Konusunu Oylayın.: Kuran'da geçen kalp hakkında sorum var

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Kuran'da geçen kalp hakkında sorum var
  1. 27.Ağustos.2014, 20:31
    1
    SeytanaAldanma
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 19.Temmuz.2012
    Üye No: 96988
    Mesaj Sayısı: 70
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 1

    Kuran'da geçen kalp hakkında sorum var






    Kuran'da geçen kalp hakkında sorum var Mumsema Kuranda kalpleri var ama düşünmezler geçiyor ateistlerin sayfasında gordum ve kafam karıştı ben araştırdım cevap buldum ama kafam karıştı neden boyle geçiyor Kuranda ben kendım soyle anladım açıklayayım Allah bizlere Kalbimizle düşünmemizi istiyor gönlümüzle düşünmemizi istiyor ki aklımızıda dogru kullanarak dogru yolu bulabilelim ama bnm kafam karıştı gözleri görmez kulakları işitmezden sonra kalpleri anlamaz diyor diğer 2 si gerçek anlam bu mecaz anlam olmaz gibi bana yardım edermisiniz arkadaşlar


  2. 27.Ağustos.2014, 20:31
    1



    Kuranda kalpleri var ama düşünmezler geçiyor ateistlerin sayfasında gordum ve kafam karıştı ben araştırdım cevap buldum ama kafam karıştı neden boyle geçiyor Kuranda ben kendım soyle anladım açıklayayım Allah bizlere Kalbimizle düşünmemizi istiyor gönlümüzle düşünmemizi istiyor ki aklımızıda dogru kullanarak dogru yolu bulabilelim ama bnm kafam karıştı gözleri görmez kulakları işitmezden sonra kalpleri anlamaz diyor diğer 2 si gerçek anlam bu mecaz anlam olmaz gibi bana yardım edermisiniz arkadaşlar


    Benzer Konular

    - Kuran'da geçen kelimeler

    - İnernetten kuran-ı kerim programı indirdm ama bununla ilgili bir kaç sorum

    - Kuran’da Temel Kavramlar: Kalp, Akıl ve Zeka

    - Kafamda geçen şekiller ve düşünceler hakkında sorum var.

    - Size geçen kurban başından geçen bir olay hakkında soru soracağım eğer cevaplarsanız sevinirim.

  3. 27.Ağustos.2014, 20:35
    2
    mum
    Administrator

    Profili:
    mum
    Üyelik Tarihi: 20.Ocak.2007
    Üye No: 2
    Mesaj Sayısı: 6,094
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 10

    Cevap: Kuran'da geçen kalp hakkında sorum var




    Araf Süresi 179. Ayetin Tefsiri

    “Andolsun ki, cehennem için de birçok cin ve insan yarattık; onların kalpleri vardır ama anlamazlar; gözleri vardır ama görmezler; kulakları vardır ama işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibi, hattâ daha da sapıktırlar. İşte bunlar gafillerdir.”




    Evet biz insanlardan ve cinlerden pek çoğunu cehennemlik ettik, cehennemlik kıldık diyor Rabbimiz. Gerek cinlerden gerek in-sanlardan nicelerini cehennem için yarattık diyor. Bu ifade Rabbimi-zin insanlar ve cinlerden pek çoğunu zorla cehenneme sokacağı anlamına gelmemektedir. Aksine önceki âyetlerde insanlar ve cinleri cennete zorladığını görmüştük. Daha yaratılış öncesi kendilerinden mîsâk alarak, sonra fıtratlarını bu mîsâka zorlayacak biçimde yoğurarak, sonra bu mîsâkı hatırlatıcı yığınlarla görsel ve işitsel âyetler göndererek kullarının cennetinden yana olduğunu anlatmıştı Rabbimiz.



    Ama bakın burada biz onların pek çoğunu cehennem için ektik diyor. Bunun mânâsı bütün lehlerinde hazırlanmış şartlara rağmen bu insanlardan ve cinlerden pek çoğunun cehennemi tercih edecekleri anlatılıyor. Pek çoğunun iradelerini ve seçimlerini cehennemden yana kullanacakları anlatılıyor. Bu ifade tıpkı sûrenin önceki bölümlerinde geçti.

    “Onların çoğunda ahde bağlılık görmedik, çoğunu fâsık kimseler olarak bulduk.”

    (A’râf 102)



    Evet daha önce helâk edilen toplumları anlatırken Rabbimiz biz onların ekserisini bir ahd üzerine bulamadık buyurmaktadır. Yâni onları o ilk mîsâklarına riâyet eder bulamadık diyordu. Onların ilk mîsâk ahdini unutup yalanladıklarını anlatıyordu. Yâni az önce ifade edilen Galu belâdaki o ilk mîsâk ahdine pek çoğunun sadık kalmadıklarını ekserisini bu konuda fâsık bulduk diyor Rabbimiz. Söze sadâkatleri yok adamların. O Rablerine ilk verdikleri sözlerine sadâkatleri yok. Gerek Rablerinin kendileri için kâinatta yarattığı meşhûd âyetleri, gerek peygamberleri vasıtasıyla kendilerine gönderdiği âyetler, gerekse kendi içlerinde kendi enfüslerinde Cenâb-ı Hakkın kendilerine gösterdiği âyetler onları hakka dâvet ediyordu. Tüm bu âyetler onların hayatlarının yanlışlığını ortaya koyuyordu. Ama onların çoğunu fâsık-lardan bulduk diyor Rabbimiz.



    Peki acaba bunun sebebi neymiş? Niye bu insanların pek çoğu fâsıkmış? Veya niye bunların pek çoğu cehenneme gidecekmiş? Bakın bunun sebebini şöyle anlatıyor Rabbimiz.



    Onların kalpleri vardır onunla fıkıh etmezler, anlamak, kavramak istemezler. Kalplerini kullanmak istemiyorlar. Kalplerinin fonksiyonuna izin vermiyorlar, kalplerini çalıştırmak ve kullanmak istemiyorlar. Allah’ın kendilerine anlamak kavramak ve değişmek için verdiği kalpleri üzerinde baskı kurmaya çalışıyorlar. Kalplerinin Allah âyetleriyle karşı karşıya gelmesine izin vermiyorlar. Kalplerinin dışa açılan iki penceresi olan gözlerini ve kulaklarını Allah âyetlerinden uzak tutmaya çalışıyorlar. Kalplerini Allah âyetlerinden saklamaya uzak tutmaya çalışıyorlar. Allah âyetlerinin üzerlerini örterek kalplerinden saklamaya çalışıyorlar. Allah âyetlerini gündemlerinden düşürerek kalpleriyle temasını engellemeye çalışıyorlar.



    Hasbel kader eğer istemedikleri halde günün birinde kalpleri Allah’ın görsel ve işitsel âyetleriyle karşı karşıya gelmişse o zaman da kalplerinin o âyetlerle değişmesine, o âyetlerden etkilenip tavır almasına izin vermiyorlar. Halbuki o kalplerini onlara bunun için vermişti Allah. Onları da herkes gibi insan yaratmıştı. Herkes gibi onlara da kalp vermişti Allah. Kalpleri vardı onların.



    Kalp değişme özelliği demektir. İnkılap da oradan gelir. Değişerek altüst olan demektir. Kalp değişen, değişme özelliğine sahip olan demektir. Evet Allah onlara böyle bir potansiyele sahip kalpler vermişti. Ama bunlar bu kalplerini kullanmak istememişlerdir. Âdeta kalplerine baskı uygulamışlar, kalplerinin anlamasına, kavramasına ve değişmesine izin vermemişlerdir.



    Meselâ İslâm tarihinde anlatılır Allah’ın kendilerine kalp verdiği kâfirler, müşrikler Mekke’de zaman zaman gelip Rasûlullah’ı dinli-yorlar, dinledikleri Allah âyetleriyle kalpleri etkileniyor ama onu ber-taraf etmeye kalplerinin etkilenmesi üzerine âdeta baskı uygulamaya çalışıyorlardı. Kalplerinin sesini duymamaya, bastırmaya çalışıyor-lardı. Hem kendilerini tutamayarak inkar ettikleri peygamberi din-lemeye gidiyorlardı hem de dinledikleri Allah âyetleri karşısında etki-lenen kalplerini bastırmaya bu etkinin devamına izin vermemeye ça-lışıyorlardı. Allah âyetlerinin kalplerinde meydana getirdiği etkiyi sile-bilmek için ellerinden gelen her şeyi yapmaya çalışıyorlardı. Kalple-rinin sesine rağmen avazlarının çıktığı kadar ağızlarıyla küfrediyorlar, ağızlarıyla, tavırlarıyla, hayatlarıyla kalplerinin sesini bastırmaya çalışıyorlardı.



    Meselâ onların en büyüğü olan Velid bin Muğîre bir gün gelip Allah’ın Resûlünü dinler. Karşı karşıya geldiği Kur’an âyetlerinden kalbi o kadar etkilenir ki bu âyetler karşısında ne diyeceğini şaşırır. Vallahi bu ne sihirdir, ne şiirdir, ne kehanettir ne de başka biri der. İş-te bu sözler onun kalbinin sesleriydi ve imanın ilk kıvılcımlarıydı. Kalbi bu etkinin ilk ışıklarını dışa yansıtmaya başlarken Ebu cehil devreye girer ve ey Velid kavmini düşün, bizleri düşün, sana vereceğimiz hediyeleri düşün, paracıkları düşün diyerek Kur’an âyetlerinin onun kalbinde meydana getirdiği etkiyi silmeye ve kalbinin sesini bastırmaya çalışınca o da kalbinin sesine muhalefet ederek veya kalbinin üzerine baskı uygulayarak diliyle Kur’an’ın bir beşer sözü olduğunu söyleyiveriyor.



    İşte bu adam âyetlerle etkilenen, âyetlerle değişmeye başlayan kalbinin sesini duymayarak, kalbinin bu fonksiyonuna izin vermeyerek onun üzerinde baskı uygulamaya en güzel bir örnektir. Bırakıverseydi kalbini mutlaka iman edecekti. Çünkü o kalbin böyle bir potansiyel özelliği vardı. Çünkü kalp fıtratıyla ilgi kurduğu andan itibaren bundan başka bir şey yapmayacaktır yapamayacaktır. Hattâ yeryüzünün en büyük tâğutlarından birisi olan Firavun bile huzurunda Mûsâ (a.s)’ın gösterdiği iki âyet karşısında kalbinin etkilenip imânâ hazırlanırken çevresindekilerin buna engel olduğunu biliyoruz.



    Evet demek ki bunların cehenneme gidişlerinin sebebi buymuş. Değilse Allah’ın kimseye bir kastı bir düşmanlığı yoktur. Adamlar Allah’ın kendilerine verdiği kalplerini kullanmak istemiyorlarmış. Halbuki Kur’an’ı anlamanın merkeziydi bu kalpler. Bu kalplerini kullanacaklar, onunla fıkhedecekler, anlayacaklar ve beyinsizler gibi olmayacaklardı. Akılsız ve beyinsizler gibi sadece atalarını taklid etmeyeceklerdi. Kitap sünnet bilgisinden mahrum bir vaziyette hep atalarının, şeytanların ve hevâlarının peşine takılmayacaklardı. Hep onların şirkleri üzerine, onların yanlışları üzerine hayatlarını bina etmeye kalkışmayacaklardı. Atalarımızı bir demokratik sistem üzerinde bulduk. Nasıl olsa onlar kesin doğrudur diyerek bunun tartışılmasını bile caiz görmeyerek onların izi üzerinde gitmeyeceklerdi. Halbuki onları insan yaratmıştı Allah. Akıl ve kalp vermişti onlara ama onlar bunu kullanmak istememişler. Başka?

    Onların gözleri vardır, ama görmezler. Gözleri vardır ama onunla hakkı görmezler, hakikati görmezler, Allah’ın âyetlerini görmezler. Allah’ın enfüs ve afakta yarattığı âyetlerini görmezler. Meşhud ve metluv âyetleri görmezler. Lâkin Allah’ın mü’minlere verdiği gözler bunlarda da vardır. İnsan olarak gözlerden bunlar da mahrum değildirler. Ama onlar mü’minler gibi onlarla o gözlerle basîr değiller. Onlarla basîret yapmıyorlar, etraflarında cereyan eden hadiseleri, eşyanın hakikatini ve kâinattaki Rahmânın âyetlerini görmek istemiyorlar. Gözlerini Allah’ın âyetleri üzerine teksif etmiyorlar, Allah’ın âyetlerinin üzerini örtüp gözlerinden saklamaya çalışıyorlar. İşaret levhalarını örtüp öyle yaşamaya gayret ediyorlar.



    Meselâ Mekke’de yanı başlarında zuhur eden İslâm gerçeğini, aralarında, gözlerinin önünde dolaşan peygamber gerçeğini görmek istemiyorlar. Gözlerinin önünde sırtlanları sırtlanlıkta bin misli geride bırakmış, bilgisiz ve barbar insanların tanıştıkları İslâm sayesinde bir anda nasıl melekleştiklerini görmek istemiyorlar.



    Veya meselâ yeryüzü zâlimlerinin müstekbirlerinin başkalarının malını yiyebilmek için kan emmeye koştukları, doyumsuz mideleri için binlerce insanın kanına girdikleri şu günlerde mü’minlerin kendi mallarına kendi yiyeceklerine bile el uzatmayarak oruç tutmalarını görmek istemiyorlar. Görüyorlar belki ama gözlerine baskı uygulu-yorlar. Gözlerinin fonksiyonuna izin vermiyorlar. Gözleriyle gördüklerini dilleriyle inkar etmeye çalışıyorlar. Neden yapıyorlar bunu? Çünkü hayatlarının değişmesini istemiyorlar, rahatlarının kaçmasını istemi-yorlar.



    İstiyorlar ki bir kısım gerçeklerle yüz yüze gelip rahatları bozulmasın. İstiyorlar ki hevâ ve heveslerine göre bir hayat yaşasınlar. İstiyorlar ki hayatlarında bir sınır, bir kayıt olmasın. Kendileri Allah’ı hatırlatacak, kulluğu hatırlatacak, Allah’a verdikleri mîsâkı hatırlatacak, huzurlarını kaçıracak hiç bir âyeti görmek istemiyorlar.



    Kulakları vardır ama onlarla duymuyorlar. Allah kendilerine kulaklar vermiştir ama onlar bu kulaklarını hakkı duymada, Allah’ın âyetlerini duyup dinlemede, etraflarında kendilerini uyaran yığınlarca âyetlerin uyarılarına kulak vermede kullanmıyorlar. Kendilerini cenne



    te götürecek kendi lehlerinde sonuçlar doğuracak uyarıcıları duymuyorlar. Kulaklarını kendi lehlerinde kullanmıyorlar. Kulaklarını kul-lanmayarak cehennemlerini hazırlıyorlar. Aslında diğer insanlar gibi mü’minler gibi bunlar da duyuyorlar ama duymazdan geliyorlar. İnkar ettikleri için, reddettikleri için sanki hiç duymamış gibi bir tavır takı-nıyorlar. Hani “aklı namazda olmayanın kulağı ezanda olmaz” diye bir söz vardır. Bunların da akılları imanda olmadığı için akılları gereğini yapma niyetinde olmadığı için duyuyorlar ama sanki duymuyorlar. Allah’ın kendilerine verdiği bu işitme nimetine de baskı uyguluyorlar.

    İşte bunlar hayvanlar gibidirler. Belki hayvanlardan daha aşağı bir konumdadırlar. Hidâyet açısından, yola ulaşma açısından, yol bulma açısından, cennete ulaşma açısından bunlar belki hayvanlardan daha aşağı ve daha sapıklık içindedirler. Çünkü hayvanlar insanlar gibi yaratılmamışlardır. Allah hayvanlara akıl fikir vermemiştir. Hayvanlar kendilerine verilen iç güdüleri vasıtasıyla yollarını bulabiliyorlar, iç güdüleri sayesinde ne yapacaklarını, nasıl hareket edeceklerini bilebiliyorlar ve hareketlerini ona göre ayarlıyorlar. İradeleri de olmadığı için Rabbimiz kendilerine nasıl bir fonksiyon, nasıl bir görev yüklemişse mutlaka onun dışına çıkamıyor ve onu yerine getiriyorlar.



    Halbuki bu insanlar hayvanlar gibi yaratılmamışlardır. Allah hayvanlardan farklı olarak kendilerine akıl vermiş, irade vermiştir. Ama bunlar Allah’ın kendilerine verdiği bu nimetleri kullanmadıkları için bunlar hayvanların da aşağısına yuvarlanmışlardır. Çünkü Rab-bimizin kendilerine verdiği bu özellikler onları hayvanlardan ayıran özelliklerdi. Kendilerini hayvanlardan ayıran bu özelliklerini kullan-madıkları için insanlıklarını kaybedip hayvanlardan daha aşağı bir noktaya düşmüşlerdir.



    Evet onlar hayvanlar gibidirler hattâ bilâkis yolca onlardan daha aşağıdırlar diyor Rabbimiz. İlk bakışta bunların hayvanlardan hiç



    bir farklarının olmadığını görürsünüz. Çünkü hayvanlar yerler, onlar da yerler. Hayvanlar içerler, onlarda içerler. Hayvanların cinsel ilişkileri vardır, onların da vardır. Onlar da gelirler giderler, bunlar da gelip giderler. Onlar da yatar uyurlar, bunlar da yatıp uyurlar, hayvanlar nasıl doyduklarını bilmeden yerler içerlerse bunlar da tıpkı hayvanlar gibi doyumsuzdurlar. Hayvanlar belli bir miktar yerler bitirirler ama bu kâfirler kendilerini sonu gelmez bir doyumsuzluğa kaptırmış insan-lardırlar. Milyonlar yetmez, milyarlar yetmez, trilyonlar yetmez bunlara. Tüm dünyayı verseniz yine de doyumsuzdur adamlar.



    Bu insanlar üzerinde Kur’an’ın beyanları ışığında biraz daha derin düşündüğümüz zaman hayvanlardan daha şaşkın, hayvanlardan daha ne yapacaklarını bilmez bir durumda olduklarını görürüz. Çünkü az evvel de ifade ettiğimiz gibi hayvanlar Allah’ın kendilerine yerleştirdiği fıtrî yasalar yardımıyla bazı şeyleri bilebilmektedirler. Meselâ her hayvan kendi cinsiyle çiftleşmesi gerektiğini bilmektedir. Hiç bir hayvanın kendi cinsinin dışında başka bir hayvanla çiftleştiği görülmemiştir.



    Meselâ Rabbimiz Nahl sûresinde anlatıyor arıya vahy etmiştir de arı nasıl bal yapacağını bilmektedir. Hangi yollardan çiçeklere gideceğini, balı nereye getirip yerleştireceğini bilmektedir. Hayvanlar pek çok konuda ne yapacaklarını bildikleri halde bu kâfirler onlar ka-dar ne yapacaklarını, nasıl hareket edeceklerini, Allah’ın kendilerini ne için yarattığını, kendilerine nasıl bir görev verdiğini, hayatlarını na-sıl düzenleyeceklerini bilmemektedirler.



    Onun içindir ki her gün kâfirlerin hayatları değişmektedir. Hayatlarında değişmez Allah yasaları olmadığı için bugün iyi gördüklerini yarın kötü görmekte ve her an değiştirmektedirler. Ne yapacaklarını bilmemekte ve büyük bir sapıklık ve şaşkınlık içinde bocalayıp dur-maktadırlar.
    Ali Küçük - Besair-ul Kuran


  4. 27.Ağustos.2014, 20:35
    2
    mum
    Administrator



    Araf Süresi 179. Ayetin Tefsiri

    “Andolsun ki, cehennem için de birçok cin ve insan yarattık; onların kalpleri vardır ama anlamazlar; gözleri vardır ama görmezler; kulakları vardır ama işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibi, hattâ daha da sapıktırlar. İşte bunlar gafillerdir.”




    Evet biz insanlardan ve cinlerden pek çoğunu cehennemlik ettik, cehennemlik kıldık diyor Rabbimiz. Gerek cinlerden gerek in-sanlardan nicelerini cehennem için yarattık diyor. Bu ifade Rabbimi-zin insanlar ve cinlerden pek çoğunu zorla cehenneme sokacağı anlamına gelmemektedir. Aksine önceki âyetlerde insanlar ve cinleri cennete zorladığını görmüştük. Daha yaratılış öncesi kendilerinden mîsâk alarak, sonra fıtratlarını bu mîsâka zorlayacak biçimde yoğurarak, sonra bu mîsâkı hatırlatıcı yığınlarla görsel ve işitsel âyetler göndererek kullarının cennetinden yana olduğunu anlatmıştı Rabbimiz.



    Ama bakın burada biz onların pek çoğunu cehennem için ektik diyor. Bunun mânâsı bütün lehlerinde hazırlanmış şartlara rağmen bu insanlardan ve cinlerden pek çoğunun cehennemi tercih edecekleri anlatılıyor. Pek çoğunun iradelerini ve seçimlerini cehennemden yana kullanacakları anlatılıyor. Bu ifade tıpkı sûrenin önceki bölümlerinde geçti.

    “Onların çoğunda ahde bağlılık görmedik, çoğunu fâsık kimseler olarak bulduk.”

    (A’râf 102)



    Evet daha önce helâk edilen toplumları anlatırken Rabbimiz biz onların ekserisini bir ahd üzerine bulamadık buyurmaktadır. Yâni onları o ilk mîsâklarına riâyet eder bulamadık diyordu. Onların ilk mîsâk ahdini unutup yalanladıklarını anlatıyordu. Yâni az önce ifade edilen Galu belâdaki o ilk mîsâk ahdine pek çoğunun sadık kalmadıklarını ekserisini bu konuda fâsık bulduk diyor Rabbimiz. Söze sadâkatleri yok adamların. O Rablerine ilk verdikleri sözlerine sadâkatleri yok. Gerek Rablerinin kendileri için kâinatta yarattığı meşhûd âyetleri, gerek peygamberleri vasıtasıyla kendilerine gönderdiği âyetler, gerekse kendi içlerinde kendi enfüslerinde Cenâb-ı Hakkın kendilerine gösterdiği âyetler onları hakka dâvet ediyordu. Tüm bu âyetler onların hayatlarının yanlışlığını ortaya koyuyordu. Ama onların çoğunu fâsık-lardan bulduk diyor Rabbimiz.



    Peki acaba bunun sebebi neymiş? Niye bu insanların pek çoğu fâsıkmış? Veya niye bunların pek çoğu cehenneme gidecekmiş? Bakın bunun sebebini şöyle anlatıyor Rabbimiz.



    Onların kalpleri vardır onunla fıkıh etmezler, anlamak, kavramak istemezler. Kalplerini kullanmak istemiyorlar. Kalplerinin fonksiyonuna izin vermiyorlar, kalplerini çalıştırmak ve kullanmak istemiyorlar. Allah’ın kendilerine anlamak kavramak ve değişmek için verdiği kalpleri üzerinde baskı kurmaya çalışıyorlar. Kalplerinin Allah âyetleriyle karşı karşıya gelmesine izin vermiyorlar. Kalplerinin dışa açılan iki penceresi olan gözlerini ve kulaklarını Allah âyetlerinden uzak tutmaya çalışıyorlar. Kalplerini Allah âyetlerinden saklamaya uzak tutmaya çalışıyorlar. Allah âyetlerinin üzerlerini örterek kalplerinden saklamaya çalışıyorlar. Allah âyetlerini gündemlerinden düşürerek kalpleriyle temasını engellemeye çalışıyorlar.



    Hasbel kader eğer istemedikleri halde günün birinde kalpleri Allah’ın görsel ve işitsel âyetleriyle karşı karşıya gelmişse o zaman da kalplerinin o âyetlerle değişmesine, o âyetlerden etkilenip tavır almasına izin vermiyorlar. Halbuki o kalplerini onlara bunun için vermişti Allah. Onları da herkes gibi insan yaratmıştı. Herkes gibi onlara da kalp vermişti Allah. Kalpleri vardı onların.



    Kalp değişme özelliği demektir. İnkılap da oradan gelir. Değişerek altüst olan demektir. Kalp değişen, değişme özelliğine sahip olan demektir. Evet Allah onlara böyle bir potansiyele sahip kalpler vermişti. Ama bunlar bu kalplerini kullanmak istememişlerdir. Âdeta kalplerine baskı uygulamışlar, kalplerinin anlamasına, kavramasına ve değişmesine izin vermemişlerdir.



    Meselâ İslâm tarihinde anlatılır Allah’ın kendilerine kalp verdiği kâfirler, müşrikler Mekke’de zaman zaman gelip Rasûlullah’ı dinli-yorlar, dinledikleri Allah âyetleriyle kalpleri etkileniyor ama onu ber-taraf etmeye kalplerinin etkilenmesi üzerine âdeta baskı uygulamaya çalışıyorlardı. Kalplerinin sesini duymamaya, bastırmaya çalışıyor-lardı. Hem kendilerini tutamayarak inkar ettikleri peygamberi din-lemeye gidiyorlardı hem de dinledikleri Allah âyetleri karşısında etki-lenen kalplerini bastırmaya bu etkinin devamına izin vermemeye ça-lışıyorlardı. Allah âyetlerinin kalplerinde meydana getirdiği etkiyi sile-bilmek için ellerinden gelen her şeyi yapmaya çalışıyorlardı. Kalple-rinin sesine rağmen avazlarının çıktığı kadar ağızlarıyla küfrediyorlar, ağızlarıyla, tavırlarıyla, hayatlarıyla kalplerinin sesini bastırmaya çalışıyorlardı.



    Meselâ onların en büyüğü olan Velid bin Muğîre bir gün gelip Allah’ın Resûlünü dinler. Karşı karşıya geldiği Kur’an âyetlerinden kalbi o kadar etkilenir ki bu âyetler karşısında ne diyeceğini şaşırır. Vallahi bu ne sihirdir, ne şiirdir, ne kehanettir ne de başka biri der. İş-te bu sözler onun kalbinin sesleriydi ve imanın ilk kıvılcımlarıydı. Kalbi bu etkinin ilk ışıklarını dışa yansıtmaya başlarken Ebu cehil devreye girer ve ey Velid kavmini düşün, bizleri düşün, sana vereceğimiz hediyeleri düşün, paracıkları düşün diyerek Kur’an âyetlerinin onun kalbinde meydana getirdiği etkiyi silmeye ve kalbinin sesini bastırmaya çalışınca o da kalbinin sesine muhalefet ederek veya kalbinin üzerine baskı uygulayarak diliyle Kur’an’ın bir beşer sözü olduğunu söyleyiveriyor.



    İşte bu adam âyetlerle etkilenen, âyetlerle değişmeye başlayan kalbinin sesini duymayarak, kalbinin bu fonksiyonuna izin vermeyerek onun üzerinde baskı uygulamaya en güzel bir örnektir. Bırakıverseydi kalbini mutlaka iman edecekti. Çünkü o kalbin böyle bir potansiyel özelliği vardı. Çünkü kalp fıtratıyla ilgi kurduğu andan itibaren bundan başka bir şey yapmayacaktır yapamayacaktır. Hattâ yeryüzünün en büyük tâğutlarından birisi olan Firavun bile huzurunda Mûsâ (a.s)’ın gösterdiği iki âyet karşısında kalbinin etkilenip imânâ hazırlanırken çevresindekilerin buna engel olduğunu biliyoruz.



    Evet demek ki bunların cehenneme gidişlerinin sebebi buymuş. Değilse Allah’ın kimseye bir kastı bir düşmanlığı yoktur. Adamlar Allah’ın kendilerine verdiği kalplerini kullanmak istemiyorlarmış. Halbuki Kur’an’ı anlamanın merkeziydi bu kalpler. Bu kalplerini kullanacaklar, onunla fıkhedecekler, anlayacaklar ve beyinsizler gibi olmayacaklardı. Akılsız ve beyinsizler gibi sadece atalarını taklid etmeyeceklerdi. Kitap sünnet bilgisinden mahrum bir vaziyette hep atalarının, şeytanların ve hevâlarının peşine takılmayacaklardı. Hep onların şirkleri üzerine, onların yanlışları üzerine hayatlarını bina etmeye kalkışmayacaklardı. Atalarımızı bir demokratik sistem üzerinde bulduk. Nasıl olsa onlar kesin doğrudur diyerek bunun tartışılmasını bile caiz görmeyerek onların izi üzerinde gitmeyeceklerdi. Halbuki onları insan yaratmıştı Allah. Akıl ve kalp vermişti onlara ama onlar bunu kullanmak istememişler. Başka?

    Onların gözleri vardır, ama görmezler. Gözleri vardır ama onunla hakkı görmezler, hakikati görmezler, Allah’ın âyetlerini görmezler. Allah’ın enfüs ve afakta yarattığı âyetlerini görmezler. Meşhud ve metluv âyetleri görmezler. Lâkin Allah’ın mü’minlere verdiği gözler bunlarda da vardır. İnsan olarak gözlerden bunlar da mahrum değildirler. Ama onlar mü’minler gibi onlarla o gözlerle basîr değiller. Onlarla basîret yapmıyorlar, etraflarında cereyan eden hadiseleri, eşyanın hakikatini ve kâinattaki Rahmânın âyetlerini görmek istemiyorlar. Gözlerini Allah’ın âyetleri üzerine teksif etmiyorlar, Allah’ın âyetlerinin üzerini örtüp gözlerinden saklamaya çalışıyorlar. İşaret levhalarını örtüp öyle yaşamaya gayret ediyorlar.



    Meselâ Mekke’de yanı başlarında zuhur eden İslâm gerçeğini, aralarında, gözlerinin önünde dolaşan peygamber gerçeğini görmek istemiyorlar. Gözlerinin önünde sırtlanları sırtlanlıkta bin misli geride bırakmış, bilgisiz ve barbar insanların tanıştıkları İslâm sayesinde bir anda nasıl melekleştiklerini görmek istemiyorlar.



    Veya meselâ yeryüzü zâlimlerinin müstekbirlerinin başkalarının malını yiyebilmek için kan emmeye koştukları, doyumsuz mideleri için binlerce insanın kanına girdikleri şu günlerde mü’minlerin kendi mallarına kendi yiyeceklerine bile el uzatmayarak oruç tutmalarını görmek istemiyorlar. Görüyorlar belki ama gözlerine baskı uygulu-yorlar. Gözlerinin fonksiyonuna izin vermiyorlar. Gözleriyle gördüklerini dilleriyle inkar etmeye çalışıyorlar. Neden yapıyorlar bunu? Çünkü hayatlarının değişmesini istemiyorlar, rahatlarının kaçmasını istemi-yorlar.



    İstiyorlar ki bir kısım gerçeklerle yüz yüze gelip rahatları bozulmasın. İstiyorlar ki hevâ ve heveslerine göre bir hayat yaşasınlar. İstiyorlar ki hayatlarında bir sınır, bir kayıt olmasın. Kendileri Allah’ı hatırlatacak, kulluğu hatırlatacak, Allah’a verdikleri mîsâkı hatırlatacak, huzurlarını kaçıracak hiç bir âyeti görmek istemiyorlar.



    Kulakları vardır ama onlarla duymuyorlar. Allah kendilerine kulaklar vermiştir ama onlar bu kulaklarını hakkı duymada, Allah’ın âyetlerini duyup dinlemede, etraflarında kendilerini uyaran yığınlarca âyetlerin uyarılarına kulak vermede kullanmıyorlar. Kendilerini cenne



    te götürecek kendi lehlerinde sonuçlar doğuracak uyarıcıları duymuyorlar. Kulaklarını kendi lehlerinde kullanmıyorlar. Kulaklarını kul-lanmayarak cehennemlerini hazırlıyorlar. Aslında diğer insanlar gibi mü’minler gibi bunlar da duyuyorlar ama duymazdan geliyorlar. İnkar ettikleri için, reddettikleri için sanki hiç duymamış gibi bir tavır takı-nıyorlar. Hani “aklı namazda olmayanın kulağı ezanda olmaz” diye bir söz vardır. Bunların da akılları imanda olmadığı için akılları gereğini yapma niyetinde olmadığı için duyuyorlar ama sanki duymuyorlar. Allah’ın kendilerine verdiği bu işitme nimetine de baskı uyguluyorlar.

    İşte bunlar hayvanlar gibidirler. Belki hayvanlardan daha aşağı bir konumdadırlar. Hidâyet açısından, yola ulaşma açısından, yol bulma açısından, cennete ulaşma açısından bunlar belki hayvanlardan daha aşağı ve daha sapıklık içindedirler. Çünkü hayvanlar insanlar gibi yaratılmamışlardır. Allah hayvanlara akıl fikir vermemiştir. Hayvanlar kendilerine verilen iç güdüleri vasıtasıyla yollarını bulabiliyorlar, iç güdüleri sayesinde ne yapacaklarını, nasıl hareket edeceklerini bilebiliyorlar ve hareketlerini ona göre ayarlıyorlar. İradeleri de olmadığı için Rabbimiz kendilerine nasıl bir fonksiyon, nasıl bir görev yüklemişse mutlaka onun dışına çıkamıyor ve onu yerine getiriyorlar.



    Halbuki bu insanlar hayvanlar gibi yaratılmamışlardır. Allah hayvanlardan farklı olarak kendilerine akıl vermiş, irade vermiştir. Ama bunlar Allah’ın kendilerine verdiği bu nimetleri kullanmadıkları için bunlar hayvanların da aşağısına yuvarlanmışlardır. Çünkü Rab-bimizin kendilerine verdiği bu özellikler onları hayvanlardan ayıran özelliklerdi. Kendilerini hayvanlardan ayıran bu özelliklerini kullan-madıkları için insanlıklarını kaybedip hayvanlardan daha aşağı bir noktaya düşmüşlerdir.



    Evet onlar hayvanlar gibidirler hattâ bilâkis yolca onlardan daha aşağıdırlar diyor Rabbimiz. İlk bakışta bunların hayvanlardan hiç



    bir farklarının olmadığını görürsünüz. Çünkü hayvanlar yerler, onlar da yerler. Hayvanlar içerler, onlarda içerler. Hayvanların cinsel ilişkileri vardır, onların da vardır. Onlar da gelirler giderler, bunlar da gelip giderler. Onlar da yatar uyurlar, bunlar da yatıp uyurlar, hayvanlar nasıl doyduklarını bilmeden yerler içerlerse bunlar da tıpkı hayvanlar gibi doyumsuzdurlar. Hayvanlar belli bir miktar yerler bitirirler ama bu kâfirler kendilerini sonu gelmez bir doyumsuzluğa kaptırmış insan-lardırlar. Milyonlar yetmez, milyarlar yetmez, trilyonlar yetmez bunlara. Tüm dünyayı verseniz yine de doyumsuzdur adamlar.



    Bu insanlar üzerinde Kur’an’ın beyanları ışığında biraz daha derin düşündüğümüz zaman hayvanlardan daha şaşkın, hayvanlardan daha ne yapacaklarını bilmez bir durumda olduklarını görürüz. Çünkü az evvel de ifade ettiğimiz gibi hayvanlar Allah’ın kendilerine yerleştirdiği fıtrî yasalar yardımıyla bazı şeyleri bilebilmektedirler. Meselâ her hayvan kendi cinsiyle çiftleşmesi gerektiğini bilmektedir. Hiç bir hayvanın kendi cinsinin dışında başka bir hayvanla çiftleştiği görülmemiştir.



    Meselâ Rabbimiz Nahl sûresinde anlatıyor arıya vahy etmiştir de arı nasıl bal yapacağını bilmektedir. Hangi yollardan çiçeklere gideceğini, balı nereye getirip yerleştireceğini bilmektedir. Hayvanlar pek çok konuda ne yapacaklarını bildikleri halde bu kâfirler onlar ka-dar ne yapacaklarını, nasıl hareket edeceklerini, Allah’ın kendilerini ne için yarattığını, kendilerine nasıl bir görev verdiğini, hayatlarını na-sıl düzenleyeceklerini bilmemektedirler.



    Onun içindir ki her gün kâfirlerin hayatları değişmektedir. Hayatlarında değişmez Allah yasaları olmadığı için bugün iyi gördüklerini yarın kötü görmekte ve her an değiştirmektedirler. Ne yapacaklarını bilmemekte ve büyük bir sapıklık ve şaşkınlık içinde bocalayıp dur-maktadırlar.
    Ali Küçük - Besair-ul Kuran


  5. 27.Ağustos.2014, 21:06
    3
    SeytanaAldanma
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 19.Temmuz.2012
    Üye No: 96988
    Mesaj Sayısı: 70
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 1

    Cevap: Kuran'da geçen kalp hakkında sorum var

    mum hocam ateistlerin dediği su seyi nasıl çürütücem Kuranda kalp ile düşündüğümüz geçiyor diyor ben anladım bu mecazi olarak ama gerçekden Allah neden kalp ve düşünmeyi kullanıyor akılları var düşünmüyor yerine neden kalpleri var düşünmüyorlar diyor anlayamadım bunun hikmeti nedir hocam sizde güzel anlatmısısnız teşekkür ederim ama bnm merak ettiğim bu


  6. 27.Ağustos.2014, 21:06
    3
    mum hocam ateistlerin dediği su seyi nasıl çürütücem Kuranda kalp ile düşündüğümüz geçiyor diyor ben anladım bu mecazi olarak ama gerçekden Allah neden kalp ve düşünmeyi kullanıyor akılları var düşünmüyor yerine neden kalpleri var düşünmüyorlar diyor anlayamadım bunun hikmeti nedir hocam sizde güzel anlatmısısnız teşekkür ederim ama bnm merak ettiğim bu


  7. 27.Ağustos.2014, 21:15
    4
    mum
    Administrator

    Profili:
    mum
    Üyelik Tarihi: 20.Ocak.2007
    Üye No: 2
    Mesaj Sayısı: 6,094
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 10

    Cevap: Kuran'da geçen kalp hakkında sorum var

    Ayetleri anlamak istiyorsanız tefsir okuyacaksınız.
    Sana cevap vermek için yukardaki ayetin tefsirini okudum ama sana lazımken ve cevabın içindeyken okumadın.


  8. 27.Ağustos.2014, 21:15
    4
    mum
    Administrator
    Ayetleri anlamak istiyorsanız tefsir okuyacaksınız.
    Sana cevap vermek için yukardaki ayetin tefsirini okudum ama sana lazımken ve cevabın içindeyken okumadın.


  9. 27.Ağustos.2014, 21:21
    5
    SeytanaAldanma
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 19.Temmuz.2012
    Üye No: 96988
    Mesaj Sayısı: 70
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 1

    Cevap: Kuran'da geçen kalp hakkında sorum var

    Meselâ onların en büyüğü olan Velid bin Muğîre bir gün gelip Allah’ın Resûlünü dinler. Karşı karşıya geldiği Kur’an âyetlerinden kalbi o kadar etkilenir ki bu âyetler karşısında ne diyeceğini şaşırır. Vallahi bu ne sihirdir, ne şiirdir, ne kehanettir ne de başka biri der. İş-te bu sözler onun kalbinin sesleriydi ve imanın ilk kıvılcımlarıydı. Kalbi bu etkinin ilk ışıklarını dışa yansıtmaya başlarken Ebu cehil devreye girer ve ey Velid kavmini düşün, bizleri düşün, sana vereceğimiz hediyeleri düşün, paracıkları düşün diyerek Kur’an âyetlerinin onun kalbinde meydana getirdiği etkiyi silmeye ve kalbinin sesini bastırmaya çalışınca o da kalbinin sesine muhalefet ederek veya kalbinin üzerine baskı uygulayarak diliyle Kur’an’ın bir beşer sözü olduğunu söyleyiveriyor.



    İşte bu adam âyetlerle etkilenen, âyetlerle değişmeye başlayan kalbinin sesini duymayarak, kalbinin bu fonksiyonuna izin vermeyerek onun üzerinde baskı uygulamaya en güzel bir örnektir. Bırakıverseydi kalbini mutlaka iman edecekti. Çünkü o kalbin böyle bir potansiyel özelliği vardı. Çünkü kalp fıtratıyla ilgi kurduğu andan itibaren bundan başka bir şey yapmayacaktır yapamayacaktır. Hattâ yeryüzünün en büyük tâğutlarından birisi olan Firavun bile huzurunda Mûsâ (a.s)’ın gösterdiği iki âyet karşısında kalbinin etkilenip imânâ hazırlanırken çevresindekilerin buna engel olduğunu biliyoruz.

    bu 2 satırda aradıgım cevabı buldum özür dilerim fazla dikkatli okumadım Allah razı olsun cevabımı buldum hocam


  10. 27.Ağustos.2014, 21:21
    5
    Meselâ onların en büyüğü olan Velid bin Muğîre bir gün gelip Allah’ın Resûlünü dinler. Karşı karşıya geldiği Kur’an âyetlerinden kalbi o kadar etkilenir ki bu âyetler karşısında ne diyeceğini şaşırır. Vallahi bu ne sihirdir, ne şiirdir, ne kehanettir ne de başka biri der. İş-te bu sözler onun kalbinin sesleriydi ve imanın ilk kıvılcımlarıydı. Kalbi bu etkinin ilk ışıklarını dışa yansıtmaya başlarken Ebu cehil devreye girer ve ey Velid kavmini düşün, bizleri düşün, sana vereceğimiz hediyeleri düşün, paracıkları düşün diyerek Kur’an âyetlerinin onun kalbinde meydana getirdiği etkiyi silmeye ve kalbinin sesini bastırmaya çalışınca o da kalbinin sesine muhalefet ederek veya kalbinin üzerine baskı uygulayarak diliyle Kur’an’ın bir beşer sözü olduğunu söyleyiveriyor.



    İşte bu adam âyetlerle etkilenen, âyetlerle değişmeye başlayan kalbinin sesini duymayarak, kalbinin bu fonksiyonuna izin vermeyerek onun üzerinde baskı uygulamaya en güzel bir örnektir. Bırakıverseydi kalbini mutlaka iman edecekti. Çünkü o kalbin böyle bir potansiyel özelliği vardı. Çünkü kalp fıtratıyla ilgi kurduğu andan itibaren bundan başka bir şey yapmayacaktır yapamayacaktır. Hattâ yeryüzünün en büyük tâğutlarından birisi olan Firavun bile huzurunda Mûsâ (a.s)’ın gösterdiği iki âyet karşısında kalbinin etkilenip imânâ hazırlanırken çevresindekilerin buna engel olduğunu biliyoruz.

    bu 2 satırda aradıgım cevabı buldum özür dilerim fazla dikkatli okumadım Allah razı olsun cevabımı buldum hocam





+ Yorum Gönder