Konusunu Oylayın.: Hz. Peygamber, Birlikte Yaşama Ahlâkı ve Hukuku Hakkında Vaaz

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 39 kişi
Hz. Peygamber, Birlikte Yaşama Ahlâkı ve Hukuku Hakkında Vaaz
  1. 25.Ocak.2015, 19:13
    1
    @hmet
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 16.Mayıs.2007
    Üye No: 771
    Mesaj Sayısı: 7,758
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 10
    Bulunduğu yer: gölbaşı

    Hz. Peygamber, Birlikte Yaşama Ahlâkı ve Hukuku Hakkında Vaaz






    Hz. Peygamber, Birlikte Yaşama Ahlâkı ve Hukuku Hakkında Vaaz Mumsema Hz. Peygamber, Birlikte Yaşama Ahlâkı ve Hukuku hakkında ayet hadis ve güzel söz ve sohbetler paylaşır mısınız?

    BİRLİKTE ÇALIŞMA KÜLTÜRÜ KARDEŞLİK HUKUKU


    ve


    “Hep birlikte Allah'ın ipine (İslâm'a) sımsıkı sarılın; dağılıp


    parçalanmayın. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz


    birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve


    O'nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz bir


    ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı.


    İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız.” (Ali


    “Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını


    düzeltin ve Allah'tan korkun ki merhamet edilesiniz.” (Hucurat 10)


    Yüce Allah, aynı inancı, aynı duygu ve düşünceyi paylaşanların


    kardeş olduklarını ifade ediyor. Efendimiz (s.a.v) müminlerin


    birbirlerini severek güçlü bir toplum oluşturmalarını emrediyor.


    “Mü’minin mü’mine karşı durumu, bir parçası diğer parçasını


    sımsıkı kenetleyip tutan binalar gibidir.” Hz. Peygamber bunu


    açıklamak için, iki elinin parmaklarını birbiri arasına geçirerek


    kenetledi. (Buhârî, Müslim)


    Öyle bir kardeşlik ki nesep kardeşliğinden öte bir kardeşlik. Asıl


    kardeşlik iman kardeşliğidir, dava kardeşliğidir. Ne yazık ki bu


    kardeşlikten bize sadece kuru bir edebiyat kaldı. Kardeşliğin


    pratiğini ve sıcaklığını göremez ve göster(e)mez olduk! Gıbta ile


    anlattığımız kardeşlik örnekleri hep asrı saadete ait tablolar olarak


    kaldı. Öyle bir kardeşlikten bahsediyoruz ki, o kardeşlik olmazsa


    nasihat işlemez, o olmazsa sorumluluk hissedilmez, sevgi ve


    merhamet havada kalır. Kardeşlik, bizim için savaşta da barışta da


    ortak bir paydadır. Güçlü bir toplum, ancak birbiriyle dayanışma ve


    kaynaşma içerisinde olan insanlar tarafından oluşturulabilir.


    Müslümanların güçlü bir toplum olarak dayandıkları dört temel


    dayanaktan biri de hiç şüphesiz “kardeşlik”tir. Diğer üç dayanak ise;


    Akide, Ahlak ve Cesarettir…


    Bugün her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğumuz bu


    konunun pratiğine çok önem vermeli ve kardeşliğimizi ucuz bir


    malzeme haline getirmemeliyiz.


    Peki İslam’ın bize emrettiği kardeşliği nasıl değerlendirmeli ve nasıl


    Öncelikle bir mümin diğer mümin kardeşini namusu olarak


    görmelidir. Kardeşini yanlızlığa terk etmemeli, ona sırt


    dönmemelidir. “Müslüman, Müslüman’ın kardeşidir. Ona


    zulmetmez, haksızlık yapmaz, onu düşmana teslim etmez.” (Buhârî,


    Müslim) Kardeşliği zedeleyecek her türlü yaklaşıma pirim vermemeli


    ve öncelikle mü’min, bunu tatbik etmelidir. Kardeşini öyle


    sevmelidir ki, bu sevgisini tüm samimiyetiyle sevdiği kişiye farklı


    vesilelerle hissettirmelidir. “Bir kimse kardeşini severse, ona


    kendisini sevdiğini haber versin.”(Ebu Davud, Tirmizi) ‘Kardeşinin


    yüzüne gülümsemen dahi sadakadır, kardeşinin içini sevinçle


    doldurman sadakadır, nezaketle ona hitap etmen sadakadır…’


    Kardeşlik bir taşla bir çok kuş vurmaktır. İttihad, zorluklara


    karşı sabretme, nasihatleşme, iyiliği emretme kötülüğe engel olma gibi


    hayati konular ancak birbirlerini seven kardeş bir toplumun


    gerçekleştirebileceği hususlardır. Müminlerin gücü birliklerindedir,


    sevgi ve merhametlerindedir, yardımlaşma ve dayanışmalarındadır…


    Yüce Rabbimizin ümmete genel olarak birlik halinde yapmalarını


    emrettiği namaz, hacc, oruc, zekat, cihad gibi ameller başta olmak üzere


    hangi konuya bakarsak bakalım; orada beraberlik, dayanışma,


    muhabbet, yardımcı olma ve tehlikelere karşı birbirimizi uyarma


    anlamlarını göreceğiz. “Sizden biriniz kendisi için sevip arzu ettiği şeyi,


    din kardeşi için de sevip arzu etmedikçe, gerçek anlamda iman etmiş


    olmaz.” (Buhârî, Müslim) hadisi bu konuda nefsin en ince detaylarına


    inilmesi gerektiğini ifade eder. Bu sözler boşuna söylenmiş sözler


    değildir. Meselenin direkt imanla ilişkilendirilmesi sıradan bir


    değerlendirme değildir. Mesele, ‘yaradılanı hoş gör, yaradandan ötürü’


    meselesidir… "Canım kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, sizler


    iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman


    etmiş olamazsınız" (Müslim, Tirmizî)


    İman, bir anlamda insan kazanma sanatıdır. Bu sanatın en güzel


    ürünü ise kazanılmış bir kardeştir. Bizler çeşitli zorluklarla


    kazandığımız insanları ancak samimi bir kardeşlikle koruyabiliriz. Zor


    kazanılmış bir mümin kardeş, ucuz sebeplerle kaybedilmemelidir.


    Gönülleri fethetmek için nefsimize karşı amansız bir mücadele


    vermeliyiz. İmam Hasan el-Benna, uhuvveti anlatırken şunları söyler:


    “Kardeşlikten kastım, kalplerin ve ruhların en sağlam ve en kıymetli


    bağ olan akide bağıyla birbirine bağlanmasıdır. Kardeşlik imanın;


    tefrika ise küfrün bir uzantısıdır. Müslümanların en önemli gücü, birlik


    ve beraberliğin kendilerine verdiği güçtür. Sevgisiz birlik olmaz.


    Sevginin en alt sınırı kardeşine karşı gönlünde en ufak bir yanlış


    düşüncenin bulunmamasıdır; en üst sınırı ise, onu kendine tercih


    etmendir” (Uhuvvet Rüknü)


    Kardeşlik Koruyucu Kalkanımızdır. Mü’min kardeşler olarak


    birbirimize muhtaç olduğumuzun farkına varmamız gerekmektedir.


    Başımıza her ne geldiyse düzenimizi ve saflarımızı bozduğumuz için


    geldi. Şu an İslam dünyasındaki ırkçı temellere dayalı fitnelerin


    hepsinin kökü dışardandır. Kafirler birbirimizle savaşmanın onlara


    sağladığı faydaları çok iyi bilmektedirler. Bizi birbirimize düşürerek,


    güçlerimizi birleştirmememiz için türlü türlü entrikalar çeviriyorlar..


    Müslümanlar güçsüz oldukları için değil, birlik olamadıkları için


    zayıftırlar. Üstad Said Nursi, uhuvveti anlatırken, ‘İki büyük adamın


    kavga ettiği bir anda küçük bir çocuğun her ikisinin kafasına rahatlıkla


    bir çubukla vurabileceğini, birbirleriyle kavga ettikleri için hariçten


    gelen tehlikeyi görmeyeceklerini ve müdahale edemeyeceklerini’ ifade


    eder. Elimizin altında bulunan en önemli kaynaklar ve zenginlikler bu


    şekilde yok oluyor. Bizler ümmetten yer altı ve yer üstü kaynaklarını


    birleştirmelerini istiyoruz, Ümmet coğrafyalarının iman esaslı bir


    şekilde birleştirilmesi gerektiğini söylüyoruz. Bunun için ümmet olarak


    el ele verecek adımlar atmalı, bizi birbirimize düşürmek için kalbimize


    ekmeye çalıştıkları kin ve nefrete asla ve kat’a müsade etmemeliyiz.


    İnadına kardeşlik, inadına birlik, inadına muhabbet demeliyiz.


    Yıllarca bizim için hazırlanan oyunlara geldik ve kardeşliğimize


    kasteden insanların gözümüzün içine baka baka söyledikleri yalanlara


    inanır olduk. . Onlar , birbirimizden nefret etmemizi ve kendilerine


    boyun eğmemizi istiyorlar. Mümin Kardeşler olarak kendi menfaatimizi


    değil, onların menfaatini düşünmemizi bekliyorlar. Irak, Suriye, Filistin,


    Kürdistan, Afrika Kıtası, Bosna, Doğu Türkistan ve daha nice İslam


    beldelerinde yaptıkları zulümler, hala zihin dünyamızda tazeliğini


    korumaktadır. Kardeşliğimize kast edenlerin bizim için istedikleri


    ortam işte budur. Bu zalimler müslümanları paramparça ettiler ve


    içimizde hala aynı oyunu oynamaktadırlar.


    Kardeşlik Hukumuz Açısında Önemli Bazı Notlar…


    1- Amacımız Allah rızası ve ibadet sevabı ise; birbirimize karşı her şeyi


    ve her adımı kolaylaştırmalı, müjdelemeli ve nefret ettirmemeliyiz.


    Kardeşlik ümidini içimizde yeşertmeliyiz.


    2- Müslümanlar arasındaki kardeşlik genel bir konudur. Belli bir alanla


    sınırlandırılamaz. . Hiçbir kimse müslümanlarla tanışıp


    kaynaşmamıza engel olmamalıdır. Davamızın esası mümin


    kardeşlerimizle tanışmaktır.


    3- Farklı kuruluşların fertleri değil, aynı dinin fertleri olarak kardeş


    olduğumuzu unutmamalıyız. Hepimiz ‘Mümin Kardeşler’ olarak


    büyük İslam cemaatinin fertleriyiz.


    4- Allah herkese farklı özellikler vermiştir. Bu özellikler bizi bencillik ve


    ferdiyetçiliğe götürmemeli. Kardeşlerimizin özellik ve kabiliyetlerini


    kendi değerlerimiz olarak görmeli ve bunun için Allah’a


    hamdetmeliyiz. Ayrı ayrı parçalar olarak kaybetmektense, beraberce


    “kazan-kazan” mantığıyla hareket etmeliyiz.


    5- Önyargılardan kurtulmamız gerekmektedir. Emperyalistlerin


    içimize attığı virüslerden temizlenmeliyiz. Arap, Türk, Kürt, Afrikalı


    ve diğer coğrafyalardaki mümin kardeşlerimiz hakkında bizlere


    öğretilen yanlış tespit ve değerlendirmeleri düzeltmeliyiz.


    6- Müminler arasında temel yaklaşımımız, hüsnüzan olmalıdır. Eğer bin


    ihtimalden bir ihtimal hüsnü zanna kapı açıyorsa o ihtimali esas


    almalıyız. “Bu iftirayı işittiğinizde erkek ve kadın müminlerin, kendi


    vicdanları ile hüsnüzanda bulunup da: ‘Bu, apaçık bir iftiradır’


    demeleri gerekmez miydi?” (Nur Suresi 24/12)


    7- Birbirimizin eksikliğini giderme, ayıbını örtme, yükünün bir


    tarafından tutma İslami ve insani bir görevdir. Müminler arasında


    sorunların çözümünde af kültürü esastır.“Kötülüğe iyiliğin en


    güzeliyle karşılık ver. Bir de bakarsın, aranızda düşmanlık bulunan


    kimse candan bir dost oluvermiştir.” (Fussılet, 41/34)


    8- Aynı şekilde müminlerin birbirlerine karşı olan diyaloglarında sevgi


    ve muhabbet zayıf bir ipe bağlı olmamalıdır… “Öfkelerini yutanlar ve


    insanların kusurlarını affedenlere gelince, Allah iyilik yapanları ve iyi


    kullukta bulunanları sever.” (Âl-i İmrân, 3/134)


    9- Her türlü zorluğa, nefsin taşkınlığına, hased ve çekememezlik gibi


    desiselere karşı kardeşliği muhafaza etmeye çalışmak, “ben” değil,


    “biz” prensibiyle hareket etmek için kişinin kendisini kardeşine feda


    etmesi, onu erdemli bir mümin kılacaktır.


    10- Hepimiz Allah’ın kullarıyız, yolumuz bir, kıblemiz bir, davamız bir,


    derdimiz bir, kitabımız bir, duygularımız bir, bir, bir… Bu birler bizi


    çok güçlü bir birliğe götürmelidir. Irk, coğrafya, görüş ve fikir


    ayrılıklarımız bizim zenginliğimizdir. Dillerimiz ve renklerimiz


    Allah’ın ayetleridir…


    Gün kardeşlik günüdür, sevmek ve barışmak günüdür.


    Gözlerindeki ışıldaman mutlu eder beni,


    Sırtındaki yükün acıtır tüm benliğimi,


    Kardeşim, ne olur anlat bana çektiklerini,


    Seni Allah için seviyorum, tut ellerimi...


    Sevgimiz ne mal ne de dünya için,


    Uhuvvetimiz sadece Allah için,


    Sen değil, ben feda olurum rahatın için,


    Seni kendim bildim, yanmasın için...


    Birimiz Şark'ta, diğerimiz Garb'ta olsakta,


    Buluşuruz duada her daim, uzak olsakta,


    Derdin derdimdir, ne olur uzaklaşma,


    Seni Allah için seviyorum, ayrılsakta...


    Kardeşlik şefkat ister, ayrılma benden,


    Bırakma şeytana, kimsem yok, tut ellerimden,


    Ne olur! sesim kısık, kim anlar halimden,


    Müminler kardeştir, emirdir Rabbimden,


    Beni ALLAH için sev, vazgeçme kardeşinden…

    Recep Songül


  2. 25.Ocak.2015, 19:13
    1
    Üye



    Hz. Peygamber, Birlikte Yaşama Ahlâkı ve Hukuku hakkında ayet hadis ve güzel söz ve sohbetler paylaşır mısınız?

    BİRLİKTE ÇALIŞMA KÜLTÜRÜ KARDEŞLİK HUKUKU


    ve


    “Hep birlikte Allah'ın ipine (İslâm'a) sımsıkı sarılın; dağılıp


    parçalanmayın. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz


    birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve


    O'nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz bir


    ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı.


    İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız.” (Ali


    “Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını


    düzeltin ve Allah'tan korkun ki merhamet edilesiniz.” (Hucurat 10)


    Yüce Allah, aynı inancı, aynı duygu ve düşünceyi paylaşanların


    kardeş olduklarını ifade ediyor. Efendimiz (s.a.v) müminlerin


    birbirlerini severek güçlü bir toplum oluşturmalarını emrediyor.


    “Mü’minin mü’mine karşı durumu, bir parçası diğer parçasını


    sımsıkı kenetleyip tutan binalar gibidir.” Hz. Peygamber bunu


    açıklamak için, iki elinin parmaklarını birbiri arasına geçirerek


    kenetledi. (Buhârî, Müslim)


    Öyle bir kardeşlik ki nesep kardeşliğinden öte bir kardeşlik. Asıl


    kardeşlik iman kardeşliğidir, dava kardeşliğidir. Ne yazık ki bu


    kardeşlikten bize sadece kuru bir edebiyat kaldı. Kardeşliğin


    pratiğini ve sıcaklığını göremez ve göster(e)mez olduk! Gıbta ile


    anlattığımız kardeşlik örnekleri hep asrı saadete ait tablolar olarak


    kaldı. Öyle bir kardeşlikten bahsediyoruz ki, o kardeşlik olmazsa


    nasihat işlemez, o olmazsa sorumluluk hissedilmez, sevgi ve


    merhamet havada kalır. Kardeşlik, bizim için savaşta da barışta da


    ortak bir paydadır. Güçlü bir toplum, ancak birbiriyle dayanışma ve


    kaynaşma içerisinde olan insanlar tarafından oluşturulabilir.


    Müslümanların güçlü bir toplum olarak dayandıkları dört temel


    dayanaktan biri de hiç şüphesiz “kardeşlik”tir. Diğer üç dayanak ise;


    Akide, Ahlak ve Cesarettir…


    Bugün her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğumuz bu


    konunun pratiğine çok önem vermeli ve kardeşliğimizi ucuz bir


    malzeme haline getirmemeliyiz.


    Peki İslam’ın bize emrettiği kardeşliği nasıl değerlendirmeli ve nasıl


    Öncelikle bir mümin diğer mümin kardeşini namusu olarak


    görmelidir. Kardeşini yanlızlığa terk etmemeli, ona sırt


    dönmemelidir. “Müslüman, Müslüman’ın kardeşidir. Ona


    zulmetmez, haksızlık yapmaz, onu düşmana teslim etmez.” (Buhârî,


    Müslim) Kardeşliği zedeleyecek her türlü yaklaşıma pirim vermemeli


    ve öncelikle mü’min, bunu tatbik etmelidir. Kardeşini öyle


    sevmelidir ki, bu sevgisini tüm samimiyetiyle sevdiği kişiye farklı


    vesilelerle hissettirmelidir. “Bir kimse kardeşini severse, ona


    kendisini sevdiğini haber versin.”(Ebu Davud, Tirmizi) ‘Kardeşinin


    yüzüne gülümsemen dahi sadakadır, kardeşinin içini sevinçle


    doldurman sadakadır, nezaketle ona hitap etmen sadakadır…’


    Kardeşlik bir taşla bir çok kuş vurmaktır. İttihad, zorluklara


    karşı sabretme, nasihatleşme, iyiliği emretme kötülüğe engel olma gibi


    hayati konular ancak birbirlerini seven kardeş bir toplumun


    gerçekleştirebileceği hususlardır. Müminlerin gücü birliklerindedir,


    sevgi ve merhametlerindedir, yardımlaşma ve dayanışmalarındadır…


    Yüce Rabbimizin ümmete genel olarak birlik halinde yapmalarını


    emrettiği namaz, hacc, oruc, zekat, cihad gibi ameller başta olmak üzere


    hangi konuya bakarsak bakalım; orada beraberlik, dayanışma,


    muhabbet, yardımcı olma ve tehlikelere karşı birbirimizi uyarma


    anlamlarını göreceğiz. “Sizden biriniz kendisi için sevip arzu ettiği şeyi,


    din kardeşi için de sevip arzu etmedikçe, gerçek anlamda iman etmiş


    olmaz.” (Buhârî, Müslim) hadisi bu konuda nefsin en ince detaylarına


    inilmesi gerektiğini ifade eder. Bu sözler boşuna söylenmiş sözler


    değildir. Meselenin direkt imanla ilişkilendirilmesi sıradan bir


    değerlendirme değildir. Mesele, ‘yaradılanı hoş gör, yaradandan ötürü’


    meselesidir… "Canım kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, sizler


    iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman


    etmiş olamazsınız" (Müslim, Tirmizî)


    İman, bir anlamda insan kazanma sanatıdır. Bu sanatın en güzel


    ürünü ise kazanılmış bir kardeştir. Bizler çeşitli zorluklarla


    kazandığımız insanları ancak samimi bir kardeşlikle koruyabiliriz. Zor


    kazanılmış bir mümin kardeş, ucuz sebeplerle kaybedilmemelidir.


    Gönülleri fethetmek için nefsimize karşı amansız bir mücadele


    vermeliyiz. İmam Hasan el-Benna, uhuvveti anlatırken şunları söyler:


    “Kardeşlikten kastım, kalplerin ve ruhların en sağlam ve en kıymetli


    bağ olan akide bağıyla birbirine bağlanmasıdır. Kardeşlik imanın;


    tefrika ise küfrün bir uzantısıdır. Müslümanların en önemli gücü, birlik


    ve beraberliğin kendilerine verdiği güçtür. Sevgisiz birlik olmaz.


    Sevginin en alt sınırı kardeşine karşı gönlünde en ufak bir yanlış


    düşüncenin bulunmamasıdır; en üst sınırı ise, onu kendine tercih


    etmendir” (Uhuvvet Rüknü)


    Kardeşlik Koruyucu Kalkanımızdır. Mü’min kardeşler olarak


    birbirimize muhtaç olduğumuzun farkına varmamız gerekmektedir.


    Başımıza her ne geldiyse düzenimizi ve saflarımızı bozduğumuz için


    geldi. Şu an İslam dünyasındaki ırkçı temellere dayalı fitnelerin


    hepsinin kökü dışardandır. Kafirler birbirimizle savaşmanın onlara


    sağladığı faydaları çok iyi bilmektedirler. Bizi birbirimize düşürerek,


    güçlerimizi birleştirmememiz için türlü türlü entrikalar çeviriyorlar..


    Müslümanlar güçsüz oldukları için değil, birlik olamadıkları için


    zayıftırlar. Üstad Said Nursi, uhuvveti anlatırken, ‘İki büyük adamın


    kavga ettiği bir anda küçük bir çocuğun her ikisinin kafasına rahatlıkla


    bir çubukla vurabileceğini, birbirleriyle kavga ettikleri için hariçten


    gelen tehlikeyi görmeyeceklerini ve müdahale edemeyeceklerini’ ifade


    eder. Elimizin altında bulunan en önemli kaynaklar ve zenginlikler bu


    şekilde yok oluyor. Bizler ümmetten yer altı ve yer üstü kaynaklarını


    birleştirmelerini istiyoruz, Ümmet coğrafyalarının iman esaslı bir


    şekilde birleştirilmesi gerektiğini söylüyoruz. Bunun için ümmet olarak


    el ele verecek adımlar atmalı, bizi birbirimize düşürmek için kalbimize


    ekmeye çalıştıkları kin ve nefrete asla ve kat’a müsade etmemeliyiz.


    İnadına kardeşlik, inadına birlik, inadına muhabbet demeliyiz.


    Yıllarca bizim için hazırlanan oyunlara geldik ve kardeşliğimize


    kasteden insanların gözümüzün içine baka baka söyledikleri yalanlara


    inanır olduk. . Onlar , birbirimizden nefret etmemizi ve kendilerine


    boyun eğmemizi istiyorlar. Mümin Kardeşler olarak kendi menfaatimizi


    değil, onların menfaatini düşünmemizi bekliyorlar. Irak, Suriye, Filistin,


    Kürdistan, Afrika Kıtası, Bosna, Doğu Türkistan ve daha nice İslam


    beldelerinde yaptıkları zulümler, hala zihin dünyamızda tazeliğini


    korumaktadır. Kardeşliğimize kast edenlerin bizim için istedikleri


    ortam işte budur. Bu zalimler müslümanları paramparça ettiler ve


    içimizde hala aynı oyunu oynamaktadırlar.


    Kardeşlik Hukumuz Açısında Önemli Bazı Notlar…


    1- Amacımız Allah rızası ve ibadet sevabı ise; birbirimize karşı her şeyi


    ve her adımı kolaylaştırmalı, müjdelemeli ve nefret ettirmemeliyiz.


    Kardeşlik ümidini içimizde yeşertmeliyiz.


    2- Müslümanlar arasındaki kardeşlik genel bir konudur. Belli bir alanla


    sınırlandırılamaz. . Hiçbir kimse müslümanlarla tanışıp


    kaynaşmamıza engel olmamalıdır. Davamızın esası mümin


    kardeşlerimizle tanışmaktır.


    3- Farklı kuruluşların fertleri değil, aynı dinin fertleri olarak kardeş


    olduğumuzu unutmamalıyız. Hepimiz ‘Mümin Kardeşler’ olarak


    büyük İslam cemaatinin fertleriyiz.


    4- Allah herkese farklı özellikler vermiştir. Bu özellikler bizi bencillik ve


    ferdiyetçiliğe götürmemeli. Kardeşlerimizin özellik ve kabiliyetlerini


    kendi değerlerimiz olarak görmeli ve bunun için Allah’a


    hamdetmeliyiz. Ayrı ayrı parçalar olarak kaybetmektense, beraberce


    “kazan-kazan” mantığıyla hareket etmeliyiz.


    5- Önyargılardan kurtulmamız gerekmektedir. Emperyalistlerin


    içimize attığı virüslerden temizlenmeliyiz. Arap, Türk, Kürt, Afrikalı


    ve diğer coğrafyalardaki mümin kardeşlerimiz hakkında bizlere


    öğretilen yanlış tespit ve değerlendirmeleri düzeltmeliyiz.


    6- Müminler arasında temel yaklaşımımız, hüsnüzan olmalıdır. Eğer bin


    ihtimalden bir ihtimal hüsnü zanna kapı açıyorsa o ihtimali esas


    almalıyız. “Bu iftirayı işittiğinizde erkek ve kadın müminlerin, kendi


    vicdanları ile hüsnüzanda bulunup da: ‘Bu, apaçık bir iftiradır’


    demeleri gerekmez miydi?” (Nur Suresi 24/12)


    7- Birbirimizin eksikliğini giderme, ayıbını örtme, yükünün bir


    tarafından tutma İslami ve insani bir görevdir. Müminler arasında


    sorunların çözümünde af kültürü esastır.“Kötülüğe iyiliğin en


    güzeliyle karşılık ver. Bir de bakarsın, aranızda düşmanlık bulunan


    kimse candan bir dost oluvermiştir.” (Fussılet, 41/34)


    8- Aynı şekilde müminlerin birbirlerine karşı olan diyaloglarında sevgi


    ve muhabbet zayıf bir ipe bağlı olmamalıdır… “Öfkelerini yutanlar ve


    insanların kusurlarını affedenlere gelince, Allah iyilik yapanları ve iyi


    kullukta bulunanları sever.” (Âl-i İmrân, 3/134)


    9- Her türlü zorluğa, nefsin taşkınlığına, hased ve çekememezlik gibi


    desiselere karşı kardeşliği muhafaza etmeye çalışmak, “ben” değil,


    “biz” prensibiyle hareket etmek için kişinin kendisini kardeşine feda


    etmesi, onu erdemli bir mümin kılacaktır.


    10- Hepimiz Allah’ın kullarıyız, yolumuz bir, kıblemiz bir, davamız bir,


    derdimiz bir, kitabımız bir, duygularımız bir, bir, bir… Bu birler bizi


    çok güçlü bir birliğe götürmelidir. Irk, coğrafya, görüş ve fikir


    ayrılıklarımız bizim zenginliğimizdir. Dillerimiz ve renklerimiz


    Allah’ın ayetleridir…


    Gün kardeşlik günüdür, sevmek ve barışmak günüdür.


    Gözlerindeki ışıldaman mutlu eder beni,


    Sırtındaki yükün acıtır tüm benliğimi,


    Kardeşim, ne olur anlat bana çektiklerini,


    Seni Allah için seviyorum, tut ellerimi...


    Sevgimiz ne mal ne de dünya için,


    Uhuvvetimiz sadece Allah için,


    Sen değil, ben feda olurum rahatın için,


    Seni kendim bildim, yanmasın için...


    Birimiz Şark'ta, diğerimiz Garb'ta olsakta,


    Buluşuruz duada her daim, uzak olsakta,


    Derdin derdimdir, ne olur uzaklaşma,


    Seni Allah için seviyorum, ayrılsakta...


    Kardeşlik şefkat ister, ayrılma benden,


    Bırakma şeytana, kimsem yok, tut ellerimden,


    Ne olur! sesim kısık, kim anlar halimden,


    Müminler kardeştir, emirdir Rabbimden,


    Beni ALLAH için sev, vazgeçme kardeşinden…

    Recep Songül


    Benzer Konular

    - Hz. Peygamber ve Birlikte Yaşama Hukuku ne demek?

    - Birlikte Yaşama Hukuku Hakkında Ayet ve Hadisler

    - Birlikte Yaşama Ahlakı Hakkında Ayet ve Hadisler

    - Kardeşlik ahlakı ve hukuku hakkında cuma hutbeleri

    - Hz Peygamber, kardeşlik ahlakı ve kardeşlik hukuku hakkında bilgiler?

  3. 25.Ocak.2015, 22:21
    2
    melle
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 13.Mayıs.2008
    Üye No: 20559
    Mesaj Sayısı: 2,084
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 21

    Cevap: Hz. Peygamber, Birlikte Yaşama Ahlâkı ve Hukuku Hakkında Vaaz




    Hz. Peygamber'in Rahmet Yüklü Kuşatıcı Mesajı Işığında Barış İçinde Birlikte Yaşama


    Yüce dinimiz İslâm’ın inanç, ibadet ve ahlâk prensipleri konusunda halkımızı doğru bilgilendirmeyi, manevî ve ahlâkî değerlere bağlılığı artırmayı amaç edinen Diyanet İşleri Başkanlığı, yasal görevlerinin bir parçası olarak, Hazret-i Peygamber’i ve onun insanlığa takdim ettiği değerleri, İslam’ın kuşatıcı mesajını doğru ve sahih bilgiler ışığında, alanında uzman kişilerin katkılarıyla vatandaşlarımıza daha etkili ve yaygın bir şekilde anlatıp tanıtmak, Hz. Peygamber sevgisi etrafında toplumumuza birlik ve beraberlik mesajları sunmak amacıyla, Türkiye Diyanet Vakfı ile birlikte 1989 yılından itibaren Kutlu Doğum Haftası düzenlemiştir. Hz. Muhammed’in getirdiği rahmet ve sevgi etrafında gönülleri birleştirmeyi gaye edinen bu hafta, milletimizce de büyük bir teveccühe mazhar olmuştur. Bu sene yirmincisini tertip ettiğimiz Kutlu Doğum etkinliklerinde gerek yurtiçi gerekse yurtdışında geniş yelpazeli dini, sosyal ve kültürel etkinlikler planlanmış ve ana tema olarak da “birlikte yaşama tecrübesi” seçilmiştir.



    Yüce Allah’ın insanlığa en büyük ihsanı ve rahmeti olan ve Kur’an-ı Kerim’de “büyük bir ahlak üzere” (Kalem, 68/4) olduğu bildirilen Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.), insanı insan yapan erdemlerin ve değerlerin odaklandığı yüce bir şahsiyettir. İslâm’ın öngördüğü kâmil insan modeli onun hayatında tecessüm etmiştir. Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim’de “Andolsun ki Resûlullah’da sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı zikredenler için mükemmel bir örnek vardır.” (Ahzâb, 33/21) buyurularak onun hayatı bizlere ‘yaşanabilir en güzel örnek’ olarak takdim edilmektedir. Ancak, onun örnekliğinin ve temsil ettiği değerlerin iyi anlaşılması, bir bilinç ve hayat tarzı olarak canlılık kazanması gerekir. Hz. Peygamber Efendimizin örnekliğine canlılık kazandırılması denildiğinde, örnekliğini ve sünnetini belirli alanlara ve davranış biçimlerine indirgemek yerine, onun temsil ettiği değerler bütününü anlamak ve hayatımıza ışık tutan bir meşale yapabilmek çabası akla gelir. Bunun anlamı tarihe gitmek ve gömülmek değil, onun insanlığın huzur ve mutluluğu için yaptığı çağrıyı güncelleştirerek hayatımıza yansıtmak, örnek ahlâkını ve öğretilerini davranışlarımızın mihveri ve rehberi yapabilmektir. Nitekim o (sav), gerek ferdi, ailevi ve sosyal hayatı gerekse söz ve açıklamaları ile insanlığa kıyamete kadar kalıcı bir rehberlik ve örneklik sunmuştur. Onun sünneti, sadece Müslümanlar için değil, bütün insanlığın mutluluğuna ve kurtuluşuna ışık tutabilecek niteliktedir.



    Bugün için önemli sorunlarımızdan biri, “Hz. Peygamber’in örnek hayatı ile kendi hayatımız arasında, sağlam bilgiye dayalı iyi bir köprü kurulamaması, dolayısıyla çevresine örnek olacak ahlâkî duyarlılığa sahip dindarlıkların üretilemeyişidir” denilebilir. Bu köprünün inşası için onun hayatını tekrar tekrar okumak ve onu iyi anlamak gerekir. Hiç şüphesiz insanlığın giderek bireysel benliklerine, çıkar ve hazza dayanan bir hayata yöneldiği bir ortamda hayatımızı güzel değerlerle inşa edebilmek için onun güzel ahlâkına, yol göstericiliğine her zamanki gibi ihtiyacımız vardır.



    Birlikte Yaşama Olgusu ve Rahmet Peygamberi



    Hepimizin bildiği gibi Kur’an farklılıkların doğallığını kabul eder ve hatta dillerin ve renklerin farklı olmasının Allah’ın varlığının delillerinden olduğunu ifade eder: “O’nun kanıtlarından biri de, gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olmasıdır. Şüphesiz bunda bilenler için ibretler vardır.” (Rum 30/22) Ayrıca Kur’an’da “Rabbin dileseydi insanları elbette tek bir ümmet yapardı.” (Hûd, 11/118) buyurularak insanların farklılıklarının ilahi hikmetin ve sınavın bir parçası olduğu vurgulanmaktadır.



    Hucûrât suresinin 13. ayeti de bize bu konuda çok önemli bir ölçüt getirmektedir: “Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık, tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız O’na itaatsizlikten en fazla sakınanızdır. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir.” (Hucûrât, 49/13). İnsanlar farklı dil, din, cins, ırk, kabile, sosyal ve kültürel gruplar halinde yaşarlar. İçinde yaşadığımız coğrafya, önceki nesillerden devraldığımız kültür ve gelenek, mensubu olduğumuz inanç ve görüşler de bizim varlık ve kimlik dünyamızın adeta ayrılmaz parçalarıdır. İnsanlar bu farklara bağlı olarak farklı kimlik sahibi olur, bu kimlikle tanınır ve tanışır. Ayrıca her biri kendi farklılığını, özelliğini bir gurur, değer ve övünç vesilesi yapar. Ancak bu ayet, farklı yaratılmanın ‘kimlik edinme ve bu kimlikle tanınma, tanışma’ fonksiyon ve hikmetini onaylarken; farklı sosyal ve etnik gruplara mensup olmanın üstünlük vesilesi olarak kullanılmasını reddeder. İnsanın şeref ve değerini, kendi iradesi ile elde etmediği aidiyetlere değil; kendi irade ve çabasıyla elde ettiği değerlere bağlar.



    İnsanların farklılıkları hakkında Kur’an’ın çizdiği bu çerçeveden sonra ifade edilmelidir ki, insanların birlikte yaşama ihtiyacı yaratılıştan gelen bir özelliktir ve bu aynı zamanda psikolojik olduğu kadar, sosyal ve iktisadî bir gereklilikten de kaynaklanmaktadır. Fertlerin huzur ve güven ortamında birarada yaşayabilmesinin ön şartı da bireyler arasındaki sevgi, saygı, hoşgörü, yardımlaşma, dayanışma ve kardeşlik bilincinin oluşmasıdır. Toplumda birlikte yaşama bilincinin oluşabilmesi için, öncelikle fertlerin birbirlerine karşı iyi niyet ve samimiyet taşıması, insan olarak birbirine saygı duyması, bencillik ve bireysel çıkarcılığın insanı yiyip bitiren girdabından kurtulup paylaşmanın manevi hazzına ermesi gerekir. Bireylerin, görev ve sorumluluklarını yerine getirmede ihmalkâr ve sorumsuz davranışlar sergilemesi halinde, sonuç hem toplum hem de fert için acı olmaktadır. Bir toplumda sorumluluğun yerini, sorumsuzluk, vicdanın yerini acımasızlık, diğerkâmlığın yerini bencillik, paylaşmanın ve dayanışmanın yerini cimrilik ve vurdumduymazlık alırsa, kişilerin en yakınlarına dahi itimat edemeyeceği derecede güven bunalımı yaşanırsa, orada toplumsal yapı çöküntüye uğramış demektir.



    Toplumun fert üzerinde olduğu gibi, ferdin de toplum üzerinde hakları vardır. Bizler, toplum halinde ve huzur içinde yaşamak istiyorsak sevinçleri ve nimetleri paylaşmayı, zayıfların ihtiyaçlarını gidermeyi, muhtaçların dertlerine derman olmayı ve acıları dindirmeyi öğrenmeli ve bunları hayata geçirmeliyiz. Aksi taktirde, aynı coğrafyayı paylaşan, aynı dini, milli ve kültürel değerleri taşıyan insanlar arasında birlik ve dirliğin yerini ayrışmalar, fertleri bağlayan sevgi ve dayanışmanın yerini bencillik, kin ve düşmanlık almaya başlar.



    Sadece insanlara karşı değil, bütün canlılara karşı sorumlu olduğumuzu bildiren Kur’an, bir yandan bireysel anlamda şükür, takva, sabır, iffet, doğruluk, dürüstlük ve çalışkanlık gibi ahlâkî değerlerin önemine vurgu yaparken, diğer yandan birlikte yaşamanın gereği olarak paylaşma, af, dayanışma, fedakârlık gibi erdemleri ön plana çıkararak toplumsal yapıyı güçlendiren ahlaki ve insani erdemlere dikkatleri çekmektedir. Bu bağlamda birlik ve beraberliği, hayırlı ve güzel işlerde yarışmayı, akrabalara iyilik yapmayı, yoksullara haklarını vermeyi, iyiliği emredip kötülükten sakındırmayı, emanetlere riayet etmeyi, komşularla iyi geçinmeyi, adaletin gerçekleşmesini ve yaptığımız her işi en iyi şekilde yapmayı (ihsan) toplumsal ahlâkın temel dinamikleri olarak sunmaktadır. Öte yandan öfke, kibir, kıskançlık, kin, gıybet, kınama ve başkalarının özel hayatını araştırma (tecessüs) gibi, kişiye ve topluma zarar verecek her türlü ahlâkî sapmadan da sakındırmaktadır.



    Bu rahmet yüklü kuşatıcı mesajın modern dünyaya sunduğu barış esasen hepimizin Hz. Âdem’den geldiği ve Hz. Âdem’in de topraktan yaratıldığı gerçeğine dayanır. Böylece biz aynı insanlık ailesinin üyeleri olarak kardeşliğimizi, birbirimizi sevmeye olan ihtiyacımızı, faniliğimizi ve alçak gönüllü olmamız gerektiğini farkederiz. Sevginin vatanı bireyin gönül yurdudur; gönül yurdunun sahibi ise Yüce Yaratıcımızdır.



    Unutulmamalıdır ki, Hz. Peygamberi anlamak Kur’an’ı anlamaya, Kur’an’ı anlamak da Hz. Peygamberi anlamaya bağlıdır. Dolayısıyla dinî bir görev olarak yerine getireceğimiz pratikler ve bireysel dindarlığımızda tercih edeceğimiz uygulamaların en güzeli, onun hayatında bulunmaktadır. Kur’an’da “Allah’ın sevgisine mahzar olmanın Hz. Peygamber’e uymaktan geçtiği” (Âl-i İmrân, 3/31) ve “Hz. Peygamber (sevgisi) mü’minlerin içinde olduğu sürece Allah’ın kendilerine azab etmeyeceği”nin (Enfâl, 8/33) vurgulanması, Hz. Peygamber’in örnekliğinin mü’minler için ne kadar önemli olduğunu açıkça ifade etmektedir.



    Onun söz ve uyarıları, örnek ahlakı, davranışları, sabırla sürdürdüğü eğitimi ve rehberliği sayesinde Cahiliye toplumu medeni bir topluma dönüşmüş, şirkin yerini tevhit inancı, haksızlığın yerini adalet, kibir ve nefretin yerini tevazu ve sevgi, sonu gelmez çekişmenin ve bencilliğin yerini barış, huzur ve iyilikte yarışma almıştır. Öyle olduğu için de bu yeni dönem İslam’ın altın çağı, mutluluk çağı anlamında “asr-ı saadet” olarak anılmıştır.



    Hz. Peygamber, birlikte yaşamanın vazgeçilmez unsurları olan barışı, müsamahayı, affı, rahmeti ve merhameti, mücerret bir iddia ve söz olmaktan çıkarıp yaşanılan bir gerçekliğe dönüştürmüştür. Kendisinden düşmanlarına ‘beddua ve lanet’ etmesini isteyenlere kendisinin bunlar için değil; ‘rahmet ve merhamet peygamberi’ olarak gönderildiğini söyleyerek uyarmış ve yol göstermiştir. O hiç kimseyi ayıplamamış, kötülüğe kötülükle karşılık vermemiş ve nefsi için intikam almamıştır. Etrafındakileri hiç incitmemiş, kendisinden talepte bulunanı geri çevirmemiştir.



    Dürüstlüğü, emaneti korumayı, insan haklarına riayet etmeyi, yetim ve kimsesizlere kol kanat germeyi, kimseyi incitmemeyi, iyilik yapmayı öğütleyen ve yaşayışıyla bunlara en güzel örnek olan Peygamberimiz; “İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de gerçek anlamda iman etmiş olamazsınız.” buyurarak sevgiyi ve imanı toplumsal barışın, birlikte yaşamanın temel taşı yapmıştır. Daha sonra da yanındakilere, aralarında sevgi bağını, Kur’an’da da üzerinde önemle durulan (eve girerken selam verme, Nûr 24/27; daha güzeliyle veya aynıyla karşılık verme, en-Nisâ 4/86), ancak selâmlaşarak kurabileceklerini bildirmiştir (Müslim, “Îmân”, 93-94).



    Bu konuda akla gelen ve hepimiz tarafından iyi bilinen birkaç hadisine kulak verelim:



    “Sizden biriniz kendisi için istediğini Müslüman kardeşi için de istemedikçe (kâmil manada) iman etmiş olamaz.” (Buhârî, İmân 7; Müslim, İmân 71, 72; Tirmizî, Kıyâme 59; Nesâî, İmân, 19, 33).



    Kim müslüman kardeşinin ihtiyacını giderirse Allah da onun ihtiyacını giderir; kim müslüman kardeşini bir sıkıntıdan kurtarırsa Allah da onu bir sıkıntıdan kurtarır; kim müslüman kardeşinin bir kusurunu gizlerse Allah da onun kusurunu gizler (affeder)” (Buhârî, “Mezâlim”, 3; Müslim, “Birr”, 58).



    Hz. Peygamber uzlaşma ve kaynaşma çabası göstermenin müslümanlar için bir görev olduğuna şöyle işaret eder: “Mümin ülfet eden (uzlaşıp kaynaşan) insandır; ülfet etmeyen ve kendisiyle ülfet kurulamayan insanda hayır yoktur” (Müsned, II, 400; V, 235).



    Toplumun inşasında rahmeti esas alan Peygamberimiz yetimin elinden tutmuş, kimsesizlerin kimsesi olmuş, büyüklerin ve küçüklerin ihtiyaçlarına cevap vermiş, huzur ve güveni tehdit eden davranışları önleyici tedbirler almıştır. Nitekim hicret sonrasında Medine toplumunda toplumsal uzlaşma ve kaynaşmayı onların arasında kardeşlik tesis ederek sağlamıştır. Bilindiği gibi Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadislerde müslümanların kardeş olduğu belirtilerek (meselâ bk. Âl-i İmrân 3/103; el-Hucurât 49/10) onlar arasında güçlü bir sevgi bağı kurulması öngörülmüştür. Gerçek anlamda ilk müslüman toplumun kurulduğu Medine’de, Mekke’den göç edenlere kucak açan Medineli müslümanlar Kur’ân-ı Kerîm’de, “Onlar, hicret edip yanlarına gelenleri severler” (el-Haşr 59/9) diye takdir edilir. Bunların muhacirlere yaptıkları yardımlar sebebiyle Kur’ân-ı Kerîm’de, “ensar” (yardım severler) diye anılmaları (et-Tevbe 9/100, 117) İslam’da sevgi ve onun ürünü olan dayanışmanın önemine işaret eder. Bütün bu saiklerle Medine’de ilk günden itibaren hayat tarzı olarak kardeşlik, farklı gruplar arası anlaşma, haklara saygı ve adalet temel değerler olarak yerleşmeye başlamıştır. Bu şehirde olgunlaşan ve şehri olgunlaştıran din ve onun hayata yansıyan örnekliği, gerçekten kucaklayıcı, çevresine saygılı ve farklı yaşam tarzlarına, dünya görüşlerine açık bir medeniyetin temellerini atmıştır.



    Hz. Peygamber aynı toplumda beraber yaşadıkları gayr-i müslimlerle münasebetlerinde de bugünün insanına güzel örnekler sunan uygulamalar sergilemiştir. Allah'ın Rasulü’nün hasta olan bir Yahudiyi ziyaret etmesi ve bir Yahudi cenazesi için ayağa kalkarak ona hürmet göstermesi hepimizce malum hadiselerdir. Hz. Peygamber’in ayağa kalktığı cenazenin Yahudi bir kişiye ait olduğunu hatırlatanlara verdiği "Bu da bir insan değil mi?" (Müslim: 1593, 1596) şeklindeki cevabı, insana sırf insan olduğu için saygı gösterilmesi gerektiğinin fiili bir örneğidir.



    Günümüz Problemleri



    Çağımız insanı, günümüzde kendini içten ve dıştan kuşatan kısa vadeli emellerin baskısından kurtarıp hem iç dünyasında hem de yakın ve uzak çevresinde kalıcı bir barış ve huzuru yakalamada hayli zorlanmaktadır. Fert ve toplumların hayat çizgisi bir defa aklın, bilginin, düşünce ve sağduyunun kontrolünden çıktı mı, din o açık davetini ve uyarısını sürdürse de, artık sevginin yerini korku ve düşmanlık, barışın yerini kavga, fedakarlığın yerini bencillik, adaletin yerini haksızlık almaya başlar. Tevazu yerini kibre, ötekine saygı yerini küçümseme veya dışlamaya terk eder. En temel dini ve insani değerler, erdem ve yücelikler bile dünyevi yarışın etkili bir basamağı oluverir.



    Hz. Peygamber’in şahsında yükselen sevgi seli bizim medeniyet anlayışımızı, insan ve hayat tasavvurumuzu ortaya koymaktadır. Gönül dünyamızın ve medeniyet anlayışımızın esası, yaratılanı yaratandan ötürü sevmek, varlığı sevgi ve şefkatle kucaklamak, kendimiz için istediğimizi başkası için de istemektir. Nitekim, Anadolu, geçmişten günümüze binlerce yıllık tarihinde insanlığın farklı tecrübelerini, geleneklerini, değer ve anlayışlarını bağrında barındıran ve bunları nesilden nesle taşıyan, âdeta insanlığın kültür tarihiyle özdeş tarihî mirasa sahip bir bölgedir. Yine Anadolu, barış ve hoşgörü içinde bir arada yaşama, insana sırf insan olduğu için değer verebilme, farklılıkları zenginlik kaynağı ve iyilikte yarışma sebebi olarak görebilme anlayışının tesis edilmesinde dünya için iyi bir örnektir. Bu anlayışla yoğrulan Ahmet Yesevî, Yunus Emre, Mevlana, Hacı Bektaş Velî, Hacı Bayram Velî gibi sevgi medeniyetinin önemli ve etkili temsilcilerinin düşünceleri temelde marifet, muhabbet ve müsamahaya dayanır.



    Yüce dinimizin kendimize güveni, diğerine sevgi ve saygıyı, sosyal barışı, kardeşliği, paylaşma ve yardımlaşmayı öğütleyen sesine kulak verip, birbirimize karşı yerine getirmemiz gereken görev ve sorumlulukların bilincinde olarak, omuz omuza verip, hayatı acı ve tatlısıyla paylaşmalı, mutlu ve huzurlu yarınlara hep birlikte kavuşmalıyız. O kutlu elçinin bağlıları olarak insanlar arasında din, dil, bölge ve kültür farkı gözetmeksizin insanlığın kutsallarına karşı kin, nefret ve saygısızlık içeren her türlü tutum ve davranışın karşısında olmalıyız.



    Temel insani sorumluluklarımızı iyi kavrayıp yerine getirebildiğimiz ölçüde Peygamber Efendimizin olgun Müslüman toplumu tasvir ettiği “bir uzvundaki acıdan bütün uzuvların ızdırap duyduğu bir vücuda” benzetmesini anlamış, bu teşvike ve övgüye layık olmuş oluruz.
    DİYANET


  4. 25.Ocak.2015, 22:21
    2
    Devamlı Üye



    Hz. Peygamber'in Rahmet Yüklü Kuşatıcı Mesajı Işığında Barış İçinde Birlikte Yaşama


    Yüce dinimiz İslâm’ın inanç, ibadet ve ahlâk prensipleri konusunda halkımızı doğru bilgilendirmeyi, manevî ve ahlâkî değerlere bağlılığı artırmayı amaç edinen Diyanet İşleri Başkanlığı, yasal görevlerinin bir parçası olarak, Hazret-i Peygamber’i ve onun insanlığa takdim ettiği değerleri, İslam’ın kuşatıcı mesajını doğru ve sahih bilgiler ışığında, alanında uzman kişilerin katkılarıyla vatandaşlarımıza daha etkili ve yaygın bir şekilde anlatıp tanıtmak, Hz. Peygamber sevgisi etrafında toplumumuza birlik ve beraberlik mesajları sunmak amacıyla, Türkiye Diyanet Vakfı ile birlikte 1989 yılından itibaren Kutlu Doğum Haftası düzenlemiştir. Hz. Muhammed’in getirdiği rahmet ve sevgi etrafında gönülleri birleştirmeyi gaye edinen bu hafta, milletimizce de büyük bir teveccühe mazhar olmuştur. Bu sene yirmincisini tertip ettiğimiz Kutlu Doğum etkinliklerinde gerek yurtiçi gerekse yurtdışında geniş yelpazeli dini, sosyal ve kültürel etkinlikler planlanmış ve ana tema olarak da “birlikte yaşama tecrübesi” seçilmiştir.



    Yüce Allah’ın insanlığa en büyük ihsanı ve rahmeti olan ve Kur’an-ı Kerim’de “büyük bir ahlak üzere” (Kalem, 68/4) olduğu bildirilen Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.), insanı insan yapan erdemlerin ve değerlerin odaklandığı yüce bir şahsiyettir. İslâm’ın öngördüğü kâmil insan modeli onun hayatında tecessüm etmiştir. Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim’de “Andolsun ki Resûlullah’da sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı zikredenler için mükemmel bir örnek vardır.” (Ahzâb, 33/21) buyurularak onun hayatı bizlere ‘yaşanabilir en güzel örnek’ olarak takdim edilmektedir. Ancak, onun örnekliğinin ve temsil ettiği değerlerin iyi anlaşılması, bir bilinç ve hayat tarzı olarak canlılık kazanması gerekir. Hz. Peygamber Efendimizin örnekliğine canlılık kazandırılması denildiğinde, örnekliğini ve sünnetini belirli alanlara ve davranış biçimlerine indirgemek yerine, onun temsil ettiği değerler bütününü anlamak ve hayatımıza ışık tutan bir meşale yapabilmek çabası akla gelir. Bunun anlamı tarihe gitmek ve gömülmek değil, onun insanlığın huzur ve mutluluğu için yaptığı çağrıyı güncelleştirerek hayatımıza yansıtmak, örnek ahlâkını ve öğretilerini davranışlarımızın mihveri ve rehberi yapabilmektir. Nitekim o (sav), gerek ferdi, ailevi ve sosyal hayatı gerekse söz ve açıklamaları ile insanlığa kıyamete kadar kalıcı bir rehberlik ve örneklik sunmuştur. Onun sünneti, sadece Müslümanlar için değil, bütün insanlığın mutluluğuna ve kurtuluşuna ışık tutabilecek niteliktedir.



    Bugün için önemli sorunlarımızdan biri, “Hz. Peygamber’in örnek hayatı ile kendi hayatımız arasında, sağlam bilgiye dayalı iyi bir köprü kurulamaması, dolayısıyla çevresine örnek olacak ahlâkî duyarlılığa sahip dindarlıkların üretilemeyişidir” denilebilir. Bu köprünün inşası için onun hayatını tekrar tekrar okumak ve onu iyi anlamak gerekir. Hiç şüphesiz insanlığın giderek bireysel benliklerine, çıkar ve hazza dayanan bir hayata yöneldiği bir ortamda hayatımızı güzel değerlerle inşa edebilmek için onun güzel ahlâkına, yol göstericiliğine her zamanki gibi ihtiyacımız vardır.



    Birlikte Yaşama Olgusu ve Rahmet Peygamberi



    Hepimizin bildiği gibi Kur’an farklılıkların doğallığını kabul eder ve hatta dillerin ve renklerin farklı olmasının Allah’ın varlığının delillerinden olduğunu ifade eder: “O’nun kanıtlarından biri de, gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olmasıdır. Şüphesiz bunda bilenler için ibretler vardır.” (Rum 30/22) Ayrıca Kur’an’da “Rabbin dileseydi insanları elbette tek bir ümmet yapardı.” (Hûd, 11/118) buyurularak insanların farklılıklarının ilahi hikmetin ve sınavın bir parçası olduğu vurgulanmaktadır.



    Hucûrât suresinin 13. ayeti de bize bu konuda çok önemli bir ölçüt getirmektedir: “Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık, tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız O’na itaatsizlikten en fazla sakınanızdır. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir.” (Hucûrât, 49/13). İnsanlar farklı dil, din, cins, ırk, kabile, sosyal ve kültürel gruplar halinde yaşarlar. İçinde yaşadığımız coğrafya, önceki nesillerden devraldığımız kültür ve gelenek, mensubu olduğumuz inanç ve görüşler de bizim varlık ve kimlik dünyamızın adeta ayrılmaz parçalarıdır. İnsanlar bu farklara bağlı olarak farklı kimlik sahibi olur, bu kimlikle tanınır ve tanışır. Ayrıca her biri kendi farklılığını, özelliğini bir gurur, değer ve övünç vesilesi yapar. Ancak bu ayet, farklı yaratılmanın ‘kimlik edinme ve bu kimlikle tanınma, tanışma’ fonksiyon ve hikmetini onaylarken; farklı sosyal ve etnik gruplara mensup olmanın üstünlük vesilesi olarak kullanılmasını reddeder. İnsanın şeref ve değerini, kendi iradesi ile elde etmediği aidiyetlere değil; kendi irade ve çabasıyla elde ettiği değerlere bağlar.



    İnsanların farklılıkları hakkında Kur’an’ın çizdiği bu çerçeveden sonra ifade edilmelidir ki, insanların birlikte yaşama ihtiyacı yaratılıştan gelen bir özelliktir ve bu aynı zamanda psikolojik olduğu kadar, sosyal ve iktisadî bir gereklilikten de kaynaklanmaktadır. Fertlerin huzur ve güven ortamında birarada yaşayabilmesinin ön şartı da bireyler arasındaki sevgi, saygı, hoşgörü, yardımlaşma, dayanışma ve kardeşlik bilincinin oluşmasıdır. Toplumda birlikte yaşama bilincinin oluşabilmesi için, öncelikle fertlerin birbirlerine karşı iyi niyet ve samimiyet taşıması, insan olarak birbirine saygı duyması, bencillik ve bireysel çıkarcılığın insanı yiyip bitiren girdabından kurtulup paylaşmanın manevi hazzına ermesi gerekir. Bireylerin, görev ve sorumluluklarını yerine getirmede ihmalkâr ve sorumsuz davranışlar sergilemesi halinde, sonuç hem toplum hem de fert için acı olmaktadır. Bir toplumda sorumluluğun yerini, sorumsuzluk, vicdanın yerini acımasızlık, diğerkâmlığın yerini bencillik, paylaşmanın ve dayanışmanın yerini cimrilik ve vurdumduymazlık alırsa, kişilerin en yakınlarına dahi itimat edemeyeceği derecede güven bunalımı yaşanırsa, orada toplumsal yapı çöküntüye uğramış demektir.



    Toplumun fert üzerinde olduğu gibi, ferdin de toplum üzerinde hakları vardır. Bizler, toplum halinde ve huzur içinde yaşamak istiyorsak sevinçleri ve nimetleri paylaşmayı, zayıfların ihtiyaçlarını gidermeyi, muhtaçların dertlerine derman olmayı ve acıları dindirmeyi öğrenmeli ve bunları hayata geçirmeliyiz. Aksi taktirde, aynı coğrafyayı paylaşan, aynı dini, milli ve kültürel değerleri taşıyan insanlar arasında birlik ve dirliğin yerini ayrışmalar, fertleri bağlayan sevgi ve dayanışmanın yerini bencillik, kin ve düşmanlık almaya başlar.



    Sadece insanlara karşı değil, bütün canlılara karşı sorumlu olduğumuzu bildiren Kur’an, bir yandan bireysel anlamda şükür, takva, sabır, iffet, doğruluk, dürüstlük ve çalışkanlık gibi ahlâkî değerlerin önemine vurgu yaparken, diğer yandan birlikte yaşamanın gereği olarak paylaşma, af, dayanışma, fedakârlık gibi erdemleri ön plana çıkararak toplumsal yapıyı güçlendiren ahlaki ve insani erdemlere dikkatleri çekmektedir. Bu bağlamda birlik ve beraberliği, hayırlı ve güzel işlerde yarışmayı, akrabalara iyilik yapmayı, yoksullara haklarını vermeyi, iyiliği emredip kötülükten sakındırmayı, emanetlere riayet etmeyi, komşularla iyi geçinmeyi, adaletin gerçekleşmesini ve yaptığımız her işi en iyi şekilde yapmayı (ihsan) toplumsal ahlâkın temel dinamikleri olarak sunmaktadır. Öte yandan öfke, kibir, kıskançlık, kin, gıybet, kınama ve başkalarının özel hayatını araştırma (tecessüs) gibi, kişiye ve topluma zarar verecek her türlü ahlâkî sapmadan da sakındırmaktadır.



    Bu rahmet yüklü kuşatıcı mesajın modern dünyaya sunduğu barış esasen hepimizin Hz. Âdem’den geldiği ve Hz. Âdem’in de topraktan yaratıldığı gerçeğine dayanır. Böylece biz aynı insanlık ailesinin üyeleri olarak kardeşliğimizi, birbirimizi sevmeye olan ihtiyacımızı, faniliğimizi ve alçak gönüllü olmamız gerektiğini farkederiz. Sevginin vatanı bireyin gönül yurdudur; gönül yurdunun sahibi ise Yüce Yaratıcımızdır.



    Unutulmamalıdır ki, Hz. Peygamberi anlamak Kur’an’ı anlamaya, Kur’an’ı anlamak da Hz. Peygamberi anlamaya bağlıdır. Dolayısıyla dinî bir görev olarak yerine getireceğimiz pratikler ve bireysel dindarlığımızda tercih edeceğimiz uygulamaların en güzeli, onun hayatında bulunmaktadır. Kur’an’da “Allah’ın sevgisine mahzar olmanın Hz. Peygamber’e uymaktan geçtiği” (Âl-i İmrân, 3/31) ve “Hz. Peygamber (sevgisi) mü’minlerin içinde olduğu sürece Allah’ın kendilerine azab etmeyeceği”nin (Enfâl, 8/33) vurgulanması, Hz. Peygamber’in örnekliğinin mü’minler için ne kadar önemli olduğunu açıkça ifade etmektedir.



    Onun söz ve uyarıları, örnek ahlakı, davranışları, sabırla sürdürdüğü eğitimi ve rehberliği sayesinde Cahiliye toplumu medeni bir topluma dönüşmüş, şirkin yerini tevhit inancı, haksızlığın yerini adalet, kibir ve nefretin yerini tevazu ve sevgi, sonu gelmez çekişmenin ve bencilliğin yerini barış, huzur ve iyilikte yarışma almıştır. Öyle olduğu için de bu yeni dönem İslam’ın altın çağı, mutluluk çağı anlamında “asr-ı saadet” olarak anılmıştır.



    Hz. Peygamber, birlikte yaşamanın vazgeçilmez unsurları olan barışı, müsamahayı, affı, rahmeti ve merhameti, mücerret bir iddia ve söz olmaktan çıkarıp yaşanılan bir gerçekliğe dönüştürmüştür. Kendisinden düşmanlarına ‘beddua ve lanet’ etmesini isteyenlere kendisinin bunlar için değil; ‘rahmet ve merhamet peygamberi’ olarak gönderildiğini söyleyerek uyarmış ve yol göstermiştir. O hiç kimseyi ayıplamamış, kötülüğe kötülükle karşılık vermemiş ve nefsi için intikam almamıştır. Etrafındakileri hiç incitmemiş, kendisinden talepte bulunanı geri çevirmemiştir.



    Dürüstlüğü, emaneti korumayı, insan haklarına riayet etmeyi, yetim ve kimsesizlere kol kanat germeyi, kimseyi incitmemeyi, iyilik yapmayı öğütleyen ve yaşayışıyla bunlara en güzel örnek olan Peygamberimiz; “İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de gerçek anlamda iman etmiş olamazsınız.” buyurarak sevgiyi ve imanı toplumsal barışın, birlikte yaşamanın temel taşı yapmıştır. Daha sonra da yanındakilere, aralarında sevgi bağını, Kur’an’da da üzerinde önemle durulan (eve girerken selam verme, Nûr 24/27; daha güzeliyle veya aynıyla karşılık verme, en-Nisâ 4/86), ancak selâmlaşarak kurabileceklerini bildirmiştir (Müslim, “Îmân”, 93-94).



    Bu konuda akla gelen ve hepimiz tarafından iyi bilinen birkaç hadisine kulak verelim:



    “Sizden biriniz kendisi için istediğini Müslüman kardeşi için de istemedikçe (kâmil manada) iman etmiş olamaz.” (Buhârî, İmân 7; Müslim, İmân 71, 72; Tirmizî, Kıyâme 59; Nesâî, İmân, 19, 33).



    Kim müslüman kardeşinin ihtiyacını giderirse Allah da onun ihtiyacını giderir; kim müslüman kardeşini bir sıkıntıdan kurtarırsa Allah da onu bir sıkıntıdan kurtarır; kim müslüman kardeşinin bir kusurunu gizlerse Allah da onun kusurunu gizler (affeder)” (Buhârî, “Mezâlim”, 3; Müslim, “Birr”, 58).



    Hz. Peygamber uzlaşma ve kaynaşma çabası göstermenin müslümanlar için bir görev olduğuna şöyle işaret eder: “Mümin ülfet eden (uzlaşıp kaynaşan) insandır; ülfet etmeyen ve kendisiyle ülfet kurulamayan insanda hayır yoktur” (Müsned, II, 400; V, 235).



    Toplumun inşasında rahmeti esas alan Peygamberimiz yetimin elinden tutmuş, kimsesizlerin kimsesi olmuş, büyüklerin ve küçüklerin ihtiyaçlarına cevap vermiş, huzur ve güveni tehdit eden davranışları önleyici tedbirler almıştır. Nitekim hicret sonrasında Medine toplumunda toplumsal uzlaşma ve kaynaşmayı onların arasında kardeşlik tesis ederek sağlamıştır. Bilindiği gibi Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadislerde müslümanların kardeş olduğu belirtilerek (meselâ bk. Âl-i İmrân 3/103; el-Hucurât 49/10) onlar arasında güçlü bir sevgi bağı kurulması öngörülmüştür. Gerçek anlamda ilk müslüman toplumun kurulduğu Medine’de, Mekke’den göç edenlere kucak açan Medineli müslümanlar Kur’ân-ı Kerîm’de, “Onlar, hicret edip yanlarına gelenleri severler” (el-Haşr 59/9) diye takdir edilir. Bunların muhacirlere yaptıkları yardımlar sebebiyle Kur’ân-ı Kerîm’de, “ensar” (yardım severler) diye anılmaları (et-Tevbe 9/100, 117) İslam’da sevgi ve onun ürünü olan dayanışmanın önemine işaret eder. Bütün bu saiklerle Medine’de ilk günden itibaren hayat tarzı olarak kardeşlik, farklı gruplar arası anlaşma, haklara saygı ve adalet temel değerler olarak yerleşmeye başlamıştır. Bu şehirde olgunlaşan ve şehri olgunlaştıran din ve onun hayata yansıyan örnekliği, gerçekten kucaklayıcı, çevresine saygılı ve farklı yaşam tarzlarına, dünya görüşlerine açık bir medeniyetin temellerini atmıştır.



    Hz. Peygamber aynı toplumda beraber yaşadıkları gayr-i müslimlerle münasebetlerinde de bugünün insanına güzel örnekler sunan uygulamalar sergilemiştir. Allah'ın Rasulü’nün hasta olan bir Yahudiyi ziyaret etmesi ve bir Yahudi cenazesi için ayağa kalkarak ona hürmet göstermesi hepimizce malum hadiselerdir. Hz. Peygamber’in ayağa kalktığı cenazenin Yahudi bir kişiye ait olduğunu hatırlatanlara verdiği "Bu da bir insan değil mi?" (Müslim: 1593, 1596) şeklindeki cevabı, insana sırf insan olduğu için saygı gösterilmesi gerektiğinin fiili bir örneğidir.



    Günümüz Problemleri



    Çağımız insanı, günümüzde kendini içten ve dıştan kuşatan kısa vadeli emellerin baskısından kurtarıp hem iç dünyasında hem de yakın ve uzak çevresinde kalıcı bir barış ve huzuru yakalamada hayli zorlanmaktadır. Fert ve toplumların hayat çizgisi bir defa aklın, bilginin, düşünce ve sağduyunun kontrolünden çıktı mı, din o açık davetini ve uyarısını sürdürse de, artık sevginin yerini korku ve düşmanlık, barışın yerini kavga, fedakarlığın yerini bencillik, adaletin yerini haksızlık almaya başlar. Tevazu yerini kibre, ötekine saygı yerini küçümseme veya dışlamaya terk eder. En temel dini ve insani değerler, erdem ve yücelikler bile dünyevi yarışın etkili bir basamağı oluverir.



    Hz. Peygamber’in şahsında yükselen sevgi seli bizim medeniyet anlayışımızı, insan ve hayat tasavvurumuzu ortaya koymaktadır. Gönül dünyamızın ve medeniyet anlayışımızın esası, yaratılanı yaratandan ötürü sevmek, varlığı sevgi ve şefkatle kucaklamak, kendimiz için istediğimizi başkası için de istemektir. Nitekim, Anadolu, geçmişten günümüze binlerce yıllık tarihinde insanlığın farklı tecrübelerini, geleneklerini, değer ve anlayışlarını bağrında barındıran ve bunları nesilden nesle taşıyan, âdeta insanlığın kültür tarihiyle özdeş tarihî mirasa sahip bir bölgedir. Yine Anadolu, barış ve hoşgörü içinde bir arada yaşama, insana sırf insan olduğu için değer verebilme, farklılıkları zenginlik kaynağı ve iyilikte yarışma sebebi olarak görebilme anlayışının tesis edilmesinde dünya için iyi bir örnektir. Bu anlayışla yoğrulan Ahmet Yesevî, Yunus Emre, Mevlana, Hacı Bektaş Velî, Hacı Bayram Velî gibi sevgi medeniyetinin önemli ve etkili temsilcilerinin düşünceleri temelde marifet, muhabbet ve müsamahaya dayanır.



    Yüce dinimizin kendimize güveni, diğerine sevgi ve saygıyı, sosyal barışı, kardeşliği, paylaşma ve yardımlaşmayı öğütleyen sesine kulak verip, birbirimize karşı yerine getirmemiz gereken görev ve sorumlulukların bilincinde olarak, omuz omuza verip, hayatı acı ve tatlısıyla paylaşmalı, mutlu ve huzurlu yarınlara hep birlikte kavuşmalıyız. O kutlu elçinin bağlıları olarak insanlar arasında din, dil, bölge ve kültür farkı gözetmeksizin insanlığın kutsallarına karşı kin, nefret ve saygısızlık içeren her türlü tutum ve davranışın karşısında olmalıyız.



    Temel insani sorumluluklarımızı iyi kavrayıp yerine getirebildiğimiz ölçüde Peygamber Efendimizin olgun Müslüman toplumu tasvir ettiği “bir uzvundaki acıdan bütün uzuvların ızdırap duyduğu bir vücuda” benzetmesini anlamış, bu teşvike ve övgüye layık olmuş oluruz.
    DİYANET


  5. 25.Ocak.2015, 22:30
    3
    melle
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 13.Mayıs.2008
    Üye No: 20559
    Mesaj Sayısı: 2,084
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 21

    Cevap: Hz. Peygamber, Birlikte Yaşama Ahlâkı ve Hukuku Hakkında Vaaz

    Birlikte Yaşama Kültürü Bağlamında İslâm’da Ahlâkî Bir Erdem Olarak “Hoşgörü”


    GİRİŞ

    Yeryüzü, insanlık tarihi boyunca farklı düşüncelere, kültürlere, dinlere, mezheplere, ideolojilere ve medeniyetlere ev sahipliği yapmış ve yapmaya devam etmektedir. Bu farklı medeniyetler süreç içerisinde komşu medeniyetlerle bir şekilde iletişime geçmiştir ki bu iletişim ağı, günümüz teknolojisinin sunduğu imkânlarla neredeyse sınırsız hale gelmiştir. Artık büyük ölçüde küreselleşen dünya, bu bağlamda bir köy olarak addedilmektedir.

    Emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker prensibinin gereğini yerine getirme hususunda müntesiplerini yükümlü kılan İslâm, ruhbanlık anlayışını yasaklamasının yanı sıra, elden geldiğince, ulaşılabilen tüm insanlara bu dini tanıtmakla mükellef kılmıştır Müslümanları. Bu sorumluluğun bilincinde olan Müslümanlar ise sahip oldukları imkânları kullanarak bu vazifelerini yerine getirmeye çalışmışlar ve çalışmaktadırlar.

    İşte bu misyonun gerçekleşebilmesi için kaçınılmaz olan diğer toplumlarla tanışmanın, diyalog kurmanın, bir arada yaşamanın ve bu süreci kırıcı olmaksızın, nefret uyandırmaksızın, sevgi ve saygı sınırlarını muhafaza ederek, uzun soluklu ve sağlıklı bir şekilde devam ettirebilmenin yollarını hem Kur’an-ı Kerim’de hem de Kur’an’da Müslümanlar için en güzel örnek olarak nitelenen Hz. Muhammed’in (a.s.) hayatında bulabilmekteyiz.

    Müslümanlar için hayat rehberi niteliğini taşıyan Kur’an-ı Kerim, pek çok ayetinde iyiliği emretme ve kötülükten alıkoyma noktasında önem arz eden iletişim ve diyalogun sürekli ve sağlıklı olabilmesi için hoşgörüyü öğütlemektedir. Yine aynı niteliği haiz olan Peygamber (a.s.) ise bu erdemi hem öğütlemiş hem de hayatında bizzat tatbik ederek bunun olumlu neticelerine ümmetini şahit etmiş bulunmaktadır.

    Hoşgörünün, İslâm’ın bu temel iki kaynağında açık-seçik ifade edilmesi ile birlikte asrısaadetten günümüze gelene dek bu erdemin insanlar arasında önemini yitirdiğini gözlemlemek, hatta kimi dönemlerde bu faziletin tam zıttı reziletlerde insanların ve toplumların yarıştığını, neticesinde ise büyük zulümlere, savaşlara, katliamlara ve daha pek çok olumsuz tablolara sebebiyet verdiğini müşahede etmek zor olmamaktadır.

    Şahit olunan bu olumsuz tabloların son bulması, yeniden asrısaadetteki huzur ve güven ortamının oluşması için, yitirdiğimiz hoşgörü ve diğer erdemlerin yeniden ele alınması, tartışılması, yeni nesle aktarılması ve benimsetilmesi kaçınılmaz gözükmektedir. Aksi takdirde insanoğlu kendi sonunu getirme noktasında üstün bir başarı(!) göstermiş olacaktır.

    I- KAVRAMSAL BOYUT

    Ele alacağımız konunun anlaşılabilirliğine katkı sağlaması açısından, yazımızda kullandığımız temel kavramların -İslâm, Ahlâk ve Hoşgörü- anlamlarına değinmeyi uygun görmekteyiz.

    İSLÂM

    İslâm, “selâm” kelimesi ile aynı kökten gelmektedir ve kurtuluş, esenlik manalarını ifade eder. İslâm ile aynı kökten olan “müsâleme” ise çatışma ve zıtlaşmayı ortadan kaldırarak uyuşmak, anlaşmak, birbirinden emin olmak, dostça münasebetler kurmak manalarını ifade etmektedir.[1]

    İslâm, diğer tanımlarında da geçtiği yönleri ile insanın diğer insanlarla çatışmak ve hesaplaşmak yerine öncelikle kendi nefsi ile hesaplaşmayı öğütlemektedir. Asabiyetin, ırkçılığın, rekabet ve küçümsemenin, kabalık ve katılığın yerine insanın kendisini dizginlemesini, kontrol altına almasını, fıtratındaki öfke ve şiddetten korunmayı ifade eden hilm ve şefkati teşvik etmektedir.[2] Bu hasletlerin, muttakî bir kul olma yolundaki adımlar olduğu bildirmektedir.

    AHLÂK

    Ahlâk, farklı düşüncelere göre farklı şekilde değerlendirilmekte olduğundan, üzerinde birçok tanım yapıla gelmiştir. Bunlardan bir kaçı şöyledir;

    “İnsanın bir amaca yönelik olarak kendi arzusu ile iyi davranışlarda bulunup kötülükten uzak olmasıdır. Yine ahlâk; bir toplumda insanların uymak zorunda oldukları davranış kurallarıdır.”[3]

    “Sosyal bir varlık olan insanın içinde yaşadığı sosyal organizasyonun kâidelerine uygun davranma, ahlâklılık olarak vasıflandırılabilir ve ahlâk ise bu davranış kurallarının toplamı olarak tarif edilebilir.”[4]

    “Akıl ve irâde sahibi bir bireyin, başkasının zorlamasına gerek kalmadan kendi özgür iradesiyle bilinçli olarak yaptığı davranışlardır.”[5]

    Ahlâk, Arapça’da yaratma, yaratılış ve yaratılmış gibi manalara gelen, “halk” ile aynı kökten olan “hulk” veya “huluk” kelimelerinin çoğuludur. Ahlâk kelimesi Kur’an-ı Kerim’de geçmemekle beraber “huluk” kelimesi –biri, âdet ve gelenek; diğeri de ahlâk ve huy manasında olmak üzere– iki ayette[6] geçmektedir. Lügat kitaplarında “hulk” kelimesinin huy, seciye, tabiat, mertlik, din ve yaratılış manalarına geldiği belirtilmiştir. Buna göre “ahlâk“ kelimesi; huylar, seciyeler, insanın manevi yapısını belirleyen özellikler gibi manaları ifade eder.[7]

    Gazâlî’den önce, biraz daha eksik olarak İbni Sînâ ve İbni Miskeveyh gibi İslâm filozoflarında da gördüğümüz fakat Gazâlî tarafından geliştirilmiş ve ikmâl edilmiş olan tarif ise şöyledir;

    “Ahlâk, insan nefsinde yerleşen öyle bir heyet (meleke)dir ki; fiiller, hiçbir fikrî zorlama olmaksızın, düşünüp taşınmadan bu meleke sayesinde kolaylıkla ve rahatlıkla ortaya çıkar.”[8]

    HOŞGÖRÜ

    Hoşgörü;

    “farklı görüş ve davranışları tahammülle karşılama, önemli olmayan hata ve kusurları hoş görme ve bağışlama; bizden olmayan veya bizim gibi olmayan başkalarına karşı güçlük çıkarmama, onlara müdahale ve baskıda bulunmama ve onların ufak farklılık ve kusurlarını görmezden gelme”[9]

    olarak tanımlanmıştır.

    Hoşgörü ile yakın manaya gelen hilm ise; “şiddetli gazap ve öfke zamanında gücü yetmekle beraber öç alma ve intikam fikrinden vazgeçmek”[10] olarak tarif edilmiştir. Daha geniş bir tanımı ise şöyledir;

    “Akıl ve kültürle kazanılan, insan ilişkilerinde sabırlı, hoşgörülü, bağışlayıcı, uzlaşmacı ve medeni davranışlar sergilemeyi sağlayan ahlâki bir erdem.”[11]

    Hoşgörünün farklı bir bakış açısıyla yapılan tanımı ise bu kavramdan başka ne gibi bir sonuç çıkarmamız gerektiğini açıklar niteliktedir;

    “Hoşgörü, herhangi bir kimsenin, başkalarının, kendisini doğrudan ilgilendirmeyen davranışlarına, ama inancı ama ideolojisi arkasına sığınarak karışmaya kalkışma yanlışından kaçınma demektir.”[12


    II- İSLÂM’DA HOŞGÖRÜ VE SINIRLARI

    İnsan, hayatında pek çok kez kendisini öfkelendirecek olaylara şahit olur. İşte böyle durumlar karşısında kişinin kendini frenlemesi ve kontrol altına alması, öfkesine sebebiyet veren kişiye/şeye karşı sahip olduğu hoşgörüsü ve yumuşak huyluluğu ile mümkündür ki bu tutum Kur’an-ı Kerim’de methedilmektedir.[13] Dolayısıyla müminlerin bu hasletleri kazanmaları teşvik edilmiştir. Bunu dile getiren ayetlere yazının devamında yer verilecektir.

    Doğal cisimler, tabiatları itibariyle mertebece birbirlerine denktirler. Biri diğerinden üstün ve şerefli değildir. Ancak bu eşitlik, onların kuvvelerinin ve istidatlarının denkliği durumunda söz konusudur. Zira bitkisel nefse sahip olan nebâtât, câmid cisimlerden; gazabî kuvvenin ortaya çıktığı hayvânî nefse sahip olan hayvanât ise nebâtâttan mertebece ayrılır. Bundan sonraki mertebe ise akletme ve irade etme ile belirlenir. Bu mertebedeki varlıklar, akıl ve sezgi kuvvesiyle bilim ve sanat sahalarında mesai yapabilen insanlardır.[14]

    İrade sahibi olan insan bu özellikleri ile imtihana tabii tutulan bir varlıktır. Kur’an-ı Kerim’de kendisinin “en güzel surette”[15] surette yaratıldığı ifade edilmekle birlikte yaptığı ameller neticesinde en aşağı derecelere[16] kendisini düşürebileceği de belirtilmiştir. İşte insanın ilk yaratıldığı şerefli ve onurlu konumunu koruması yine onun Yaratıcısının kendisine ilettiği öğretileri benimsemesi ve tatbik etmesi ile mümkündür. Ahlâk olgusu, işte bu öğretilerin ilk sıralarında yer almaktadır.

    İslâm ahlâkında önemli bir yere sahip olan erdemlerden biri hoşgörüdür. İlk bölümde tanımına yer verdiğimiz bu fazilet, bir bakımıyla karşısındaki reziletlerin/erdemsizliklerin izalesi ile mümkündür. Bu reziletlerden biri ise insanın öfkelenmede aşırıya kaçması, haddi aşmasıdır.

    Bir kimsenin öfkelenmesine neden olan durumları üç maddede özetleyebiliriz;[17]
    1.Sağlığın bozulması veya sinir sisteminin zayıflaması gibi sağlıksal nedenler,
    2.Aşırı bencillik veya eziklik, eksiklik kompleksinin doğuracağı psikolojik nedenler,
    3.Çabuk tepki vermeyi alışkanlık haline getirme gibi ahlâkî nedenler.

    Öfkenin nedenlerini belirttikten sonra öfkeye sebebiyet veren durumlarda kendimizi nasıl kontrol altına alabileceğimizden ve soğukkanlılıkla olayların üstesinden nasıl gelebileceğimizden bahsetmek gerekirse;[18]
    1.Şayet aşırı öfkenin nedeni sağlık durumu ile ilgili ise bunun çözümü için ilgili tıbbî yönteme başvurulur. Tabibin direktiflerine göre hareket edilir.
    2.Aşırı bencillik, ayıplama, istihza/alay etme, tartışma ve cedelleşme gibi durumlardan kaynaklanan öfkenin üstesinden gelmek ise bu gibi kışkırtıcı davranışlardan sakınmak, böyle ortamlardan uzak durmak ile mümkündür.
    3.Aşırı öfkelenmekten kurtulmak için öfkenin doğuracağı tehlikeli sonuçları ve yol açtığı günahları hatırlatmak gerekmektedir. Ayrıca unutulmamalıdır ki öfke sahibi, öfkelendiği kişiden çok kendisine zarar vermektedir. Bu bağlamda yapılan araştırmalar göstermektedir ki; düşmanına aşırı öfke besleyerek sürekli onun hakkında konuşan, ondan haber almaya çalışan kimse öfke duyduğu kimseden daha çok stresli bir ruh hali alır. Çünkü beslediği kin ve nefret* içten içe öfke sahibine zarar verir. Bu bağlamda zikrettiğimiz ayetlerde zaten bunu açıkça ortaya koymaktadır.[19]
    4.Öfkeyi yenmek için Yaratıcıya dua etmek de ihmal edilmemesi gereken bir prensiptir. Her türlü aşırılıktan, günahtan ve haddi aşmaktan Yüce Allah’a sığınmak ve niyazda bulunmak olumlu sonuç verecektir.

    Öfke bağlamında zikrettiğimiz bu maddelerden, son tahlilde öfkenin mutlak manada olumsuz bir yapıya sahip olduğu ve öfkelenmenin de mutlak manada negatif bir işleve sahip olduğu anlaşılmamalıdır. Kastedilen bu değildir. Bu noktada denge ve ölçü şu olmalıdır; kişi haddi aştığı, itidal sınırlarını zorladığı ve şer’î hükümlere aykırı davrandığı takdirde öfke yerilmiştir.[20] Ancak normal ve yerinde öfke, vakarlı bir duruşun gerekliliğidir. Müslüman vakarını zedeleyecek pozisyonlara düşürmemelidir kendisini. Bu konuda ilgili ayetler ve peygamberin uygulamaları sürekli zihinde canlı tutulmalı ve insanlara da hatırlatılmalıdır.

    Rasûlullah (as) kendisinden kısa ve öz bir telkin isteyen bedevi’ye “öfkelenme” buyurarak cevap vermiştir. Bu diyalog üç sefer tekrar etmiş ve Peygamber’in (as) tavsiyesi değişmemiştir.[21]

    Peygamberimiz’in (as) farklı kişilere farklı tavsiye ve emirlerde[22] bulunduğu bilinmekle beraber bu telkinlerin önemini teslim etmemiz gerekmektedir.

    Kişinin maruz kaldığı bir kötülükten ve hakaretten dolayı içerisinde meydana gelen kin ve nefreti yenmesi, kendine hâkim olması ve haddi aşmaması önemli bir meziyet olmakla beraber, o kimseyi affetmesi daha yüksek bir fazilettir.[23] Bu durum ilgili ayetlerde övgüyle zikredilmektedir.

    “Güzel söz ve bağışlama, arkasından incitme gelen sadakadan daha iyidir. Allah zengindir, halîmdir.”[24]

    “Onlar bollukta ve darlıkta Allah yolunda harcayanlar, öfkelerini yenenler, insanları affedenlerdir. Allah, iyilik edenleri sever.”[25]

    “Bir iyiliği açıklar yahut gizlerseniz veya bir kötülüğü (açıklamayıp) affederseniz, şüphesiz Allah da ziyadesiyle affedici ve kadirdir.”[26]

    “(Resûlüm!) Sen af yolunu tut, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir.”[27]

    “Bağışlayınız. Allah’ın sizi bağışlamasını arzu etmez misiniz? Allah çok bağışlayandır ve çok merhametlidir.”[28]

    “Onlar öfkeli zamanlarında bile affederler”[29]

    “Her kim sabreder ve bağışlarsa, bilsin ki bu tutum davranışların en soylusu ve en olumlusudur.”[30]

    “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir şekilde önle. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan bir dost olur.[31]

    Hoşgörü sahibi olmak bir yönü ile de “kötülük ve haksızlık yapanı, suç veya günah işleyeni bağışlama, cezalandırmaktan vazgeçme” anlamlarında kullanılan affetme erdemi ile yakından ilgilidir ki bu haslet de Kur’an-ı Kerim’de övülmekte ve öğütlenmektedir. Hiçbir suçlu, suçunun karşılığı olan cezadan daha fazlasıyla cezalandırılamaz. Zira bu zulüm olur. Ancak bundan, haksızlığa uğrayan tarafın mağdur olacağı anlaşılmamalıdır. Zira Yüce Allah (c.c.); “Bir kötülüğün cezası, ona denk bir kötülüktür. Kim bağışlar ve barışı sağlarsa, onun mükâfatı Allah`a aittir. Doğrusu O, zalimleri sevmez”[32] buyurarak affeden kimsenin hakkını kendisi vereceğini bildirmektedir.[33]

    Rasûlullah’ın (as) “Büyüklerini saymayan, küçüklerini sevmeyen bizden değildir.”[34], “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız, müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.”[35], “Güzel söz, sadakadır.”[36], “İnsanlara acımayana Allah da acımaz.[37]” ve “Merhamet etmeyene merhamet olunmaz.[38]” gibi sözleri de sevgi, saygı, merhamet ve hoşgörü gibi erdemlerin İslâm’da ne derece önemli bir yere sahip olduğunu vurgular niteliktedir.

    İslâm, insana, o güne dek diğer insanlara karşı yönelttiği ve tükettiği savaş enerjisini, kendi nefsinin kötü meyillerine karşı yöneltmesini öğretmektedir.[39]

    İslâm, tüm insanların bir tek erkek ve kadın soyundan geldiğini, tüm insanlığın birbirleriyle kişisel veya ırk üstünlüğü yarışına girmek için değil tanışmak için kavimlere ve kabilelere ayrıldığını[40] bildirerek takvanın yegâne meziyet ve fazilet olduğunu vurgulamaktadır.[41]

    Yine İslâm, hakkı ve sabrı tavsiye etmeyi emreder.[42] Zira toplumda, insanların birbirlerine hayırlı ve güzel tavsiyelerde bulunması toplumun bireylerinin erdemli bir toplumu tesis etme gibi amaç ve hedeflerinde konsensüs oluşmasını sağlar.[43]

    İslam, Müslümanların gayri müslimlere karşı da haksızlık yapmasını ve zulmetmesini reva görmemektedir. Her daim barıştan yana olanlarla iyi geçinmeyi tembihler. Ayrıca müminlerin vazifelerinin sadece tebliğ olduğunu, sonrasında ise isteyenin iman edeceğini, isteyenin de etmeyeceğini “De ki; O (Kur’an) Rabbinizden gelen bir haktır. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.” ayeti ile açıkça bildirmektedir.[44]

    “Kişinin, ulusundan, ailesinden ya da ülkesinden yana, şeriata aykırı, hak ve adalete sığmaz bir tavır sergilemesi”[45] olarak tanımlanan asabiyet, insanlık tarihindeki pek çok ayrışmaların, kargaşaların, savaşların ve medeniyetlerin çöküşünün, yokoluşunun temelinde yatan ana unsurdur.[46] Yine taassup, “bir şeyi körü körüne kabul etmek, bir düşünceye gözü kapayarak bağlanmak, bağlandığı düşünceye tartışma kabul etmeyecek biçimde saplanmak”[47] manalarını ifade etmektedir. İslâm tarihinde de bunun örneklerine rastlamak pekala mümkündür. Asabiyet, Müslümanların birbirlerine yabancılaşmasına, güçlerinin dağılmasına ve nihayetinde de günümüzdeki bölük pörçük bir İslâm âleminin varolmasına sebebiyet vermiştir. Aslında böyle bir netice, bizlere Kur’an-ı Kerim’de bildirilmiş ve bununla yüzleşmemek için ne yapmamız gerektiği de öğütlenmiş bulunmaktadır;

    “Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm`a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah`ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O`nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız.”[48]

    Bir diğer yandan da şunu belirtmek gerekir; İslâm’ın yerdiği ve yasakladığı asabiyet, batıl üzerinde birlikte hareket etme, haksızlık ve zulümde yardımlaşma, cahiliye değerleriyle övünme anlamındaki asabiyettir. Aksi takdirde, Müslümanların hak yolunda birlikte hareket etmesi, adaletten taviz vermeksizin birbirlerine karşı olan tutuculukları ve yardımlaşmaları asabiyete benzetilebilmekle beraber asıl itibari ile farklı şeylerdir. İmam Zeynulâbidin Ali b. Hüseyin bu iki durum arasındaki farkı şu sözleri ile gayet anlaşılır hale getirmiştir.

    “Kişiyi günaha sokan asabiyet, onun kendi soyunun kötülerini başka bir soyun iyilerinden üstün görmesidir. İnsanın soyunu sevmesi asabiyet değildir. Asabiyet, onun zulümde soyuna arka çıkmasıdır.”[49]

    Kısacası burada yine bir denge söz konusudur. Müslümanları orta yola teşvik eden[50] ve ifrat ve tefritten sakındıran İslâm, her çeşit aşırılığın çirkin olduğunu ve yapılan amellerde ölçülü olmayı pek çok kez öğütlemektedir.[51]

    Asabiyet’in, okumuş bir kimsede bulunması ise cahil bir kimsede bulunmasından çok daha tehlike arz etmektedir. Zira cahil kişilere yol gösterilmesi ve hatalarından döndürülebilmesi kolaydır. Ancak tahsilli olarak kendilerini addeden kimseler mutaassıp iseler, bu kimseleri hatalarından alıkoymak oldukça zordur.[52] Bundan dolayıdır ki Kur’an ve sünnet’te bu tutum sürekli vurgulanagelmiştir.

    Güzel söz, hoş sohbet, candan muhabbet onurluluğun ve erdemliliğin belirtisi olup saygı uyandıran ve insanlarla sağlıklı ve başarılı iletişimi mümkün kılan bir haslettir. Bundan dolayı çirkin ve kaba konuşmadan kendimizi sakındırmak, güzel söz söylemeyi de alışkanlık haline getirmek toplumsal ilişkilerin gerginleşmesine, bireylerarası kin ve nefret beslenmesine imkân vermeyecektir.[53] Bu bağlamda Yüce Allah (cc), Kur’an-ı Kerim’de şu öğütleri zikreder;

    “Kullarıma söyle, sözün en güzelini söylesinler. Sonra şeytan aralarını bozar. Çünkü şeytan insanın apaçık düşmanıdır.”[54]

    "İnsanlara güzel söz söyleyin”[55]

    “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir şekilde önle. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan bir dost olur.”[56]

    “Görmedin mi Allah nasıl bir misal getirdi: Güzel bir sözü, kökü (yerde) sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaca (benzetti). (O ağaç), Rabbinin izniyle her zaman yemişini verir. Öğüt alsınlar diye Allah insanlara misaller getirir. Kötü bir sözün misali, gövdesi yerden koparılmış, o yüzden ayakta durma imkânı olmayan (kötü) bir ağaca benzer.[57]

    Güzel söz ve tatlı dil karşısında yumuşamayan, halim-selim bir ruh haline bürünmeyen insan çok azdır. Bundan dolayıdır ki atalarımız “tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır” demişlerdir. Yine Yunus Emre de bir sözünde “söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı” diyerek, sözün önemine ve gücüne dikkatleri çekmiştir.[58]

    Hoşgörüyü körelten diğer bir haslet olarak su-i zan’dan da bahsetmek gerekir. Kesin bir bilgiye ulaşılmadan onu yaymayı kerih gören İslâm, zan konusunda;

    “Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah`tan korkun. Şüphesiz Allah, tövbeyi çok kabul edendir, çok esirgeyicidir.”[59]

    ayeti ile insanları uyarmaktadır. Zira kötülüğü emreden nefis, su-i zan etmeyi, başkalarının kusurlarını araştırmayı ve onları çekiştirmeyi de insana hoş ve eğlenceli gösterir. Yine Hz. Peygamber (as) “Mü’minlere hayırlı zanda bulununuz”[60] sözüyle hüsn-ü zannı teşvik etmiştir.

    Bir kimseyi tekfir etmek, kâfir ilan etmek tehlikeli ve sakıncalı bir tutum[61] olmakla birlikte insanlar arasında huzur ve hoşgörü ortamını yok eder niteliktedir. Öncelikle kişi böyle bir vazifesi olup olmadığının bilincine varmalıdır. Kim, ne zaman ve hangi şartlarda tekfir edilebilir veya edilmelidir gibi soruların cevapları aranmalı öncelikle. Zira tekfir, kişide alışkanlık haline geldiği vakit bunu kendisine bir görev bilerek, olur olmaz herkesi her yerde tekfir etme çabasına girebilmektedir ki, İslâm tarihi bu tutumun olumsuz neticelerine pek çok kez sahne olmuştur.

    Ayrıca, İslâm’ın bugün hiç de gerektiği ve olduğu gibi tebliğ edilmiş olmaması da söz konusudur[62] ve bunun sorumluları olarak öncelikle Müslümanlar kendilerini hesaba çekmelidirler.

    Bundan dolayıdır ki, Kelâm âlimlerine göre bir insandan yüzde doksan dokuzu küfre, yüzde biri de imana delalet eden bir söz veya davranış sadır olsa, bu hali, imanını gösteren cihete yorumlanarak ilgili şahsın mümin olduğuna kanaat getirilir.[63] Yine unutulmamalıdır ki, başkaları hakkında hüküm vermek her Müslüman’ın görevi değildir. Her nefis kendi hesabını verecektir. Şu veya bu kimsenin kâfir olup olmadığı, dinden çıkıp çıkmadığı ahirette kimseye sorulmayacaktır.[64] Ancak toplumda özellikle kendilerini dini sahada yetkili kabul ederek haddini aşan sözler sarf eden ve eylemlere girişen kimseler bulunmaktadır ki neticede kamuoyunun huzurunun kaçmasına sebebiyet vermekte ve belki de farkında olmadan bozgunculuğun baş göstermesine zemin hazırlamaktadırlar.[65]

    Tekfiri adet haline getirmiş kimselerle diyalog kurarken şu iki nokta göz önünde bulundurulmalıdır;

    Düşünce ancak karşı bir düşünce ile değişebilir. Herhangi bir düşünceye karşı şiddet ve baskı uygulanması, kaba kuvvete başvurulması, o düşüncenin daha fazla yayılmasına ve güçlenmesine, bu düşünceye sahip olanların daha hırslı ve ısrarcı olmalarına sebebiyet vermekten öte bir sonuç doğurmaz. Bu yüzden ikna, izah ve ispat gibi aklı tatmin edecek yöntemlerin kullanılması elzemdir.[66]

    İkinci nokta ise; Tekfirde aşırıya giden kimseler, genel itibari ile dindar bireyler olmaktadırlar. Toplumda müşahede ettikleri fitne ve fesat ortamı, ahlâkî yozlaşma ve daha pek çok dejenerasyon, onları tetiklemiş ve bir şeyler yapmaya sürüklemiştir. Her ne kadar izledikleri strateji hatalı ve çoğu zaman zararlı olsa bile unutulmamalıdır ki onlar ıslahat yanlısıdırlar ve insanların kurtuluşunu arzu etmektedirler. Bundan dolayı, bu kimseleri toplumu huzursuz etmek, fitne çıkarmak; günahkârları yok etmek isteyen, terör yanlısı gibi ithamlarla hedef haline getirmemek ve bu şekilde karikatürize etmemek gerekmektedir.[67] Sorun odaklı değil, çözüm odaklı bir yaklaşım sergileyerek herkesi kazanmaya ve kucaklamaya yönelik tutum ve davranışlar sergilemeye çalışılmalıdır.


  6. 25.Ocak.2015, 22:30
    3
    Devamlı Üye
    Birlikte Yaşama Kültürü Bağlamında İslâm’da Ahlâkî Bir Erdem Olarak “Hoşgörü”


    GİRİŞ

    Yeryüzü, insanlık tarihi boyunca farklı düşüncelere, kültürlere, dinlere, mezheplere, ideolojilere ve medeniyetlere ev sahipliği yapmış ve yapmaya devam etmektedir. Bu farklı medeniyetler süreç içerisinde komşu medeniyetlerle bir şekilde iletişime geçmiştir ki bu iletişim ağı, günümüz teknolojisinin sunduğu imkânlarla neredeyse sınırsız hale gelmiştir. Artık büyük ölçüde küreselleşen dünya, bu bağlamda bir köy olarak addedilmektedir.

    Emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker prensibinin gereğini yerine getirme hususunda müntesiplerini yükümlü kılan İslâm, ruhbanlık anlayışını yasaklamasının yanı sıra, elden geldiğince, ulaşılabilen tüm insanlara bu dini tanıtmakla mükellef kılmıştır Müslümanları. Bu sorumluluğun bilincinde olan Müslümanlar ise sahip oldukları imkânları kullanarak bu vazifelerini yerine getirmeye çalışmışlar ve çalışmaktadırlar.

    İşte bu misyonun gerçekleşebilmesi için kaçınılmaz olan diğer toplumlarla tanışmanın, diyalog kurmanın, bir arada yaşamanın ve bu süreci kırıcı olmaksızın, nefret uyandırmaksızın, sevgi ve saygı sınırlarını muhafaza ederek, uzun soluklu ve sağlıklı bir şekilde devam ettirebilmenin yollarını hem Kur’an-ı Kerim’de hem de Kur’an’da Müslümanlar için en güzel örnek olarak nitelenen Hz. Muhammed’in (a.s.) hayatında bulabilmekteyiz.

    Müslümanlar için hayat rehberi niteliğini taşıyan Kur’an-ı Kerim, pek çok ayetinde iyiliği emretme ve kötülükten alıkoyma noktasında önem arz eden iletişim ve diyalogun sürekli ve sağlıklı olabilmesi için hoşgörüyü öğütlemektedir. Yine aynı niteliği haiz olan Peygamber (a.s.) ise bu erdemi hem öğütlemiş hem de hayatında bizzat tatbik ederek bunun olumlu neticelerine ümmetini şahit etmiş bulunmaktadır.

    Hoşgörünün, İslâm’ın bu temel iki kaynağında açık-seçik ifade edilmesi ile birlikte asrısaadetten günümüze gelene dek bu erdemin insanlar arasında önemini yitirdiğini gözlemlemek, hatta kimi dönemlerde bu faziletin tam zıttı reziletlerde insanların ve toplumların yarıştığını, neticesinde ise büyük zulümlere, savaşlara, katliamlara ve daha pek çok olumsuz tablolara sebebiyet verdiğini müşahede etmek zor olmamaktadır.

    Şahit olunan bu olumsuz tabloların son bulması, yeniden asrısaadetteki huzur ve güven ortamının oluşması için, yitirdiğimiz hoşgörü ve diğer erdemlerin yeniden ele alınması, tartışılması, yeni nesle aktarılması ve benimsetilmesi kaçınılmaz gözükmektedir. Aksi takdirde insanoğlu kendi sonunu getirme noktasında üstün bir başarı(!) göstermiş olacaktır.

    I- KAVRAMSAL BOYUT

    Ele alacağımız konunun anlaşılabilirliğine katkı sağlaması açısından, yazımızda kullandığımız temel kavramların -İslâm, Ahlâk ve Hoşgörü- anlamlarına değinmeyi uygun görmekteyiz.

    İSLÂM

    İslâm, “selâm” kelimesi ile aynı kökten gelmektedir ve kurtuluş, esenlik manalarını ifade eder. İslâm ile aynı kökten olan “müsâleme” ise çatışma ve zıtlaşmayı ortadan kaldırarak uyuşmak, anlaşmak, birbirinden emin olmak, dostça münasebetler kurmak manalarını ifade etmektedir.[1]

    İslâm, diğer tanımlarında da geçtiği yönleri ile insanın diğer insanlarla çatışmak ve hesaplaşmak yerine öncelikle kendi nefsi ile hesaplaşmayı öğütlemektedir. Asabiyetin, ırkçılığın, rekabet ve küçümsemenin, kabalık ve katılığın yerine insanın kendisini dizginlemesini, kontrol altına almasını, fıtratındaki öfke ve şiddetten korunmayı ifade eden hilm ve şefkati teşvik etmektedir.[2] Bu hasletlerin, muttakî bir kul olma yolundaki adımlar olduğu bildirmektedir.

    AHLÂK

    Ahlâk, farklı düşüncelere göre farklı şekilde değerlendirilmekte olduğundan, üzerinde birçok tanım yapıla gelmiştir. Bunlardan bir kaçı şöyledir;

    “İnsanın bir amaca yönelik olarak kendi arzusu ile iyi davranışlarda bulunup kötülükten uzak olmasıdır. Yine ahlâk; bir toplumda insanların uymak zorunda oldukları davranış kurallarıdır.”[3]

    “Sosyal bir varlık olan insanın içinde yaşadığı sosyal organizasyonun kâidelerine uygun davranma, ahlâklılık olarak vasıflandırılabilir ve ahlâk ise bu davranış kurallarının toplamı olarak tarif edilebilir.”[4]

    “Akıl ve irâde sahibi bir bireyin, başkasının zorlamasına gerek kalmadan kendi özgür iradesiyle bilinçli olarak yaptığı davranışlardır.”[5]

    Ahlâk, Arapça’da yaratma, yaratılış ve yaratılmış gibi manalara gelen, “halk” ile aynı kökten olan “hulk” veya “huluk” kelimelerinin çoğuludur. Ahlâk kelimesi Kur’an-ı Kerim’de geçmemekle beraber “huluk” kelimesi –biri, âdet ve gelenek; diğeri de ahlâk ve huy manasında olmak üzere– iki ayette[6] geçmektedir. Lügat kitaplarında “hulk” kelimesinin huy, seciye, tabiat, mertlik, din ve yaratılış manalarına geldiği belirtilmiştir. Buna göre “ahlâk“ kelimesi; huylar, seciyeler, insanın manevi yapısını belirleyen özellikler gibi manaları ifade eder.[7]

    Gazâlî’den önce, biraz daha eksik olarak İbni Sînâ ve İbni Miskeveyh gibi İslâm filozoflarında da gördüğümüz fakat Gazâlî tarafından geliştirilmiş ve ikmâl edilmiş olan tarif ise şöyledir;

    “Ahlâk, insan nefsinde yerleşen öyle bir heyet (meleke)dir ki; fiiller, hiçbir fikrî zorlama olmaksızın, düşünüp taşınmadan bu meleke sayesinde kolaylıkla ve rahatlıkla ortaya çıkar.”[8]

    HOŞGÖRÜ

    Hoşgörü;

    “farklı görüş ve davranışları tahammülle karşılama, önemli olmayan hata ve kusurları hoş görme ve bağışlama; bizden olmayan veya bizim gibi olmayan başkalarına karşı güçlük çıkarmama, onlara müdahale ve baskıda bulunmama ve onların ufak farklılık ve kusurlarını görmezden gelme”[9]

    olarak tanımlanmıştır.

    Hoşgörü ile yakın manaya gelen hilm ise; “şiddetli gazap ve öfke zamanında gücü yetmekle beraber öç alma ve intikam fikrinden vazgeçmek”[10] olarak tarif edilmiştir. Daha geniş bir tanımı ise şöyledir;

    “Akıl ve kültürle kazanılan, insan ilişkilerinde sabırlı, hoşgörülü, bağışlayıcı, uzlaşmacı ve medeni davranışlar sergilemeyi sağlayan ahlâki bir erdem.”[11]

    Hoşgörünün farklı bir bakış açısıyla yapılan tanımı ise bu kavramdan başka ne gibi bir sonuç çıkarmamız gerektiğini açıklar niteliktedir;

    “Hoşgörü, herhangi bir kimsenin, başkalarının, kendisini doğrudan ilgilendirmeyen davranışlarına, ama inancı ama ideolojisi arkasına sığınarak karışmaya kalkışma yanlışından kaçınma demektir.”[12


    II- İSLÂM’DA HOŞGÖRÜ VE SINIRLARI

    İnsan, hayatında pek çok kez kendisini öfkelendirecek olaylara şahit olur. İşte böyle durumlar karşısında kişinin kendini frenlemesi ve kontrol altına alması, öfkesine sebebiyet veren kişiye/şeye karşı sahip olduğu hoşgörüsü ve yumuşak huyluluğu ile mümkündür ki bu tutum Kur’an-ı Kerim’de methedilmektedir.[13] Dolayısıyla müminlerin bu hasletleri kazanmaları teşvik edilmiştir. Bunu dile getiren ayetlere yazının devamında yer verilecektir.

    Doğal cisimler, tabiatları itibariyle mertebece birbirlerine denktirler. Biri diğerinden üstün ve şerefli değildir. Ancak bu eşitlik, onların kuvvelerinin ve istidatlarının denkliği durumunda söz konusudur. Zira bitkisel nefse sahip olan nebâtât, câmid cisimlerden; gazabî kuvvenin ortaya çıktığı hayvânî nefse sahip olan hayvanât ise nebâtâttan mertebece ayrılır. Bundan sonraki mertebe ise akletme ve irade etme ile belirlenir. Bu mertebedeki varlıklar, akıl ve sezgi kuvvesiyle bilim ve sanat sahalarında mesai yapabilen insanlardır.[14]

    İrade sahibi olan insan bu özellikleri ile imtihana tabii tutulan bir varlıktır. Kur’an-ı Kerim’de kendisinin “en güzel surette”[15] surette yaratıldığı ifade edilmekle birlikte yaptığı ameller neticesinde en aşağı derecelere[16] kendisini düşürebileceği de belirtilmiştir. İşte insanın ilk yaratıldığı şerefli ve onurlu konumunu koruması yine onun Yaratıcısının kendisine ilettiği öğretileri benimsemesi ve tatbik etmesi ile mümkündür. Ahlâk olgusu, işte bu öğretilerin ilk sıralarında yer almaktadır.

    İslâm ahlâkında önemli bir yere sahip olan erdemlerden biri hoşgörüdür. İlk bölümde tanımına yer verdiğimiz bu fazilet, bir bakımıyla karşısındaki reziletlerin/erdemsizliklerin izalesi ile mümkündür. Bu reziletlerden biri ise insanın öfkelenmede aşırıya kaçması, haddi aşmasıdır.

    Bir kimsenin öfkelenmesine neden olan durumları üç maddede özetleyebiliriz;[17]
    1.Sağlığın bozulması veya sinir sisteminin zayıflaması gibi sağlıksal nedenler,
    2.Aşırı bencillik veya eziklik, eksiklik kompleksinin doğuracağı psikolojik nedenler,
    3.Çabuk tepki vermeyi alışkanlık haline getirme gibi ahlâkî nedenler.

    Öfkenin nedenlerini belirttikten sonra öfkeye sebebiyet veren durumlarda kendimizi nasıl kontrol altına alabileceğimizden ve soğukkanlılıkla olayların üstesinden nasıl gelebileceğimizden bahsetmek gerekirse;[18]
    1.Şayet aşırı öfkenin nedeni sağlık durumu ile ilgili ise bunun çözümü için ilgili tıbbî yönteme başvurulur. Tabibin direktiflerine göre hareket edilir.
    2.Aşırı bencillik, ayıplama, istihza/alay etme, tartışma ve cedelleşme gibi durumlardan kaynaklanan öfkenin üstesinden gelmek ise bu gibi kışkırtıcı davranışlardan sakınmak, böyle ortamlardan uzak durmak ile mümkündür.
    3.Aşırı öfkelenmekten kurtulmak için öfkenin doğuracağı tehlikeli sonuçları ve yol açtığı günahları hatırlatmak gerekmektedir. Ayrıca unutulmamalıdır ki öfke sahibi, öfkelendiği kişiden çok kendisine zarar vermektedir. Bu bağlamda yapılan araştırmalar göstermektedir ki; düşmanına aşırı öfke besleyerek sürekli onun hakkında konuşan, ondan haber almaya çalışan kimse öfke duyduğu kimseden daha çok stresli bir ruh hali alır. Çünkü beslediği kin ve nefret* içten içe öfke sahibine zarar verir. Bu bağlamda zikrettiğimiz ayetlerde zaten bunu açıkça ortaya koymaktadır.[19]
    4.Öfkeyi yenmek için Yaratıcıya dua etmek de ihmal edilmemesi gereken bir prensiptir. Her türlü aşırılıktan, günahtan ve haddi aşmaktan Yüce Allah’a sığınmak ve niyazda bulunmak olumlu sonuç verecektir.

    Öfke bağlamında zikrettiğimiz bu maddelerden, son tahlilde öfkenin mutlak manada olumsuz bir yapıya sahip olduğu ve öfkelenmenin de mutlak manada negatif bir işleve sahip olduğu anlaşılmamalıdır. Kastedilen bu değildir. Bu noktada denge ve ölçü şu olmalıdır; kişi haddi aştığı, itidal sınırlarını zorladığı ve şer’î hükümlere aykırı davrandığı takdirde öfke yerilmiştir.[20] Ancak normal ve yerinde öfke, vakarlı bir duruşun gerekliliğidir. Müslüman vakarını zedeleyecek pozisyonlara düşürmemelidir kendisini. Bu konuda ilgili ayetler ve peygamberin uygulamaları sürekli zihinde canlı tutulmalı ve insanlara da hatırlatılmalıdır.

    Rasûlullah (as) kendisinden kısa ve öz bir telkin isteyen bedevi’ye “öfkelenme” buyurarak cevap vermiştir. Bu diyalog üç sefer tekrar etmiş ve Peygamber’in (as) tavsiyesi değişmemiştir.[21]

    Peygamberimiz’in (as) farklı kişilere farklı tavsiye ve emirlerde[22] bulunduğu bilinmekle beraber bu telkinlerin önemini teslim etmemiz gerekmektedir.

    Kişinin maruz kaldığı bir kötülükten ve hakaretten dolayı içerisinde meydana gelen kin ve nefreti yenmesi, kendine hâkim olması ve haddi aşmaması önemli bir meziyet olmakla beraber, o kimseyi affetmesi daha yüksek bir fazilettir.[23] Bu durum ilgili ayetlerde övgüyle zikredilmektedir.

    “Güzel söz ve bağışlama, arkasından incitme gelen sadakadan daha iyidir. Allah zengindir, halîmdir.”[24]

    “Onlar bollukta ve darlıkta Allah yolunda harcayanlar, öfkelerini yenenler, insanları affedenlerdir. Allah, iyilik edenleri sever.”[25]

    “Bir iyiliği açıklar yahut gizlerseniz veya bir kötülüğü (açıklamayıp) affederseniz, şüphesiz Allah da ziyadesiyle affedici ve kadirdir.”[26]

    “(Resûlüm!) Sen af yolunu tut, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir.”[27]

    “Bağışlayınız. Allah’ın sizi bağışlamasını arzu etmez misiniz? Allah çok bağışlayandır ve çok merhametlidir.”[28]

    “Onlar öfkeli zamanlarında bile affederler”[29]

    “Her kim sabreder ve bağışlarsa, bilsin ki bu tutum davranışların en soylusu ve en olumlusudur.”[30]

    “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir şekilde önle. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan bir dost olur.[31]

    Hoşgörü sahibi olmak bir yönü ile de “kötülük ve haksızlık yapanı, suç veya günah işleyeni bağışlama, cezalandırmaktan vazgeçme” anlamlarında kullanılan affetme erdemi ile yakından ilgilidir ki bu haslet de Kur’an-ı Kerim’de övülmekte ve öğütlenmektedir. Hiçbir suçlu, suçunun karşılığı olan cezadan daha fazlasıyla cezalandırılamaz. Zira bu zulüm olur. Ancak bundan, haksızlığa uğrayan tarafın mağdur olacağı anlaşılmamalıdır. Zira Yüce Allah (c.c.); “Bir kötülüğün cezası, ona denk bir kötülüktür. Kim bağışlar ve barışı sağlarsa, onun mükâfatı Allah`a aittir. Doğrusu O, zalimleri sevmez”[32] buyurarak affeden kimsenin hakkını kendisi vereceğini bildirmektedir.[33]

    Rasûlullah’ın (as) “Büyüklerini saymayan, küçüklerini sevmeyen bizden değildir.”[34], “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız, müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.”[35], “Güzel söz, sadakadır.”[36], “İnsanlara acımayana Allah da acımaz.[37]” ve “Merhamet etmeyene merhamet olunmaz.[38]” gibi sözleri de sevgi, saygı, merhamet ve hoşgörü gibi erdemlerin İslâm’da ne derece önemli bir yere sahip olduğunu vurgular niteliktedir.

    İslâm, insana, o güne dek diğer insanlara karşı yönelttiği ve tükettiği savaş enerjisini, kendi nefsinin kötü meyillerine karşı yöneltmesini öğretmektedir.[39]

    İslâm, tüm insanların bir tek erkek ve kadın soyundan geldiğini, tüm insanlığın birbirleriyle kişisel veya ırk üstünlüğü yarışına girmek için değil tanışmak için kavimlere ve kabilelere ayrıldığını[40] bildirerek takvanın yegâne meziyet ve fazilet olduğunu vurgulamaktadır.[41]

    Yine İslâm, hakkı ve sabrı tavsiye etmeyi emreder.[42] Zira toplumda, insanların birbirlerine hayırlı ve güzel tavsiyelerde bulunması toplumun bireylerinin erdemli bir toplumu tesis etme gibi amaç ve hedeflerinde konsensüs oluşmasını sağlar.[43]

    İslam, Müslümanların gayri müslimlere karşı da haksızlık yapmasını ve zulmetmesini reva görmemektedir. Her daim barıştan yana olanlarla iyi geçinmeyi tembihler. Ayrıca müminlerin vazifelerinin sadece tebliğ olduğunu, sonrasında ise isteyenin iman edeceğini, isteyenin de etmeyeceğini “De ki; O (Kur’an) Rabbinizden gelen bir haktır. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.” ayeti ile açıkça bildirmektedir.[44]

    “Kişinin, ulusundan, ailesinden ya da ülkesinden yana, şeriata aykırı, hak ve adalete sığmaz bir tavır sergilemesi”[45] olarak tanımlanan asabiyet, insanlık tarihindeki pek çok ayrışmaların, kargaşaların, savaşların ve medeniyetlerin çöküşünün, yokoluşunun temelinde yatan ana unsurdur.[46] Yine taassup, “bir şeyi körü körüne kabul etmek, bir düşünceye gözü kapayarak bağlanmak, bağlandığı düşünceye tartışma kabul etmeyecek biçimde saplanmak”[47] manalarını ifade etmektedir. İslâm tarihinde de bunun örneklerine rastlamak pekala mümkündür. Asabiyet, Müslümanların birbirlerine yabancılaşmasına, güçlerinin dağılmasına ve nihayetinde de günümüzdeki bölük pörçük bir İslâm âleminin varolmasına sebebiyet vermiştir. Aslında böyle bir netice, bizlere Kur’an-ı Kerim’de bildirilmiş ve bununla yüzleşmemek için ne yapmamız gerektiği de öğütlenmiş bulunmaktadır;

    “Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm`a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah`ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O`nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız.”[48]

    Bir diğer yandan da şunu belirtmek gerekir; İslâm’ın yerdiği ve yasakladığı asabiyet, batıl üzerinde birlikte hareket etme, haksızlık ve zulümde yardımlaşma, cahiliye değerleriyle övünme anlamındaki asabiyettir. Aksi takdirde, Müslümanların hak yolunda birlikte hareket etmesi, adaletten taviz vermeksizin birbirlerine karşı olan tutuculukları ve yardımlaşmaları asabiyete benzetilebilmekle beraber asıl itibari ile farklı şeylerdir. İmam Zeynulâbidin Ali b. Hüseyin bu iki durum arasındaki farkı şu sözleri ile gayet anlaşılır hale getirmiştir.

    “Kişiyi günaha sokan asabiyet, onun kendi soyunun kötülerini başka bir soyun iyilerinden üstün görmesidir. İnsanın soyunu sevmesi asabiyet değildir. Asabiyet, onun zulümde soyuna arka çıkmasıdır.”[49]

    Kısacası burada yine bir denge söz konusudur. Müslümanları orta yola teşvik eden[50] ve ifrat ve tefritten sakındıran İslâm, her çeşit aşırılığın çirkin olduğunu ve yapılan amellerde ölçülü olmayı pek çok kez öğütlemektedir.[51]

    Asabiyet’in, okumuş bir kimsede bulunması ise cahil bir kimsede bulunmasından çok daha tehlike arz etmektedir. Zira cahil kişilere yol gösterilmesi ve hatalarından döndürülebilmesi kolaydır. Ancak tahsilli olarak kendilerini addeden kimseler mutaassıp iseler, bu kimseleri hatalarından alıkoymak oldukça zordur.[52] Bundan dolayıdır ki Kur’an ve sünnet’te bu tutum sürekli vurgulanagelmiştir.

    Güzel söz, hoş sohbet, candan muhabbet onurluluğun ve erdemliliğin belirtisi olup saygı uyandıran ve insanlarla sağlıklı ve başarılı iletişimi mümkün kılan bir haslettir. Bundan dolayı çirkin ve kaba konuşmadan kendimizi sakındırmak, güzel söz söylemeyi de alışkanlık haline getirmek toplumsal ilişkilerin gerginleşmesine, bireylerarası kin ve nefret beslenmesine imkân vermeyecektir.[53] Bu bağlamda Yüce Allah (cc), Kur’an-ı Kerim’de şu öğütleri zikreder;

    “Kullarıma söyle, sözün en güzelini söylesinler. Sonra şeytan aralarını bozar. Çünkü şeytan insanın apaçık düşmanıdır.”[54]

    "İnsanlara güzel söz söyleyin”[55]

    “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir şekilde önle. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan bir dost olur.”[56]

    “Görmedin mi Allah nasıl bir misal getirdi: Güzel bir sözü, kökü (yerde) sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaca (benzetti). (O ağaç), Rabbinin izniyle her zaman yemişini verir. Öğüt alsınlar diye Allah insanlara misaller getirir. Kötü bir sözün misali, gövdesi yerden koparılmış, o yüzden ayakta durma imkânı olmayan (kötü) bir ağaca benzer.[57]

    Güzel söz ve tatlı dil karşısında yumuşamayan, halim-selim bir ruh haline bürünmeyen insan çok azdır. Bundan dolayıdır ki atalarımız “tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır” demişlerdir. Yine Yunus Emre de bir sözünde “söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı” diyerek, sözün önemine ve gücüne dikkatleri çekmiştir.[58]

    Hoşgörüyü körelten diğer bir haslet olarak su-i zan’dan da bahsetmek gerekir. Kesin bir bilgiye ulaşılmadan onu yaymayı kerih gören İslâm, zan konusunda;

    “Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah`tan korkun. Şüphesiz Allah, tövbeyi çok kabul edendir, çok esirgeyicidir.”[59]

    ayeti ile insanları uyarmaktadır. Zira kötülüğü emreden nefis, su-i zan etmeyi, başkalarının kusurlarını araştırmayı ve onları çekiştirmeyi de insana hoş ve eğlenceli gösterir. Yine Hz. Peygamber (as) “Mü’minlere hayırlı zanda bulununuz”[60] sözüyle hüsn-ü zannı teşvik etmiştir.

    Bir kimseyi tekfir etmek, kâfir ilan etmek tehlikeli ve sakıncalı bir tutum[61] olmakla birlikte insanlar arasında huzur ve hoşgörü ortamını yok eder niteliktedir. Öncelikle kişi böyle bir vazifesi olup olmadığının bilincine varmalıdır. Kim, ne zaman ve hangi şartlarda tekfir edilebilir veya edilmelidir gibi soruların cevapları aranmalı öncelikle. Zira tekfir, kişide alışkanlık haline geldiği vakit bunu kendisine bir görev bilerek, olur olmaz herkesi her yerde tekfir etme çabasına girebilmektedir ki, İslâm tarihi bu tutumun olumsuz neticelerine pek çok kez sahne olmuştur.

    Ayrıca, İslâm’ın bugün hiç de gerektiği ve olduğu gibi tebliğ edilmiş olmaması da söz konusudur[62] ve bunun sorumluları olarak öncelikle Müslümanlar kendilerini hesaba çekmelidirler.

    Bundan dolayıdır ki, Kelâm âlimlerine göre bir insandan yüzde doksan dokuzu küfre, yüzde biri de imana delalet eden bir söz veya davranış sadır olsa, bu hali, imanını gösteren cihete yorumlanarak ilgili şahsın mümin olduğuna kanaat getirilir.[63] Yine unutulmamalıdır ki, başkaları hakkında hüküm vermek her Müslüman’ın görevi değildir. Her nefis kendi hesabını verecektir. Şu veya bu kimsenin kâfir olup olmadığı, dinden çıkıp çıkmadığı ahirette kimseye sorulmayacaktır.[64] Ancak toplumda özellikle kendilerini dini sahada yetkili kabul ederek haddini aşan sözler sarf eden ve eylemlere girişen kimseler bulunmaktadır ki neticede kamuoyunun huzurunun kaçmasına sebebiyet vermekte ve belki de farkında olmadan bozgunculuğun baş göstermesine zemin hazırlamaktadırlar.[65]

    Tekfiri adet haline getirmiş kimselerle diyalog kurarken şu iki nokta göz önünde bulundurulmalıdır;

    Düşünce ancak karşı bir düşünce ile değişebilir. Herhangi bir düşünceye karşı şiddet ve baskı uygulanması, kaba kuvvete başvurulması, o düşüncenin daha fazla yayılmasına ve güçlenmesine, bu düşünceye sahip olanların daha hırslı ve ısrarcı olmalarına sebebiyet vermekten öte bir sonuç doğurmaz. Bu yüzden ikna, izah ve ispat gibi aklı tatmin edecek yöntemlerin kullanılması elzemdir.[66]

    İkinci nokta ise; Tekfirde aşırıya giden kimseler, genel itibari ile dindar bireyler olmaktadırlar. Toplumda müşahede ettikleri fitne ve fesat ortamı, ahlâkî yozlaşma ve daha pek çok dejenerasyon, onları tetiklemiş ve bir şeyler yapmaya sürüklemiştir. Her ne kadar izledikleri strateji hatalı ve çoğu zaman zararlı olsa bile unutulmamalıdır ki onlar ıslahat yanlısıdırlar ve insanların kurtuluşunu arzu etmektedirler. Bundan dolayı, bu kimseleri toplumu huzursuz etmek, fitne çıkarmak; günahkârları yok etmek isteyen, terör yanlısı gibi ithamlarla hedef haline getirmemek ve bu şekilde karikatürize etmemek gerekmektedir.[67] Sorun odaklı değil, çözüm odaklı bir yaklaşım sergileyerek herkesi kazanmaya ve kucaklamaya yönelik tutum ve davranışlar sergilemeye çalışılmalıdır.


  7. 25.Ocak.2015, 22:31
    4
    melle
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 13.Mayıs.2008
    Üye No: 20559
    Mesaj Sayısı: 2,084
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 21

    Cevap: Hz. Peygamber, Birlikte Yaşama Ahlâkı ve Hukuku Hakkında Vaaz

    DEVAMI..


    III- TARİHTE VE GÜNÜMÜZDE HOŞGÖRÜ

    Ahlâk felsefesine bakıldığı vakit[68] erdemler konusunda yaygın görüş olan dört temel erdem ilk olarak göze çarpmaktadır. Bu teoriye göre temel erdemler dörttür; Teorik kuvvenin terbiyesi ile ilişkili olan hikmet, pratik kuvvenin terbiyesi ile ilişkili olan adalet, gazabî kuvvenin terbiyesi ile ilişkili olan yiğitlik, şehvet kuvvesinin terbiyesi ile ilişkili olan iffet.[69] Kısmî farklılıklarla birlikte bu edemler fazileti aslî olarak şu şekillerde de sıralanmıştır; hikmet, adalet, semahat, taharet[70]; adalet, muavenet, iffet, merhamet.[71] Her halükarda, hoşgörünü’nün bu temel erdemlerin alt başlıkları arasında yerini aldığını görmekteyiz.

    Diğer yandan reziletler bağlamında ise; kişinin, istihzâ, gıybet ve iftira etmesi, hoşlanmadığı kimselere veya düşmanlarına ağır hakaretlerde bulunması, sövmesi, lanetlemesi, haysiyet ve şerefine taarruzda bulunması dinen yasaklanmış olup,[72] hem gayri ahlâkî hem de gayri aklî olarak nitelendirilmiştir. Zira bu davranışların neticesinde kişi, hakaret ettiği kimselere benzemekle birlikte hem onların da taarruza geçmelerine sebebiyet vermiş, hem de daha büyük düşmanlıklar kazanmış olur.[73] Bu bağlamda insanın psikolojik yapısı hakkında bilgi sahibi olmak insanlarla iletişim noktasında katkıda bulunacaktır.[74]

    Samimiyet, sevgi ve hoşgörü yüklemeksizin karşı tarafa iletilen eleştiriler, o kimseler üzerinde olumlu bir etki yapmak şöyle dursun, tartışma ortamına daha çok zarar vermeye neden olmaktadır.[75] Bu yüzden, tenkit öyle bir ifade tarzı ile gerçekleştirilmelidir ki, eleştirilen kimse bu tenkitlerden, gayenin, teşhir değil bilakis tamir olduğuna kanaat getirmelidir.[76] İslâm’ın öngördüğü eleştiri ve tenkit, yapıcı olandır.[77]

    Kişi herhangi bir konuda tartışmanın içerisine girmiş ise kendisine yöneltilen soruları cevaplarken de düşüncelerini aktarırken de vakarını ve yumuşak huyluluğunu elden bırakmamalıdır. Zira üstünlük her daim bu niteliklerle birliktedir[78]. Bu bağlamda sabır[79] ve hilm sahibi olmak ne derece makbul bir fazilet olarak görülüyor ise, aşırı öfkeli ve sinirli bir yapıya sahip olmak da o nispette rezilet olarak addedilmektedir.[80]

    Bir kimse, savunduğu değerlerden yoksun bir toplulukla karşılaştığı vakit veya bu değerlerden gafil ve delalet içerisindeki bir kimse gördüğü vakit ona hakaret edip sırt çevirmemelidir.[81] Aksine, o kimseyi veya topluluğu hakka yöneltmek için samimi bir güler yüzlülükle onlarla iletişim kurmalı ve sürdürmelidir.[82]

    Ancak diyalog esnasında taraflar arasında kin ve düşmanlık peyda olacağı seziliyor ise, tenkide verilen cevabın veya cevaplara verilecek karşılıkların uzamaması daha uygun düşmektedir.[83] Bunun tespiti için kişi tartıştığı kimsenin nasıl bir yapıya sahip olduğu bilmesi önem arz eder.

    Kişinin hoşgörülü bir kimse olabilmesi için şu özelliklerin onda olması öngörülmüştür; nefis muhasebesi yapmak, insanların kusurlarını örtmek, öfkeyi yenmek, affedici olmak, beddua edici olmamak, sû-i zân etmemek, kibir ve gururdan sakınmak, kimseyi rencide etmemek, insanlarla alay etmemek, sabırlık olmak. [84]

    Bir kimsenin fikrî ve vicdanî hürriyeti, kişinin kendi içinde kaldığı sürece, bir hudut ile sınırlamış değildir. Herkes dilediği gibi düşünür ve inanır, istediği dini veya mezhebi tercih edebilir. Ancak bu durum o kimseye, diğer insanların sahip olduğu fikirlere, inançlara, din ve mezheplere tecavüz hakkını vermez.[85] Dolayısıyla bu bağlamda mutlak bir hürriyet ve mutlak bir özgürlük söz konusu olamaz.

    Son olarak dünya üzerinde küresel ahlak üzerine yapılan kimi çalışmalara kısaca göz attığımızda; Ağustos 1984 tarihinde Kenya’nın Nairobi kentinde Din ve Barış Üzerine Dünya Konferansı’nın dördüncüsü düzenlenmiştir; Nisan 1999’da İspanya’nın Valencia kentinde Unesco’ya sunulmak üzere bir grup entelektüel tarafından Üçüncü Milenyum Projesi hazırlanmıştır; Mart 1997 ve Aralık 1997 olmak üzere iki farklı tarihte Unesco Evrensel Ahlak Projeleri hazırlanmıştır; 28 Ağustos-4 Eylül 1993 tarihlerinde Şikago’da gerçekleştirilen çalıştay sonucunda Küresel Ahlak Deklarasyonu yayınlanmıştır; 22 Mayıs 1996 tarihinde Ortak Eylem Konsülü, Mart 2000’de Yerküresi Sözleşmesi gerçekleşmiştir.[86]

    Sözün özü, küresel çapta yapılan -zikretmediklerimizle birlikte sayıları pek çok olan- tüm bu etkinliklere ve nihayetinde deklare ettikleri bildirilere göz attığımızda, hepsinin hoşgörü ve müsâmaha kavramlarına yer verdikleri görülmektedir. Global çapta bu ahlaki erdemlerin yitirildiği ve bunların yeniden kazanılması gerektiğinin altını çizmiş bulunmaktadırlar.








    SONUÇ

    İnsanlık tarihi boyunca insanların ve toplumların birbiri ile olan ilişkilerinde yol gösterici olma açısından, Yüce Allah (cc), insanlara örnek olmaları için peygamberler göndermiş ve mesajlarını da bu yolla iletmiştir. Bu vasıtalar ile yeryüzünde huzurlu bir yaşam tarzının imkânı için ahlâkî ve hukûkî prensipleri bildirmiştir. Bu prensipler arasında önemli bir yere sahip olan erdemlerden biri ise hoşgörüdür.

    Konumuzla ilgili yönü ile “herhangi bir kimsenin, başkalarının, kendisini doğrudan ilgilendirmeyen davranışlarına, ama inancı ama ideolojisi arkasına sığınarak karışmaya kalkışma yanlışından kaçınma” tarifine yer verdiğimiz hoşgörü, Kur’an-ı Kerîm’in pek çok ayetinde öğütlenmekte ve takva sahibi kimselerin özelliği olarak zikredilmektedir.

    Peygamber (as) ise, müminlere karşı çok müsâmahakâr olmakla birlikte, barıştan yana olan tüm insanlarla iyi bir diyalog kurmuştur. Zira en açık ifade ile “Eğer onlar barışa yanaşırlarsa sen de onlara yanaş ve Allah`a tevekkül et, çünkü O işitendir, bilendir.” (Enfâl/61) ayeti Peygambere ve dolayısı ile tüm inananlara zikredilen şekilde davranmayı öğütlemektedir. Bu ayeti kendine ilke edinen Hz. Muhammed (as) ömrü boyunca insanları İslâm’a davet etmekten geri durmamakla birlikte bu süreçte kırıcı olmamaya çok özen göstermiştir.

    Ancak tüm bu söylemlerden, hoşgörü’nün hudut tanımayan bir tutum olduğu da anlaşılmamalıdır. İnsanın düşünce ve inanç dünyası her ne kadar dokunulmaz olsa bile bu dokunulmazlık hiçbir kimseye bir başkasının sahip olduğu düşünce ve inanç sistemine tecavüz etme hakkını vermemektedir.

    Anlaşılmaktadır ki; hoşgörü erdeminin kişide yerleşmesi; yanında pek çok faziletin kazanılmasını ve karşısında pek çok reziletin izalesini de gerekli kılmaktadır.

    Son yüzyılda bu erdem başta olmak üzere, küresel ahlak bağlamında pek çok uluslar arası etkinliğin gerçekleştiğini görmekteyiz. Halen daha tüm bu çalışmalar devam etmektedir. Ancak asrımızda gerçekleşen bunca etkinliğe rağmen küresel barış şöyle dursun, küresel ateşkesin emarelerinin bile gözükmemekte olması üzüntü verici bir realite olarak karşımızda durmaktadır.

    Bu çelişkili manzara, bizlere, yapılan etkinliklerin ve çalışmaların başlama noktasında hata yapıldığı izlenimini vermektedir. Zira bireyselliği temel alan, bireysel hazzı baz alan bir anlayışı özendiren modernizm, özgürlükler noktasında sınırları iyi belirleyemeyen ve hatta bazen sınır koymayan yirmi birinci asrın özgürlük anlayışı, yukarıda zikrettiğimiz çelişkili manzaranın ortaya çıkmasındaki nedenlerden en önemlileridir. Toplumun yararını, sulhunu ve huzurunu gözeten İslâm’ın ise günümüzde yaşanan tüm kargaşalara, çatışmalara ve savaşlara söyleyecek sözü, çare olacak reçetesi bulunmaktadır.

    İslâm’ın, günümüzde şiddet ve terör dini olarak algılanması da içerisinde bulunduğumuz asrın sorunlarına sunduğu cevapların göz ardı edilmesine sebebiyet vermektedir. Hâlbuki bu algı da gayet derecede yanlıştır. Kaynaklardan öğrendiğimiz kadarıyla İslâm’ın altın çağı olan asrısaadette gerçekleşen savaşlarda ölen toplam insan sayısı dört haneli rakamlara ulaşmamışken sadece dünya savaşlarında ölen insanların sayısı milyonlarla ifade edilmektedir. Ayrıca İslâm, yansıtıldığı gibi gayri müslimlere hayat hakkı tanımayan, terör ve şiddet yanlısı bir din olsa idi, en güçlü olduğu dönemlerde Müslümanlar bu minvalde hareket ederdi. Oysa asrısaadette ve sonrasında İslâm’ı büyük ölçüde hayat nizamı olarak gören ve uygulayan medeniyetlerde gayri müslimler kendi inançlarını özgürce yaşamış ve toplumda huzur ve emniyet içerisinde yerlerini almışlardır. Peygamberimiz’in (as) sadece esirlere olan muamelesi günümüzde kendilerini medeni olarak lanse eden milletlerin esirlere uyguladığı muamele ile karşılaştırılsa, Kur’an ahlâkını yansıtan Nebevî ahlâkın günümüz için ne kadar elzem olduğu bedahetle anlaşılacaktır.

    Üzerimize düşen görev ise; mezkûr ahlâkın öncelikle tarafımızca öğrenilmesi, hazmedilmesi ve içselleştirilerek yaşanılır hale gelmesi, sonrasında ise bu zenginliğin tüm insanlık ile paylaşımı noktasında gayret sarf edilmesidir. Kur’an ahlâkını özümseyen bir Müslüman’ın her türlü din, dil ve ırktan insanlarla birlikte yaşadığı bir ortamda -sade bir yaşantıyla dahi olsa- sergileyeceği Nebevî yaşayış, iletişim ve diyalog, sahip olduğu zenginliği paylaşma noktasında ortaya koyabileceği çok kıymetli bir gayrettir. Hoşgörü ise, tüm bu gayretlerin başarıya ulaşmasını sağlayacak en ehemmiyetli erdemlerden biridir.






    BİBLİYOGRAFYA

    Akseki, Ahmet Hamdi: Ahlâk İlmi ve İslâm Ahlâkı, sad: Ali Arslan Aydın, Ankara, Nur Yayınları, 2. Baskı, 1991.

    Aydın, Mehmet Zeki: Âilede Çocuğun Ahlâk Eğitimi, İstanbul, Değerler Eğitimi Merkezi Yayınları, 2005.

    Aydın, Ömer: Kur’ân-ı Kerîm’de Îman-Ahlak İlişkisi, İstanbul, İşaret Yayınları, 2007.

    Bilgen, Mustafa: Yüksek İslâm Ahlâkı, İstanbul, Milli Gazete Yayıncılık, 2006.

    Bilgisel, Şevket: İslâmlık’ta İyi Huy, İstanbul, Dergâh Yayınları, 1976.

    Bilmen, Ömer Nasuhi: İslâm Ahlâkı, İstanbul, Bilmen Yayınevi, 1964.

    Burhanuddin Ez-Zernûcî: Ta’lim’ül Müteallim, Çev: Ziya Eryılmaz, Tah: Mehmet Talü, İstanbul, Enes Kitabevi, t.y.

    Büyükçınar, Ahmet Muhtar: Görevlerimiz ve Sorumluluklarımız, Ed: Rahime Demir, İstanbul, Bilge Yayıncılık, 1999.

    Çağlayan, Ahmet: Ahlâk Pusulası –Ahlâk ve Değerler Eğitimi–, İstanbul, Değerler Eğitimi Merkezi Yayınları, 2005.

    Çağrıcı, Mustafa: Anahatlarıyla İslâm Ahlâkı, İstanbul, Ensar Neşriyat, 2006.

    Çelebi, İlyas: Dînî Düşüncede İ’tidâl ve Hoşgörü, İstanbul, Çamlıca Yayınları, 2009.

    Demir, Fahri: İslâm Ahlâkı, Tas: A. Osman Parlak, Mahmut Kaya, Ankara, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 2002.

    Duman, Mehmet Zeki: Kur’an-ı Kerîm’de Adâb-ı Muaşeret Görgü Kuralları, İstanbul, Tuğra Neşriyat, 1994.

    Ebû Bekr Abdullah B. Muhammad: es-Samtu ve Hıfzu’l-Lisân, Tah: Muhammad Ahmed Âşî, Kâhire, Dâru’l-İ’tisâm, 1986.

    Ebu’l-Hasen Ali el-Hasenî en-Nedvî: Ed-Da’vetu’l-İslâmiyyetu fî’l-Asri’l-Hâziri, Lucknow (Hindistan), El-Mecma’ el-İslâmi el’İlmî, 1987.

    Es-Seyyid Sâbik: Da’vetu’l-İslâm, Beyrut, Dâru’l-Kitâbi’l-Arabî, 1983.

    Gazzalî: İslâmda Müsâhama, Çev: Süleyman Uludağ, İstanbul, Marifet Yayınları, 1990.

    Havva, Said: Allah Erinin Ahlâk ve Kültürü, Çev: Harun Ünal, İstanbul, Petek Yayınları, t.y.

    Hemâm Abdurrahim Saîd: Kavâidu’d-Daveti il’Allah, Ammân, Daru’l-Adevî, 1983,

    Kaymakcan, Recep: “Ahlâki Bir Değer Olarak Hoşgörü ve Eğitimi”, Teorik ve Pratik Yönleriyle Ahlâk, Ed: Recep Kaymakcan & Mevlüt Uyanık, İstanbul, Değerler Eğitimi Merkezi Yayınları, 2007.

    Keskin, Yusuf Ziya: Nebevî Hoşgörü, İstanbul, Timaş Yayınları, 1997.

    Köylü, Mustafa: Küresel Ahlâk Eğitimi, Haz: Hüseyin Kader, İstanbul, Değerler Eğitimi Merkezi Yayınları, 1. Basım, 2006.

    Kutub, Muhammed: İslâm Terbiye Metodu ve Ahlâk Sistemi, Çev: Ali Özek, İstanbul, Hisar Yayınevi, 1975.

    Kutub, Seyyid: İslâm’ın Hareket Metodu, Çev: Yüksel Kılıçaslan, Haz: Muhammed Tevfik Berekat, Hak Yayınları, t.y.

    Kutup, Muhammed Ali: Hz. Peygamber’den Gençlere 50 Nasihat, Çev: Osman Arpaçukuru, İstanbul, İlke Yayıncılık, VI. Baskı, 2007

    Küçüker, Ubeyd: Nebevî Tebliğ, Seçkin Yayıncılık, 1987.

    Lock, John: Hoşgörü Üstüne Bir Mektup, Çev: Melih Yürüşen, Ankara, Liberte Yayınları, 2004.

    Mansur, Receb: Teemulât fî Felsefeti’l-Ahlâk, Mısır, Mektebetu’l-Anjelû’l-Mısriyye, 1961.

    Meşhur, Mustafa: Davet Yolu, Çev: Mehmet Çelen, Malatya, Saff Yayıncılık, 1986.

    Mevdûdî: İslâm Davetçilerine, Çev: Halil Günenç, Ankara, Hilâl Yayınları, 1969.

    Muhammed Ahmed el-Adevî: Da’vetu’r-Rusuli il-Allahi Teâlâ, Mısır, Mustafa’l-Bâbi’l-Halebî Matbaası, 1935.

    Naim, Babanzâde Ahmed: İslâm Ahlâkının Esasları, İstanbul, Yücel Yayınları, 1963.

    Namlı, Türkan: İslâma Davet, İstanbul, Haşmet Matbaası, 1972.

    Özgül, Ahmet Necati: Nefs-i Emmâre, Ankara, Akçağ Yayınları, 2005.

    Rıfat, Ahmet: Tasvîr-i Ahlâk, Kervan Kitapçılık, t.y.

    Sadr, Mehdi: Ahl-i Beyt Ahlâkı, Çev: Vahdettin İnce, İstanbul, İnsan Yayınları, 3. Baskı, 2003.

    Saka, Şevki: Kur’an-ı Kerim’in Davet Metodu, Seha Neşriyat, t.y.

    Suheyli, Ahmet: Her Yönüyle Davet, Sûre Yayınları, t.y.

    Şekerci, Osman: Kaynaklarımıza Göre İslâm Terbiyesi, İstanbul, Ç.S.F. Kültür ve Araştırma Hizmetleri, t.y.

    Tusî, Nasîruddin: Ahlâk-ı Nâsırî, Çev: Anar Gafarov, Zaur Şükürov, Ed: Tahir Özakkaş, İstanbul, Litera Yayıncılık, İstanbul, 2007.

    Yahya, Harun: Çözüm Kuran Ahlakı, İstanbul, Vural Yayıncılık, t.y.

    Yahya, Harun: Müslümanca Konuşmak, Araştırma Yayıncılık, 2003.

    Yaran, Cafer Sadık: İslâm’da Ahlâk’ın Şartı Kaç, Ed: Sait Aykut, İstanbul, Elif Yayınları, 2005.

    Yavuz, Yunus Vehbi: Rahmet, Bursa, Aksa Yayınları, 1992.





    [1] Mustafa Çağrıcı, Anahatlarıyla İslâm Ahlâkı, İstanbul, Ensar Neşriyat, 2006, s. 30, 31.


    [2] Osman Şekerci, Kaynaklarımıza Göre İslâm Terbiyesi, İstanbul, Ç.S.F. Kültür ve Araştırma Hizmetleri, t.y., s. 51-56.; Mustafa Bilgen, Yüksek İslâm Ahlâkı, İstanbul, Milli Gazete Yayıncılık, 2006, s. 54, 55.; Es-Seyyid Sâbik, Da’vetu’l-İslâm, Beyrut, Dâru’l-Kitâbi’l-Arabî, 1983, s. 149-157.


    [3] Mehmet Zeki Aydın, Âilede Çocuğun Ahlâk Eğitimi, İstanbul, Değerler Eğitimi Merkezi Yayınları, 2005, s. 15.


    [4] Recep Kaymakcan, “Ahlâki Bir Değer Olarak Hoşgörü ve Eğitimi”, Teorik ve Pratik Yönleriyle Ahlâk, Ed: Recep Kaymakcan & Mevlüt Uyanık, İstanbul, Değerler Eğitimi Merkezi Yayınları, 2007, s. 20.


    [5] Ahmet Çağlayan, Ahlâk Pusulası –Ahlâk ve Değerler Eğitimi–, İstanbul, Değerler Eğitimi Merkezi Yayınları, 2005, s. 17.


    [6] Kur’an, (26)Şuarâ/137; (68)Kalem/4.


    [7] Çağrıcı, Anahatlarıyla İslâm Ahlâkı, s. 15.


    [8] Nasîruddin Tusî, Ahlâk-ı Nâsırî, Çev: Anar Gafarov, Zaur Şükürov, Ed: Tahir Özakkaş, İstanbul, Litera Yayıncılık, İstanbul, 2007, s. 81.; Ömer Nasuhi Bilmen, İslâm Ahlâkı, İstanbul, Bilmen Yayınevi, 1964, s. 4.; Mansur Receb, Teemulât fî Felsefeti’l-Ahlâk, Mısır, Mektebetu’l-Anjelû’l-Mısriyye, 1961, s. 12-19.


    [9] Bilgen, Yüksek İslâm Ahlâkı, s. 450.; Ayrıca bkz: Recep Kaymakcan, “Ahlâki Bir Değer Olarak Hoşgörü ve Eğitimi”, Teorik ve Pratik Yönleriyle Ahlâk, s. 390, 391.


    [10] Ahmet Rıfat, Tasvîr-i Ahlâk [Ahlâk Sözlüğü], Kervan Kitapçılık, t.y., s. 116.; Ahmet Hamdi Akseki, Ahlâk İlmi ve İslâm Ahlâkı, Sad: Ali Arslan Aydın, Ankara, Nur Yayınları, 2. Baskı, 1991, s. 170.


    [11] Bilgen, Yüksek İslâm Ahlâkı, s. 292, 293.


    [12] Fahri Demir, İslâm Ahlâkı, Tas: A. Osman Parlak, Mahmut Kaya, Ankara, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 2002, s. 74.


    [13] Mehdi Sadr, Ahl-i Beyt Ahlâkı, Çev: Vahdettin İnce, İstanbul, İnsan Yayınları, 3. Baskı, 2003, s. 37.


    [14] Tusî, Ahlâk-ı Nâsırî, s. 38-44.; Bilmen, İslâm Ahlâkı, s. 104.


    [15] Kur’an, (95)Tîn/4.


    [16] Kur’an, (95)Tîn/5.


    [17] Sadr, a.g.e., s. 46.


    [18] Muhammed Ali Kutup, Hz. Peygamber’den Gençlere 50 Nasihat, Çev: Osman Arpaçukuru, İstanbul, İlke Yayıncılık, VI. Baskı, 2007, s. 134-136. ; Sadr, Ahl-i Beyt Ahlâkı, s. 47-49.


    * Nefret, herhangi bir husumetten dolayı belirli kimseleri sevmemek, beğenmemek ve düşmanlık doğuran bir histir. Olgun/kâmil bir insanın kalbinde ise nefrete mahal yoktur. Kalbi yumuşak ve rakiktir. Ayrıntılı bilgi için bkz: Türkan Namlı, İslâma Davet, İstanbul, Haşmet Matbaası, 1972, s.63.


    [19] Kur’an, (41)Fussilet/34,35; Ayrıca bkz: Said Havva, Allah Erinin Ahlâk ve Kültürü, Çev: Harun Ünal, İstanbul, Petek Yayınları, t.y., s. 303, 304.


    [20] Sadr, Ahl-i Beyt Ahlâkı, s. 47.


    [21] Buhârî, Edeb, 76.; Ahmed b. Hanbel, II, 175, aktaran, Yusuf Ziya Keskin, Nebevî Hoşgörü, İstanbul, Timaş Yayınları, 1997, s. 22.; Ayrıca bkz: Es-Seyyid Sâbik, Da’vetu’l-İslâm, s. 153.; Sadr, a.g.e., s . 45.


    [22] Ayrıntılı bilgi için bkz: Hemâm Abdurrahim Saîd, Kavâidu’d-Daveti il’Allah, Ammân, Daru’l-Adevî, 1983, s. 69-75.


    [23] Şevket Bilgisel, İslâmlık’ta İyi Huy, İstanbul, Dergâh Yayınları, 1976, s. 192-194.; Ahmet Hamdi Akseki, Ahlâk İlmi ve İslâm Ahlâkı, Sad: Ali Arslan Aydın, Ankara, Nur Yayınları, 2. Baskı, 1991, s. 278.; Ubeyd Küçüker, Nebevî Tebliğ, Seçkin Yayıncılık, 1987, s. 117.; Babanzâde Ahmed Naim, İslâm Ahlâkının Esasları, İstanbul, Yücel Yayınları, 1963, s. 81.; Ömer Aydın, Kur’ân-ı Kerîm’de Îman-Ahlak İlişkisi, İstanbul, İşaret Yayınları, 2007, s. 164-166.


    [24] Kur’an, (2)Bakara/263.


    [25] Kur’an, (3)Âl-i İmrân/134.


    [26] Kur’an, (4)Nisâ/149.


    [27] Kur’an, (7)A’raf/199.


    [28] Kur’an, (24)Nûr/22.


    [29] Kur’an, (42)Şûrâ/37.


    [30] Kur’an, (42)Şûrâ/43.


    [31] Kur’an, (41)Fussilet/34.


    [32] Kur’an, (42)Şûrâ/40.


    [33] Bilgen, Yüksek İslâm Ahlâkı, s. 120.


    [34] Tirmizi, Birr, 15, aktaran, Bilgen, a.g.e., s. 570.


    [35] Müslim, Cihad; Buhârî, İcâre, 8, aktaran, Bilgen, a.g.e., s. 627.


    [36] Buhârî, Edeb, 14/8; Müslim, Zekat, 83/3; Müsned, 316/2, 350, 374; Beyhâkî, Zekat, 188/4, aktaran, Ebû Bekr Abdullah B. Muhammad, es-Samtu ve Hıfzu’l-Lisân, Tah: Muhammad Ahmed Âşî, Kâhire, Dâru’l-İ’tisâm, 1986, s. 172.


    [37] Müslim, Fedâil, 66, aktaran, Bilgen, a.g.e., s. 570.


    [38] Buhârî, Edeb, 18, aktaran, Bilgen, Yüksek İslâm Ahlâkı, s. 570.


    [39] Bilgen, a.g.e., s. 55.


    [40] Kur’an, (49)Hucurât/13.


    [41] Bilgen, a.g.e., s. 56.


    [42] Kur’an, (103)Asr/3.


    [43] Bilgen, a.g.e., s. 247.


    [44] Ayrıca bkz: Muhammed Ahmed el-Adevî, Da’vetu’r-Rusuli il-Allahi Teâlâ, Mısır, Mustafa’l-Bâbi’l-Halebî Matbaası, 1935. ; Ebu’l-Hasen Ali el-Hasenî en-Nedvî, Ed-Da’vetu’l-İslâmiyyetu fî’l-Asri’l-Hâziri, Lucknow(Hindistan), El-Mecma’ el-İslâmi el’İlmî, 1987. Mehmet Zeki Duman, Kur’an-ı Kerîm’de Adâb-ı Muaşeret Görgü Kuralları, İstanbul, Tuğra Neşriyat, 1994, s. 239-253. ; Akseki, Ahlâk İlmi ve İslâm Ahlâkı, s. 287-289.


    [45] Sadr, Ahl-i Beyt Ahlâkı, s. 105.


    [46]Yunus Vehbi Yavuz, Rahmet, Bursa, Aksa Yayınları, 1992, s. 295-297.; Sadr, a.g.e., s. 107. Harun Yahya, Çözüm Kuran Ahlakı, İstanbul, Vural Yayıncılık, t.y., s. 62-71.


    [47] Yavuz, a.g.e., s. 286.


    [48] Kur’an, (3)Âl-i İmrân/103.; ayrıca bkz: Es-Seyyid Sâbik, Da’vetu’l-İslâm, s. 141-148.


    [49] Sadr, Ahl-i Beyt Ahlâkı, s. 107.


    [50] Kur’an, (2)Bakara/143.


    [51] Muhammed Kutub, İslâm Terbiye Metodu ve Ahlâk Sistemi, Çev: Ali Özek, İstanbul, Hisar Yayınevi, 1975, s. 39.


    [52] Yavuz, Rahmet, s. 291.


    [53] Ahmet Necati Özgül, Nefs-i Emmâre, Ankara, Akçağ Yayınları, 2005, s.279, 280.; Sadr, Ahl-i Beyt Ahlâkı, s. 221-224.; Havva, Allah Erinin Ahlâk ve Kültürü, s. 318-320.


    [54] Kur’an, (17)İsrâ/53.


    [55] Kur’an, (2)Bakara/83.


    [56] Kur’an, (41)Fussilet/34.


    [57] Kur’an, (14)İbrahim/24-26.


    [58] Bilgen, Yüksek İslâm Ahlâkı, s. 86.


    [59] Kur’an, (49)Hucurât/12; ayrıca bkz: 2/47, 78, 230, 249.;3/154.; 4/157.; 7/66.; 10/36, 66.; 11/27.; 12/42.; 17/52, 101, 102.; 18/53.; 21/87.; 24/12.; 28/38, 39.; 37/87.; 38/27.; 41/23, 48.; 45/24.; 48/6, 12.; 53/23.; 59/2.; 72/7.; 84/14.


    [60] Müslim, c.IV, s. 1985, aktaran, Burhanuddin Ez-Zernûcî, Ta’lim’ül Müteallim [İslam’da Hoca-Talebe İlişkileri], Çev: Ziya Eryılmaz, Tah: Mehmet Talü, İstanbul, Enes Kitabevi, t.y., s. 191.


    [61] Mustafa Meşhur, Davet Yolu, Çev: Mehmet Çelen, Malatya, Saff Yayıncılık, 1986, s. 71; İlyas Çelebi, Dînî Düşüncede İ’tidâl ve Hoşgörü, İstanbul, Çamlıca Yayınları, 2009, s. 68.; Gazzalî, İslâmda Müsâhama, Çev: Süleyman Uludağ, İstanbul, Marifet Yayınları, 1990, s. 22, 23, 52-68, 77-84.


    [62] Küçüker, Nebevî Tebliğ, s. 117.


    [63] Çelebi, a.g.e., s. 68, 69.


    [64] Meşhur, Davet Yolu, s. 69.


    [65] Yavuz, Rahmet, s. 288.


    [66] Çelebi, Dînî Düşüncede İ’tidâl ve Hoşgörü, s. 104.


    [67] Ayrıntılı bilgi için bkz: Çelebi, a.g.e., s. 91-149.


    [68] Ayrıntılı bilgi için bkz.: Bilgen, Yüksek İslâm Ahlâkı, s. 100-113.


    [69] Tusî, Ahlâk-ı Nâsırî, s. 90, 91, 96.


    [70] Bilmen, İslâm Ahlâkı, s. 29-33.


    [71] Cafer Sadık Yaran, İslâm’da Ahlâk’ın Şartı Kaç, Ed: Sait Aykut, İstanbul, Elif Yayınları, 2005, s.120-140.


    [72] Akseki, Ahlâk İlmi ve İslâm Ahlâkı, s. 248.


    [73] Tusî, a.g.e., s. 322.


    [74] Ayrıntılı bilgi için bkz: Ahmet Suheyli, Her Yönüyle Davet [Davette Psikolojik Unsurlar], Sûre Yayınları, t.y., s. 9-64.


    [75] Sadr, Ahl-i Beyt Ahlâkı, s. 359.


    [76] Mevdûdî, İslâm Davetçilerine, Çev: Halil Günenç, Ankara, Hilâl Yayınları, 1969, s. 67.


    [77] Seyyid Kutub, İslâm’ın Hareket Metodu, Çev: Yüksel Kılıçaslan, Haz: Muhammed Tevfik Berekat, Hak Yayınları, t.y., s. 44.


    [78] Tusî, Ahlâk-ı Nâsırî, s. 311.


    [79] Ayrıntılı bilgi için bkz: Ahmet Muhtar Büyükçınar, Görevlerimiz ve Sorumluluklarımız, Ed: Rahime Demir, İstanbul, Bilge Yayıncılık, 1999, s. 123-140.; Şevki Saka, Kur’an-ı Kerim’in Davet Metodu, Seha Neşriyat, t.y., s. 56-63.; Es-Seyyid Sâbik, Da’vetu’l-İslâm, s. 133-140.


    [80] Akseki, Ahlâk İlmi ve İslâm Ahlâkı, s. 171.


    [81] Mevdûdî, İslâm Davetçilerine, s. 22.


    [82] Ayrıca bkz: Harun Yahya, Müslümanca Konuşmak, Araştırma Yayıncılık, 2003, s. 61-63, 78-82, 117-121.


    [83] Mevdûdî, a.g.e., s. 68.


    [84] Keskin, Nebevî Hoşgörü, s. 19-34.


    [85] Akseki, a.g.e., s. 258.; John Lock, Hoşgörü Üstüne Bir Mektup, Çev: Melih Yürüşen, Ankara, Liberte Yayınları, 2004, s. 16.


    [86] Mustafa Köylü, Küresel Ahlâk Eğitimi, Haz: Hüseyin Kader, İstanbul, Değerler Eğitimi Merkezi Yayınları, 1. Basım, 2006, s. 155-180.

    Emrah EKER
    İstanbul Üniversitesi Felsefe ve Din Bilimleri Bölümü Dinler Tarihi Ana Bilim Dalı Yüksek Lisans Öğrencisi


  8. 25.Ocak.2015, 22:31
    4
    Devamlı Üye
    DEVAMI..


    III- TARİHTE VE GÜNÜMÜZDE HOŞGÖRÜ

    Ahlâk felsefesine bakıldığı vakit[68] erdemler konusunda yaygın görüş olan dört temel erdem ilk olarak göze çarpmaktadır. Bu teoriye göre temel erdemler dörttür; Teorik kuvvenin terbiyesi ile ilişkili olan hikmet, pratik kuvvenin terbiyesi ile ilişkili olan adalet, gazabî kuvvenin terbiyesi ile ilişkili olan yiğitlik, şehvet kuvvesinin terbiyesi ile ilişkili olan iffet.[69] Kısmî farklılıklarla birlikte bu edemler fazileti aslî olarak şu şekillerde de sıralanmıştır; hikmet, adalet, semahat, taharet[70]; adalet, muavenet, iffet, merhamet.[71] Her halükarda, hoşgörünü’nün bu temel erdemlerin alt başlıkları arasında yerini aldığını görmekteyiz.

    Diğer yandan reziletler bağlamında ise; kişinin, istihzâ, gıybet ve iftira etmesi, hoşlanmadığı kimselere veya düşmanlarına ağır hakaretlerde bulunması, sövmesi, lanetlemesi, haysiyet ve şerefine taarruzda bulunması dinen yasaklanmış olup,[72] hem gayri ahlâkî hem de gayri aklî olarak nitelendirilmiştir. Zira bu davranışların neticesinde kişi, hakaret ettiği kimselere benzemekle birlikte hem onların da taarruza geçmelerine sebebiyet vermiş, hem de daha büyük düşmanlıklar kazanmış olur.[73] Bu bağlamda insanın psikolojik yapısı hakkında bilgi sahibi olmak insanlarla iletişim noktasında katkıda bulunacaktır.[74]

    Samimiyet, sevgi ve hoşgörü yüklemeksizin karşı tarafa iletilen eleştiriler, o kimseler üzerinde olumlu bir etki yapmak şöyle dursun, tartışma ortamına daha çok zarar vermeye neden olmaktadır.[75] Bu yüzden, tenkit öyle bir ifade tarzı ile gerçekleştirilmelidir ki, eleştirilen kimse bu tenkitlerden, gayenin, teşhir değil bilakis tamir olduğuna kanaat getirmelidir.[76] İslâm’ın öngördüğü eleştiri ve tenkit, yapıcı olandır.[77]

    Kişi herhangi bir konuda tartışmanın içerisine girmiş ise kendisine yöneltilen soruları cevaplarken de düşüncelerini aktarırken de vakarını ve yumuşak huyluluğunu elden bırakmamalıdır. Zira üstünlük her daim bu niteliklerle birliktedir[78]. Bu bağlamda sabır[79] ve hilm sahibi olmak ne derece makbul bir fazilet olarak görülüyor ise, aşırı öfkeli ve sinirli bir yapıya sahip olmak da o nispette rezilet olarak addedilmektedir.[80]

    Bir kimse, savunduğu değerlerden yoksun bir toplulukla karşılaştığı vakit veya bu değerlerden gafil ve delalet içerisindeki bir kimse gördüğü vakit ona hakaret edip sırt çevirmemelidir.[81] Aksine, o kimseyi veya topluluğu hakka yöneltmek için samimi bir güler yüzlülükle onlarla iletişim kurmalı ve sürdürmelidir.[82]

    Ancak diyalog esnasında taraflar arasında kin ve düşmanlık peyda olacağı seziliyor ise, tenkide verilen cevabın veya cevaplara verilecek karşılıkların uzamaması daha uygun düşmektedir.[83] Bunun tespiti için kişi tartıştığı kimsenin nasıl bir yapıya sahip olduğu bilmesi önem arz eder.

    Kişinin hoşgörülü bir kimse olabilmesi için şu özelliklerin onda olması öngörülmüştür; nefis muhasebesi yapmak, insanların kusurlarını örtmek, öfkeyi yenmek, affedici olmak, beddua edici olmamak, sû-i zân etmemek, kibir ve gururdan sakınmak, kimseyi rencide etmemek, insanlarla alay etmemek, sabırlık olmak. [84]

    Bir kimsenin fikrî ve vicdanî hürriyeti, kişinin kendi içinde kaldığı sürece, bir hudut ile sınırlamış değildir. Herkes dilediği gibi düşünür ve inanır, istediği dini veya mezhebi tercih edebilir. Ancak bu durum o kimseye, diğer insanların sahip olduğu fikirlere, inançlara, din ve mezheplere tecavüz hakkını vermez.[85] Dolayısıyla bu bağlamda mutlak bir hürriyet ve mutlak bir özgürlük söz konusu olamaz.

    Son olarak dünya üzerinde küresel ahlak üzerine yapılan kimi çalışmalara kısaca göz attığımızda; Ağustos 1984 tarihinde Kenya’nın Nairobi kentinde Din ve Barış Üzerine Dünya Konferansı’nın dördüncüsü düzenlenmiştir; Nisan 1999’da İspanya’nın Valencia kentinde Unesco’ya sunulmak üzere bir grup entelektüel tarafından Üçüncü Milenyum Projesi hazırlanmıştır; Mart 1997 ve Aralık 1997 olmak üzere iki farklı tarihte Unesco Evrensel Ahlak Projeleri hazırlanmıştır; 28 Ağustos-4 Eylül 1993 tarihlerinde Şikago’da gerçekleştirilen çalıştay sonucunda Küresel Ahlak Deklarasyonu yayınlanmıştır; 22 Mayıs 1996 tarihinde Ortak Eylem Konsülü, Mart 2000’de Yerküresi Sözleşmesi gerçekleşmiştir.[86]

    Sözün özü, küresel çapta yapılan -zikretmediklerimizle birlikte sayıları pek çok olan- tüm bu etkinliklere ve nihayetinde deklare ettikleri bildirilere göz attığımızda, hepsinin hoşgörü ve müsâmaha kavramlarına yer verdikleri görülmektedir. Global çapta bu ahlaki erdemlerin yitirildiği ve bunların yeniden kazanılması gerektiğinin altını çizmiş bulunmaktadırlar.








    SONUÇ

    İnsanlık tarihi boyunca insanların ve toplumların birbiri ile olan ilişkilerinde yol gösterici olma açısından, Yüce Allah (cc), insanlara örnek olmaları için peygamberler göndermiş ve mesajlarını da bu yolla iletmiştir. Bu vasıtalar ile yeryüzünde huzurlu bir yaşam tarzının imkânı için ahlâkî ve hukûkî prensipleri bildirmiştir. Bu prensipler arasında önemli bir yere sahip olan erdemlerden biri ise hoşgörüdür.

    Konumuzla ilgili yönü ile “herhangi bir kimsenin, başkalarının, kendisini doğrudan ilgilendirmeyen davranışlarına, ama inancı ama ideolojisi arkasına sığınarak karışmaya kalkışma yanlışından kaçınma” tarifine yer verdiğimiz hoşgörü, Kur’an-ı Kerîm’in pek çok ayetinde öğütlenmekte ve takva sahibi kimselerin özelliği olarak zikredilmektedir.

    Peygamber (as) ise, müminlere karşı çok müsâmahakâr olmakla birlikte, barıştan yana olan tüm insanlarla iyi bir diyalog kurmuştur. Zira en açık ifade ile “Eğer onlar barışa yanaşırlarsa sen de onlara yanaş ve Allah`a tevekkül et, çünkü O işitendir, bilendir.” (Enfâl/61) ayeti Peygambere ve dolayısı ile tüm inananlara zikredilen şekilde davranmayı öğütlemektedir. Bu ayeti kendine ilke edinen Hz. Muhammed (as) ömrü boyunca insanları İslâm’a davet etmekten geri durmamakla birlikte bu süreçte kırıcı olmamaya çok özen göstermiştir.

    Ancak tüm bu söylemlerden, hoşgörü’nün hudut tanımayan bir tutum olduğu da anlaşılmamalıdır. İnsanın düşünce ve inanç dünyası her ne kadar dokunulmaz olsa bile bu dokunulmazlık hiçbir kimseye bir başkasının sahip olduğu düşünce ve inanç sistemine tecavüz etme hakkını vermemektedir.

    Anlaşılmaktadır ki; hoşgörü erdeminin kişide yerleşmesi; yanında pek çok faziletin kazanılmasını ve karşısında pek çok reziletin izalesini de gerekli kılmaktadır.

    Son yüzyılda bu erdem başta olmak üzere, küresel ahlak bağlamında pek çok uluslar arası etkinliğin gerçekleştiğini görmekteyiz. Halen daha tüm bu çalışmalar devam etmektedir. Ancak asrımızda gerçekleşen bunca etkinliğe rağmen küresel barış şöyle dursun, küresel ateşkesin emarelerinin bile gözükmemekte olması üzüntü verici bir realite olarak karşımızda durmaktadır.

    Bu çelişkili manzara, bizlere, yapılan etkinliklerin ve çalışmaların başlama noktasında hata yapıldığı izlenimini vermektedir. Zira bireyselliği temel alan, bireysel hazzı baz alan bir anlayışı özendiren modernizm, özgürlükler noktasında sınırları iyi belirleyemeyen ve hatta bazen sınır koymayan yirmi birinci asrın özgürlük anlayışı, yukarıda zikrettiğimiz çelişkili manzaranın ortaya çıkmasındaki nedenlerden en önemlileridir. Toplumun yararını, sulhunu ve huzurunu gözeten İslâm’ın ise günümüzde yaşanan tüm kargaşalara, çatışmalara ve savaşlara söyleyecek sözü, çare olacak reçetesi bulunmaktadır.

    İslâm’ın, günümüzde şiddet ve terör dini olarak algılanması da içerisinde bulunduğumuz asrın sorunlarına sunduğu cevapların göz ardı edilmesine sebebiyet vermektedir. Hâlbuki bu algı da gayet derecede yanlıştır. Kaynaklardan öğrendiğimiz kadarıyla İslâm’ın altın çağı olan asrısaadette gerçekleşen savaşlarda ölen toplam insan sayısı dört haneli rakamlara ulaşmamışken sadece dünya savaşlarında ölen insanların sayısı milyonlarla ifade edilmektedir. Ayrıca İslâm, yansıtıldığı gibi gayri müslimlere hayat hakkı tanımayan, terör ve şiddet yanlısı bir din olsa idi, en güçlü olduğu dönemlerde Müslümanlar bu minvalde hareket ederdi. Oysa asrısaadette ve sonrasında İslâm’ı büyük ölçüde hayat nizamı olarak gören ve uygulayan medeniyetlerde gayri müslimler kendi inançlarını özgürce yaşamış ve toplumda huzur ve emniyet içerisinde yerlerini almışlardır. Peygamberimiz’in (as) sadece esirlere olan muamelesi günümüzde kendilerini medeni olarak lanse eden milletlerin esirlere uyguladığı muamele ile karşılaştırılsa, Kur’an ahlâkını yansıtan Nebevî ahlâkın günümüz için ne kadar elzem olduğu bedahetle anlaşılacaktır.

    Üzerimize düşen görev ise; mezkûr ahlâkın öncelikle tarafımızca öğrenilmesi, hazmedilmesi ve içselleştirilerek yaşanılır hale gelmesi, sonrasında ise bu zenginliğin tüm insanlık ile paylaşımı noktasında gayret sarf edilmesidir. Kur’an ahlâkını özümseyen bir Müslüman’ın her türlü din, dil ve ırktan insanlarla birlikte yaşadığı bir ortamda -sade bir yaşantıyla dahi olsa- sergileyeceği Nebevî yaşayış, iletişim ve diyalog, sahip olduğu zenginliği paylaşma noktasında ortaya koyabileceği çok kıymetli bir gayrettir. Hoşgörü ise, tüm bu gayretlerin başarıya ulaşmasını sağlayacak en ehemmiyetli erdemlerden biridir.






    BİBLİYOGRAFYA

    Akseki, Ahmet Hamdi: Ahlâk İlmi ve İslâm Ahlâkı, sad: Ali Arslan Aydın, Ankara, Nur Yayınları, 2. Baskı, 1991.

    Aydın, Mehmet Zeki: Âilede Çocuğun Ahlâk Eğitimi, İstanbul, Değerler Eğitimi Merkezi Yayınları, 2005.

    Aydın, Ömer: Kur’ân-ı Kerîm’de Îman-Ahlak İlişkisi, İstanbul, İşaret Yayınları, 2007.

    Bilgen, Mustafa: Yüksek İslâm Ahlâkı, İstanbul, Milli Gazete Yayıncılık, 2006.

    Bilgisel, Şevket: İslâmlık’ta İyi Huy, İstanbul, Dergâh Yayınları, 1976.

    Bilmen, Ömer Nasuhi: İslâm Ahlâkı, İstanbul, Bilmen Yayınevi, 1964.

    Burhanuddin Ez-Zernûcî: Ta’lim’ül Müteallim, Çev: Ziya Eryılmaz, Tah: Mehmet Talü, İstanbul, Enes Kitabevi, t.y.

    Büyükçınar, Ahmet Muhtar: Görevlerimiz ve Sorumluluklarımız, Ed: Rahime Demir, İstanbul, Bilge Yayıncılık, 1999.

    Çağlayan, Ahmet: Ahlâk Pusulası –Ahlâk ve Değerler Eğitimi–, İstanbul, Değerler Eğitimi Merkezi Yayınları, 2005.

    Çağrıcı, Mustafa: Anahatlarıyla İslâm Ahlâkı, İstanbul, Ensar Neşriyat, 2006.

    Çelebi, İlyas: Dînî Düşüncede İ’tidâl ve Hoşgörü, İstanbul, Çamlıca Yayınları, 2009.

    Demir, Fahri: İslâm Ahlâkı, Tas: A. Osman Parlak, Mahmut Kaya, Ankara, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 2002.

    Duman, Mehmet Zeki: Kur’an-ı Kerîm’de Adâb-ı Muaşeret Görgü Kuralları, İstanbul, Tuğra Neşriyat, 1994.

    Ebû Bekr Abdullah B. Muhammad: es-Samtu ve Hıfzu’l-Lisân, Tah: Muhammad Ahmed Âşî, Kâhire, Dâru’l-İ’tisâm, 1986.

    Ebu’l-Hasen Ali el-Hasenî en-Nedvî: Ed-Da’vetu’l-İslâmiyyetu fî’l-Asri’l-Hâziri, Lucknow (Hindistan), El-Mecma’ el-İslâmi el’İlmî, 1987.

    Es-Seyyid Sâbik: Da’vetu’l-İslâm, Beyrut, Dâru’l-Kitâbi’l-Arabî, 1983.

    Gazzalî: İslâmda Müsâhama, Çev: Süleyman Uludağ, İstanbul, Marifet Yayınları, 1990.

    Havva, Said: Allah Erinin Ahlâk ve Kültürü, Çev: Harun Ünal, İstanbul, Petek Yayınları, t.y.

    Hemâm Abdurrahim Saîd: Kavâidu’d-Daveti il’Allah, Ammân, Daru’l-Adevî, 1983,

    Kaymakcan, Recep: “Ahlâki Bir Değer Olarak Hoşgörü ve Eğitimi”, Teorik ve Pratik Yönleriyle Ahlâk, Ed: Recep Kaymakcan & Mevlüt Uyanık, İstanbul, Değerler Eğitimi Merkezi Yayınları, 2007.

    Keskin, Yusuf Ziya: Nebevî Hoşgörü, İstanbul, Timaş Yayınları, 1997.

    Köylü, Mustafa: Küresel Ahlâk Eğitimi, Haz: Hüseyin Kader, İstanbul, Değerler Eğitimi Merkezi Yayınları, 1. Basım, 2006.

    Kutub, Muhammed: İslâm Terbiye Metodu ve Ahlâk Sistemi, Çev: Ali Özek, İstanbul, Hisar Yayınevi, 1975.

    Kutub, Seyyid: İslâm’ın Hareket Metodu, Çev: Yüksel Kılıçaslan, Haz: Muhammed Tevfik Berekat, Hak Yayınları, t.y.

    Kutup, Muhammed Ali: Hz. Peygamber’den Gençlere 50 Nasihat, Çev: Osman Arpaçukuru, İstanbul, İlke Yayıncılık, VI. Baskı, 2007

    Küçüker, Ubeyd: Nebevî Tebliğ, Seçkin Yayıncılık, 1987.

    Lock, John: Hoşgörü Üstüne Bir Mektup, Çev: Melih Yürüşen, Ankara, Liberte Yayınları, 2004.

    Mansur, Receb: Teemulât fî Felsefeti’l-Ahlâk, Mısır, Mektebetu’l-Anjelû’l-Mısriyye, 1961.

    Meşhur, Mustafa: Davet Yolu, Çev: Mehmet Çelen, Malatya, Saff Yayıncılık, 1986.

    Mevdûdî: İslâm Davetçilerine, Çev: Halil Günenç, Ankara, Hilâl Yayınları, 1969.

    Muhammed Ahmed el-Adevî: Da’vetu’r-Rusuli il-Allahi Teâlâ, Mısır, Mustafa’l-Bâbi’l-Halebî Matbaası, 1935.

    Naim, Babanzâde Ahmed: İslâm Ahlâkının Esasları, İstanbul, Yücel Yayınları, 1963.

    Namlı, Türkan: İslâma Davet, İstanbul, Haşmet Matbaası, 1972.

    Özgül, Ahmet Necati: Nefs-i Emmâre, Ankara, Akçağ Yayınları, 2005.

    Rıfat, Ahmet: Tasvîr-i Ahlâk, Kervan Kitapçılık, t.y.

    Sadr, Mehdi: Ahl-i Beyt Ahlâkı, Çev: Vahdettin İnce, İstanbul, İnsan Yayınları, 3. Baskı, 2003.

    Saka, Şevki: Kur’an-ı Kerim’in Davet Metodu, Seha Neşriyat, t.y.

    Suheyli, Ahmet: Her Yönüyle Davet, Sûre Yayınları, t.y.

    Şekerci, Osman: Kaynaklarımıza Göre İslâm Terbiyesi, İstanbul, Ç.S.F. Kültür ve Araştırma Hizmetleri, t.y.

    Tusî, Nasîruddin: Ahlâk-ı Nâsırî, Çev: Anar Gafarov, Zaur Şükürov, Ed: Tahir Özakkaş, İstanbul, Litera Yayıncılık, İstanbul, 2007.

    Yahya, Harun: Çözüm Kuran Ahlakı, İstanbul, Vural Yayıncılık, t.y.

    Yahya, Harun: Müslümanca Konuşmak, Araştırma Yayıncılık, 2003.

    Yaran, Cafer Sadık: İslâm’da Ahlâk’ın Şartı Kaç, Ed: Sait Aykut, İstanbul, Elif Yayınları, 2005.

    Yavuz, Yunus Vehbi: Rahmet, Bursa, Aksa Yayınları, 1992.





    [1] Mustafa Çağrıcı, Anahatlarıyla İslâm Ahlâkı, İstanbul, Ensar Neşriyat, 2006, s. 30, 31.


    [2] Osman Şekerci, Kaynaklarımıza Göre İslâm Terbiyesi, İstanbul, Ç.S.F. Kültür ve Araştırma Hizmetleri, t.y., s. 51-56.; Mustafa Bilgen, Yüksek İslâm Ahlâkı, İstanbul, Milli Gazete Yayıncılık, 2006, s. 54, 55.; Es-Seyyid Sâbik, Da’vetu’l-İslâm, Beyrut, Dâru’l-Kitâbi’l-Arabî, 1983, s. 149-157.


    [3] Mehmet Zeki Aydın, Âilede Çocuğun Ahlâk Eğitimi, İstanbul, Değerler Eğitimi Merkezi Yayınları, 2005, s. 15.


    [4] Recep Kaymakcan, “Ahlâki Bir Değer Olarak Hoşgörü ve Eğitimi”, Teorik ve Pratik Yönleriyle Ahlâk, Ed: Recep Kaymakcan & Mevlüt Uyanık, İstanbul, Değerler Eğitimi Merkezi Yayınları, 2007, s. 20.


    [5] Ahmet Çağlayan, Ahlâk Pusulası –Ahlâk ve Değerler Eğitimi–, İstanbul, Değerler Eğitimi Merkezi Yayınları, 2005, s. 17.


    [6] Kur’an, (26)Şuarâ/137; (68)Kalem/4.


    [7] Çağrıcı, Anahatlarıyla İslâm Ahlâkı, s. 15.


    [8] Nasîruddin Tusî, Ahlâk-ı Nâsırî, Çev: Anar Gafarov, Zaur Şükürov, Ed: Tahir Özakkaş, İstanbul, Litera Yayıncılık, İstanbul, 2007, s. 81.; Ömer Nasuhi Bilmen, İslâm Ahlâkı, İstanbul, Bilmen Yayınevi, 1964, s. 4.; Mansur Receb, Teemulât fî Felsefeti’l-Ahlâk, Mısır, Mektebetu’l-Anjelû’l-Mısriyye, 1961, s. 12-19.


    [9] Bilgen, Yüksek İslâm Ahlâkı, s. 450.; Ayrıca bkz: Recep Kaymakcan, “Ahlâki Bir Değer Olarak Hoşgörü ve Eğitimi”, Teorik ve Pratik Yönleriyle Ahlâk, s. 390, 391.


    [10] Ahmet Rıfat, Tasvîr-i Ahlâk [Ahlâk Sözlüğü], Kervan Kitapçılık, t.y., s. 116.; Ahmet Hamdi Akseki, Ahlâk İlmi ve İslâm Ahlâkı, Sad: Ali Arslan Aydın, Ankara, Nur Yayınları, 2. Baskı, 1991, s. 170.


    [11] Bilgen, Yüksek İslâm Ahlâkı, s. 292, 293.


    [12] Fahri Demir, İslâm Ahlâkı, Tas: A. Osman Parlak, Mahmut Kaya, Ankara, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 2002, s. 74.


    [13] Mehdi Sadr, Ahl-i Beyt Ahlâkı, Çev: Vahdettin İnce, İstanbul, İnsan Yayınları, 3. Baskı, 2003, s. 37.


    [14] Tusî, Ahlâk-ı Nâsırî, s. 38-44.; Bilmen, İslâm Ahlâkı, s. 104.


    [15] Kur’an, (95)Tîn/4.


    [16] Kur’an, (95)Tîn/5.


    [17] Sadr, a.g.e., s. 46.


    [18] Muhammed Ali Kutup, Hz. Peygamber’den Gençlere 50 Nasihat, Çev: Osman Arpaçukuru, İstanbul, İlke Yayıncılık, VI. Baskı, 2007, s. 134-136. ; Sadr, Ahl-i Beyt Ahlâkı, s. 47-49.


    * Nefret, herhangi bir husumetten dolayı belirli kimseleri sevmemek, beğenmemek ve düşmanlık doğuran bir histir. Olgun/kâmil bir insanın kalbinde ise nefrete mahal yoktur. Kalbi yumuşak ve rakiktir. Ayrıntılı bilgi için bkz: Türkan Namlı, İslâma Davet, İstanbul, Haşmet Matbaası, 1972, s.63.


    [19] Kur’an, (41)Fussilet/34,35; Ayrıca bkz: Said Havva, Allah Erinin Ahlâk ve Kültürü, Çev: Harun Ünal, İstanbul, Petek Yayınları, t.y., s. 303, 304.


    [20] Sadr, Ahl-i Beyt Ahlâkı, s. 47.


    [21] Buhârî, Edeb, 76.; Ahmed b. Hanbel, II, 175, aktaran, Yusuf Ziya Keskin, Nebevî Hoşgörü, İstanbul, Timaş Yayınları, 1997, s. 22.; Ayrıca bkz: Es-Seyyid Sâbik, Da’vetu’l-İslâm, s. 153.; Sadr, a.g.e., s . 45.


    [22] Ayrıntılı bilgi için bkz: Hemâm Abdurrahim Saîd, Kavâidu’d-Daveti il’Allah, Ammân, Daru’l-Adevî, 1983, s. 69-75.


    [23] Şevket Bilgisel, İslâmlık’ta İyi Huy, İstanbul, Dergâh Yayınları, 1976, s. 192-194.; Ahmet Hamdi Akseki, Ahlâk İlmi ve İslâm Ahlâkı, Sad: Ali Arslan Aydın, Ankara, Nur Yayınları, 2. Baskı, 1991, s. 278.; Ubeyd Küçüker, Nebevî Tebliğ, Seçkin Yayıncılık, 1987, s. 117.; Babanzâde Ahmed Naim, İslâm Ahlâkının Esasları, İstanbul, Yücel Yayınları, 1963, s. 81.; Ömer Aydın, Kur’ân-ı Kerîm’de Îman-Ahlak İlişkisi, İstanbul, İşaret Yayınları, 2007, s. 164-166.


    [24] Kur’an, (2)Bakara/263.


    [25] Kur’an, (3)Âl-i İmrân/134.


    [26] Kur’an, (4)Nisâ/149.


    [27] Kur’an, (7)A’raf/199.


    [28] Kur’an, (24)Nûr/22.


    [29] Kur’an, (42)Şûrâ/37.


    [30] Kur’an, (42)Şûrâ/43.


    [31] Kur’an, (41)Fussilet/34.


    [32] Kur’an, (42)Şûrâ/40.


    [33] Bilgen, Yüksek İslâm Ahlâkı, s. 120.


    [34] Tirmizi, Birr, 15, aktaran, Bilgen, a.g.e., s. 570.


    [35] Müslim, Cihad; Buhârî, İcâre, 8, aktaran, Bilgen, a.g.e., s. 627.


    [36] Buhârî, Edeb, 14/8; Müslim, Zekat, 83/3; Müsned, 316/2, 350, 374; Beyhâkî, Zekat, 188/4, aktaran, Ebû Bekr Abdullah B. Muhammad, es-Samtu ve Hıfzu’l-Lisân, Tah: Muhammad Ahmed Âşî, Kâhire, Dâru’l-İ’tisâm, 1986, s. 172.


    [37] Müslim, Fedâil, 66, aktaran, Bilgen, a.g.e., s. 570.


    [38] Buhârî, Edeb, 18, aktaran, Bilgen, Yüksek İslâm Ahlâkı, s. 570.


    [39] Bilgen, a.g.e., s. 55.


    [40] Kur’an, (49)Hucurât/13.


    [41] Bilgen, a.g.e., s. 56.


    [42] Kur’an, (103)Asr/3.


    [43] Bilgen, a.g.e., s. 247.


    [44] Ayrıca bkz: Muhammed Ahmed el-Adevî, Da’vetu’r-Rusuli il-Allahi Teâlâ, Mısır, Mustafa’l-Bâbi’l-Halebî Matbaası, 1935. ; Ebu’l-Hasen Ali el-Hasenî en-Nedvî, Ed-Da’vetu’l-İslâmiyyetu fî’l-Asri’l-Hâziri, Lucknow(Hindistan), El-Mecma’ el-İslâmi el’İlmî, 1987. Mehmet Zeki Duman, Kur’an-ı Kerîm’de Adâb-ı Muaşeret Görgü Kuralları, İstanbul, Tuğra Neşriyat, 1994, s. 239-253. ; Akseki, Ahlâk İlmi ve İslâm Ahlâkı, s. 287-289.


    [45] Sadr, Ahl-i Beyt Ahlâkı, s. 105.


    [46]Yunus Vehbi Yavuz, Rahmet, Bursa, Aksa Yayınları, 1992, s. 295-297.; Sadr, a.g.e., s. 107. Harun Yahya, Çözüm Kuran Ahlakı, İstanbul, Vural Yayıncılık, t.y., s. 62-71.


    [47] Yavuz, a.g.e., s. 286.


    [48] Kur’an, (3)Âl-i İmrân/103.; ayrıca bkz: Es-Seyyid Sâbik, Da’vetu’l-İslâm, s. 141-148.


    [49] Sadr, Ahl-i Beyt Ahlâkı, s. 107.


    [50] Kur’an, (2)Bakara/143.


    [51] Muhammed Kutub, İslâm Terbiye Metodu ve Ahlâk Sistemi, Çev: Ali Özek, İstanbul, Hisar Yayınevi, 1975, s. 39.


    [52] Yavuz, Rahmet, s. 291.


    [53] Ahmet Necati Özgül, Nefs-i Emmâre, Ankara, Akçağ Yayınları, 2005, s.279, 280.; Sadr, Ahl-i Beyt Ahlâkı, s. 221-224.; Havva, Allah Erinin Ahlâk ve Kültürü, s. 318-320.


    [54] Kur’an, (17)İsrâ/53.


    [55] Kur’an, (2)Bakara/83.


    [56] Kur’an, (41)Fussilet/34.


    [57] Kur’an, (14)İbrahim/24-26.


    [58] Bilgen, Yüksek İslâm Ahlâkı, s. 86.


    [59] Kur’an, (49)Hucurât/12; ayrıca bkz: 2/47, 78, 230, 249.;3/154.; 4/157.; 7/66.; 10/36, 66.; 11/27.; 12/42.; 17/52, 101, 102.; 18/53.; 21/87.; 24/12.; 28/38, 39.; 37/87.; 38/27.; 41/23, 48.; 45/24.; 48/6, 12.; 53/23.; 59/2.; 72/7.; 84/14.


    [60] Müslim, c.IV, s. 1985, aktaran, Burhanuddin Ez-Zernûcî, Ta’lim’ül Müteallim [İslam’da Hoca-Talebe İlişkileri], Çev: Ziya Eryılmaz, Tah: Mehmet Talü, İstanbul, Enes Kitabevi, t.y., s. 191.


    [61] Mustafa Meşhur, Davet Yolu, Çev: Mehmet Çelen, Malatya, Saff Yayıncılık, 1986, s. 71; İlyas Çelebi, Dînî Düşüncede İ’tidâl ve Hoşgörü, İstanbul, Çamlıca Yayınları, 2009, s. 68.; Gazzalî, İslâmda Müsâhama, Çev: Süleyman Uludağ, İstanbul, Marifet Yayınları, 1990, s. 22, 23, 52-68, 77-84.


    [62] Küçüker, Nebevî Tebliğ, s. 117.


    [63] Çelebi, a.g.e., s. 68, 69.


    [64] Meşhur, Davet Yolu, s. 69.


    [65] Yavuz, Rahmet, s. 288.


    [66] Çelebi, Dînî Düşüncede İ’tidâl ve Hoşgörü, s. 104.


    [67] Ayrıntılı bilgi için bkz: Çelebi, a.g.e., s. 91-149.


    [68] Ayrıntılı bilgi için bkz.: Bilgen, Yüksek İslâm Ahlâkı, s. 100-113.


    [69] Tusî, Ahlâk-ı Nâsırî, s. 90, 91, 96.


    [70] Bilmen, İslâm Ahlâkı, s. 29-33.


    [71] Cafer Sadık Yaran, İslâm’da Ahlâk’ın Şartı Kaç, Ed: Sait Aykut, İstanbul, Elif Yayınları, 2005, s.120-140.


    [72] Akseki, Ahlâk İlmi ve İslâm Ahlâkı, s. 248.


    [73] Tusî, a.g.e., s. 322.


    [74] Ayrıntılı bilgi için bkz: Ahmet Suheyli, Her Yönüyle Davet [Davette Psikolojik Unsurlar], Sûre Yayınları, t.y., s. 9-64.


    [75] Sadr, Ahl-i Beyt Ahlâkı, s. 359.


    [76] Mevdûdî, İslâm Davetçilerine, Çev: Halil Günenç, Ankara, Hilâl Yayınları, 1969, s. 67.


    [77] Seyyid Kutub, İslâm’ın Hareket Metodu, Çev: Yüksel Kılıçaslan, Haz: Muhammed Tevfik Berekat, Hak Yayınları, t.y., s. 44.


    [78] Tusî, Ahlâk-ı Nâsırî, s. 311.


    [79] Ayrıntılı bilgi için bkz: Ahmet Muhtar Büyükçınar, Görevlerimiz ve Sorumluluklarımız, Ed: Rahime Demir, İstanbul, Bilge Yayıncılık, 1999, s. 123-140.; Şevki Saka, Kur’an-ı Kerim’in Davet Metodu, Seha Neşriyat, t.y., s. 56-63.; Es-Seyyid Sâbik, Da’vetu’l-İslâm, s. 133-140.


    [80] Akseki, Ahlâk İlmi ve İslâm Ahlâkı, s. 171.


    [81] Mevdûdî, İslâm Davetçilerine, s. 22.


    [82] Ayrıca bkz: Harun Yahya, Müslümanca Konuşmak, Araştırma Yayıncılık, 2003, s. 61-63, 78-82, 117-121.


    [83] Mevdûdî, a.g.e., s. 68.


    [84] Keskin, Nebevî Hoşgörü, s. 19-34.


    [85] Akseki, a.g.e., s. 258.; John Lock, Hoşgörü Üstüne Bir Mektup, Çev: Melih Yürüşen, Ankara, Liberte Yayınları, 2004, s. 16.


    [86] Mustafa Köylü, Küresel Ahlâk Eğitimi, Haz: Hüseyin Kader, İstanbul, Değerler Eğitimi Merkezi Yayınları, 1. Basım, 2006, s. 155-180.

    Emrah EKER
    İstanbul Üniversitesi Felsefe ve Din Bilimleri Bölümü Dinler Tarihi Ana Bilim Dalı Yüksek Lisans Öğrencisi


  9. 25.Ocak.2015, 22:40
    5
    melle
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 13.Mayıs.2008
    Üye No: 20559
    Mesaj Sayısı: 2,084
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 21

    Cevap: Hz. Peygamber, Birlikte Yaşama Ahlâkı ve Hukuku Hakkında Vaaz

    İslam'da Birlikte Yaşama Tecrübesi



    İnsanların, duygu ve düşüncelerine saygılı kalınarak “insan oldukları” asgarî müşterekinden hareketle, kendi konumlarında kabul edilmeleri şarttır. Bu, aynı zamanda İslam’ın öngördüğü bir anlayıştır.

    İslâm’ın gayrimüslimler konusundaki tutumunu, en bariz bir şekilde gösteren tablolardan birini İmam Serahsî ortaya koymaktadır. Abbasi Devleti’nin ihtişam döneminde adliye teşkilâtının başı Kâdi’l-kudat İmam Ebû Yusuf’tur. O, ölüm döşeğinde Rabb’ine yönelip şöyle niyaz etmişti: “Ya Rabbi! Sen pek iyi biliyorsun ki ben, karşımda duruşmaya gelen taraflar arasında adaletsiz davranmadım, dâima âdil oldum. Bildiğim kadarıyla âdil olmadığım bir tek hâdise olmuştu. Bundan dolayı kusurumu affeyle ya Rabbi!” Yanındakiler: “O, hangi hâdise idi, söyler misin?” diye sorunca, o, şunları anlattı: “Bir Hristiyan, Emîrü’l-müminîn (halife) aleyhinde şikayette bulunup dava açmıştı. Duruşmaya önce gelen halife, az yüksek yere oturmuştu. Daha sonra gelen davacı Hristiyan ona göre hafifçe alçak yerde durdu. Halifeden yerini değiştirip onunla aynı seviyeye gelmesini isteyemedim. Bununla beraber Hristiyanı imkân nispetinde duruşma minderine yükseltmeye çalıştım. Ama yine de ikisini eşit seviyeye getiremeden tarafları dinledim. İşte irtikâb ettiğim zulüm bu idi.” Hâdiseyi nakleden Serahsî’nin değerlendirmesi oldukça enteresan: “Şunu bilmek gerekir ki –şu hadîs-i şerîften ötürü- kadı’nın bu hususa ciddi olarak ihtimam göstermesi gerekir: ‘Soylu aileye mensup olan, senin kendisini kayıracağından umutlanmasın. Güçsüz olan da senin, kendisine haksızlık edeceğinden endişe duymasın.’ Soylu kimse öne alınırsa, hâkimin kayırmasından umutlanır, böylece güçsüz hasmının kalbi kırılır ve haksızlığa maruz kalmaktan endişe eder.”1

    Bu tablo karşısında biraz durup düşünelim: Sıradan bir Hristiyan vatandaş, neticesinden hiç endişe duymaksızın Müslüman devlet başkanı aleyhinde şikâyetçi olup dava açabiliyor. Muhteşem Abbasi İmparatorluğu’nun Hâkimler Kurulu’nun başkanı da, Hanefî mezhebinin, İmam-ı A’zam’dan sonraki ikinci müçtehidi İmam Ebû Yusuf. Hâkim, duruşma esnasında tarafları aynı hizaya getirmeksizin dinlemiş. Buna sebep de halifeye bulunduğu yerden ayrılıp davacının yanında durmasını istemekten utanması olmuş. Bu, mazur görülebilecek önemsiz bir hata sayılabilir. Fakat hâkim bunu hiç unutmamış, öyle ki uzun adlî görevinde yaptığı başlıca hata kabul edip bundan dolayı Allah’tan af dilemiş. Diğer taraftan Serahsî’nin tutumu da dikkat çekici. Bu işi önemsiz görme yerine titizlenip şöyle yorumluyor: “Gerçekten bu, hâkimin ihtimam göstermesi gerekli bir iştir.” Şunu da unutmayalım ki bu hâdise, edebî bir eserde veya menâkıb kitabında nakledilmiyor. Hanefî fıkhının en önemli bir hukuk kaynağında yer alıyor. Bu da duruma özel bir önem kazandırıyor. Şöyle diyebiliriz: Bu hâdise, İslâm’ın gayrimüslimlere karşı müsamahalı tutumunun ne olduğunu tek başına göstermeye yeterlidir.

    Muamelelerde yumuşak davranma, bir karşılık beklemeksizin iyilik etme demek olan “müsamaha”, İslâm’da sadece bir söz veya slogan olmanın çok ötesinde bir kavramdır. Dinin bir hükmüdür, İlâhî vahiyle sabittir ve bu İlâhî vahyi açıklayan Peygamber beyânıdır. Bu vecîbe Asr-ı Saadet’te, dört halife döneminde, hattâ günümüze kadar uzanan 14 asırlık İslâm medeniyeti döneminde somutlaşmıştır. Çünkü bu müsamaha, ebedî ve evrensel olan İslâm’ın semeresidir.
    Kur’ân müsamahayı; İslâm’ın hayat, kâinat ve insan anlayışına bina eder. Birlik, yalnız Allah’ın sıfatıdır. Yaratıklarda ise çokluk, çeşitlilik ve farklılık bulunmaktadır. Müsamahayı gerçekleştiren bu tutumun İslâm mantığındaki dayanağı, adaletin farz olmasıdır. Kur’ân, Allah’ı “Rabbü’l-âlemîn, bütün insanların Rabbi”2 olarak niteler. Bu adaletin neticelerinden biri olarak İslâm, bütün insanlıktaki nübüvvet mirasına sahip çıkar.

    Peygamberlere tâbi olanların doğrularını ikrar eder, onlara ârız olan yanlışları düzeltir veya bazı yeni hükümler ilâve eder.3

    Az önce değindiğimiz üzere bu âdil ve müsamahalı tutum, İslâm tarihinin başlangıç dönemine mahsus olmayıp daha sonraki devletlerce de uygulanmıştır. Osmanlı siyasetinde ta başlangıçtan beri şu çizginin takip edildiğini görürüz: Diğer beylikler birbirleri ile rekabet ve mücadele ederken onlar bu iç çekişmeyi bırakıp hep Bizans köylerine yönelmiş, oraları peş peşe topraklarına katmışlardır. Fakat hükümleri altına aldıkları ahâliyi sadece silâh gücü ile yönetme yerine, o gayrimüslim ahâli ile, adaleti ve müsamahayı esas alan iyi münasebetler geliştirmişlerdir. Bu siyasetin neticesi olarak, Orhan Bey’in (ö.1362) 1326 yılında Bursa’yı sulh yolu ile fethettiğini görüyoruz .4

    Tarihçiler netice itibariyle şunu derler: Osmanlı Devleti’nin, Anadolu’da ve Balkanlarda topraklarını genişletmesinin, askerî sebeplerle beraber ahlakî ve sosyal sebepleri de vardır. Çünkü ahâlisi çeşitli etnik unsurlardan, dilleri ve dinleri farklı topluluklardan oluşan bir halkı, sadece askerî sebepler bir arada tutamaz.5 Bu hükmü teyit için, Fatih Sultan Mehmed’in 857 (Milâdî 1453) Cümâde’l-ûlâ ayı hitâmında, fetihten hemen sonra gayrimüslimler hakkındaki fermanını sadeleştirerek nakledelim:

    1. Onlara din hürriyeti veriyorum, dinî tören ve âdetlerini daha önce uyguladıkları şekilde icrâ etmede serbest bırakıyorum.
    2. Onların malları, zahîreleri, dükkânları, bahçeleri, çiftlikleri ve bütün malları dokunulmazdır. Keza kadınları, hizmetçileri, köleleri, cariyeleri de dokunulmazdır.
    3. Onlar tarlalarını istedikleri tarzda ekebilecek, hiçbir sınırlama olmaksızın karada ve denizde seyahat edebileceklerdir.
    4. Onlar belirlenen yıllık Haraç vergisini verecekler, biz de onların güvenliklerini ve mallarını korumayı garanti edeceğiz.
    5. İbadet ve âyinlerini istedikleri tarzda yapabilecek, kutsal kitaplarını okuyabileceklerdir. Çan çalmayacaklardır. Biz, onların kiliselerini cami hâline getirmeyeceğiz, onlar da yeni kiliseler bina etmeyeceklerdir.
    6. Zimmî vatandaşların tüccarları karada ve denizde ticaret yapabilirler. Onlar örfe göre gümrük vergisi öderler ve hiçbir müdahaleye maruz kalmazlar.
    7. Biz, zimmîlerin çocuklarını askere almayız, kendi rızası olmadıkça onlardan hiçbir şahsı İslâm’a girmeye zorlamayız.
    8. Onların kendi işlerini ve menfaatlerini takip edecek cemaat başkanlarını seçme hakları vardır.
    9. Onlar angaryaya maruz bırakılmayacaklardır (yani ücreti verilmeden iş yapmaya zorlanmayacaklar).6

    Osmanlı Devleti gayrimüslimlere şu hadîs-i şerîfin hükmünü uygulamıştır: “Biz Müslümanların sahip olduğu haklara onlar da sahiptir. Biz Müslümanların yükümlü oldukları görevlerle onlar da yükümlüdür.” (lehüm mâ lenâ ve aleyhim mâ aleynâ).
    O asırlarda Avrupa’ya göz atalım ve bu özgürlüklerden hangilerini bulacağımıza bakalım. Bu konuda -içeriden bir uzman olarak- Bernard Lewis’in tespitini nakletmemiz yeterli bir fikir verecektir. 1990’lı yılların başında Türkiye’ye geldiğinde TRT muhabiri kendisiyle bir Tv röportajı gerçekleştirmiş ve ona şöyle bir soru sormuştu: 16, 17, 18 ve 19. asırlarda Osmanlı Devleti içinde seyahat eden, onlar hakkında seyahatnameler yazan birçok yazar var. Buna mukabil Türklerden Avrupa ülkelerini gezen seyyahlar bilmiyoruz. B. Lewis özetle şu cevabı verdi: “O asırlarda Avrupalıların Osmanlı topraklarında gezmelerine mâni bir durum yoktu. Çünkü devlet; hukuk ve kanun devleti idi. Avrupalılar müste’men olarak girebiliyor, her tarafta gezebiliyor, ticaret yapabiliyorlardı. Her din ve mezhepten olan seyyah kendi inancında olan topluluk ve mabedini, kendi dilini konuşan grubunu bulabiliyordu. Gurbet ve yabancılık hissetmiyorlardı. Ama bir Müslüman, o asırlarda canından vazgeçmeksizin herhangi bir Avrupa ülkesine girmeye cesaret edemezdi. Avrupa’da bağnazlık pek şiddetli idi.”

    Gibbons’un dediği gibi Osmanlı, temel insan hakları, özellikle de din hürriyeti konusunda öncü bir devlet olmuştu. “Din hürriyetini, ülke nizamının temel taşı kabul etme prensibinde Osmanlı Devleti’nin ilk sırada yer aldığına hiç kimse itiraz edemez.”7

    Eski asırlardaki Avrupa’yı bir tarafa bırakalım; 19. ve 20. Asır Avrupa’sına, meselâ hürriyet ve demokrasinin beşiği olduğunu iddia eden Fransa’ya bakalım. Hürriyet dönemi Fransa’sı devrimden kırk yıl sonra, 1830’da Cezayir’i istilâ edip 1962’ye kadar 132 yıl bu istilâsını devam ettirdi. Bu uzun dönem boyunca Cezayirlilere hangi hakları verdi? Bu dönemde Cezayirli bir tek bakan var mı? Ondan da geçtik, parlamentoda bir tek milletvekili oldu mu? Asla böyle bir şey olmadı. Osmanlı Devleti’ne bakacak olursak, bakan ve milletvekili olarak elli kadar isim görebiliriz. Sadece bu mukayese, her şeyi bize açıkça göstermeye kâfidir.

    Birlikte yaşama tecrübesinin güzel örneklerinin uzak mâzide yaşanıp kaldığı zannedilmemelidir. Yirminci asrın başından da çarpıcı bir örnek verelim. Mardin’de yaşayan Şeyh Fethullah Hâmidi, o yörede yaşayan Süryanîleri toplu bir ölümden kurtarmaya vesile olmuştur. Bu âlim, Hz. Hüseyin (r.a) vasıtasıyla Hz. Peygamber’in (aleyhisselâm) torunlarındandır.8 Birinci Dünya Savaşı sırasında Doğu Anadolu’da Taşnak ve Hınçak gibi Ermenî örgütleri işgalci Ruslarla işbirliği yapıp bölgede çok yerde Müslüman katliamı gerçekleştirmesi üzerine devletin ittihatçı hükümeti, 1915 yılında İstanbul dışındaki bütün Ermenilere tehcîr (sürgün) kararını uygulamaya başladı. Süryanîlerin devlet aleyhinde bir tutumları olmamıştı. Fakat onların da Hristiyan olmaları sebebiyle Mardin yöresindeki yöneticiler bu kararı Süryanîlere de uygulamaya giriştiler. Savaş hâlinin kaos ortamında birtakım olumsuz davranışlar, güven bunalımı, öldürme ve gasp hâdiseleri meydana geldi. Midyat yöresindeki Süryanîler silâhlanıp Aynverd (Gülgöze) köyünde toplandılar. Devletin askeri, Süryanîlerden silâhlarını teslim etmelerini şart koştu. Onlar ise askere güvenmediklerinden teslim olmayıp çatışma vaziyetinde beklediler. Fethullah Hâmidi fetva yayımlayarak Süryanîlerin canlarına, mallarına, namuslarına dokunmanın haram olduğunu ifade etti. Fethullah Hâmidi Hocaefendi Diyarbakır’a geçerek devlet yetkilileri ile görüşmeler yapıp Süryanîler için teminat sağladı. Üç ay kadar süren bu temaslardan ve gergin bekleyişten sonra Süryanîler silâh bırakıp evlerine, iş yerlerine döndüler.9 Süryanîler onun kendileri lehindeki cansiperane duruşunu ve fedakârlıklarını unutmadılar. Mardin Deyruzzaferan Patrikhanesi’nde kendi patriklerinin yanında onun fotoğrafını da asarak kadirşinaslıklarını ebedîleştirdiler.

    Osmanlı torunlarının bir kısmı, her topluluğun kendi konumlarını koruma şartıyla, birlikte yaşama telakkisini zamanımızda da devam ettirmektedir. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin temsil ettiği hizmet hareketinin bu alanda birçok büyük faaliyeti bulunmaktadır. Bu hareket, bir taraftan Türkiye içinde İslamî eğitim alma imkânı bulamadığı için İslâm’a ve Müslümanlara soğuk duran kültürlü insanlarla, diğer taraftan gayrimüslimlerle diyalog çalışmalarını sürdürmektedir. 2001 yılından beri hizmet hareketinin eğitime, ortak insanî değerlere ve barışa katkıları, Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Fransa, Rusya, Almanya, Hollanda, Avustralya, Yemen, Fas, Mısır, Endonezya gibi ülkelerde yapılan ilmî toplantılarda değerlendirilmiş ve bu konuda geniş bir literatür oluşmuştur.

    *Marmara Üniv. İlâhiyat Fak. Emekli Öğretim Üyesi
    syildirim@yeniumit.com.tr

    Dipnotlar
    1. Serahsi, el-Mebsut, Edebu’l-kadi babı, İstanbul, Çağrı Yayınevi, 1403/1983, cilt 16, s.61.
    2. Fatiha 1/2.
    3. Mâide 5/48; Âl-i İmran 3/3-4; A’râf 7/157-158.
    4. Mehmet Neşri, I,67; Ahmet Akgündüz, s.430; E. İhsanoğlu, II, 422.
    5. Bilal Eryılmaz, s. 24.
    6. A. Akgündüz, s.430; E. İhsanoğlu, II, 422-423.
    7. V.V. Hammer, Osmanlı Tarihi, XV, 350’den naklen Yılmaz Öztuna, II, 144.
    8. M.Sadık Hâmidi, Mardini Eş-Şeyh Es-Seyyid Hamid Evlad ve Torunları, s. 35, İstanbul, 2002.
    9. M.Sadık Hâmidi, Mardini Eş-Şeyh Es-Seyyid Hamid Evlad ve Torunları, İstanbul, 2002, s.35.

    Bibliyografya
    Ahmed Cevdet Paşa, Tarih-i Cevdet, İstanbul, 1309.
    Arnold, T. –İntişar-ı İslam Tarihi, Ankara, Akçağ Yayınları, 1975.
    Ahmed Refik, Onikinci Asr-ı Hicride İstanbul Hayatı (1685-1785), İstanbul Hayatı, Enderun Yayınevi, 1988.
    Akgündüz, Ahmet ve Öztürk, Said: Bilinmeyen Osmanlı, Osmanlı Araştırmaları Vakfı Yayınları, İstanbul, 1999.
    Avram Galanti, Türkler ve Yahudiler, İstanbul, 1928.
    Başar, Fehamettin, --Ertuğrul Gazi md., Diyanet İslam Ansiklopedisi, XI, 315.
    Eryılmaz, Bilal, --Osmanlı Devletinde Gayrimüslim Tebaanın Yönetimi, İstanbul, Risale Yayınları, 1990.
    Ergin, Osman, --Türk Tarihinde Evkaf, Belediye ve Patrikhaneler, İstanbul, 1937.
    Gibbons, Herbert Adams, -Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu, Trc. R.Hulusi (Özdem), İstanbul, 1998, 21.Yüzyıl Yay.
    Gürün, Kamuran, --Ermeni Dosyası, Ankara, 1983.
    Hamidi, Muhammed Sadık, -Mardini Es-Seyyid Eş-Şeyh Hamid Evlad ve Torunları, İstanbul, 2002.
    Hammer, J.V. —Osmanlı Tarihi
    İnalcık, Halil, --Fatih Devri Tetkikler ve Vesikalar, Ankara, 1954.
    İhsanoğlu, Ekmeleddin, --Osmanlı Devleti Tarihi I-II, İstanbul, Zaman Gazetesi Yay., 1999.
    İş, M. Halis,-- “Süryanîler’in Vefa Duygusu”, Midyat Habur Gazetesi, 03 Ekim 2008.
    Mehmed Neşri, --Neşri Tarihi, nşr. Mehmet Altay Köymen, Ankara, 1983.
    Mustafa Nuri Paşa,--Netâicu’l-Vukuat I-II, Ankara, 1979.
    Opçin, Tuncay, --“Süryanîler’in Müslüman Azizi: Şeyh Fethullah Hâmidi”, Bugün Gazetesi, 26 Ağustos 2012.
    Serahsî, Şemsu’l-eimme, --el-Mebsut, İstanbul, Çağrı Yayınevi, 1403/1983.
    Şeker, Mehmet, --Selçuklular ve Osmanlılarda Bir Arada Yaşama Tecrübesi, Ankara, 2001.
    Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, Osmanlı Tarihi I-II, Ankara, 1982.
    Yıldırım, Suat, --İslam’ın Hıristiyanlara Uyguladığı Hoşgörü, İstanbul, Yeni Ümit Dergisi, 31(1996).
    Prof. Dr. Suat Yıldırım


  10. 25.Ocak.2015, 22:40
    5
    Devamlı Üye
    İslam'da Birlikte Yaşama Tecrübesi



    İnsanların, duygu ve düşüncelerine saygılı kalınarak “insan oldukları” asgarî müşterekinden hareketle, kendi konumlarında kabul edilmeleri şarttır. Bu, aynı zamanda İslam’ın öngördüğü bir anlayıştır.

    İslâm’ın gayrimüslimler konusundaki tutumunu, en bariz bir şekilde gösteren tablolardan birini İmam Serahsî ortaya koymaktadır. Abbasi Devleti’nin ihtişam döneminde adliye teşkilâtının başı Kâdi’l-kudat İmam Ebû Yusuf’tur. O, ölüm döşeğinde Rabb’ine yönelip şöyle niyaz etmişti: “Ya Rabbi! Sen pek iyi biliyorsun ki ben, karşımda duruşmaya gelen taraflar arasında adaletsiz davranmadım, dâima âdil oldum. Bildiğim kadarıyla âdil olmadığım bir tek hâdise olmuştu. Bundan dolayı kusurumu affeyle ya Rabbi!” Yanındakiler: “O, hangi hâdise idi, söyler misin?” diye sorunca, o, şunları anlattı: “Bir Hristiyan, Emîrü’l-müminîn (halife) aleyhinde şikayette bulunup dava açmıştı. Duruşmaya önce gelen halife, az yüksek yere oturmuştu. Daha sonra gelen davacı Hristiyan ona göre hafifçe alçak yerde durdu. Halifeden yerini değiştirip onunla aynı seviyeye gelmesini isteyemedim. Bununla beraber Hristiyanı imkân nispetinde duruşma minderine yükseltmeye çalıştım. Ama yine de ikisini eşit seviyeye getiremeden tarafları dinledim. İşte irtikâb ettiğim zulüm bu idi.” Hâdiseyi nakleden Serahsî’nin değerlendirmesi oldukça enteresan: “Şunu bilmek gerekir ki –şu hadîs-i şerîften ötürü- kadı’nın bu hususa ciddi olarak ihtimam göstermesi gerekir: ‘Soylu aileye mensup olan, senin kendisini kayıracağından umutlanmasın. Güçsüz olan da senin, kendisine haksızlık edeceğinden endişe duymasın.’ Soylu kimse öne alınırsa, hâkimin kayırmasından umutlanır, böylece güçsüz hasmının kalbi kırılır ve haksızlığa maruz kalmaktan endişe eder.”1

    Bu tablo karşısında biraz durup düşünelim: Sıradan bir Hristiyan vatandaş, neticesinden hiç endişe duymaksızın Müslüman devlet başkanı aleyhinde şikâyetçi olup dava açabiliyor. Muhteşem Abbasi İmparatorluğu’nun Hâkimler Kurulu’nun başkanı da, Hanefî mezhebinin, İmam-ı A’zam’dan sonraki ikinci müçtehidi İmam Ebû Yusuf. Hâkim, duruşma esnasında tarafları aynı hizaya getirmeksizin dinlemiş. Buna sebep de halifeye bulunduğu yerden ayrılıp davacının yanında durmasını istemekten utanması olmuş. Bu, mazur görülebilecek önemsiz bir hata sayılabilir. Fakat hâkim bunu hiç unutmamış, öyle ki uzun adlî görevinde yaptığı başlıca hata kabul edip bundan dolayı Allah’tan af dilemiş. Diğer taraftan Serahsî’nin tutumu da dikkat çekici. Bu işi önemsiz görme yerine titizlenip şöyle yorumluyor: “Gerçekten bu, hâkimin ihtimam göstermesi gerekli bir iştir.” Şunu da unutmayalım ki bu hâdise, edebî bir eserde veya menâkıb kitabında nakledilmiyor. Hanefî fıkhının en önemli bir hukuk kaynağında yer alıyor. Bu da duruma özel bir önem kazandırıyor. Şöyle diyebiliriz: Bu hâdise, İslâm’ın gayrimüslimlere karşı müsamahalı tutumunun ne olduğunu tek başına göstermeye yeterlidir.

    Muamelelerde yumuşak davranma, bir karşılık beklemeksizin iyilik etme demek olan “müsamaha”, İslâm’da sadece bir söz veya slogan olmanın çok ötesinde bir kavramdır. Dinin bir hükmüdür, İlâhî vahiyle sabittir ve bu İlâhî vahyi açıklayan Peygamber beyânıdır. Bu vecîbe Asr-ı Saadet’te, dört halife döneminde, hattâ günümüze kadar uzanan 14 asırlık İslâm medeniyeti döneminde somutlaşmıştır. Çünkü bu müsamaha, ebedî ve evrensel olan İslâm’ın semeresidir.
    Kur’ân müsamahayı; İslâm’ın hayat, kâinat ve insan anlayışına bina eder. Birlik, yalnız Allah’ın sıfatıdır. Yaratıklarda ise çokluk, çeşitlilik ve farklılık bulunmaktadır. Müsamahayı gerçekleştiren bu tutumun İslâm mantığındaki dayanağı, adaletin farz olmasıdır. Kur’ân, Allah’ı “Rabbü’l-âlemîn, bütün insanların Rabbi”2 olarak niteler. Bu adaletin neticelerinden biri olarak İslâm, bütün insanlıktaki nübüvvet mirasına sahip çıkar.

    Peygamberlere tâbi olanların doğrularını ikrar eder, onlara ârız olan yanlışları düzeltir veya bazı yeni hükümler ilâve eder.3

    Az önce değindiğimiz üzere bu âdil ve müsamahalı tutum, İslâm tarihinin başlangıç dönemine mahsus olmayıp daha sonraki devletlerce de uygulanmıştır. Osmanlı siyasetinde ta başlangıçtan beri şu çizginin takip edildiğini görürüz: Diğer beylikler birbirleri ile rekabet ve mücadele ederken onlar bu iç çekişmeyi bırakıp hep Bizans köylerine yönelmiş, oraları peş peşe topraklarına katmışlardır. Fakat hükümleri altına aldıkları ahâliyi sadece silâh gücü ile yönetme yerine, o gayrimüslim ahâli ile, adaleti ve müsamahayı esas alan iyi münasebetler geliştirmişlerdir. Bu siyasetin neticesi olarak, Orhan Bey’in (ö.1362) 1326 yılında Bursa’yı sulh yolu ile fethettiğini görüyoruz .4

    Tarihçiler netice itibariyle şunu derler: Osmanlı Devleti’nin, Anadolu’da ve Balkanlarda topraklarını genişletmesinin, askerî sebeplerle beraber ahlakî ve sosyal sebepleri de vardır. Çünkü ahâlisi çeşitli etnik unsurlardan, dilleri ve dinleri farklı topluluklardan oluşan bir halkı, sadece askerî sebepler bir arada tutamaz.5 Bu hükmü teyit için, Fatih Sultan Mehmed’in 857 (Milâdî 1453) Cümâde’l-ûlâ ayı hitâmında, fetihten hemen sonra gayrimüslimler hakkındaki fermanını sadeleştirerek nakledelim:

    1. Onlara din hürriyeti veriyorum, dinî tören ve âdetlerini daha önce uyguladıkları şekilde icrâ etmede serbest bırakıyorum.
    2. Onların malları, zahîreleri, dükkânları, bahçeleri, çiftlikleri ve bütün malları dokunulmazdır. Keza kadınları, hizmetçileri, köleleri, cariyeleri de dokunulmazdır.
    3. Onlar tarlalarını istedikleri tarzda ekebilecek, hiçbir sınırlama olmaksızın karada ve denizde seyahat edebileceklerdir.
    4. Onlar belirlenen yıllık Haraç vergisini verecekler, biz de onların güvenliklerini ve mallarını korumayı garanti edeceğiz.
    5. İbadet ve âyinlerini istedikleri tarzda yapabilecek, kutsal kitaplarını okuyabileceklerdir. Çan çalmayacaklardır. Biz, onların kiliselerini cami hâline getirmeyeceğiz, onlar da yeni kiliseler bina etmeyeceklerdir.
    6. Zimmî vatandaşların tüccarları karada ve denizde ticaret yapabilirler. Onlar örfe göre gümrük vergisi öderler ve hiçbir müdahaleye maruz kalmazlar.
    7. Biz, zimmîlerin çocuklarını askere almayız, kendi rızası olmadıkça onlardan hiçbir şahsı İslâm’a girmeye zorlamayız.
    8. Onların kendi işlerini ve menfaatlerini takip edecek cemaat başkanlarını seçme hakları vardır.
    9. Onlar angaryaya maruz bırakılmayacaklardır (yani ücreti verilmeden iş yapmaya zorlanmayacaklar).6

    Osmanlı Devleti gayrimüslimlere şu hadîs-i şerîfin hükmünü uygulamıştır: “Biz Müslümanların sahip olduğu haklara onlar da sahiptir. Biz Müslümanların yükümlü oldukları görevlerle onlar da yükümlüdür.” (lehüm mâ lenâ ve aleyhim mâ aleynâ).
    O asırlarda Avrupa’ya göz atalım ve bu özgürlüklerden hangilerini bulacağımıza bakalım. Bu konuda -içeriden bir uzman olarak- Bernard Lewis’in tespitini nakletmemiz yeterli bir fikir verecektir. 1990’lı yılların başında Türkiye’ye geldiğinde TRT muhabiri kendisiyle bir Tv röportajı gerçekleştirmiş ve ona şöyle bir soru sormuştu: 16, 17, 18 ve 19. asırlarda Osmanlı Devleti içinde seyahat eden, onlar hakkında seyahatnameler yazan birçok yazar var. Buna mukabil Türklerden Avrupa ülkelerini gezen seyyahlar bilmiyoruz. B. Lewis özetle şu cevabı verdi: “O asırlarda Avrupalıların Osmanlı topraklarında gezmelerine mâni bir durum yoktu. Çünkü devlet; hukuk ve kanun devleti idi. Avrupalılar müste’men olarak girebiliyor, her tarafta gezebiliyor, ticaret yapabiliyorlardı. Her din ve mezhepten olan seyyah kendi inancında olan topluluk ve mabedini, kendi dilini konuşan grubunu bulabiliyordu. Gurbet ve yabancılık hissetmiyorlardı. Ama bir Müslüman, o asırlarda canından vazgeçmeksizin herhangi bir Avrupa ülkesine girmeye cesaret edemezdi. Avrupa’da bağnazlık pek şiddetli idi.”

    Gibbons’un dediği gibi Osmanlı, temel insan hakları, özellikle de din hürriyeti konusunda öncü bir devlet olmuştu. “Din hürriyetini, ülke nizamının temel taşı kabul etme prensibinde Osmanlı Devleti’nin ilk sırada yer aldığına hiç kimse itiraz edemez.”7

    Eski asırlardaki Avrupa’yı bir tarafa bırakalım; 19. ve 20. Asır Avrupa’sına, meselâ hürriyet ve demokrasinin beşiği olduğunu iddia eden Fransa’ya bakalım. Hürriyet dönemi Fransa’sı devrimden kırk yıl sonra, 1830’da Cezayir’i istilâ edip 1962’ye kadar 132 yıl bu istilâsını devam ettirdi. Bu uzun dönem boyunca Cezayirlilere hangi hakları verdi? Bu dönemde Cezayirli bir tek bakan var mı? Ondan da geçtik, parlamentoda bir tek milletvekili oldu mu? Asla böyle bir şey olmadı. Osmanlı Devleti’ne bakacak olursak, bakan ve milletvekili olarak elli kadar isim görebiliriz. Sadece bu mukayese, her şeyi bize açıkça göstermeye kâfidir.

    Birlikte yaşama tecrübesinin güzel örneklerinin uzak mâzide yaşanıp kaldığı zannedilmemelidir. Yirminci asrın başından da çarpıcı bir örnek verelim. Mardin’de yaşayan Şeyh Fethullah Hâmidi, o yörede yaşayan Süryanîleri toplu bir ölümden kurtarmaya vesile olmuştur. Bu âlim, Hz. Hüseyin (r.a) vasıtasıyla Hz. Peygamber’in (aleyhisselâm) torunlarındandır.8 Birinci Dünya Savaşı sırasında Doğu Anadolu’da Taşnak ve Hınçak gibi Ermenî örgütleri işgalci Ruslarla işbirliği yapıp bölgede çok yerde Müslüman katliamı gerçekleştirmesi üzerine devletin ittihatçı hükümeti, 1915 yılında İstanbul dışındaki bütün Ermenilere tehcîr (sürgün) kararını uygulamaya başladı. Süryanîlerin devlet aleyhinde bir tutumları olmamıştı. Fakat onların da Hristiyan olmaları sebebiyle Mardin yöresindeki yöneticiler bu kararı Süryanîlere de uygulamaya giriştiler. Savaş hâlinin kaos ortamında birtakım olumsuz davranışlar, güven bunalımı, öldürme ve gasp hâdiseleri meydana geldi. Midyat yöresindeki Süryanîler silâhlanıp Aynverd (Gülgöze) köyünde toplandılar. Devletin askeri, Süryanîlerden silâhlarını teslim etmelerini şart koştu. Onlar ise askere güvenmediklerinden teslim olmayıp çatışma vaziyetinde beklediler. Fethullah Hâmidi fetva yayımlayarak Süryanîlerin canlarına, mallarına, namuslarına dokunmanın haram olduğunu ifade etti. Fethullah Hâmidi Hocaefendi Diyarbakır’a geçerek devlet yetkilileri ile görüşmeler yapıp Süryanîler için teminat sağladı. Üç ay kadar süren bu temaslardan ve gergin bekleyişten sonra Süryanîler silâh bırakıp evlerine, iş yerlerine döndüler.9 Süryanîler onun kendileri lehindeki cansiperane duruşunu ve fedakârlıklarını unutmadılar. Mardin Deyruzzaferan Patrikhanesi’nde kendi patriklerinin yanında onun fotoğrafını da asarak kadirşinaslıklarını ebedîleştirdiler.

    Osmanlı torunlarının bir kısmı, her topluluğun kendi konumlarını koruma şartıyla, birlikte yaşama telakkisini zamanımızda da devam ettirmektedir. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin temsil ettiği hizmet hareketinin bu alanda birçok büyük faaliyeti bulunmaktadır. Bu hareket, bir taraftan Türkiye içinde İslamî eğitim alma imkânı bulamadığı için İslâm’a ve Müslümanlara soğuk duran kültürlü insanlarla, diğer taraftan gayrimüslimlerle diyalog çalışmalarını sürdürmektedir. 2001 yılından beri hizmet hareketinin eğitime, ortak insanî değerlere ve barışa katkıları, Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Fransa, Rusya, Almanya, Hollanda, Avustralya, Yemen, Fas, Mısır, Endonezya gibi ülkelerde yapılan ilmî toplantılarda değerlendirilmiş ve bu konuda geniş bir literatür oluşmuştur.

    *Marmara Üniv. İlâhiyat Fak. Emekli Öğretim Üyesi
    syildirim@yeniumit.com.tr

    Dipnotlar
    1. Serahsi, el-Mebsut, Edebu’l-kadi babı, İstanbul, Çağrı Yayınevi, 1403/1983, cilt 16, s.61.
    2. Fatiha 1/2.
    3. Mâide 5/48; Âl-i İmran 3/3-4; A’râf 7/157-158.
    4. Mehmet Neşri, I,67; Ahmet Akgündüz, s.430; E. İhsanoğlu, II, 422.
    5. Bilal Eryılmaz, s. 24.
    6. A. Akgündüz, s.430; E. İhsanoğlu, II, 422-423.
    7. V.V. Hammer, Osmanlı Tarihi, XV, 350’den naklen Yılmaz Öztuna, II, 144.
    8. M.Sadık Hâmidi, Mardini Eş-Şeyh Es-Seyyid Hamid Evlad ve Torunları, s. 35, İstanbul, 2002.
    9. M.Sadık Hâmidi, Mardini Eş-Şeyh Es-Seyyid Hamid Evlad ve Torunları, İstanbul, 2002, s.35.

    Bibliyografya
    Ahmed Cevdet Paşa, Tarih-i Cevdet, İstanbul, 1309.
    Arnold, T. –İntişar-ı İslam Tarihi, Ankara, Akçağ Yayınları, 1975.
    Ahmed Refik, Onikinci Asr-ı Hicride İstanbul Hayatı (1685-1785), İstanbul Hayatı, Enderun Yayınevi, 1988.
    Akgündüz, Ahmet ve Öztürk, Said: Bilinmeyen Osmanlı, Osmanlı Araştırmaları Vakfı Yayınları, İstanbul, 1999.
    Avram Galanti, Türkler ve Yahudiler, İstanbul, 1928.
    Başar, Fehamettin, --Ertuğrul Gazi md., Diyanet İslam Ansiklopedisi, XI, 315.
    Eryılmaz, Bilal, --Osmanlı Devletinde Gayrimüslim Tebaanın Yönetimi, İstanbul, Risale Yayınları, 1990.
    Ergin, Osman, --Türk Tarihinde Evkaf, Belediye ve Patrikhaneler, İstanbul, 1937.
    Gibbons, Herbert Adams, -Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu, Trc. R.Hulusi (Özdem), İstanbul, 1998, 21.Yüzyıl Yay.
    Gürün, Kamuran, --Ermeni Dosyası, Ankara, 1983.
    Hamidi, Muhammed Sadık, -Mardini Es-Seyyid Eş-Şeyh Hamid Evlad ve Torunları, İstanbul, 2002.
    Hammer, J.V. —Osmanlı Tarihi
    İnalcık, Halil, --Fatih Devri Tetkikler ve Vesikalar, Ankara, 1954.
    İhsanoğlu, Ekmeleddin, --Osmanlı Devleti Tarihi I-II, İstanbul, Zaman Gazetesi Yay., 1999.
    İş, M. Halis,-- “Süryanîler’in Vefa Duygusu”, Midyat Habur Gazetesi, 03 Ekim 2008.
    Mehmed Neşri, --Neşri Tarihi, nşr. Mehmet Altay Köymen, Ankara, 1983.
    Mustafa Nuri Paşa,--Netâicu’l-Vukuat I-II, Ankara, 1979.
    Opçin, Tuncay, --“Süryanîler’in Müslüman Azizi: Şeyh Fethullah Hâmidi”, Bugün Gazetesi, 26 Ağustos 2012.
    Serahsî, Şemsu’l-eimme, --el-Mebsut, İstanbul, Çağrı Yayınevi, 1403/1983.
    Şeker, Mehmet, --Selçuklular ve Osmanlılarda Bir Arada Yaşama Tecrübesi, Ankara, 2001.
    Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, Osmanlı Tarihi I-II, Ankara, 1982.
    Yıldırım, Suat, --İslam’ın Hıristiyanlara Uyguladığı Hoşgörü, İstanbul, Yeni Ümit Dergisi, 31(1996).
    Prof. Dr. Suat Yıldırım


  11. 25.Ocak.2015, 22:46
    6
    @hmet
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 16.Mayıs.2007
    Üye No: 771
    Mesaj Sayısı: 7,758
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 10
    Bulunduğu yer: gölbaşı

    Cevap: Hz. Peygamber, Birlikte Yaşama Ahlâkı ve Hukuku Hakkında Vaaz

    İSLAM MEDENİYETİNDE “BİRLİKTE YAŞAMA TECRÜBESİ” VE HZ.PEYGAMBER'İN HOŞGÖRÜ ANLAYIŞI


    * Arapça “semaha” kökünden gelen müsamaha, affetmek ve bağışlamak anlamına gelir. Türkçemizdeki karşılığı hoşgörü olan bu kelime, batı dillerinde ise tolerans (tolerance) olarak kullanılır.

    * Hz. Peygamber'in getirdiği dine “İslâm” isminin verilmesi ve bu kelimenin teslim olmak, boyun eğmek gibi anlamlarının yanı sıra sulh, barış ve uzlaşma gibi anlamlarının da bulunması, bu dinin müsamaha ve hoşgörü dini olduğunu göstermektedir. İslam dini, Allah'ın sonsuz merhamet ve şefkatinin yeryüzünde tecelli ettiği huzur ve barış dolu bir hayatı insanlara sunmak için indirilmiş bir dindir. Kuran ayetlerinde, insanlar, yeryüzünde merhametin, şefkatin, hoşgörünün ve barışın yaşanabileceği tek hayat şekli olan İslam ahlakına çağrılmaktadır. Bakara Suresi'nin 208. ayetinde şöyle buyurulmaktadır:

    “Ey iman edenler, hepiniz topluca "barış ve güvenliğe (Silm'e, İslam'a) girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır.”

    * İslam kelimesinin içinde bu anlamların bulunması, aslında onun şavaş, şiddet ve terör gibi olumsuz kavramlarla bir arada kullanılamayacağını açıkça göstermektedir. Bu kelimelerin İslam kelimesiyle yan yana getirilmesi ve İslam’la şiddetin bir arada telaffuz edilmesi son derece yanlış ve haksızca yapılmış bir yakıştırmadan ibarettir. Bazı İslam kimliği taşıyan Müslümanların tarihsel süreçte İslam’a rağmen uyguladıkları şiddet, terör ile bizatihi ideal İslam’ın bu konudaki anlayışını birbirinden ayırt etmek gerekir. Kimliği Müslüman olan kimi birey ve toplulukların İslam dışı bir takım ilke ve amaçlarla uyguladıkları şiddet. Örneğin Saddam Hüseyin bir Müslümandı, ama halkına uyguladığı şiddet İslami bir dayanağa ve amaca sahip değildi..

    * Diğer taraftan İslam’daki cihad doktrini tarihsel süreçte yanlış ve hatalı yorumlanmıştır. Bazı İslam bilginleri cihadın sadece “savunma savaşı” anlamına geldiğini ifade etmişlerdir ve ben de öyle anlaşılması gerektiğini düşünüyorum. Hz.Peygamber’in bütün savaşları savunma amaçlıdır. O, Müslümanlara saldırılmadığı, yapılan anlaşma bozulmadığı veya ihanet edilmediği sürece hiçbir devlete veya topluluğa saldırgan bir tutum sergilememiştir. Ancak İslam tarihinde cihad doktrini sadece savunma değil yayılma amaçlı savaşlar için de kullanılmıştır. “Fetih” derken zaten bu yayılmayı kast ediyoruz. Bu tamamıyla İslam’dan değil, sonraki Müslümanların İslam yorumundan kaynaklanan bir durumdur. İslam her türlü şiddete ve teröre karşıdır ve asla birlikte gösterilemez.

    * Bununla birlikte şunu da ifade edelim ki Kur’an’da Müslüman olmayanlara yönelik birtakım sert ve uyarıcı nitelikte ifadeler de bulunmaktadır. Bunlar Kur’an’ın bütünlüğü ve vahiy süreci dikkate alınarak değerlendirilmelidir. Bu tür ayetler, Hz. Peygamber döneminde Müslümanlara açıkça düşmanlık eden ve savaş açan kişi veya toplumlara yöneliktir. Bu gibi özel durumlar dışında İslâm’ın ve onun peygamberinin genel tavrı, Müslümanların diğer bütün din mensuplarıyla iyi ilişkilere dayalı karşılıklı saygı ve hoşgörünün esas alınması yönündedir. Şimdi Kur’an’daki hoşgörü ile ilgili bazı ifadeleri görelim:

    * “O takva sahipleri ki, bollukta da, darlıkta da Allah için harcarlar; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da güzel davranışta bulunanları sever.” (3 Al-i İmran 134)

    * “...İyilik ve takva üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın. Allah'tan korkun, çünkü Allah'ın cezası çetindir.” (5 Maide 2)

    * “Mü'minler ancak kardeştir. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'tan korkun ki esirgenesiniz.” (49 Hucurat 10)

    * “Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar vardır. Onlardan sakının. Ama affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, hoş görür ve bağışlarsanız, bilin ki, Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir” (64 Teğabun 14)

    * Hz.Peygamber etrafında bulunan insanlara son derece hoşgörülü davranmış; sabırlı ve yapıcı bir tavır sergilemiştir. Bir gün Rasûlullah, Ashâbıyla Mescid'de otururken oraya bir bedevî geldi ve kalkıp Mescid'in bir köşesine işemeye başladı. Ashâb-ı Kirâm öfkeyle bağrışarak adamı engellemek istediler. Fakat Rasülullah, derhal Ashâbına müdahale ederek: “Bırakın adamı, görsün işini!” buyurdu ve oraya bir kova su getirilip dökülmesini emretti. Sonra bedevîyi çağırıp burasının Mescid olduğunu, pisletmenin, kirletmenin doğru olmayacağını anlattı. Mescidlerde Allah'ın zikredildiğini, namaz kılındığını, Kur'an okunduğunu güzel bir lisanla ve tatlılıkla ifade edip adamı ikna etti.(Buhârî, Vudû, 61; Müslim, Tahâret, 100.)

    * Aile hayatında hoşgörü, hanımlara karşı iyi davranmak, çocuklara sevgi ve şafkatle yaklaşmak ve anne-babanın hukukuna riâyet etmekle sağlanır. Bu konularda Hz. Peygamber model ve örnek şahsiyettir. O'nun eşlerine nasıl merhametle, iyilikle, sabırla, sevgiyle yaklaştığı bilinen bir husustur. Çocukları ve torunlarına karşı bir merhamet abidesi olan Hz. Peygamber sürekli olarak onlarla ilgilenmiş, sevgiyle ve yumuşaklıkla davranmıştır.

    * Hz.Peygamber Medine’ye hicreti esnasında şehre girdiğinde çocuklar onu karşıladı ve o, onları önemsediğini en açık bir biçimde ortaya koymak ve bunu insanlara da bildirmek için, yanlarına kadar gelerek şöyle sordu: "Beni seviyor musunuz?" Çocuklar hep bir ağızdan: "Evet çok seviyoruz Yâ Resulallah!.." cevabını verdiler. Bunun üzerine Hz. Peygamber de onlara, "Andolsun ki ben de sizi seviyorum" müjdesini verdi.

    * Bazı toplumlarda, öteden beri, erkek çocuğu kızdan üstün tutulmuştur. Ancak bu duygu, cahiliye dönemi Araplarında daha şiddetli bir şekilde hüküm sürmekteydi. Öyle ki, kızlarını diri diri kumlara gömecek bir şekil alan ve gittikçe yaygınlaşan bu çirkin davranış, adetâ meşru görülmeye başlanmıştı. Hz. Peygamber, Kur'ân-ı Kerîm'deki âyetler doğrultusunda, gönderildiği toplumda cari olan kız-erkek ayırımını kesinlikle yasaklayarak, bu konuda insanlar arasında oluşmuş "erkek çocuğu üstün tutma" geleneğini ortadan kaldırmaya gayret etmişti. Kısa sürede, cahiliye düşüncesinin devamı olarak gelen "kız çocuğu küçük görme" ya da "onları kumlara gömme" davranışı, artık yerini, kız olsun erkek olsun, evladı, "Allah'ın bir bağışı ve armağanı olarak görme" (Hâkim, el-Müstedrek, II, 284) anlayışına terk etmişti. Bunda, gerek Hz. Peygamber'in bizzat kendi kızlarına karşı davranışları, gerekse bu konudaki tavsiye ve emir mahiyetindeki hadislerinin de önemli rolü olmuştu.

    * Konuyla ilgili birçok hadisinde, ortak anlamıyla Hz. Peygamber şöyle buyuruyordu: "Kimin üç (veya iki veya bir) kızı (veya kızkardeşi) olur da onlara iyi muamelede bulunur, (oğlan çocuklarını bunlara tercih etmez,) dünyevi ihtiyaçlarını ve eğitimlerini en güzel şekilde yerine getirirse, Allah onları kendisi için cehenneme karşı bir perde kılar ve onu cennetine koyar. " (İbn Mâce, "Edeb" 3; Tirmizî, "Birr" 13; Ebu Davud, "Edeb" 130).

    * 'Kim kızlarıyla sınanır da onlara iyi davranırsa, o kızlar, onun için ateşe karşı perde olurlar." (Buhârî, "Zekât" 10).

    * İslâmiyet'te din ve inanç konusunda zorlama yoktur. Birisinin inancını değiştirmek zorla değil, ancak onu ikna yoluyla ve kişinin kendi rızasıyla mümkündür. İnanç hürriyeti, insanın en başta gelen haklarından birisidir. Din insanlara korku ve zulümle iletilseydi, inancın hiçbir anlamı kalmazdı. İnsanların hayatlarını yönlendirmeleri hür iradeleriyle kendilerine bırakılmıştır. Yaptıkları işlerden Allah'a hesap verecekleri için insanlara seçme hürriyeti verilmiştir. Aksi takdirde bu hususta insanlara zorlama yapılsaydı adaletsizlik yapılmış olurdu.

    * Dinde zorlama olmadığıyla ilgili olarak Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklık ve eğrilikten ayırt edilmiştir. O halde kim tâğutu inkar edip Allah'a inanırsa, sağlam kulpa yapışmıştır ki hiçbir zaman kopmaz. Allah işitir ve bilir.”(2 Bakara 256) Konuyla ilgili bir diğer âyet ise şu şekildedir: “Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi. O halde sen, inanmaları için insanları zorluyor musun?”(10 Yunus 99) "Artık sen, öğüt verip hatırlat. Sen, yalnızca bir öğüt verici-bir hatırlatıcısın. Onlara 'zor ve baskı' kullanacak değilsin." (Gaşiye Suresi, 21)

    * Hz. Muhammed (sav)’e peygamberlik görevinin ilk verildiği dönemde Arabistan'da, özellikle de Mekke'nin toplumsal düzeninde, birçok sorunlar vardı. "Cahiliye dönemi" olarak adlandırılan İslamiyet’ten önceki bu zamanda, ırklar, dinler ve farklı düşünceden insanlar arasında çok şiddetli bir ayrım ve bu ayrımdan kaynaklanan huzursuzluklar, farklı dinlere mensup kavimler arasında hoşgörüsüz bir ortam, aşiret kavgaları, adaletsiz bir ekonomik düzen, yağmalamalar, zengin ve fakirler arasında çok büyük uçurumlar ve daha pek çok adaletsiz uygulamalar mevcuttu. Adalet sağlanamıyor, zayıf olanlar gücü ve parası olanlar tarafından olabildiğince eziliyor, insanlara ırkları, dinleri, dilleri ve yaşam tarzları yüzünden zulmediliyordu. Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) böylesine cahil bir kavme doğruları anlatmak ve onları güzel ahlaka davet etmek için gönderilmiştir. Hz. Muhammed (sav)'in tebliği ve güzel ahlakı tüm Arap Yarımadası’nda çok büyük bir etki uyandırmış ve onun döneminde insanlar akın akın İslam’ı kabul etmişlerdir. Kuran'da bildirilen adil hükümler, güzel ahlak, hoşgörü ve barış, sosyal hayata bir düzen ve huzur getirmiştir. Bunun en önemli sebeplerinden biri de Hz. Muhammed (sav)'in, Yüce Allah’ın "...insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emrediyor..." (Nisa Suresi, 58) ayeti gereği, insanlar arasında hiçbir ayrım yapmaksızın adaleti korumasıdır.

    * Hz.Peygamber herkesin hidayet erip hem bu dünyada hem de ahirette mutlu ve huzurlu olmasını arzu etmiştir. Kendisine düşman olanları örneğin Hz.Hamza’nın katili Vahşi’yi Müslüman olup kurtulması için defalarca çağrıda bulunmuştur. Bundan daha azılı birisi olan Ebu Cehil’in oğlu İkrime’nin hidayeti için de aynı hırsı gösterir ve sonuca ulaşır. Taif’te uğradığı çirkin saldırıdan kurtulup taif dışında bir yerde yaralı bereli vücudu kanlar içinde dinlenirken Cebraili’in Taif’in altını üstüne getireceğini söylemesi üzerine o buna razı olmaz ve onların çocuklarından birisinin Müslüman olmasının bu zahmete değeceğini ifade eder. (Tecrid-i Sarih Tercümesi, Hn: 1333). Uhud savaşında kendisini öldürmek isteyen müşriklerin helak edilmesinden endişe edince, “Allahım! Kavmimi bağışla; çünkü onlar bilmiyorlar.”diye dua eder. (Buhari Enbiya, 34; Muslim, cihad, 104, 105.)

    * Kur'an, insanlığın bir realitesi olan inanç farklılıklarını bir imtihan vesilesi olarak zikreder ve böyle bir durumda izlenmesi gereken tutumu şu şekilde açıklar:

    * "Her biriniz için bir yol belirledik. Allah isteseydi hepinizi bir tek ümmet yapardı. Fakat O, size verdiklerinde sizi sınamak istedi. Öyleyse hayırlı işlerde birbirinizle yarış edin, hepinizin dönüşü Allah'adır" (5/48; 11/118-119).


    Hz.Peygamber’in Yahudilere Karşı Tavrı


    * Hz. Peygamber Medine'ye hicret ettiğinde orada çok sayıda Yahudi vardı ve toplam nüfusun takriben yarısını teşkil etmekteydi. İlk resmî işi onlarla bir antlaşma imzalamak oldu. Devlet, onların inançlarına saygı gösterecek ve kendilerini haksızlıktan koruyacaktı. Yahudiler de herhangi bir dış saldırı durumunda Müslümanlarla birlikte Medine'yi savunacaklardı. Böylece Hz. Peygamber dinî hoşgörünün ilk tohumlarını bizzat atmış oldu.

    * Antlaşmanın bazı maddeleri: "Yahudilerden bize tabi olanlara yardım edilip iyi davranılacaktır. Onlar hiçbir haksızlığa uğramayacak, düşmanlarına yardım edilmeyecektir" (17. md.). "Yahudiler müminlerle birlikte tek bir toplulukturlar. Onlar kendi dinlerine, Müslümanlar da kendi dinlerine göre yaşayacaklardır" (25. md). "Müslümanlarla Yahudiler arasında yardımlaşma, karşılıklı hayırhahlık ve iyilik bulunacaktır" (36. md) (Hamidullah, el-Vesaik, s. 61).

    * Yahudiler bu anayasa ile Hz.Peygamber'i devlet başkanı olarak kabul etmişlerdi. Ayrıca Medine'ye karşı oluşacak bir dış tehdit ve saldırı karşısında Müslümanlarla birlikte şehri ortaklaşa savunacaklardı.

    * Medine anayasası tarafların din ve inanç hürriyetini, can ve mal emniyetini sağlıyordu.

    * Nitekim onları, aralarında ortak olan bir kelimeye davet etmiş, namazlarında onların kıblesi olan Beytü'l-Makdis'e yönelmiş; Müslümanların, Yahudiler tarafından kesilen hayvanları yemelerine ve iffetli kadınlarıyla evlenmelerine izin vermiştir.

    * Hz.Peygamber Medine’de Yahudilerin eğitim-öğretim yeri olan Beytu’l-Midras’a dokunmamış, zaman zaman onları İslam’a davet etmiş, bazen de ölçüsüz davranışları nedeniyle onları uyarmıştır.

    * Yine Hz. Peygamber, müşriklerin girmesini yasakladığı mescide, Ehl-i kitab olan Yahudilerin girmesine izin vermiştir.(Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 339.) Hz.

    * Peygamber'in Yahudilere karşı izlediği olumlu tavırlar sonucu az sayıda da olsa bazı Yahudilerin Müslüman olduğunu bilmekteyiz. Abdullah b. Selâm, Sa'lebe b. Sa'ye, Esîd b. Sa'ye, Esed b. Ubeyd, Muhayrık, Meymûn b. Yâmin gibi Yahudiler İslâm'ı kabul etmişlerdir.(İbn Sa'd, et-Tabakâtü'l-Kübrâ, I, 164, III, 353

    * Hz. Peygamber, İslâm devletiyle anlaşmalı tebaanın (zimmî) hakları konusunda son derece titiz davranmıştır.

    * Bu hususta Hz. Peygamber: “Kim bir zimmîyi incitirse, beni incitmiş olur. Beni inciten kimse de Allah'ı öfkelendirir.” buyurmuştur.

    * Yine Ebû Davud'dan nakledilen bir hadiste Hz. Peygamber'in şöyle dediği nakledilmektedir:

    * “Kıyamet günü, ben anlaşma yaptığımız zimmîlerden birine zulmeden, haklarına tecavüz eden, ona gücünden fazla sorumluluk yükleyen veya istemediği halde ona zorla bir iş yaptıran kimseyi kabul etmeyeceğim.”

    * "Bir gayr-i Müslim vatandaşı haksız yere öldüren, kokusu kırk yıllık mesafeden duyulduğu halde cennetin kokusunu duyamayacaktır" (Buhari, Cizye, 5),

    * Hz.Peygamber Müslüman olsun olmasın insanlar arasında bir ayrım da yapmamıştır. Örneğin bir defasında Medine’de Müslümanlarla birlikte otururken önlerinden geçen bir cenaze önünde ayağa kalkmıştır. Onun bu tutumu karşısında “Ey Allah’ın Rasulü! o ölen bir Müslüman değildi,”denilmesi üzere “o da bir can taşımıyor muydu?” diyerek insanlar arasındaki en temel asgari müşterek olan insan olma niteliğinin önemini vurgulamıştır. Kaynaklar sözü edilen bu cenazenin Yahudi olduğunu, saygı için ayağa kalktığını ve bunu da ashabına tavsiyet ettiğini belirtmektedir. (Buhârî, Cenâiz, 50; Ebû Dâvud, Cenâiz, 47)

    * Hayber Yahudileri Hz. Peygamber'e gelip ürünlerinin bazı Müslümanlar tarafından izinsiz şekilde alındığını şikayet etmişler. Hz. Peygamber, derhal Müslümanları mescitte toplamış ve onlara kendileriyle antlaşma yapılanların mallarının haram olduğunu ve bu yaptıklarının doğru olmadığını ilan etmiştir (Ebu Davud, Harac 33).

    * Ebu Hureyre naklediyor: Medine’de malını satan bir yahudiye, hoşuna gitmeyen bir fiyat önerilince, “Musa’yı insanlık üzerine seçene yemin olsuın ki, olmaz” dedi. Ensar’dan bir adam bunu duyunca, “Nebi aramızda iken sen nasıl “Musa’yı insanlık üzerine seçene yemin olsun, dersin” diyerek Yahudiye bir tokat attı. Yahudi Hz.Peygambere giderek “Ey Ebu’l-Kasım! Benim zimmetim ve ahdim (korunma garantim ve anlaşmam) varken falancaya ne oluyor da bana tokat atıyor” dedi. Allah Rasulü adama, niçin vurduğunu sordu. O da olayı anlattı. Nebi (sav) kızgınlığı yüzünde belli olacak şekilde öfkelendi ve şöyle buyurdu: “Allah’ın Peygamberleri arasında üstünlük yarışı yapmayınız.” (Buhari, Enbiya 36.)

    * Ancak Yahudiler tüm bu olumlu ve ılımlı yaklaşımlara rağmen antlaşmalara sadık kalmayarak müşriklerle işbirliği yapmışlar ve Müslümanları arkadan vurmaya çalışmışlardır.

    * Örneğin, Kaynuka ve Nadir oğulları anlaşmayı ihlal edip kışkırtıcı ve saldırgan bir yol izledikleri için Medine’den sürülmüşlerdir. Kurayza oğulları ise Hendek savaşının en kritik anında anlaşmaya aykırı olarak düşmanla işbirliği yaptıkları ve Müslümanları çok büyük bir tehlike ile karşı karşıya bıraktıkları için cezalandırılmışlardır.


    Hz.Peygamber’in Hıristiyanlara Karşı Tavrı


    * Hz. Peygamber'in ehl-i kitaptan komşuları vardı. Onlara iyi davranır, hediyeler verir ve hediyelerini kabul ederdi. Habeşistan'dan gelen Hıristiyan elçileri mescidinde ağırlamış ve onlara bizzat hizmet etmiştir.

    * Peygamberimiz, İslam davetini engellemeyen ve genel kurallara uyan herkesle iyi ilişkiler içinde olmuş ve hiçbir zaman diğer din mensuplarının dinlerine müdahale etmemiştir. Ehl-i Kitabı (Yahudi ve Hıristiyanları) toplumun birer ferdi olarak kabul etmiştir. Onların düğün yemeklerine katıldığına, hastalarını ziyaret ettiğine ve onlara ikramda bulunduğuna ilişkin rivayetler bulunmaktadır. Bir Müslüman Ehl-i Kitap bir kadınla evlendikten sonra kadının kendi dinini serbestçe yaşayabileceği ve ona herhangi bir baskı yapılamayacağı ifade edilmiştir.

    * Necran Hıristiyanları heyeti Medine'ye geldiğinde, ibadet vakitleri geldiği için, onlar da mescide girip doğu istikametine yöneldiler ve dinlerince ibadet etmeye hazırlandılar. Sahabiler onlara mani olmak istedi. Ancak Peygamberimiz rahat bırakılmalarını emretti. Onlar da ibadetlerini yaptılar (İbn Hişam, I, 574). Daha sonra Allah'ın Elçisi, onları dinleyip fikrî tartışmada bulundu. Bütün bunlar, edep içerisinde ve hoşgörü çerçevesinde yapılıyordu.


    Dört Halife Döneminde Gayri Müslimlere Karşı Hoşgörü


    *Hz.Peygamber ve Râşid halifeler gayri-müslim vatandaşların haklarının ve imtiyazlarının koruyucusu olmuşlardır.(Ebu Davud, Harac, 31-33; Afzalurrahman, Sîret Ansikloıpedisi, III, 404.) Hz. Ömer zamanında fethedilen ülkelerin hiçbirinde, tek bir ibadet yerine bile, hiçbir zaman saygısızlık ve tecavüz edilmemiştir.

    * İmam Ebu Yusuf kitabında şöyle yazıyor: "Bütün ibadet yerleri olduğu gibi bırakıldı. Ne onlar yerle bir edildi, ne de mağluplar eşya ve mallarından yoksun bırakıldı." (Ebu Yusuf, Kitab-ül Haraç; İslam’da Devlet Nizamı, Ebu-l A'la-El Mevdudi, Hilal Yayınları, 1967, s. 74)



    * Örneğin halkı Hıristiyan olan Suriye topraklarında şöyle bir olay cereyen etmiştir: Müslüman ordusunun komutanı Hz.Ömer’in komutanlarından Ebu Ubeyde b. Cerrah Fihl kasabasında karargah kurduğu sırada Suriye Hıristiyanlarından bir mektup alır. Bu mektupta aynen şu ifadeler yer almaktadır: “Ey Müslümanlar! Bizanslılar bizim dindaşlarımız olmakla beraber, idareci olarak sizi onlara tercih ediyoruz. Zira siz bize verdiğiniz sözde durdunuz. Bize dindaşlarımızdan daha merhametli ve daha adaletli davrandınız. Onun için sizin idareniz onların (Bizanslıların) idaresinden elbette daha iyidir. Onlar bizim evlerimizi, mal ve mülklerimizi zor kullanarak bizden aldılar.” (Thomas Arnold, İntişar-ı İslam Tarihi, s. 58.).

    * Hz. Ali: "Her kim ki bizim zımmimizdir, onun kanı bizimki kadar kutsaldır, malları bizim mallarımız kadar tecavüzden masundur" dedi.

    * Başka bir kaynakta, Hz. Ali'nin şöyle dediği naklediliyor: "Zımmi durumunu açıkça kabul edenlerin malları ve hayatları bizimki (yani Müslümanlarınki) gibi kutsaldır." (İslamda Devlet Nizamı, Ebu-l A'la-El Mevdudi, Hilal Yayınları, 1967, s. 76)


    Osmanlılarda Hoşgörü ve Diyalog Örnekleri



    * 600 yıl dünya siyasetine yön vermiş olan Osmanlı Devleti, bugün hemen her ülkenin yakından ilgisini çekmekte ve özellikle çokuluslu devletlerin bir tecrübe kaynağı olarak gördükleri ibret alıcı bir hüviyet taşımaktadır.

    * Onun bu kadar ilgi çekmesi, sadece Avrupa, Asya ve Afrika'da sahip olduğu geniş stratejik topraklar değil, yönetiminde çok farklı milletleri ve dinleri bir araya getirmesidir.

    * Zira Osmanlı Avrupa'sında ve Anadolu'da o günün Batılı devletlerini gerek etnik, gerekse dinî açıdan yakından ilgilendiren önemli bir nüfus bulunmaktaydı. Aslında Osmanlı Devleti'nin 624 yıllık bir ömre sahip olmasında Türk ve Müslüman olmayan bu nüfusun önemli bir yeri vardır.

    * Gerçekten de Osmanlıların kendi dinlerinden olmayan pek de azımsanamayacak bu topluluklara uyguladıkları hukuk ve hoşgörülü yönetim, Rumeli topraklarında Osmanlıların beklendiğinden daha fazla yayılmalarına ve kalmalarına zemin hazırlamıştır.

    * Nitekim İspanya'da baskı altında kalan Yahudilerin Osmanlı topraklarına getirilerek koruma altına alınması ve yerleştirilmesi, ülkedeki gayrimüslimlere hoşgörünün ve güçlü bir devlete tâbi olmanın avantajını göstermiş ve devlete bağlılıklarını artırmıştır.

    * Osmanlıların dinî müsamahası o kadar geniştir ki, başka ülkelerden kendi memleketlerine gelen gayrimüslim din adamlarına bile her türlü kolaylığı göstermekten çekinmiyorlardı.

    * Osmanlı Padişahları, Kudüs patriklerine ve Tûr-i Sînâ piskoposlarına verdikleri fermanlarla Hz. Ömer ve Salâhaddin Eyyûbî zamanlarında tâyin edilen durumu aynen kabul ettiklerini açıkça belirtmişlerdir.

    * Osmanlı Devleti, tebaasını, Müslüman olmaları hususunda zorlamadı. Eğer zorlamış olsaydı, Balkan'ları bütünüyle İslâmlaştırmak mümkündü. Tam aksine, Hıristiyan tebaa’yı sadece dinde değil, dil vb. diğer kültür unsurlarında da serbest bırakmış ve onlar, yüzyıllar süren Osmanlı hâkimiyetine rağmen bu sayede birer millet olarak devam etmişlerdir.

    * Fâtih Sultan Mehmed, 29 Mayıs 1453'de İstanbul’a girip, Ayasofya'ya kadar geldi. Âyin yapmakta olan halk, korkudan dehşete kapılarak birbirlerine sarıldılar.

    * Onlar, her şeylerini yitirecek ve yok edileceklerini sanıyorlardı. Fâtih, rahip’e, “evlerine dönmelerini; herkesin can, mal ve namusunun emniyet altına alındığını; iş ve sanatlarına devam etmelerini” söylemesini emretti. Şehrin düzenini temin etti ve halkın, Türklerle beraber kendi âdet, anane ve dinlerine göre serbestçe yaşayabileceklerini ilân etti.

    * Osmanlı Devletinin din hürriyeti konusunda gösterdiği önemli bir müsamaha misali: Sırp kralı Brankoviç'in Macar İmparatoru’na yazdığı “Osmanlı bizi güneyden, siz de kuzeyden sıkıştırıyorsunuz. Biz Hıristiyan olan sizlere itaat etmek istiyoruz. Acaba Ortodoks kiliseler konusunda nasıl bir muamelede bulunacaksınız?” sorusuna verilen cevap çok enteresandır: “Bütün Ortodoks Kiliseleri yıkılacak, yerine yeni kiliseler inşa edilecektir.” Bunun üzerine aynı heyet Fatih Sultan Mehmed'e gönderilmiştir. Fatih'in cevabı şudur: “Herkes kendi Hâlikına, kendi mabedinde ibadet etmeye devam edecektir.” Eğer bugün Kumkapı'da, özellikle Cumartesi ve Pazar günleri çan sesleri duyulurken, ikindi namazında Allahuekber sesleri yükseliyorsa, eğer Mihrimah Sultan Camii’nin hemen yanında kilise inşasına müsaade edilmişse, bu ruhun önemli bir tezahürüdür.

    * Daha da enteresanını, yine Halil İnalcık’ın neşrettiği Arnavutluk Defteri gösteriyor. Osmanlı Devleti yeni fethettiği Rumeli'de Hıristiyan veya Yahudi vasıflı insanları en yüksek makamlara getirmekte hiçbir beis görmüyor. Gayrimüslimlere, Osmanlı Devleti'nde sadrazamlık, valilik, sancakbeylik, belli yerlerde kadılık ve devlet başkanlığı dışında bütün görevler verilmiştir. Örneğin, Stockholm diplomatı bir ermenidir. Böyle önemli bir görevin bir Ermeniye verilmesi basit yaklaşımlarla izah edilemeyecek kadar derin bir anlamı vardır.(Daha geniş değerlendirmeler için bkz: Davud Aydüz, Asr-ı Saadetten Günümze Diyalog, WWW.davudaydüz.com.)

    * Tarihimizde ve kültürümüzde yaşanan ve hala yaşattığımız kültürü Avrupa daha yeni yaşamak durumundadır. Çünkü Avrupa!nın tarihi geleneğinde şu vardır: Kral hangi dinden ise halk o dine inanmak zorundadır. Bunu da Fransız yazar Jean-Paul Roux söyler. Yani Kral Protestan ise halk da Protestan olma zorundadır. Avrupada 30-40 yıl hatta daha uzun bir süre din uğrunda zulümler yaşandı. 16. v e17. Yüzyılda Almanya’da din savaşları yaşanmıştır. Bu savaş Protestan ve Katolik savaşıydı. Lutercilerle Lutere karşı gelenlerin savaşıydı. Bizim tarihimizde din savaşı diye bir savaş yoktur.

    * Görüldüğü gibi Osmanlı İmparatorluğu tarihte mükemmel bir “birlikte yaşama sistemi” kurmuştur. Osmanlı dönemi; yönetimi altında yaşamış her inançtan, her fikirden insan için bir mutluluk devridir. Altı yüzyılı aşkın bir süre Osmanlı Devleti’nin sınırları içinde yaşamış olan her kültürden, dinden ve ırktan insan barış ve huzur içinde yaşamış, hiç kimse inancından ya da kimliğinden dolayı haksızlığa uğratılmamıştır. Çünkü Osmanlı için sadece Müslüman ve Türk olan halkın rahatı ve mutluluğu değil, kendisine tabi olan her dilden ve her dinden insanın rahatı ve mutluluğu aynı şekilde önemli olmuştur. İslam ahlakının bir gereği olarak Osmanlı padişahları, kendilerinden yardım isteyenlere, hangi fikirden ya da inançtan olduklarına bakmadan, iyi amaçlar için yardım etmiş ve bunun Allah'a karşı olan sorumluluklarından biri olduğunun bilincinde davranmışlardır.

    * Avrupalı tarihçi Richard Peters İslam ahlakını büyük bir ihlasla yaşayan Osmanlıların yüzyıllar boyunca ele geçirdikleri tüm ülkelerde nasıl bir adalet örneği temsil ettiklerini de şu sözleriyle dile getirmiştir:

    * "Osmanlılar asırlar boyunca birçok millete hakim oldular, fakat onları asimile etmeye asla gayret etmediler. Onlara hürriyet verdiler ve din ve kültürlerinin yaşanmasına müsaade ettiler." Arnold, T. W, İntişar-ı İslam Tarihi (The Preaching of Islam), Çev. Halil Hamit, Ankara, 1971, s. 68-69

    * Müslümanların gayr-i müslimlere hoşgörülü davranışları konusunda batılı bir düşünür Chatfeld şunları söylemiştir: “Araplar, Türkler ve başka müslümanlar, Hristiyanlara karşı batılı milletlerin, yani Hıristiyanların uyguladıkları muamele ve gaddarlığın aynını yapmış olsalardı, bugün Doğu'da tek bir Hıristiyan kalmazdı.”

    * Bu konuda Rahip Michod'un şu sözü de ilginçtir: “İnsanlar arasında büyük merhamet kanunu demek olan dinî müsamahayı Hıristiyanlar'a ne yazık ki, Müslümanlar öğretmiştir.”

    * İçinde yaşadığımız yüzyılda insanlık tecrübesinin hoşgörü, diyalog, kültürel farklılıklara saygı ve birlikte yaşama kültürü için demokrasi çok önemlidir. Barışın evrenselliği ve kalıcılığı açısından demokrasi önemli imkânlar sunmaktadır. Türkiye’de gelişen dindarlık anlayışı ve hoşgörü kültürü bunun önemli bir göstergesidir. Bunda Osmanlıdan gelen tarihî tecrübenin de önemli katkıları vardır. Nitekim Anadolu ve Balkanlarda yüzyıllarca farklı din ve kültürler barış ve hoşgörü içinde bir arada yaşayabilmişlerdir. Dinleri şiddetin, gerilimin, aramızdaki kavganın kaynağı ve sebebi olmaktan çıkarıp ortak bir barış zemini tesis etmek istiyorsak buna, Türkiye’de yaşadığımız tecrübenin büyük katkısının olacağını düşünüyorum.
    Doç.Dr.H. Musa BAĞCI


  12. 25.Ocak.2015, 22:46
    6
    Üye
    İSLAM MEDENİYETİNDE “BİRLİKTE YAŞAMA TECRÜBESİ” VE HZ.PEYGAMBER'İN HOŞGÖRÜ ANLAYIŞI


    * Arapça “semaha” kökünden gelen müsamaha, affetmek ve bağışlamak anlamına gelir. Türkçemizdeki karşılığı hoşgörü olan bu kelime, batı dillerinde ise tolerans (tolerance) olarak kullanılır.

    * Hz. Peygamber'in getirdiği dine “İslâm” isminin verilmesi ve bu kelimenin teslim olmak, boyun eğmek gibi anlamlarının yanı sıra sulh, barış ve uzlaşma gibi anlamlarının da bulunması, bu dinin müsamaha ve hoşgörü dini olduğunu göstermektedir. İslam dini, Allah'ın sonsuz merhamet ve şefkatinin yeryüzünde tecelli ettiği huzur ve barış dolu bir hayatı insanlara sunmak için indirilmiş bir dindir. Kuran ayetlerinde, insanlar, yeryüzünde merhametin, şefkatin, hoşgörünün ve barışın yaşanabileceği tek hayat şekli olan İslam ahlakına çağrılmaktadır. Bakara Suresi'nin 208. ayetinde şöyle buyurulmaktadır:

    “Ey iman edenler, hepiniz topluca "barış ve güvenliğe (Silm'e, İslam'a) girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır.”

    * İslam kelimesinin içinde bu anlamların bulunması, aslında onun şavaş, şiddet ve terör gibi olumsuz kavramlarla bir arada kullanılamayacağını açıkça göstermektedir. Bu kelimelerin İslam kelimesiyle yan yana getirilmesi ve İslam’la şiddetin bir arada telaffuz edilmesi son derece yanlış ve haksızca yapılmış bir yakıştırmadan ibarettir. Bazı İslam kimliği taşıyan Müslümanların tarihsel süreçte İslam’a rağmen uyguladıkları şiddet, terör ile bizatihi ideal İslam’ın bu konudaki anlayışını birbirinden ayırt etmek gerekir. Kimliği Müslüman olan kimi birey ve toplulukların İslam dışı bir takım ilke ve amaçlarla uyguladıkları şiddet. Örneğin Saddam Hüseyin bir Müslümandı, ama halkına uyguladığı şiddet İslami bir dayanağa ve amaca sahip değildi..

    * Diğer taraftan İslam’daki cihad doktrini tarihsel süreçte yanlış ve hatalı yorumlanmıştır. Bazı İslam bilginleri cihadın sadece “savunma savaşı” anlamına geldiğini ifade etmişlerdir ve ben de öyle anlaşılması gerektiğini düşünüyorum. Hz.Peygamber’in bütün savaşları savunma amaçlıdır. O, Müslümanlara saldırılmadığı, yapılan anlaşma bozulmadığı veya ihanet edilmediği sürece hiçbir devlete veya topluluğa saldırgan bir tutum sergilememiştir. Ancak İslam tarihinde cihad doktrini sadece savunma değil yayılma amaçlı savaşlar için de kullanılmıştır. “Fetih” derken zaten bu yayılmayı kast ediyoruz. Bu tamamıyla İslam’dan değil, sonraki Müslümanların İslam yorumundan kaynaklanan bir durumdur. İslam her türlü şiddete ve teröre karşıdır ve asla birlikte gösterilemez.

    * Bununla birlikte şunu da ifade edelim ki Kur’an’da Müslüman olmayanlara yönelik birtakım sert ve uyarıcı nitelikte ifadeler de bulunmaktadır. Bunlar Kur’an’ın bütünlüğü ve vahiy süreci dikkate alınarak değerlendirilmelidir. Bu tür ayetler, Hz. Peygamber döneminde Müslümanlara açıkça düşmanlık eden ve savaş açan kişi veya toplumlara yöneliktir. Bu gibi özel durumlar dışında İslâm’ın ve onun peygamberinin genel tavrı, Müslümanların diğer bütün din mensuplarıyla iyi ilişkilere dayalı karşılıklı saygı ve hoşgörünün esas alınması yönündedir. Şimdi Kur’an’daki hoşgörü ile ilgili bazı ifadeleri görelim:

    * “O takva sahipleri ki, bollukta da, darlıkta da Allah için harcarlar; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da güzel davranışta bulunanları sever.” (3 Al-i İmran 134)

    * “...İyilik ve takva üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın. Allah'tan korkun, çünkü Allah'ın cezası çetindir.” (5 Maide 2)

    * “Mü'minler ancak kardeştir. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'tan korkun ki esirgenesiniz.” (49 Hucurat 10)

    * “Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar vardır. Onlardan sakının. Ama affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, hoş görür ve bağışlarsanız, bilin ki, Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir” (64 Teğabun 14)

    * Hz.Peygamber etrafında bulunan insanlara son derece hoşgörülü davranmış; sabırlı ve yapıcı bir tavır sergilemiştir. Bir gün Rasûlullah, Ashâbıyla Mescid'de otururken oraya bir bedevî geldi ve kalkıp Mescid'in bir köşesine işemeye başladı. Ashâb-ı Kirâm öfkeyle bağrışarak adamı engellemek istediler. Fakat Rasülullah, derhal Ashâbına müdahale ederek: “Bırakın adamı, görsün işini!” buyurdu ve oraya bir kova su getirilip dökülmesini emretti. Sonra bedevîyi çağırıp burasının Mescid olduğunu, pisletmenin, kirletmenin doğru olmayacağını anlattı. Mescidlerde Allah'ın zikredildiğini, namaz kılındığını, Kur'an okunduğunu güzel bir lisanla ve tatlılıkla ifade edip adamı ikna etti.(Buhârî, Vudû, 61; Müslim, Tahâret, 100.)

    * Aile hayatında hoşgörü, hanımlara karşı iyi davranmak, çocuklara sevgi ve şafkatle yaklaşmak ve anne-babanın hukukuna riâyet etmekle sağlanır. Bu konularda Hz. Peygamber model ve örnek şahsiyettir. O'nun eşlerine nasıl merhametle, iyilikle, sabırla, sevgiyle yaklaştığı bilinen bir husustur. Çocukları ve torunlarına karşı bir merhamet abidesi olan Hz. Peygamber sürekli olarak onlarla ilgilenmiş, sevgiyle ve yumuşaklıkla davranmıştır.

    * Hz.Peygamber Medine’ye hicreti esnasında şehre girdiğinde çocuklar onu karşıladı ve o, onları önemsediğini en açık bir biçimde ortaya koymak ve bunu insanlara da bildirmek için, yanlarına kadar gelerek şöyle sordu: "Beni seviyor musunuz?" Çocuklar hep bir ağızdan: "Evet çok seviyoruz Yâ Resulallah!.." cevabını verdiler. Bunun üzerine Hz. Peygamber de onlara, "Andolsun ki ben de sizi seviyorum" müjdesini verdi.

    * Bazı toplumlarda, öteden beri, erkek çocuğu kızdan üstün tutulmuştur. Ancak bu duygu, cahiliye dönemi Araplarında daha şiddetli bir şekilde hüküm sürmekteydi. Öyle ki, kızlarını diri diri kumlara gömecek bir şekil alan ve gittikçe yaygınlaşan bu çirkin davranış, adetâ meşru görülmeye başlanmıştı. Hz. Peygamber, Kur'ân-ı Kerîm'deki âyetler doğrultusunda, gönderildiği toplumda cari olan kız-erkek ayırımını kesinlikle yasaklayarak, bu konuda insanlar arasında oluşmuş "erkek çocuğu üstün tutma" geleneğini ortadan kaldırmaya gayret etmişti. Kısa sürede, cahiliye düşüncesinin devamı olarak gelen "kız çocuğu küçük görme" ya da "onları kumlara gömme" davranışı, artık yerini, kız olsun erkek olsun, evladı, "Allah'ın bir bağışı ve armağanı olarak görme" (Hâkim, el-Müstedrek, II, 284) anlayışına terk etmişti. Bunda, gerek Hz. Peygamber'in bizzat kendi kızlarına karşı davranışları, gerekse bu konudaki tavsiye ve emir mahiyetindeki hadislerinin de önemli rolü olmuştu.

    * Konuyla ilgili birçok hadisinde, ortak anlamıyla Hz. Peygamber şöyle buyuruyordu: "Kimin üç (veya iki veya bir) kızı (veya kızkardeşi) olur da onlara iyi muamelede bulunur, (oğlan çocuklarını bunlara tercih etmez,) dünyevi ihtiyaçlarını ve eğitimlerini en güzel şekilde yerine getirirse, Allah onları kendisi için cehenneme karşı bir perde kılar ve onu cennetine koyar. " (İbn Mâce, "Edeb" 3; Tirmizî, "Birr" 13; Ebu Davud, "Edeb" 130).

    * 'Kim kızlarıyla sınanır da onlara iyi davranırsa, o kızlar, onun için ateşe karşı perde olurlar." (Buhârî, "Zekât" 10).

    * İslâmiyet'te din ve inanç konusunda zorlama yoktur. Birisinin inancını değiştirmek zorla değil, ancak onu ikna yoluyla ve kişinin kendi rızasıyla mümkündür. İnanç hürriyeti, insanın en başta gelen haklarından birisidir. Din insanlara korku ve zulümle iletilseydi, inancın hiçbir anlamı kalmazdı. İnsanların hayatlarını yönlendirmeleri hür iradeleriyle kendilerine bırakılmıştır. Yaptıkları işlerden Allah'a hesap verecekleri için insanlara seçme hürriyeti verilmiştir. Aksi takdirde bu hususta insanlara zorlama yapılsaydı adaletsizlik yapılmış olurdu.

    * Dinde zorlama olmadığıyla ilgili olarak Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklık ve eğrilikten ayırt edilmiştir. O halde kim tâğutu inkar edip Allah'a inanırsa, sağlam kulpa yapışmıştır ki hiçbir zaman kopmaz. Allah işitir ve bilir.”(2 Bakara 256) Konuyla ilgili bir diğer âyet ise şu şekildedir: “Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi. O halde sen, inanmaları için insanları zorluyor musun?”(10 Yunus 99) "Artık sen, öğüt verip hatırlat. Sen, yalnızca bir öğüt verici-bir hatırlatıcısın. Onlara 'zor ve baskı' kullanacak değilsin." (Gaşiye Suresi, 21)

    * Hz. Muhammed (sav)’e peygamberlik görevinin ilk verildiği dönemde Arabistan'da, özellikle de Mekke'nin toplumsal düzeninde, birçok sorunlar vardı. "Cahiliye dönemi" olarak adlandırılan İslamiyet’ten önceki bu zamanda, ırklar, dinler ve farklı düşünceden insanlar arasında çok şiddetli bir ayrım ve bu ayrımdan kaynaklanan huzursuzluklar, farklı dinlere mensup kavimler arasında hoşgörüsüz bir ortam, aşiret kavgaları, adaletsiz bir ekonomik düzen, yağmalamalar, zengin ve fakirler arasında çok büyük uçurumlar ve daha pek çok adaletsiz uygulamalar mevcuttu. Adalet sağlanamıyor, zayıf olanlar gücü ve parası olanlar tarafından olabildiğince eziliyor, insanlara ırkları, dinleri, dilleri ve yaşam tarzları yüzünden zulmediliyordu. Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) böylesine cahil bir kavme doğruları anlatmak ve onları güzel ahlaka davet etmek için gönderilmiştir. Hz. Muhammed (sav)'in tebliği ve güzel ahlakı tüm Arap Yarımadası’nda çok büyük bir etki uyandırmış ve onun döneminde insanlar akın akın İslam’ı kabul etmişlerdir. Kuran'da bildirilen adil hükümler, güzel ahlak, hoşgörü ve barış, sosyal hayata bir düzen ve huzur getirmiştir. Bunun en önemli sebeplerinden biri de Hz. Muhammed (sav)'in, Yüce Allah’ın "...insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emrediyor..." (Nisa Suresi, 58) ayeti gereği, insanlar arasında hiçbir ayrım yapmaksızın adaleti korumasıdır.

    * Hz.Peygamber herkesin hidayet erip hem bu dünyada hem de ahirette mutlu ve huzurlu olmasını arzu etmiştir. Kendisine düşman olanları örneğin Hz.Hamza’nın katili Vahşi’yi Müslüman olup kurtulması için defalarca çağrıda bulunmuştur. Bundan daha azılı birisi olan Ebu Cehil’in oğlu İkrime’nin hidayeti için de aynı hırsı gösterir ve sonuca ulaşır. Taif’te uğradığı çirkin saldırıdan kurtulup taif dışında bir yerde yaralı bereli vücudu kanlar içinde dinlenirken Cebraili’in Taif’in altını üstüne getireceğini söylemesi üzerine o buna razı olmaz ve onların çocuklarından birisinin Müslüman olmasının bu zahmete değeceğini ifade eder. (Tecrid-i Sarih Tercümesi, Hn: 1333). Uhud savaşında kendisini öldürmek isteyen müşriklerin helak edilmesinden endişe edince, “Allahım! Kavmimi bağışla; çünkü onlar bilmiyorlar.”diye dua eder. (Buhari Enbiya, 34; Muslim, cihad, 104, 105.)

    * Kur'an, insanlığın bir realitesi olan inanç farklılıklarını bir imtihan vesilesi olarak zikreder ve böyle bir durumda izlenmesi gereken tutumu şu şekilde açıklar:

    * "Her biriniz için bir yol belirledik. Allah isteseydi hepinizi bir tek ümmet yapardı. Fakat O, size verdiklerinde sizi sınamak istedi. Öyleyse hayırlı işlerde birbirinizle yarış edin, hepinizin dönüşü Allah'adır" (5/48; 11/118-119).


    Hz.Peygamber’in Yahudilere Karşı Tavrı


    * Hz. Peygamber Medine'ye hicret ettiğinde orada çok sayıda Yahudi vardı ve toplam nüfusun takriben yarısını teşkil etmekteydi. İlk resmî işi onlarla bir antlaşma imzalamak oldu. Devlet, onların inançlarına saygı gösterecek ve kendilerini haksızlıktan koruyacaktı. Yahudiler de herhangi bir dış saldırı durumunda Müslümanlarla birlikte Medine'yi savunacaklardı. Böylece Hz. Peygamber dinî hoşgörünün ilk tohumlarını bizzat atmış oldu.

    * Antlaşmanın bazı maddeleri: "Yahudilerden bize tabi olanlara yardım edilip iyi davranılacaktır. Onlar hiçbir haksızlığa uğramayacak, düşmanlarına yardım edilmeyecektir" (17. md.). "Yahudiler müminlerle birlikte tek bir toplulukturlar. Onlar kendi dinlerine, Müslümanlar da kendi dinlerine göre yaşayacaklardır" (25. md). "Müslümanlarla Yahudiler arasında yardımlaşma, karşılıklı hayırhahlık ve iyilik bulunacaktır" (36. md) (Hamidullah, el-Vesaik, s. 61).

    * Yahudiler bu anayasa ile Hz.Peygamber'i devlet başkanı olarak kabul etmişlerdi. Ayrıca Medine'ye karşı oluşacak bir dış tehdit ve saldırı karşısında Müslümanlarla birlikte şehri ortaklaşa savunacaklardı.

    * Medine anayasası tarafların din ve inanç hürriyetini, can ve mal emniyetini sağlıyordu.

    * Nitekim onları, aralarında ortak olan bir kelimeye davet etmiş, namazlarında onların kıblesi olan Beytü'l-Makdis'e yönelmiş; Müslümanların, Yahudiler tarafından kesilen hayvanları yemelerine ve iffetli kadınlarıyla evlenmelerine izin vermiştir.

    * Hz.Peygamber Medine’de Yahudilerin eğitim-öğretim yeri olan Beytu’l-Midras’a dokunmamış, zaman zaman onları İslam’a davet etmiş, bazen de ölçüsüz davranışları nedeniyle onları uyarmıştır.

    * Yine Hz. Peygamber, müşriklerin girmesini yasakladığı mescide, Ehl-i kitab olan Yahudilerin girmesine izin vermiştir.(Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 339.) Hz.

    * Peygamber'in Yahudilere karşı izlediği olumlu tavırlar sonucu az sayıda da olsa bazı Yahudilerin Müslüman olduğunu bilmekteyiz. Abdullah b. Selâm, Sa'lebe b. Sa'ye, Esîd b. Sa'ye, Esed b. Ubeyd, Muhayrık, Meymûn b. Yâmin gibi Yahudiler İslâm'ı kabul etmişlerdir.(İbn Sa'd, et-Tabakâtü'l-Kübrâ, I, 164, III, 353

    * Hz. Peygamber, İslâm devletiyle anlaşmalı tebaanın (zimmî) hakları konusunda son derece titiz davranmıştır.

    * Bu hususta Hz. Peygamber: “Kim bir zimmîyi incitirse, beni incitmiş olur. Beni inciten kimse de Allah'ı öfkelendirir.” buyurmuştur.

    * Yine Ebû Davud'dan nakledilen bir hadiste Hz. Peygamber'in şöyle dediği nakledilmektedir:

    * “Kıyamet günü, ben anlaşma yaptığımız zimmîlerden birine zulmeden, haklarına tecavüz eden, ona gücünden fazla sorumluluk yükleyen veya istemediği halde ona zorla bir iş yaptıran kimseyi kabul etmeyeceğim.”

    * "Bir gayr-i Müslim vatandaşı haksız yere öldüren, kokusu kırk yıllık mesafeden duyulduğu halde cennetin kokusunu duyamayacaktır" (Buhari, Cizye, 5),

    * Hz.Peygamber Müslüman olsun olmasın insanlar arasında bir ayrım da yapmamıştır. Örneğin bir defasında Medine’de Müslümanlarla birlikte otururken önlerinden geçen bir cenaze önünde ayağa kalkmıştır. Onun bu tutumu karşısında “Ey Allah’ın Rasulü! o ölen bir Müslüman değildi,”denilmesi üzere “o da bir can taşımıyor muydu?” diyerek insanlar arasındaki en temel asgari müşterek olan insan olma niteliğinin önemini vurgulamıştır. Kaynaklar sözü edilen bu cenazenin Yahudi olduğunu, saygı için ayağa kalktığını ve bunu da ashabına tavsiyet ettiğini belirtmektedir. (Buhârî, Cenâiz, 50; Ebû Dâvud, Cenâiz, 47)

    * Hayber Yahudileri Hz. Peygamber'e gelip ürünlerinin bazı Müslümanlar tarafından izinsiz şekilde alındığını şikayet etmişler. Hz. Peygamber, derhal Müslümanları mescitte toplamış ve onlara kendileriyle antlaşma yapılanların mallarının haram olduğunu ve bu yaptıklarının doğru olmadığını ilan etmiştir (Ebu Davud, Harac 33).

    * Ebu Hureyre naklediyor: Medine’de malını satan bir yahudiye, hoşuna gitmeyen bir fiyat önerilince, “Musa’yı insanlık üzerine seçene yemin olsuın ki, olmaz” dedi. Ensar’dan bir adam bunu duyunca, “Nebi aramızda iken sen nasıl “Musa’yı insanlık üzerine seçene yemin olsun, dersin” diyerek Yahudiye bir tokat attı. Yahudi Hz.Peygambere giderek “Ey Ebu’l-Kasım! Benim zimmetim ve ahdim (korunma garantim ve anlaşmam) varken falancaya ne oluyor da bana tokat atıyor” dedi. Allah Rasulü adama, niçin vurduğunu sordu. O da olayı anlattı. Nebi (sav) kızgınlığı yüzünde belli olacak şekilde öfkelendi ve şöyle buyurdu: “Allah’ın Peygamberleri arasında üstünlük yarışı yapmayınız.” (Buhari, Enbiya 36.)

    * Ancak Yahudiler tüm bu olumlu ve ılımlı yaklaşımlara rağmen antlaşmalara sadık kalmayarak müşriklerle işbirliği yapmışlar ve Müslümanları arkadan vurmaya çalışmışlardır.

    * Örneğin, Kaynuka ve Nadir oğulları anlaşmayı ihlal edip kışkırtıcı ve saldırgan bir yol izledikleri için Medine’den sürülmüşlerdir. Kurayza oğulları ise Hendek savaşının en kritik anında anlaşmaya aykırı olarak düşmanla işbirliği yaptıkları ve Müslümanları çok büyük bir tehlike ile karşı karşıya bıraktıkları için cezalandırılmışlardır.


    Hz.Peygamber’in Hıristiyanlara Karşı Tavrı


    * Hz. Peygamber'in ehl-i kitaptan komşuları vardı. Onlara iyi davranır, hediyeler verir ve hediyelerini kabul ederdi. Habeşistan'dan gelen Hıristiyan elçileri mescidinde ağırlamış ve onlara bizzat hizmet etmiştir.

    * Peygamberimiz, İslam davetini engellemeyen ve genel kurallara uyan herkesle iyi ilişkiler içinde olmuş ve hiçbir zaman diğer din mensuplarının dinlerine müdahale etmemiştir. Ehl-i Kitabı (Yahudi ve Hıristiyanları) toplumun birer ferdi olarak kabul etmiştir. Onların düğün yemeklerine katıldığına, hastalarını ziyaret ettiğine ve onlara ikramda bulunduğuna ilişkin rivayetler bulunmaktadır. Bir Müslüman Ehl-i Kitap bir kadınla evlendikten sonra kadının kendi dinini serbestçe yaşayabileceği ve ona herhangi bir baskı yapılamayacağı ifade edilmiştir.

    * Necran Hıristiyanları heyeti Medine'ye geldiğinde, ibadet vakitleri geldiği için, onlar da mescide girip doğu istikametine yöneldiler ve dinlerince ibadet etmeye hazırlandılar. Sahabiler onlara mani olmak istedi. Ancak Peygamberimiz rahat bırakılmalarını emretti. Onlar da ibadetlerini yaptılar (İbn Hişam, I, 574). Daha sonra Allah'ın Elçisi, onları dinleyip fikrî tartışmada bulundu. Bütün bunlar, edep içerisinde ve hoşgörü çerçevesinde yapılıyordu.


    Dört Halife Döneminde Gayri Müslimlere Karşı Hoşgörü


    *Hz.Peygamber ve Râşid halifeler gayri-müslim vatandaşların haklarının ve imtiyazlarının koruyucusu olmuşlardır.(Ebu Davud, Harac, 31-33; Afzalurrahman, Sîret Ansikloıpedisi, III, 404.) Hz. Ömer zamanında fethedilen ülkelerin hiçbirinde, tek bir ibadet yerine bile, hiçbir zaman saygısızlık ve tecavüz edilmemiştir.

    * İmam Ebu Yusuf kitabında şöyle yazıyor: "Bütün ibadet yerleri olduğu gibi bırakıldı. Ne onlar yerle bir edildi, ne de mağluplar eşya ve mallarından yoksun bırakıldı." (Ebu Yusuf, Kitab-ül Haraç; İslam’da Devlet Nizamı, Ebu-l A'la-El Mevdudi, Hilal Yayınları, 1967, s. 74)



    * Örneğin halkı Hıristiyan olan Suriye topraklarında şöyle bir olay cereyen etmiştir: Müslüman ordusunun komutanı Hz.Ömer’in komutanlarından Ebu Ubeyde b. Cerrah Fihl kasabasında karargah kurduğu sırada Suriye Hıristiyanlarından bir mektup alır. Bu mektupta aynen şu ifadeler yer almaktadır: “Ey Müslümanlar! Bizanslılar bizim dindaşlarımız olmakla beraber, idareci olarak sizi onlara tercih ediyoruz. Zira siz bize verdiğiniz sözde durdunuz. Bize dindaşlarımızdan daha merhametli ve daha adaletli davrandınız. Onun için sizin idareniz onların (Bizanslıların) idaresinden elbette daha iyidir. Onlar bizim evlerimizi, mal ve mülklerimizi zor kullanarak bizden aldılar.” (Thomas Arnold, İntişar-ı İslam Tarihi, s. 58.).

    * Hz. Ali: "Her kim ki bizim zımmimizdir, onun kanı bizimki kadar kutsaldır, malları bizim mallarımız kadar tecavüzden masundur" dedi.

    * Başka bir kaynakta, Hz. Ali'nin şöyle dediği naklediliyor: "Zımmi durumunu açıkça kabul edenlerin malları ve hayatları bizimki (yani Müslümanlarınki) gibi kutsaldır." (İslamda Devlet Nizamı, Ebu-l A'la-El Mevdudi, Hilal Yayınları, 1967, s. 76)


    Osmanlılarda Hoşgörü ve Diyalog Örnekleri



    * 600 yıl dünya siyasetine yön vermiş olan Osmanlı Devleti, bugün hemen her ülkenin yakından ilgisini çekmekte ve özellikle çokuluslu devletlerin bir tecrübe kaynağı olarak gördükleri ibret alıcı bir hüviyet taşımaktadır.

    * Onun bu kadar ilgi çekmesi, sadece Avrupa, Asya ve Afrika'da sahip olduğu geniş stratejik topraklar değil, yönetiminde çok farklı milletleri ve dinleri bir araya getirmesidir.

    * Zira Osmanlı Avrupa'sında ve Anadolu'da o günün Batılı devletlerini gerek etnik, gerekse dinî açıdan yakından ilgilendiren önemli bir nüfus bulunmaktaydı. Aslında Osmanlı Devleti'nin 624 yıllık bir ömre sahip olmasında Türk ve Müslüman olmayan bu nüfusun önemli bir yeri vardır.

    * Gerçekten de Osmanlıların kendi dinlerinden olmayan pek de azımsanamayacak bu topluluklara uyguladıkları hukuk ve hoşgörülü yönetim, Rumeli topraklarında Osmanlıların beklendiğinden daha fazla yayılmalarına ve kalmalarına zemin hazırlamıştır.

    * Nitekim İspanya'da baskı altında kalan Yahudilerin Osmanlı topraklarına getirilerek koruma altına alınması ve yerleştirilmesi, ülkedeki gayrimüslimlere hoşgörünün ve güçlü bir devlete tâbi olmanın avantajını göstermiş ve devlete bağlılıklarını artırmıştır.

    * Osmanlıların dinî müsamahası o kadar geniştir ki, başka ülkelerden kendi memleketlerine gelen gayrimüslim din adamlarına bile her türlü kolaylığı göstermekten çekinmiyorlardı.

    * Osmanlı Padişahları, Kudüs patriklerine ve Tûr-i Sînâ piskoposlarına verdikleri fermanlarla Hz. Ömer ve Salâhaddin Eyyûbî zamanlarında tâyin edilen durumu aynen kabul ettiklerini açıkça belirtmişlerdir.

    * Osmanlı Devleti, tebaasını, Müslüman olmaları hususunda zorlamadı. Eğer zorlamış olsaydı, Balkan'ları bütünüyle İslâmlaştırmak mümkündü. Tam aksine, Hıristiyan tebaa’yı sadece dinde değil, dil vb. diğer kültür unsurlarında da serbest bırakmış ve onlar, yüzyıllar süren Osmanlı hâkimiyetine rağmen bu sayede birer millet olarak devam etmişlerdir.

    * Fâtih Sultan Mehmed, 29 Mayıs 1453'de İstanbul’a girip, Ayasofya'ya kadar geldi. Âyin yapmakta olan halk, korkudan dehşete kapılarak birbirlerine sarıldılar.

    * Onlar, her şeylerini yitirecek ve yok edileceklerini sanıyorlardı. Fâtih, rahip’e, “evlerine dönmelerini; herkesin can, mal ve namusunun emniyet altına alındığını; iş ve sanatlarına devam etmelerini” söylemesini emretti. Şehrin düzenini temin etti ve halkın, Türklerle beraber kendi âdet, anane ve dinlerine göre serbestçe yaşayabileceklerini ilân etti.

    * Osmanlı Devletinin din hürriyeti konusunda gösterdiği önemli bir müsamaha misali: Sırp kralı Brankoviç'in Macar İmparatoru’na yazdığı “Osmanlı bizi güneyden, siz de kuzeyden sıkıştırıyorsunuz. Biz Hıristiyan olan sizlere itaat etmek istiyoruz. Acaba Ortodoks kiliseler konusunda nasıl bir muamelede bulunacaksınız?” sorusuna verilen cevap çok enteresandır: “Bütün Ortodoks Kiliseleri yıkılacak, yerine yeni kiliseler inşa edilecektir.” Bunun üzerine aynı heyet Fatih Sultan Mehmed'e gönderilmiştir. Fatih'in cevabı şudur: “Herkes kendi Hâlikına, kendi mabedinde ibadet etmeye devam edecektir.” Eğer bugün Kumkapı'da, özellikle Cumartesi ve Pazar günleri çan sesleri duyulurken, ikindi namazında Allahuekber sesleri yükseliyorsa, eğer Mihrimah Sultan Camii’nin hemen yanında kilise inşasına müsaade edilmişse, bu ruhun önemli bir tezahürüdür.

    * Daha da enteresanını, yine Halil İnalcık’ın neşrettiği Arnavutluk Defteri gösteriyor. Osmanlı Devleti yeni fethettiği Rumeli'de Hıristiyan veya Yahudi vasıflı insanları en yüksek makamlara getirmekte hiçbir beis görmüyor. Gayrimüslimlere, Osmanlı Devleti'nde sadrazamlık, valilik, sancakbeylik, belli yerlerde kadılık ve devlet başkanlığı dışında bütün görevler verilmiştir. Örneğin, Stockholm diplomatı bir ermenidir. Böyle önemli bir görevin bir Ermeniye verilmesi basit yaklaşımlarla izah edilemeyecek kadar derin bir anlamı vardır.(Daha geniş değerlendirmeler için bkz: Davud Aydüz, Asr-ı Saadetten Günümze Diyalog, WWW.davudaydüz.com.)

    * Tarihimizde ve kültürümüzde yaşanan ve hala yaşattığımız kültürü Avrupa daha yeni yaşamak durumundadır. Çünkü Avrupa!nın tarihi geleneğinde şu vardır: Kral hangi dinden ise halk o dine inanmak zorundadır. Bunu da Fransız yazar Jean-Paul Roux söyler. Yani Kral Protestan ise halk da Protestan olma zorundadır. Avrupada 30-40 yıl hatta daha uzun bir süre din uğrunda zulümler yaşandı. 16. v e17. Yüzyılda Almanya’da din savaşları yaşanmıştır. Bu savaş Protestan ve Katolik savaşıydı. Lutercilerle Lutere karşı gelenlerin savaşıydı. Bizim tarihimizde din savaşı diye bir savaş yoktur.

    * Görüldüğü gibi Osmanlı İmparatorluğu tarihte mükemmel bir “birlikte yaşama sistemi” kurmuştur. Osmanlı dönemi; yönetimi altında yaşamış her inançtan, her fikirden insan için bir mutluluk devridir. Altı yüzyılı aşkın bir süre Osmanlı Devleti’nin sınırları içinde yaşamış olan her kültürden, dinden ve ırktan insan barış ve huzur içinde yaşamış, hiç kimse inancından ya da kimliğinden dolayı haksızlığa uğratılmamıştır. Çünkü Osmanlı için sadece Müslüman ve Türk olan halkın rahatı ve mutluluğu değil, kendisine tabi olan her dilden ve her dinden insanın rahatı ve mutluluğu aynı şekilde önemli olmuştur. İslam ahlakının bir gereği olarak Osmanlı padişahları, kendilerinden yardım isteyenlere, hangi fikirden ya da inançtan olduklarına bakmadan, iyi amaçlar için yardım etmiş ve bunun Allah'a karşı olan sorumluluklarından biri olduğunun bilincinde davranmışlardır.

    * Avrupalı tarihçi Richard Peters İslam ahlakını büyük bir ihlasla yaşayan Osmanlıların yüzyıllar boyunca ele geçirdikleri tüm ülkelerde nasıl bir adalet örneği temsil ettiklerini de şu sözleriyle dile getirmiştir:

    * "Osmanlılar asırlar boyunca birçok millete hakim oldular, fakat onları asimile etmeye asla gayret etmediler. Onlara hürriyet verdiler ve din ve kültürlerinin yaşanmasına müsaade ettiler." Arnold, T. W, İntişar-ı İslam Tarihi (The Preaching of Islam), Çev. Halil Hamit, Ankara, 1971, s. 68-69

    * Müslümanların gayr-i müslimlere hoşgörülü davranışları konusunda batılı bir düşünür Chatfeld şunları söylemiştir: “Araplar, Türkler ve başka müslümanlar, Hristiyanlara karşı batılı milletlerin, yani Hıristiyanların uyguladıkları muamele ve gaddarlığın aynını yapmış olsalardı, bugün Doğu'da tek bir Hıristiyan kalmazdı.”

    * Bu konuda Rahip Michod'un şu sözü de ilginçtir: “İnsanlar arasında büyük merhamet kanunu demek olan dinî müsamahayı Hıristiyanlar'a ne yazık ki, Müslümanlar öğretmiştir.”

    * İçinde yaşadığımız yüzyılda insanlık tecrübesinin hoşgörü, diyalog, kültürel farklılıklara saygı ve birlikte yaşama kültürü için demokrasi çok önemlidir. Barışın evrenselliği ve kalıcılığı açısından demokrasi önemli imkânlar sunmaktadır. Türkiye’de gelişen dindarlık anlayışı ve hoşgörü kültürü bunun önemli bir göstergesidir. Bunda Osmanlıdan gelen tarihî tecrübenin de önemli katkıları vardır. Nitekim Anadolu ve Balkanlarda yüzyıllarca farklı din ve kültürler barış ve hoşgörü içinde bir arada yaşayabilmişlerdir. Dinleri şiddetin, gerilimin, aramızdaki kavganın kaynağı ve sebebi olmaktan çıkarıp ortak bir barış zemini tesis etmek istiyorsak buna, Türkiye’de yaşadığımız tecrübenin büyük katkısının olacağını düşünüyorum.
    Doç.Dr.H. Musa BAĞCI


  13. 02.Mart.2015, 15:29
    7
    Misafir

    Cevap: Hz. Peygamber, Birlikte Yaşama Ahlâkı ve Hukuku Hakkında Vaaz

    hepsi birbirinden güzel


  14. 02.Mart.2015, 15:29
    7
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
    hepsi birbirinden güzel


  15. 17.Nisan.2015, 05:31
    8
    @hmet
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 16.Mayıs.2007
    Üye No: 771
    Mesaj Sayısı: 7,758
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 10
    Bulunduğu yer: gölbaşı

    Cevap: Hz. Peygamber, Birlikte Yaşama Ahlâkı ve Hukuku Hakkında Vaaz

    Cuma hutbesi
    hz peygamber ve birlikte yaşama ahlakı

    İLİ : GENEL
    TARİH : 17.04.2015


    DÜNYA BİZE, BİZ BİRBİRİMİZE EMANETİZ!
    Kardeşlerim!
    Doğusuyla batısıyla, kuzeyiyle güneyiyle insanlık olarak hepimiz büyük bir aileyiz. Hz. Âdem ile Havva’nın çocuklarıyız. Bizi yoktan var eden, hilkatte eş, dinde kardeş kılan, hayat nimetini bizlere lütfeden Yüce Allah’ın kullarıyız. Her insan saygındır, mükerremdir, özeldir. Dili, rengi, cinsiyeti ve milliyeti ne olursa olsun her insanın canı, haysiyeti ve malı dokunulmazdır.
    Aziz Müminler!
    Rabbimiz, bizleri konuşma, görme, işitme gibi yeteneklerle donattı ve yeryüzünün imarıyla sorumlu kıldı. Bizi aynı toprağın üstünde ve aynı gök kubbenin altında bir arada ve insana yaraşır bir şekilde yaşama imtihanına tabi tuttu. İçinde yaşadığımız âlemi bize, bizi de birbirimize emanet etti.
    Böylesi ağır bir yük omuzlarımıza yüklenmişken, birlikte yaşama konusunda zaman zaman ciddi zaaflar gösterebiliyoruz. Etnik, dinî, mezhebi ve meşrebi farklılıklar, bazen çatışma nedeni olarak görülebiliyor. Farklı görüşlere tahammül ve anlayış göstermek ne yazık ki, çoğu zaman sadece dilde kalabiliyor. İnsanların birbirlerini daha az anladığını hatta bazen hiç anlayamadığını üzülerek müşahede ediyoruz. Hemen her gün, merhamet ve şefkatin yerini kin ve nefretin, dostluk ve kardeşliğin yerini düşmanlık ve husumetin, içtenlik ve samimiyetin yerini riyakârlık ve gösterişin aldığından yakınıyoruz.
    Kıymetli Kardeşlerim!
    Her aile içinde küçük ya da büyük anlaşmazlıklar olabilir. Topyekûn insanlık ailesinin de her konuda uyuşması, problemlerden uzak bir bütünlük ve birlik sergilemesi elbette mümkün ve gerçekçi değildir. Ancak çatışmanın, çekişmenin, ötekileştirmenin, ezmenin, üzmenin, hor görmenin, yok saymanın, dünyayı ve hayatı hepimize yaşanamaz kıldığı da bir gerçektir.
    Oysa birlikte huzur ve güven içinde yaşayabilmenin ahlakı ve hukuku Yüce Rabbimiz ve Efendimiz tarafından insanlığa takdim edilmiştir.Kerim Kitabımızda; “Eğer Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat verdiği şeylerde sizi imtihan etmek için ümmetlere ayırdı.” buyurulmaktadır. Böylece farklılıkların ilahi kudret ve hikmetin, imtihanın birer parçası olduğu hatırlatılmaktadır.Peki buna rağmen dünyayı daha güzel, yaşanabilir hale getirmek çok mu zor gerçekten?
    Dürüstlüğü, adaleti, sabrı ilişkilerimizin mihveri yapmak, gökdelenler inşa etmekten, şirketler kurup yönetmekten daha mı zor? Saygıyı, nezaketi, merhameti, paylaşmayı hayatımıza hakim kılmak,hayal ötesi buluşlara imza atmaktan, uzayın derinliklerinde incelemeler yapmaktan daha mı külfetli?
    Kin ve nefret duygularını, hırs ve intikam arzularını parçalamak, atomu parçacıklara ayırmaktan daha fazla mı çaba gerektiriyor? Yüreklerde sevgi, muhabbet, şefkat üretmek, kocaman fabrikalar kurup silah üretmekten daha mı masraflı ve zahmetli?
    Kıymetli Kardeşlerim!
    Efendimiz (s.a.s)’in Ensar ve Muhacir arasında tesis ettiği destansı kardeşlik hala diriliğini zihinlerimizde muhafaza etmektedir. Bu kardeşlik sevgi, saygı, yardımlaşma, dayanışma, paylaşma ve özveri temellidir.
    Geliniz, Efendimizin sahip olduğu ve ümmetine öğrettiği bu kardeşlik ve birlikte yaşama ahlakını hayatımıza ne kadar yansıtabildiğimizi hep birlikte sorgulayalım:
    Rahmet Elçisi (s.a.s), “Mümin, cana yakın kimsedir. İnsanlarla dostluk kurmayan, kendisiyle dostluk kurulamayan kimsede hayır yoktur.” buyuruyor. Peki bugün bizler, hiçbir kaygı gütmeksizin sevgi ve muhabbetle gönüllerimizi birbirimize açabiliyor muyuz? Aramızdaki kardeşlik bağlarına sımsıkı tutunabiliyor muyuz?
    Efendimiz (s.a.s), kardeşimize tebessüm etmemizin dahi sadaka olduğunu haber veriyor. Peki, bunu ne kadar yerine getirebiliyoruz? Yoksa ihtiraslarımızı önceleyerek hem kendimizi hem kardeşlerimizi böylesi bir güzellikten mahrum mu bırakıyoruz?
    Allah Resûlü (s.a.s), “Allah için size sığınan kimseye sığınak olun. Allah için isteyen kimseye verin. Sizi davet edenin davetine icabet edin. Size bir iyilik yapana karşılığını verin.” buyuruyor. Peki, zorda, darda kalanlara yalnızca Rabbimizin rızasını umarak yardım elimizi uzatabiliyor muyuz? Yoksa her bir yetimi, öksüzü, sahipsizi, yoksulu rahatımızı kaçıran bir yük olarak mı görüyoruz?
    Kardeşlerim!
    “Kendinizi beğenip temize çıkarmayın. Kimin takva üzere olduğunu O çok iyi bilir.” ayeti gereğince kendimizi hesaba çekip eksiklerimizi telafi etmeye mi çalışıyoruz? Yoksahata ve kusurlarımızı görmezden gelip, kalpler kırıp, onurlar mı çiğniyoruz?
    Aile ve akraba münasebetlerimizde, komşuluk ilişkilerimizde, arkadaşlıklarımızda, işyerlerimizde, trafikte, çarşıda, pazarda, ticaretimizde, kısacası günlük hayatın akışı içinde, çoğu zaman öfkemize yenikmi düşüyoruz?
    Kardeşlerim!
    Önümüzdeki hafta farklı bir maneviyat iklimi olan üç aylara gireceğiz. Gelecek Perşembeyi Cumaya bağlayan gece Regaip kandilini idrak edeceğiz. Regaip kandili vesilesiyle, kardeşlerimize olan rağbetimizi, sevgi ve muhabbetimizi, sadakatimizi bir kez daha gözden geçirelim. Beraberce huzur içinde yaşayabilmek adına saygı, hoşgörü, merhamet ve adalet başta olmak üzere ahlakî erdemleri hayatımıza hâkim kılmak için gayret gösterelim. Kendimize nasıl muamele edilmesini istiyorsak başkalarına da öyle muamele edelim.
    Unutmayalım ki; dünya bize, biz birbirimize emanetiz!


  16. 17.Nisan.2015, 05:31
    8
    Üye
    Cuma hutbesi
    hz peygamber ve birlikte yaşama ahlakı

    İLİ : GENEL
    TARİH : 17.04.2015


    DÜNYA BİZE, BİZ BİRBİRİMİZE EMANETİZ!
    Kardeşlerim!
    Doğusuyla batısıyla, kuzeyiyle güneyiyle insanlık olarak hepimiz büyük bir aileyiz. Hz. Âdem ile Havva’nın çocuklarıyız. Bizi yoktan var eden, hilkatte eş, dinde kardeş kılan, hayat nimetini bizlere lütfeden Yüce Allah’ın kullarıyız. Her insan saygındır, mükerremdir, özeldir. Dili, rengi, cinsiyeti ve milliyeti ne olursa olsun her insanın canı, haysiyeti ve malı dokunulmazdır.
    Aziz Müminler!
    Rabbimiz, bizleri konuşma, görme, işitme gibi yeteneklerle donattı ve yeryüzünün imarıyla sorumlu kıldı. Bizi aynı toprağın üstünde ve aynı gök kubbenin altında bir arada ve insana yaraşır bir şekilde yaşama imtihanına tabi tuttu. İçinde yaşadığımız âlemi bize, bizi de birbirimize emanet etti.
    Böylesi ağır bir yük omuzlarımıza yüklenmişken, birlikte yaşama konusunda zaman zaman ciddi zaaflar gösterebiliyoruz. Etnik, dinî, mezhebi ve meşrebi farklılıklar, bazen çatışma nedeni olarak görülebiliyor. Farklı görüşlere tahammül ve anlayış göstermek ne yazık ki, çoğu zaman sadece dilde kalabiliyor. İnsanların birbirlerini daha az anladığını hatta bazen hiç anlayamadığını üzülerek müşahede ediyoruz. Hemen her gün, merhamet ve şefkatin yerini kin ve nefretin, dostluk ve kardeşliğin yerini düşmanlık ve husumetin, içtenlik ve samimiyetin yerini riyakârlık ve gösterişin aldığından yakınıyoruz.
    Kıymetli Kardeşlerim!
    Her aile içinde küçük ya da büyük anlaşmazlıklar olabilir. Topyekûn insanlık ailesinin de her konuda uyuşması, problemlerden uzak bir bütünlük ve birlik sergilemesi elbette mümkün ve gerçekçi değildir. Ancak çatışmanın, çekişmenin, ötekileştirmenin, ezmenin, üzmenin, hor görmenin, yok saymanın, dünyayı ve hayatı hepimize yaşanamaz kıldığı da bir gerçektir.
    Oysa birlikte huzur ve güven içinde yaşayabilmenin ahlakı ve hukuku Yüce Rabbimiz ve Efendimiz tarafından insanlığa takdim edilmiştir.Kerim Kitabımızda; “Eğer Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat verdiği şeylerde sizi imtihan etmek için ümmetlere ayırdı.” buyurulmaktadır. Böylece farklılıkların ilahi kudret ve hikmetin, imtihanın birer parçası olduğu hatırlatılmaktadır.Peki buna rağmen dünyayı daha güzel, yaşanabilir hale getirmek çok mu zor gerçekten?
    Dürüstlüğü, adaleti, sabrı ilişkilerimizin mihveri yapmak, gökdelenler inşa etmekten, şirketler kurup yönetmekten daha mı zor? Saygıyı, nezaketi, merhameti, paylaşmayı hayatımıza hakim kılmak,hayal ötesi buluşlara imza atmaktan, uzayın derinliklerinde incelemeler yapmaktan daha mı külfetli?
    Kin ve nefret duygularını, hırs ve intikam arzularını parçalamak, atomu parçacıklara ayırmaktan daha fazla mı çaba gerektiriyor? Yüreklerde sevgi, muhabbet, şefkat üretmek, kocaman fabrikalar kurup silah üretmekten daha mı masraflı ve zahmetli?
    Kıymetli Kardeşlerim!
    Efendimiz (s.a.s)’in Ensar ve Muhacir arasında tesis ettiği destansı kardeşlik hala diriliğini zihinlerimizde muhafaza etmektedir. Bu kardeşlik sevgi, saygı, yardımlaşma, dayanışma, paylaşma ve özveri temellidir.
    Geliniz, Efendimizin sahip olduğu ve ümmetine öğrettiği bu kardeşlik ve birlikte yaşama ahlakını hayatımıza ne kadar yansıtabildiğimizi hep birlikte sorgulayalım:
    Rahmet Elçisi (s.a.s), “Mümin, cana yakın kimsedir. İnsanlarla dostluk kurmayan, kendisiyle dostluk kurulamayan kimsede hayır yoktur.” buyuruyor. Peki bugün bizler, hiçbir kaygı gütmeksizin sevgi ve muhabbetle gönüllerimizi birbirimize açabiliyor muyuz? Aramızdaki kardeşlik bağlarına sımsıkı tutunabiliyor muyuz?
    Efendimiz (s.a.s), kardeşimize tebessüm etmemizin dahi sadaka olduğunu haber veriyor. Peki, bunu ne kadar yerine getirebiliyoruz? Yoksa ihtiraslarımızı önceleyerek hem kendimizi hem kardeşlerimizi böylesi bir güzellikten mahrum mu bırakıyoruz?
    Allah Resûlü (s.a.s), “Allah için size sığınan kimseye sığınak olun. Allah için isteyen kimseye verin. Sizi davet edenin davetine icabet edin. Size bir iyilik yapana karşılığını verin.” buyuruyor. Peki, zorda, darda kalanlara yalnızca Rabbimizin rızasını umarak yardım elimizi uzatabiliyor muyuz? Yoksa her bir yetimi, öksüzü, sahipsizi, yoksulu rahatımızı kaçıran bir yük olarak mı görüyoruz?
    Kardeşlerim!
    “Kendinizi beğenip temize çıkarmayın. Kimin takva üzere olduğunu O çok iyi bilir.” ayeti gereğince kendimizi hesaba çekip eksiklerimizi telafi etmeye mi çalışıyoruz? Yoksahata ve kusurlarımızı görmezden gelip, kalpler kırıp, onurlar mı çiğniyoruz?
    Aile ve akraba münasebetlerimizde, komşuluk ilişkilerimizde, arkadaşlıklarımızda, işyerlerimizde, trafikte, çarşıda, pazarda, ticaretimizde, kısacası günlük hayatın akışı içinde, çoğu zaman öfkemize yenikmi düşüyoruz?
    Kardeşlerim!
    Önümüzdeki hafta farklı bir maneviyat iklimi olan üç aylara gireceğiz. Gelecek Perşembeyi Cumaya bağlayan gece Regaip kandilini idrak edeceğiz. Regaip kandili vesilesiyle, kardeşlerimize olan rağbetimizi, sevgi ve muhabbetimizi, sadakatimizi bir kez daha gözden geçirelim. Beraberce huzur içinde yaşayabilmek adına saygı, hoşgörü, merhamet ve adalet başta olmak üzere ahlakî erdemleri hayatımıza hâkim kılmak için gayret gösterelim. Kendimize nasıl muamele edilmesini istiyorsak başkalarına da öyle muamele edelim.
    Unutmayalım ki; dünya bize, biz birbirimize emanetiz!





+ Yorum Gönder