Konusunu Oylayın.: Peygamber efendimizin hoşgörüyle ilgili yaşadığı olaylar

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 8 kişi
Peygamber efendimizin hoşgörüyle ilgili yaşadığı olaylar
  1. 10.Mayıs.2013, 23:23
    1
    xexmxixrx
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 17.Nisan.2013
    Üye No: 101077
    Mesaj Sayısı: 14
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 1

    Peygamber efendimizin hoşgörüyle ilgili yaşadığı olaylar






    Peygamber efendimizin hoşgörüyle ilgili yaşadığı olaylar Mumsema Selamun aleykum dın kardeşlerim cok acıl yardım edermısınız 2 haftaya yetıstırmem gereken bır odevım var Hoşgorunun tanımı affetme ve hoşgörü arasındakı ilişkiler ve farklılıklar peygamber efendımızın hoşgörüyle ilgili yasadıgı olaylar hoşgörüyle ilgili hadisler ayetler ve höşgörünün topluma kazandırdıkları uzun ama sımdıden tesekkur edıorum din kardeslerim bilgilerinizin doğru olmasını canı gonulden isterim


  2. 10.Mayıs.2013, 23:23
    1



    Selamun aleykum dın kardeşlerim cok acıl yardım edermısınız 2 haftaya yetıstırmem gereken bır odevım var Hoşgorunun tanımı affetme ve hoşgörü arasındakı ilişkiler ve farklılıklar peygamber efendımızın hoşgörüyle ilgili yasadıgı olaylar hoşgörüyle ilgili hadisler ayetler ve höşgörünün topluma kazandırdıkları uzun ama sımdıden tesekkur edıorum din kardeslerim bilgilerinizin doğru olmasını canı gonulden isterim


    Benzer Konular

    - Vefatıyla Efendimizin derin bir üzüntü yaşadığı oğlunun adı nedir?

    - Peygamber efendimizin yaşadığı dönem ile bugünkü kültürümüzde ortak olan eğlence türleri

    - Peygamber Efendimizin Ahlakı İle İlgili Olaylar

    - Efendimizin yaşadığı dönemde meydana gelen ilk ve son olaylar

    - Peygamber efendimizin güvenilirlikle ilgili yaşadığı bir örnek olay

  3. 11.Mayıs.2013, 00:48
    2
    Şema
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 20.Mart.2007
    Üye No: 123
    Mesaj Sayısı: 9,332
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 103

    Cevap: Peygamber efendimizin hoşgörüyle ilgili yaşadığı olaylar




    NOt: Konu başlıkları, konu içeriğini ifade edecek şekilde yazmak forum kuralıdır!


    İslamın sevgi, barış ve hoşgörü dini olduğuna dair örnekler verir misiniz?



    İslam kelimesi, Arapça'da "barış" kelimesiyle aynı anlama gelir. İslam, Allah'ın sonsuz merhamet ve şefkatinin yeryüzünde tecelli ettiği huzur ve barış dolu bir hayatı insanlara sunmak için indirilmiş bir dindir. Allah tüm insanları, yeryüzünde merhametin, şefkatin, hoşgörünün ve barışın yaşanabileceği model olarak İslam ahlakına çağırmaktadır. Bakara Suresi'nin 208. ayetinde şöyle buyurulmaktadır:

    "Ey iman edenler, hepiniz topluca "barış ve güvenliğe" (Silm'e, İslam'a) girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır."

    Ayette görüldüğü gibi Allah, insanların "güvenliği"nin ancak İslam'a girilmesi, Kur'an ahlakının yaşanmasıyla sağlanabileceğini bildirmektedir.

    Allah bozgunculuğu lanetlemiştir

    Allah, insanlara kötülük yapmaktan sakınmalarını emretmiş; küfrü, fıskı, isyanı, zulmü, zorbalığı, öldürmeyi, kan dökmeyi yasaklamıştır. Allah'ın bu emrine uymayanlar, ayetin ifadesiyle "şeytanın adımlarını izleyenler" olarak nitelendirilmiş ve açıkça Allah'ın haram kıldığı bir tutum içerisine girmişlerdir. Kur'an'da bu konudaki birçok ayetten sadece iki tanesi şöyledir:

    "Allah'a verdikleri sözü, onu kesin olarak onayladıktan sonra bozanlar, Allah'ın ulaştırılmasını emrettiği şeyi kesip-koparanlar ve yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlar; işte onlar, lanet onlar içindir ve yurdun kötü olanı da onlar içindir." (Rad13/, 25)

    "Allah'ın sana verdiğiyle ahiret yurdunu ara, dünyadan da kendi payını (nasibini) unutma. Allah'ın sana ihsan ettiği gibi, sen de ihsanda bulun ve yeryüzünde bozgunculuk arama. Çünkü Allah, bozgunculuk yapanları sevmez." (Kasas, 28/77)

    Görüldüğü gibi, Allah, İslam dininde, terör, şiddet anlamlarını da kapsayan her türlü bozgunculuk hareketini yasaklamış ve bu tür bir eylem içinde olanları lanetlemiştir. Müslüman dünyayı güzelleştiren, imar eden insandır.

    İslam, düşünce hürriyetini ve hoşgörüyü savunur

    İnsanların fikir, düşünce ve yaşam özgürlüğünü açıkça sağlayan ve güvence altına alan bir din olan İslam, insanlar arasında gerginliği, anlaşmazlığı, birbirlerinin hakkında olumsuz konuşmayı ve hatta olumsuz düşünceyi (zan) dahi engelleyen ve yasaklayan emirler getirmiştir.

    Değil terör ve çeşitli şiddet eylemi, İslam, insanların üzerinde fikri olarak bile en ufak bir baskı kurulmasını yasaklamıştır:

    "Dinde zorlama (ve baskı) yoktur. Şüphesiz, doğruluk (rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır." (Bakara, 2/256)

    "Onlara 'zor ve baskı' kullanacak değilsin." (Gaşiye, 88/22)

    İnsanların bir dine inanmaya veya o dinin ibadetlerini uygulamaya zorlanması, İslam'ın özüne ve ruhuna aykıdır. Çünkü İslam, inanç için özgür iradeyi ve vicdani bir kabulü şart koşar. Elbette Müslümanlar birbirlerini Kur'an'da anlatılan ahlaki vasıfların uygulanması için uyarabilir, teşvik edebilirler. Ama asla bu konuda bir zorlama yapılamaz. Ya da dünyevi bir imtiyaz tanınarak, kişi dini uygulamaya yönlendirilemez.

    Bunun aksi bir toplum modeli varsayalım. Örneğin insanların ibadet yapmaya zorlandıklarını farzedelim. Böyle bir toplum modeli İslam'a tamamen aykırıdır. Çünkü inanç ve ibadet, sadece Allah'a yönelik olduğunda bir değer taşır. Eğer bir sistem insanları inanca ve ibadete zorlayacak olursa, bu durumda insanlar o sistemden korktukları için dindar olurlar. Din açısından makbul olan ise, vicdanların tamamen serbest bırakıldığı bir ortamda Allah rızası için dinin yaşanmasıdır.

    Allah masum insanların öldürülmesini haram kılmıştır

    Bir insanı suçsuz yere öldürmek, Kur'an'a göre en büyük günahlardan biridir:

    "Kim bir nefsi, bir başka nefse ya da yeryüzündeki bir fesada karşılık olmaksızın (haksız yere) öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de onu (öldürülmesine engel olarak) diriltirse, bütün insanları diriltmiş gibi olur. Andolsun, elçilerimiz onlara apaçık belgelerle gelmişlerdir. Sonra bunun ardından onlardan bir çoğu yeryüzünde ölçüyü taşıranlardır." (Maide, 5/32)

    "Ve onlar, Allah ile beraber başka bir ilaha tapmazlar. Allah'ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmezler ve zina etmezler. Kim bunları yaparsa 'ağır bir ceza ile' karşılaşır." (Furkan, 25/68)

    Yukarıdaki ayetlerde görüldüğü gibi, masum insanları haksız yere öldüren kişiler büyük bir azapla tehdit edilmişlerdir. Allah tek bir kişiyi öldürmenin, tüm insanları öldürmek kadar ağır bir suç olduğunu haber vermiştir. Allah'ın sınırlarını koruyan bir insanın değil binlerce masum insanı katletmek, tek bir insana bile zarar verme ihtimali yoktur. Dünyada adaletten kaçarak cezadan kurtulacağını sananlar, öldükten sonra, ahirette Allah'ın huzurunda verecekleri hesaptan asla kaçamayacaklardır. İşte bu nedenle ölümlerinin ardından Allah'a hesap vereceklerini bilen müminler Allah'ın sınırlarını korumakta büyük bir titizlik gösterirler.

    Allah, müminlere şefkatli ve merhametli olmalarını emreder

    Bir ayette Müslüman ahlakı şöyle anlatılmaktadır:

    "Sonra iman edenlerden, sabrı birbirlerine tavsiye edenlerden, merhameti birbirlerine tavsiye edenlerden olmak. İşte bunlar, sağ yanın adamlarıdır." (Beled, 90/17-18)

    Allah'ın, ahiret günü kurtuluşa erenlerden olmaları, rahmetine ve cennetine kavuşabilmeleri için kullarına indirdiği ahlakın en önemli özelliklerinden biri ayette görüldüğü gibi "merhameti birbirlerine tavsiye edenlerden olmak"tır.

    Kur'an'da tarif edilen İslam son derece modern, aydınlık, ilerici bir yapıya sahiptir. Gerçek Müslüman, her şeyden önce, barışçı, hoşgörülü, demokrat ruhlu, kültürlü, aydın, dürüst, sanattan ve bilimden anlayan, medeni bir kişilik yapısına sahiptir.

    Kur'an'ın getirdiği güzel ahlakla yetişen bir Müslüman, herkese İslam'ın öngördüğü sevgiyle yaklaşır; her türlü fikre karşı saygılıdır; estetiğe ve sanata değer verir, olaylar karşısında her zaman uzlaştırıcı, gerilimi azaltan, kucaklayıcı, itidalli davranışlar sergiler. Böyle insanların oluşturdukları toplumlarda ise, bugün en modern devletler arasında gösterilen ülkelerden daha gelişmiş bir medeniyet, yüksek bir toplumsal ahlak, neşe, huzur, adalet, güvenlik, bolluk ve bereket hakim olacaktır.

    Allah hoşgörü ve affediciliği emretmiştir

    Kur'an-ı Kerim'in Araf Suresi'nin 199. ayet-i kerimesindeki "Sen af yolunu benimse" sözleriyle ifade edilen "affedicilik ve hoşgörü" kavramı, İslam dininin temel kaidelerinden birini oluşturur.

    İslam tarihine bakıldığında, Müslümanların Kur'an ahlakının bu önemli özelliğini sosyal yaşama nasıl geçirdikleri çok açık bir şekilde görülür. Müslümanlar ulaştıkları her noktada, hatalı uygulamaları ortadan kaldırarak hür ve hoşgörülü bir ortam oluşturmuştur. Din, dil ve kültür bakımından birbirine taban tabana zıt olan halkların aynı çatı altında barış ve huzur içerisinde yaşamalarını sağlamış, kendisine tabi olanlara da büyük bir ilim, zenginlik ve üstünlük kazandırmıştır. Nitekim büyük bir coğrafyaya yayılmış olan Osmanlı İmparatorluğu'nun varlığını yüzyıllarca devam ettirebilmesindeki en önemli nedenlerden biri, İslam'ın getirdiği hoşgörü ve anlayış ortamının yaşanması olmuştur. Asırlardır hoşgörülü ve şefkatli yapılarıyla tanınmış olan Müslümanlar, her zaman dönemlerinin en merhametli ve en adil kişileri olmuşlardır. Bu çok uluslu yapı içerisindeki tüm etnik gruplar, yıllarca mensubu oldukları dinleri özgürce yaşamışlar, üstelik dinlerini ve kültürlerini yaşayabilecekleri tüm imkanlara da sahip olmuşlardır.

    Gerçek anlamda Müslümanlara mahsus olan hoşgörü, ancak Kur'an'ın emrettiği doğrultuda uygulandığında tüm dünyaya barış ve esenlik getirir. Nitekim Kur'an'da

    "İyilikle kötülük eşit olmaz. Sen, en güzel bir tarzda(kötülüğü) uzaklaştır; o zaman, (görürsün ki) seninle onun arasında düşmanlık bulunan kimse sanki sıcak bir dost (un) oluvermiştir." (Fussilet, 41/34)

    ayet-i kerimesi ile bu özelliğe dikkat çekilmiştir.

    Tüm bunlar, İslam'ın insanlara öğütlediği ahlak özelliklerinin, dünyaya barış, huzur ve adalet getirecek erdemler olduğunu göstermektedir. Şu an dünya gündeminde olan ve adına "İslami terör" denen barbarlık ise, Kur'an ahlakından tamamen uzak, cahil ve bağnaz insanların, dinle gerçekte hiç bir ilgisi olmayan canilerin eseridir. İşledikleri vahşetleri İslam kisvesi altında yürütmeye çalışan bu kişi ve gruplara karşı uygulanacak kültürel çözüm, gerçek İslam ahlakının insanlara öğretilmesidir.

    Başka bir deyişle, İslam dini ve Kur'an ahlakı, terörizmin ve teröristlerin destekleyicisi değil, yeryüzünü terörizm belasından kurtaracak çaredir.

    Barış Dini ve Sevgi Peygamberi

    Peygamberler, dünyayı esenlik ve barış yurdu hâline getirmek için görevlendirilmiş kimselerdir. Onlar, insanlığa "barış ve esenlik" anlamına gelen İslâm dinini ulaştırmak için gönderilmişlerdir. Bir hadislerinde Peygamberimiz (s.a.s.),

    "Biz peygamberler baba bir kardeşleriz, hepimizin dini birdir." (Buharî, Enbiya, 48)

    buyurmuştur. Yüce Allah da Kur'ân'da,

    "Allah katında yegâne geçerli din İslâm'dır." (Âl-i İmran, 3/19)

    buyurur ve bütün peygamberlerin bu dini insanlara tanıtmak için geldiğini ve bu konuda peygamberlerin ilk örnekleri insanlara sunduğunu haber verir.

    İslâm, barış ve esenlik demektir. Müslüman da barış ve esenliğe ermiş, barış ve esenliği hedeflemiş kimse demektir. Yüce Allah'ın bir adı da 'Selâm'dır. Buna göre O, barış ve esenlik kaynağıdır. O'na teslim olan Müslüman, barış ve esenlik kaynağına bağlanmakla önce kendi iç dünyasında huzur ve sükuna kavuşan, sonra da tanıştığı bu huzuru dış dünyasına taşıma sevdasında olan kimse demektir. Gerçekten de iyi Müslüman, en olumsuz şartlarda bile yaşasa, her türlü stres, buhran ve iç huzuru zedeleyen duygulardan uzak kalmaya çalışır. Bu sebeple 'Darü's-Selâm' (barış ve esenlik yurdu) Cennet'e talip olan Müslüman dünyayı, barış yurdu hâline getirmekle görevlendirilmiştir. Bir açıdan bu yüzden de olacak ki ilk insan, dünyaya gelmeden önce Cennet'e konmuş, Cennet'te bir süre yaşayıp Cennet kültürü ile donatıldıktan sonra dünyaya gönderilmiştir. Artık dünyaya gönderilen insan, kaybettiği Cennet'in sevdasıyla yanıp tutuşmakta, önce onu dünyada kurmaya çalışmakta ve hiç olmazsa âhirette ona tekrar kavuşmayı düşlemektedir.

    Aynı şekilde Müslüman'ın bir adı da 'emniyet ve güven sahibi' anlamında 'Mü’min'dir. Yüce Allah'ın bir adı da 'Mü’min'dir. Dolayısıyla güven kaynağı Yüce Allah'a inanan, O'na bağlanan mü'min, kendi iç dünyasında tutarlı, huzurlu olan ve iç dünyasında kurduğu bu güven ortamını dış dünyaya taşıyan kimse demektir. Bu yüzden inanan insanın varlığı, herkes için hayırdır. Nitekim Kur'ân, İslâm toplumundan bahsederken şöyle buyurur:

    "Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten meneder ve Allah'a inanırsınız..." (Âl-i İmran, 3/110)

    İslâm dininin sahibi olan Yüce Allah'ın bir adı da Vedûd'dur (Hûd 11/90). Vedûd, çokça seven ve sevilen anlamına mubalâğalı ism-i fail kalıbıdır. Evet Yüce Allah, sevgi kaynağıdır. Sevgiyi O yaratmış ve bizim özümüze de "Kendi Ruhu'ndan üflerken" sevgiyi O yerleştirmiştir. İbn Arabî'nin dediği gibi,

    "Biz sevgiden sudur ettik, sevgi üzerine yaratıldık, sevgiye doğru yöneldik ve sevgiye verdik gönlümüzü." (İbnü'l-Arabî 1998, 38)

    Nitekim bir âyette şöyle buyurulmuştur:

    "Rabbim Rahimdir, Vedûddur" (pek merhametlidir, kullarını çok sever)."(Hûd, 11/90)

    İşte kendisi her bakımdan güzel olan ve güzeli seven Yüce Allah, fıtratlara sevgiyi yerleştirmiş ve onun söz ve davranışlara yansımasını sağlamak için sevgi yumağı peygamberler göndermiş, sevmeyi ve sevilmeyi sağlayan düsturlar mecmuası kitaplar indirmiştir. Son olarak da Hz. Muhammed (s.a.s)'i göndererek, "birbirini yemede sırtlanları geçmiş" olan insanlardan, birbirini seven, başkasını kendisine tercih eden Müslümanlar yetiştirmiştir. Bu konudaki pek çok âyetten ikisi şöyledir:

    "Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O'nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah, size âyetlerini böyle açıklar ki, doğru yolu bulasınız."(Âl-i İmran, 3/103)

    "Daha önceden Medine'yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir." (Haşr, 59/9)

    İslâm'a göre en büyük fetih, barıştır. Nitekim Fetih Sûresi'nin ilk âyeti olan "Biz Sana aşikâr bir fetih ve zafer ihsan ettik." âyetindeki "Feth-i Mübin"den kasıt, pek çok tefsirciye göre, Hudeybiye Barış Anlaşmasıdır (Taberî, 26:67-68; İbn Kesîr, 4:183) Neredeyse savaşın eşiğine gelmiş iki grup arasında imzalanan bu anlaşmanın en önemli maddesine göre ise, Müslümanlarla Mekke Müşrikleri on yıl süreyle birbirleriyle savaş yapmayacaklardı. Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarından sonra Hicretin 6. yılında yapılan bu anlaşma ile Peygamberimiz (s.a.s.), güven ve barış dini İslâm'ın yayılmasının önündeki savaş engelini kaldırmıştır, bir bakıma, insanlar ile iradî tercihleri ve doğruyu bulma arasındaki engel kaldırılmıştır.

    Sevgi ve Güven Âbidesi Hz. Muhammed (s.a.s.)

    Hz. Peygamber (s.a.s.), varlığı insanlığın hayır ve yararına olan toplumu oluşturmak için çalışmış ve sonuçta böyle bir toplumu oluşturarak bu dünyadan ayrılmıştır. Nitekim, Onun sağlığında Hayber Yahudileri, Müslümanlardan gördükleri adalet ve hakkaniyet karşısında "Herhalde Cennet, Müslümanların eliyle yeryüzünde kuruldu." demekten kendilerini alamamışlardır. Peygamberimiz (s.a.s.), bizzat kendi hayatıyla bunun en güzel misalini sunmuştur.

    "Andolsun ki, Resûlullah, sizin için, Allah'ı ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çokça zikredenler için güzel bir örnektir." (Ahzâb, 33/21)

    Nitekim O, daha peygamber olmadan Mekke'de sergilediği kırk yıllık örnek hayatında herkesin takdirini kazanmış ve 'Muhammedü'l-Emîn' (Güvenilir Muhammed) denilmeye başlanmıştı. Onun bu güvenilirliği ve saygınlığı kendini, Hz. Hatice (ra)'nin ona uluslararası ticaret işlerini teslim etmesinde, Kâbe'deki Hakemlik olayında ve Mekke'de haksızlıklarla mücadele adına kurulmuş olan Hılfu'l-Fudul cemiyetinin saygın bir üyesi olmasında göstermişti. Yine peygamber olmadan önce yaptığı ticari ortaklıklarda O'nun güvenilirliği ve dürüstlüğü herkesin dikkatini çekmekteydi. O'nun peygamber olmadan önceki hayatı, altmış üç yıllık ömrünün yarısından fazla, kırk yıllık uzun bir süredir. O, bu dönemde Allah'tan vahiy almadan önce de, bir insan olarak tertemiz ve herkes için bir emniyet âbidesi olarak yaşamıştı. Hem de pek çok insanın pek çok erdemden yoksun olduğu bir dönemde. Bu sebeple O'nun, peygamber olmadan önceki ahlâkî güzelliği, olumsuz şartları bahane ederek işledikleri kötülükleri, yahut yapmadıkları güzellikleri örtbas etmeye çalışan günümüz insanı için son derece önemli ve anlamlıdır. O'nun peygamber olmadan önce de güzellikleriyle toplum içerisinde tanınan bir insan olduğunu açıklayan Kur'ân âyetlerinde şöyle buyurulur:

    "Yoksa Peygamberlerini henüz tanımadılar da, bu yüzden mi onu inkâr ediyorlar?" (Mü'minûn, 23/69)

    "De ki: Eğer Allah dileseydi onu size okumazdım, Allah da onu size bildirmezdi. Ben bundan önce bir ömür boyu içinizde durmuştum. Halâ akıl erdiremiyor musunuz?" (Yunus, 10/16)

    Ben peygamber olmadan önce kırk yıl aranızda yaşadım. Siz benim doğruluğumu, dürüstlüğümü, emanete hıyanet etmeyişimi, ümmiliğimi biliyorsunuz. Ben gençliğimde hiç Allah'a isyan etmedim. Şimdi siz benden, böyle bir şeyi nasıl istersiniz? (Kurtubî, 8:321) O'nun sahip olduğu güzelliklerle ilgili Kur'ân âyetlerinden biri de şöyledir:

    "Gerçekten Sen çok üstün bir ahlâk üzeresin." (Kalem, 68/3)

    Fatiha ve Alâk sûresinden sonra üçüncü sırada inen Kalem sûresinin bu âyeti, O'nun baştan beri sahip bulunduğu faziletleri açık bir şekilde tescil etmektedir. Çünkü henüz onun tüm hayatını kuşatan Kur'ân âyetleri inmemişti; buna rağmen O, büyük bir ahlâk üzere bulunuyordu. Daha sonra O'nun, Kur'ân’la kendi içinde daha da olgunlaşan, mükemmellik içinde mükemmellik kazanan ahlâkî kişiliğini eşi Hz. Ayşe (ra) şöyle özetleyecekti:

    "Onun ahlâkı Kur'ân'dı." (İ. Hanbel, Müsned, 6:188)

    Hz. Hatice Vâlidemiz'le evlenirken nikâh merasiminde söz alan amcası Ebû Talip henüz yirmi beş yaşındaki yeğenini şöyle tanımlıyordu: "Doğrusu Muhammed, Kureyş'in hiçbir gencine benzemeyen, onlardan hiçbiriyle bir tutulamayan bir gençtir. Çünkü o, şeref, asalet, erdem ve akıl bakımından onlardan ayrılır." (İ. Hişam, 1/201)

    Kendisine ilk vahiy geldiğinde, gördüğü manzara karşısında heyecanlanan Hz. Peygamber (s.a.s)'e vefakâr ve fedakâr eşi Hz. Hatice (ra) şöyle diyordu:

    "Sen rahat ol, üzülme. Allah'a yemin ederim ki, Allah seni asla utandırmayacak, ele güne rezil etmeyecektir. Çünkü sen, akrabalık bağlarını gözetirsin. Hep doğru söylersin. Emanete hıyanet etmezsin. Sıkıntılara katlanmasını bilirsin, güçsüzlerin elinden tutarsın. Misafir ağırlamayı seversin. Zor durumda kalan mağdurların hakkını korumak için onlara yardım edersin." (a.g.e., 1:253)

    O'nun sahip olduğu bu erdemler, düşmanları tarafından bile teslim edilmişti. Rum Kisrası, elçi olarak huzurunda bulunan, o zaman henüz iman etmemiş Ebû Süfyan'a Peygamberimiz (s.a.s)’in özellikleri ile ilgili sorular sormuş ve aralarında şöyle bir diyalog geçmişti:

    - Bundan önce, onun hiç yalan söylediğine şahit oldunuz mu?
    - Hayır, asla böyle bir şeye şahit olmadık.
    - İnsanlara yalan söylemeyen, vallahi Allah'a yalan söylemez!

    Habeşistan'a hicret eden Cafer b. Ebî Talib de Necaşî'nin huzurunda şunları söylemişti:

    "Ey Kral! Allah içimizden, aramızda yaşadığı kırk yıl doğruluğu, dürüstlüğü, asaleti, emanete riâyetkârlığı ile tanıdığımız bir kimseyi peygamber gönderdi..." (İbn Kesir, Tefsir, 2:411)

    Peygamberliğinin onuncu yılında müşrik ve kâfirlerin aşırı baskılarına maruz kalan Peygamberimiz (s.a.s.), davetini taşımak ve onlardan kendisine arka çıkmalarını sağlamak için Taif'e gitti. Orada on gün kaldı ve ev ev dolaşarak onlara doğruları anlattı. Sonuçta onlar Hz. Muhammed (s.a.s)'le alay ettiler ve onu kovdular ve o çıkıp giderken onu ve arkadaşı Zeyd'i ayaklarından kan akıncaya kadar taşladılar. O (s.a.s.), Taiflilerin elinden kendini bir bağa zor atmış ve orada şöyle dua etmişti:

    "Allahım! Güçsüz ve zayıflığımı, hor ve hakir görülüşümü Sana arz ediyorum. Ey merhametlilerin en merhametlisi! Zayıf ve güçsüzlerin Rabbi Sensin, benim Rabbim de! Şimdi beni kime bırakıyorsun. Beni, senden uzak olan düşmanlara mı bırakıyorsun? Eğer bana kızmamışsan, hiç önemli değil, çektiklerim bana hiç dokunmaz. Ben Sana, Senin nuruna sığınırım. Bana gazap etmenden korkarım. Senin af ve merhametin benim için çok geniştir. Her şey Senin rızan içindir. Bütün güç kuvvet Senin elindedir." (Köksal, 5/66-71)

    İşte o sırada kendisine gelen ve eğer istersen bu toplumu helâk edelim diyen meleğe Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle karşılık vermiştir:

    "Hayır, hayır. Ben onların helâk edilmelerini istemiyorum. Aksine Allah'ın onların soyundan, yalnız Allah'a ibadet edecek, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayacak kuşaklar çıkarmasını diliyorum!" (Köksal, 5/76)

    Uhud savaşında yaralanıp dişi kırılınca, O, "Müşriklere beddua etseniz!" diyenlere;

    "Ben lânetçi olarak gönderilmedim. Ya Rab! Kavmime hidâyet nasip et, çünkü onlar bilmiyorlar."(Buhari, Enbiya, 37)

    diye dua etmişti. Kısaca O, insanlığa sevdalı, bütün varlığını insanlığın kurtuluşuna adamış bir sevgi ve merhamet peygamberiydi.. Ona göre, bir kişinin hidâyete ermesi, yani gerçekle tanışması, tüm dünya ve içindekilerden çok daha hayırlıydı.

    Hicretin sekizinci yılında Mekke fethedilmişti. 53 yıllık baba ocağını Peygamberimiz (s.a.s)’e ve O'nunla beraber inananlara dar eden, onlara olmadık işkence ve eziyeti reva gören, onları Mekke'den sürüp çıkaran, bununla da kalmayıp onları Medine'de bile rahat bırakmayan, defalarca Medine'ye saldırılar düzenleyen Mekkeliler Hz. Muhammed (s.a.s.) komutasında Mekke'ye giren on bin kişilik orduya beyaz bayrak kaldırıp teslim olmuşlardı. Tüm Mekkelilerin biraz heyecan ve biraz da korkuyla bekledikleri bir sırada Hz. Muhammed (s.a.s.), onlara karşı, sevgi, merhamet ve hoşgörüyü zirvede temsil eden insan olarak

    "Size bugün hiçbir şekilde başa kakma ve kınama yok. Allah sizi yarlıgasın. O, esirgeyicilerin en esirgeyicisidir. Gidiniz, hepiniz serbestsiniz!" (Köksal, 15/288-289)

    diyerek şanına yaraşanı yapmıştır.

    Allah Resûlü'nün Kur'ân âyetlerinde ve kendi sözlerinde geçen pek çok ismi ve sıfatı, bizim O'nu doğru olarak tanımamızda oldukça önemlidir.

    O Rahmet Peygamberidir (Rasülü'r-Rahme, Nebiyyü'l-Merhame). O, belli bir kesime değil, tüm âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir.

    O, Müjdeci ve Uyarıcıdır (el-Mübeşşir, el-Beşîr; el-Münzir, en-Nezîr)

    O, apaçık gerçektir (el-Hakku'l-Mübîn).

    O, tutunulacak en sağlam kulptur (el-Urvetü'l-Vüskâ).

    O, dosdoğru yoldur (es-Sırâtü'l-Müstakîm)
    .
    O, ışığıyla etrafını aydınlatan parlak bir yıldızdır (en-Necmü's-Sâkıb).

    O, aydınlatan bir kandildir (en-Nûr, es-Sirâcü'l-Münîr).

    O, Allah'a çağıran bir davetçidir (Dâi ilâllah).

    O, şefaati makbul bir şefaatçidir (eş-Şefî', el-Müşeffe').

    O, ıslahatçıdır (el-Muslih).

    O, Allah'ın sevgilisi ve dostudur (Habîbullah, Halîlürrahman).

    O, güçlü delil ve kanıt sahibidir (Sâhıbü'l-Hucce ve'l-Bürhân).

    O, Allah'ın seçtiği seçkin kişidir (el-Mustafa, el-Müctebâ, el-Muhtâr).

    O, övülmüş, övülmeye lâyık kişidir (Muhammed, Ahmed, Mahmûd, Hâmid).

    O, Güvenilir Muhammed'dir (Muhammedü'l-Emîn).

    O, peygamberlerin sonuncusudur (Hâtemü'n-Nebiyyîn) (Kadı Iyaz, 189-195).

    İşte O, sevgi yumağı, güven ve dürüstlük âbidesi seçilmiş, gaye insanı anlamak, her şeyden önce O'nu tanımak, O'nun gibi olmakla ve O'nu sevmekle mümkündür. Zaten O'nu anlamanın anlamı da budur. Nitekim O,

    "Benim sünnetimi izleyen bendendir, ondan yüz çeviren ise benden değildir." (Ma'mer ibn Raşid, 11/291)

    buyurarak, bu gerçeğin altını çizmiştir. Kısaca söylemek gerekirse Peygamber Efendimiz (s.a.s)’i anlamak ve sevmek, her yönüyle O'nu doğru bir biçimde tanımak, O'na uymak, O'nun adını çokça anmak, O'nun ismine ve bize bıraktığı evrensel değerlere saygı duymak, O'nun sevdiklerini sevip, sevmediklerinden uzak olmak, O'nun ahlâkı olan Kur'ân ahlâkıyla ahlâklanmakla olur.

    Peygamberimiz’in Hayatından Sevgi Tabloları

    Şimdi Allah Resûlü'nün hayatından sevgi tabloları sunmak istiyoruz:

    1. Allah Sevgisi: Allah Resûlü (s.a.s.), sürekli Allah'ın gözetimi altında bir kul olduğunun şuurundaydı. O'na karşı kulluk görevlerini aksatmadan ve kendine yaraşır bir biçimde yerine getirmeye gayret ediyordu. Bu konuda O'nun hedefi, "Şükreden bir kul olmaktı" (Buharî, "Münafikun," 79) Peygamberimiz (s.a.s), Allah'ı en iyi bilendi. O'nunla irtibat hâlindeydi. O'nun hoşnutluğunu kazanmak tek derdiydi. Ölüm, onun için O'na kavuşmaktı. Nitekim O’nun pek çok sözünde Allah sevgisi, Allah için sevmek ana tema olarak işlenmiştir. Zaten O’nun bir sevgi yumağı oluşunun temelinde de, sevgi kaynağı olan Yüce Allah'a olan bu yakınlık ve irtibatı yatmaktadır.

    2. Çocuk Sevgisi: Peygamber Efendimiz (s.a.s.), çocukları kucağına alır, öper okşardı. (Buharî, "Edeb", 22) On tane çocuğu olduğu halde hiç birisini alıp öpmediğini söyleyen birisine, "Merhamet etmeyene merhamet edilmez. Allah kalbinden merhameti söküp almışsa ben ne yapabilirim!" (a.y.) buyurmuştu. Çocuklarla ilgilendiği gibi gençlerle de özellikle ilgilenmiş, onları ciddiye almış, onlara değer vermiştir. O'na ilk inananlar arasında gençlerin ayrı ve önemli bir yeri vardı. O, liyakatli gençleri çok büyük sahabilerinin de içinde bulunduğu ordulara kumandan tayin ederek onları taltif etmiştir. O, Tebûk gazvesinde Neccaroğulları sancağını henüz yirmi yaşındaki Zeyd b. Sabit'e vermiş; Bedir savaşında yirmi bir yaşlarındaki Hz. Ali'yi sancaktar tayin etmiş; Kudâaoğulları üzerine gönderilen kırk bin kişilik ordunun başına on sekiz yaşındaki Üsame b. Zeyd'i geçirmiş; yirmi bir yaşındaki Muaz b. Cebel'i Yemen'e vali olarak göndermişti.(Doğuştan Günümüze…, 1:391-392)

    3. Aile ve Akraba Sevgisi: Ailesine düşkün bir ev reisiydi. Ev işlerinde onlara yardım etmekten asla çekinmezdi. Yeri gelince et doğrar, kabak doğrar, sökük dikerdi. Aile bireylerinin Allah'a karşı görevlerini yerine getirme konusunda da onlara çok düşkündü. Çünkü O,

    "Ailene namazı emret; kendin de ona sabırla devam et. Senden rızık istemiyoruz; (aksine) Biz seni rızıklandırıyoruz. Güzel sonuç, takvâ iledir." (Ta-Ha, 20/132)

    emrinin muhatabıydı. O, davetine önce akrabalarından başlamıştı. Çünkü Allah öyle buyurmuştu:

    "(Önce) en yakın akrabanı uyar." (Şuara, 26/214)

    Akrabalık ilişkilerini her zaman sürdürmüş ve yakınlarından da bunu istemişti. O, anne baba sevgisi üzerinde ısrarla durmuş, süt annesini, süt kardeşini, baba dostunu sevmeyi ısrarla istemiş, kendisi de onlara gereken ilgiyi göstererek en güzel misali sunmuştu.

    4. Arkadaş Sevgisi: Peygamberimiz (s.a.s.), cahiliye döneminin karanlıklarında yaşayan insanları her türlü sıkıntıya cefaya katlanarak insanlık tarihinin en mükemmel insanları seviyesine yükseltmiştir. Bir zamanlar kendisine olmadık işkence ve eziyeti yapmış olanları af ve onore etmiştir.

    "And olsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, mü’minlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir." (Tevbe, 9/128)

    "Mü’minlere kol kanat ger, onları şefkatle koru!." (Hıcr, 15/88)

    "Sana tâbi olan mü’minlere kol kanat ger..." (Şuara, 26/215)

    5. Ümmet Sevgisi: Hayatını ümmetine adadığı gibi, ahirette de, peygamberlerin bile kendi derdine düşeceği anda O (s.a.s.), "Ümmetî, ümmetî! Allah'ım, ümmetimi isterim ümmetimi!" (Ebu Avâne, Müsned, 1:158) diyecektir.

    6. İnsan Sevgisi: O, bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmiş bir peygamberdir (Enbiya 21/107). Ne kadar kötü de olsa herkesi davetine muhatap olarak kabul eden bir peygamber. İnsanları kurtarmak için hiçbir fedakârlıktan kaçınmayan bir peygamber. Ev ev, panayır panayır, şehir şehir dolaşmış, en zor şartlarda ve zamanlarda pek çok yere seferler düzenlemiş bir peygamber. İnanç ayrımı yapmadan konu komşusuna karşı görevlerini yerine getirmiş bir peygamber. Yanlış yere insanların öldürülmesine ve kim olursa olsun onlara eziyet, işkence edilmesine, insanların köleleştirilmesine şiddetle karşı çıkmış bir peygamber. Savaşta bile işkence edilerek insanları öldürmeyi yasaklamış, savaşa katılmayanlara ve Müslüman olduğunu söyleyenlere asla dokunulmamasını emretmiştir. O'nun döneminde yapılan savaşlarda ölen insanların sayısı dört yüzü bulmamaktadır.

    Peygamber Efendimiz (s.a.s)’in sevgi ve şefkati ilâhî kaynaklıydı;

    "O vakit Allah'tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu hâlde onları affet; bağışlanmaları için dua et; iş hakkında onlara danış. Kararını verdiğin zaman da artık Allah'a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine dayanıp güvenenleri sever." (Âl-i İmran, 3/159)

    7. Diğer Canlılara ve Çevreye olan Sevgisi: O'nun, insan dışındaki canlılara, hayvan ve bitkilere de büyük değer verdiğini ve temiz bir çevre için elinden gelen her şeyi yaptığını görüyoruz. O,

    "Yerdekilere merhamet edin ki göktekiler de size merhamet etsin." (Tirmizî, Birr, 16)

    buyurarak merhamete erişmeyi, tüm yeryüzündeki varlıklara merhamet etmeye endekslemiştir. Bir köpeğe su veren kadının bağışlandığını belirtirken, bir kediye eziyet edip ölümüne sebep olmanın Allah'ın gazabını çektiğini vurgulamıştır. Bir keçiyi sağan adama uğradığında ona şunları söylemiştir:

    "Sağdığında yavrusu için de süt bırak." (Mecmua'z-Zevaid, 8:196)

    Kendisine, "Hayvanlara yapılan iyilik için de mükâfat var mı?" diye soranlara şu cevabı vermiştir: "Evet, her canlıya yapılan iyilik için mükafat vardır." (Buhari, Şürb, 9) O, hayvanları bile keserken, bilenmiş bıçakla ve hayvana fazla eziyet çektirilmeden kesilmelerini özellikle emretmiştir. (Müslim, "Sayd". 57)

    Kendisi bir defasında beş yüz hurma ağacını birden dikmiş (İ. Hanbel, 5:354) ve bu konuda şunları söylemiştir:

    "Bir Müslüman bir ağaç diker de bunun meyvesinden insan, evcil veya vahşi hayvan, veya bir kuş yiyecek olsa, yenen şey diken için bir sadaka hükmüne geçer." (Müslim, Müsakat, 10)

    "Kıyamet kopma anında bile olsa, elinde bir ağaç filizi bulunan onu mutlaka diksin." (Buharî, el-Edebü'l-Müfred, 168)

    Davarları yapraklarını yesin diye, bir ağacı sopayla çırpan adama şöyle müdahalede bulunmuştu:

    "Biraz ağır ol bakalım, ağaca vurarak, onu kırıp dökerek değil, tatlılıkla sallayarak yaprağını dök!" (Üsdü'l-Ğabe, 3:276)

    Yüce Allah'ın Mekke'yi Harem bölge yaparak bir anlamda sit alanı ilân etmesi yanında, O da (s.a.s.), Medine ve Taif'i sit alanı ilân etmişti (Bayraktar, 5:223-227)

    "Yeryüzü bana mescid kılındı, onun toprağı temiz ve temizleyicidir,"

    buyuran Hz. Peygamber (s.a.s)'in Mekke, Medine, Uhud dağı ve başka yerlerin sevgisini dile getiren pek çok hadisi vardır. O, gök cisimleriyle de ilgilenmiş, onların doğuş ve batışlarını dua fırsatı olarak değerlendirmiştir.

    Peygamber'i Sevmek

    Sevgi gönülde yer eden, dış dünyaya söz ve davranışlarla yansıyan bir duygudur. Sevgi bir verme eylemidir. Sevdiğine gönül verme, sevdiği uğruna verilmesini gerekeni vermedir sevgi. Peygamber (s.a.s)'i sevmek, O'na gönül vermek, özveride bulunma, hattâ gerektiğinde O'nun uğruna malını ve canını verme ile olur. Bu ise, O'nu tanımak, O'nu izlemek, O'nun sevdiklerini sevmek, O'nun bize emanetleri olan Kitap ve Sünnet'e saygı duymak ve sahip çıkmak, hiçbir konuda O'nun önüne geçmemekle gerçekleşir.

    Bilgi olmadan sevgi olmaz. Bu yüzden, O'nu doğru bir şekilde tanımadan lâyıkıyla sevemeyiz. O'nun sevgisini sadece adını taşımak ve adını saygıyla anmak, O'nun özel eşyalarına (Mukaddes Emanetler) saygı duymakla sınırlamak doğru değildir. O'nu sevmek demek, O'nu saygıyla ve çokça anmak demektir. Tevhidi okurken, ona salâvat getirirken, ezan-ı Muhammedî okurken-dinlerken, namazda tahıyyatta "Allah'ın selâmı, rahmet ve bereketi senin üzerine olsun ey Nebî!" derken, salli-bârik dualarını okurken O'nu andığımızın farkında olmaktır.

    Sevilmek için sevmek gerekir. Sevgiyi hak etmek, sevmek ve sevilmek için ise sevgi kaynağı Yüce Allah ile bağlantılı olmakla mümkündür.

    "İman edip, makbul ve güzel işler yapanları Rahman, (hem Allah, hem de mahluklar nezdinde) sevgili kılacaktır..." (Meryem, 19/96)

    Sevginin kaynağı, bir adı da Vedûd olan Allah'tır.

    "De ki: 'Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah, son derece bağışlayıcı ve merhamet edicidir. De ki: Allah'a ve peygamberine itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki, Allah kâfirleri sevmez." (Âl-i İmran, 3/31-32)

    Anadoluda Peygamber Sevgisinin Tezahürleri

    O'nun ismi ve O'nu hatırlatan isimler: Muhammed, Ahmed, Mustafa,.. Gül, Güllü, Güldane, Gülber,.. Her Türk küçük Muhammed, yani bir Mehmetçiktir. Ehl-i Beytinin isimleri: Hasan, Hüseyin, Ali, Fatma, Ayşe, Hatice,.. Her Türk kızı bir küçük Ayşe'dir, Fatma'dır.

    Sırf O'nun ismine saygısızlık olmasın diye, O'nun ismini taşıyan bir kişi bir yaramazlık yapınca adının başına kötü bir ek alır da yanlış anlaşılmalara sebep olur diye, 'Muhammed' ile aynı şekilde yazılan ve fakat 'Mehmed' diye telaffuz edilen isim bize hastır.

    O'nun en güzel medhiyeleri olan mevlidler, kaside ve natlar ve diğer şiirler, bizim edebiyatımızda büyük bir yer tutar.

    O'nun adı anılınca, kalbimizdesin anlamına ellerimizi göğsümüze götürürüz. Adını saygı ve salâvatlarla anarız. Mübarek gün ve geceler, düğün, cenaze, asker uğurlama gibi pek çok özel gün, O'nun mevlidi okunarak kutlanır. Mevlidde O'nun doğumunu anlatan dizeler okunurken, sanki O karşımızdaymış gibi ayağa kalkarız. Mescidlerimiz, evlerimiz O'nun adı, şemaili yazılı levhalarla süslüdür.

    O (s.a.s.), Allah'ın sevgilisi (Habîbullah) dir.

    O'ndan bize kadar gelen özel eşyaları, tarih boyunca bizim onurumuz ve gururumuz olmuştur.

    Şairlerimiz saba rüzgarlarıyla, akan sularla, hacca giden insanlarla, çocuklarımız hacı leyleklerle hep ona selâm göndermişlerdir.

    Ama O sevgi odağına karşı sorumluluklarımız bunlarla sınırlı kalmamalıdır. O'nu bütünüyle ve sağlıklı bir biçimde tanıyarak, O'nu izlemeli ve O'na yaraşır
    Müslümanlar olmaya gayret etmeliyiz.

    Kaynaklar:

    Asım Köksal, İslâm Tarihi; Buharî, el-Edebü'l-Müfred; Doğuştan Günümüze İslâm Tarihi; Ebû Avâne, Müsned; İbn Hişam, es-Sîratü'n-Nebeviyye; İbnü'l-Arabî, İlâhî Aşk, (Çev. Mahmut Kanık), İstanbul, 1998; Kâdî Iyâz, Kitâbü'ş-Şifâ; Ma'mer b. Raşid, el-Cami'; Mehmet Bayraktar, "Asr-ı Saadette Çevre Bilinci", Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet'te İslâm; Muhammed Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları; Münavî, Feyzu'l-Kadîr; Taberî, Tefsîr; İbn Kesîr, Tefsîr; Râzî, Tefsîr; Kurtubî, Tefsîr.
    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet




  4. 11.Mayıs.2013, 00:48
    2
    Moderatör



    NOt: Konu başlıkları, konu içeriğini ifade edecek şekilde yazmak forum kuralıdır!


    İslamın sevgi, barış ve hoşgörü dini olduğuna dair örnekler verir misiniz?



    İslam kelimesi, Arapça'da "barış" kelimesiyle aynı anlama gelir. İslam, Allah'ın sonsuz merhamet ve şefkatinin yeryüzünde tecelli ettiği huzur ve barış dolu bir hayatı insanlara sunmak için indirilmiş bir dindir. Allah tüm insanları, yeryüzünde merhametin, şefkatin, hoşgörünün ve barışın yaşanabileceği model olarak İslam ahlakına çağırmaktadır. Bakara Suresi'nin 208. ayetinde şöyle buyurulmaktadır:

    "Ey iman edenler, hepiniz topluca "barış ve güvenliğe" (Silm'e, İslam'a) girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır."

    Ayette görüldüğü gibi Allah, insanların "güvenliği"nin ancak İslam'a girilmesi, Kur'an ahlakının yaşanmasıyla sağlanabileceğini bildirmektedir.

    Allah bozgunculuğu lanetlemiştir

    Allah, insanlara kötülük yapmaktan sakınmalarını emretmiş; küfrü, fıskı, isyanı, zulmü, zorbalığı, öldürmeyi, kan dökmeyi yasaklamıştır. Allah'ın bu emrine uymayanlar, ayetin ifadesiyle "şeytanın adımlarını izleyenler" olarak nitelendirilmiş ve açıkça Allah'ın haram kıldığı bir tutum içerisine girmişlerdir. Kur'an'da bu konudaki birçok ayetten sadece iki tanesi şöyledir:

    "Allah'a verdikleri sözü, onu kesin olarak onayladıktan sonra bozanlar, Allah'ın ulaştırılmasını emrettiği şeyi kesip-koparanlar ve yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlar; işte onlar, lanet onlar içindir ve yurdun kötü olanı da onlar içindir." (Rad13/, 25)

    "Allah'ın sana verdiğiyle ahiret yurdunu ara, dünyadan da kendi payını (nasibini) unutma. Allah'ın sana ihsan ettiği gibi, sen de ihsanda bulun ve yeryüzünde bozgunculuk arama. Çünkü Allah, bozgunculuk yapanları sevmez." (Kasas, 28/77)

    Görüldüğü gibi, Allah, İslam dininde, terör, şiddet anlamlarını da kapsayan her türlü bozgunculuk hareketini yasaklamış ve bu tür bir eylem içinde olanları lanetlemiştir. Müslüman dünyayı güzelleştiren, imar eden insandır.

    İslam, düşünce hürriyetini ve hoşgörüyü savunur

    İnsanların fikir, düşünce ve yaşam özgürlüğünü açıkça sağlayan ve güvence altına alan bir din olan İslam, insanlar arasında gerginliği, anlaşmazlığı, birbirlerinin hakkında olumsuz konuşmayı ve hatta olumsuz düşünceyi (zan) dahi engelleyen ve yasaklayan emirler getirmiştir.

    Değil terör ve çeşitli şiddet eylemi, İslam, insanların üzerinde fikri olarak bile en ufak bir baskı kurulmasını yasaklamıştır:

    "Dinde zorlama (ve baskı) yoktur. Şüphesiz, doğruluk (rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır." (Bakara, 2/256)

    "Onlara 'zor ve baskı' kullanacak değilsin." (Gaşiye, 88/22)

    İnsanların bir dine inanmaya veya o dinin ibadetlerini uygulamaya zorlanması, İslam'ın özüne ve ruhuna aykıdır. Çünkü İslam, inanç için özgür iradeyi ve vicdani bir kabulü şart koşar. Elbette Müslümanlar birbirlerini Kur'an'da anlatılan ahlaki vasıfların uygulanması için uyarabilir, teşvik edebilirler. Ama asla bu konuda bir zorlama yapılamaz. Ya da dünyevi bir imtiyaz tanınarak, kişi dini uygulamaya yönlendirilemez.

    Bunun aksi bir toplum modeli varsayalım. Örneğin insanların ibadet yapmaya zorlandıklarını farzedelim. Böyle bir toplum modeli İslam'a tamamen aykırıdır. Çünkü inanç ve ibadet, sadece Allah'a yönelik olduğunda bir değer taşır. Eğer bir sistem insanları inanca ve ibadete zorlayacak olursa, bu durumda insanlar o sistemden korktukları için dindar olurlar. Din açısından makbul olan ise, vicdanların tamamen serbest bırakıldığı bir ortamda Allah rızası için dinin yaşanmasıdır.

    Allah masum insanların öldürülmesini haram kılmıştır

    Bir insanı suçsuz yere öldürmek, Kur'an'a göre en büyük günahlardan biridir:

    "Kim bir nefsi, bir başka nefse ya da yeryüzündeki bir fesada karşılık olmaksızın (haksız yere) öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de onu (öldürülmesine engel olarak) diriltirse, bütün insanları diriltmiş gibi olur. Andolsun, elçilerimiz onlara apaçık belgelerle gelmişlerdir. Sonra bunun ardından onlardan bir çoğu yeryüzünde ölçüyü taşıranlardır." (Maide, 5/32)

    "Ve onlar, Allah ile beraber başka bir ilaha tapmazlar. Allah'ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmezler ve zina etmezler. Kim bunları yaparsa 'ağır bir ceza ile' karşılaşır." (Furkan, 25/68)

    Yukarıdaki ayetlerde görüldüğü gibi, masum insanları haksız yere öldüren kişiler büyük bir azapla tehdit edilmişlerdir. Allah tek bir kişiyi öldürmenin, tüm insanları öldürmek kadar ağır bir suç olduğunu haber vermiştir. Allah'ın sınırlarını koruyan bir insanın değil binlerce masum insanı katletmek, tek bir insana bile zarar verme ihtimali yoktur. Dünyada adaletten kaçarak cezadan kurtulacağını sananlar, öldükten sonra, ahirette Allah'ın huzurunda verecekleri hesaptan asla kaçamayacaklardır. İşte bu nedenle ölümlerinin ardından Allah'a hesap vereceklerini bilen müminler Allah'ın sınırlarını korumakta büyük bir titizlik gösterirler.

    Allah, müminlere şefkatli ve merhametli olmalarını emreder

    Bir ayette Müslüman ahlakı şöyle anlatılmaktadır:

    "Sonra iman edenlerden, sabrı birbirlerine tavsiye edenlerden, merhameti birbirlerine tavsiye edenlerden olmak. İşte bunlar, sağ yanın adamlarıdır." (Beled, 90/17-18)

    Allah'ın, ahiret günü kurtuluşa erenlerden olmaları, rahmetine ve cennetine kavuşabilmeleri için kullarına indirdiği ahlakın en önemli özelliklerinden biri ayette görüldüğü gibi "merhameti birbirlerine tavsiye edenlerden olmak"tır.

    Kur'an'da tarif edilen İslam son derece modern, aydınlık, ilerici bir yapıya sahiptir. Gerçek Müslüman, her şeyden önce, barışçı, hoşgörülü, demokrat ruhlu, kültürlü, aydın, dürüst, sanattan ve bilimden anlayan, medeni bir kişilik yapısına sahiptir.

    Kur'an'ın getirdiği güzel ahlakla yetişen bir Müslüman, herkese İslam'ın öngördüğü sevgiyle yaklaşır; her türlü fikre karşı saygılıdır; estetiğe ve sanata değer verir, olaylar karşısında her zaman uzlaştırıcı, gerilimi azaltan, kucaklayıcı, itidalli davranışlar sergiler. Böyle insanların oluşturdukları toplumlarda ise, bugün en modern devletler arasında gösterilen ülkelerden daha gelişmiş bir medeniyet, yüksek bir toplumsal ahlak, neşe, huzur, adalet, güvenlik, bolluk ve bereket hakim olacaktır.

    Allah hoşgörü ve affediciliği emretmiştir

    Kur'an-ı Kerim'in Araf Suresi'nin 199. ayet-i kerimesindeki "Sen af yolunu benimse" sözleriyle ifade edilen "affedicilik ve hoşgörü" kavramı, İslam dininin temel kaidelerinden birini oluşturur.

    İslam tarihine bakıldığında, Müslümanların Kur'an ahlakının bu önemli özelliğini sosyal yaşama nasıl geçirdikleri çok açık bir şekilde görülür. Müslümanlar ulaştıkları her noktada, hatalı uygulamaları ortadan kaldırarak hür ve hoşgörülü bir ortam oluşturmuştur. Din, dil ve kültür bakımından birbirine taban tabana zıt olan halkların aynı çatı altında barış ve huzur içerisinde yaşamalarını sağlamış, kendisine tabi olanlara da büyük bir ilim, zenginlik ve üstünlük kazandırmıştır. Nitekim büyük bir coğrafyaya yayılmış olan Osmanlı İmparatorluğu'nun varlığını yüzyıllarca devam ettirebilmesindeki en önemli nedenlerden biri, İslam'ın getirdiği hoşgörü ve anlayış ortamının yaşanması olmuştur. Asırlardır hoşgörülü ve şefkatli yapılarıyla tanınmış olan Müslümanlar, her zaman dönemlerinin en merhametli ve en adil kişileri olmuşlardır. Bu çok uluslu yapı içerisindeki tüm etnik gruplar, yıllarca mensubu oldukları dinleri özgürce yaşamışlar, üstelik dinlerini ve kültürlerini yaşayabilecekleri tüm imkanlara da sahip olmuşlardır.

    Gerçek anlamda Müslümanlara mahsus olan hoşgörü, ancak Kur'an'ın emrettiği doğrultuda uygulandığında tüm dünyaya barış ve esenlik getirir. Nitekim Kur'an'da

    "İyilikle kötülük eşit olmaz. Sen, en güzel bir tarzda(kötülüğü) uzaklaştır; o zaman, (görürsün ki) seninle onun arasında düşmanlık bulunan kimse sanki sıcak bir dost (un) oluvermiştir." (Fussilet, 41/34)

    ayet-i kerimesi ile bu özelliğe dikkat çekilmiştir.

    Tüm bunlar, İslam'ın insanlara öğütlediği ahlak özelliklerinin, dünyaya barış, huzur ve adalet getirecek erdemler olduğunu göstermektedir. Şu an dünya gündeminde olan ve adına "İslami terör" denen barbarlık ise, Kur'an ahlakından tamamen uzak, cahil ve bağnaz insanların, dinle gerçekte hiç bir ilgisi olmayan canilerin eseridir. İşledikleri vahşetleri İslam kisvesi altında yürütmeye çalışan bu kişi ve gruplara karşı uygulanacak kültürel çözüm, gerçek İslam ahlakının insanlara öğretilmesidir.

    Başka bir deyişle, İslam dini ve Kur'an ahlakı, terörizmin ve teröristlerin destekleyicisi değil, yeryüzünü terörizm belasından kurtaracak çaredir.

    Barış Dini ve Sevgi Peygamberi

    Peygamberler, dünyayı esenlik ve barış yurdu hâline getirmek için görevlendirilmiş kimselerdir. Onlar, insanlığa "barış ve esenlik" anlamına gelen İslâm dinini ulaştırmak için gönderilmişlerdir. Bir hadislerinde Peygamberimiz (s.a.s.),

    "Biz peygamberler baba bir kardeşleriz, hepimizin dini birdir." (Buharî, Enbiya, 48)

    buyurmuştur. Yüce Allah da Kur'ân'da,

    "Allah katında yegâne geçerli din İslâm'dır." (Âl-i İmran, 3/19)

    buyurur ve bütün peygamberlerin bu dini insanlara tanıtmak için geldiğini ve bu konuda peygamberlerin ilk örnekleri insanlara sunduğunu haber verir.

    İslâm, barış ve esenlik demektir. Müslüman da barış ve esenliğe ermiş, barış ve esenliği hedeflemiş kimse demektir. Yüce Allah'ın bir adı da 'Selâm'dır. Buna göre O, barış ve esenlik kaynağıdır. O'na teslim olan Müslüman, barış ve esenlik kaynağına bağlanmakla önce kendi iç dünyasında huzur ve sükuna kavuşan, sonra da tanıştığı bu huzuru dış dünyasına taşıma sevdasında olan kimse demektir. Gerçekten de iyi Müslüman, en olumsuz şartlarda bile yaşasa, her türlü stres, buhran ve iç huzuru zedeleyen duygulardan uzak kalmaya çalışır. Bu sebeple 'Darü's-Selâm' (barış ve esenlik yurdu) Cennet'e talip olan Müslüman dünyayı, barış yurdu hâline getirmekle görevlendirilmiştir. Bir açıdan bu yüzden de olacak ki ilk insan, dünyaya gelmeden önce Cennet'e konmuş, Cennet'te bir süre yaşayıp Cennet kültürü ile donatıldıktan sonra dünyaya gönderilmiştir. Artık dünyaya gönderilen insan, kaybettiği Cennet'in sevdasıyla yanıp tutuşmakta, önce onu dünyada kurmaya çalışmakta ve hiç olmazsa âhirette ona tekrar kavuşmayı düşlemektedir.

    Aynı şekilde Müslüman'ın bir adı da 'emniyet ve güven sahibi' anlamında 'Mü’min'dir. Yüce Allah'ın bir adı da 'Mü’min'dir. Dolayısıyla güven kaynağı Yüce Allah'a inanan, O'na bağlanan mü'min, kendi iç dünyasında tutarlı, huzurlu olan ve iç dünyasında kurduğu bu güven ortamını dış dünyaya taşıyan kimse demektir. Bu yüzden inanan insanın varlığı, herkes için hayırdır. Nitekim Kur'ân, İslâm toplumundan bahsederken şöyle buyurur:

    "Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten meneder ve Allah'a inanırsınız..." (Âl-i İmran, 3/110)

    İslâm dininin sahibi olan Yüce Allah'ın bir adı da Vedûd'dur (Hûd 11/90). Vedûd, çokça seven ve sevilen anlamına mubalâğalı ism-i fail kalıbıdır. Evet Yüce Allah, sevgi kaynağıdır. Sevgiyi O yaratmış ve bizim özümüze de "Kendi Ruhu'ndan üflerken" sevgiyi O yerleştirmiştir. İbn Arabî'nin dediği gibi,

    "Biz sevgiden sudur ettik, sevgi üzerine yaratıldık, sevgiye doğru yöneldik ve sevgiye verdik gönlümüzü." (İbnü'l-Arabî 1998, 38)

    Nitekim bir âyette şöyle buyurulmuştur:

    "Rabbim Rahimdir, Vedûddur" (pek merhametlidir, kullarını çok sever)."(Hûd, 11/90)

    İşte kendisi her bakımdan güzel olan ve güzeli seven Yüce Allah, fıtratlara sevgiyi yerleştirmiş ve onun söz ve davranışlara yansımasını sağlamak için sevgi yumağı peygamberler göndermiş, sevmeyi ve sevilmeyi sağlayan düsturlar mecmuası kitaplar indirmiştir. Son olarak da Hz. Muhammed (s.a.s)'i göndererek, "birbirini yemede sırtlanları geçmiş" olan insanlardan, birbirini seven, başkasını kendisine tercih eden Müslümanlar yetiştirmiştir. Bu konudaki pek çok âyetten ikisi şöyledir:

    "Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O'nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah, size âyetlerini böyle açıklar ki, doğru yolu bulasınız."(Âl-i İmran, 3/103)

    "Daha önceden Medine'yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir." (Haşr, 59/9)

    İslâm'a göre en büyük fetih, barıştır. Nitekim Fetih Sûresi'nin ilk âyeti olan "Biz Sana aşikâr bir fetih ve zafer ihsan ettik." âyetindeki "Feth-i Mübin"den kasıt, pek çok tefsirciye göre, Hudeybiye Barış Anlaşmasıdır (Taberî, 26:67-68; İbn Kesîr, 4:183) Neredeyse savaşın eşiğine gelmiş iki grup arasında imzalanan bu anlaşmanın en önemli maddesine göre ise, Müslümanlarla Mekke Müşrikleri on yıl süreyle birbirleriyle savaş yapmayacaklardı. Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarından sonra Hicretin 6. yılında yapılan bu anlaşma ile Peygamberimiz (s.a.s.), güven ve barış dini İslâm'ın yayılmasının önündeki savaş engelini kaldırmıştır, bir bakıma, insanlar ile iradî tercihleri ve doğruyu bulma arasındaki engel kaldırılmıştır.

    Sevgi ve Güven Âbidesi Hz. Muhammed (s.a.s.)

    Hz. Peygamber (s.a.s.), varlığı insanlığın hayır ve yararına olan toplumu oluşturmak için çalışmış ve sonuçta böyle bir toplumu oluşturarak bu dünyadan ayrılmıştır. Nitekim, Onun sağlığında Hayber Yahudileri, Müslümanlardan gördükleri adalet ve hakkaniyet karşısında "Herhalde Cennet, Müslümanların eliyle yeryüzünde kuruldu." demekten kendilerini alamamışlardır. Peygamberimiz (s.a.s.), bizzat kendi hayatıyla bunun en güzel misalini sunmuştur.

    "Andolsun ki, Resûlullah, sizin için, Allah'ı ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çokça zikredenler için güzel bir örnektir." (Ahzâb, 33/21)

    Nitekim O, daha peygamber olmadan Mekke'de sergilediği kırk yıllık örnek hayatında herkesin takdirini kazanmış ve 'Muhammedü'l-Emîn' (Güvenilir Muhammed) denilmeye başlanmıştı. Onun bu güvenilirliği ve saygınlığı kendini, Hz. Hatice (ra)'nin ona uluslararası ticaret işlerini teslim etmesinde, Kâbe'deki Hakemlik olayında ve Mekke'de haksızlıklarla mücadele adına kurulmuş olan Hılfu'l-Fudul cemiyetinin saygın bir üyesi olmasında göstermişti. Yine peygamber olmadan önce yaptığı ticari ortaklıklarda O'nun güvenilirliği ve dürüstlüğü herkesin dikkatini çekmekteydi. O'nun peygamber olmadan önceki hayatı, altmış üç yıllık ömrünün yarısından fazla, kırk yıllık uzun bir süredir. O, bu dönemde Allah'tan vahiy almadan önce de, bir insan olarak tertemiz ve herkes için bir emniyet âbidesi olarak yaşamıştı. Hem de pek çok insanın pek çok erdemden yoksun olduğu bir dönemde. Bu sebeple O'nun, peygamber olmadan önceki ahlâkî güzelliği, olumsuz şartları bahane ederek işledikleri kötülükleri, yahut yapmadıkları güzellikleri örtbas etmeye çalışan günümüz insanı için son derece önemli ve anlamlıdır. O'nun peygamber olmadan önce de güzellikleriyle toplum içerisinde tanınan bir insan olduğunu açıklayan Kur'ân âyetlerinde şöyle buyurulur:

    "Yoksa Peygamberlerini henüz tanımadılar da, bu yüzden mi onu inkâr ediyorlar?" (Mü'minûn, 23/69)

    "De ki: Eğer Allah dileseydi onu size okumazdım, Allah da onu size bildirmezdi. Ben bundan önce bir ömür boyu içinizde durmuştum. Halâ akıl erdiremiyor musunuz?" (Yunus, 10/16)

    Ben peygamber olmadan önce kırk yıl aranızda yaşadım. Siz benim doğruluğumu, dürüstlüğümü, emanete hıyanet etmeyişimi, ümmiliğimi biliyorsunuz. Ben gençliğimde hiç Allah'a isyan etmedim. Şimdi siz benden, böyle bir şeyi nasıl istersiniz? (Kurtubî, 8:321) O'nun sahip olduğu güzelliklerle ilgili Kur'ân âyetlerinden biri de şöyledir:

    "Gerçekten Sen çok üstün bir ahlâk üzeresin." (Kalem, 68/3)

    Fatiha ve Alâk sûresinden sonra üçüncü sırada inen Kalem sûresinin bu âyeti, O'nun baştan beri sahip bulunduğu faziletleri açık bir şekilde tescil etmektedir. Çünkü henüz onun tüm hayatını kuşatan Kur'ân âyetleri inmemişti; buna rağmen O, büyük bir ahlâk üzere bulunuyordu. Daha sonra O'nun, Kur'ân’la kendi içinde daha da olgunlaşan, mükemmellik içinde mükemmellik kazanan ahlâkî kişiliğini eşi Hz. Ayşe (ra) şöyle özetleyecekti:

    "Onun ahlâkı Kur'ân'dı." (İ. Hanbel, Müsned, 6:188)

    Hz. Hatice Vâlidemiz'le evlenirken nikâh merasiminde söz alan amcası Ebû Talip henüz yirmi beş yaşındaki yeğenini şöyle tanımlıyordu: "Doğrusu Muhammed, Kureyş'in hiçbir gencine benzemeyen, onlardan hiçbiriyle bir tutulamayan bir gençtir. Çünkü o, şeref, asalet, erdem ve akıl bakımından onlardan ayrılır." (İ. Hişam, 1/201)

    Kendisine ilk vahiy geldiğinde, gördüğü manzara karşısında heyecanlanan Hz. Peygamber (s.a.s)'e vefakâr ve fedakâr eşi Hz. Hatice (ra) şöyle diyordu:

    "Sen rahat ol, üzülme. Allah'a yemin ederim ki, Allah seni asla utandırmayacak, ele güne rezil etmeyecektir. Çünkü sen, akrabalık bağlarını gözetirsin. Hep doğru söylersin. Emanete hıyanet etmezsin. Sıkıntılara katlanmasını bilirsin, güçsüzlerin elinden tutarsın. Misafir ağırlamayı seversin. Zor durumda kalan mağdurların hakkını korumak için onlara yardım edersin." (a.g.e., 1:253)

    O'nun sahip olduğu bu erdemler, düşmanları tarafından bile teslim edilmişti. Rum Kisrası, elçi olarak huzurunda bulunan, o zaman henüz iman etmemiş Ebû Süfyan'a Peygamberimiz (s.a.s)’in özellikleri ile ilgili sorular sormuş ve aralarında şöyle bir diyalog geçmişti:

    - Bundan önce, onun hiç yalan söylediğine şahit oldunuz mu?
    - Hayır, asla böyle bir şeye şahit olmadık.
    - İnsanlara yalan söylemeyen, vallahi Allah'a yalan söylemez!

    Habeşistan'a hicret eden Cafer b. Ebî Talib de Necaşî'nin huzurunda şunları söylemişti:

    "Ey Kral! Allah içimizden, aramızda yaşadığı kırk yıl doğruluğu, dürüstlüğü, asaleti, emanete riâyetkârlığı ile tanıdığımız bir kimseyi peygamber gönderdi..." (İbn Kesir, Tefsir, 2:411)

    Peygamberliğinin onuncu yılında müşrik ve kâfirlerin aşırı baskılarına maruz kalan Peygamberimiz (s.a.s.), davetini taşımak ve onlardan kendisine arka çıkmalarını sağlamak için Taif'e gitti. Orada on gün kaldı ve ev ev dolaşarak onlara doğruları anlattı. Sonuçta onlar Hz. Muhammed (s.a.s)'le alay ettiler ve onu kovdular ve o çıkıp giderken onu ve arkadaşı Zeyd'i ayaklarından kan akıncaya kadar taşladılar. O (s.a.s.), Taiflilerin elinden kendini bir bağa zor atmış ve orada şöyle dua etmişti:

    "Allahım! Güçsüz ve zayıflığımı, hor ve hakir görülüşümü Sana arz ediyorum. Ey merhametlilerin en merhametlisi! Zayıf ve güçsüzlerin Rabbi Sensin, benim Rabbim de! Şimdi beni kime bırakıyorsun. Beni, senden uzak olan düşmanlara mı bırakıyorsun? Eğer bana kızmamışsan, hiç önemli değil, çektiklerim bana hiç dokunmaz. Ben Sana, Senin nuruna sığınırım. Bana gazap etmenden korkarım. Senin af ve merhametin benim için çok geniştir. Her şey Senin rızan içindir. Bütün güç kuvvet Senin elindedir." (Köksal, 5/66-71)

    İşte o sırada kendisine gelen ve eğer istersen bu toplumu helâk edelim diyen meleğe Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle karşılık vermiştir:

    "Hayır, hayır. Ben onların helâk edilmelerini istemiyorum. Aksine Allah'ın onların soyundan, yalnız Allah'a ibadet edecek, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayacak kuşaklar çıkarmasını diliyorum!" (Köksal, 5/76)

    Uhud savaşında yaralanıp dişi kırılınca, O, "Müşriklere beddua etseniz!" diyenlere;

    "Ben lânetçi olarak gönderilmedim. Ya Rab! Kavmime hidâyet nasip et, çünkü onlar bilmiyorlar."(Buhari, Enbiya, 37)

    diye dua etmişti. Kısaca O, insanlığa sevdalı, bütün varlığını insanlığın kurtuluşuna adamış bir sevgi ve merhamet peygamberiydi.. Ona göre, bir kişinin hidâyete ermesi, yani gerçekle tanışması, tüm dünya ve içindekilerden çok daha hayırlıydı.

    Hicretin sekizinci yılında Mekke fethedilmişti. 53 yıllık baba ocağını Peygamberimiz (s.a.s)’e ve O'nunla beraber inananlara dar eden, onlara olmadık işkence ve eziyeti reva gören, onları Mekke'den sürüp çıkaran, bununla da kalmayıp onları Medine'de bile rahat bırakmayan, defalarca Medine'ye saldırılar düzenleyen Mekkeliler Hz. Muhammed (s.a.s.) komutasında Mekke'ye giren on bin kişilik orduya beyaz bayrak kaldırıp teslim olmuşlardı. Tüm Mekkelilerin biraz heyecan ve biraz da korkuyla bekledikleri bir sırada Hz. Muhammed (s.a.s.), onlara karşı, sevgi, merhamet ve hoşgörüyü zirvede temsil eden insan olarak

    "Size bugün hiçbir şekilde başa kakma ve kınama yok. Allah sizi yarlıgasın. O, esirgeyicilerin en esirgeyicisidir. Gidiniz, hepiniz serbestsiniz!" (Köksal, 15/288-289)

    diyerek şanına yaraşanı yapmıştır.

    Allah Resûlü'nün Kur'ân âyetlerinde ve kendi sözlerinde geçen pek çok ismi ve sıfatı, bizim O'nu doğru olarak tanımamızda oldukça önemlidir.

    O Rahmet Peygamberidir (Rasülü'r-Rahme, Nebiyyü'l-Merhame). O, belli bir kesime değil, tüm âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir.

    O, Müjdeci ve Uyarıcıdır (el-Mübeşşir, el-Beşîr; el-Münzir, en-Nezîr)

    O, apaçık gerçektir (el-Hakku'l-Mübîn).

    O, tutunulacak en sağlam kulptur (el-Urvetü'l-Vüskâ).

    O, dosdoğru yoldur (es-Sırâtü'l-Müstakîm)
    .
    O, ışığıyla etrafını aydınlatan parlak bir yıldızdır (en-Necmü's-Sâkıb).

    O, aydınlatan bir kandildir (en-Nûr, es-Sirâcü'l-Münîr).

    O, Allah'a çağıran bir davetçidir (Dâi ilâllah).

    O, şefaati makbul bir şefaatçidir (eş-Şefî', el-Müşeffe').

    O, ıslahatçıdır (el-Muslih).

    O, Allah'ın sevgilisi ve dostudur (Habîbullah, Halîlürrahman).

    O, güçlü delil ve kanıt sahibidir (Sâhıbü'l-Hucce ve'l-Bürhân).

    O, Allah'ın seçtiği seçkin kişidir (el-Mustafa, el-Müctebâ, el-Muhtâr).

    O, övülmüş, övülmeye lâyık kişidir (Muhammed, Ahmed, Mahmûd, Hâmid).

    O, Güvenilir Muhammed'dir (Muhammedü'l-Emîn).

    O, peygamberlerin sonuncusudur (Hâtemü'n-Nebiyyîn) (Kadı Iyaz, 189-195).

    İşte O, sevgi yumağı, güven ve dürüstlük âbidesi seçilmiş, gaye insanı anlamak, her şeyden önce O'nu tanımak, O'nun gibi olmakla ve O'nu sevmekle mümkündür. Zaten O'nu anlamanın anlamı da budur. Nitekim O,

    "Benim sünnetimi izleyen bendendir, ondan yüz çeviren ise benden değildir." (Ma'mer ibn Raşid, 11/291)

    buyurarak, bu gerçeğin altını çizmiştir. Kısaca söylemek gerekirse Peygamber Efendimiz (s.a.s)’i anlamak ve sevmek, her yönüyle O'nu doğru bir biçimde tanımak, O'na uymak, O'nun adını çokça anmak, O'nun ismine ve bize bıraktığı evrensel değerlere saygı duymak, O'nun sevdiklerini sevip, sevmediklerinden uzak olmak, O'nun ahlâkı olan Kur'ân ahlâkıyla ahlâklanmakla olur.

    Peygamberimiz’in Hayatından Sevgi Tabloları

    Şimdi Allah Resûlü'nün hayatından sevgi tabloları sunmak istiyoruz:

    1. Allah Sevgisi: Allah Resûlü (s.a.s.), sürekli Allah'ın gözetimi altında bir kul olduğunun şuurundaydı. O'na karşı kulluk görevlerini aksatmadan ve kendine yaraşır bir biçimde yerine getirmeye gayret ediyordu. Bu konuda O'nun hedefi, "Şükreden bir kul olmaktı" (Buharî, "Münafikun," 79) Peygamberimiz (s.a.s), Allah'ı en iyi bilendi. O'nunla irtibat hâlindeydi. O'nun hoşnutluğunu kazanmak tek derdiydi. Ölüm, onun için O'na kavuşmaktı. Nitekim O’nun pek çok sözünde Allah sevgisi, Allah için sevmek ana tema olarak işlenmiştir. Zaten O’nun bir sevgi yumağı oluşunun temelinde de, sevgi kaynağı olan Yüce Allah'a olan bu yakınlık ve irtibatı yatmaktadır.

    2. Çocuk Sevgisi: Peygamber Efendimiz (s.a.s.), çocukları kucağına alır, öper okşardı. (Buharî, "Edeb", 22) On tane çocuğu olduğu halde hiç birisini alıp öpmediğini söyleyen birisine, "Merhamet etmeyene merhamet edilmez. Allah kalbinden merhameti söküp almışsa ben ne yapabilirim!" (a.y.) buyurmuştu. Çocuklarla ilgilendiği gibi gençlerle de özellikle ilgilenmiş, onları ciddiye almış, onlara değer vermiştir. O'na ilk inananlar arasında gençlerin ayrı ve önemli bir yeri vardı. O, liyakatli gençleri çok büyük sahabilerinin de içinde bulunduğu ordulara kumandan tayin ederek onları taltif etmiştir. O, Tebûk gazvesinde Neccaroğulları sancağını henüz yirmi yaşındaki Zeyd b. Sabit'e vermiş; Bedir savaşında yirmi bir yaşlarındaki Hz. Ali'yi sancaktar tayin etmiş; Kudâaoğulları üzerine gönderilen kırk bin kişilik ordunun başına on sekiz yaşındaki Üsame b. Zeyd'i geçirmiş; yirmi bir yaşındaki Muaz b. Cebel'i Yemen'e vali olarak göndermişti.(Doğuştan Günümüze…, 1:391-392)

    3. Aile ve Akraba Sevgisi: Ailesine düşkün bir ev reisiydi. Ev işlerinde onlara yardım etmekten asla çekinmezdi. Yeri gelince et doğrar, kabak doğrar, sökük dikerdi. Aile bireylerinin Allah'a karşı görevlerini yerine getirme konusunda da onlara çok düşkündü. Çünkü O,

    "Ailene namazı emret; kendin de ona sabırla devam et. Senden rızık istemiyoruz; (aksine) Biz seni rızıklandırıyoruz. Güzel sonuç, takvâ iledir." (Ta-Ha, 20/132)

    emrinin muhatabıydı. O, davetine önce akrabalarından başlamıştı. Çünkü Allah öyle buyurmuştu:

    "(Önce) en yakın akrabanı uyar." (Şuara, 26/214)

    Akrabalık ilişkilerini her zaman sürdürmüş ve yakınlarından da bunu istemişti. O, anne baba sevgisi üzerinde ısrarla durmuş, süt annesini, süt kardeşini, baba dostunu sevmeyi ısrarla istemiş, kendisi de onlara gereken ilgiyi göstererek en güzel misali sunmuştu.

    4. Arkadaş Sevgisi: Peygamberimiz (s.a.s.), cahiliye döneminin karanlıklarında yaşayan insanları her türlü sıkıntıya cefaya katlanarak insanlık tarihinin en mükemmel insanları seviyesine yükseltmiştir. Bir zamanlar kendisine olmadık işkence ve eziyeti yapmış olanları af ve onore etmiştir.

    "And olsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, mü’minlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir." (Tevbe, 9/128)

    "Mü’minlere kol kanat ger, onları şefkatle koru!." (Hıcr, 15/88)

    "Sana tâbi olan mü’minlere kol kanat ger..." (Şuara, 26/215)

    5. Ümmet Sevgisi: Hayatını ümmetine adadığı gibi, ahirette de, peygamberlerin bile kendi derdine düşeceği anda O (s.a.s.), "Ümmetî, ümmetî! Allah'ım, ümmetimi isterim ümmetimi!" (Ebu Avâne, Müsned, 1:158) diyecektir.

    6. İnsan Sevgisi: O, bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmiş bir peygamberdir (Enbiya 21/107). Ne kadar kötü de olsa herkesi davetine muhatap olarak kabul eden bir peygamber. İnsanları kurtarmak için hiçbir fedakârlıktan kaçınmayan bir peygamber. Ev ev, panayır panayır, şehir şehir dolaşmış, en zor şartlarda ve zamanlarda pek çok yere seferler düzenlemiş bir peygamber. İnanç ayrımı yapmadan konu komşusuna karşı görevlerini yerine getirmiş bir peygamber. Yanlış yere insanların öldürülmesine ve kim olursa olsun onlara eziyet, işkence edilmesine, insanların köleleştirilmesine şiddetle karşı çıkmış bir peygamber. Savaşta bile işkence edilerek insanları öldürmeyi yasaklamış, savaşa katılmayanlara ve Müslüman olduğunu söyleyenlere asla dokunulmamasını emretmiştir. O'nun döneminde yapılan savaşlarda ölen insanların sayısı dört yüzü bulmamaktadır.

    Peygamber Efendimiz (s.a.s)’in sevgi ve şefkati ilâhî kaynaklıydı;

    "O vakit Allah'tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu hâlde onları affet; bağışlanmaları için dua et; iş hakkında onlara danış. Kararını verdiğin zaman da artık Allah'a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine dayanıp güvenenleri sever." (Âl-i İmran, 3/159)

    7. Diğer Canlılara ve Çevreye olan Sevgisi: O'nun, insan dışındaki canlılara, hayvan ve bitkilere de büyük değer verdiğini ve temiz bir çevre için elinden gelen her şeyi yaptığını görüyoruz. O,

    "Yerdekilere merhamet edin ki göktekiler de size merhamet etsin." (Tirmizî, Birr, 16)

    buyurarak merhamete erişmeyi, tüm yeryüzündeki varlıklara merhamet etmeye endekslemiştir. Bir köpeğe su veren kadının bağışlandığını belirtirken, bir kediye eziyet edip ölümüne sebep olmanın Allah'ın gazabını çektiğini vurgulamıştır. Bir keçiyi sağan adama uğradığında ona şunları söylemiştir:

    "Sağdığında yavrusu için de süt bırak." (Mecmua'z-Zevaid, 8:196)

    Kendisine, "Hayvanlara yapılan iyilik için de mükâfat var mı?" diye soranlara şu cevabı vermiştir: "Evet, her canlıya yapılan iyilik için mükafat vardır." (Buhari, Şürb, 9) O, hayvanları bile keserken, bilenmiş bıçakla ve hayvana fazla eziyet çektirilmeden kesilmelerini özellikle emretmiştir. (Müslim, "Sayd". 57)

    Kendisi bir defasında beş yüz hurma ağacını birden dikmiş (İ. Hanbel, 5:354) ve bu konuda şunları söylemiştir:

    "Bir Müslüman bir ağaç diker de bunun meyvesinden insan, evcil veya vahşi hayvan, veya bir kuş yiyecek olsa, yenen şey diken için bir sadaka hükmüne geçer." (Müslim, Müsakat, 10)

    "Kıyamet kopma anında bile olsa, elinde bir ağaç filizi bulunan onu mutlaka diksin." (Buharî, el-Edebü'l-Müfred, 168)

    Davarları yapraklarını yesin diye, bir ağacı sopayla çırpan adama şöyle müdahalede bulunmuştu:

    "Biraz ağır ol bakalım, ağaca vurarak, onu kırıp dökerek değil, tatlılıkla sallayarak yaprağını dök!" (Üsdü'l-Ğabe, 3:276)

    Yüce Allah'ın Mekke'yi Harem bölge yaparak bir anlamda sit alanı ilân etmesi yanında, O da (s.a.s.), Medine ve Taif'i sit alanı ilân etmişti (Bayraktar, 5:223-227)

    "Yeryüzü bana mescid kılındı, onun toprağı temiz ve temizleyicidir,"

    buyuran Hz. Peygamber (s.a.s)'in Mekke, Medine, Uhud dağı ve başka yerlerin sevgisini dile getiren pek çok hadisi vardır. O, gök cisimleriyle de ilgilenmiş, onların doğuş ve batışlarını dua fırsatı olarak değerlendirmiştir.

    Peygamber'i Sevmek

    Sevgi gönülde yer eden, dış dünyaya söz ve davranışlarla yansıyan bir duygudur. Sevgi bir verme eylemidir. Sevdiğine gönül verme, sevdiği uğruna verilmesini gerekeni vermedir sevgi. Peygamber (s.a.s)'i sevmek, O'na gönül vermek, özveride bulunma, hattâ gerektiğinde O'nun uğruna malını ve canını verme ile olur. Bu ise, O'nu tanımak, O'nu izlemek, O'nun sevdiklerini sevmek, O'nun bize emanetleri olan Kitap ve Sünnet'e saygı duymak ve sahip çıkmak, hiçbir konuda O'nun önüne geçmemekle gerçekleşir.

    Bilgi olmadan sevgi olmaz. Bu yüzden, O'nu doğru bir şekilde tanımadan lâyıkıyla sevemeyiz. O'nun sevgisini sadece adını taşımak ve adını saygıyla anmak, O'nun özel eşyalarına (Mukaddes Emanetler) saygı duymakla sınırlamak doğru değildir. O'nu sevmek demek, O'nu saygıyla ve çokça anmak demektir. Tevhidi okurken, ona salâvat getirirken, ezan-ı Muhammedî okurken-dinlerken, namazda tahıyyatta "Allah'ın selâmı, rahmet ve bereketi senin üzerine olsun ey Nebî!" derken, salli-bârik dualarını okurken O'nu andığımızın farkında olmaktır.

    Sevilmek için sevmek gerekir. Sevgiyi hak etmek, sevmek ve sevilmek için ise sevgi kaynağı Yüce Allah ile bağlantılı olmakla mümkündür.

    "İman edip, makbul ve güzel işler yapanları Rahman, (hem Allah, hem de mahluklar nezdinde) sevgili kılacaktır..." (Meryem, 19/96)

    Sevginin kaynağı, bir adı da Vedûd olan Allah'tır.

    "De ki: 'Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah, son derece bağışlayıcı ve merhamet edicidir. De ki: Allah'a ve peygamberine itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki, Allah kâfirleri sevmez." (Âl-i İmran, 3/31-32)

    Anadoluda Peygamber Sevgisinin Tezahürleri

    O'nun ismi ve O'nu hatırlatan isimler: Muhammed, Ahmed, Mustafa,.. Gül, Güllü, Güldane, Gülber,.. Her Türk küçük Muhammed, yani bir Mehmetçiktir. Ehl-i Beytinin isimleri: Hasan, Hüseyin, Ali, Fatma, Ayşe, Hatice,.. Her Türk kızı bir küçük Ayşe'dir, Fatma'dır.

    Sırf O'nun ismine saygısızlık olmasın diye, O'nun ismini taşıyan bir kişi bir yaramazlık yapınca adının başına kötü bir ek alır da yanlış anlaşılmalara sebep olur diye, 'Muhammed' ile aynı şekilde yazılan ve fakat 'Mehmed' diye telaffuz edilen isim bize hastır.

    O'nun en güzel medhiyeleri olan mevlidler, kaside ve natlar ve diğer şiirler, bizim edebiyatımızda büyük bir yer tutar.

    O'nun adı anılınca, kalbimizdesin anlamına ellerimizi göğsümüze götürürüz. Adını saygı ve salâvatlarla anarız. Mübarek gün ve geceler, düğün, cenaze, asker uğurlama gibi pek çok özel gün, O'nun mevlidi okunarak kutlanır. Mevlidde O'nun doğumunu anlatan dizeler okunurken, sanki O karşımızdaymış gibi ayağa kalkarız. Mescidlerimiz, evlerimiz O'nun adı, şemaili yazılı levhalarla süslüdür.

    O (s.a.s.), Allah'ın sevgilisi (Habîbullah) dir.

    O'ndan bize kadar gelen özel eşyaları, tarih boyunca bizim onurumuz ve gururumuz olmuştur.

    Şairlerimiz saba rüzgarlarıyla, akan sularla, hacca giden insanlarla, çocuklarımız hacı leyleklerle hep ona selâm göndermişlerdir.

    Ama O sevgi odağına karşı sorumluluklarımız bunlarla sınırlı kalmamalıdır. O'nu bütünüyle ve sağlıklı bir biçimde tanıyarak, O'nu izlemeli ve O'na yaraşır
    Müslümanlar olmaya gayret etmeliyiz.

    Kaynaklar:

    Asım Köksal, İslâm Tarihi; Buharî, el-Edebü'l-Müfred; Doğuştan Günümüze İslâm Tarihi; Ebû Avâne, Müsned; İbn Hişam, es-Sîratü'n-Nebeviyye; İbnü'l-Arabî, İlâhî Aşk, (Çev. Mahmut Kanık), İstanbul, 1998; Kâdî Iyâz, Kitâbü'ş-Şifâ; Ma'mer b. Raşid, el-Cami'; Mehmet Bayraktar, "Asr-ı Saadette Çevre Bilinci", Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet'te İslâm; Muhammed Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları; Münavî, Feyzu'l-Kadîr; Taberî, Tefsîr; İbn Kesîr, Tefsîr; Râzî, Tefsîr; Kurtubî, Tefsîr.
    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet




  5. 11.Mayıs.2013, 00:50
    3
    Şema
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 20.Mart.2007
    Üye No: 123
    Mesaj Sayısı: 9,332
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 103

    Cevap: Peygamber efendimizin hoşgörüyle ilgili yaşadığı olaylar

    Şefkat ve hoşgörü ne demektir. Bu duyguları nasıl kullanmalıyız?

    Şefkat: Büyük insanlarda bulunan yüksek bir vasıf. Merhamet, hamiyet, ihsan ve kerem gibi yüksek seciyelerin müjdecisi...

    Üstat Bediüzzaman hazretlerinin “acz, fakr, şefkat, tefekkür” yolu olarak tarif ettiği, iman ve Kur’an hizmetinin dört esasından birisi de şefkattir. Şefkat, insanı “rahîm ismine “ ulaştıran en büyük bir vesiledir.

    Rahîm ismine kâmil mânâda mazhariyet, insanlara iyiliklerin en büyüğü olan iman vadisinde yardımcı olmakla, onları ebedî azaptan kurtarıp sonsuz bir saadete kavuşturmak için bütün himmet ve gayretiyle çalışmakla olur. Allah Resûlü (asm.) bu mânânın en ileri temsilcisidir. O, müşrikleri tevhide davet eder, onların cehennem azabından kurtulmaları için en ağır ve dayanılmaz şartlar altında gayret gösterirdi. Ama, şirkin de amansız düşmanıydı.

    Malûmdur ki, kâfire düşmanlık küfrü içindir. Üstat Bediüzzaman hazretlerinin ifadesiyle, “Bir insan zâtı için sevilmez, sıfatı için sevilir.” (Münazarat) Bu kaideye göre, bir insana zatı için değil kötü sıfatları için düşmanlık edilir. O halde biz, kâfirin küfür sıfatına düşman olacak, o sıfatı taşıdığı için de onu sevmeyeceğiz. Ama onun, küfürden kurtulması için de şefkat ile gayret edeceğiz.

    Biraz da şefkate yakın gibi görünen ve çoğu kez onunla karıştırılan “hoşgörü” üzerinde duralım. Hoşgörü çoğu zaman “sabır, afv, hilm ve şefkat” karışımı, değişik bir mânâda kullanılıyor.

    Hoşgörü denilince, “mânen hasta insanların nazını çekme, onlara iyi davranıp kurtuluşları için sabırla çalışma” anlaşılmalıdır. Bu mânâsıyla hoşgörü, şefkatin bir şubesidir ve ulvî bir sıfattır.

    Günümüzde hoşgörüyü bu yönüyle ele alanlar maalesef çok az. Hoşgörü denilince, kimsenin hatasına karışmamak, insanların günahlarına isyanlarına ilişmemek, onlarla uğraşıp da canımızı sıkmamak, huzurumuzu bozmamak gibi görünüşte insancıl, gerçekte ise tam bir egoizm ifade eden tuhaf bir mânâ anlaşılıyor. Tuhaf diyorum, çünkü bunun görünüşü nezaket, centilmenlik, hakikati ise muhatabının ebedî cehenneme gitmesini gülerek karşılamaktır.

    Bir hususun da önemle belirtilmesi gerekiyor: Her şey gibi, hoşgörünün de hudutları vardır. Bunun ötesinde hoşgörülü olma hakkına sahip değiliz. Günlük hayatta karşılaştığımız hâdiseler ya “hukukullah” ile (namaz, oruç gibi) yahut “hukuk-u ibad” yâni “kul hakkı” ile ilgilidir. Allah’a karşı işlenen suçlarda, günahlarda, haramlarda insanoğlunun hoşgörü yetkisi olamaz. Bilâkis, bu gibi hallerde insanları ikaz etme görevi pek mukaddes addedilmiş ve Kur’an’da Ümmet-i Muhammed’in (asm.) diğer ümmetlerden daha hayırlı olmasının en büyük bir sebebi olarak haber verilmiştir: “Siz insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allah’a inanırsınız.” (Âl-i imran Sûresi, 110)

    Buna göre, Allah’ın razı olmadığı, yasakladığı bir davranışı biz de hoş görmeyecek ve onun ortadan kaldırılmasına imkânımız ölçüsünde gayret göstereceğiz.

    Kul hakkına gelince, bir başkasının hukukuna yapılan maddî veya mânevî bir tecavüz karşısında da hoşgörülü olamayız.

    Geriye, insanın kendisine karşı işlenen suçlar kalıyor. İşte hoşgörünün sahası burasıdır. Malımıza zarar veren, yahut gıybetimizi yapan bir kimseyi affetme yetkisine sahibiz. Bu hakkımızı kullanmamız, intikam almamızdan daha iyidir.

    Biz Allah’ın kullarına karşı şefkatli olalım ki, Rabbimizden de rahmet bekleyebilelim.

    Biz, raiyetimizin hatalarına karşı affedici, hoşgörülü olalım ki, Cenâb-ı Hakk’ın af ve gufranını ummaya yüzümüz olsun.
    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet


  6. 11.Mayıs.2013, 00:50
    3
    Moderatör
    Şefkat ve hoşgörü ne demektir. Bu duyguları nasıl kullanmalıyız?

    Şefkat: Büyük insanlarda bulunan yüksek bir vasıf. Merhamet, hamiyet, ihsan ve kerem gibi yüksek seciyelerin müjdecisi...

    Üstat Bediüzzaman hazretlerinin “acz, fakr, şefkat, tefekkür” yolu olarak tarif ettiği, iman ve Kur’an hizmetinin dört esasından birisi de şefkattir. Şefkat, insanı “rahîm ismine “ ulaştıran en büyük bir vesiledir.

    Rahîm ismine kâmil mânâda mazhariyet, insanlara iyiliklerin en büyüğü olan iman vadisinde yardımcı olmakla, onları ebedî azaptan kurtarıp sonsuz bir saadete kavuşturmak için bütün himmet ve gayretiyle çalışmakla olur. Allah Resûlü (asm.) bu mânânın en ileri temsilcisidir. O, müşrikleri tevhide davet eder, onların cehennem azabından kurtulmaları için en ağır ve dayanılmaz şartlar altında gayret gösterirdi. Ama, şirkin de amansız düşmanıydı.

    Malûmdur ki, kâfire düşmanlık küfrü içindir. Üstat Bediüzzaman hazretlerinin ifadesiyle, “Bir insan zâtı için sevilmez, sıfatı için sevilir.” (Münazarat) Bu kaideye göre, bir insana zatı için değil kötü sıfatları için düşmanlık edilir. O halde biz, kâfirin küfür sıfatına düşman olacak, o sıfatı taşıdığı için de onu sevmeyeceğiz. Ama onun, küfürden kurtulması için de şefkat ile gayret edeceğiz.

    Biraz da şefkate yakın gibi görünen ve çoğu kez onunla karıştırılan “hoşgörü” üzerinde duralım. Hoşgörü çoğu zaman “sabır, afv, hilm ve şefkat” karışımı, değişik bir mânâda kullanılıyor.

    Hoşgörü denilince, “mânen hasta insanların nazını çekme, onlara iyi davranıp kurtuluşları için sabırla çalışma” anlaşılmalıdır. Bu mânâsıyla hoşgörü, şefkatin bir şubesidir ve ulvî bir sıfattır.

    Günümüzde hoşgörüyü bu yönüyle ele alanlar maalesef çok az. Hoşgörü denilince, kimsenin hatasına karışmamak, insanların günahlarına isyanlarına ilişmemek, onlarla uğraşıp da canımızı sıkmamak, huzurumuzu bozmamak gibi görünüşte insancıl, gerçekte ise tam bir egoizm ifade eden tuhaf bir mânâ anlaşılıyor. Tuhaf diyorum, çünkü bunun görünüşü nezaket, centilmenlik, hakikati ise muhatabının ebedî cehenneme gitmesini gülerek karşılamaktır.

    Bir hususun da önemle belirtilmesi gerekiyor: Her şey gibi, hoşgörünün de hudutları vardır. Bunun ötesinde hoşgörülü olma hakkına sahip değiliz. Günlük hayatta karşılaştığımız hâdiseler ya “hukukullah” ile (namaz, oruç gibi) yahut “hukuk-u ibad” yâni “kul hakkı” ile ilgilidir. Allah’a karşı işlenen suçlarda, günahlarda, haramlarda insanoğlunun hoşgörü yetkisi olamaz. Bilâkis, bu gibi hallerde insanları ikaz etme görevi pek mukaddes addedilmiş ve Kur’an’da Ümmet-i Muhammed’in (asm.) diğer ümmetlerden daha hayırlı olmasının en büyük bir sebebi olarak haber verilmiştir: “Siz insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allah’a inanırsınız.” (Âl-i imran Sûresi, 110)

    Buna göre, Allah’ın razı olmadığı, yasakladığı bir davranışı biz de hoş görmeyecek ve onun ortadan kaldırılmasına imkânımız ölçüsünde gayret göstereceğiz.

    Kul hakkına gelince, bir başkasının hukukuna yapılan maddî veya mânevî bir tecavüz karşısında da hoşgörülü olamayız.

    Geriye, insanın kendisine karşı işlenen suçlar kalıyor. İşte hoşgörünün sahası burasıdır. Malımıza zarar veren, yahut gıybetimizi yapan bir kimseyi affetme yetkisine sahibiz. Bu hakkımızı kullanmamız, intikam almamızdan daha iyidir.

    Biz Allah’ın kullarına karşı şefkatli olalım ki, Rabbimizden de rahmet bekleyebilelim.

    Biz, raiyetimizin hatalarına karşı affedici, hoşgörülü olalım ki, Cenâb-ı Hakk’ın af ve gufranını ummaya yüzümüz olsun.
    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet


  7. 11.Mayıs.2013, 00:51
    4
    Şema
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 20.Mart.2007
    Üye No: 123
    Mesaj Sayısı: 9,332
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 103

    Cevap: Peygamber efendimizin hoşgörüyle ilgili yaşadığı olaylar

    Hz. Muhammed (asm)'in insani yönünü, yani adaleti, hoşgörü ve güvenilirliğini anlatır mısınız?

    Peygamber Efendimizin (asm) on yıl hizmetinde bulunmuş olan Enes bin Malik Hazretleri anlatır:

    "Resul aleyhisselamdan, bir şey istenmezdi ki, Resul aleyhisselam, onu, isteyene vermiş olmasın." (Buhârî, Edeb, 39; Müslim, Fedâil, 56)

    "Peygamber aleyhisselamın yanına bir adam gelir sadece, dünyayı, dünya malını elde etmeyi umarak Müslüman olur o gün, akşam olmadan İslâmiyet, kendisinin nazarında, dünyadan ve dünya üzerindekilerden daha sevgili olurdu!" (bk. Müslim, Fedâil, 57-58; Müsned, 3/108, 175, 259, 284)

    Kureyş müşriklerinin Eşrafından Safvan bin Ümeyye, Mekke'nin fethinden sonra, Müslüman olmadığı halde, Huneyn ve Taif savaşlarında Peygamberimizin (asm) yanından ayrılmamıştı.

    Peygamberimiz (asm), Ci'rane'de toplanan ganimet malları arasında dolaştığı ve onlara göz gezdirdiği sırada, Safvan bin Ümeyye, Peygamberimizin (asm) yanında bulunuyor, develer, davarlar ve güdücülerle dolu vadiye doğru bakıyordu. Bakışını, uzattı durdu. Peygamberimiz (asm) ise, onun bu halini göz ucuyla süzüyordu.
    "Ebu Vehb! O vadi, pek mi hoşuna gitti?" diye sordu. Safvan bin Ümeyye
    "Evet!" dedi. Peygamberimiz (asm)
    "O vadi de, içindekiler de, senin olsun!" buyurdu. Bunun üzerine, Safvan, kendini tutamadı:
    "Peygamber kalbinden başka, hiçbir kimsenin kalbi, bu derece cömert ve üstün olamaz! Şehadet ederim ki Allah'dan başka ilah yoktur. Yine şehadet ederim ki Muhammed, Allah'ın Kulu ve Resulüdür!" dedi ve hemen orada Müslüman oldu. (bk. Tirmizî, Zekât, 30)

    İbn-i Şihab'üzzühri'nin bildirdiğine göre: Resul aleyhisselam, o gün, Safvan bin Ümeyye'ye yüz deve vermiş, sonra, yüz daha, sonra, yüz daha eklemişti.
    Safvan "Vallahi, Resul aleyhisselam, bana verdiğini, verdi. Ama, kendisi, bana insanların en münfuru idi. Bana, vermekte devam etti de, nihayet, nazarımda, insanların en sevimlisi oldu!" demiştir.
    Peygamberimiz (asm), böyle, iki dağ arasını dolduran davarları verince, Safvan bin Ümeyye, kavmi olan Kureyşilerin yanına döndü.
    Onlara "Ey Kavmım! Müslüman olunuz! Çünkü, vallahi, Muhammed, öyle ihsanda bulunuyor ki, yokluktan, yoksulluktan hiç korkmuyor!" dedi.

    Peygamberimiz (asm)'den bir şey istenildi mi, asla "Yok!" demezdi.
    Kendisine kim gelip bir şey ister, istenilen şey, yanında bulunursa, onu yerine getirirdi. Bulunmazsa, va'd ederdi. (bk. Ali Yardım, Peygamberimizin Şemâili, Erkam Yay., İstanbul 1998, s. 402)

    Resulullah Efendimiz (asm), gençliğinden itibaren güvenilir, itimat edilir bir kimse olarak tanınmıştır. Yirmi beş yaşlarında iken Mekke'de sadece "el-Emin" diye anılıyordu. Mekkeliler kendisine kıymetli eşyalarını teslim ederlerdi. Peygamber Efendimiz (asm) bu emanetleri sağlam bir şekilde iade ederdi. Emanetlere en zor anında sahip çıkardı.

    Medine'ye hicret edeceği gece müşrikler, öldürmek maksadıyla onun evini kuşatmışlardı. Evini terketmeden önce, yanında bulunan emanetleri Hz. Ali (ra)'ye teslim etmiş, ertesi gün sahiplerine vermesini istemiştir. En sıkıntılı zamanda bile emanetleri sahiplerine ulaştırdı.

    İslâm dininin kısa zamanda kabul görmesi Resulullah Efendimizin (asm) güvenilir oluşunun payı büyüktür. Şayet davranışlarıyla güven vermeyen birisi olsaydı insanlar onun etrafında toplanmazdı.

    Resulullah Efendimiz (asm) eshabına daima güvenilir olmayı telkin ederdi. Emanetin zıddı olan hiyanetin çirkin bir davranış olduğunu söylerdi. Sahabiler de Resulullah efendimizi emin olarak tanımışlar ve sonsuz bir güvenle kendisine bağlanmışlardır.

    Her Müslüman Resulullah (asm) gibi, güven vermesi, her kesiminde ve her alanda bunu sürdürmesi gerekir. Anne babanın çocuğa, çocuğun anne babasına; eşlerin birbirine; amirin memura, memurun amire; işçinin işverene; işverenin işçiye; satıcının müşteriye; müşterinin satıcıya güven duyduğu bir cemiyet sağlıklı bir yapıya kavuşmuş olur.

    Resulullah Efendimiz (asm) alışverişte güvenin bolluğa, berekete vesile olacağını bildirir.

    "Emanete riayet rızık, hainlik ise fakirlik getirir." (Camiü’s-Sağir)

    buyurur. Burada emanet, sözde ve işte güven demektir. İnsanlar, sözüne ve işine güvenilmeyen kimselerle irtibat kurmaktan çekinirler.

    Şayet bu kişi ticaretle uğraşıyorsa alışveriş yapmaktan, müşteri ise mal vermekten, sanatkar ise iş sipariş etmekten kaçınırlar. Dolayısıyla bu tür kişilerin mallarına ve çalışmalarına rağbet azalır, kazançları artmaz. İşte Resulullah Efendimizin (asm) "hainlik fakrilik getirir" sözündeki incelik burada yatmaktadır. Ama tersi olursa, yani herkes birbirine güvenirse kazanç, üretim ve tüketim artar. Bu da bolluğa ve zenginliğe vesile olur.

    "Öfkeniz, sizi adaletsizliğe sürüklemesin!"

    Adalet dinin esasındandır. Bunun için, Kur'an-ı Kerim'de adalet üzerinde çok durulmuş, Resulullah Efendimize (asm) insanlar arasında adaleti gerçekleştirmesi emrolunmuştur. Bir hak konusunda hüküm verilirken, hakkın kendi lehine hükmedilmesi halinde bundan memnun olan, fakat aleyhine hükmedilmesi halinde bu hükmü tanımayan insanların zalim oldukları bildirilmiştir.

    Dinimiz, kişisel çıkar, akrabalık, zenginlik, fakirlik, kin, düşmanlık, taraflardan birinin soylu veya aşağı tabakadan olması, bedeni ve ruhi bakımdan kusurlu olması gibi durumlar bir hakkın ihlalini, örtbas edilmesini, adil davranmamayı, adalet ilkesinden sapmayı mazur göstermeyeceğini bildirmiştir.
    Resulullah Efendimiz (asm) faaliyetlerinde daima adaleti esas almıştır. İnsanlar arasında fark gözetmemiştir. Başkalarının gelişigüzel istek ve telkinlerinden etkilenmeden ilahi emirlerin gösterdiği doğrultuda hareket etmiştir. Kitaplarda onun adaletle ilgili çok sayıda sözü mevcuttur. İnsanlar arasında adaleti sağlamanın aynı zamanda bir sadaka olduğunu söylemiştir.

    Peygamberimiz (asm) hak hususunda titiz davranır, kimsenin canına ve malına zarar vermeyi ve üzerine kul hakkı geçmesini istemezdi. İstemeden zarar verdiği olursa, bir özür dilemekle halledilebilecek veya buna gerek duyulmayacak durumda bile, şayet kendisinden bir kısas talebinde bulunulursa seve seve bu isteği yerine getirirdi.

    Resulullah Efendimiz (asm) adaletin zıddı olan zulmü her vesile ile kötülemiştir. Kitaplarda onun bu hususla ilgili çok sayıda ikazı yer almaktadır. Bunların en meşhurlarından birisi şudur:

    "Müslüman Müslümanın kardeşidir, ona zulmetmez..." (Buhârî, Mezâlim 3)

    Bu sözüyle o, Müslümanların kardeş olduğunu dile getirdikten sonra, Müslümanın en başta gelen vasfının kardeşine zulmetmemek, haksızlık yapmamak olduğunu bildirmiştir. Müslümanların birbirine haksızlık yapmamasını istediği gibi, aynı zamanda başkalarına da zulüm yapılmamasını emretmiştir. Kendisi haksızlığa uğrayanı daima korumuş, mazlumun korunmasını ve ona yardım edilmesini istemiştir.

    Allah Teâlâ, adaleti emretmiş, adaletin zıttı olan zulmü haram kılmıştır. Bu hususta birçok ayet-i kerimeler vardır. Birkaçı mealen şöyle:

    "Allah, insanlar arasında, adaletle hükmetmenizi emreder." (Nisâ, 4/58)

    "Allah, adalet yapmanızı, ihsan etmenizi ve (muhtaç olan) akrabaya vermenizi emredip, fuhştan, münkerden (her çeşit kötüleklerden) ve zulüm yapmaktan da nehyeder." (Nahl, 16/90)

    "Ey iman edenler, bir millete olan öfkeniz, sizi adaletsizliğe sürüklemesin, adil olun!" (Mâide, 5/8)

    Çalışıp kazanmaya önem verirdi

    Resulullah Efendimizin (asm) hayatı diğer alanlarda olduğu gibi çalışma hayatında da insanlar için örnektir. Doğruluk, güvenilir olma, adaleti uygulama ve sözleriyle davranışları arasında çelişki bulunmama gibi hallerde en güzel örnetti.

    Kişinin çalışmasını, üretimde bulunmasını ve ailesini geçindirmesini, fakire, yoksula yardım için çalışmayı Allah yolunda cihad ve gündüzleri oruç ve geceleri namazla geçirme ile bir tutmuştur. Peygamberimizin (asm) çalışma, helal kazanç ile ilgili pek çok sözleri vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:

    "Hiçbir kimse kendi elinin emeği ile kazandığından daha hayırlı bir lokma asla yiyemez." (Tecrid, c. VI, s.369, H. No. 967)

    "Allah'ım! Tembellikten, korkaklıktan, ihtiyarlığın verdiği düşkünlük ve cimrilikten sana sığınırım." (Buharî, Edebu’l Mufred, 2/72, H. No: 615)

    "Doğru sözlü ve her konuda güvenilen bir ticaret adamı ahirette peygamberlerle, sıddikler ve şehitlerle beraber olacaktır." (Tirmizî, Buyu', 4)

    "Allah kulunu helal kazanç talebinden yorgun düşmüş görmeyi sever." (Tac, 2/35)

    "İnsanın yiyip içtiklerinin en helal ve bereketli olanı, çalışıp kazanarak elde ettiğidir." (İbn Mace, H. No:2137)

    "Birinizin sırtında odun destesi taşıması, versin veya vermesin, insanlara gidip el açmasından daha iyidir." (Buharî, Buyu', 15)

    En kötü şartlar altında çalışmayı dahi başkalarına yük olmaktan iyi gören Resulullah Efendimizin (asm) bu sözleriyle insanları çalışmaya teşvik ettiği, tembelliği kötülediği, çalışkan insanları dünya ve ahiret mutluluğu ile müjdelediği görülmektedir.

    Resulullah Efendimiz (asm) insanları çalışmaya teşvik ettiği gibi, bizzat kendisi de çalışmış ve çalışma hayatının ilkelerini kendi hayatında uygulama alanına koymuştur. Çalışmalarını çocukluğundan itibaren hayatının sonuna kadar sürdürmüştür. Nitekim bilindiği üzere çocukluğunda çobanlık yapmıştır.
    Gençliğinde ve yetişkinliğinde ticaretle meşgul olmuştur. On iki yaşında iken amcası ile birlikte uzun bir ticaret yolculuğuna çıkmıştır. Yirmi beş yaşında iken Hz. Hatice (ra)'nin kervanını ücret karşılığında Suriye'ye götürüp getirmiştir. Ticari faaliyetlerinde meslektaşlarının, ticari ilişkilerde bulunduğu kimselerin ve tüm Mekkelilerin güvenini kazanmıştır.

    Onun bütün bu faaliyetleri geçimini temine yönelik çalışmalardır. O, bütün bunların yanında sosyal faaliyetlerde de bulunmuştur. Gençliğinde Hilfülfudul cemiyetine katılması ve Kabe'nin inşası sırasında hakemlik yapması bunlara güzel birer örnektir.
    Sorularlaislamiyet


  8. 11.Mayıs.2013, 00:51
    4
    Moderatör
    Hz. Muhammed (asm)'in insani yönünü, yani adaleti, hoşgörü ve güvenilirliğini anlatır mısınız?

    Peygamber Efendimizin (asm) on yıl hizmetinde bulunmuş olan Enes bin Malik Hazretleri anlatır:

    "Resul aleyhisselamdan, bir şey istenmezdi ki, Resul aleyhisselam, onu, isteyene vermiş olmasın." (Buhârî, Edeb, 39; Müslim, Fedâil, 56)

    "Peygamber aleyhisselamın yanına bir adam gelir sadece, dünyayı, dünya malını elde etmeyi umarak Müslüman olur o gün, akşam olmadan İslâmiyet, kendisinin nazarında, dünyadan ve dünya üzerindekilerden daha sevgili olurdu!" (bk. Müslim, Fedâil, 57-58; Müsned, 3/108, 175, 259, 284)

    Kureyş müşriklerinin Eşrafından Safvan bin Ümeyye, Mekke'nin fethinden sonra, Müslüman olmadığı halde, Huneyn ve Taif savaşlarında Peygamberimizin (asm) yanından ayrılmamıştı.

    Peygamberimiz (asm), Ci'rane'de toplanan ganimet malları arasında dolaştığı ve onlara göz gezdirdiği sırada, Safvan bin Ümeyye, Peygamberimizin (asm) yanında bulunuyor, develer, davarlar ve güdücülerle dolu vadiye doğru bakıyordu. Bakışını, uzattı durdu. Peygamberimiz (asm) ise, onun bu halini göz ucuyla süzüyordu.
    "Ebu Vehb! O vadi, pek mi hoşuna gitti?" diye sordu. Safvan bin Ümeyye
    "Evet!" dedi. Peygamberimiz (asm)
    "O vadi de, içindekiler de, senin olsun!" buyurdu. Bunun üzerine, Safvan, kendini tutamadı:
    "Peygamber kalbinden başka, hiçbir kimsenin kalbi, bu derece cömert ve üstün olamaz! Şehadet ederim ki Allah'dan başka ilah yoktur. Yine şehadet ederim ki Muhammed, Allah'ın Kulu ve Resulüdür!" dedi ve hemen orada Müslüman oldu. (bk. Tirmizî, Zekât, 30)

    İbn-i Şihab'üzzühri'nin bildirdiğine göre: Resul aleyhisselam, o gün, Safvan bin Ümeyye'ye yüz deve vermiş, sonra, yüz daha, sonra, yüz daha eklemişti.
    Safvan "Vallahi, Resul aleyhisselam, bana verdiğini, verdi. Ama, kendisi, bana insanların en münfuru idi. Bana, vermekte devam etti de, nihayet, nazarımda, insanların en sevimlisi oldu!" demiştir.
    Peygamberimiz (asm), böyle, iki dağ arasını dolduran davarları verince, Safvan bin Ümeyye, kavmi olan Kureyşilerin yanına döndü.
    Onlara "Ey Kavmım! Müslüman olunuz! Çünkü, vallahi, Muhammed, öyle ihsanda bulunuyor ki, yokluktan, yoksulluktan hiç korkmuyor!" dedi.

    Peygamberimiz (asm)'den bir şey istenildi mi, asla "Yok!" demezdi.
    Kendisine kim gelip bir şey ister, istenilen şey, yanında bulunursa, onu yerine getirirdi. Bulunmazsa, va'd ederdi. (bk. Ali Yardım, Peygamberimizin Şemâili, Erkam Yay., İstanbul 1998, s. 402)

    Resulullah Efendimiz (asm), gençliğinden itibaren güvenilir, itimat edilir bir kimse olarak tanınmıştır. Yirmi beş yaşlarında iken Mekke'de sadece "el-Emin" diye anılıyordu. Mekkeliler kendisine kıymetli eşyalarını teslim ederlerdi. Peygamber Efendimiz (asm) bu emanetleri sağlam bir şekilde iade ederdi. Emanetlere en zor anında sahip çıkardı.

    Medine'ye hicret edeceği gece müşrikler, öldürmek maksadıyla onun evini kuşatmışlardı. Evini terketmeden önce, yanında bulunan emanetleri Hz. Ali (ra)'ye teslim etmiş, ertesi gün sahiplerine vermesini istemiştir. En sıkıntılı zamanda bile emanetleri sahiplerine ulaştırdı.

    İslâm dininin kısa zamanda kabul görmesi Resulullah Efendimizin (asm) güvenilir oluşunun payı büyüktür. Şayet davranışlarıyla güven vermeyen birisi olsaydı insanlar onun etrafında toplanmazdı.

    Resulullah Efendimiz (asm) eshabına daima güvenilir olmayı telkin ederdi. Emanetin zıddı olan hiyanetin çirkin bir davranış olduğunu söylerdi. Sahabiler de Resulullah efendimizi emin olarak tanımışlar ve sonsuz bir güvenle kendisine bağlanmışlardır.

    Her Müslüman Resulullah (asm) gibi, güven vermesi, her kesiminde ve her alanda bunu sürdürmesi gerekir. Anne babanın çocuğa, çocuğun anne babasına; eşlerin birbirine; amirin memura, memurun amire; işçinin işverene; işverenin işçiye; satıcının müşteriye; müşterinin satıcıya güven duyduğu bir cemiyet sağlıklı bir yapıya kavuşmuş olur.

    Resulullah Efendimiz (asm) alışverişte güvenin bolluğa, berekete vesile olacağını bildirir.

    "Emanete riayet rızık, hainlik ise fakirlik getirir." (Camiü’s-Sağir)

    buyurur. Burada emanet, sözde ve işte güven demektir. İnsanlar, sözüne ve işine güvenilmeyen kimselerle irtibat kurmaktan çekinirler.

    Şayet bu kişi ticaretle uğraşıyorsa alışveriş yapmaktan, müşteri ise mal vermekten, sanatkar ise iş sipariş etmekten kaçınırlar. Dolayısıyla bu tür kişilerin mallarına ve çalışmalarına rağbet azalır, kazançları artmaz. İşte Resulullah Efendimizin (asm) "hainlik fakrilik getirir" sözündeki incelik burada yatmaktadır. Ama tersi olursa, yani herkes birbirine güvenirse kazanç, üretim ve tüketim artar. Bu da bolluğa ve zenginliğe vesile olur.

    "Öfkeniz, sizi adaletsizliğe sürüklemesin!"

    Adalet dinin esasındandır. Bunun için, Kur'an-ı Kerim'de adalet üzerinde çok durulmuş, Resulullah Efendimize (asm) insanlar arasında adaleti gerçekleştirmesi emrolunmuştur. Bir hak konusunda hüküm verilirken, hakkın kendi lehine hükmedilmesi halinde bundan memnun olan, fakat aleyhine hükmedilmesi halinde bu hükmü tanımayan insanların zalim oldukları bildirilmiştir.

    Dinimiz, kişisel çıkar, akrabalık, zenginlik, fakirlik, kin, düşmanlık, taraflardan birinin soylu veya aşağı tabakadan olması, bedeni ve ruhi bakımdan kusurlu olması gibi durumlar bir hakkın ihlalini, örtbas edilmesini, adil davranmamayı, adalet ilkesinden sapmayı mazur göstermeyeceğini bildirmiştir.
    Resulullah Efendimiz (asm) faaliyetlerinde daima adaleti esas almıştır. İnsanlar arasında fark gözetmemiştir. Başkalarının gelişigüzel istek ve telkinlerinden etkilenmeden ilahi emirlerin gösterdiği doğrultuda hareket etmiştir. Kitaplarda onun adaletle ilgili çok sayıda sözü mevcuttur. İnsanlar arasında adaleti sağlamanın aynı zamanda bir sadaka olduğunu söylemiştir.

    Peygamberimiz (asm) hak hususunda titiz davranır, kimsenin canına ve malına zarar vermeyi ve üzerine kul hakkı geçmesini istemezdi. İstemeden zarar verdiği olursa, bir özür dilemekle halledilebilecek veya buna gerek duyulmayacak durumda bile, şayet kendisinden bir kısas talebinde bulunulursa seve seve bu isteği yerine getirirdi.

    Resulullah Efendimiz (asm) adaletin zıddı olan zulmü her vesile ile kötülemiştir. Kitaplarda onun bu hususla ilgili çok sayıda ikazı yer almaktadır. Bunların en meşhurlarından birisi şudur:

    "Müslüman Müslümanın kardeşidir, ona zulmetmez..." (Buhârî, Mezâlim 3)

    Bu sözüyle o, Müslümanların kardeş olduğunu dile getirdikten sonra, Müslümanın en başta gelen vasfının kardeşine zulmetmemek, haksızlık yapmamak olduğunu bildirmiştir. Müslümanların birbirine haksızlık yapmamasını istediği gibi, aynı zamanda başkalarına da zulüm yapılmamasını emretmiştir. Kendisi haksızlığa uğrayanı daima korumuş, mazlumun korunmasını ve ona yardım edilmesini istemiştir.

    Allah Teâlâ, adaleti emretmiş, adaletin zıttı olan zulmü haram kılmıştır. Bu hususta birçok ayet-i kerimeler vardır. Birkaçı mealen şöyle:

    "Allah, insanlar arasında, adaletle hükmetmenizi emreder." (Nisâ, 4/58)

    "Allah, adalet yapmanızı, ihsan etmenizi ve (muhtaç olan) akrabaya vermenizi emredip, fuhştan, münkerden (her çeşit kötüleklerden) ve zulüm yapmaktan da nehyeder." (Nahl, 16/90)

    "Ey iman edenler, bir millete olan öfkeniz, sizi adaletsizliğe sürüklemesin, adil olun!" (Mâide, 5/8)

    Çalışıp kazanmaya önem verirdi

    Resulullah Efendimizin (asm) hayatı diğer alanlarda olduğu gibi çalışma hayatında da insanlar için örnektir. Doğruluk, güvenilir olma, adaleti uygulama ve sözleriyle davranışları arasında çelişki bulunmama gibi hallerde en güzel örnetti.

    Kişinin çalışmasını, üretimde bulunmasını ve ailesini geçindirmesini, fakire, yoksula yardım için çalışmayı Allah yolunda cihad ve gündüzleri oruç ve geceleri namazla geçirme ile bir tutmuştur. Peygamberimizin (asm) çalışma, helal kazanç ile ilgili pek çok sözleri vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:

    "Hiçbir kimse kendi elinin emeği ile kazandığından daha hayırlı bir lokma asla yiyemez." (Tecrid, c. VI, s.369, H. No. 967)

    "Allah'ım! Tembellikten, korkaklıktan, ihtiyarlığın verdiği düşkünlük ve cimrilikten sana sığınırım." (Buharî, Edebu’l Mufred, 2/72, H. No: 615)

    "Doğru sözlü ve her konuda güvenilen bir ticaret adamı ahirette peygamberlerle, sıddikler ve şehitlerle beraber olacaktır." (Tirmizî, Buyu', 4)

    "Allah kulunu helal kazanç talebinden yorgun düşmüş görmeyi sever." (Tac, 2/35)

    "İnsanın yiyip içtiklerinin en helal ve bereketli olanı, çalışıp kazanarak elde ettiğidir." (İbn Mace, H. No:2137)

    "Birinizin sırtında odun destesi taşıması, versin veya vermesin, insanlara gidip el açmasından daha iyidir." (Buharî, Buyu', 15)

    En kötü şartlar altında çalışmayı dahi başkalarına yük olmaktan iyi gören Resulullah Efendimizin (asm) bu sözleriyle insanları çalışmaya teşvik ettiği, tembelliği kötülediği, çalışkan insanları dünya ve ahiret mutluluğu ile müjdelediği görülmektedir.

    Resulullah Efendimiz (asm) insanları çalışmaya teşvik ettiği gibi, bizzat kendisi de çalışmış ve çalışma hayatının ilkelerini kendi hayatında uygulama alanına koymuştur. Çalışmalarını çocukluğundan itibaren hayatının sonuna kadar sürdürmüştür. Nitekim bilindiği üzere çocukluğunda çobanlık yapmıştır.
    Gençliğinde ve yetişkinliğinde ticaretle meşgul olmuştur. On iki yaşında iken amcası ile birlikte uzun bir ticaret yolculuğuna çıkmıştır. Yirmi beş yaşında iken Hz. Hatice (ra)'nin kervanını ücret karşılığında Suriye'ye götürüp getirmiştir. Ticari faaliyetlerinde meslektaşlarının, ticari ilişkilerde bulunduğu kimselerin ve tüm Mekkelilerin güvenini kazanmıştır.

    Onun bütün bu faaliyetleri geçimini temine yönelik çalışmalardır. O, bütün bunların yanında sosyal faaliyetlerde de bulunmuştur. Gençliğinde Hilfülfudul cemiyetine katılması ve Kabe'nin inşası sırasında hakemlik yapması bunlara güzel birer örnektir.
    Sorularlaislamiyet


  9. 17.Mayıs.2013, 19:12
    5
    xexmxixrx
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 17.Nisan.2013
    Üye No: 101077
    Mesaj Sayısı: 14
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 1

    Cevap: Peygamber efendimizin hoşgörüyle ilgili yaşadığı olaylar

    Şema kardesım cok sagol ama lutfen kompozisyon halinde yazarmısın lutfen sımdıden tesekkur edıom


  10. 17.Mayıs.2013, 19:12
    5
    Şema kardesım cok sagol ama lutfen kompozisyon halinde yazarmısın lutfen sımdıden tesekkur edıom





+ Yorum Gönder