Konusunu Oylayın.: Bir sıkıntım var fakat biraz garip tam anlatamadım ama yardım edin lütfen

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Bir sıkıntım var fakat biraz garip tam anlatamadım ama yardım edin lütfen
  1. 31.Ağustos.2013, 21:34
    1
    aytebom61
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 15.Ağustos.2012
    Üye No: 97477
    Mesaj Sayısı: 13
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 1

    Bir sıkıntım var fakat biraz garip tam anlatamadım ama yardım edin lütfen






    Bir sıkıntım var fakat biraz garip tam anlatamadım ama yardım edin lütfen Mumsema Arkadaslar öncelikle merhaba,
    anlatacağım şey uzun özetlemeye çalışacağım fakat bana özelden falan daha rahat yardım edecek biri olursa sevinirim.
    sıkıntım yaşım 15 olmasına rağmen 1 yıldır beni çok üzüyor.

    Söyle baslayayım ;
    Özellikle yaz tatilinin başında sıkıntım çok arttı. İnancımdan şüphe ediyordum.Allah'a inanıp inanmadığımı bilmiyordum. Evet garip geliyor olabilir ama bilmiyordum inanıp inanmadığımı.Sonra bir kitapta şöyle bir şey okumuştum ; "eğer birisi Allah'ı kalbinde ilk sıraya koymazsa hem Allah'ı hem de sevdiklerini kaybeder" diyordu. Peki arkadaşlar yazması güç ama ben düşündüm ; düşününce cidden annemi daha çok seviyorum yani Allah'ı sevmek için internetten nedenlere baktım fakat nedense içimde bir sevgi bulamıyorum arkadaşlar bunları yazmak çok güç. Bu konuda lütfen yardımcı olur musunuz ?
    Neyse her gece dua ederim ben Allah'ım sıkıntılarım geçsin nolur yardım et falan diye.Daha sonra Allah'ın aslında var olup olmadığı konusuna kafam takıldı. İnternet ortamında bir sürü ateist ile karşılaştım ve kafamı çok karıştırdılar. Mesela ateistlerin söylediği şuydu ; "Ya bizi Allah yaratmadıysa , ya başka bir tanrı yarattıysa" diyorlardı. Ben de düşündüm ve dedim ki kendi kendime ; eğer Allah yaratmadıysa tüm insanlık yanılmış olacak, fakat eğer Allah yarattıysa, ben ve inanlar kazanmış olacağız.

    En azından şu mantıkla düşünmek lazım ; bizi Allah'ın yaratmış olma ihtimali , tanımadığımız ve hakkında 1 tane bile bilgi olmayan herhangi bir tanrının yaratmış olma ihtimalinden katlarca fazla.
    Daha sonra düşündüm , dedim ki bu kadar şey nasıl kendiliğinden var oluyor , nasıl dünya oluşuyor bu evren kendiliğinden oluşamaz. Bu yüzden bu evreni yaratan bir tanrı olmalı.Bu tanrıda Allah sonuçta.

    Evet arkadaşlar bu anlattıklarım bir süre kafamı çok kurcalamıştı. Fakat artık yani yaz tatilinin son 1 ayında , bunları düşünmemeye başladım. Kendi isteğimle düşünmemeye değil , nedense artık kafama takılmıyor. Yani inandığımı düşünüyorum ve ben inanıyorum diyorum , gerisini düşünmüyorum. Ki bence eğer bir tanrı varsa bu Allah olmalı.

    Size 1. olarak şunu sormak istiyorum; az önce bu düşünceleri artık kafama takmadığımı söylemiştim.Fakat her türlü kendimi sıkıntıya sokmayı başarabiliyorum . Yani bu kafaya takmamayı da acaba ben gerçekten inanmıyorum da o yüzden mi takmıyorum kafama diye düşünüyorum . Bu konuda yardımınızı eksik etmeyin lütfen .

    2. Sorum şu ; ben çeşitli sosyal paylaşım sitelerinde dini bir paylaşım yapıldığı zaman içim burkuluyor. Nedenini bilmiyorum ama kendimi birden kötü hissediyorum. Fakat o dini paylaşım keşke yapılmasa demiyorum , keşke ben böyle hissetmesem diyorum. Bunu nasıl aşabilirim yardım edin lütfen.

    Ayrıca yukarı da da bahsetmiştim Allah'ı sevme konusunda en çok üzenlerden biri odur beni lütfen o konuda da yardım eder misiniz ?

    Bir de benimle özelden görüşebilecek birisi var mı içimi dökebileceğim 15 yaşındayım ailevi sıkıntılar da yaşıyoruz ve ayrıca dini açıdan da kafamı karıştıran bazı konular oluyor rahatca sorabileceğim birisi var mı bazı sorularımı ? Varsa lütfen mesajlarınızı eksik etmeyin.

    Teşekkürler


  2. 31.Ağustos.2013, 21:34
    1
    aytebom61 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üye



    Arkadaslar öncelikle merhaba,
    anlatacağım şey uzun özetlemeye çalışacağım fakat bana özelden falan daha rahat yardım edecek biri olursa sevinirim.
    sıkıntım yaşım 15 olmasına rağmen 1 yıldır beni çok üzüyor.

    Söyle baslayayım ;
    Özellikle yaz tatilinin başında sıkıntım çok arttı. İnancımdan şüphe ediyordum.Allah'a inanıp inanmadığımı bilmiyordum. Evet garip geliyor olabilir ama bilmiyordum inanıp inanmadığımı.Sonra bir kitapta şöyle bir şey okumuştum ; "eğer birisi Allah'ı kalbinde ilk sıraya koymazsa hem Allah'ı hem de sevdiklerini kaybeder" diyordu. Peki arkadaşlar yazması güç ama ben düşündüm ; düşününce cidden annemi daha çok seviyorum yani Allah'ı sevmek için internetten nedenlere baktım fakat nedense içimde bir sevgi bulamıyorum arkadaşlar bunları yazmak çok güç. Bu konuda lütfen yardımcı olur musunuz ?
    Neyse her gece dua ederim ben Allah'ım sıkıntılarım geçsin nolur yardım et falan diye.Daha sonra Allah'ın aslında var olup olmadığı konusuna kafam takıldı. İnternet ortamında bir sürü ateist ile karşılaştım ve kafamı çok karıştırdılar. Mesela ateistlerin söylediği şuydu ; "Ya bizi Allah yaratmadıysa , ya başka bir tanrı yarattıysa" diyorlardı. Ben de düşündüm ve dedim ki kendi kendime ; eğer Allah yaratmadıysa tüm insanlık yanılmış olacak, fakat eğer Allah yarattıysa, ben ve inanlar kazanmış olacağız.

    En azından şu mantıkla düşünmek lazım ; bizi Allah'ın yaratmış olma ihtimali , tanımadığımız ve hakkında 1 tane bile bilgi olmayan herhangi bir tanrının yaratmış olma ihtimalinden katlarca fazla.
    Daha sonra düşündüm , dedim ki bu kadar şey nasıl kendiliğinden var oluyor , nasıl dünya oluşuyor bu evren kendiliğinden oluşamaz. Bu yüzden bu evreni yaratan bir tanrı olmalı.Bu tanrıda Allah sonuçta.

    Evet arkadaşlar bu anlattıklarım bir süre kafamı çok kurcalamıştı. Fakat artık yani yaz tatilinin son 1 ayında , bunları düşünmemeye başladım. Kendi isteğimle düşünmemeye değil , nedense artık kafama takılmıyor. Yani inandığımı düşünüyorum ve ben inanıyorum diyorum , gerisini düşünmüyorum. Ki bence eğer bir tanrı varsa bu Allah olmalı.

    Size 1. olarak şunu sormak istiyorum; az önce bu düşünceleri artık kafama takmadığımı söylemiştim.Fakat her türlü kendimi sıkıntıya sokmayı başarabiliyorum . Yani bu kafaya takmamayı da acaba ben gerçekten inanmıyorum da o yüzden mi takmıyorum kafama diye düşünüyorum . Bu konuda yardımınızı eksik etmeyin lütfen .

    2. Sorum şu ; ben çeşitli sosyal paylaşım sitelerinde dini bir paylaşım yapıldığı zaman içim burkuluyor. Nedenini bilmiyorum ama kendimi birden kötü hissediyorum. Fakat o dini paylaşım keşke yapılmasa demiyorum , keşke ben böyle hissetmesem diyorum. Bunu nasıl aşabilirim yardım edin lütfen.

    Ayrıca yukarı da da bahsetmiştim Allah'ı sevme konusunda en çok üzenlerden biri odur beni lütfen o konuda da yardım eder misiniz ?

    Bir de benimle özelden görüşebilecek birisi var mı içimi dökebileceğim 15 yaşındayım ailevi sıkıntılar da yaşıyoruz ve ayrıca dini açıdan da kafamı karıştıran bazı konular oluyor rahatca sorabileceğim birisi var mı bazı sorularımı ? Varsa lütfen mesajlarınızı eksik etmeyin.

    Teşekkürler


    Benzer Konular

    - Beş vakit Namaz Kılmaya Başlayacağım

    - Rüyamda Hz. Muhammed(SAV)'ı Gördüm

    - Takıntılarım Vesvese Mi ?

    - İstibra Konusunda Lütfen Acil Yardım Edin Arkadaşlar:(

  3. 31.Ağustos.2013, 22:59
    2
    Reiss
    Emekli

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 18.Temmuz.2013
    Üye No: 101928
    Mesaj Sayısı: 75
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 0
    Bulunduğu yer: bursa

    Cevap: Bir sıkıntım var fakat biraz garip tam anlatamadım ama yardım edin lütfen




    bunların hepsini oku kurtulursun inşallah

    Vesvese nedir:

    Vesvese istegimiz disinda kalbimize dusen, gerekcegi olmayan ve suphe ve tereddute yol acan bir dusuncedir.Vesvese istedigimiz disinda kalbimize dusen, gerekcesi olmayan suphe ve tereddtute yol acan bir dusuncedir. Ne zaman biz bu dusunceye onem verir ve bununla ilgilenir korkarsak, bu dusunce bizi hasta eder, Basimiza bir bela olur. .Ne zaman ki bu dusunceye onem verir korkmaya baslarsak, bu dusunce bizi hasta eder,basimiza bela olur. Bu beladan kurtulmak icin hasta oldugumuzu kabbullenmeli ve tedaviyi kabul etmeliyiz. Tedaviyi kabul etmedigimiz takdirde, hastalik ilerler ve devamli olarak yerlesir. Tedaviyi kabul etmedigimiz takdirde, hastalik ilerler ve kalici olmak uzere yerlesir.

    Vesvese neymis:
    1. Vesvese bir hastaliktir.
    2. Vesvese bir ehvam ve kuruntudur.
    3. Vesvese supheler ve tereddutler zinciridir.
    4. Vesvese bir musibet ve bir beladir.
    5. Vesveseye ehemmniyet verdikce siser, ehemniyet vermessen soner.
    6. Vesvese buyuk nazariyla baksan buyur, kucuk gorsen kuculur.
    7. Vesveseden korksan hasta eder, korkmassan hafif olur gizli gizli kalir.
    8. Vevesenin mahiyetini bilmezsen devam eder yerlesir, mahiyetini bilsen onu tanisan gider.


    Insana bulasan vesvese ve kurtulus yollari:

    Vesvesenin bes cesidi vardir. Bunlarin herbirini degisik sekilde tedavi etmek mumkundur.

    Birinci vesvese sekli: Seytan insanoglunun kalbine ilk basta bir suphe atar. Bunun uzerine kalp bu dusunceyi kabul etmesse bu dusunce setme doner. Bundan sonra insanoglu sanir ki bu kotu dusunce, imana aykiri hayali sozler, kendi kalbine yerlesmis. Insanoglu rabbina karsi edepsizlik ettigini dusunur ve bundan buyuk aci ve uzuntu duyar. Bu uzuntuden kurtulmanin yolunu ise rabbinden kacarak ararve gaflete girmek ister.

    Birinci vesvese seklinin tedavi yontemleri:
    1. Boyle bir vesveseye kapilan kisi heyecanina yenilip telasa dusmemelidir. Cunku telasa duserse gercekte olmayan birsey icin endise eder.Yani hersey hayal urunudur ve hayaller insanlari baglamaz. Hukum olmazsa rabbine karsi terbiyesizlikde soz konusu olamaz.
    2. Eger kalbe gelen cirkin sozlerden dusunceleren kalp sikiyor daraltiyorsa, bu dusunceler sozler kalbe ait degildir, kuruntu veya evhamdir.Yani seytanin lemmesinden geliyordur. Seytanin lemmesi, “seytanin yakinligi, dokunmasi vesves“i olarak tarif edilir ve melegin lemmesinede “ilham“ denilir. Insan bu kuruntunun, evhamin seytandan geldigini, ona zarar vermeyecegini dusunurde seytanin serrinden allaha siginirsa bu vesveseden kurtulur.

    Ikinci vesvese sekli: Insanoglu surekli olarak dusunur, birseyler dusler diler. Bu hayaller kendilerine bir sebeb bularak bir suret, dis gorunus dokur durur. Eger bu manalar temiz ise, dis gorunusu rezil ise bunlar birbirine temas eder. Ama mana o dis gorunuse donusmez. Insanlar mananin bu surete burundugunu kabullenilerse, seytan ona yapmadigi seyi yapmis, kalben kabul etmedigi seyi kabul etmis gibi gosterir.

    Ornek: Insan ilahi bir tefekkure dalmis, rabbinin varliklari uzerinde gorunun isim ve sifatlarini teccelilerini dusunmektedir.Bu esnada tuvalet ihtiyaci olur ve akli oraya kayiverir. Bu durumde guzel dusunculer ve kotu pis suretler sanki bir anda birbirine karisiverir gibi gorunurler.

    Ikinci vesvese seklinin tedavi yontemi:Boyle bir durumda insan iradesine hakim olmali ve daginiklik yuzunden hakikatla hayali karistirmamalidir.
    Cunki temiz guzel bir dusunce ve pis kotu bir suret birbirine temas eder ama karismaz, yani insan bir zarar gormez. Ancak durup kotu seyleri dusunur ve guzel seyleri unutursa zarar gorur.

    Ucuncu vesvese sekli: Insalar bir konu hakkinda dusunurken irade disi bu dusunce baska bir dusunceyi akla getirir, cagristirir. Bu iki dusunce arasina farkina varilmadan zayif bir bag hayal edip kurulur. Bu iki dusunce birbirine tamamen zit olabilir.

    Ornek: Insan namazadayken, aklina mustehcen manzaralara kadar farkli dusunceler dusebilir.

    Ucuncu vesvese seklinin tedavi yontemi: Seytanin istedigi insanlari boyle bir vesveseyle telasa dusurup yaptiklari hayirli islerden sogutmak. Bu iki dusunce arasinda yakinlik olsada birbirine temas etmiyor ve karismiyorlar, bu yuzdende zarar vermezler. Insanlar diger vesveselerde oludugu gibi bundada kotu dusuncelere takilip kalmamali ve hatta hic onemsememeli. Aklima getimiyeyim diye mucadele edip ters etkiye sebeb olmamali.

    Dorduncu vesvese sekli: Bu vesvese turunde insanlar ibadetlerini en mukemmel sekilde yerine getirmek isterler. Zaman zaman amelin en iyisini yapayim derken harama dusebilir. Sunneti en mukemmel sekilde yapayim derken farzi terk edebilir insanlar. Pes pese ayni ibadeti yapar, yaptigi ibadet sahih oldumu suphesine duser. Bu vesvese turu , namazda, abdest ve gusul abdest alirken cok gorulur.


    Dorduncu vesvese seklinin tedavi yontemleri:
    1. Insan abdest veya gusul alirken yada namaz kilarken bunu kusursuz ve eksiksiz yerine getirirse supheye dusmemeli. Kabul olmus mu diye vesvese etmemeli, cunku insanin elinden bundan fazlasi gelmez. Vazifesini elinden geldigi gibi, eksigiyle kusuruyla yapmis bulunur. Kabul edip etmemekde Allah’a kalmistir.

    Namaz icin ozel:
    1 Namazi tam kilip kilmadigindan suphe edenler o supheyi atsin ve son bildigi yerden devam etsinler. O rek’ati bitirdikten sonra selamdan once 2 secde daha etsinler. Eger namaz tam degilse, bu secde tamamlar, eger tamsa nafile namaz olur. Namazin sonunda yapilan 2 sehiv secde ayni anda seytanin burnunu topraga surter.
    2 Seytan namazla arana girdigi vakit allaha sigin ve sol tarafina 3 defa tukur. Bu tukurme seytani huzurundan kovmak icin hemde insanin icini seytana karsi bosaltmaya yarar.
    2. Bu vesvesede ikincici cozum su iki gercekden gecer;”dinde zorluk yoktur” ve 4 meshepde haktir. Bunun icin vesveseye kapilan kisi, tekrar tekrar namaz kilmak yerine, rabbine istigfarda bulunsun ve dua etsin ibadetlerinin yenede kabul olunmasini icin. Ayrica sunu hep hatirlasin, isledigi amelín, ibadetin kendi meshebine gore hak degilse bile, dort meshebin dordude haktir, birine sahih gelmesi ona yeter.

    Besinci vesvese sekli:
    Bu vesvese cesidi insanin dusunce ozgurlugunu kendisine kisitlamasindan baslar. Inancina aykiri bir sey dusununce kufre girdigini sanip, inancima zarar geldi der umitsizlige duser.



    Benim ogrendiklerim:

    Insan ilk once kendisini vesveseye karsi koruyabilmek icin ne oldugunu bilmeli, dusmanini tanimali. Tanimak icin niyeti nedir, en guclu kozu nedir benim ona karsi en guclu kozum nedir bilmeli.

    Vesvese seytanin insani ibadetden alikoyabilmesi icin bir silahtir. Bu hem cok guclu hemde cok zayif bir silahtir. Ne kadar guclu veya zayif bir silah oldugunuda kendimiz belirliyoruz. Nasil mi ?

    Biz vesveseye hernekadar onem verir ondan korkarsak o bizim icin o kadar buyuk bir dusman oluyor. Hangi vesvese cesidi olursa olsun bu farketmiyor. Eger biz vesvese gelince kendi kendimize “gelirse gelsin, bana ne” diyebilirsek, umursamazsak ve ibadetimize oylece devam edersek kurtulmak icin onemli bir adim atmis oluruz. Dusmanimiz yani seytan eli bos doner.


    Allah’u teâla günah işleme kabiliyeti olmayan meleklerle, hiç sorumlu olmayan hayvanları yaratmıştır.

    Bu iki varlıktan başka, hem melekleri geçecek kadar mükemmel, hem de aklı olmayan hayvanlardan daha aşağı olacak kadar kötü olma özelliğindeki insanı yaratmıştır. İşte böyle bir varlığın hangi özellikleri taşıdığının anlaşılması için şeytan yaratılmıştır.

    Mesela, altın ve bakırın karışık halden ayrılması için ateşte kaynatılması gibi, insan denen varlığın iyi ve kötü huylarının birbirinden ayrılması, iyi huylu Ebubekir (ra)ile kötü ruhlu Ebucehilin anlaşılması için Allah şeytanı ateşten yaratmıştır.

    Ayrıca ambardaki çekirdeklerin ağaç olması için toprağa atılması gerekiyor. Görünüşte toprak altı karanlık ve sıkıcıdır. Ancak ağaç olmanın yolu oradan geçiyor. Binlerce sene ambarda kalsa ağaç olamıyor.

    İşte Allah, cennet ambarında duran Babamız Adem Peygamberi dünya tarlasına gönderiyor. Ağaç olarak Cennete dönmesi için de şeytan ateşine oturtuyor. İbadet toprağına gömüyor. Böylece ağaç olarak Cennete geri dönüyor. Bizim durumumuz da böyledir.

    Şeytanın yaratılması hayırdır, güzeldir. Ama onun sözünü tutmak kötüdür. Mesela, yemeğin ateşte pişmesi güzeldir. Ama aynı ateşe elini uzatırsan yakar, düşmanın olur. Şeytan da Cennetimizi pişirmek yaratılmıştır. Yaratılması güzeldir. Ama ona elimizi kaptırmak kötüdür.

    Sizin de bildiğiniz gibi, elmasla kömürün aslı karbondur. Ancak diziliş farklılığından dolayı biri elmas diğeri kömür oluyor. İşte insanın aslıda birdir. Babası Adem (as), yapısı topraktır. Ama diziliş farklılığından biri elmas gibi, diğeri de kömür gibi oluyor. Bu farklılığı göstermek, kimin elmas, kimin de kömür olduğunun anlaşılması için şeytan yaratılmıştır. Elbette elmasın ve kömürün nereye gideceğini söylemeye gerek yoktur.

    Şeytan yaratılmasaydı, hepimiz cennette mi olurduk?

    İnsanın aklını meşgul eden ve zihnini yoran hadiselerden birisi de, Hz. Âdemin cennetten çıkarılışı, dünyaya gönderilişi ve bu hadiseye de şeytanın sebep oluşudur. Bazı kimselerin aklına şöyle bir soru gelmektedir: “Eğer şeytan olmasaydı, Hz. Âdem cennette kalacak ve biz de orada mı bulunacaktık?”

    Bu konunun izahında, Cenabı Hakkın, Hz. Âdemi yaratmazdan önce meleklerle olan konuşmasına dikkat edelim. Bakara Suresinde şöyle anlatılmaktadır: “Hani, rabbin meleklere, ben yeryüzünde bir halife yaratacağım dedi. Onlar, Bizler hamdinle sana tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun? dediler. Allah da onlara, sizin bilemeyeceğinizi herhalde ben bilirim dedi.” (Bakara Sûresi, 30)

    Ayet-i Kerimenin mealinde de görüldüğü gibi, Cenabı Hak daha Hz. Âdemi yaratmadan önce insan nevini yeryüzünde var edeceğini haber vermektedir. Yani insanların cennette değil de, dünyada yaşayacaklarını bildirmektedir. Şeytanın Hz. Âdemi aldatması, insanın dünyaya gönderilmesine sadece bir sebep olmuştur.

    Diğer taraftan, meleklerden farklı olarak insana nefis ve şehevi hisler verilmiştir. Bu hislerin akislerinin görülmesi için insanların dünyaya gönderilmesi, onlara bazı sorumlulukların verilmesi ve bir imtihana tabi tutulması gerekliydi. Ta ki, insan bu imtihan ve tecrübe sonunda ya cennete layık bir kıymet alsın, yahut cehenneme ehil olacak bir vaziyete girsin.

    İnsan niçin yaratılmış?

    “İnsan niçin yaratılmış?” sorusuna sıkça muhatap oluruz. Böyle bir soruyu kendimize yahut bir başkasına sormamız, bizim için büyük bir İlâhî ihsandır. Şöyle ki: Bu soruyu güneş kendisine soramadığı gibi, bir başka yıldız da güneşe sorabilmiş değil. Yine bu soruyu bir arı bir başka arıya, yahut bir koyun berikine sormaktan aciz. Demek oluyor ki, bu sorunun cevabını arayan insanoğlu, kendi varlığını istediği sahada kullanma konusunda serbest bırakılmış; bir arayış içinde ve bu konuda bir imtihana tabi tutulmuş.

    Bu imtihanı kazanmanın tek yolu, sorunun cevabını bizi yaratandan öğrenmemizdir. Bu noktaya varan insanlar gerçeğin kapısını çalmış olurlar. Ve kendilerine Kur’an lisanıyla, Peygamber diliyle cevapları verilir.

    “Ben cinleri ve insanları, ancak bana ibadet -kulluk- etsinler diye yarattım.” ( Zâriyât Sûresi, 56)

    Nur Küllîyatında ibadete “marifet” manası veriliyor. Bu mana üzerinde çoğu tefsir alimlerimiz ittifak etmişler. Namaz, oruç gibi ibadetler ise bu marifetin neticesidir. Yani, insan nimetin şükür gerektirdiğini idrak edecektir ki, sonra bu şükür ve hamd vazifeni yerine getirsin.

    İnsan, bu kâinatı dolduran İlahi mucizelerin tefekkür ve hayreti icap ettirdiklerini bilecektir ki, tespih ve tekbir vazifesini ifa etsin.

    İnsan, başka insanlara merhamet etmesi gerektiğinin şuuruna erecektir ki zekât ve sadaka verme yolunu tutsun.

    Bütün bunlar imanın ve marifetin, yani Allah’a inanmanın ve onu tanımanın meyveleridir.

    Nur Külliyatından bir marifet dersi: “Şu kâinattan maksad-ı âlâ, tezahür-ü Rububiyete karşı, ubudiyet-i küllîye-i insaniyedir.” ( Sözler, 264 .)

    Rububiyet, terbiye edicilik manasına geliyor. Bütün alemlerin her birinde bu fiil bir başka şekilde, bir başka güzellikte, bir başka mükemmellikte kendini gösteriyor. Ve biz her namazda Fatiha Sûresini okurken alemlerin Rabbine hamd etmekle bu farklı terbiyelerin şuurunda olduğumuzu ilan etmiş oluruz.

    Işıklar alemini de Allah terbiye ediyor, gözler alemini de. Ve biz, güneşin ışık verecek şekilde, gözümüzün de ondan faydalanacak biçimde terbiye edildiklerini düşünerek Rabbimize şükretmekle “tezahür-ü Rububiyete karşı, ubudiyet” vazifemizi yerine getiririz.

    Gıda maddelerinin yenilecek şekilde, ağzımızın, dilimizin, midemizin de onlardan faydalanacak tarzda terbiye edildiklerini nazara alarak Rabbimizin bu sonsuz ihsanlarını hayret ve teşekkürle karşıladığımızda, yine o rububiyete karşı ubudiyetle mukabele etmiş oluruz.

    Kâinatın yaratılması insan için, insanın yaratılması ise ubudiyet içindir. Burada dikkatimizi iki kelime çekiyor; âlâ ve küllîye kelimeleri. Bu iki kelime bize bu vazifeyi yapan daha başka varlıklar da olduğunu haber veriyorlar. Şu var ki, insan ubudiyet vazifeni onlardan daha üstün ve daha küllî bir derecede yapabilecek bir istidada sahip. Sözünü etmek istediğimiz bu varlıklar, meleklerle cinlerdir.

    Bir melek, bir meyveyi tefekkür ederken, dünün şekilsiz, renksiz elementlerinin bugün güzel bir varlık haline gelmelerini, sert ağaçtan bu yumuşak meyvelerin çıkmasını hayretle seyreder. Ama o meyvenin tadını, vitaminini, kalorisini düşünemez, tefekkür edemez. Zira, istidadı buna müsait değildir.

    İnsana bu noktada bambaşka bir kabiliyet verilmiştir. O, aklıyla, hayaliyle sadece hazır eşyayı değil, o anda görmediği nice şeyleri hatta geçmişi ve geleceği düşünebilir. Böylece fikri, düşüncesi, anlayışı ve feyzi küllîleşir. Eline aldığı bir meyveyi yerken, o anda bir milyonu aşkın canlı türünün sonsuz denecek kadar çok fertlerinin rızklandıklarını, kendisinin de bu İlâhî sofradan faydalanan bir fert olduğunu düşünebilir ve böylece Allah’ın Rezzak ismini küllî manada tefekkür etme imkanına kavuşur.

    Dilerse, düşüncesini geçmiş ve gelecek zamanlara da götürür. Bütün zamanlarda ve mekânlardaki her türlü nimeti ve onlardan istifade edenleri, hayalinin yardımıyla, birlikte düşünür ve tefekkürü daha da küllîleşir.

    Bütün İlâhî isimlerin tecellileri için benzer şeyler söylenebilir.

    Nur Küllîyatında, “İyyake na’büdü” “Biz ancak sana ibadet ederiz.” ayetinin açıklaması yapılırken, ayet-i kerimede niçin ben değil de biz denildiğine dikkat çekilir ve böyle denilmekle üç ayrı cemaatin kastedildiği ders verilir. Bunlardan birisi bütün müminler, diğeri vücudumuzda vazife gören ve her biri kendine mahsus bir ibadetle meşgul olan bütün organlar, hücreler, duygular,.., üçüncüsü ise bütün bir varlık âlemi.

    Demek oluyor ki insan, bütün varlık alemi namına “İyyake na’budü” diyebilecek bir kabiliyettedir. İşte tek başına da namaz kılsa, ferdiyetten kurtulup bu üç cemaatin ibadetlerini Rabbine takdim eden insan küllî bir ibadet yapmış demektir.

    İnsanın bu kâinata meyve olması da böyle bir neticeyi doğurmaktadır. Bir ağacın bütün birimlerini şuurlu farz verseniz, en küllî tefekkürü meyve yapacaktır. Çünkü meyvenin içindeki çekirdek bütün ağaçtan süzüldüğü için o meyvede ağacın tümünün ibadetlerini temsil etme, tefekkür etme kabiliyeti bulunacaktır.

    Bu küllî ubudiyeti en ileri derecede yapanlar kâinat ağacının en mükemmel meyveleri olan peygamberler ve özellikle Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’dir(asm.).

    “Maksad-ı âlâ ve ubudiyet-i küllîye” manalarıyla şu kutsî hadis arasında yakın bir ilgi vardır: “Sen olmasaydın ben felekleri yaratmazdım.” Nur Küllîyatında insanın vazifesiyle ilgili birçok bahis mevcut. Bunların bir özeti olarak birkaç maddeyi takdim etmek isterim:

    - Ruhuna bir İlâhî ikram olarak takılan, ilim, irade, görme, işitme gibi sıfatlarını Allah’ın sıfatlarını bilmeye bir vasıta olarak kullanmak. Kendi ruhundan İlahi sıfatları bilmek için açılan bu marifet pencerelerini iyi değerlendirmek.

    - Akıl kuvvetini hikmet dairesinde, şehvet kuvvetini iffet dairesinde, gazap kuvvetini şecaat dairesinde kullanmak.

    - Muhabbetini ancak Allah’a vermek ve mahlukatı da yine Onun namına, Onun isimlerine ayna olmaları, kemaline işaret etmeleri, cemalinden haber vermeleri cihetiyle sevmek.

    - “İbadatın bütün enva’ına müstaid bir fıtratta” yaratıldığının şuurunda olup bütün ibadet çeşitlerinin ayrı ayrı feyizlerinden azami ölçüde nasiplenmeye çalışmak.

    - Kendisine verilen “kalb, sır, ruh, akıl hattâ hayal ve sair kuvvelerin hayat-ı ebediyeye yüzlerini çevirmek.” Böylece bunların her birini kendine mahsus ibadetiyle meşgul etmek.

    - Duygularının her biriyle Allah’ın rahmet hazinelerinden birini açmak, ondan güzelce faydalanmak ve küllî şükretmek.

    - Aczini ölçü alarak Allah’ın kudretini, fakrına bakaran Onun rahmetini, noksanlıklarını düşünerek Onun kemalini tefekkür etmek. Rabbini sonsuz kemal, rahmet ve kudret sahibi, kendi nefsini ise yine sonsuz aciz, fakir ve noksan bilmek.

    - Ruhunu günahlardan, bedenini de her tüllü kirlerden, pisliklerden uzak tutarak İlahi huzura çıkmak.

    - Kendini Allah’ın en mükemmel eseri olma cihetiyle meleklerin, ruhanilerin seyrine, temaşasına güzelce sunmak.

    İşte insan bu gibi ulvî gayeler için yaratılmıştır. Ama ne yazık ki, bir çok insan, kendini unutmuş ve bu gayelerden gafil olarak sadece dünya hayatını rahat bir şekilde geçirmek için çabalar. Bütün kâinatın ibadetlerini temsil etme kabiliyetine sahip olduğu halde, sadece çevresindeki bir gurup insanın teveccühlerini kazanmayı ve kendisini onlara beğendirmeyi hayatına gaye edinir.

    Bir süre sonra kendisi de, o insanlar da dünyadan göçüp gitmekte ve bütün bu gayeler de onun bedeniyle birlikte adeta toprağa gömülüp kaybolmaktalar.

    ALLAH’IN İBADETİMİZE İHTİYACI VAR MI?

    Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, herşey Ona muhtaç olan Yüce Allah’ın, bizim gibi âciz kulların ibadetine hiç mi, hiç ihtiyacı yoktur. O, bizim hiçbir şeyimize muhtaç değildir. Çünkü kâinat ve içindekiler, ne varsa her şey Onundur, Onun mülküdür.

    Son derece âciz ve zayıf birkul olarak bizler muhtaç ve fakiriz. İhtiyaçlarımız ebede kadar uzanmış; bir çiçeği istediğimiz gibi, bir baharı da istiyoruz. Hatta ebedî Cenneti de istemekten kendimizi alamıyoruz. Dünya bizim olsa bile, istek ve arzularımızı tatmin edemiyoruz. Hal böyle iken, ihtiyaçlarımızın sadece çok az bir kısmını elde edebiliyoruz. Sonsuzluğa uzanan ihtiyaçlarımızın temin edildiği mekân, ebedî saadet menzili olan Cennettir.

    Yüce Allah’ın ibadetimize ihtiyacının olmadığını ve hakikî muhtaç olanın asıl bizler olduğumuzu şöyle bir misâlle açıklamamız mümkündür.

    Hasta olduğumuzda doktora gideriz. Doktor, hastalığımızı teşhis ettikten sonra, bir reçete yazar. Sonra da ilâçları belirtilen saatte kullanmamızı ısrarla ister. Doktorun niyeti, bir an önce hastasının şifa bulup rahata kavuşmasıdır. Doktorun bu iyi niyetine karşı kalkıp, “Doktor Bey, bu ilâçları kullanmamın sana bir faydası var mı? Bir ihtiyacın mı var ki, bu acı ve tatsız ilâçları tavsiye ediyorsun?” dememiz hem yersiz bir hareket olur, hem de kendimizi gülünç bir duruma düşürmüş oluruz.

    Bu misalde olduğu gibi, insan olarak mânen hastayız. Günah ve şüphelerin kalb ve ruhumuzda açtığı yaralarla mânen dertliyiz. İşte Yüce Rabbimiz, duygu ve lâtifelerimizi günah paslarından temizlememiz, parlatıp nurlandırmamız ve bu mânevî dertlerden şifaya kavuşmamız için yaramıza bir merhem, dertlerimize bir ilâç olarak ibadeti emretmiştir. Mesele bu kadar açık ve berrak iken, yine kalkıp da, “Yâ Rabbî, bizim ibadetimize ne ihtiyacın var,niçin ibadet etmemizi bizden ısrarla istiyorsun?” dememiz, hastanın doktora çıkışmasından bin defa daha yersiz ve gülünçtür.

    Bunun yanında kulluk vazifesini yapmayın ibadeti terk eden kişiyi Cenab-ı Hakkın dünyada mânevî sıkıntıya, âhirette şiddetli azaba çarptıracağını beyan buyurmasının hikmet tarafını şöyle bir misalle izah edebiliriz.

    Milletin canına, malına ve namusuna zarar veren bir kişi yakalanıp, hâkim karşısına çıkarıldığı zaman, hâkim suçluyu cürmüne göre cezaya çarptırır, mahkûm eder. Bu adam cezayı hak ettiği için kimse kendisine acımaz ve “Yazık oldu” demez.

    Mutlak adalet ve kudret sahibi olan Cenab-ı Hak da, ibadeti terk etmekle bütün varlıkların hukukuna tecavüz eden insanı, dünyada ruhî sıkıntılara, âhirette de Cehennem azabına çarptırır. Bu da aynı hak ve adalet olur.

    Gerçekten de, canlı cansız her varlık kendilerine mahsus dillerle Yaratıcısını tesbih eder, verilen vazifeyi eksiksiz olarak yerine getirir. Meselâ toprak, içine atılan her bir tohuma saksılık eder, filizlinmesine yardımcı olur. Su, dünyaya hayatı bahşederek vazifesini mükemmel bir şekilde görür. Ateş, insanların yiyeceğini pişirmek, onları ısıtmak ve daha pekçok vazife görmek suretiyle kendine düşeni eksiksiz yapar.

    İşte, insan kâinata iman gözüyle bakmamak ve kulluk vazifelerini, ibadeti terk etmekle mahlûkatın da ibadetini göremiyor, onları başıboşlukla itham ediyor ve sonunda inkâra kalkışıyor. Onların Allah tarafından vazifelendirilmiş birer unsur olduklarını da inkâr ettiği için, mânen hukuklarına tecavüz etmiş, zulmetmiş oluyor. Bunun için de, cezası bir iken, mahlûkat adedince artış gösteriyor.

    Ayrıca, ibadetsiz insan kendi nefsine de zulmediyor. Herşeyden önce, insanın ruhu, bedeni ve bütün âzaları kendisine bir emanettir. İnsan, sahip olduğu bütün nimetler için ne bir fiyat ödemiştir, ne de ödemeye gücü yeter. Meseâ gözümüze hangi kuvvetimizle sahip olduk veya eğer satın alacak olsaydık, değerini takdir edip, ödeyebilir miydikr? Bu nimetlerin gerçek sahibi Allah olduğuna göre, onları vazifesiz de bırakmamıştır. Bilhassa namaz kılarken, bütün lâtife ve hislerimiz de hisselerini almaktadır.

    İşte insan ibadeti terk etmekle, bütün âza, duygu ve lâtifelerini âtıl bir vaziyete sokmuş sayılıyor. Böylece kendi nefsine de zulmederek cezaya müstahak hâle gelmesine sebep oluyor.

    İnsan bilerek veya bilmeyerek yaptığı bütün bu zulüm ve haksızlıkların cezasını dünyada ve âhirette çekeceği için, kendi kendini azabın içine atmış oluyor.!


  4. 31.Ağustos.2013, 22:59
    2
    Emekli



    bunların hepsini oku kurtulursun inşallah

    Vesvese nedir:

    Vesvese istegimiz disinda kalbimize dusen, gerekcegi olmayan ve suphe ve tereddute yol acan bir dusuncedir.Vesvese istedigimiz disinda kalbimize dusen, gerekcesi olmayan suphe ve tereddtute yol acan bir dusuncedir. Ne zaman biz bu dusunceye onem verir ve bununla ilgilenir korkarsak, bu dusunce bizi hasta eder, Basimiza bir bela olur. .Ne zaman ki bu dusunceye onem verir korkmaya baslarsak, bu dusunce bizi hasta eder,basimiza bela olur. Bu beladan kurtulmak icin hasta oldugumuzu kabbullenmeli ve tedaviyi kabul etmeliyiz. Tedaviyi kabul etmedigimiz takdirde, hastalik ilerler ve devamli olarak yerlesir. Tedaviyi kabul etmedigimiz takdirde, hastalik ilerler ve kalici olmak uzere yerlesir.

    Vesvese neymis:
    1. Vesvese bir hastaliktir.
    2. Vesvese bir ehvam ve kuruntudur.
    3. Vesvese supheler ve tereddutler zinciridir.
    4. Vesvese bir musibet ve bir beladir.
    5. Vesveseye ehemmniyet verdikce siser, ehemniyet vermessen soner.
    6. Vesvese buyuk nazariyla baksan buyur, kucuk gorsen kuculur.
    7. Vesveseden korksan hasta eder, korkmassan hafif olur gizli gizli kalir.
    8. Vevesenin mahiyetini bilmezsen devam eder yerlesir, mahiyetini bilsen onu tanisan gider.


    Insana bulasan vesvese ve kurtulus yollari:

    Vesvesenin bes cesidi vardir. Bunlarin herbirini degisik sekilde tedavi etmek mumkundur.

    Birinci vesvese sekli: Seytan insanoglunun kalbine ilk basta bir suphe atar. Bunun uzerine kalp bu dusunceyi kabul etmesse bu dusunce setme doner. Bundan sonra insanoglu sanir ki bu kotu dusunce, imana aykiri hayali sozler, kendi kalbine yerlesmis. Insanoglu rabbina karsi edepsizlik ettigini dusunur ve bundan buyuk aci ve uzuntu duyar. Bu uzuntuden kurtulmanin yolunu ise rabbinden kacarak ararve gaflete girmek ister.

    Birinci vesvese seklinin tedavi yontemleri:
    1. Boyle bir vesveseye kapilan kisi heyecanina yenilip telasa dusmemelidir. Cunku telasa duserse gercekte olmayan birsey icin endise eder.Yani hersey hayal urunudur ve hayaller insanlari baglamaz. Hukum olmazsa rabbine karsi terbiyesizlikde soz konusu olamaz.
    2. Eger kalbe gelen cirkin sozlerden dusunceleren kalp sikiyor daraltiyorsa, bu dusunceler sozler kalbe ait degildir, kuruntu veya evhamdir.Yani seytanin lemmesinden geliyordur. Seytanin lemmesi, “seytanin yakinligi, dokunmasi vesves“i olarak tarif edilir ve melegin lemmesinede “ilham“ denilir. Insan bu kuruntunun, evhamin seytandan geldigini, ona zarar vermeyecegini dusunurde seytanin serrinden allaha siginirsa bu vesveseden kurtulur.

    Ikinci vesvese sekli: Insanoglu surekli olarak dusunur, birseyler dusler diler. Bu hayaller kendilerine bir sebeb bularak bir suret, dis gorunus dokur durur. Eger bu manalar temiz ise, dis gorunusu rezil ise bunlar birbirine temas eder. Ama mana o dis gorunuse donusmez. Insanlar mananin bu surete burundugunu kabullenilerse, seytan ona yapmadigi seyi yapmis, kalben kabul etmedigi seyi kabul etmis gibi gosterir.

    Ornek: Insan ilahi bir tefekkure dalmis, rabbinin varliklari uzerinde gorunun isim ve sifatlarini teccelilerini dusunmektedir.Bu esnada tuvalet ihtiyaci olur ve akli oraya kayiverir. Bu durumde guzel dusunculer ve kotu pis suretler sanki bir anda birbirine karisiverir gibi gorunurler.

    Ikinci vesvese seklinin tedavi yontemi:Boyle bir durumda insan iradesine hakim olmali ve daginiklik yuzunden hakikatla hayali karistirmamalidir.
    Cunki temiz guzel bir dusunce ve pis kotu bir suret birbirine temas eder ama karismaz, yani insan bir zarar gormez. Ancak durup kotu seyleri dusunur ve guzel seyleri unutursa zarar gorur.

    Ucuncu vesvese sekli: Insalar bir konu hakkinda dusunurken irade disi bu dusunce baska bir dusunceyi akla getirir, cagristirir. Bu iki dusunce arasina farkina varilmadan zayif bir bag hayal edip kurulur. Bu iki dusunce birbirine tamamen zit olabilir.

    Ornek: Insan namazadayken, aklina mustehcen manzaralara kadar farkli dusunceler dusebilir.

    Ucuncu vesvese seklinin tedavi yontemi: Seytanin istedigi insanlari boyle bir vesveseyle telasa dusurup yaptiklari hayirli islerden sogutmak. Bu iki dusunce arasinda yakinlik olsada birbirine temas etmiyor ve karismiyorlar, bu yuzdende zarar vermezler. Insanlar diger vesveselerde oludugu gibi bundada kotu dusuncelere takilip kalmamali ve hatta hic onemsememeli. Aklima getimiyeyim diye mucadele edip ters etkiye sebeb olmamali.

    Dorduncu vesvese sekli: Bu vesvese turunde insanlar ibadetlerini en mukemmel sekilde yerine getirmek isterler. Zaman zaman amelin en iyisini yapayim derken harama dusebilir. Sunneti en mukemmel sekilde yapayim derken farzi terk edebilir insanlar. Pes pese ayni ibadeti yapar, yaptigi ibadet sahih oldumu suphesine duser. Bu vesvese turu , namazda, abdest ve gusul abdest alirken cok gorulur.


    Dorduncu vesvese seklinin tedavi yontemleri:
    1. Insan abdest veya gusul alirken yada namaz kilarken bunu kusursuz ve eksiksiz yerine getirirse supheye dusmemeli. Kabul olmus mu diye vesvese etmemeli, cunku insanin elinden bundan fazlasi gelmez. Vazifesini elinden geldigi gibi, eksigiyle kusuruyla yapmis bulunur. Kabul edip etmemekde Allah’a kalmistir.

    Namaz icin ozel:
    1 Namazi tam kilip kilmadigindan suphe edenler o supheyi atsin ve son bildigi yerden devam etsinler. O rek’ati bitirdikten sonra selamdan once 2 secde daha etsinler. Eger namaz tam degilse, bu secde tamamlar, eger tamsa nafile namaz olur. Namazin sonunda yapilan 2 sehiv secde ayni anda seytanin burnunu topraga surter.
    2 Seytan namazla arana girdigi vakit allaha sigin ve sol tarafina 3 defa tukur. Bu tukurme seytani huzurundan kovmak icin hemde insanin icini seytana karsi bosaltmaya yarar.
    2. Bu vesvesede ikincici cozum su iki gercekden gecer;”dinde zorluk yoktur” ve 4 meshepde haktir. Bunun icin vesveseye kapilan kisi, tekrar tekrar namaz kilmak yerine, rabbine istigfarda bulunsun ve dua etsin ibadetlerinin yenede kabul olunmasini icin. Ayrica sunu hep hatirlasin, isledigi amelín, ibadetin kendi meshebine gore hak degilse bile, dort meshebin dordude haktir, birine sahih gelmesi ona yeter.

    Besinci vesvese sekli:
    Bu vesvese cesidi insanin dusunce ozgurlugunu kendisine kisitlamasindan baslar. Inancina aykiri bir sey dusununce kufre girdigini sanip, inancima zarar geldi der umitsizlige duser.



    Benim ogrendiklerim:

    Insan ilk once kendisini vesveseye karsi koruyabilmek icin ne oldugunu bilmeli, dusmanini tanimali. Tanimak icin niyeti nedir, en guclu kozu nedir benim ona karsi en guclu kozum nedir bilmeli.

    Vesvese seytanin insani ibadetden alikoyabilmesi icin bir silahtir. Bu hem cok guclu hemde cok zayif bir silahtir. Ne kadar guclu veya zayif bir silah oldugunuda kendimiz belirliyoruz. Nasil mi ?

    Biz vesveseye hernekadar onem verir ondan korkarsak o bizim icin o kadar buyuk bir dusman oluyor. Hangi vesvese cesidi olursa olsun bu farketmiyor. Eger biz vesvese gelince kendi kendimize “gelirse gelsin, bana ne” diyebilirsek, umursamazsak ve ibadetimize oylece devam edersek kurtulmak icin onemli bir adim atmis oluruz. Dusmanimiz yani seytan eli bos doner.


    Allah’u teâla günah işleme kabiliyeti olmayan meleklerle, hiç sorumlu olmayan hayvanları yaratmıştır.

    Bu iki varlıktan başka, hem melekleri geçecek kadar mükemmel, hem de aklı olmayan hayvanlardan daha aşağı olacak kadar kötü olma özelliğindeki insanı yaratmıştır. İşte böyle bir varlığın hangi özellikleri taşıdığının anlaşılması için şeytan yaratılmıştır.

    Mesela, altın ve bakırın karışık halden ayrılması için ateşte kaynatılması gibi, insan denen varlığın iyi ve kötü huylarının birbirinden ayrılması, iyi huylu Ebubekir (ra)ile kötü ruhlu Ebucehilin anlaşılması için Allah şeytanı ateşten yaratmıştır.

    Ayrıca ambardaki çekirdeklerin ağaç olması için toprağa atılması gerekiyor. Görünüşte toprak altı karanlık ve sıkıcıdır. Ancak ağaç olmanın yolu oradan geçiyor. Binlerce sene ambarda kalsa ağaç olamıyor.

    İşte Allah, cennet ambarında duran Babamız Adem Peygamberi dünya tarlasına gönderiyor. Ağaç olarak Cennete dönmesi için de şeytan ateşine oturtuyor. İbadet toprağına gömüyor. Böylece ağaç olarak Cennete geri dönüyor. Bizim durumumuz da böyledir.

    Şeytanın yaratılması hayırdır, güzeldir. Ama onun sözünü tutmak kötüdür. Mesela, yemeğin ateşte pişmesi güzeldir. Ama aynı ateşe elini uzatırsan yakar, düşmanın olur. Şeytan da Cennetimizi pişirmek yaratılmıştır. Yaratılması güzeldir. Ama ona elimizi kaptırmak kötüdür.

    Sizin de bildiğiniz gibi, elmasla kömürün aslı karbondur. Ancak diziliş farklılığından dolayı biri elmas diğeri kömür oluyor. İşte insanın aslıda birdir. Babası Adem (as), yapısı topraktır. Ama diziliş farklılığından biri elmas gibi, diğeri de kömür gibi oluyor. Bu farklılığı göstermek, kimin elmas, kimin de kömür olduğunun anlaşılması için şeytan yaratılmıştır. Elbette elmasın ve kömürün nereye gideceğini söylemeye gerek yoktur.

    Şeytan yaratılmasaydı, hepimiz cennette mi olurduk?

    İnsanın aklını meşgul eden ve zihnini yoran hadiselerden birisi de, Hz. Âdemin cennetten çıkarılışı, dünyaya gönderilişi ve bu hadiseye de şeytanın sebep oluşudur. Bazı kimselerin aklına şöyle bir soru gelmektedir: “Eğer şeytan olmasaydı, Hz. Âdem cennette kalacak ve biz de orada mı bulunacaktık?”

    Bu konunun izahında, Cenabı Hakkın, Hz. Âdemi yaratmazdan önce meleklerle olan konuşmasına dikkat edelim. Bakara Suresinde şöyle anlatılmaktadır: “Hani, rabbin meleklere, ben yeryüzünde bir halife yaratacağım dedi. Onlar, Bizler hamdinle sana tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun? dediler. Allah da onlara, sizin bilemeyeceğinizi herhalde ben bilirim dedi.” (Bakara Sûresi, 30)

    Ayet-i Kerimenin mealinde de görüldüğü gibi, Cenabı Hak daha Hz. Âdemi yaratmadan önce insan nevini yeryüzünde var edeceğini haber vermektedir. Yani insanların cennette değil de, dünyada yaşayacaklarını bildirmektedir. Şeytanın Hz. Âdemi aldatması, insanın dünyaya gönderilmesine sadece bir sebep olmuştur.

    Diğer taraftan, meleklerden farklı olarak insana nefis ve şehevi hisler verilmiştir. Bu hislerin akislerinin görülmesi için insanların dünyaya gönderilmesi, onlara bazı sorumlulukların verilmesi ve bir imtihana tabi tutulması gerekliydi. Ta ki, insan bu imtihan ve tecrübe sonunda ya cennete layık bir kıymet alsın, yahut cehenneme ehil olacak bir vaziyete girsin.

    İnsan niçin yaratılmış?

    “İnsan niçin yaratılmış?” sorusuna sıkça muhatap oluruz. Böyle bir soruyu kendimize yahut bir başkasına sormamız, bizim için büyük bir İlâhî ihsandır. Şöyle ki: Bu soruyu güneş kendisine soramadığı gibi, bir başka yıldız da güneşe sorabilmiş değil. Yine bu soruyu bir arı bir başka arıya, yahut bir koyun berikine sormaktan aciz. Demek oluyor ki, bu sorunun cevabını arayan insanoğlu, kendi varlığını istediği sahada kullanma konusunda serbest bırakılmış; bir arayış içinde ve bu konuda bir imtihana tabi tutulmuş.

    Bu imtihanı kazanmanın tek yolu, sorunun cevabını bizi yaratandan öğrenmemizdir. Bu noktaya varan insanlar gerçeğin kapısını çalmış olurlar. Ve kendilerine Kur’an lisanıyla, Peygamber diliyle cevapları verilir.

    “Ben cinleri ve insanları, ancak bana ibadet -kulluk- etsinler diye yarattım.” ( Zâriyât Sûresi, 56)

    Nur Küllîyatında ibadete “marifet” manası veriliyor. Bu mana üzerinde çoğu tefsir alimlerimiz ittifak etmişler. Namaz, oruç gibi ibadetler ise bu marifetin neticesidir. Yani, insan nimetin şükür gerektirdiğini idrak edecektir ki, sonra bu şükür ve hamd vazifeni yerine getirsin.

    İnsan, bu kâinatı dolduran İlahi mucizelerin tefekkür ve hayreti icap ettirdiklerini bilecektir ki, tespih ve tekbir vazifesini ifa etsin.

    İnsan, başka insanlara merhamet etmesi gerektiğinin şuuruna erecektir ki zekât ve sadaka verme yolunu tutsun.

    Bütün bunlar imanın ve marifetin, yani Allah’a inanmanın ve onu tanımanın meyveleridir.

    Nur Külliyatından bir marifet dersi: “Şu kâinattan maksad-ı âlâ, tezahür-ü Rububiyete karşı, ubudiyet-i küllîye-i insaniyedir.” ( Sözler, 264 .)

    Rububiyet, terbiye edicilik manasına geliyor. Bütün alemlerin her birinde bu fiil bir başka şekilde, bir başka güzellikte, bir başka mükemmellikte kendini gösteriyor. Ve biz her namazda Fatiha Sûresini okurken alemlerin Rabbine hamd etmekle bu farklı terbiyelerin şuurunda olduğumuzu ilan etmiş oluruz.

    Işıklar alemini de Allah terbiye ediyor, gözler alemini de. Ve biz, güneşin ışık verecek şekilde, gözümüzün de ondan faydalanacak biçimde terbiye edildiklerini düşünerek Rabbimize şükretmekle “tezahür-ü Rububiyete karşı, ubudiyet” vazifemizi yerine getiririz.

    Gıda maddelerinin yenilecek şekilde, ağzımızın, dilimizin, midemizin de onlardan faydalanacak tarzda terbiye edildiklerini nazara alarak Rabbimizin bu sonsuz ihsanlarını hayret ve teşekkürle karşıladığımızda, yine o rububiyete karşı ubudiyetle mukabele etmiş oluruz.

    Kâinatın yaratılması insan için, insanın yaratılması ise ubudiyet içindir. Burada dikkatimizi iki kelime çekiyor; âlâ ve küllîye kelimeleri. Bu iki kelime bize bu vazifeyi yapan daha başka varlıklar da olduğunu haber veriyorlar. Şu var ki, insan ubudiyet vazifeni onlardan daha üstün ve daha küllî bir derecede yapabilecek bir istidada sahip. Sözünü etmek istediğimiz bu varlıklar, meleklerle cinlerdir.

    Bir melek, bir meyveyi tefekkür ederken, dünün şekilsiz, renksiz elementlerinin bugün güzel bir varlık haline gelmelerini, sert ağaçtan bu yumuşak meyvelerin çıkmasını hayretle seyreder. Ama o meyvenin tadını, vitaminini, kalorisini düşünemez, tefekkür edemez. Zira, istidadı buna müsait değildir.

    İnsana bu noktada bambaşka bir kabiliyet verilmiştir. O, aklıyla, hayaliyle sadece hazır eşyayı değil, o anda görmediği nice şeyleri hatta geçmişi ve geleceği düşünebilir. Böylece fikri, düşüncesi, anlayışı ve feyzi küllîleşir. Eline aldığı bir meyveyi yerken, o anda bir milyonu aşkın canlı türünün sonsuz denecek kadar çok fertlerinin rızklandıklarını, kendisinin de bu İlâhî sofradan faydalanan bir fert olduğunu düşünebilir ve böylece Allah’ın Rezzak ismini küllî manada tefekkür etme imkanına kavuşur.

    Dilerse, düşüncesini geçmiş ve gelecek zamanlara da götürür. Bütün zamanlarda ve mekânlardaki her türlü nimeti ve onlardan istifade edenleri, hayalinin yardımıyla, birlikte düşünür ve tefekkürü daha da küllîleşir.

    Bütün İlâhî isimlerin tecellileri için benzer şeyler söylenebilir.

    Nur Küllîyatında, “İyyake na’büdü” “Biz ancak sana ibadet ederiz.” ayetinin açıklaması yapılırken, ayet-i kerimede niçin ben değil de biz denildiğine dikkat çekilir ve böyle denilmekle üç ayrı cemaatin kastedildiği ders verilir. Bunlardan birisi bütün müminler, diğeri vücudumuzda vazife gören ve her biri kendine mahsus bir ibadetle meşgul olan bütün organlar, hücreler, duygular,.., üçüncüsü ise bütün bir varlık âlemi.

    Demek oluyor ki insan, bütün varlık alemi namına “İyyake na’budü” diyebilecek bir kabiliyettedir. İşte tek başına da namaz kılsa, ferdiyetten kurtulup bu üç cemaatin ibadetlerini Rabbine takdim eden insan küllî bir ibadet yapmış demektir.

    İnsanın bu kâinata meyve olması da böyle bir neticeyi doğurmaktadır. Bir ağacın bütün birimlerini şuurlu farz verseniz, en küllî tefekkürü meyve yapacaktır. Çünkü meyvenin içindeki çekirdek bütün ağaçtan süzüldüğü için o meyvede ağacın tümünün ibadetlerini temsil etme, tefekkür etme kabiliyeti bulunacaktır.

    Bu küllî ubudiyeti en ileri derecede yapanlar kâinat ağacının en mükemmel meyveleri olan peygamberler ve özellikle Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’dir(asm.).

    “Maksad-ı âlâ ve ubudiyet-i küllîye” manalarıyla şu kutsî hadis arasında yakın bir ilgi vardır: “Sen olmasaydın ben felekleri yaratmazdım.” Nur Küllîyatında insanın vazifesiyle ilgili birçok bahis mevcut. Bunların bir özeti olarak birkaç maddeyi takdim etmek isterim:

    - Ruhuna bir İlâhî ikram olarak takılan, ilim, irade, görme, işitme gibi sıfatlarını Allah’ın sıfatlarını bilmeye bir vasıta olarak kullanmak. Kendi ruhundan İlahi sıfatları bilmek için açılan bu marifet pencerelerini iyi değerlendirmek.

    - Akıl kuvvetini hikmet dairesinde, şehvet kuvvetini iffet dairesinde, gazap kuvvetini şecaat dairesinde kullanmak.

    - Muhabbetini ancak Allah’a vermek ve mahlukatı da yine Onun namına, Onun isimlerine ayna olmaları, kemaline işaret etmeleri, cemalinden haber vermeleri cihetiyle sevmek.

    - “İbadatın bütün enva’ına müstaid bir fıtratta” yaratıldığının şuurunda olup bütün ibadet çeşitlerinin ayrı ayrı feyizlerinden azami ölçüde nasiplenmeye çalışmak.

    - Kendisine verilen “kalb, sır, ruh, akıl hattâ hayal ve sair kuvvelerin hayat-ı ebediyeye yüzlerini çevirmek.” Böylece bunların her birini kendine mahsus ibadetiyle meşgul etmek.

    - Duygularının her biriyle Allah’ın rahmet hazinelerinden birini açmak, ondan güzelce faydalanmak ve küllî şükretmek.

    - Aczini ölçü alarak Allah’ın kudretini, fakrına bakaran Onun rahmetini, noksanlıklarını düşünerek Onun kemalini tefekkür etmek. Rabbini sonsuz kemal, rahmet ve kudret sahibi, kendi nefsini ise yine sonsuz aciz, fakir ve noksan bilmek.

    - Ruhunu günahlardan, bedenini de her tüllü kirlerden, pisliklerden uzak tutarak İlahi huzura çıkmak.

    - Kendini Allah’ın en mükemmel eseri olma cihetiyle meleklerin, ruhanilerin seyrine, temaşasına güzelce sunmak.

    İşte insan bu gibi ulvî gayeler için yaratılmıştır. Ama ne yazık ki, bir çok insan, kendini unutmuş ve bu gayelerden gafil olarak sadece dünya hayatını rahat bir şekilde geçirmek için çabalar. Bütün kâinatın ibadetlerini temsil etme kabiliyetine sahip olduğu halde, sadece çevresindeki bir gurup insanın teveccühlerini kazanmayı ve kendisini onlara beğendirmeyi hayatına gaye edinir.

    Bir süre sonra kendisi de, o insanlar da dünyadan göçüp gitmekte ve bütün bu gayeler de onun bedeniyle birlikte adeta toprağa gömülüp kaybolmaktalar.

    ALLAH’IN İBADETİMİZE İHTİYACI VAR MI?

    Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, herşey Ona muhtaç olan Yüce Allah’ın, bizim gibi âciz kulların ibadetine hiç mi, hiç ihtiyacı yoktur. O, bizim hiçbir şeyimize muhtaç değildir. Çünkü kâinat ve içindekiler, ne varsa her şey Onundur, Onun mülküdür.

    Son derece âciz ve zayıf birkul olarak bizler muhtaç ve fakiriz. İhtiyaçlarımız ebede kadar uzanmış; bir çiçeği istediğimiz gibi, bir baharı da istiyoruz. Hatta ebedî Cenneti de istemekten kendimizi alamıyoruz. Dünya bizim olsa bile, istek ve arzularımızı tatmin edemiyoruz. Hal böyle iken, ihtiyaçlarımızın sadece çok az bir kısmını elde edebiliyoruz. Sonsuzluğa uzanan ihtiyaçlarımızın temin edildiği mekân, ebedî saadet menzili olan Cennettir.

    Yüce Allah’ın ibadetimize ihtiyacının olmadığını ve hakikî muhtaç olanın asıl bizler olduğumuzu şöyle bir misâlle açıklamamız mümkündür.

    Hasta olduğumuzda doktora gideriz. Doktor, hastalığımızı teşhis ettikten sonra, bir reçete yazar. Sonra da ilâçları belirtilen saatte kullanmamızı ısrarla ister. Doktorun niyeti, bir an önce hastasının şifa bulup rahata kavuşmasıdır. Doktorun bu iyi niyetine karşı kalkıp, “Doktor Bey, bu ilâçları kullanmamın sana bir faydası var mı? Bir ihtiyacın mı var ki, bu acı ve tatsız ilâçları tavsiye ediyorsun?” dememiz hem yersiz bir hareket olur, hem de kendimizi gülünç bir duruma düşürmüş oluruz.

    Bu misalde olduğu gibi, insan olarak mânen hastayız. Günah ve şüphelerin kalb ve ruhumuzda açtığı yaralarla mânen dertliyiz. İşte Yüce Rabbimiz, duygu ve lâtifelerimizi günah paslarından temizlememiz, parlatıp nurlandırmamız ve bu mânevî dertlerden şifaya kavuşmamız için yaramıza bir merhem, dertlerimize bir ilâç olarak ibadeti emretmiştir. Mesele bu kadar açık ve berrak iken, yine kalkıp da, “Yâ Rabbî, bizim ibadetimize ne ihtiyacın var,niçin ibadet etmemizi bizden ısrarla istiyorsun?” dememiz, hastanın doktora çıkışmasından bin defa daha yersiz ve gülünçtür.

    Bunun yanında kulluk vazifesini yapmayın ibadeti terk eden kişiyi Cenab-ı Hakkın dünyada mânevî sıkıntıya, âhirette şiddetli azaba çarptıracağını beyan buyurmasının hikmet tarafını şöyle bir misalle izah edebiliriz.

    Milletin canına, malına ve namusuna zarar veren bir kişi yakalanıp, hâkim karşısına çıkarıldığı zaman, hâkim suçluyu cürmüne göre cezaya çarptırır, mahkûm eder. Bu adam cezayı hak ettiği için kimse kendisine acımaz ve “Yazık oldu” demez.

    Mutlak adalet ve kudret sahibi olan Cenab-ı Hak da, ibadeti terk etmekle bütün varlıkların hukukuna tecavüz eden insanı, dünyada ruhî sıkıntılara, âhirette de Cehennem azabına çarptırır. Bu da aynı hak ve adalet olur.

    Gerçekten de, canlı cansız her varlık kendilerine mahsus dillerle Yaratıcısını tesbih eder, verilen vazifeyi eksiksiz olarak yerine getirir. Meselâ toprak, içine atılan her bir tohuma saksılık eder, filizlinmesine yardımcı olur. Su, dünyaya hayatı bahşederek vazifesini mükemmel bir şekilde görür. Ateş, insanların yiyeceğini pişirmek, onları ısıtmak ve daha pekçok vazife görmek suretiyle kendine düşeni eksiksiz yapar.

    İşte, insan kâinata iman gözüyle bakmamak ve kulluk vazifelerini, ibadeti terk etmekle mahlûkatın da ibadetini göremiyor, onları başıboşlukla itham ediyor ve sonunda inkâra kalkışıyor. Onların Allah tarafından vazifelendirilmiş birer unsur olduklarını da inkâr ettiği için, mânen hukuklarına tecavüz etmiş, zulmetmiş oluyor. Bunun için de, cezası bir iken, mahlûkat adedince artış gösteriyor.

    Ayrıca, ibadetsiz insan kendi nefsine de zulmediyor. Herşeyden önce, insanın ruhu, bedeni ve bütün âzaları kendisine bir emanettir. İnsan, sahip olduğu bütün nimetler için ne bir fiyat ödemiştir, ne de ödemeye gücü yeter. Meseâ gözümüze hangi kuvvetimizle sahip olduk veya eğer satın alacak olsaydık, değerini takdir edip, ödeyebilir miydikr? Bu nimetlerin gerçek sahibi Allah olduğuna göre, onları vazifesiz de bırakmamıştır. Bilhassa namaz kılarken, bütün lâtife ve hislerimiz de hisselerini almaktadır.

    İşte insan ibadeti terk etmekle, bütün âza, duygu ve lâtifelerini âtıl bir vaziyete sokmuş sayılıyor. Böylece kendi nefsine de zulmederek cezaya müstahak hâle gelmesine sebep oluyor.

    İnsan bilerek veya bilmeyerek yaptığı bütün bu zulüm ve haksızlıkların cezasını dünyada ve âhirette çekeceği için, kendi kendini azabın içine atmış oluyor.!


  5. 01.Eylül.2013, 18:24
    3
    99/1
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 01.Eylül.2013
    Üye No: 102359
    Mesaj Sayısı: 236
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 3
    Bulunduğu yer: Sınav salonu

    Cevap: Bir sıkıntım var fakat biraz garip tam anlatamadım ama yardım edin lütfen

    Reiss kardes cok guzel cevaplamis. Benim de acizane birkac onerim olacak:
    1. Yukarida soylendigi gibi seninki vesvese. Ustunde durma. Aklina geldi mi euzu besmele cek ve Allah'a (c.c) sigin. Vesvele kuculur ve rabbimizin izniyle yok olur gider sikinti kalmaz.
    2. Anladigim kadariyla imanina sahip cikmak istiyorsun. Nasil karsilarsin bilmem ama risale I nur kulliyati bu konularda vesveselerini yenmek ve imanini kuvvetlendirmek icin harika. Ayrica vesvese derdin olmasa bile -tabiri caizse- iman tazelemek ve Allah'a daha cok baglanmak icin de okuyabilecegin eserler.
    3. Son olarak. Internette arastirirsan bulursun. Sozler kosku diye bir kurulus var. Videolarini izle. Sifa gibi. Derdin kalmaz.
    Benimki acizane oneri. Allah yardimcin olsun. Rabbim bizi sirati mustakimden ayirmasin...


  6. 01.Eylül.2013, 18:24
    3
    Devamlı Üye
    Reiss kardes cok guzel cevaplamis. Benim de acizane birkac onerim olacak:
    1. Yukarida soylendigi gibi seninki vesvese. Ustunde durma. Aklina geldi mi euzu besmele cek ve Allah'a (c.c) sigin. Vesvele kuculur ve rabbimizin izniyle yok olur gider sikinti kalmaz.
    2. Anladigim kadariyla imanina sahip cikmak istiyorsun. Nasil karsilarsin bilmem ama risale I nur kulliyati bu konularda vesveselerini yenmek ve imanini kuvvetlendirmek icin harika. Ayrica vesvese derdin olmasa bile -tabiri caizse- iman tazelemek ve Allah'a daha cok baglanmak icin de okuyabilecegin eserler.
    3. Son olarak. Internette arastirirsan bulursun. Sozler kosku diye bir kurulus var. Videolarini izle. Sifa gibi. Derdin kalmaz.
    Benimki acizane oneri. Allah yardimcin olsun. Rabbim bizi sirati mustakimden ayirmasin...


  7. 01.Eylül.2013, 20:09
    4
    burcealtug
    Kıdemli Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 25.Şubat.2012
    Üye No: 94504
    Mesaj Sayısı: 980
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 10
    Bulunduğu yer: ALLAHÜTELANIN ARŞININ ALTINDA HERHANGİBİR YER

    Cevap: Bir sıkıntım var fakat biraz garip tam anlatamadım ama yardım edin lütfen

    Yazdıklarını iyice okudum çocuğum. Çocuğum diyorum izinverirsen çünkü hem senin belkide annen olacak yaştayım hemde öğretmen olduğumdan galiba dil alışkanlığı.
    ALLAH ın varlığı konusunda yeryüzünde ve gökyüzünde bir çok açık deliller var. Bunları tek tek yazacak değilim. Zaten sende bir yaratıcıya inanmaktasın sadece şeytan seni avlamaya çabalıyor. Bunuda ALLAHa sığınmakla ona derdini anlatmakla aşacaksın. Bu da namazla olacak.
    Sana şu kdr söyleyebilirim ki kişi eğer ALLAH a yaklaşıp bir adım atarsa o ona 10 adım atmakta. Bununla ilgili sahih hadislerde var. Örnek senin imanını artırması için başımdan geçen bir iki olayı açıklayacağım. Ve bunlar ALLAH şahidimdir doğru. Tek bir kelimem dahi yanlış yalan değil.
    iki seneye kdr çok fazla itikadı olan biri değildim. ALLAHın dilemesi sonucu doğru yolu buldum. Bna bu süre zarfında o kadar çok mucize yaşattı ki. Bunları daha sonra neden yaşamış olmalıyım diye knd kdn sorduğumda cevap basitti. 1-geçmiş günahlarıma kefaret.2-itikadımın imanımın artması için desttek

    İlk olay geçmişte benim ve ALLAHın bildiği bir günahımın kefaretiydi. Seni korkutmak istemem ama o zamanlar şeytan banada ALLAH konusunda vesvese vererek bir yaratıcının varlığından şüphe duymama neden oluyordu. O sıralarda ilim öğrenmek için çok dini kitap okuyordum. Tabii birde kuranı türkçe.Geceleri beni korkutmaya başladılar . 3 -4 gün sürdü. Bundan eminim cinlerdi. Sayfa karıştıran ses duyuyordum sonra kahkaha sesleri. Nas ve felak okuyunca yok oluyorlar gece gene başlıyorlardı. Namazda ALLAHdan secdede şöyle dua ettim.
    -rabbim ben seni dost olarak kabul ediyorum eğer sende beni artık dostluğuna kabul ediyorsan bu korkulara son ver. Onlardan sana sığınıyorum.
    Ne oldu tahmin et. Bıcak gibi kesilldi.
    Bu bana ALLAH ın varlığının kanıtıydı
    Bu şer gibi görünsede aslında benim için hayırdı. Tıpkı kuranda dediği gibi.

    Gelelim 2. geçen sene kızım 3 yaşında ve yalnız yatmıyor ya benle ya babayla))Ramazan ayıydı ve ben yazın sıcaklarda oruç tutmaya alışık biri değildim daha evvel. İmanım artıp doğruyu bulunca kısmet oldu çok şükür. Kızım beni zorluyordu. Uykusuzluk açlık.Yine namazda secde anında şöyle dua ettim. Yatsı namazıydı çok iyi hatırlıyorum.O sırada kızım yatak odamızda uyuyordu
    -Rabbim kızım beni çok yoruyor ve uyutmuyor. Ne olur kızımın uykusu düzene girsin ve kendi yatağında yatsın.
    Allah şahittir ki başım secdeden kalkman kızımın ayak sesslerini duydum. Eşim arkada şok olmuş halde seslendi
    -Bu kız uykulu uyurgezer gibi nasılda kalkıp kendi yatağına yattı ve hala uyumaya devam ediyor S.... dedi.
    Arkama dönüp baktığımda bende şaşkınlıktan dona kalmıştım. Bu olay benim hala tüylerimi diken diken ediyor


    Daha pek çok ilginç ama çok güzel deliller yaşadım yaşamaktayım. Bunları yazmamdaki sebep inanıp inanmamn sana kalmış ama tamamen ALLAH rızası için. Seni desteklemesi için . Yüceler yücesi var biz ona döneceğiz.

    ALLAH SEVGİSİ KONUSUNDA ise sana şu kdr söyleyeceğim. Allahı sen ne kdr sevdiğine bak ki o da seni ne kdr seviyor gör. Diyeceksin ki galiba beni sevmiyor çünkü yukarda yazdığın gibi ben onu sevgi konusunda bir yere koyamıyorum?
    HAYIR....ALLAH seni seviyor çocuğum. Nerden mi anladım?
    1-Müslüman olarak yaratmış seni.Dünyanın herhangi bir yerinde herhangi bir milletten ırktan dinden olabilirdin
    2-Sağlıklısın sanırım
    3-Ailen yanında
    4-Bir bilgisayarın olacak ve netten buraya bağlanacak kdr ailenin maddi durumu iyi
    5-Bu soruları sanma ki kendi kendine soruyorsun?İçine ilham edilmesini meleklere O söylüyor ki Onu bulasın.

    Daha pek çok nimet sayabiliriz değil mi
    ALLLAH en iyisini bilir ama ben şunu çıkarttım . Rabbimiz senin ONU arayı bulmanı tanımanı sevmeni istiyor. Bir insan birşeyi tanımadan sevemez. Bu yüzden önce ALLAH ı tanıtan kitaplar oku. İbn kayyim el cezziyenin ALLAH SEVGİSİ kitabını tavsiye ederim. Günümüz türkçesi ile sadeleştirilmiş. Daha pek çok ALLAH SEVGİSİ içeren kitapları bulup alabilirsin. Onu tanımak için esmaü hüsnayıda oku. Onu tanıdıkça hem ondan gereği gibi korkup emirlerine uyacaksın hem de seveceksin.

    Yukarda yazmışsın ki ALLAH kullunun kalbinde başka bir sevgiyi görürse onu elinden çeker alır. Bu hadis doğru
    Etrafa bakarsan insan hayatında ki olaylarada bunu görürsün. Kimi mal aşkı kimi karı koca sevgili aşkı evlat ana baba aşkı torun aşkı altın para aşkı yaşamakta. ALLAH ı unutmuş durumdalar. ALLAH bU hadisle bunu açıklıyor. Hiçbişr şey beni anmaktan sizi gafil etmesin. Azabım çetin diyor ayette. Ama bu illaha ölüm olur diye düşünme. İmtihan olursun diyor. Örnek anneni çok seviyorsun babandan çok değil mi?Annenle imtihan ederim seni diyor . Belki bir hastalık belki sıkıntı ile.....benide güzel elbiselerle imtihan etti. Nasıl mı?Ben giyime çok düşkün açık bir kadındım. Şapkalar takılar kısa etekler....Sonra hepsini silip attım onun için kapandım. Çünkü Onun beni sevmesini çok istiyordum. Ve onu çok sevmeye başlamıştım. İspat gerekti. Emrime neden karşı geldin madem beni seviyordun kulum der diye yaptım bunu. Çok zor oldu ama başardım. Bunun gibiKimseye ama kimseye hiçbirşeye ALLAH dan daha fazla değer vermeyeceğiz. Aksi olursa onunla imtihanımız başlar.
    Bunuda en iyi herşeyin gelip geçici bir tek gerçeğin ALLAH olduğunu kavradığın zaman yapabilirsin.ALLAH a emanet ol yavrum.


  8. 01.Eylül.2013, 20:09
    4
    Kıdemli Üye
    Yazdıklarını iyice okudum çocuğum. Çocuğum diyorum izinverirsen çünkü hem senin belkide annen olacak yaştayım hemde öğretmen olduğumdan galiba dil alışkanlığı.
    ALLAH ın varlığı konusunda yeryüzünde ve gökyüzünde bir çok açık deliller var. Bunları tek tek yazacak değilim. Zaten sende bir yaratıcıya inanmaktasın sadece şeytan seni avlamaya çabalıyor. Bunuda ALLAHa sığınmakla ona derdini anlatmakla aşacaksın. Bu da namazla olacak.
    Sana şu kdr söyleyebilirim ki kişi eğer ALLAH a yaklaşıp bir adım atarsa o ona 10 adım atmakta. Bununla ilgili sahih hadislerde var. Örnek senin imanını artırması için başımdan geçen bir iki olayı açıklayacağım. Ve bunlar ALLAH şahidimdir doğru. Tek bir kelimem dahi yanlış yalan değil.
    iki seneye kdr çok fazla itikadı olan biri değildim. ALLAHın dilemesi sonucu doğru yolu buldum. Bna bu süre zarfında o kadar çok mucize yaşattı ki. Bunları daha sonra neden yaşamış olmalıyım diye knd kdn sorduğumda cevap basitti. 1-geçmiş günahlarıma kefaret.2-itikadımın imanımın artması için desttek

    İlk olay geçmişte benim ve ALLAHın bildiği bir günahımın kefaretiydi. Seni korkutmak istemem ama o zamanlar şeytan banada ALLAH konusunda vesvese vererek bir yaratıcının varlığından şüphe duymama neden oluyordu. O sıralarda ilim öğrenmek için çok dini kitap okuyordum. Tabii birde kuranı türkçe.Geceleri beni korkutmaya başladılar . 3 -4 gün sürdü. Bundan eminim cinlerdi. Sayfa karıştıran ses duyuyordum sonra kahkaha sesleri. Nas ve felak okuyunca yok oluyorlar gece gene başlıyorlardı. Namazda ALLAHdan secdede şöyle dua ettim.
    -rabbim ben seni dost olarak kabul ediyorum eğer sende beni artık dostluğuna kabul ediyorsan bu korkulara son ver. Onlardan sana sığınıyorum.
    Ne oldu tahmin et. Bıcak gibi kesilldi.
    Bu bana ALLAH ın varlığının kanıtıydı
    Bu şer gibi görünsede aslında benim için hayırdı. Tıpkı kuranda dediği gibi.

    Gelelim 2. geçen sene kızım 3 yaşında ve yalnız yatmıyor ya benle ya babayla))Ramazan ayıydı ve ben yazın sıcaklarda oruç tutmaya alışık biri değildim daha evvel. İmanım artıp doğruyu bulunca kısmet oldu çok şükür. Kızım beni zorluyordu. Uykusuzluk açlık.Yine namazda secde anında şöyle dua ettim. Yatsı namazıydı çok iyi hatırlıyorum.O sırada kızım yatak odamızda uyuyordu
    -Rabbim kızım beni çok yoruyor ve uyutmuyor. Ne olur kızımın uykusu düzene girsin ve kendi yatağında yatsın.
    Allah şahittir ki başım secdeden kalkman kızımın ayak sesslerini duydum. Eşim arkada şok olmuş halde seslendi
    -Bu kız uykulu uyurgezer gibi nasılda kalkıp kendi yatağına yattı ve hala uyumaya devam ediyor S.... dedi.
    Arkama dönüp baktığımda bende şaşkınlıktan dona kalmıştım. Bu olay benim hala tüylerimi diken diken ediyor


    Daha pek çok ilginç ama çok güzel deliller yaşadım yaşamaktayım. Bunları yazmamdaki sebep inanıp inanmamn sana kalmış ama tamamen ALLAH rızası için. Seni desteklemesi için . Yüceler yücesi var biz ona döneceğiz.

    ALLAH SEVGİSİ KONUSUNDA ise sana şu kdr söyleyeceğim. Allahı sen ne kdr sevdiğine bak ki o da seni ne kdr seviyor gör. Diyeceksin ki galiba beni sevmiyor çünkü yukarda yazdığın gibi ben onu sevgi konusunda bir yere koyamıyorum?
    HAYIR....ALLAH seni seviyor çocuğum. Nerden mi anladım?
    1-Müslüman olarak yaratmış seni.Dünyanın herhangi bir yerinde herhangi bir milletten ırktan dinden olabilirdin
    2-Sağlıklısın sanırım
    3-Ailen yanında
    4-Bir bilgisayarın olacak ve netten buraya bağlanacak kdr ailenin maddi durumu iyi
    5-Bu soruları sanma ki kendi kendine soruyorsun?İçine ilham edilmesini meleklere O söylüyor ki Onu bulasın.

    Daha pek çok nimet sayabiliriz değil mi
    ALLLAH en iyisini bilir ama ben şunu çıkarttım . Rabbimiz senin ONU arayı bulmanı tanımanı sevmeni istiyor. Bir insan birşeyi tanımadan sevemez. Bu yüzden önce ALLAH ı tanıtan kitaplar oku. İbn kayyim el cezziyenin ALLAH SEVGİSİ kitabını tavsiye ederim. Günümüz türkçesi ile sadeleştirilmiş. Daha pek çok ALLAH SEVGİSİ içeren kitapları bulup alabilirsin. Onu tanımak için esmaü hüsnayıda oku. Onu tanıdıkça hem ondan gereği gibi korkup emirlerine uyacaksın hem de seveceksin.

    Yukarda yazmışsın ki ALLAH kullunun kalbinde başka bir sevgiyi görürse onu elinden çeker alır. Bu hadis doğru
    Etrafa bakarsan insan hayatında ki olaylarada bunu görürsün. Kimi mal aşkı kimi karı koca sevgili aşkı evlat ana baba aşkı torun aşkı altın para aşkı yaşamakta. ALLAH ı unutmuş durumdalar. ALLAH bU hadisle bunu açıklıyor. Hiçbişr şey beni anmaktan sizi gafil etmesin. Azabım çetin diyor ayette. Ama bu illaha ölüm olur diye düşünme. İmtihan olursun diyor. Örnek anneni çok seviyorsun babandan çok değil mi?Annenle imtihan ederim seni diyor . Belki bir hastalık belki sıkıntı ile.....benide güzel elbiselerle imtihan etti. Nasıl mı?Ben giyime çok düşkün açık bir kadındım. Şapkalar takılar kısa etekler....Sonra hepsini silip attım onun için kapandım. Çünkü Onun beni sevmesini çok istiyordum. Ve onu çok sevmeye başlamıştım. İspat gerekti. Emrime neden karşı geldin madem beni seviyordun kulum der diye yaptım bunu. Çok zor oldu ama başardım. Bunun gibiKimseye ama kimseye hiçbirşeye ALLAH dan daha fazla değer vermeyeceğiz. Aksi olursa onunla imtihanımız başlar.
    Bunuda en iyi herşeyin gelip geçici bir tek gerçeğin ALLAH olduğunu kavradığın zaman yapabilirsin.ALLAH a emanet ol yavrum.


  9. 02.Eylül.2013, 03:32
    5
    CeyhuN_
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 02.Nisan.2012
    Üye No: 95401
    Mesaj Sayısı: 180
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 2
    Yaş: 19

    Cevap: Bir sıkıntım var fakat biraz garip tam anlatamadım ama yardım edin lütfen

    o inci sözlüklerde karikateistlerde fazla takılma kardeş


  10. 02.Eylül.2013, 03:32
    5
    CeyhuN_ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Devamlı Üye
    o inci sözlüklerde karikateistlerde fazla takılma kardeş





+ Yorum Gönder