek divaneliktir. Allah'ı bilmemektir. Sorular ve imkânsızlıklar, artık bu noktada sonsuza doğru uzar gider.

    Bilinen bir hakikattir ki, cesedin döl yatağında büyüyüp gelişmesi, büyüme kanununa bağlıdır. Cesette nihayet derece intizam bulunduğundan, onun yapılması nihayetsiz ilim, kudret ve iradeyi gerektirir. İnce hikmetlerle dokunan, gayet önem ve intizamla yaratılan bu cesedin plân ve programını, âciz ve câhil bir ruha vermek büyük bir hezeyandır. Bu safsata kabul edilirse, şu sorulara ne cevap verilecektir? Farz ediniz ki, ruh döl yatağında beğendiği hayvanın tohumunu buldu. Bu tohumun erkek veya dişi olduğunu bizzat kendisi mi tespit ediyor, yoksa herhangi bir laboratuarda mı tespit ettiriyor? Bu tohumları, erkek veya dişi hâline kendisi mi sokuyor? Yoksa ruh, gah erkek, gah dişi bir hayvanın cesedine mi giriyor? Böylece, bir zaman erkek, bir zaman dişi olarak mı yaşıyor? Veya erkekse, her zaman erkek; dişiyse, her zaman dişi bir hayvanın cesedine mi giriyor? Dünyaya geldiği zaman mazisini, erkek ve dişi olarak yaşadığı bedenleri neden hatırlamıyor? Bunu milyarlarca insan hatırlamıyor da, üç-beş tane çocuk veya psiko-manyak mı hatırlıyor?

    Aynı döl yatağına birden fazla ruh tâlip olunca, anlaşmazlıklarını kur'a ile mi, kavga ile mi, yoksa ikna ile mi hallediyorlar? Hem ruh, ne diye bir hayvan cesedine girsin?

    Buraya kadar ifade ettiklerimizden anlaşılmıştır ki, tenasüh hurafesi, mantık ve muhakeme, hikmet ve hakikat, hak ve hukuk, akıl ve vicdan açısından bâtıldır, hurafedir, safsatadır. Ve yine, bu izahların ışığında görüldü ki, tenasüh iddiası kâinatta geçerli kanunlara aykırı düşmekte, her bir kanun hikmet ve hakikat dili ile bu hurafenin bâtıl olduğunu haykırmaktadır. Diğer taraftan tenasüh iddiası, Zât-i Akdes'in hikmet ve adaletine, rahmet ve inayetine... karşı bir alay etme, nihayetsiz bir cinayettir.
    Şimdi düşünelim: Acaba, bu iddiadan daha hurafe ve bâtıl ne vardır! Böyle bir iddia gericiliğin, yobazlığın, cehalet ve ön yargılılığın en katmerlisi değil de nedir?

    Tenasüh, Ruh-Beden İlişkisine de Ters Düşer:

    Tenâsühçülere şöyle bir soru soralım: Her hane, içinde oturanın, boyuna posuna, endamına, kıymetine göre düzenlenir. Saray sultana göre, kafes kanaryaya göre yapılır. İşte, haneler ile içinde oturanlar arasındaki bu ilişki, en ileri düzeyde ruhlar ile cesetler arasında mevcuttur. Hâkim-i Mutlak, koyunun cesedini, onun sevimli ruhuna, aslanın cesedini de, onun haşin ruhuna uygun gelecek şekilde yaratmıştır. Bunun şahitleri, canlıların türleri, hattâ fertleri adedincedir. Rahîm-i Zülkemâl, ebedi saadete namzet olarak yarattığı, akıl, hafıza ve hayâl ve daha nice dış ve iç duygularla donatıp bezettiği insan ruhuna, tefekkür, ibâdet, şükür gibi yüce görevleri yapmaya en elverişli bir beden giydirmiştir. Malumdur ki, bir mahiyetin özellikleri, o mahiyetten ayrılmaz. Bu hakikate göre, insan ruhu, faraza bir hayvan bedenine girse, düşünmesine tefekkürüne devam etmek isteyecek, bildiklerini anlatmak, marifetlerini sergilemek arzu edecektir. Bulunduğu ceset, buna hiçbir cihette elverişli olmayacağından hayatını devam ettiremeyecektir. İnsan bedeninde bile, bazen sıkılan, bunalım geçiren bir ruh, elbette hayvan bedeninde yaşayamayacaktır.

    İşte, tenasüh fikrine saplananlar, dünyadaki görevini bitirdiğinde bedenden ayrılan bu saygı değer konuğu, bazen kümese sokup insanlardan ürkütmekte, bazen arslana yerleştirip ceylânlara saldırtmakta, bazen da kurbağaya gönderip, suya sokup çıkarmaktadırlar. O lâtif misafirin önüne bazen kum, bazen hayvan yemi, bazen ot ve saman koymakta, hikmete isyan etmekte, hakikate ters düşmektedirler. Bazen, hayatta iken tavuk yiyen o misafiri, öldükten sonra tavuk bedenine sokup, gah insanlara, gah tilkilere yedirmektedir! Tenâsühçüler, hamam böceğindeyken herkesten ve her sesten ürken, dipte köşede ne bulursa onunla kanaat eden bir ruhu, kaplan bedenine sokunca hareketli ve kahraman yapmakta ve ceylân etine âşık etmektedirler.

    Ve yine tenâsühçüler, bir ruhu günde birkaç bedene sokmakta, meselâ, sabahleyin bir keçide, ikindiye kadar öküzde, akşama kadar inekte yaşamakta, gece de maymun olarak yatırmaktadırlar.

    Tenâsühçülere göre, bugün ceylâna saldıran kaplan, belki de dün ceylân idi. Veya bugün bu safsatayı savunan tenâsühçü belki de dün bir yılan idi. Sakın, tenâsühçülerin zehirli fikirleri, yılanlık dönemlerinden kalmış olmasın?!

    Sonuç olarak, cesetlerle ruhlar arasındaki mükemmel uygunluk ve ahenk, gösteriyor ki, Cenâb-ı Hak, bu cihana merkez olarak yarattığı, doğuştan medeni kılıp, ilim ve irfan ile sinesini genişlettiği, arza halife ve mahlûkat kafilelerine kumandan tâyin ettiği insanın ruhunu, ölümden sonra hayvanların cesetlerinde gezdirmez; bitkilerde, madenlerde dolaştırmaz; onu hakir ve zelil etmez.



    Benzer Konular

    - Reenkarnasyon hakkında çok geniş bilgi verir misiniz? Kur'an'da reenkarnasyon var mıdır?

    - İslam dininde temizlik

    - İslam dininde zorlama olmadığı halde başka ülkeleri fethetmek için cihada çıkmak İslam'ın bu hükmü i

    - İslam dininde yasaklananlar

    - Kur'an-ı Kerim'de reenkarnasyonun olduğunu iddia ediyorlar; bu konuda nasıl cevap vermeliyiz? İslam'

  3. 30.Ocak.2008, 21:55
    2
    Ecir
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 31.Temmuz.2007
    Üye No: 1608
    Mesaj Sayısı: 952
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 15
    Yaş: 29
    Bulunduğu yer: Sükûtun kıyısı...

    --->: İslam dininde reenkarnasyon varmıdır?




    Mantıklı düşünelim.
    1.Allah hakimdir hikmetli iş yapar. Niye bir insanın ruhunu çok aşağı seviyede diye kabul edeceğimiz hayvan gibi bir canlıya aktarsın!!

    2.İslam da kişinn beden sorumluluğu da var. Düşünelim bir insan bir bedenle suç işliyor sonra o bedene başkasının ruhu girip aynı bedeni kullanıyor.Şimdi düşünülebilir ki her ruh ayrı hesap verecek. Peki Allah herkese ayrı ruh verip böyle bir polemiği önleyecek güce sahip değil mi ki!! allah sanatını göstermek için bir çok şeyi ayrı ayrı yaratmış.Allah güzel iş yapar.
    3.Bizden çok daha bilgili gelmiş geçmiş din alimleri bu konuda doğrudur dememişler.
    4.MESELA. BİRİ ÖLDÜ RUHU BAŞKASINA GEÇECEK. BOŞTA VÜCUT YOK. NE OLACAK PEKİ!! YER NASIL AÇILACAK?
    Bunlar komik şeyler. GEREKSİZ şeyler.

    Bilgilendirmeler için Allah razı olsun.


  4. 30.Ocak.2008, 21:55
    2
    Devamlı Üye



    Mantıklı düşünelim.
    1.Allah hakimdir hikmetli iş yapar. Niye bir insanın ruhunu çok aşağı seviyede diye kabul edeceğimiz hayvan gibi bir canlıya aktarsın!!

    2.İslam da kişinn beden sorumluluğu da var. Düşünelim bir insan bir bedenle suç işliyor sonra o bedene başkasının ruhu girip aynı bedeni kullanıyor.Şimdi düşünülebilir ki her ruh ayrı hesap verecek. Peki Allah herkese ayrı ruh verip böyle bir polemiği önleyecek güce sahip değil mi ki!! allah sanatını göstermek için bir çok şeyi ayrı ayrı yaratmış.Allah güzel iş yapar.
    3.Bizden çok daha bilgili gelmiş geçmiş din alimleri bu konuda doğrudur dememişler.
    4.MESELA. BİRİ ÖLDÜ RUHU BAŞKASINA GEÇECEK. BOŞTA VÜCUT YOK. NE OLACAK PEKİ!! YER NASIL AÇILACAK?
    Bunlar komik şeyler. GEREKSİZ şeyler.

    Bilgilendirmeler için Allah razı olsun.


  5. 30.Ocak.2008, 22:55
    3
    hafiz_e
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 05.Haziran.2007
    Üye No: 1022
    Mesaj Sayısı: 161
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 3

    --->: İslam dininde reenkarnasyon varmıdır?

    arkadaşlar böyle bir başlığın olması bile yanlış bana göre...
    islam ile reenkarnasyon kelimeleri biraraya dahi getirilemez.
    hem islam dinine mensup hem reenkarnasyondan söz edebiliyosa o kişi zaten müslüman olamaz.reenkarnasyondan bahsediyorsa kişi islam dinini bırakın hiç bir dine de mensup değildir ve olamaz. bu gayet açıktır.



  6. 30.Ocak.2008, 22:55
    3
    Devamlı Üye
    arkadaşlar böyle bir başlığın olması bile yanlış bana göre...
    islam ile reenkarnasyon kelimeleri biraraya dahi getirilemez.
    hem islam dinine mensup hem reenkarnasyondan söz edebiliyosa o kişi zaten müslüman olamaz.reenkarnasyondan bahsediyorsa kişi islam dinini bırakın hiç bir dine de mensup değildir ve olamaz. bu gayet açıktır.



  7. 01.Şubat.2008, 22:33
    4
    İnşirah
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 12.Mart.2007
    Üye No: 86
    Mesaj Sayısı: 3,319
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 40

    --->: İslam dininde reenkarnasyon varmıdır?

    Reenkarnasyon: Ölümden sonra ruhun, bir bedenden diğer bir bedene geçmesini kabul eden sapık bir inanıştır. Arapça'da bu inanışa "tenasuh, tecessum ve hulûl" denir. Türkçede "ruh göçü" olarak adlandırılmaktadır. Bu insanlar kendileri'ne bir isim buldular. "Ruhçuluk".

    Bu inanç, Hindistan'da Hinduizm'den doğmuş ve buradan tüm Dünya'ya yayılmıştır. Bu inanç Hinduizm (Brahmanizm) ile birlikte, Budizm, Taoizm, Caynizm, Maniheizm gibi Asya'nın eski dinlerinde de görülür. Tenasüh'ün en eski yazılı kaynağı, Hinduizmin kutsal metinleri olan Upanişad'lardır.

    Tenasüh İnancında manevi mükafat veya ceza, yapılan kötülük veya iyiliğin karşılığı olarak ruhun bir hayvan veya insan cesedine girerek alçalması veya yükselmesidir. Bedenler ruhların kalıpları gibidir, ruh kalıptan kalıba, bedenden bedene göç etmektedir. bu düşünceyi ortaya atanların iddiası şudur: "Ruhlar ezelde yaratılmış ve tekamül etmeleri için dünyaya bir bedene sokularak gönderilmiştir. Bu sebeple dünyaya geldiği zaman yaşadığı 60-70 senelik ömür ona tekamül için yetmez Öldükten sonra dünyaya tekrar tekrar gelip bedenlenmesi gerekir. İnsan ruhu, cesedini terkettikten sonra, karada, havada veya denizde yaşayan herhangi bir hayvanın bedenine girerek varlığını devam ettirip gitmektedir. Hatta bazı ilkel milletler, insan ruhunun, önce madenlere, sonra bitkilere, daha donra da insanlara geçerek devamlı devir şeklinde tekrar tekrar gelip bedenlendiğine inanırlar. Hindulara göre, tenasuh yalnızca insanlara has değildir. Tanrılar da ölür ve yeniden bir başka kalıpta doğabilirler. Şu an insan veya hayvan gördüğünüz ruh belki daha önce Tanrı olarak dünyaya gelmiş olabilir.

    Bu inanışa göre,
    Bu düşüncede olan insanlar, dünyayı bir imtihan dünyası olarak değil de hep bir azar düyası ve bir tür hapishane olarak yorumlanmakta ve bir musibet olarak görmektedirler. Yine bu düşünceye göre bütün musibet, afet ve belalar ve nimetler, mutluluklar önceki hayatında yapmış olduğu iyi ya da kötü işlerin neticesidir. Önceki hayatının mükafat veya cezasının belli olması için, insanın tekrar, tekrar dünyaya gelerek mükafat veya ceza çekmesi gerekir.

    Hatta uzantısı Türkiye'de bulunan bu insanlar, bir fare gördüklerinde başında oturup ağlarlar. Sorulunca şöyle derler: "Bu bir insan idi. Kim bilir hangi günahı işledide bu hale geldi." Fareyi veya başka bir hayvanı bir insan olarak görürler, insanın ruhunun fareye girdiğine inanırlar. Böyle bir düşünce ile farenin başında ağlarlar.

    Mısır'da ilkel olarak görünen bu köhne görüş, Hind'de mistik bir şekil, Yunan:'da felsefi bir elbiseye sokulmuştur. Eski Yunan'da, M.Ö. 6.asırda ortaya çıkan Orfik Dininde görülür. Pythagoras ve Eflatun tarafından benimsenir ve geliştirilir. İran da ise bu batıl inanca bir ahlak ve din süsü verilmiştir. Bu görüş, Zerdüşt ve Mendikiler gibi dini guruplar tarafından da benimsenmişir. Kelt ve İskandinav dinleri, Yahudiliğn bazı batini mezheplerinde de görülmektedir.

    İslam'dan sonra bu batıl felsefe, fikir dünyasından silinip gitmesine rağmen zaman zaman tesirini göstermiştir. İran'da eskilerden gelen bu batıl felsefe, Şiiliğin aşırı kolu olan "gulat-i şia" ya da girmiştir. Mutezile, Karmati, batıni, Nusayriye ve durziler de tenasuha inanırlar. Nusayriler, kendileri dışındakilerinin ruhlarının hayvan sesetlerine gireceklerini. Ali'ye inanan gerçek Nusayrilerin ise yıldız haline dönerek nurlar alemine döneceğine inanırlardı. Bazı sözde mutasavvıflar ölen bir insanın ruhunun, ölmeden evvelki davranışalrına ve yaşayışına bağlı olarak insan veya hayvan şeklinde tekrar dünyaya geldiklerini ve ceza çektiklerini iddia ederler, ahirete inanmazlar.

    Bütün semavi dinlere göre tenasuh inancı batıldır. Tenasuha inanmak imanla ve özellikle ahiret inancı ile bağdaşmaz. Bir insan bu dünyada yaptıklarından sorumludur. Sorumlulukta ruhun bedeninde payı vardır. Her bir insan bedeninin bir ruhu ve her ruhunda bir bedeni vardır. Bu inanca göre bir insan ruhunun yüzlerce bedeni olmuş olur. Ahirette her insan bedeni ile dirileceğinden, ancak ruhun bulunacağı ceset dirilecek, diğerleri ruhsuz olduklarından dirilemeyecektir. Diriltilse bir tek ruh olacağından diğerleri ruhsuz olarak diriltilecektir. Ruhsuz beden ise insan değildir. İnsan kendi ruhuyla insandır.

    Kur'an-ı Kerim reenkarnasyon nazariyesini şöyle rededer:

    " Nihayet onlardan birine ölüm gelip çattığında, "Rabbim, der, lütfen beni geri gönder. Ta ki, boşa geçirdiğim dünyada iyi iş yapayım." Hayır! Onun söylediği bu söz laftan ibarettir. Onların gerisinde ise, yeniden dirilecekleri güne kadar bir berzah vardır." (Muminun Suresi 99-100)
    Tenasuh inancını İslam akaidi ile uzlaştırmak ve dini öğretiden temellendirmek isteyenler görüşlerine delil olarak bazı ayetler ileri sürerler. Bunlar içinde ilk bakışta tenasuh lehindeyorumlanmaya müsait gibi görülen ayetler şunlardır.
    "Sizi ölü iken dirilten Allah'ı nasıl inkar ediyorsunuz! Sonra sizi öldürecek, sonra sizi diriltecek ve sonunda ona döndürüleceksiniz" (Bakara Suresi 2
    "İnkar edenler şöyle derler: Rabbimiz! Bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin. biz de günahlarımızı itiraf ettik. Bu ateşten çıkmaya bir yol varmıdır?" (Mümin Suresi 11)
    Bunlardan birinci ayetteki " Ölü idiniz, allah sizi diriltti" şeklindeki başlangıç kısmı insanların ölü halde bulunan topraktan yaratıldığını ifade etmektedir. İnsanın varlık sürecinde üç safha vardır. Yaratılış, ölüm ve ahirette tekrar diriliş. Şu halde bu ayetin açık veya gizli bir şekilde tenasuh inancı ile hiçbir ilgisi olmamakta, aksine redetmektedir.
    İkinci ayet ise, kafirlerin cehennemde Allah'a yakarışlarını tavsir etmekte olup, onların birinci öldürme, dünya hayatını bitiren ilk ölüm; ikinci öldürme kabirdeki birinci diriltmeyi takip eden ölüm; ikinci diriltme de ölümden sonra kıyametteki dirilmedir. Şu halde dünya hayatı dikkate alınmamıştır. Çünkü dünyada inkâr ettiklerini kabul ve itiraf ile günahlarını itiraf ediyorlar. Dolayısıyla tenasuh ile bir irtibatı yoktur.

    Tenasuh inancı akli bakımdanda tutarsızlıklar görülmektedir.

    Reenkarnasyon iddialarının makul olabilmesi için insanın, şu anda yaşadığı ileri sürülen önceki hayatını mutlaka hatırlaması gerekirdi. Halbuki hiç kimse daha önce bir bedende yaşadığını hatırlamamakta, aksine insan, kendisinde onun diğer varlıklardan ayrı bir kişiliğe sahip olduğunu gösteren bir benlik şuuru bulunduğunu hissetmektedir.
    Tenasuh akidesi ahlaki nedensellik ihtiyacını tatmin etmekten ve insanın sorumluluğunu temellendirmekten de uzaktır.
    İnsanın kalıtım yoluyla ebeveynden çocuklara intikal eden ruhi-bedeni özellikleri açıklanamamakta.
    Dünyada sürekli olarak devam eden nüfus artışına makul bir izah getirilememekte.
    Ölümle birlikte başka bir bedene intikal eden ruhun kendi karekterine uygun bir bedeni nasıl seçtiği ve bu durum karşısında kalıtımın nasıl açıklanacağı bilinmemektedir.
    Tenasuh inancına göre evrendeki ruhlar belli sayıdadır. Bu durumda dünya nüfusunun statik olması veya azalması gerekirdi. Halbuki realite bunun aksini göstermektedir.
    Bu batıl düşünceyi İslam alimleri redetmiş apaçık bir küfür olduğunu beyan etmişlerdir. Özellikle Hindistan'da yaşamış olan İmam-ı Rabbani şiddetli bir dille bu düşüncenin küfür olduğunu söylemiştir. İslamda bu felsefeye inanmak batıldır. İnanan kâfir olur.
    Günlük hayatta sıklıkla karşılaşılan tenasuh iddialarının çoğunun magazin haberciliği üretimleri, geri kalanlarınında çağımızda bu safsatayı yeniden sergilemek isteyen bazı art düşünceli simalar olduğunu, Ahiret inancını zedelemek için batıl düşünceye sarıldıklarını unutmayalım.

    "Biriz Biz"


    Kaynak:
    1) Şamil İslam Ansiklopedisi
    3) İlmihal, TDV, İslami Araştırmalar Merkezi
    2) Büyük Kadın İlmihali, Rauf PEHLİVAN



  8. 01.Şubat.2008, 22:33
    4
    Devamlı Üye
    Reenkarnasyon: Ölümden sonra ruhun, bir bedenden diğer bir bedene geçmesini kabul eden sapık bir inanıştır. Arapça'da bu inanışa "tenasuh, tecessum ve hulûl" denir. Türkçede "ruh göçü" olarak adlandırılmaktadır. Bu insanlar kendileri'ne bir isim buldular. "Ruhçuluk".

    Bu inanç, Hindistan'da Hinduizm'den doğmuş ve buradan tüm Dünya'ya yayılmıştır. Bu inanç Hinduizm (Brahmanizm) ile birlikte, Budizm, Taoizm, Caynizm, Maniheizm gibi Asya'nın eski dinlerinde de görülür. Tenasüh'ün en eski yazılı kaynağı, Hinduizmin kutsal metinleri olan Upanişad'lardır.

    Tenasüh İnancında manevi mükafat veya ceza, yapılan kötülük veya iyiliğin karşılığı olarak ruhun bir hayvan veya insan cesedine girerek alçalması veya yükselmesidir. Bedenler ruhların kalıpları gibidir, ruh kalıptan kalıba, bedenden bedene göç etmektedir. bu düşünceyi ortaya atanların iddiası şudur: "Ruhlar ezelde yaratılmış ve tekamül etmeleri için dünyaya bir bedene sokularak gönderilmiştir. Bu sebeple dünyaya geldiği zaman yaşadığı 60-70 senelik ömür ona tekamül için yetmez Öldükten sonra dünyaya tekrar tekrar gelip bedenlenmesi gerekir. İnsan ruhu, cesedini terkettikten sonra, karada, havada veya denizde yaşayan herhangi bir hayvanın bedenine girerek varlığını devam ettirip gitmektedir. Hatta bazı ilkel milletler, insan ruhunun, önce madenlere, sonra bitkilere, daha donra da insanlara geçerek devamlı devir şeklinde tekrar tekrar gelip bedenlendiğine inanırlar. Hindulara göre, tenasuh yalnızca insanlara has değildir. Tanrılar da ölür ve yeniden bir başka kalıpta doğabilirler. Şu an insan veya hayvan gördüğünüz ruh belki daha önce Tanrı olarak dünyaya gelmiş olabilir.

    Bu inanışa göre,
    Bu düşüncede olan insanlar, dünyayı bir imtihan dünyası olarak değil de hep bir azar düyası ve bir tür hapishane olarak yorumlanmakta ve bir musibet olarak görmektedirler. Yine bu düşünceye göre bütün musibet, afet ve belalar ve nimetler, mutluluklar önceki hayatında yapmış olduğu iyi ya da kötü işlerin neticesidir. Önceki hayatının mükafat veya cezasının belli olması için, insanın tekrar, tekrar dünyaya gelerek mükafat veya ceza çekmesi gerekir.

    Hatta uzantısı Türkiye'de bulunan bu insanlar, bir fare gördüklerinde başında oturup ağlarlar. Sorulunca şöyle derler: "Bu bir insan idi. Kim bilir hangi günahı işledide bu hale geldi." Fareyi veya başka bir hayvanı bir insan olarak görürler, insanın ruhunun fareye girdiğine inanırlar. Böyle bir düşünce ile farenin başında ağlarlar.

    Mısır'da ilkel olarak görünen bu köhne görüş, Hind'de mistik bir şekil, Yunan:'da felsefi bir elbiseye sokulmuştur. Eski Yunan'da, M.Ö. 6.asırda ortaya çıkan Orfik Dininde görülür. Pythagoras ve Eflatun tarafından benimsenir ve geliştirilir. İran da ise bu batıl inanca bir ahlak ve din süsü verilmiştir. Bu görüş, Zerdüşt ve Mendikiler gibi dini guruplar tarafından da benimsenmişir. Kelt ve İskandinav dinleri, Yahudiliğn bazı batini mezheplerinde de görülmektedir.

    İslam'dan sonra bu batıl felsefe, fikir dünyasından silinip gitmesine rağmen zaman zaman tesirini göstermiştir. İran'da eskilerden gelen bu batıl felsefe, Şiiliğin aşırı kolu olan "gulat-i şia" ya da girmiştir. Mutezile, Karmati, batıni, Nusayriye ve durziler de tenasuha inanırlar. Nusayriler, kendileri dışındakilerinin ruhlarının hayvan sesetlerine gireceklerini. Ali'ye inanan gerçek Nusayrilerin ise yıldız haline dönerek nurlar alemine döneceğine inanırlardı. Bazı sözde mutasavvıflar ölen bir insanın ruhunun, ölmeden evvelki davranışalrına ve yaşayışına bağlı olarak insan veya hayvan şeklinde tekrar dünyaya geldiklerini ve ceza çektiklerini iddia ederler, ahirete inanmazlar.

    Bütün semavi dinlere göre tenasuh inancı batıldır. Tenasuha inanmak imanla ve özellikle ahiret inancı ile bağdaşmaz. Bir insan bu dünyada yaptıklarından sorumludur. Sorumlulukta ruhun bedeninde payı vardır. Her bir insan bedeninin bir ruhu ve her ruhunda bir bedeni vardır. Bu inanca göre bir insan ruhunun yüzlerce bedeni olmuş olur. Ahirette her insan bedeni ile dirileceğinden, ancak ruhun bulunacağı ceset dirilecek, diğerleri ruhsuz olduklarından dirilemeyecektir. Diriltilse bir tek ruh olacağından diğerleri ruhsuz olarak diriltilecektir. Ruhsuz beden ise insan değildir. İnsan kendi ruhuyla insandır.

    Kur'an-ı Kerim reenkarnasyon nazariyesini şöyle rededer:

    " Nihayet onlardan birine ölüm gelip çattığında, "Rabbim, der, lütfen beni geri gönder. Ta ki, boşa geçirdiğim dünyada iyi iş yapayım." Hayır! Onun söylediği bu söz laftan ibarettir. Onların gerisinde ise, yeniden dirilecekleri güne kadar bir berzah vardır." (Muminun Suresi 99-100)
    Tenasuh inancını İslam akaidi ile uzlaştırmak ve dini öğretiden temellendirmek isteyenler görüşlerine delil olarak bazı ayetler ileri sürerler. Bunlar içinde ilk bakışta tenasuh lehindeyorumlanmaya müsait gibi görülen ayetler şunlardır.
    "Sizi ölü iken dirilten Allah'ı nasıl inkar ediyorsunuz! Sonra sizi öldürecek, sonra sizi diriltecek ve sonunda ona döndürüleceksiniz" (Bakara Suresi 2
    "İnkar edenler şöyle derler: Rabbimiz! Bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin. biz de günahlarımızı itiraf ettik. Bu ateşten çıkmaya bir yol varmıdır?" (Mümin Suresi 11)
    Bunlardan birinci ayetteki " Ölü idiniz, allah sizi diriltti" şeklindeki başlangıç kısmı insanların ölü halde bulunan topraktan yaratıldığını ifade etmektedir. İnsanın varlık sürecinde üç safha vardır. Yaratılış, ölüm ve ahirette tekrar diriliş. Şu halde bu ayetin açık veya gizli bir şekilde tenasuh inancı ile hiçbir ilgisi olmamakta, aksine redetmektedir.
    İkinci ayet ise, kafirlerin cehennemde Allah'a yakarışlarını tavsir etmekte olup, onların birinci öldürme, dünya hayatını bitiren ilk ölüm; ikinci öldürme kabirdeki birinci diriltmeyi takip eden ölüm; ikinci diriltme de ölümden sonra kıyametteki dirilmedir. Şu halde dünya hayatı dikkate alınmamıştır. Çünkü dünyada inkâr ettiklerini kabul ve itiraf ile günahlarını itiraf ediyorlar. Dolayısıyla tenasuh ile bir irtibatı yoktur.

    Tenasuh inancı akli bakımdanda tutarsızlıklar görülmektedir.

    Reenkarnasyon iddialarının makul olabilmesi için insanın, şu anda yaşadığı ileri sürülen önceki hayatını mutlaka hatırlaması gerekirdi. Halbuki hiç kimse daha önce bir bedende yaşadığını hatırlamamakta, aksine insan, kendisinde onun diğer varlıklardan ayrı bir kişiliğe sahip olduğunu gösteren bir benlik şuuru bulunduğunu hissetmektedir.
    Tenasuh akidesi ahlaki nedensellik ihtiyacını tatmin etmekten ve insanın sorumluluğunu temellendirmekten de uzaktır.
    İnsanın kalıtım yoluyla ebeveynden çocuklara intikal eden ruhi-bedeni özellikleri açıklanamamakta.
    Dünyada sürekli olarak devam eden nüfus artışına makul bir izah getirilememekte.
    Ölümle birlikte başka bir bedene intikal eden ruhun kendi karekterine uygun bir bedeni nasıl seçtiği ve bu durum karşısında kalıtımın nasıl açıklanacağı bilinmemektedir.
    Tenasuh inancına göre evrendeki ruhlar belli sayıdadır. Bu durumda dünya nüfusunun statik olması veya azalması gerekirdi. Halbuki realite bunun aksini göstermektedir.
    Bu batıl düşünceyi İslam alimleri redetmiş apaçık bir küfür olduğunu beyan etmişlerdir. Özellikle Hindistan'da yaşamış olan İmam-ı Rabbani şiddetli bir dille bu düşüncenin küfür olduğunu söylemiştir. İslamda bu felsefeye inanmak batıldır. İnanan kâfir olur.
    Günlük hayatta sıklıkla karşılaşılan tenasuh iddialarının çoğunun magazin haberciliği üretimleri, geri kalanlarınında çağımızda bu safsatayı yeniden sergilemek isteyen bazı art düşünceli simalar olduğunu, Ahiret inancını zedelemek için batıl düşünceye sarıldıklarını unutmayalım.

    "Biriz Biz"


    Kaynak:
    1) Şamil İslam Ansiklopedisi
    3) İlmihal, TDV, İslami Araştırmalar Merkezi
    2) Büyük Kadın İlmihali, Rauf PEHLİVAN



  9. 27.Eylül.2011, 17:08
    5
    Hoca
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 29,606
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 336
    Bulunduğu yer: çalışma odam:)

    Cevap: İslam dininde reenkarnasyon varmıdır?

    Ruh göçü (Reenkarnasyon) ve İslam'daki yeri nedir?
    Tenasuh, reenkarnasyon, hulûl kavramlarıyla da ifade edilen ruh göçü, ruhların beden değiştirerek dünyaya tekrar tekrar gelmelerine inanmaktır. Ruh göçü inancı, Hindistan ve Çin’in büyük bir bölümü başta olmak üzere dünyanın bazı bölgelerinde varlığını sürdürmektedir. Bu inanca sahip olanlara göre, ruhun bir defa dünyaya gelmesiyle evreni tanıması mümkün değildir. Bunun için bir beden ölünce ruhu, başka bir bedene geçer. Bu yeni bedende ruh öncekine oranla daha da olgunlaşır. Söz konusu intikal her ömrün sonunda başka bedende ve varlıkta gerçekleşebilir. Nitekim su, bulut ve gök gürültüsüne dönüşüyor. Yumurta kuş biçimine geliyor. Palamut, meşe ağacı oluyor. Odun ateş ve kül halini alıyor.
    Tenasüh inancı İslâm'la bağdaşmaz. İslam inancına göre ruh, ezelî olmayıp sonradan yaratılmıştır. O, bedenin tamamlayıcısıdır. Ölümle bedenden ayrılan ruh, tekrar başka bedenlerle dünyaya gelmeyecek, ahirette beden yeniden yaratılınca ruh tekrar ona iade edilecektir. Dolayısıyle dünyadaki ameline göre mükafat veya cezaya muhatap olacaktır. Kur’ân’da ruh göçünün olmadığı kesin olarak ifade edilmektedir: “Nihayet onlardan birine ölüm gelince: ‘Rabbim! Beni dünyaya geri gönderiniz ki, terk ettiğim dünyada salih bir amel yapayım' der. Hayır! bu sadece onun söylediği boş bir sözden ibarettir. Onların arkasında, tekrar dirilecekleri güne kadar (devam edecek, dönmelerine engel) bir perde (berzah) vardır.” (Mü’minûn 23/99-100).


  10. 27.Eylül.2011, 17:08
    5
    Moderatör
    Ruh göçü (Reenkarnasyon) ve İslam'daki yeri nedir?
    Tenasuh, reenkarnasyon, hulûl kavramlarıyla da ifade edilen ruh göçü, ruhların beden değiştirerek dünyaya tekrar tekrar gelmelerine inanmaktır. Ruh göçü inancı, Hindistan ve Çin’in büyük bir bölümü başta olmak üzere dünyanın bazı bölgelerinde varlığını sürdürmektedir. Bu inanca sahip olanlara göre, ruhun bir defa dünyaya gelmesiyle evreni tanıması mümkün değildir. Bunun için bir beden ölünce ruhu, başka bir bedene geçer. Bu yeni bedende ruh öncekine oranla daha da olgunlaşır. Söz konusu intikal her ömrün sonunda başka bedende ve varlıkta gerçekleşebilir. Nitekim su, bulut ve gök gürültüsüne dönüşüyor. Yumurta kuş biçimine geliyor. Palamut, meşe ağacı oluyor. Odun ateş ve kül halini alıyor.
    Tenasüh inancı İslâm'la bağdaşmaz. İslam inancına göre ruh, ezelî olmayıp sonradan yaratılmıştır. O, bedenin tamamlayıcısıdır. Ölümle bedenden ayrılan ruh, tekrar başka bedenlerle dünyaya gelmeyecek, ahirette beden yeniden yaratılınca ruh tekrar ona iade edilecektir. Dolayısıyle dünyadaki ameline göre mükafat veya cezaya muhatap olacaktır. Kur’ân’da ruh göçünün olmadığı kesin olarak ifade edilmektedir: “Nihayet onlardan birine ölüm gelince: ‘Rabbim! Beni dünyaya geri gönderiniz ki, terk ettiğim dünyada salih bir amel yapayım' der. Hayır! bu sadece onun söylediği boş bir sözden ibarettir. Onların arkasında, tekrar dirilecekleri güne kadar (devam edecek, dönmelerine engel) bir perde (berzah) vardır.” (Mü’minûn 23/99-100).


  11. 27.Eylül.2011, 20:08
    6
    HAMMADUN
    Emekli

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 03.Aralık.2010
    Üye No: 81065
    Mesaj Sayısı: 1,021
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 0

    Cevap: İslam dininde reenkarnasyon varmıdır?

    RUH, BEDEN ve REENKARNASYON...

    RUH Rab'bimin küllisinden, ezel ve ebed olan, KÜLLİ RUH Allah'u Taala'dır. Cüz'isinden insana üflemiştir ki; O onun ilmi ve O onun emri'dir. Bize RUH'dan fazlacada bir bilgi verilmiş değildir.

    BEDEN İSLAM üzere gelip, islam üzere itaatle vazifelidir. Onun insanın iradesinin dışında bir hareket tarzı beklenmesi mümkün değildir. Zira bedenlerimiz, kaabiliyetleri oranında Ruh'un emri altındadır. O nefsin veya Rab'bin buyruklarını gaybde kendi iradesi dahilinde sergileyendir.

    Bu dünyada, yani gayb bir alemde, RUH, NEFİS, CAN ve TEN birdir. Ahiret aleminde ise, RUH, NEFİS, CAN bir, TEN ayrıdır. RUHLAR, NEFİSLER ve CANLAR ÖLESİ DEĞİL'dir. TEN'ler ÖLESİDİR.

    TEN Rab'binin emri dahilinde, RUH'un emrettiği her işle iştigal eder. Asla itiraz etmeksizin. Zira itiraz edecek bir mahiyeti ve dahi iradesi de yoktur. Zira o islam üzere gelmiş ve melekler gibi Rab'binin emri dahilinde, her ne suret şekil ve şartta olursa olsun Ruh'a itaatle emrolunmuştur. O yüzden yaptıklarından dolayı asla ve asla'da sorumlu tutulamaz, sorumlu olanlardanda olmaz.

    Ölmüş bir insanın, cesedine bile, ruh içerisindeyken yaptıklarından dolayı, müsademede bulunmak yada o cesede bakarak buğz etmek, islam üzere olan bir varlığa karşı, buğz etmekle aynıdır. Zira o Rab'binin emrine aynen melekler gibi uyup, Ruh'un şer veya hayr'ını gerçekleştirmesinde gayb bir alemde zahiri görüntüsünü sağlayarak, yerden arşa ve bizzat vazifeli olan TEN'e karşı kendini şahit tutmasına yaramıştır. Hülasa o ruh, bir kayıt cihazıyla birlikte yaşamıştır her an.

    Zahir olan bu alemde ölümü tattığımızda, Beden birinci ölümünü yaşayacaktır. Artık bedenle ruh arasında ölüm denilen bir perde vardır. Asla ruh o perdeyi aşacak kudrete sahip değildir. Zira o perde de Rab'bimin KUDRET ELİNDEDİR. Onun kudreti, güçleri pek şiddetli olanın elindedir. O'da bizzat Allah-u Taala'nın elindedir.

    İkinci ölüm ise, ahirette'dir. Yine TEN üzeredir. Rab'binin emri ve vaadi gerçekleşipte o dirilemez dedikleri kemiklerin, karşılarında ve kendilerinin aleyhine şahitlikte bulunduğu gün, neden bizim aleyhimizde şahitlik yapıyorsun diyecek olan RUH'a, Beni konuşturan Rab'bimdir. Diyecektir. Zira o kayıt cihazını alıp, Ruh'un karşısına diken de vaadinin gerçek olduğunu gösterende Rab'bidir. Kudred, kuvvet ve söz sahibi olan o günde sadece Rab'bidir. Hükmü veren ve hükmünü konuşturup nefsine zulmedenlerin zulümlerini yüzüne vuracak olanda odur. Zira Rab'bi hiç bir Ruh'a zulmetmez. Ancak onlar kendi nefislerine zulmederler.

    TEN vazifesini tamamlamış ve yeniden ölmüştür. İkinci ölüm ahırette gerçekleşmiştir. Artık cennetlikler ve müjdeliler. Cehennemlikler ve cezalandırılacaklar keskin bir çizgi ile ayrılmışlardır. TEN'ler yok olmuş, RUH'lar kendilerine eşlik eden NEFS'leri ve CAN'larıyla bir bütün olarak huzurdadır artık. Allah-u Taala asla onları EN GÜZEL SURET dediği suretle cehenneme sokucu da değildir. İslam üzere Rab'binden vazife almış ve Ruh'a itaat etmiş bedenler de asla cehennem ehlinden değildir.

    REENKARNASYON.....

    REENKARNASYON nedir peki....???

    Biri ölecek, sonra boş bir vücut bulup, o vücuda girecek ve ikinci kez dünyada hayatını sürdürecek, sonra tekrar boş bir vücutla birlikte belki başka bir yaratık olarak sonsuza kadar dünyada bir devir daim içerisinde olacak.

    Bi çare insan, daha neler uydurmuştur. Daha nelere ve nerelere başvurmuştur. Nice ilahlar edinmiştir kendisine, elinde delili olana karşı, elinde hiç bir delili olmadan üstelik.

    Rab'binin vaadinin hak olduğunu bilenler müstesna. Cehennem insanlar ve cinlerin pek çoğu için yaratılmıştır. Ancak cehennem insanlar ve cinler için yaratılmamıştır. Tıpkı dünyadaki hapishanelerin insanların tamamı için inşaa edilmediği gibi. Üstelik Rab'bin vaadini görsünler diye insanlar için cehennemi bir uğrak yeri olarak da yapmıştır. Ancak cehenneme giriciler haricindekiler için sadece bir uğrak yeridir. Uğrarlar görürler ve Rab'bimizin vaadini gördük derler.

    Yazı yine uzadıkça uzamaya başladı. İnşaallah bu kadarla iktifa edelim.

    İnşaallah İslam şeriatı ve sünnet-i seniyye dışında hiç bir yolda olmayıp, ayaklarımızı sırat'ı mustakiym olan ve hedefi cennet olan İSLAM'da sabit eyleyelim. Zira burdan başka sermayemiz yok. Burada ne kazanırsak hepsi o. Sır'at'da burda, İmanda, İbadet ve taatte. Kurtuluşta burda, Rıza'da burda. Hepsini Rab'bimize bağlayıp kurtuluşa erenlerden oluruz inşaallah.

    Rab'bim Cümlemizden Razı Olsun. Amin.


  12. 27.Eylül.2011, 20:08
    6
    HAMMADUN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Emekli
    RUH, BEDEN ve REENKARNASYON...

    RUH Rab'bimin küllisinden, ezel ve ebed olan, KÜLLİ RUH Allah'u Taala'dır. Cüz'isinden insana üflemiştir ki; O onun ilmi ve O onun emri'dir. Bize RUH'dan fazlacada bir bilgi verilmiş değildir.

    BEDEN İSLAM üzere gelip, islam üzere itaatle vazifelidir. Onun insanın iradesinin dışında bir hareket tarzı beklenmesi mümkün değildir. Zira bedenlerimiz, kaabiliyetleri oranında Ruh'un emri altındadır. O nefsin veya Rab'bin buyruklarını gaybde kendi iradesi dahilinde sergileyendir.

    Bu dünyada, yani gayb bir alemde, RUH, NEFİS, CAN ve TEN birdir. Ahiret aleminde ise, RUH, NEFİS, CAN bir, TEN ayrıdır. RUHLAR, NEFİSLER ve CANLAR ÖLESİ DEĞİL'dir. TEN'ler ÖLESİDİR.

    TEN Rab'binin emri dahilinde, RUH'un emrettiği her işle iştigal eder. Asla itiraz etmeksizin. Zira itiraz edecek bir mahiyeti ve dahi iradesi de yoktur. Zira o islam üzere gelmiş ve melekler gibi Rab'binin emri dahilinde, her ne suret şekil ve şartta olursa olsun Ruh'a itaatle emrolunmuştur. O yüzden yaptıklarından dolayı asla ve asla'da sorumlu tutulamaz, sorumlu olanlardanda olmaz.

    Ölmüş bir insanın, cesedine bile, ruh içerisindeyken yaptıklarından dolayı, müsademede bulunmak yada o cesede bakarak buğz etmek, islam üzere olan bir varlığa karşı, buğz etmekle aynıdır. Zira o Rab'binin emrine aynen melekler gibi uyup, Ruh'un şer veya hayr'ını gerçekleştirmesinde gayb bir alemde zahiri görüntüsünü sağlayarak, yerden arşa ve bizzat vazifeli olan TEN'e karşı kendini şahit tutmasına yaramıştır. Hülasa o ruh, bir kayıt cihazıyla birlikte yaşamıştır her an.

    Zahir olan bu alemde ölümü tattığımızda, Beden birinci ölümünü yaşayacaktır. Artık bedenle ruh arasında ölüm denilen bir perde vardır. Asla ruh o perdeyi aşacak kudrete sahip değildir. Zira o perde de Rab'bimin KUDRET ELİNDEDİR. Onun kudreti, güçleri pek şiddetli olanın elindedir. O'da bizzat Allah-u Taala'nın elindedir.

    İkinci ölüm ise, ahirette'dir. Yine TEN üzeredir. Rab'binin emri ve vaadi gerçekleşipte o dirilemez dedikleri kemiklerin, karşılarında ve kendilerinin aleyhine şahitlikte bulunduğu gün, neden bizim aleyhimizde şahitlik yapıyorsun diyecek olan RUH'a, Beni konuşturan Rab'bimdir. Diyecektir. Zira o kayıt cihazını alıp, Ruh'un karşısına diken de vaadinin gerçek olduğunu gösterende Rab'bidir. Kudred, kuvvet ve söz sahibi olan o günde sadece Rab'bidir. Hükmü veren ve hükmünü konuşturup nefsine zulmedenlerin zulümlerini yüzüne vuracak olanda odur. Zira Rab'bi hiç bir Ruh'a zulmetmez. Ancak onlar kendi nefislerine zulmederler.

    TEN vazifesini tamamlamış ve yeniden ölmüştür. İkinci ölüm ahırette gerçekleşmiştir. Artık cennetlikler ve müjdeliler. Cehennemlikler ve cezalandırılacaklar keskin bir çizgi ile ayrılmışlardır. TEN'ler yok olmuş, RUH'lar kendilerine eşlik eden NEFS'leri ve CAN'larıyla bir bütün olarak huzurdadır artık. Allah-u Taala asla onları EN GÜZEL SURET dediği suretle cehenneme sokucu da değildir. İslam üzere Rab'binden vazife almış ve Ruh'a itaat etmiş bedenler de asla cehennem ehlinden değildir.

    REENKARNASYON.....

    REENKARNASYON nedir peki....???

    Biri ölecek, sonra boş bir vücut bulup, o vücuda girecek ve ikinci kez dünyada hayatını sürdürecek, sonra tekrar boş bir vücutla birlikte belki başka bir yaratık olarak sonsuza kadar dünyada bir devir daim içerisinde olacak.

    Bi çare insan, daha neler uydurmuştur. Daha nelere ve nerelere başvurmuştur. Nice ilahlar edinmiştir kendisine, elinde delili olana karşı, elinde hiç bir delili olmadan üstelik.

    Rab'binin vaadinin hak olduğunu bilenler müstesna. Cehennem insanlar ve cinlerin pek çoğu için yaratılmıştır. Ancak cehennem insanlar ve cinler için yaratılmamıştır. Tıpkı dünyadaki hapishanelerin insanların tamamı için inşaa edilmediği gibi. Üstelik Rab'bin vaadini görsünler diye insanlar için cehennemi bir uğrak yeri olarak da yapmıştır. Ancak cehenneme giriciler haricindekiler için sadece bir uğrak yeridir. Uğrarlar görürler ve Rab'bimizin vaadini gördük derler.

    Yazı yine uzadıkça uzamaya başladı. İnşaallah bu kadarla iktifa edelim.

    İnşaallah İslam şeriatı ve sünnet-i seniyye dışında hiç bir yolda olmayıp, ayaklarımızı sırat'ı mustakiym olan ve hedefi cennet olan İSLAM'da sabit eyleyelim. Zira burdan başka sermayemiz yok. Burada ne kazanırsak hepsi o. Sır'at'da burda, İmanda, İbadet ve taatte. Kurtuluşta burda, Rıza'da burda. Hepsini Rab'bimize bağlayıp kurtuluşa erenlerden oluruz inşaallah.

    Rab'bim Cümlemizden Razı Olsun. Amin.


  13. 27.Eylül.2011, 20:43
    7
    _müberra_
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 19.Aralık.2010
    Üye No: 81861
    Mesaj Sayısı: 389
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 4
    Yaş: 48

    Cevap: İslam dininde reenkarnasyon varmıdır?

    hammadun ,kardeş ..çok güzel anlatmışsınız ,emeğinize yüreğinize sağlık


  14. 27.Eylül.2011, 20:43
    7
    Devamlı Üye
    hammadun ,kardeş ..çok güzel anlatmışsınız ,emeğinize yüreğinize sağlık


  15. 27.Eylül.2011, 21:22
    8
    HAMMADUN
    Emekli

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 03.Aralık.2010
    Üye No: 81065
    Mesaj Sayısı: 1,021
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 0

    Cevap: İslam dininde reenkarnasyon varmıdır?

    Elhamdulillah, İnşaAllah güzel anlatılması gerekiyordur da, inşaallah Rab'bimiz bu siteye hizmet veren tüm kardeşlerimizi vesile kılıyordur. İnşaallah, güzel yazılar, güzel anlaşılanlardan olurlarda, inşaAllah güzel anlaşılanlar, güzel yazılanlardan olurlar. İnşaAllah Rab'bim yazdıklarımızdaki eksikliklerden dolayı, amelimizi niyetimize bağlarda, İnşaAllah, bizleride kurtuluşa eren kullarının zümresine ilhak eyler.

    Rab'bim Cümlemizden Razı Olsun. Amin.


  16. 27.Eylül.2011, 21:22
    8
    HAMMADUN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Emekli
    Elhamdulillah, İnşaAllah güzel anlatılması gerekiyordur da, inşaallah Rab'bimiz bu siteye hizmet veren tüm kardeşlerimizi vesile kılıyordur. İnşaallah, güzel yazılar, güzel anlaşılanlardan olurlarda, inşaAllah güzel anlaşılanlar, güzel yazılanlardan olurlar. İnşaAllah Rab'bim yazdıklarımızdaki eksikliklerden dolayı, amelimizi niyetimize bağlarda, İnşaAllah, bizleride kurtuluşa eren kullarının zümresine ilhak eyler.

    Rab'bim Cümlemizden Razı Olsun. Amin.





+ Yorum Gönder