Konusunu Oylayın.: Hz Ali(r.a.) ve Hz Aişe(r.anh.) savaşı nedir? birbirlerine cephe mi aldılar?

5 üzerinden 4.40 | Toplam : 5 kişi
Hz Ali(r.a.) ve Hz Aişe(r.anh.) savaşı nedir? birbirlerine cephe mi aldılar?
  1. 28.Haziran.2013, 04:25
    1
    umutlucan
    Sadece ALLAH'a kul olun

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 13.Mayıs.2013
    Üye No: 101338
    Mesaj Sayısı: 1,441
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 15

    Hz Ali(r.a.) ve Hz Aişe(r.anh.) savaşı nedir? birbirlerine cephe mi aldılar?






    Hz Ali(r.a.) ve Hz Aişe(r.anh.) savaşı nedir? birbirlerine cephe mi aldılar? Mumsema Hz Ali(r.a.) ve Hz Aişe(r.anh.) savaşı nedir? birbirlerine cephe mi aldılar ?


  2. 30.Haziran.2013, 15:38
    2
    Hoca
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 29,652
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 336
    Bulunduğu yer: çalışma odam:)

    Cevap: Hz Ali(r.a.) ve Hz Aişe(r.anh.) savaşı nedir? birbirlerine cephe mi aldılar?




    Hz. Ali ile Hz.Aişe arasındaki olayı anlatır mısınız?

    Cemel Vakası nedir?



    Cemel Vakası nedir? Konu ile ilgili hadisler var. Hz. Aişe ra. Hz. Ali ra. ile hilafet için savaşmak için
    mi yola çıkmıştı. Eğer öyleyse nasıl olabilir bu?



    Hz. Osman'ın katili Yemenli bir Yahudi olan
    el-Gafıkî idi. Hz. Osman'ın şahadetiyle İbn-i Sebe, davasında büyük bir merhale
    kat'etmiş .oluyordu. Artık nifak tohumları meyvelerini vermeye başlamıştı. Bu
    elîm hâdise Müslümanların, İslâm dinini başka ülkelere ulaştırmalarına engel
    oldu. İslâm'ın fütûhat ve tebliğ devri kapandı, bir duraklama ve çekişme devri
    başladı.

    Bu
    merhaleden sonra İbn-i Sebe, Haşimîlerle Emevîleri karşı karşıya getirmek için
    yeni bir plân hazırladı. Hz. Osman (r.a) Emevî, Hz. Ali ise Haşimî olduğu için,
    Hz. Osman'ı, Hz. Ali'nin öldürttüğünü ve 0'nun yerine geçmek istediğini etrafa
    gizlice yayarak Emevîleri tahrik etti. İbn-i Sebe, bir taraftan Hz. Ali'ye bu
    çirkin iftirayı yaparken, diğer taraftan O'nun halife olması için açıkça gayret
    gösteriyor, böylece halkın bu iftiraya kanmasını sağlamaya çalışıyordu.

    Bu maksatla, Mısır'dan
    gelen kafileden, Yahudi asıllı İbn-i Meymun riyasetinde bir heyet seçerek Hz.
    Ali'nin huzuruna gönderdi. Heyet Hz. Ali'ye: "Malûmunuz olduğu üzere, bu ümmet
    başsız kalmıştır. Halifeliğe de en lâyık sizsiniz. Sizden bu vazifeyi deruhte
    etmenizi istiyoruz," dediler. Hz. Ali (r.a) bu teklifi reddederek, onları
    evinden kovdu.

    Hz.
    Ali'den (r.a) böyle bir cevap alınması üzerine Küfelilerden bir heyeti Hz.
    Zübeyr'e ve Basralılardan bir heyeti de Hz. Talha'ya gönderdi. Hz. Zübeyr ve Hz.
    Talha da Hz. Ali gibi bunların hilâfet tekliflerini reddederek huzurlarından
    kovdular.

    İbn-i Sebe,
    onlardan da istediğini elde edemeyince bu defa mütecavizleri sevk ve idare eden
    Yahudi Gafıkî'ye şu talimatı verdi: "Medinelileri mescide toplayınız ve onlara
    hemen kendilerine bir halife seçmelerini söyleyiniz. Aksi takdirde hepsini
    kılıçla tehdit ediniz..."

    Gafıki başkanlığındaki âsiler, bu emir mucibince
    Medinelileri mescide toplayarak onlara: "En kısa zamanda kendinize bir reis
    seçiniz. Şayet siz bugün bu vazifeyi yapmazsanız, Ali, Zübeyr ve Talha da dahil
    olmak üzere hepinizi kılıçtan geçireceğiz," dediler. Bu tehdidi dinleyen Medine
    halkı, Hz. Ali'nin (r.a) huzuruna çıkarak, O'ndan halifeliği kabul etmesini
    istirham ettiler. Hz. Ali de bu karışık durumu göz önünde bulundurarak vazifeyi,
    hiç istemediği halde, kabule mecbur oldu.

    Az zaman sonra Hz. Talha ve Hz. Zübeyr (r.a), Hz.
    Ali'ye (r.a) giderek O'ndan, kitabın hükmünü icrâ etmesini ve Hz. Osman'ın
    katillerinin cezalandırılmasını istediler. Hz. Ali onlara hitâben: "Haklısınız;
    fakat devlet henüz âsileri tam mânâsıyla sindirmiş değildir. Onun için devletin
    olaylara hâkim olmasını beklemek gerekir..." dedi.

    Hz. Ali (r.a),
    suçluların tek tek belirlenerek sorguya çekilmelerini ve gerekli cezaya
    çarptırılmalannı istiyordu. Hz. Âişe, Hz. Zübeyr ve Hz. Talha (r.a) ise, şu
    fikirdeydiler: "Fitne büyümüş, devleti hedef almış ve halife şehit edilmiştir.
    Mesele sadece Hz. Osman'ın katilinin bulunması değildir. Bu fıtne hareketine
    katılanlanrın çoğunun öldürülmesi gerekir. Bu sebeble, âsiler hemen
    cezalandırılmalıdır."

    Hz. Ali (r.a), Kur'an'ın “Velâ tezîrû vâziretün vizre
    uhr┠nassından hareket ile, "Birinin hatasıyla başkasının mesul olamayacağı"
    görüşünü ileri sürerek, onların bu fikrine katılmadı.

    Hz. Zübeyr ve Hz. Talha
    (r.a), Hz. Ali'nin görüşünü öğrendikten sonra, Hz. Âişe (r.anhâ) ile Mekke'de
    görüştüler ve âsilerin üzerine yürümek için kuvvet toplamak üzere Basra'ya
    gitmeye karar verdiler.

    Hz. Ali de (r.a), Hz. Âişe, Hz. Talha ve Hz. Zübeyr'in
    (r.a) Basra'ya gittiklerini haber alınca devletin bütünlüğünde bir parçalanma,
    bölünme olmaması için ordusuyla Basra'ya hareket etti ve Zikar mevkiinde
    konakladı. Hz.Ali (r.a) meselenin barış yoluyla halledilmesi için Ka'ka isminde
    bir elçisini Hz. Âişe, Hz. Talha ve Hz. Zübeyr'e göndererek onlara, tefrikanın
    fenalığını, birlik ve beraberliğin önemini, her şeyin sulh yoluyla daha iyi hall
    olacağını anlatmasını istedi. O da bu emir gereğince, Hz. Aişe, Hz. Talha ve Hz.
    Zübeyr'in yanına giderek onlara Hz. Ali'nin görüşlerini: bu yaranın ilâcının
    sükûnet olduğunu, sükûnet gerçekleştikten sonra her tedbirin alınabileceğini,
    aksi halde fıtne ve fesat çıkacağını, bunun da İslâm'a ve Müslümanlara
    getireceği sıkıntının büyük olacağını izah etti. Onlar: "Eğer Ali bu fikirde
    ise, aramızda bir görüş ayrılığı kalmamıştır." dediler.

    Bu neticeden her iki
    tarafın mensupları da memnun oldular. Böylece bir istikrar, bir sükûn hali hâsıl
    oldu. Herkes kendisini emniyet ve huzur içersinde görerek çadırlarına
    çekildiler.

    Bu
    sulhtan, ziyade rahatsız olan münafık İbn-i Sebe, taraftarlarını toplayarak
    onlara: "Ne yapıp yapıp savaşı kızıştırmanız ve Müslümanları birbirine düşürüp
    kırdırmanız lâzım. Şayet bir netice alamazsak, bütün gayretimiz boşa gider;
    hedefe varamamış oluruz." dedi. Ve savaşı başlatmak üzere yeni bir plân
    hazırladılar. Sabaha yakın saatlerde tatbike koyulacak bu yeni plân gereği,
    İbn-i Sebe kendi adamlarını Hz. Ali (r.a) ile Hz. Zübeyr ve Talha'nın (r.a)
    çadırlarının etrafında yerleştirdi. Bunlar daha sonra her iki tarafın
    çadırlarına baskında bulundular. Gürültü üzerine uyanan Hz. Zübeyr ve Talha
    (r.a): "Ne var, ne oluyor?" diye sorduklarında, İbn-i Sebe'nin adamları, "Hz.
    Ali'nin adamları (Kûfeliler) bize gece baskını yaptı," dediler.

    Bu haber üzerine Hz.
    Talha ve Zübeyr (r.a): "Anlaşıldı, Hz. Ali, harbi kesmekte samimî değilmiş."
    dediler. Öte yandan gürültüyü işiten Hz. Ali (r.a): "Ne oluyor?" diye sordu.
    Yine İbn-i Sebe'nin adamları: "Karşı taraf bize gece baskını yaptı. Biz de
    püskürttük." dediler. Hz. Ali de: "Anlaşıldı. Talha ve Zübeyr bizimle sulh
    meselesinde aynı fikirde değilmişler." dedi. Böylece on bin kişinin hayatına mâl
    olan Cemel Vak'ası meydana geldi. Hz. Talha ve Zübeyr de bu savaşta şehit
    düştüler. İbn-i Sebe, böylece Hz. Osman’ın (r.a) katlinden sonra amacına doğru
    mühim bir merhale daha kat'etmiş oluyordu.

    Soru: Müslümanların, sahabeler arasında meydana gelen
    ayrılıklara nasıl bakması gerekir?

    "İsmet" yani, "ilâhî bir koruma ile günahlardan
    korunma" sıfatı, ancak peygamberlere mahsustur. Hatasız, kusursuz olmak ancak
    onlara hâstır. Sahabeler, bu sıfatla nitelenmediklerinden onların yüzde yüz
    hatadan âzâde oldukları söylenemez. Ancak şu var ki, herhangi bir Müslüman hata
    işlemekle İslâm dairesinden çıkmadığı gibi, bir sahabe de hata işlemekle
    sahabelik şerefinden çıkmaz.

    Dört hak mezhebin bütün müçtehitleri, sahabe-i kirâm
    arasında geçen ayrılıkları şöyle değerlendirmişlerdir: Sahabe-i kirâmın her biri
    kendi başına birer müçtehittir. Kur'an ve hadiste açıkça beyan edilmeyen
    konularda içtihat yapma, en evvel onların hakkıdır. Fıkıh biliminin yönteminde
    kesinleşmiş bir kuraldır ki, bir kimsede içtihat rütbesi varsa, o kimse,
    başkasının içtihadına uymaya mecbur değildir. Ashap arasında çıkan muhalefetler,
    münakaşa ve muharebeler içtihat farklılığından doğmuştur. Hâşâ, nefsanî
    arzuların, isteklerin bu ayrılıklarda payı yoktur. Çünkü, onlar sohbet-i nebevi
    ile kin, adavet, düşmanlık gibi kötü sıfatlardan arınmışlardır. Nefisleri böyle
    süfli şeylerden temizlenip pâk olmuş, ulviyet kazanmıştır.

    Evet, sahabe-i kirâmın
    her biri İslâm dininin tesisinde birer müçtehittir. Bilindiği gibi, içtihat eden
    bir kimse, yaptığı içtihatta isabet ederse iki sevap kazanır; isabet edemediği
    takdirde içtihat etmesine mükâfat olarak bir sevap alır. Canlarıyla, başlarıyla,
    her şeyleriyle İslâm'a mâl olan, O'nun yüceltilip yayılmasından başka bir
    gayeleri olmayan o seçkin insanların içtihatları da yine İslâm'ın yüceltilip
    yükseltilmesi içindir. Bu aşk, bu azim onlarda o derece ileri gitmişti ki, Uhud
    Muharebesi'nde Peygamber Efendimize zıt görüş bildirmekten çekinmemişlerdi.
    "Biz, İslâmîyet’in başarısını şunda görüyoruz," diye görüşlerini açıkça ortaya
    koymuşlardı. Sahabenin çoğu Resulüllah Efendimize zıt içtihatta
    bulunduklarından, Peygamberimiz (sav) onların içtihadına uymaya mecbur oldular.
    Daha sonra gerçekleşen olaylar Peygamberimizi haklı çıkardı. O zaman Kur'ân-ı
    Azimüşşân'ın nâzil olması devam ettiği halde, Cenâb-ı Hak ashâbı uyarıcı bir
    ayet bile indirmedi. Herhangi bir ayetle herhangi bir ikazda bulunmadı; bilâkis
    peygamberimize eskisi gibi onlara fikir danışmaya devam etmelerini emretti.
    Resulüllah Efendimiz de onları ayıplamadı, yine bağrına bastı, şefkatle
    kucakladı, bu emir gereğince onlarla fikir alış verişine devam etti. Sadece bu
    hâl dahi, sahabe-i kirâmın, Allah ve Resulü indindeki beğenilirliklerini ve
    dinde içtihat sahibi olduklarını en açık bir şekilde göstermeye yeterlidir.

    Şimdi, insafla
    düşünelim. İçtihatta Peygamber'le farklı düşündükleri halde, ne Allah, ne de
    Resulüllah tarafından uyarılmayan sahabeleri, aralarında çıkan ayrılıklardan
    dolayı biz mi yargılayacağız? Zerre kadar vicdan ve basiret ve anlayışı olan bir
    kimsenin bu cinayete tevessül etmemesi icap eder.

    Haddimizi tecâvüz ederek
    İslâm'ın temeline kanlarını akıtan o seçkin cemaati yargılamaya kalkar ve birini
    haklı çıkarıp, diğerini tenkit edersek, o hidayet yıldızlarına hiçbir leke
    süremez, ancak kendi elimizle kendi felâketimizi hazırlamış oluruz.

    Kaldı ki, o
    yargıladığımız kimseler, ashâbın ileri gelenleridir. Bir kısmı Cennet'le
    müjdelenmiştir. Bizim dedikodusunu ettiğimiz o kişileri Kur'an ve Peygamber
    Efendimiz medh ü senâda bulunmuştur.

    Bu hususu hiç unutmamalı, ashap arasında çıkan
    ayrılıklarda mümkün olduğu kadar temkinde bulunmalı, haddimizi bilmemekten büyük
    ölçüde sakınmalıyız.

    Şayet, sahabelerin ayrılığı Hakk katında meşrû ve
    mâkul olmasaydı, elbette bunun için onları engelleyecek bir emir indirilirdi.
    Nitekim sahabe-i kirâm, Peygamber Efendimizin (sav) yanında yüksek sesle
    konuştuklarında şu uyarı ayeti indirilmiştir:

    "Ey iman edenler! Seslerinizi Resulüllah'ın sesinden
    yüksek çıkarmayın, 0'nun yanında, birbirinizle yüksek sesle konuştuğunuz gibi
    konuşmayın. Siz farkına varmadan amelleriniz boşa gider." (Hucürat, 2)

    Hucürât sûresinde,
    müminlerin sû-i zandan sakınmaları şöyle emredilmektedir:

    "Sizden biriniz ölü
    kardeşinin etini yemek ister mi?" (Hucürât sûresi, 12)

    Cenâb-ı Hak bu ayet-i
    kerimede bir mümini gıybet etmenin ölü eti yemek kadar çirkin ve mümine
    yakışmayan bir davranış olduğunu bize haber veriyor. Ya gıybet edilen bu mümin,
    sahabelerden, hem de onların en ileri gelenlerinden biriyse, artık meselenin
    tehlikesini siz takdir ediniz.

    Resulüllah Efendimiz de bir hadis-i şeriflerinde:
    "Ateş odunu nasıl yer bitirirse, gıybet dahi sâlih amelleri öyle yer bitirir"
    buyurmakla bizleri bu noktada şiddetle ikaz etmektedir.

    Hem kendi ahiret
    hayatımızın selâmeti, hem de İslâm'ın geleceği adına, bu hakikatlere kulak
    vermemiz lâzım ve elzemdir. Bir mümin diğer bir mümine sû-i zan etmekten men
    edildiği halde, İslâm'ın temeli, Hz. Peygamberin çalışma ve silâh arkadaşları ve
    şu andaki bütün Müslümanların hidayetlerinin vesilesi olan sahabe hakkında, hele
    onların en ileri gelenleri hakkında sû-i zan etmenin ne kadar sorumluluk
    gerektirdiği açıkça anlaşılabilir.

    Akıllı ve idrakli insanlar için en selâmetli yol, bu
    meselede ileri geri konuşmaktan kaçınmaktır. Biraz düşünmekle hemen
    anlaşılacaktır ki, insanlar bu âleme sahabeler arasındaki problemleri tahlil
    etmek, bu konuda bir tarafa haklı, diğerine haksız hükmünü vermek için
    gönderilmemişlerdir. Ve bu hususta bir kanaate sahip olmak, insanın yaratılış
    gayesi olamaz. İnsan bunun için değil, Allah'a hakkıyla kul olmak için
    yaratılmıştır. Yâni, dinimiz bizi sahabe ayrılıklarının tahliline değil,
    kulluğun gereklerini yerine getirmeye dâvet ediyor.

    Ashâb-ı Kirâm
    Efendilerimiz, halifesinden neferine kadar aynı rızık ile hayat buldu ve aynı
    heyecanı paylaştılar. İslâm'ın gelişmesinde, yayılmasında, yücelip gelişmesinde
    gece gündüz demeyip, gizli ve âşikâre, durmadan çalıştılar. Canlarıyla,
    kanlarıyla cihat ettiler ve fedakârlıkta erişilmezlere eriştiler. Kur'an aşkı,
    Peygamber aşkı için aşiretlerine karşı koydular, ailelerini, çocuklarını, mal ve
    mülklerini feda ettiler. Peygamberimizin nefsini, kendi nefislerine, çoluk
    çocuklarına, anne ve babalarına tercih ettiler. İslâm binasının temeline
    kanlarını akıttılar.

    O günden bugüne, tâ kıyâmete kadar bütün Müslümanların
    dünyevî ve uhrevî saâdetlerine vesile oldular. Onların hepsine karşı derin bir
    minnettarlık beslemek, onlara dua ve onları medh ü senâ etmek hepimiz için bir
    insaf ve vicdan borcudur.

    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet
















  3. 30.Haziran.2013, 15:38
    2
    Moderatör



    Hz. Ali ile Hz.Aişe arasındaki olayı anlatır mısınız?

    Cemel Vakası nedir?



    Cemel Vakası nedir? Konu ile ilgili hadisler var. Hz. Aişe ra. Hz. Ali ra. ile hilafet için savaşmak için
    mi yola çıkmıştı. Eğer öyleyse nasıl olabilir bu?



    Hz. Osman'ın katili Yemenli bir Yahudi olan
    el-Gafıkî idi. Hz. Osman'ın şahadetiyle İbn-i Sebe, davasında büyük bir merhale
    kat'etmiş .oluyordu. Artık nifak tohumları meyvelerini vermeye başlamıştı. Bu
    elîm hâdise Müslümanların, İslâm dinini başka ülkelere ulaştırmalarına engel
    oldu. İslâm'ın fütûhat ve tebliğ devri kapandı, bir duraklama ve çekişme devri
    başladı.

    Bu
    merhaleden sonra İbn-i Sebe, Haşimîlerle Emevîleri karşı karşıya getirmek için
    yeni bir plân hazırladı. Hz. Osman (r.a) Emevî, Hz. Ali ise Haşimî olduğu için,
    Hz. Osman'ı, Hz. Ali'nin öldürttüğünü ve 0'nun yerine geçmek istediğini etrafa
    gizlice yayarak Emevîleri tahrik etti. İbn-i Sebe, bir taraftan Hz. Ali'ye bu
    çirkin iftirayı yaparken, diğer taraftan O'nun halife olması için açıkça gayret
    gösteriyor, böylece halkın bu iftiraya kanmasını sağlamaya çalışıyordu.

    Bu maksatla, Mısır'dan
    gelen kafileden, Yahudi asıllı İbn-i Meymun riyasetinde bir heyet seçerek Hz.
    Ali'nin huzuruna gönderdi. Heyet Hz. Ali'ye: "Malûmunuz olduğu üzere, bu ümmet
    başsız kalmıştır. Halifeliğe de en lâyık sizsiniz. Sizden bu vazifeyi deruhte
    etmenizi istiyoruz," dediler. Hz. Ali (r.a) bu teklifi reddederek, onları
    evinden kovdu.

    Hz.
    Ali'den (r.a) böyle bir cevap alınması üzerine Küfelilerden bir heyeti Hz.
    Zübeyr'e ve Basralılardan bir heyeti de Hz. Talha'ya gönderdi. Hz. Zübeyr ve Hz.
    Talha da Hz. Ali gibi bunların hilâfet tekliflerini reddederek huzurlarından
    kovdular.

    İbn-i Sebe,
    onlardan da istediğini elde edemeyince bu defa mütecavizleri sevk ve idare eden
    Yahudi Gafıkî'ye şu talimatı verdi: "Medinelileri mescide toplayınız ve onlara
    hemen kendilerine bir halife seçmelerini söyleyiniz. Aksi takdirde hepsini
    kılıçla tehdit ediniz..."

    Gafıki başkanlığındaki âsiler, bu emir mucibince
    Medinelileri mescide toplayarak onlara: "En kısa zamanda kendinize bir reis
    seçiniz. Şayet siz bugün bu vazifeyi yapmazsanız, Ali, Zübeyr ve Talha da dahil
    olmak üzere hepinizi kılıçtan geçireceğiz," dediler. Bu tehdidi dinleyen Medine
    halkı, Hz. Ali'nin (r.a) huzuruna çıkarak, O'ndan halifeliği kabul etmesini
    istirham ettiler. Hz. Ali de bu karışık durumu göz önünde bulundurarak vazifeyi,
    hiç istemediği halde, kabule mecbur oldu.

    Az zaman sonra Hz. Talha ve Hz. Zübeyr (r.a), Hz.
    Ali'ye (r.a) giderek O'ndan, kitabın hükmünü icrâ etmesini ve Hz. Osman'ın
    katillerinin cezalandırılmasını istediler. Hz. Ali onlara hitâben: "Haklısınız;
    fakat devlet henüz âsileri tam mânâsıyla sindirmiş değildir. Onun için devletin
    olaylara hâkim olmasını beklemek gerekir..." dedi.

    Hz. Ali (r.a),
    suçluların tek tek belirlenerek sorguya çekilmelerini ve gerekli cezaya
    çarptırılmalannı istiyordu. Hz. Âişe, Hz. Zübeyr ve Hz. Talha (r.a) ise, şu
    fikirdeydiler: "Fitne büyümüş, devleti hedef almış ve halife şehit edilmiştir.
    Mesele sadece Hz. Osman'ın katilinin bulunması değildir. Bu fıtne hareketine
    katılanlanrın çoğunun öldürülmesi gerekir. Bu sebeble, âsiler hemen
    cezalandırılmalıdır."

    Hz. Ali (r.a), Kur'an'ın “Velâ tezîrû vâziretün vizre
    uhr┠nassından hareket ile, "Birinin hatasıyla başkasının mesul olamayacağı"
    görüşünü ileri sürerek, onların bu fikrine katılmadı.

    Hz. Zübeyr ve Hz. Talha
    (r.a), Hz. Ali'nin görüşünü öğrendikten sonra, Hz. Âişe (r.anhâ) ile Mekke'de
    görüştüler ve âsilerin üzerine yürümek için kuvvet toplamak üzere Basra'ya
    gitmeye karar verdiler.

    Hz. Ali de (r.a), Hz. Âişe, Hz. Talha ve Hz. Zübeyr'in
    (r.a) Basra'ya gittiklerini haber alınca devletin bütünlüğünde bir parçalanma,
    bölünme olmaması için ordusuyla Basra'ya hareket etti ve Zikar mevkiinde
    konakladı. Hz.Ali (r.a) meselenin barış yoluyla halledilmesi için Ka'ka isminde
    bir elçisini Hz. Âişe, Hz. Talha ve Hz. Zübeyr'e göndererek onlara, tefrikanın
    fenalığını, birlik ve beraberliğin önemini, her şeyin sulh yoluyla daha iyi hall
    olacağını anlatmasını istedi. O da bu emir gereğince, Hz. Aişe, Hz. Talha ve Hz.
    Zübeyr'in yanına giderek onlara Hz. Ali'nin görüşlerini: bu yaranın ilâcının
    sükûnet olduğunu, sükûnet gerçekleştikten sonra her tedbirin alınabileceğini,
    aksi halde fıtne ve fesat çıkacağını, bunun da İslâm'a ve Müslümanlara
    getireceği sıkıntının büyük olacağını izah etti. Onlar: "Eğer Ali bu fikirde
    ise, aramızda bir görüş ayrılığı kalmamıştır." dediler.

    Bu neticeden her iki
    tarafın mensupları da memnun oldular. Böylece bir istikrar, bir sükûn hali hâsıl
    oldu. Herkes kendisini emniyet ve huzur içersinde görerek çadırlarına
    çekildiler.

    Bu
    sulhtan, ziyade rahatsız olan münafık İbn-i Sebe, taraftarlarını toplayarak
    onlara: "Ne yapıp yapıp savaşı kızıştırmanız ve Müslümanları birbirine düşürüp
    kırdırmanız lâzım. Şayet bir netice alamazsak, bütün gayretimiz boşa gider;
    hedefe varamamış oluruz." dedi. Ve savaşı başlatmak üzere yeni bir plân
    hazırladılar. Sabaha yakın saatlerde tatbike koyulacak bu yeni plân gereği,
    İbn-i Sebe kendi adamlarını Hz. Ali (r.a) ile Hz. Zübeyr ve Talha'nın (r.a)
    çadırlarının etrafında yerleştirdi. Bunlar daha sonra her iki tarafın
    çadırlarına baskında bulundular. Gürültü üzerine uyanan Hz. Zübeyr ve Talha
    (r.a): "Ne var, ne oluyor?" diye sorduklarında, İbn-i Sebe'nin adamları, "Hz.
    Ali'nin adamları (Kûfeliler) bize gece baskını yaptı," dediler.

    Bu haber üzerine Hz.
    Talha ve Zübeyr (r.a): "Anlaşıldı, Hz. Ali, harbi kesmekte samimî değilmiş."
    dediler. Öte yandan gürültüyü işiten Hz. Ali (r.a): "Ne oluyor?" diye sordu.
    Yine İbn-i Sebe'nin adamları: "Karşı taraf bize gece baskını yaptı. Biz de
    püskürttük." dediler. Hz. Ali de: "Anlaşıldı. Talha ve Zübeyr bizimle sulh
    meselesinde aynı fikirde değilmişler." dedi. Böylece on bin kişinin hayatına mâl
    olan Cemel Vak'ası meydana geldi. Hz. Talha ve Zübeyr de bu savaşta şehit
    düştüler. İbn-i Sebe, böylece Hz. Osman’ın (r.a) katlinden sonra amacına doğru
    mühim bir merhale daha kat'etmiş oluyordu.

    Soru: Müslümanların, sahabeler arasında meydana gelen
    ayrılıklara nasıl bakması gerekir?

    "İsmet" yani, "ilâhî bir koruma ile günahlardan
    korunma" sıfatı, ancak peygamberlere mahsustur. Hatasız, kusursuz olmak ancak
    onlara hâstır. Sahabeler, bu sıfatla nitelenmediklerinden onların yüzde yüz
    hatadan âzâde oldukları söylenemez. Ancak şu var ki, herhangi bir Müslüman hata
    işlemekle İslâm dairesinden çıkmadığı gibi, bir sahabe de hata işlemekle
    sahabelik şerefinden çıkmaz.

    Dört hak mezhebin bütün müçtehitleri, sahabe-i kirâm
    arasında geçen ayrılıkları şöyle değerlendirmişlerdir: Sahabe-i kirâmın her biri
    kendi başına birer müçtehittir. Kur'an ve hadiste açıkça beyan edilmeyen
    konularda içtihat yapma, en evvel onların hakkıdır. Fıkıh biliminin yönteminde
    kesinleşmiş bir kuraldır ki, bir kimsede içtihat rütbesi varsa, o kimse,
    başkasının içtihadına uymaya mecbur değildir. Ashap arasında çıkan muhalefetler,
    münakaşa ve muharebeler içtihat farklılığından doğmuştur. Hâşâ, nefsanî
    arzuların, isteklerin bu ayrılıklarda payı yoktur. Çünkü, onlar sohbet-i nebevi
    ile kin, adavet, düşmanlık gibi kötü sıfatlardan arınmışlardır. Nefisleri böyle
    süfli şeylerden temizlenip pâk olmuş, ulviyet kazanmıştır.

    Evet, sahabe-i kirâmın
    her biri İslâm dininin tesisinde birer müçtehittir. Bilindiği gibi, içtihat eden
    bir kimse, yaptığı içtihatta isabet ederse iki sevap kazanır; isabet edemediği
    takdirde içtihat etmesine mükâfat olarak bir sevap alır. Canlarıyla, başlarıyla,
    her şeyleriyle İslâm'a mâl olan, O'nun yüceltilip yayılmasından başka bir
    gayeleri olmayan o seçkin insanların içtihatları da yine İslâm'ın yüceltilip
    yükseltilmesi içindir. Bu aşk, bu azim onlarda o derece ileri gitmişti ki, Uhud
    Muharebesi'nde Peygamber Efendimize zıt görüş bildirmekten çekinmemişlerdi.
    "Biz, İslâmîyet’in başarısını şunda görüyoruz," diye görüşlerini açıkça ortaya
    koymuşlardı. Sahabenin çoğu Resulüllah Efendimize zıt içtihatta
    bulunduklarından, Peygamberimiz (sav) onların içtihadına uymaya mecbur oldular.
    Daha sonra gerçekleşen olaylar Peygamberimizi haklı çıkardı. O zaman Kur'ân-ı
    Azimüşşân'ın nâzil olması devam ettiği halde, Cenâb-ı Hak ashâbı uyarıcı bir
    ayet bile indirmedi. Herhangi bir ayetle herhangi bir ikazda bulunmadı; bilâkis
    peygamberimize eskisi gibi onlara fikir danışmaya devam etmelerini emretti.
    Resulüllah Efendimiz de onları ayıplamadı, yine bağrına bastı, şefkatle
    kucakladı, bu emir gereğince onlarla fikir alış verişine devam etti. Sadece bu
    hâl dahi, sahabe-i kirâmın, Allah ve Resulü indindeki beğenilirliklerini ve
    dinde içtihat sahibi olduklarını en açık bir şekilde göstermeye yeterlidir.

    Şimdi, insafla
    düşünelim. İçtihatta Peygamber'le farklı düşündükleri halde, ne Allah, ne de
    Resulüllah tarafından uyarılmayan sahabeleri, aralarında çıkan ayrılıklardan
    dolayı biz mi yargılayacağız? Zerre kadar vicdan ve basiret ve anlayışı olan bir
    kimsenin bu cinayete tevessül etmemesi icap eder.

    Haddimizi tecâvüz ederek
    İslâm'ın temeline kanlarını akıtan o seçkin cemaati yargılamaya kalkar ve birini
    haklı çıkarıp, diğerini tenkit edersek, o hidayet yıldızlarına hiçbir leke
    süremez, ancak kendi elimizle kendi felâketimizi hazırlamış oluruz.

    Kaldı ki, o
    yargıladığımız kimseler, ashâbın ileri gelenleridir. Bir kısmı Cennet'le
    müjdelenmiştir. Bizim dedikodusunu ettiğimiz o kişileri Kur'an ve Peygamber
    Efendimiz medh ü senâda bulunmuştur.

    Bu hususu hiç unutmamalı, ashap arasında çıkan
    ayrılıklarda mümkün olduğu kadar temkinde bulunmalı, haddimizi bilmemekten büyük
    ölçüde sakınmalıyız.

    Şayet, sahabelerin ayrılığı Hakk katında meşrû ve
    mâkul olmasaydı, elbette bunun için onları engelleyecek bir emir indirilirdi.
    Nitekim sahabe-i kirâm, Peygamber Efendimizin (sav) yanında yüksek sesle
    konuştuklarında şu uyarı ayeti indirilmiştir:

    "Ey iman edenler! Seslerinizi Resulüllah'ın sesinden
    yüksek çıkarmayın, 0'nun yanında, birbirinizle yüksek sesle konuştuğunuz gibi
    konuşmayın. Siz farkına varmadan amelleriniz boşa gider." (Hucürat, 2)

    Hucürât sûresinde,
    müminlerin sû-i zandan sakınmaları şöyle emredilmektedir:

    "Sizden biriniz ölü
    kardeşinin etini yemek ister mi?" (Hucürât sûresi, 12)

    Cenâb-ı Hak bu ayet-i
    kerimede bir mümini gıybet etmenin ölü eti yemek kadar çirkin ve mümine
    yakışmayan bir davranış olduğunu bize haber veriyor. Ya gıybet edilen bu mümin,
    sahabelerden, hem de onların en ileri gelenlerinden biriyse, artık meselenin
    tehlikesini siz takdir ediniz.

    Resulüllah Efendimiz de bir hadis-i şeriflerinde:
    "Ateş odunu nasıl yer bitirirse, gıybet dahi sâlih amelleri öyle yer bitirir"
    buyurmakla bizleri bu noktada şiddetle ikaz etmektedir.

    Hem kendi ahiret
    hayatımızın selâmeti, hem de İslâm'ın geleceği adına, bu hakikatlere kulak
    vermemiz lâzım ve elzemdir. Bir mümin diğer bir mümine sû-i zan etmekten men
    edildiği halde, İslâm'ın temeli, Hz. Peygamberin çalışma ve silâh arkadaşları ve
    şu andaki bütün Müslümanların hidayetlerinin vesilesi olan sahabe hakkında, hele
    onların en ileri gelenleri hakkında sû-i zan etmenin ne kadar sorumluluk
    gerektirdiği açıkça anlaşılabilir.

    Akıllı ve idrakli insanlar için en selâmetli yol, bu
    meselede ileri geri konuşmaktan kaçınmaktır. Biraz düşünmekle hemen
    anlaşılacaktır ki, insanlar bu âleme sahabeler arasındaki problemleri tahlil
    etmek, bu konuda bir tarafa haklı, diğerine haksız hükmünü vermek için
    gönderilmemişlerdir. Ve bu hususta bir kanaate sahip olmak, insanın yaratılış
    gayesi olamaz. İnsan bunun için değil, Allah'a hakkıyla kul olmak için
    yaratılmıştır. Yâni, dinimiz bizi sahabe ayrılıklarının tahliline değil,
    kulluğun gereklerini yerine getirmeye dâvet ediyor.

    Ashâb-ı Kirâm
    Efendilerimiz, halifesinden neferine kadar aynı rızık ile hayat buldu ve aynı
    heyecanı paylaştılar. İslâm'ın gelişmesinde, yayılmasında, yücelip gelişmesinde
    gece gündüz demeyip, gizli ve âşikâre, durmadan çalıştılar. Canlarıyla,
    kanlarıyla cihat ettiler ve fedakârlıkta erişilmezlere eriştiler. Kur'an aşkı,
    Peygamber aşkı için aşiretlerine karşı koydular, ailelerini, çocuklarını, mal ve
    mülklerini feda ettiler. Peygamberimizin nefsini, kendi nefislerine, çoluk
    çocuklarına, anne ve babalarına tercih ettiler. İslâm binasının temeline
    kanlarını akıttılar.

    O günden bugüne, tâ kıyâmete kadar bütün Müslümanların
    dünyevî ve uhrevî saâdetlerine vesile oldular. Onların hepsine karşı derin bir
    minnettarlık beslemek, onlara dua ve onları medh ü senâ etmek hepimiz için bir
    insaf ve vicdan borcudur.

    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet



















+ Yorum Gönder