Konusunu Oylayın.: İmtihan nedir?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 3 kişi
İmtihan nedir?
  1. 23.Mayıs.2013, 20:12
    1
    fatmaazra
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 28.Kasım.2012
    Üye No: 98762
    Mesaj Sayısı: 3
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 1

    İmtihan nedir?






    İmtihan nedir? Mumsema ya nası soru sruluo


  2. 23.Mayıs.2013, 20:12
    1
    fatmaazra - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üye



  3. 23.Mayıs.2013, 20:13
    2
    fatmaazra
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 28.Kasım.2012
    Üye No: 98762
    Mesaj Sayısı: 3
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 1

    Cevap: ımtıhan




    soru sormak ıstıorm ama sramıorm

    Alıntı
    DÜNYADA NELERLE İMTİHAN OLMAKTAYIZ? BİRLİK VE BERABERLİĞİN BOZULMASIYLA İMTİHAN OLUNUR MU? SÂHABÎ BİRBİRİYLE İMTİHAN OLMUŞ MUDUR?

    Cenâb-ı Hakk (cc) bir âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: “Biz onların bir kısmını diğerleri ile imtihan ettik” (En’am, 6/53). Demek oluyor ki, insanlar birbirleriyle de imtihan olabiliyorlar... Bu mes’eleyi de birkaç madde halinde sıralamak mümkündür:

    Birincisi: İnsanlar içinden bir peygamber gelir ve diğer insanlar için o bir imtihan sebebi olur. Efendimiz (s.a.v.)’in gönderilişinde de aynı durum olmuştur. Meselâ, o gün bazı insanlar şunları söylemişlerdir: “Taif’te, Mesud b. Urve; Mekke’de Velid b. Muğire gibi insanlar varken ve bunlar peygamberliğe daha layık iken, nasıl oluyor da Ebu Talib’in Yetimi gibi fakir ve kimsesiz bir insan peygamber olabiliyor.?”

    “Hem, Kureyş kabilesi asil olmakla birlikte o günün en güçlü kabilesi değildir. Halbuki bir peygamber en güçlü kabilenden gelmelidir. Tâ ki kabilesi onu koruyabilsin...”

    “Ayrıca bizim gibi yiyip içen, çarşılarda dolaşan bir beşer, nasıl olur da peygamber olduğunu söyleyebilir? O bir melek olmalı değil miydi?”

    Bazı kimseler içinse, imtihan hâlâ devam etmektedir: “Dokuz kadınla evlenmiş bir insan nasıl peygamber olur?”

    Bu ve benzeri sözler hep aynı noktada birleşmektedir ve insanlar birbiriyle imtihan olmaktadır...

    İnsanın dünyaya geliş gayesi imtihandır. O sık sık elenecek, kalburdan geçirilecek ve saf ruhlar saf olmayanlardan ayrılacak; elmaslar kömürden tefrik edilecek ve şeytan yapılı insanlarla melek yapılı insanlar ortaya çıkacak ve böylece dünyanın kuruluş gayesi tahakkuk etmiş olacaktır. Eğer böyle bir imtihan olmasaydı, elmas ruhlu Ebu Bekr, kömür ruhlu Ebu Cehil’den ayrılmaz ve herkes aynı seviyede kalır giderdi. Evet, eğer böyle bir imtihan olmasaydı, Mâhiyet-i Ahmediyedeki hakikat, hiç bir zaman parlamaz, ortaya çıkmaz, incilâ etmez ve göz kamaştırıcı bir güneş hâline gelmezdi...

    Allah Rasûlü insanları ele alırken onları madenlere benzetmiştir. Cahiliyede hayırlı olan, müslümanlıkta da hayırlıdır; elverir ki dînin ruhunu kavramış olsun. İslâm insanları alıp belli bir süre belli potalarda eritip şekillendirir. Sonra da onları ruhlarıyla bütünleştirerek özlerine ulaştırır, yani esasen mahiyetlerinde mevcut olan Hakk (c.c.)’a aynadarlık hususiyetini kuvveden fiile çıkarır. Ama madenlerin asıl yapıları her zaman hususiyetlerini korur.. altın yine altın, gümüş yine gümüş ve bakır yine bakır olarak kalır.. fark, hepsinin som ve sâfi hâle gelmiş olmasındadır. İmtihanlar, insanın asli madenine girmiş bulunan yabancı unsur ve tortulardan onu temizler ve her insanı kendi istidadının zirve noktasına çıkarır.

    İkincisi: Şeytan bazı şerleri süslü gösterip hiç ümid edilmedik şahısları kandırabilir. Şeytana âlet olan insanlar içinde, bazen ma’nevî yapısı itibariyle çok seviyeli olanlar da bulunabilir. İyilikleri sevimsiz ve kerih, fenalıkları sempatik ve şirin gösterme gibi, basit fakat tahripkâr pekçok kisbî şeyler vardır ki, bunlar şeytana nisbet edilebilir. Sahib-i Şeriat tarafından ona, kötülükleri güzel gösteren ma’nâsına “Müzeyyin” denmesi de işte bundandır.

    Ayrıca, nefsânilik ve şeytan ruhlar da rekâbet hissini tahrik eder ve bizler de bununla imtihan oluruz. Hatta gıpta gibi, ilk başta mâsum görünen ve hizmette insanları yarışa sevkeden bir duygu dahi eğer neticesi îtibariyle rekâbet hissine dönüşecekse burada da bir imtihandan söz etmek mümkündür.

    Meselâ; bir şahsın insanların hidayetine vesile olucu çaba ve gayretleri, semere bakımından bir başkasından daha çok olabilir. Eğer az olan çok olanı kıskanıyor veya gıpta ediyorsa, bilmelidir ki ciddi bir imtihan geçiriyor.

    Halbuki Allah (c.c.), bir âyetinde “Muhakkak Sen insanları doğru yola iletirsin” (Şûrâ, 42/52) dediği hâlde başka bir âyetinde “Sen istediğini hidayete erdiremezsin; fakat Allah (cc) istediğini hidâyete erdirir” (Kasas, 28/56) demektedir. Demek ki asıl hidâyete erdiren Allah (c.c.)’tır. Mürşid, doğru yolu açar ve icabında onu bir şehrah haline getirir, yanlarına ışıklar, reflektörler kor ve insanlar sapmadan o yolda yürür ve doğruyu bulurlar; fakat neticede “hâsılı bi’l-masdar” olarak îmânı gönüllere koymak tamamen Allah (c.c.)’a ait bir keyfiyettir. Biz ve irademize bırakılan “ma’nâ-yı masdarîdir.” Bunun da hâricî vücudu yoktur, yani kudret ve iradenin taalluk ettiği sahada ona “var” denemez. Ancak onun ilmî ve izafî bir vücudu vardır.

    Yine bu imtihan cümlesinden olarak, birisine Cenab-ı Hakk (c.c.), beyan gücü verir ve o insan îmânî ve Kur’ânî hakikatlara en güzel şekliyle tercüman olur. Bir başkası da bunu kıskanır.. ve “niçin bana da aynı haslet verilmedi?” diye hayıflanır durursa; işte bir imtihan daha ve işte onun fena âkibeti!

    Cenâb-ı Hakk (c.c.), peygamberlerin hepsini seçmiş ve peygamber kılmıştır ama, “Peygamberlerin bazısını diğer bazısından üstün kıldık” âyetinin ifadesince, bir kısmını diğer bir kısmına tafdil etmiştir. Bazı peygamberlere verdiği öyle hususî fazîletler vardır ki, diğerleri o mevzûda onun topuğuna bile yetişemezler. Ancak umumî ma’nâda ve mutlak olarak peygamberliğe verilen bir fazîlet başka hiç bir fazîletle kıyas kabul etmeyecek kadar büyüktür. Bu hususî fazîletler, diğer pey-gamberlerin peygamberliğini hiç bir zaman küçültmez.

    Evet, yukarıda zikrettiğimiz şikâyet ve rekâbet ma’nâsını taşıyan “Niçin”leri çoğaltmak mümkündür. Niçin ben daha fazla hizmet edemiyorum? Niçin ben maddî yönden daha fazla destek olamıyorum? Niçin ben daha fazla dinlenmiyorum? Ve daha binlerce niçinler.. Aslında bunların her biri, birlik ve beraberliğe indirilen darbelerdir.

    Cenâb-ı Hakk (c.c.), inananları böyle niçinlerden sakındırıyor ve nizaya götüren bütün yolların, daha işin başında kapanmasını istiyor.

    “Velâ tenâzeû..” (Enfal, 8/46) ile başlayan âyet madde madde bu hususu tenvir etmektedir.

    Bu âyet bir ma’nâda inanan kesime, şu tavsiyelerde bulunmaktadır:

    “Kat’iyyen maddî veya manevî çekişmeye girmeyin! Daima aranızda “hayt-ı vuslât” denen birlik noktaları bulunduğunu düşünerek müşterek hareket etmeye çalışın. Müsbet dahi olsa nizâa düşmeyin. Hased, kıskançlık veya gıpta sizi nizaya sevketmesin. Aksi halde bütün gayret ve çalışmalarınız fiyasko ile neticelenir. Kuvvetiniz de zâil olur gider.

    Ferdi çalışmaların mükâfatı fert planında kalır. Halbuki birlik ve beraberlik içinde yapılan amellere, Cenâb-ı Hakk (c.c.) umumî rahmetiyle mükâfat verir ve böylece her ferd bir cemaat sevabı kazanmış olur.”

    Evet, teker teker her birerlerimiz, kulluğumuz neticesinde birer mükâfat urbası giyebilmemize karşılık; toplu ibâdet, ellerin Allah (c.c.)’a toplu olarak kalkması, yüreklerin toplu çarpması, toplu olarak herkesin aynı sancıyı çekmesi ve Allah (c.c.) ’tan aynı şeyi istemesi başımıza öyle İlâhî bir saadet kubbesinin konmasına sebep olur ki, tek başımıza onu yakalamamız mümkün değildir. Ferdî harekette olsa olsa insan ancak, kendi ailesinin reisi olur; halbuki yürekler toplu atar ve aynı hat üzerinde fertler omuz omuza verirse, bu kuvvet devlet çapında ve devlet planında bir derinlik kazanır. Bu sağlam kubbenin altında binler ve yüzbinler korunur ve her ferd bir ölçüde mensubu bulunduğu milletin gücünü temsil eder.. dışa karşı da işte bu güçle korunur. Şayet fert, bu birlik ve beraberlikten kopar ve müstakil bir korunma ve barınak yapmaya kalkarsa, gök kubbe kadar geniş olan bu İlâhî şemsiye ellerinden alınır ve her ferd elindeki yelpaze ile başbaşa kalır. Daha sonra da “Nasıl olursanız öyle idare edilirsiniz” hakikatı zuhûr eder. Derken bütün bir millet, bu hakikatın tokatını yer ve sarsılır.

    Toplum iyi, Cenâb-ı Hakk (c.c.)’la münâsebeti de kavi ise, o zaman öteler başımızı okşar ve Efendimiz (s.a.v.)’in, mağarada, Hz. Ebu Bekr’e dediği gibi, iki iseniz üçüncüsü, üç iseniz dördüncüsü, dört iseniz beşincisi, altıncısı, yedincisi ilh.. Allah’tır. Ve Allah (c.c.) dostlarını koruyup kollamayı tâahhüt etmiştir.

    Biz, tek başımıza hareket ettiğimiz, yani iki kişi ile dahi olsa, omuz omuza vermediğimiz zaman o ölçüde, Cenâb-ı Hakk (c.c.)’ın cemaate olan hususî lütuflarından mahrum kalırız. Yani hiç bir zaman Cenab-ı Hakk (c.c.), ikinin üçüncüsü olup bizi desteklemeyecektir. Bu mevzuda terakkî tarîkıyle bir mâiyet ve bir çeşit bütünleşme sözkonusudur. Yani birinci, ikinci, üçüncü..vs. fert sağlam olacak ve bu sağlam fertler üzerine sağlam bir cemiyet kurulacak ve Cenâb-ı Hakk (c.c.)’da bu cemiyeti koruyup kollayacak, hususî himayesine alacak, inâyet kubbesi altında toplayıp muhafaza edecek.. böylece fertler şahsî şemsiyeleriyle kendilerini korumağa çalışmak gibi bir külfetten kurtularak semavî bir emniyet ve güvene ereceklerdir.

    Evet, cemaatleşme önemli bir faktördür ve Tevfik-i İlâhî’nin de en büyük vesilesidir. Evet, bir insan tek başına bir inzivâhanede veya bir dağ başında hiç durmadan namaz kılsa, oruç tutsa, eline geçen herşeyi sağa-sola infak etse, gidip hac yapsa, Hacer-ül Esvede yüz sürüp gözyaşı dökse; Ka’be’de, Ravza’da birleri binler haline getirme kapılarını zorlasa, yine de Cenâb-ı Hakk (c.c.)’ın ona lütufları fert plânında olacaktır.

    Ne zaman ki o, “himmetim milletimdir”, der ve gönlünü bir millet ve ümmet çapında genişletir, gelecek rahmet de o derece vüs’atli gelir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim, Hz. İbrahim’den bahsederken “İbrahim bir ümmetti” der (Nahl, 16/120). Ve himmetini âli ve yüce tutan Hz. İbrahim’i tek başına bir millet olarak kabul eder.

    Himmeti bu denli âli insanların meydana getireceği cemaate, Allah (c.c.)’ın lütfu da o seviyede büyük olacaktır.

    Müminlerin himmetleri âlidir, ancak; yine de insanlar birbiriyle imtihan olmada çok başarılı sayılmazlar. Fazla sayılmasa bile, şahsî iş ve küçük hesaplar umumî dengeye te’sir edip bozmakta ve çakıl taşları kadar âdi ve basit mes’eleler, Kâbe hürmetinde büyük ve muazzam birleşme, bütünleşme sebeplerine tercih edilebilmektedir. Bu ise, her an, her lahza gelmesi muhtemel İlâhî inayetten mahrum kalmayı netice vermektedir.

    Eskiler, “Bi kader’il-keddi tükteseb’ül-meâli” derlerdi. Hadîs değildir; fakat “cevami’ül-kelim” gibi bir sözdür. Bunu, “çekilen sıkıntı, katlanılan meşakkat, maruz kalınan sancı ve ızdırap nisbetinde yükselme mukadderdir” şeklinde ifâde etmek mümkündür. Değiştirip şöyle de diyebiliriz: Maddî, manevî her türlü muvaffakiyet ve adım adım ilerlemek; her türlü mahrumiyet ve sıkıntıyla doğru orantılıdır. Evet bir tohum toprağın altından başını çıkaracağı âna kadar, kimbilir ne sancılar çeker, nasıl yarılır, nasıl çatlar.. rüşeymler toprağı nasıl zorlar, güneşe karşı nasıl hazırlıklı olur.. bütün bunlar varolma yolunda, dirilme çağında verilen kavgaları gösterme bakımından çok mühimdir.

    Rabb’imiz, lütûf ve ihsanlarıyla, bizi serfiraz kıldıkça, imtihanlar da ağırlaşacaktır. Şayet O, bize Kendi keremiyle, Kendisine dost olma pâyesini bahşetmişse, bunu kat’iyyen şahsımıza ait bir fazîletten dolayı verilmiş kabul etmemeliyiz. Bize düşen bütün bunları Allah (c.c.)’ın lütfu görüp öyle değerlendirmek olmalıdır. Evet, iyilikler, güzellikler gelip geçiyor ve geçerken de bize uğruyor; çünkü o güzelliklere biz, herkesten daha çok muhtaç bulunuyoruz. Aynı zamanda biz, kendi şahsımızla o güzelliklerin mazharı olamayız. Bütün bu güzellikler bizde, damlalar üzerinde güneşin ışınlarının aksetmesi gibi, akıp akıp gitmektedir. Kat’iyyen unutmamalıyız ki, gelen bu lütûflar sağnak sağnak başımızdan aşağı yağıp, iliklerimize kadar varlığını hissettiren bu rahmet ve bu ihsanlar hep cemaat adına gelmektedir. Hiç kimsenin tek başına bunları sahiplenmesi de mümkün ve doğru değildir.

    Üçüncüsü: Maddî menfaat ve kelepir sevdası da cemaat hayatındaki imtihanlardan biridir. Bilhassa, siyasîler arasındaki boğuşmalar hep bu menfi, tahripkâr ve fena düşünceden kaynaklanmaktadır. Bir makam ve mansıba çoklar gözlerini dikdiğinden ve doyma bilmeyen hırslarla şahsî çıkar peşine düştüklerinden çok defa vifak, ihtilafa; birlik ve beraberlik de tefrikaya dönüşüp durmaktadır. Halbuki, yapılan her iş ve gösterilen her fedâkarlık, bir karşılık görme düşüncesiyle değil; Rabbin rızasını kazanma arzusuyla yapılmalıdır ki, bence, çoklarını boğuşmalara sevkeden bu maddî menfaatler imtihanını kazanmanın yolu da bu olsa gerektir.

    Soruda birlik ve beraberlikle alâkalı imtihan sorulduğu için cevabımız da o yönde oldu. Yoksa, mutlak ma’nâda insanın başından geçmesi muhtemel imtihan çeşit ve şekillerini belli bir adedle sınırlandırmak mümkün olmadığı gibi, onları burada teker teker saymamız da mümkün değildir. Soru sahibi, sahabinin birbiriyle imtihan olup olmadığını da soruyor. Şimdi de bir nebze bu husus üzerinde durmak istiyorum:

    Böyle bir imtihandan sahabi vareste tutulamaz. Onlar manevî hayatın en ileri saflarında yerlerini aldıkları gibi, imtihanın en ağırına da yine onlar maruz kalmışlardır. Hele daha sonraki dönemde, idare keyfiyetindeki farklı içtihatlar, onlara imtihanların en ağır ve altından kalkılmazlarını yaşattırdı. Ancak imtihan ne kadar sert olursa olsun hiçbir sahabi hakperestlikten ayrılmadı. Kılıçların, kınlarına konmayacağı yerde bile, çok rahatlıkla, haksız olduklarını anlayınca geriye dönmesini bildiler.

    Hz. Aişe validemiz, Hz. Ali’nin karşısına çıktığı esnada, seneler önce Allah Rasulü’nün üstü kapalı olarak belirttiği, hata işleyecek hanımının kendisi olduğunu anlar anlamaz, derhal devesine binip geriye dönmesini bilmişti.

    Hz. Zübeyr b. Avvam, mert, cesur bir insandı. Müslüman olduğunda henüz dokuz yaşındaydı. Amcası onu hasıra sarar, sonra hasırı tutuşturur; ve Zübeyr’in dininden dönmesini söylerdi. Bu kadar eza ve cefa O’na, asla taviz verdirememişti. Allah Rasûlü “Her nebînin bir havarisi vardır. Benim havârim ise Zübeyr b. Avvam’dır” buyurmuş ve onun şecaatına dikkatleri çekmişlerdi. Zübeyr, Allah Rasûlü’nün halası Safiyye’nin oğluydu. İşte bir gün bu şanlı sahabiyle, yine Allah Rasûlü’nün amcasının oğlu, Haydar-ı Kerrar, Damad-ı Nebi, Hz. Ali (r.a.) Medine sokaklarından birinde el ele geziyorlardı. Derken Allah Rasûlü karşılarından geliverdi, o esnada mı daha önce mi bilinemez.. birbirini bu derece seven bu iki gencin istikbâlde nasıl karşı karşıya geleceklerini Cenâb-ı Hakk (c.c.) O’na gösterivermişti. Allah Rasûlü, Hz. Ali ve Hz. Zübeyr’i karşısına almış ve şöyle demişti: “Zübeyr! Bir gün Ali’nin karşısına çıkacaksın; fakat o gün sen haksızsın!.”

    Aradan seneler geçti. Zübeyr kendisine söylenen bu sözü her nasılsa unutmuş ve gelip Sıffîn’de Hz. Ali’nin karşısına dikilmişti. Bir ara Hz. Ali’yle karşı karşıya geldiler. Her ikisinin de kılıcı kınından sıyrılmıştı. Tam o esnada Hz. Ali, Zübeyr’e “Atından in, sana söyleyeceğim şeyler var” dedi. Zübeyr b. Avvam atından indi. Hz. Ali ona, senelerce evvel Allah Rasûlü’yle aralarında geçen konuşmayı hatırlattı. İşte Allah Rasûlü’nün haber verdiği günün, bugün olduğunu söyledi. Zübeyr beyninden vurulmuşa döndü. Evet, hatırlamıştı Allah Rasûlü’nün senelerce evvel haber verdiği şeyi.. derhal kılıcını kınına soktu. Hz. Ali’ye sarıldı ve helallik diledi. Atına bindi ve harp meydanını terketti. Fakat gözü dönmüş bir talihsiz onu arkadan vurdu ve şehit etti. Sonra da başını kesip Hz. Ali’nin çadırına getirdi. Büyük bir mükâfat bekliyordu. Nöbetçi durumu Hz. Ali’ye söyleyince, Hz. Ali hıçkırıklarını tutamadı ve bir çocuk gibi ağladı. Sonra da dudaklarından şu sözler döküldü: “Zübeyr’in katilini Cehennemle müjdelerim. Allah Rasûlü’nün havârisini öldüren bir insanın yeri ancak Cehennem olabilir..” Hz. Ali kendinden konuşmuyordu... O, aynen Resulullah’tan böyle duymuştu.

    Görüyorsunuz ki sahabi de birbiriyle imtihan oluyor ama, onlar sadece ve sadece Hak namına birbirleriyle vuruştukları gibi, haksız olduklarını anlayınca da anlaşıp sulh olmasını biliyorlardı.

    Hiçbiri kaderi tenkid etmedi, arkadaşını suçlamadı ve böyle yapıp da musibeti ikileştirmedi. Allah (c.c.) onları imtihan ettikçe onlar, Kur’ân’ın aydınlatıcı tayfları altında, Cenâb-ı Hakk (c.c.)’ın kendilerine verdiği muhteşem fetâneti kullandılar ve doğruyu bulmaya çalıştılar.

    Bir keresinde de Hz. Ebu Bekr (r.a.) ile Hz. Ömer arasında küçük bir anlaşmazlık olur. Hz. Ömer kırıcı bir söz söyler veya dargınlığını ifâde eden bir hareketle ayrılır ve evine gider. Her ikisi de bir iki dakika sonra olanlardan üzüntü duyar ve birbirlerini aramaya başlarlar. Nihayet her ikisi de birbirinden habersiz gidip durumu Allah Rasûlü’ne arzetmeyi düşünürler. Evvel gelen Hz. Ebu Bekr olmuştur. “Ya Rasulallah” diye söze başlar ve devam eder “Ömer'le aramızda bir münakaşa oldu; fakat ben haksızdım ve Ömer’in kalbini kırdım.” Daha o bunları konuşurken ileriden Hz. Ömer görülür. Telaş içindedir. O da Allah Rasûlü’ne, aynı şekilde, Hz. Ebu Bekr’in gönlünü kırdığını ve ne yapması gerektiğini sormaya gelmiştir. Gerçi Allah Rasûlü mes’eleyi dinledikten sonra bütün cihana Hz. Bekr’in kim olduğunu anlatacak ve şöyle diyecektir: “Arkadaşımı bana bırakın. Vallahi hepiniz beni inkar ettiğinizde O bana iman etmişdi.. hepiniz beni kovduğunuzda evini ve sînesini Bana O açmıştı...”

    Ancak burada bizim söz konusu etmek istediğimiz husus, her iki sahabinin de kendisini suçlu görüp, Hakk (c.c.)’ın hatırını herşeyden âli tutmaları gerçeğidir. Evet, onlar ateşin içinde dahi birleşmek gerekseydi, hiç şüphesiz oraya, Cennet’e girer gibi girerlerdi.

    Hz. Ali, ilk altı ayında Hz. Ebu Bekr’e biat etmemişti. Çevresi onun hilafete sahip çıkmasını istiyor ve durmadan ısrarda bulunuyorlardı. Altı aylık düşünme müddetinden sonra ve Hz. Fatıma validemizin vefatını müteakip mescide geldi ve herkesin meraklı bakış ve heyecanlı bekleyişleri karşısında şunları söyledi: “Altı aydır biat etmeyişim, Hz. Ebu Bekr’e muhâlefetimden değildi. Şimdi gelişim de korkumdan değildir. Ancak şimdi, hakkın ona ait olduğu kanaatına vardım ve onun için de biat etmeye karar verdim.”

    İnsan hak karşısında “vakkâf” olmalıdır. Sahabi bu sözü Hz. Ömer için söylerdi. O herhangi bir mes’elede, şahsî olarak ne düşünürse düşünsün, biri gelip de ona, âyet veya hadîsle o hususdaki doğruyu söyleyince hemen fikrini değiştirir ve eski düşüncesinden vazgeçerdi.

    Halifeydi ve minberde hutbe irad ediyordu. Kız baba ve velilerine hitapla evlenmenin kolaylaştırılması gerektiğini anlatıyordu. “Gençlerden fazla şeyler istemeniz doğru olmaz” diyordu ki; bir ihtiyar kadın arka saflardan şöyle seslendi: “Ey Allah Rasûlü’nün Halifesi! Bunları kendi fikrin olarak mı söylüyorsun yoksa bizim bilmediğimiz bir âyet veya hadîs mi biliyorsun da böyle bir hükme varıyorsun!”

    Ömer, “Hayır” dedi, “Kendi fikrim ve düşüncem olarak söylüyorum.” Bunun üzerine kadın bir âyet okudu ve “Cenâb-ı Hakk (c.c.)’ın müsaade ettiği bir şeyi sen nasıl yasaklarsın?” dedi. Âyet şöyle diyordu: “Eğer bir eşi bırakıp da yerine başka bir eş almak isterseniz, onlardan birine yüklerle mehir vermiş olsanız dahi hiç bir şeyi geri almayın”. (Nisa, 4/20) Demek ki yüklerle mehir almak bir kadın için caizdir.

    Hz. Ömer, bu ihtiyar kadını edeple dinledi. Aslında bir tavsiye olarak Hz.Ömer dediklerinde haksız da değildi. Ancak O’ndaki titizlik ve hassasiyettir ki, ona şöyle dedirtiyordu: “Ya Ömer sen yaşlı bir kadın kadar dahi dinini bilmiyorsun!.” Hâşâ ki, Ömer dinini bilmemiş olsun. Ancak O’ndaki hakperestlik anlayışı o derece geniş ve derin idi ki, bir ihtiyar kadının böyle bir itirazı karşısında, her türlü tevile açık sözünde, kendini müdafaa ve görüşünde ısrar yerine derhal hakkı kabul ediyordu.

    Yüce işler, büyük mes’eleler, daima aynı çapta insanlar tarafından halledilmiştir. Bizler sahabi ruhuna sahip çıktığımız ölçüde Cenâb-ı Hakk (c.c.)’dan beklediğimiz muvaffakiyeti elde etme imkânı doğacaktır.

    Tenâsübü illiyet prensibine göre bir dönemde belli ağırlıktaki bir yükü kaldırmak için gerekli olan kuvvetli pazular -ki öyledir- başka bir dönemde de aynı yükü, aynı ölçüde kuvvetli pazular kaldırabilecektir. Cılız ellerin o yükü kaldırması mümkün değildir.

    Nasıl ki, bir kiloluk ağırlığı, karşısına konacak aynı miktardaki bir başka ağırlık dengeleyebilir -ki bu sabit bir kanundur-, asla değişmez. Aynen öyle de bu yüce hakikatlar ve yüce mefkû-reler, eğer bir dönemde Sahabi gücündeki insanlarla tahakkuk ettirilmişse, bir başka dönemde onu, çelimsiz ve cılız insanlardan beklemek muhaldır ve doğru değildir... Öyleyse, hakperestlik anlayışında, birlik ve beraberlik şuurunda sahâbi gibi olmalıyız ki, hasımlarımız fitne kapılarının sonuna kadar sürmeli olduğunu görmeli ve biz ümitle çoşarken, onlar da ümitsizlikten kendilerini yiyip bitirecek hâle gelmelidirler. Bu da ancak nefisperestliği bırakıp hakperestliğe dilbeste olmakla mümkündür... Birlik ve beraberliğe giden yol da bu şuur ve bu düşünceden geçer..

    [MFG Külliyatı]



  4. 23.Mayıs.2013, 20:13
    2
    fatmaazra - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üye



    soru sormak ıstıorm ama sramıorm

    Alıntı
    DÜNYADA NELERLE İMTİHAN OLMAKTAYIZ? BİRLİK VE BERABERLİĞİN BOZULMASIYLA İMTİHAN OLUNUR MU? SÂHABÎ BİRBİRİYLE İMTİHAN OLMUŞ MUDUR?

    Cenâb-ı Hakk (cc) bir âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: “Biz onların bir kısmını diğerleri ile imtihan ettik” (En’am, 6/53). Demek oluyor ki, insanlar birbirleriyle de imtihan olabiliyorlar... Bu mes’eleyi de birkaç madde halinde sıralamak mümkündür:

    Birincisi: İnsanlar içinden bir peygamber gelir ve diğer insanlar için o bir imtihan sebebi olur. Efendimiz (s.a.v.)’in gönderilişinde de aynı durum olmuştur. Meselâ, o gün bazı insanlar şunları söylemişlerdir: “Taif’te, Mesud b. Urve; Mekke’de Velid b. Muğire gibi insanlar varken ve bunlar peygamberliğe daha layık iken, nasıl oluyor da Ebu Talib’in Yetimi gibi fakir ve kimsesiz bir insan peygamber olabiliyor.?”

    “Hem, Kureyş kabilesi asil olmakla birlikte o günün en güçlü kabilesi değildir. Halbuki bir peygamber en güçlü kabilenden gelmelidir. Tâ ki kabilesi onu koruyabilsin...”

    “Ayrıca bizim gibi yiyip içen, çarşılarda dolaşan bir beşer, nasıl olur da peygamber olduğunu söyleyebilir? O bir melek olmalı değil miydi?”

    Bazı kimseler içinse, imtihan hâlâ devam etmektedir: “Dokuz kadınla evlenmiş bir insan nasıl peygamber olur?”

    Bu ve benzeri sözler hep aynı noktada birleşmektedir ve insanlar birbiriyle imtihan olmaktadır...

    İnsanın dünyaya geliş gayesi imtihandır. O sık sık elenecek, kalburdan geçirilecek ve saf ruhlar saf olmayanlardan ayrılacak; elmaslar kömürden tefrik edilecek ve şeytan yapılı insanlarla melek yapılı insanlar ortaya çıkacak ve böylece dünyanın kuruluş gayesi tahakkuk etmiş olacaktır. Eğer böyle bir imtihan olmasaydı, elmas ruhlu Ebu Bekr, kömür ruhlu Ebu Cehil’den ayrılmaz ve herkes aynı seviyede kalır giderdi. Evet, eğer böyle bir imtihan olmasaydı, Mâhiyet-i Ahmediyedeki hakikat, hiç bir zaman parlamaz, ortaya çıkmaz, incilâ etmez ve göz kamaştırıcı bir güneş hâline gelmezdi...

    Allah Rasûlü insanları ele alırken onları madenlere benzetmiştir. Cahiliyede hayırlı olan, müslümanlıkta da hayırlıdır; elverir ki dînin ruhunu kavramış olsun. İslâm insanları alıp belli bir süre belli potalarda eritip şekillendirir. Sonra da onları ruhlarıyla bütünleştirerek özlerine ulaştırır, yani esasen mahiyetlerinde mevcut olan Hakk (c.c.)’a aynadarlık hususiyetini kuvveden fiile çıkarır. Ama madenlerin asıl yapıları her zaman hususiyetlerini korur.. altın yine altın, gümüş yine gümüş ve bakır yine bakır olarak kalır.. fark, hepsinin som ve sâfi hâle gelmiş olmasındadır. İmtihanlar, insanın asli madenine girmiş bulunan yabancı unsur ve tortulardan onu temizler ve her insanı kendi istidadının zirve noktasına çıkarır.

    İkincisi: Şeytan bazı şerleri süslü gösterip hiç ümid edilmedik şahısları kandırabilir. Şeytana âlet olan insanlar içinde, bazen ma’nevî yapısı itibariyle çok seviyeli olanlar da bulunabilir. İyilikleri sevimsiz ve kerih, fenalıkları sempatik ve şirin gösterme gibi, basit fakat tahripkâr pekçok kisbî şeyler vardır ki, bunlar şeytana nisbet edilebilir. Sahib-i Şeriat tarafından ona, kötülükleri güzel gösteren ma’nâsına “Müzeyyin” denmesi de işte bundandır.

    Ayrıca, nefsânilik ve şeytan ruhlar da rekâbet hissini tahrik eder ve bizler de bununla imtihan oluruz. Hatta gıpta gibi, ilk başta mâsum görünen ve hizmette insanları yarışa sevkeden bir duygu dahi eğer neticesi îtibariyle rekâbet hissine dönüşecekse burada da bir imtihandan söz etmek mümkündür.

    Meselâ; bir şahsın insanların hidayetine vesile olucu çaba ve gayretleri, semere bakımından bir başkasından daha çok olabilir. Eğer az olan çok olanı kıskanıyor veya gıpta ediyorsa, bilmelidir ki ciddi bir imtihan geçiriyor.

    Halbuki Allah (c.c.), bir âyetinde “Muhakkak Sen insanları doğru yola iletirsin” (Şûrâ, 42/52) dediği hâlde başka bir âyetinde “Sen istediğini hidayete erdiremezsin; fakat Allah (cc) istediğini hidâyete erdirir” (Kasas, 28/56) demektedir. Demek ki asıl hidâyete erdiren Allah (c.c.)’tır. Mürşid, doğru yolu açar ve icabında onu bir şehrah haline getirir, yanlarına ışıklar, reflektörler kor ve insanlar sapmadan o yolda yürür ve doğruyu bulurlar; fakat neticede “hâsılı bi’l-masdar” olarak îmânı gönüllere koymak tamamen Allah (c.c.)’a ait bir keyfiyettir. Biz ve irademize bırakılan “ma’nâ-yı masdarîdir.” Bunun da hâricî vücudu yoktur, yani kudret ve iradenin taalluk ettiği sahada ona “var” denemez. Ancak onun ilmî ve izafî bir vücudu vardır.

    Yine bu imtihan cümlesinden olarak, birisine Cenab-ı Hakk (c.c.), beyan gücü verir ve o insan îmânî ve Kur’ânî hakikatlara en güzel şekliyle tercüman olur. Bir başkası da bunu kıskanır.. ve “niçin bana da aynı haslet verilmedi?” diye hayıflanır durursa; işte bir imtihan daha ve işte onun fena âkibeti!

    Cenâb-ı Hakk (c.c.), peygamberlerin hepsini seçmiş ve peygamber kılmıştır ama, “Peygamberlerin bazısını diğer bazısından üstün kıldık” âyetinin ifadesince, bir kısmını diğer bir kısmına tafdil etmiştir. Bazı peygamberlere verdiği öyle hususî fazîletler vardır ki, diğerleri o mevzûda onun topuğuna bile yetişemezler. Ancak umumî ma’nâda ve mutlak olarak peygamberliğe verilen bir fazîlet başka hiç bir fazîletle kıyas kabul etmeyecek kadar büyüktür. Bu hususî fazîletler, diğer pey-gamberlerin peygamberliğini hiç bir zaman küçültmez.

    Evet, yukarıda zikrettiğimiz şikâyet ve rekâbet ma’nâsını taşıyan “Niçin”leri çoğaltmak mümkündür. Niçin ben daha fazla hizmet edemiyorum? Niçin ben maddî yönden daha fazla destek olamıyorum? Niçin ben daha fazla dinlenmiyorum? Ve daha binlerce niçinler.. Aslında bunların her biri, birlik ve beraberliğe indirilen darbelerdir.

    Cenâb-ı Hakk (c.c.), inananları böyle niçinlerden sakındırıyor ve nizaya götüren bütün yolların, daha işin başında kapanmasını istiyor.

    “Velâ tenâzeû..” (Enfal, 8/46) ile başlayan âyet madde madde bu hususu tenvir etmektedir.

    Bu âyet bir ma’nâda inanan kesime, şu tavsiyelerde bulunmaktadır:

    “Kat’iyyen maddî veya manevî çekişmeye girmeyin! Daima aranızda “hayt-ı vuslât” denen birlik noktaları bulunduğunu düşünerek müşterek hareket etmeye çalışın. Müsbet dahi olsa nizâa düşmeyin. Hased, kıskançlık veya gıpta sizi nizaya sevketmesin. Aksi halde bütün gayret ve çalışmalarınız fiyasko ile neticelenir. Kuvvetiniz de zâil olur gider.

    Ferdi çalışmaların mükâfatı fert planında kalır. Halbuki birlik ve beraberlik içinde yapılan amellere, Cenâb-ı Hakk (c.c.) umumî rahmetiyle mükâfat verir ve böylece her ferd bir cemaat sevabı kazanmış olur.”

    Evet, teker teker her birerlerimiz, kulluğumuz neticesinde birer mükâfat urbası giyebilmemize karşılık; toplu ibâdet, ellerin Allah (c.c.)’a toplu olarak kalkması, yüreklerin toplu çarpması, toplu olarak herkesin aynı sancıyı çekmesi ve Allah (c.c.) ’tan aynı şeyi istemesi başımıza öyle İlâhî bir saadet kubbesinin konmasına sebep olur ki, tek başımıza onu yakalamamız mümkün değildir. Ferdî harekette olsa olsa insan ancak, kendi ailesinin reisi olur; halbuki yürekler toplu atar ve aynı hat üzerinde fertler omuz omuza verirse, bu kuvvet devlet çapında ve devlet planında bir derinlik kazanır. Bu sağlam kubbenin altında binler ve yüzbinler korunur ve her ferd bir ölçüde mensubu bulunduğu milletin gücünü temsil eder.. dışa karşı da işte bu güçle korunur. Şayet fert, bu birlik ve beraberlikten kopar ve müstakil bir korunma ve barınak yapmaya kalkarsa, gök kubbe kadar geniş olan bu İlâhî şemsiye ellerinden alınır ve her ferd elindeki yelpaze ile başbaşa kalır. Daha sonra da “Nasıl olursanız öyle idare edilirsiniz” hakikatı zuhûr eder. Derken bütün bir millet, bu hakikatın tokatını yer ve sarsılır.

    Toplum iyi, Cenâb-ı Hakk (c.c.)’la münâsebeti de kavi ise, o zaman öteler başımızı okşar ve Efendimiz (s.a.v.)’in, mağarada, Hz. Ebu Bekr’e dediği gibi, iki iseniz üçüncüsü, üç iseniz dördüncüsü, dört iseniz beşincisi, altıncısı, yedincisi ilh.. Allah’tır. Ve Allah (c.c.) dostlarını koruyup kollamayı tâahhüt etmiştir.

    Biz, tek başımıza hareket ettiğimiz, yani iki kişi ile dahi olsa, omuz omuza vermediğimiz zaman o ölçüde, Cenâb-ı Hakk (c.c.)’ın cemaate olan hususî lütuflarından mahrum kalırız. Yani hiç bir zaman Cenab-ı Hakk (c.c.), ikinin üçüncüsü olup bizi desteklemeyecektir. Bu mevzuda terakkî tarîkıyle bir mâiyet ve bir çeşit bütünleşme sözkonusudur. Yani birinci, ikinci, üçüncü..vs. fert sağlam olacak ve bu sağlam fertler üzerine sağlam bir cemiyet kurulacak ve Cenâb-ı Hakk (c.c.)’da bu cemiyeti koruyup kollayacak, hususî himayesine alacak, inâyet kubbesi altında toplayıp muhafaza edecek.. böylece fertler şahsî şemsiyeleriyle kendilerini korumağa çalışmak gibi bir külfetten kurtularak semavî bir emniyet ve güvene ereceklerdir.

    Evet, cemaatleşme önemli bir faktördür ve Tevfik-i İlâhî’nin de en büyük vesilesidir. Evet, bir insan tek başına bir inzivâhanede veya bir dağ başında hiç durmadan namaz kılsa, oruç tutsa, eline geçen herşeyi sağa-sola infak etse, gidip hac yapsa, Hacer-ül Esvede yüz sürüp gözyaşı dökse; Ka’be’de, Ravza’da birleri binler haline getirme kapılarını zorlasa, yine de Cenâb-ı Hakk (c.c.)’ın ona lütufları fert plânında olacaktır.

    Ne zaman ki o, “himmetim milletimdir”, der ve gönlünü bir millet ve ümmet çapında genişletir, gelecek rahmet de o derece vüs’atli gelir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim, Hz. İbrahim’den bahsederken “İbrahim bir ümmetti” der (Nahl, 16/120). Ve himmetini âli ve yüce tutan Hz. İbrahim’i tek başına bir millet olarak kabul eder.

    Himmeti bu denli âli insanların meydana getireceği cemaate, Allah (c.c.)’ın lütfu da o seviyede büyük olacaktır.

    Müminlerin himmetleri âlidir, ancak; yine de insanlar birbiriyle imtihan olmada çok başarılı sayılmazlar. Fazla sayılmasa bile, şahsî iş ve küçük hesaplar umumî dengeye te’sir edip bozmakta ve çakıl taşları kadar âdi ve basit mes’eleler, Kâbe hürmetinde büyük ve muazzam birleşme, bütünleşme sebeplerine tercih edilebilmektedir. Bu ise, her an, her lahza gelmesi muhtemel İlâhî inayetten mahrum kalmayı netice vermektedir.

    Eskiler, “Bi kader’il-keddi tükteseb’ül-meâli” derlerdi. Hadîs değildir; fakat “cevami’ül-kelim” gibi bir sözdür. Bunu, “çekilen sıkıntı, katlanılan meşakkat, maruz kalınan sancı ve ızdırap nisbetinde yükselme mukadderdir” şeklinde ifâde etmek mümkündür. Değiştirip şöyle de diyebiliriz: Maddî, manevî her türlü muvaffakiyet ve adım adım ilerlemek; her türlü mahrumiyet ve sıkıntıyla doğru orantılıdır. Evet bir tohum toprağın altından başını çıkaracağı âna kadar, kimbilir ne sancılar çeker, nasıl yarılır, nasıl çatlar.. rüşeymler toprağı nasıl zorlar, güneşe karşı nasıl hazırlıklı olur.. bütün bunlar varolma yolunda, dirilme çağında verilen kavgaları gösterme bakımından çok mühimdir.

    Rabb’imiz, lütûf ve ihsanlarıyla, bizi serfiraz kıldıkça, imtihanlar da ağırlaşacaktır. Şayet O, bize Kendi keremiyle, Kendisine dost olma pâyesini bahşetmişse, bunu kat’iyyen şahsımıza ait bir fazîletten dolayı verilmiş kabul etmemeliyiz. Bize düşen bütün bunları Allah (c.c.)’ın lütfu görüp öyle değerlendirmek olmalıdır. Evet, iyilikler, güzellikler gelip geçiyor ve geçerken de bize uğruyor; çünkü o güzelliklere biz, herkesten daha çok muhtaç bulunuyoruz. Aynı zamanda biz, kendi şahsımızla o güzelliklerin mazharı olamayız. Bütün bu güzellikler bizde, damlalar üzerinde güneşin ışınlarının aksetmesi gibi, akıp akıp gitmektedir. Kat’iyyen unutmamalıyız ki, gelen bu lütûflar sağnak sağnak başımızdan aşağı yağıp, iliklerimize kadar varlığını hissettiren bu rahmet ve bu ihsanlar hep cemaat adına gelmektedir. Hiç kimsenin tek başına bunları sahiplenmesi de mümkün ve doğru değildir.

    Üçüncüsü: Maddî menfaat ve kelepir sevdası da cemaat hayatındaki imtihanlardan biridir. Bilhassa, siyasîler arasındaki boğuşmalar hep bu menfi, tahripkâr ve fena düşünceden kaynaklanmaktadır. Bir makam ve mansıba çoklar gözlerini dikdiğinden ve doyma bilmeyen hırslarla şahsî çıkar peşine düştüklerinden çok defa vifak, ihtilafa; birlik ve beraberlik de tefrikaya dönüşüp durmaktadır. Halbuki, yapılan her iş ve gösterilen her fedâkarlık, bir karşılık görme düşüncesiyle değil; Rabbin rızasını kazanma arzusuyla yapılmalıdır ki, bence, çoklarını boğuşmalara sevkeden bu maddî menfaatler imtihanını kazanmanın yolu da bu olsa gerektir.

    Soruda birlik ve beraberlikle alâkalı imtihan sorulduğu için cevabımız da o yönde oldu. Yoksa, mutlak ma’nâda insanın başından geçmesi muhtemel imtihan çeşit ve şekillerini belli bir adedle sınırlandırmak mümkün olmadığı gibi, onları burada teker teker saymamız da mümkün değildir. Soru sahibi, sahabinin birbiriyle imtihan olup olmadığını da soruyor. Şimdi de bir nebze bu husus üzerinde durmak istiyorum:

    Böyle bir imtihandan sahabi vareste tutulamaz. Onlar manevî hayatın en ileri saflarında yerlerini aldıkları gibi, imtihanın en ağırına da yine onlar maruz kalmışlardır. Hele daha sonraki dönemde, idare keyfiyetindeki farklı içtihatlar, onlara imtihanların en ağır ve altından kalkılmazlarını yaşattırdı. Ancak imtihan ne kadar sert olursa olsun hiçbir sahabi hakperestlikten ayrılmadı. Kılıçların, kınlarına konmayacağı yerde bile, çok rahatlıkla, haksız olduklarını anlayınca geriye dönmesini bildiler.

    Hz. Aişe validemiz, Hz. Ali’nin karşısına çıktığı esnada, seneler önce Allah Rasulü’nün üstü kapalı olarak belirttiği, hata işleyecek hanımının kendisi olduğunu anlar anlamaz, derhal devesine binip geriye dönmesini bilmişti.

    Hz. Zübeyr b. Avvam, mert, cesur bir insandı. Müslüman olduğunda henüz dokuz yaşındaydı. Amcası onu hasıra sarar, sonra hasırı tutuşturur; ve Zübeyr’in dininden dönmesini söylerdi. Bu kadar eza ve cefa O’na, asla taviz verdirememişti. Allah Rasûlü “Her nebînin bir havarisi vardır. Benim havârim ise Zübeyr b. Avvam’dır” buyurmuş ve onun şecaatına dikkatleri çekmişlerdi. Zübeyr, Allah Rasûlü’nün halası Safiyye’nin oğluydu. İşte bir gün bu şanlı sahabiyle, yine Allah Rasûlü’nün amcasının oğlu, Haydar-ı Kerrar, Damad-ı Nebi, Hz. Ali (r.a.) Medine sokaklarından birinde el ele geziyorlardı. Derken Allah Rasûlü karşılarından geliverdi, o esnada mı daha önce mi bilinemez.. birbirini bu derece seven bu iki gencin istikbâlde nasıl karşı karşıya geleceklerini Cenâb-ı Hakk (c.c.) O’na gösterivermişti. Allah Rasûlü, Hz. Ali ve Hz. Zübeyr’i karşısına almış ve şöyle demişti: “Zübeyr! Bir gün Ali’nin karşısına çıkacaksın; fakat o gün sen haksızsın!.”

    Aradan seneler geçti. Zübeyr kendisine söylenen bu sözü her nasılsa unutmuş ve gelip Sıffîn’de Hz. Ali’nin karşısına dikilmişti. Bir ara Hz. Ali’yle karşı karşıya geldiler. Her ikisinin de kılıcı kınından sıyrılmıştı. Tam o esnada Hz. Ali, Zübeyr’e “Atından in, sana söyleyeceğim şeyler var” dedi. Zübeyr b. Avvam atından indi. Hz. Ali ona, senelerce evvel Allah Rasûlü’yle aralarında geçen konuşmayı hatırlattı. İşte Allah Rasûlü’nün haber verdiği günün, bugün olduğunu söyledi. Zübeyr beyninden vurulmuşa döndü. Evet, hatırlamıştı Allah Rasûlü’nün senelerce evvel haber verdiği şeyi.. derhal kılıcını kınına soktu. Hz. Ali’ye sarıldı ve helallik diledi. Atına bindi ve harp meydanını terketti. Fakat gözü dönmüş bir talihsiz onu arkadan vurdu ve şehit etti. Sonra da başını kesip Hz. Ali’nin çadırına getirdi. Büyük bir mükâfat bekliyordu. Nöbetçi durumu Hz. Ali’ye söyleyince, Hz. Ali hıçkırıklarını tutamadı ve bir çocuk gibi ağladı. Sonra da dudaklarından şu sözler döküldü: “Zübeyr’in katilini Cehennemle müjdelerim. Allah Rasûlü’nün havârisini öldüren bir insanın yeri ancak Cehennem olabilir..” Hz. Ali kendinden konuşmuyordu... O, aynen Resulullah’tan böyle duymuştu.

    Görüyorsunuz ki sahabi de birbiriyle imtihan oluyor ama, onlar sadece ve sadece Hak namına birbirleriyle vuruştukları gibi, haksız olduklarını anlayınca da anlaşıp sulh olmasını biliyorlardı.

    Hiçbiri kaderi tenkid etmedi, arkadaşını suçlamadı ve böyle yapıp da musibeti ikileştirmedi. Allah (c.c.) onları imtihan ettikçe onlar, Kur’ân’ın aydınlatıcı tayfları altında, Cenâb-ı Hakk (c.c.)’ın kendilerine verdiği muhteşem fetâneti kullandılar ve doğruyu bulmaya çalıştılar.

    Bir keresinde de Hz. Ebu Bekr (r.a.) ile Hz. Ömer arasında küçük bir anlaşmazlık olur. Hz. Ömer kırıcı bir söz söyler veya dargınlığını ifâde eden bir hareketle ayrılır ve evine gider. Her ikisi de bir iki dakika sonra olanlardan üzüntü duyar ve birbirlerini aramaya başlarlar. Nihayet her ikisi de birbirinden habersiz gidip durumu Allah Rasûlü’ne arzetmeyi düşünürler. Evvel gelen Hz. Ebu Bekr olmuştur. “Ya Rasulallah” diye söze başlar ve devam eder “Ömer'le aramızda bir münakaşa oldu; fakat ben haksızdım ve Ömer’in kalbini kırdım.” Daha o bunları konuşurken ileriden Hz. Ömer görülür. Telaş içindedir. O da Allah Rasûlü’ne, aynı şekilde, Hz. Ebu Bekr’in gönlünü kırdığını ve ne yapması gerektiğini sormaya gelmiştir. Gerçi Allah Rasûlü mes’eleyi dinledikten sonra bütün cihana Hz. Bekr’in kim olduğunu anlatacak ve şöyle diyecektir: “Arkadaşımı bana bırakın. Vallahi hepiniz beni inkar ettiğinizde O bana iman etmişdi.. hepiniz beni kovduğunuzda evini ve sînesini Bana O açmıştı...”

    Ancak burada bizim söz konusu etmek istediğimiz husus, her iki sahabinin de kendisini suçlu görüp, Hakk (c.c.)’ın hatırını herşeyden âli tutmaları gerçeğidir. Evet, onlar ateşin içinde dahi birleşmek gerekseydi, hiç şüphesiz oraya, Cennet’e girer gibi girerlerdi.

    Hz. Ali, ilk altı ayında Hz. Ebu Bekr’e biat etmemişti. Çevresi onun hilafete sahip çıkmasını istiyor ve durmadan ısrarda bulunuyorlardı. Altı aylık düşünme müddetinden sonra ve Hz. Fatıma validemizin vefatını müteakip mescide geldi ve herkesin meraklı bakış ve heyecanlı bekleyişleri karşısında şunları söyledi: “Altı aydır biat etmeyişim, Hz. Ebu Bekr’e muhâlefetimden değildi. Şimdi gelişim de korkumdan değildir. Ancak şimdi, hakkın ona ait olduğu kanaatına vardım ve onun için de biat etmeye karar verdim.”

    İnsan hak karşısında “vakkâf” olmalıdır. Sahabi bu sözü Hz. Ömer için söylerdi. O herhangi bir mes’elede, şahsî olarak ne düşünürse düşünsün, biri gelip de ona, âyet veya hadîsle o hususdaki doğruyu söyleyince hemen fikrini değiştirir ve eski düşüncesinden vazgeçerdi.

    Halifeydi ve minberde hutbe irad ediyordu. Kız baba ve velilerine hitapla evlenmenin kolaylaştırılması gerektiğini anlatıyordu. “Gençlerden fazla şeyler istemeniz doğru olmaz” diyordu ki; bir ihtiyar kadın arka saflardan şöyle seslendi: “Ey Allah Rasûlü’nün Halifesi! Bunları kendi fikrin olarak mı söylüyorsun yoksa bizim bilmediğimiz bir âyet veya hadîs mi biliyorsun da böyle bir hükme varıyorsun!”

    Ömer, “Hayır” dedi, “Kendi fikrim ve düşüncem olarak söylüyorum.” Bunun üzerine kadın bir âyet okudu ve “Cenâb-ı Hakk (c.c.)’ın müsaade ettiği bir şeyi sen nasıl yasaklarsın?” dedi. Âyet şöyle diyordu: “Eğer bir eşi bırakıp da yerine başka bir eş almak isterseniz, onlardan birine yüklerle mehir vermiş olsanız dahi hiç bir şeyi geri almayın”. (Nisa, 4/20) Demek ki yüklerle mehir almak bir kadın için caizdir.

    Hz. Ömer, bu ihtiyar kadını edeple dinledi. Aslında bir tavsiye olarak Hz.Ömer dediklerinde haksız da değildi. Ancak O’ndaki titizlik ve hassasiyettir ki, ona şöyle dedirtiyordu: “Ya Ömer sen yaşlı bir kadın kadar dahi dinini bilmiyorsun!.” Hâşâ ki, Ömer dinini bilmemiş olsun. Ancak O’ndaki hakperestlik anlayışı o derece geniş ve derin idi ki, bir ihtiyar kadının böyle bir itirazı karşısında, her türlü tevile açık sözünde, kendini müdafaa ve görüşünde ısrar yerine derhal hakkı kabul ediyordu.

    Yüce işler, büyük mes’eleler, daima aynı çapta insanlar tarafından halledilmiştir. Bizler sahabi ruhuna sahip çıktığımız ölçüde Cenâb-ı Hakk (c.c.)’dan beklediğimiz muvaffakiyeti elde etme imkânı doğacaktır.

    Tenâsübü illiyet prensibine göre bir dönemde belli ağırlıktaki bir yükü kaldırmak için gerekli olan kuvvetli pazular -ki öyledir- başka bir dönemde de aynı yükü, aynı ölçüde kuvvetli pazular kaldırabilecektir. Cılız ellerin o yükü kaldırması mümkün değildir.

    Nasıl ki, bir kiloluk ağırlığı, karşısına konacak aynı miktardaki bir başka ağırlık dengeleyebilir -ki bu sabit bir kanundur-, asla değişmez. Aynen öyle de bu yüce hakikatlar ve yüce mefkû-reler, eğer bir dönemde Sahabi gücündeki insanlarla tahakkuk ettirilmişse, bir başka dönemde onu, çelimsiz ve cılız insanlardan beklemek muhaldır ve doğru değildir... Öyleyse, hakperestlik anlayışında, birlik ve beraberlik şuurunda sahâbi gibi olmalıyız ki, hasımlarımız fitne kapılarının sonuna kadar sürmeli olduğunu görmeli ve biz ümitle çoşarken, onlar da ümitsizlikten kendilerini yiyip bitirecek hâle gelmelidirler. Bu da ancak nefisperestliği bırakıp hakperestliğe dilbeste olmakla mümkündür... Birlik ve beraberliğe giden yol da bu şuur ve bu düşünceden geçer..

    [MFG Külliyatı]



  5. 23.Mayıs.2013, 20:19
    3
    Hoca
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 29,585
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 335
    Bulunduğu yer: çalışma odam:)

    Cevap: ımtıhan

    kardeş nasıl soru soracağını yazacağına, sorunu yazsaydın ya

    bu konuya cevap olarak sorunu yaz cevaplarız inşallah


  6. 23.Mayıs.2013, 20:19
    3
    Moderatör
    kardeş nasıl soru soracağını yazacağına, sorunu yazsaydın ya

    bu konuya cevap olarak sorunu yaz cevaplarız inşallah





+ Yorum Gönder