Konusunu Oylayın.: Allah'ın Bazı Kullarına Çok Çektirmesi

5 üzerinden 4.23 | Toplam : 13 kişi
Allah'ın Bazı Kullarına Çok Çektirmesi
  1. 04.Mayıs.2013, 02:44
    1
    BeyazGuvercin
    Emekli

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Mart.2013
    Üye No: 100491
    Mesaj Sayısı: 41
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 0
    Bulunduğu yer: Ankara

    Allah'ın Bazı Kullarına Çok Çektirmesi






    Allah'ın Bazı Kullarına Çok Çektirmesi Mumsema SA arkadaşlar. Kimseye zararı olmayan, kendi halinde yaşayıp giden inançlı birine Allah neden çektirir? Neden ona zulm edilmesine izin verir?


  2. 04.Mayıs.2013, 02:44
    1
    BeyazGuvercin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Emekli



  3. 04.Mayıs.2013, 03:04
    2
    fevzi06
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 03.Mayıs.2013
    Üye No: 101230
    Mesaj Sayısı: 19
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 1
    Yaş: 29
    Bulunduğu yer: Ankara

    Cevap: Allah'ın Bazı Kullarına Çok Çektirmesi




    cennette derecesinin artması icin olabilir


  4. 04.Mayıs.2013, 03:04
    2
    Üye



    cennette derecesinin artması icin olabilir


  5. 04.Mayıs.2013, 03:17
    3
    rana
    Aciz Kul

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 07.Temmuz.2007
    Üye No: 5879
    Mesaj Sayısı: 5,605
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 70
    Bulunduğu yer: Stuttgart/Istanbul/Ankara

    Cevap: Allah'ın Bazı Kullarına Çok Çektirmesi

    Alıntı
    SA arkadaşlar. Kimseye zararı olmayan, kendi halinde yaşayıp giden inançlı birine Allah neden çektirir? Neden ona zulm edilmesine izin verir?
    ve aleykumusselam,

    Allahin adaletini elestirme ve sorgulama baslamissa bir insan, iste sinavin ta kendisinden biride bu dur..
    Allah merhametlidir, ve o kullarina zülm etmez!
    O nedenle bu sorunuz bence sacma cünkü her iman eden bilir ki biz buraya tatile degil imtihan edilmeye geldik, imtihanlara tabi tutulanlardan oldugumuz icin hatta hamd etmeliyiz, cünkü imtihana dahi tabi tutulmayan imansizlardan olmakdansa her bir mümin haline hamd eder..


    “Allah zerre kadar zulmetmez ve eğer bir iyilik olursa onu kat kar artırır, ayrıca kendi tarafından da büyük bir mükâfat verir.” (Nisa, 4/40)
    “
    Şüphesiz ki Allah insanlara hiçbir şekilde zulmetmez, fakat insanlar kendilerine zulmederler.” (Yunus, 10/44)

    Alıntı
    ÂLİ İMRÂN Suresi, Ayet - 182
    ذَلِكَ بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيكُمْ وَأَنَّ اللّهَ لَيْسَ بِظَلاَّمٍ لِّلْعَبِيدِ
    Zâlike bimâ kaddemet eydîkum ve ennallâhe leyse bi zallâmin lil abîd(abîdi).
    İşte bu (azap), Allah kullara zulmedici olduğundan değil, ellerinizle takdim ettiğiniz (yaptığınız) şeyler sebebiyledir.


    AÇIKLAMA

    Bismillâhirrahmânirrahîm

    Allah kullarına zulmetmez. Onlar kendi nefslerine zulmederler. Derecat kaybettiğiniz her olay zulümdür ve Allah'ın İlâhi İradesi'nin size derecat kaybettirmesi hiçbir şekilde mümkün değildir. Allah, İlâhi İradesi'yle veya Allah'ın sünnetullahı olan küllî iradeyle size bir tesir vücuda getirebilir. Eğer kişinin tarlasına dolu isabet etmişse burada küllî irade o kişiye bir zarar vermiştir. Bu zarar sebebiyle o kişi derecat kaybetmez. Başka biri de öyle şeyler ekmiştir ki;Allahû Tealâ oraya bol yağmur vermiştir. Bu yağmur, o kişiye büyük miktarda mahsül kazandırmıştır. Bu da gene sünnetullahın bir güzel sonuç husûle getirici tesiridir. Birinci kader unsurunda zarar vermek; ikinci kader unsurunda fayda vermek söz konusudur. Sünnetullahın zarar ya da fayda vermesi hali. İkisi de mümkünama ikisinde de kişi, derecat kaybetmez.

    Öyleyse zulmü;sadece bir aksiyon biçimi olarak düşünemezsiniz. Allah'ın katındaki hüküm, sonuç hükmüdür. Ne zaman siz, bir başkasına kötü bir muamelede bulunursanız, mesela onun kalbini kırarsanız, bundan derecat kaybedersiniz. İşte bunun adı zulümdür. Size derecat kaybettiren bütün olaylar, zulümdür. Size derecat kazandıran bütün olaylar ise hayırdır.

    Bir insan bir başkasına bir kötülükte bulundu. O kişi, diğer tarafa zulmetti. Derecat kaybettiği için kendisine de zulmetti. Ama her iki halde de başkasına da zulmetti, ona bir kötülük yaparak;bunun ne-ticesinde derecat kaybettiği için kendisine de zulmetti. Aynı zamanda mazlumyani zulme uğrayana za-limin kaybettiği dereceler Allahû Tealâ tarafından hediye edilecektir. Bu kişi zulme uğramıştırama bunun karşılığında derecat kazanmıştır, hayra ermiştir. Kendi fiiliyle, kendi davranışıyla değil, başka birinin ona yaptığı bir haksızlık, bir zulüm sebebiyle derecat kazanmıştır.

    Öyleyse bir cüz'i iradenin bir başka cüz'i iradeye yaptığı bir zulmün karşısında, zulüm gören mazlum derecat kazanır. Derecat kazandığına göre, bu onun için bir hayırdır. Bir davranışınız size derecat kaybettirmişse ya bir başka irade vardır ona zulmetmişsinizdir ya da yoktur sadece kendinize zulmetmişsinizdir. Ama her iki zulüm de mutlaka derecatın kaybedilmesini esas alır. Mademkikişiye zarar verilince o kişi zulmedenin derecatını kazanıyor acaba tersi de geçerli mi?

    Birisi, bir başkasına bir mutluluk versin diye, ona bir hediye götürüyor. Hediyeyi alan taraf seviniyor ve bunun mutluluğunu yaşıyor;ama bundan derecat kazanmıyor veya kaybetmiyor. Ama kim o hediyeyi ona vermişse o kişi derecat kazanır. Burada kul hakkı doğmamıştır. İki kul da birbirine karşı zulmetmemiştir.

    Öyleyse şunu görüyoruz: Bir irade, başka bir iradeye davranışıyla derecat kazandırabilir; ama hiçbir zaman derecat kaybettiremez. Allahû Tealâ'nın İlâhi İradesi de bizim üzerimizde üzülebileceğimiz veya sevinebileceğimiz bir sonuç vücuda getirir. Ama ikisinde de biz derecat kaybetmeyiz. Öyleyse hiçbir zaman Allahû Tealâ kimseye zulmetmez.Zulmetmesi Kendi koyduğu kanunlar gereğince mümkün değildir. Hayır, Allah'tandır ama şerr hiçbir zaman Allah'tan değildir. Şerr, insanın nefsinin afetlerindendir.

    Herkes, yaratılış itibarıyla Allah'ın kulu olarak yaratılır. Ama Allah'ın kişiyi kulluğuna kabul etmesi çok sonraki bir olaydır. Allah'ın kulu olabilmek için, bir kişinin mutlaka ruhunu Allah'a ulaştırmayı dilemesi lâzım. Ve Allahû Tealâ, Allah'a kul olmamızı üzerimize farz kılmıştır.

    39 / ZUMER - 17: Vellezînectenebût tâgûte en ya’budûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buşrâ, fe beşşir ıbâd(ıbâdi).

    Ve onlar ki; taguta (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinap ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar). Çünkü Allah'a yöneldiler (Allah'a ulaşmayı dilediler). Onlara müjdeler vardır. Öyleyse kullarımı müjdele!




  6. 04.Mayıs.2013, 03:17
    3
    Aciz Kul
    Alıntı
    SA arkadaşlar. Kimseye zararı olmayan, kendi halinde yaşayıp giden inançlı birine Allah neden çektirir? Neden ona zulm edilmesine izin verir?
    ve aleykumusselam,

    Allahin adaletini elestirme ve sorgulama baslamissa bir insan, iste sinavin ta kendisinden biride bu dur..
    Allah merhametlidir, ve o kullarina zülm etmez!
    O nedenle bu sorunuz bence sacma cünkü her iman eden bilir ki biz buraya tatile degil imtihan edilmeye geldik, imtihanlara tabi tutulanlardan oldugumuz icin hatta hamd etmeliyiz, cünkü imtihana dahi tabi tutulmayan imansizlardan olmakdansa her bir mümin haline hamd eder..


    “Allah zerre kadar zulmetmez ve eğer bir iyilik olursa onu kat kar artırır, ayrıca kendi tarafından da büyük bir mükâfat verir.” (Nisa, 4/40)
    “
    Şüphesiz ki Allah insanlara hiçbir şekilde zulmetmez, fakat insanlar kendilerine zulmederler.” (Yunus, 10/44)

    Alıntı
    ÂLİ İMRÂN Suresi, Ayet - 182
    ذَلِكَ بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيكُمْ وَأَنَّ اللّهَ لَيْسَ بِظَلاَّمٍ لِّلْعَبِيدِ
    Zâlike bimâ kaddemet eydîkum ve ennallâhe leyse bi zallâmin lil abîd(abîdi).
    İşte bu (azap), Allah kullara zulmedici olduğundan değil, ellerinizle takdim ettiğiniz (yaptığınız) şeyler sebebiyledir.


    AÇIKLAMA

    Bismillâhirrahmânirrahîm

    Allah kullarına zulmetmez. Onlar kendi nefslerine zulmederler. Derecat kaybettiğiniz her olay zulümdür ve Allah'ın İlâhi İradesi'nin size derecat kaybettirmesi hiçbir şekilde mümkün değildir. Allah, İlâhi İradesi'yle veya Allah'ın sünnetullahı olan küllî iradeyle size bir tesir vücuda getirebilir. Eğer kişinin tarlasına dolu isabet etmişse burada küllî irade o kişiye bir zarar vermiştir. Bu zarar sebebiyle o kişi derecat kaybetmez. Başka biri de öyle şeyler ekmiştir ki;Allahû Tealâ oraya bol yağmur vermiştir. Bu yağmur, o kişiye büyük miktarda mahsül kazandırmıştır. Bu da gene sünnetullahın bir güzel sonuç husûle getirici tesiridir. Birinci kader unsurunda zarar vermek; ikinci kader unsurunda fayda vermek söz konusudur. Sünnetullahın zarar ya da fayda vermesi hali. İkisi de mümkünama ikisinde de kişi, derecat kaybetmez.

    Öyleyse zulmü;sadece bir aksiyon biçimi olarak düşünemezsiniz. Allah'ın katındaki hüküm, sonuç hükmüdür. Ne zaman siz, bir başkasına kötü bir muamelede bulunursanız, mesela onun kalbini kırarsanız, bundan derecat kaybedersiniz. İşte bunun adı zulümdür. Size derecat kaybettiren bütün olaylar, zulümdür. Size derecat kazandıran bütün olaylar ise hayırdır.

    Bir insan bir başkasına bir kötülükte bulundu. O kişi, diğer tarafa zulmetti. Derecat kaybettiği için kendisine de zulmetti. Ama her iki halde de başkasına da zulmetti, ona bir kötülük yaparak;bunun ne-ticesinde derecat kaybettiği için kendisine de zulmetti. Aynı zamanda mazlumyani zulme uğrayana za-limin kaybettiği dereceler Allahû Tealâ tarafından hediye edilecektir. Bu kişi zulme uğramıştırama bunun karşılığında derecat kazanmıştır, hayra ermiştir. Kendi fiiliyle, kendi davranışıyla değil, başka birinin ona yaptığı bir haksızlık, bir zulüm sebebiyle derecat kazanmıştır.

    Öyleyse bir cüz'i iradenin bir başka cüz'i iradeye yaptığı bir zulmün karşısında, zulüm gören mazlum derecat kazanır. Derecat kazandığına göre, bu onun için bir hayırdır. Bir davranışınız size derecat kaybettirmişse ya bir başka irade vardır ona zulmetmişsinizdir ya da yoktur sadece kendinize zulmetmişsinizdir. Ama her iki zulüm de mutlaka derecatın kaybedilmesini esas alır. Mademkikişiye zarar verilince o kişi zulmedenin derecatını kazanıyor acaba tersi de geçerli mi?

    Birisi, bir başkasına bir mutluluk versin diye, ona bir hediye götürüyor. Hediyeyi alan taraf seviniyor ve bunun mutluluğunu yaşıyor;ama bundan derecat kazanmıyor veya kaybetmiyor. Ama kim o hediyeyi ona vermişse o kişi derecat kazanır. Burada kul hakkı doğmamıştır. İki kul da birbirine karşı zulmetmemiştir.

    Öyleyse şunu görüyoruz: Bir irade, başka bir iradeye davranışıyla derecat kazandırabilir; ama hiçbir zaman derecat kaybettiremez. Allahû Tealâ'nın İlâhi İradesi de bizim üzerimizde üzülebileceğimiz veya sevinebileceğimiz bir sonuç vücuda getirir. Ama ikisinde de biz derecat kaybetmeyiz. Öyleyse hiçbir zaman Allahû Tealâ kimseye zulmetmez.Zulmetmesi Kendi koyduğu kanunlar gereğince mümkün değildir. Hayır, Allah'tandır ama şerr hiçbir zaman Allah'tan değildir. Şerr, insanın nefsinin afetlerindendir.

    Herkes, yaratılış itibarıyla Allah'ın kulu olarak yaratılır. Ama Allah'ın kişiyi kulluğuna kabul etmesi çok sonraki bir olaydır. Allah'ın kulu olabilmek için, bir kişinin mutlaka ruhunu Allah'a ulaştırmayı dilemesi lâzım. Ve Allahû Tealâ, Allah'a kul olmamızı üzerimize farz kılmıştır.

    39 / ZUMER - 17: Vellezînectenebût tâgûte en ya’budûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buşrâ, fe beşşir ıbâd(ıbâdi).

    Ve onlar ki; taguta (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinap ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar). Çünkü Allah'a yöneldiler (Allah'a ulaşmayı dilediler). Onlara müjdeler vardır. Öyleyse kullarımı müjdele!




  7. 04.Mayıs.2013, 05:04
    4
    BeyazGuvercin
    Emekli

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Mart.2013
    Üye No: 100491
    Mesaj Sayısı: 41
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 0
    Bulunduğu yer: Ankara

    Cevap: Allah'ın Bazı Kullarına Çok Çektirmesi

    teşekkürler. ben acaba benim bi suçum var da ondan mı diye düşündüm. fikir almak istedim. açıklamalarınız için teşekkür ederim.


  8. 04.Mayıs.2013, 05:04
    4
    BeyazGuvercin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Emekli
    teşekkürler. ben acaba benim bi suçum var da ondan mı diye düşündüm. fikir almak istedim. açıklamalarınız için teşekkür ederim.


  9. 04.Mayıs.2013, 08:01
    5
    Hoca
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 29,606
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 336
    Bulunduğu yer: çalışma odam:)

    Cevap: Allah'ın Bazı Kullarına Çok Çektirmesi

    Hastalık ve Musibetlerin Hikmetleri


    Acaba başımıza gelen sıkıntı ve musibetlerin hikmetleri ne*lerdir?
    Bu davetsiz misafirlerimizi nasıl karşılamalıyız?
    Bir*kaç yazı çerçevesinde bu konuyu inancımız ışığında değer*lendireceğiz. Şunu da belirtelim ki, iman ve güzel ahlak dışında her nimet aslında bizim için bir imtihandır.


    Belki felaketimize sebep olabilir. Bazen nimet sandığımız hususların, gerçekte tersi bizim için nimettir. Allah bazen en büyük nimetleri en büyük musibetler içinde saklar. O bela ve musibetleri nimete ulaşmak için köprü yapar. Genellikle nimete nimetle kavuşulmaz. Rahata rahatla erişilmez.

    Sıkıntı ve musibet günahları temizler

    İnsan, bu dünyada misafir bir memurdur. Önemli bir görev için buradadır. Sermayesi olan ömür dakikalarıyla ebedî mutlu*luğu kazanacaktır. Yaptığımız her iyilik bize puan kazandırdığı gibi, gerektiğinde dişimizi sıkarak sabrettiğimiz her sıkıntı da bi*ze derece kazandırır.

    Peygamberimiz (a.s.m.), mü’minin ayağına batan bir dikene varıncaya kadar başına gelen her güçlük ve üzüntünün onun günahlarını temizlemeye vesile olduğunu belir*tir. Sadece şahsına değil, malına ve çoluk çocuğuna gelen bir be*lanın da Allah’ın huzuruna tertemiz çıkmasına vesile olabileceğini ifade eder. Kulun günahları olup da, sildirecek yeterli sevabı yoksa üzüntü ve hastalık bu fonksiyonu görür ve onu âhiretin acı ve sıkıntılarından kurtarır.

    Dünyada geçici bir süre için sıkıntı çekmek, oradaki ebedi sıkıntıdan kurtarabilir. Eski âlimler, “Eğer dünya musibetleri olmasaydı, âhirete müflis olarak giderdik” derken bu gerçeğe işaret etmişler. Allah’ı kullara şikâyet etme*mek, yakınıp sızlanmamak şartıyla geçici hastalık dakikaları bire bin âhiret sevabı kazandırır. Bir dakika hastalık bazen bir gün ibadet hükmüne geçer. Âhirette çok tatlı meyveler verirler.

    Musibetler, asıl büyük musibet olan inançsızlıktan alıkoyar

    Asıl büyük hastalık, inançsızlık ve ibadetsizlik musibetidir. Bizi ikaz edip bu gibi dehşetli hastalıklardan kurtarmaya vesile olan maddî dertlerimiz, aslında dert değil dermandır. Allah’ı ta*nıyan ve ona kulluk edenin dünyası aydınlık ve mutlulukla do*ludur. Kişi imanın kuvvetine göre bunu hisseder. İmanın verdiği manevî sevinç ve şifa yanında küçük maddi hastalıklar hiç hük*münde kalır.

    Diğer taraftan dünyada yaşadığımız acı ve sıkıntılar, âhirette nimet olarak kendini gösterecek. Dünyanın tatlı gördüğümüz gü*nahlı birçok sahnesi ise, orada acı birer tablo halinde karşımıza çıkacak.

    Dünya hizmet ve çalışma yurdudur; ücret ve mükâfat yeri de*ğildir. Kişinin başına bir sıkıntı geldiğinde soğukkanlılığını kay*betmez, isyan etmez ve Allah’a hamd ederse, alacağı diğer se*vapların yanı sıra kendisi için Cennette bir köşk inşa edilir. En büyük musibet olan ölüm bile, mü’min için bir rahatlık vesilesi*dir.

    Musibetler, birer sabır sınavıdır

    Hastalık ve musibetler bizim için birer sabır sınavıdır. Kişinin değer ve iyiliği böylesi durumlarda göstereceği sabır ölçüsündedir. Sabırdan yoksun olan, her türlü iyilikten yoksundur. Sabır, ‘manimizin göstergesidir. Altın ile bakır, elmas ile cam, sıkıntı ateşiyle sınama sonucu belli olur. Peygamberimiz (a.s.m.), “Şüp*hesiz, büyük mükâfat büyük belalardadır. Allah bir topluluğu se*verse onları sıkıntılarla imtihan eder. Rıza gösteren rıza bulur. Hoşnutsuzluk gösteren de hoşnutsuzluk bulur.” buyurmuşlardır. Bu gibi durumlarda sabır ve sebat gösteren, “sabırlılar defteri”ne kaydedilir. Peygamber Efendimiz (a.s.m.) başka bir hadis-i şerif*lerinde şöyle buyurmuşlardır: “Mü’minin durumu hayret verici*dir. Her hali hayırdır. Bu ondan başkası için söz konusu değildir. Kendisine bir nimet gelse şükreder, mükâfat alır. Bir hastalık gelse sabreder, yine mükâfat alır. Kısacası, Allah’ın mü’min için her hükmü hayırdır.”

    Diğer yandan nimetle azmak, sıkıntıyla isyan etmek imanla asla bağdaşmayan bir durumdur.

    Hastalık ve musibet insanı Allah’a yaklaştırır

    Hastalık ve musibet insanı Allah’a yaklaştırır. Ölüm gerçeğini, dünyanın fâniliğini hatırlatıp asıl vatanını düşünmeye sevk eder. Gönlünü Rabbine bağlar. Yaptığı işte daha samimi daha içten olmasını sağlar. Büyük bir ibadet olan dua kapısını açar. “Biz in*sana nimet verdiğimizde o yüz çevirir, başını alır uzaklaşır. Fa*kat kendisine sıkıntı dokununca bir de bakarsın uzun uzun yal*varır durur.”( Fussilet Sûresi, 41:51) âyeti bu gerçeğe işaret eder.

    Böyle durumlarda gerçek mü’min, sadece Allah’tan yardım diler, O’na yalvarır. Şifa için derman aramakla beraber, falcıya, medyuma, üfürükçüye gitmez, mezardan, türbeden medet ummaz. Malını ve servetini hatta çoluk çocuğunu kaybeden, dil ve kalbi hariç bütün bedeni-i hastalık kaplayan, buna rağmen sabah akşam hamd ederek Rabbinin hükmüne hoşnutluğunu dile getiren, her şeyin Allah’ın elinde olduğunu bilerek halini kimseye şikâyet etmeyen, sonunda da şu samimi sözleriyle O’na seslenen Hz. Eyyûb (a.s.) gibi davranır: “Rabbim, zarar bana dokundu, Sen merhametlilerin en merhametlisisin.”( Enbiyâ Sûresi, 21:83) Allah da, vazifesini bitirmiş hastalığını kaldı*rır ve onu över: “Biz onu sabredici bulduk. Ne iyi kuldu o! Ger*çekten Allah’a yönelirdi.”( Sâd Sûresi, 38:44)

    Gönülde kulluk bilincini uyandırır

    Hastalık ve musibetler, gönülde kulluk bilincini uyandırır; ruh dünyamızda çeşit çeşit kulluk çiçekleri açtırır. Nice hastalık ve musibet vardır ki, kul için bir şok görevi yapar. Fıtratının ra*yına oturmasını sağlar. Hayatına istikamet kazandırır. Tövbe ile kulluk görevine döndürür.

    Böyleleri için hastalık bir sıhhat, sağ*lık ise bir hastalıktır. Nice sağlığı yerinde, güçlü kuvvetli, tuzu kuru insan vardır ki, bu dünyayı tatlı görüp, âhireti unutup gaf*lete gömülmüş asıl büyük hastalığa tutulmuşlardır. Hastalık sa*yesinde dünyanın fâniliğini anlamış, asıl yurdunun özlemi içine girmiş, dini görevlerini merak edip araştırmaya koyulmuş görü*nüşte acıdığımız, aslında gıpta edilesi bahtiyar insanlar vardır.

    Böyleleri için hastalık bir nimet ve rahmettir. Nimet imtihanı, sı*kıntı imtihanından daha çetindir. Bir sıkıntı ve musibete maruz kaldığımızda, geçirdiğimiz sağlık ve afiyet günlerini düşünüp soğukkanlılığımızı korumalı, isyan etmekten haya etmeliyiz.

    Nite*kim sahabelerden Urve b. Zübeyr’in (r.a.) bir ayağı kangrenden kesilmek zorunda kaldığında şöyle demiş: “Rabbim, yedi evla*dım vardı. Birini aldıysan altısını bıraktın. Toplam dört olan el ve ayaklarımdan birini aldıysan üçünü bıraktın. Bela verdiysen, daha önce afiyet de verdin. Bazı nimetleri almışsan bir kısmını da bıraktın.” Sonra önünde kesik ayağını görünce, “Rabbim bilir ki, seninle bilerek asla bir kötülüğe doğru yürümedim.” diyerek bundan dolayı Allah’a şükrünü dile getirmiş.

    Kötü duygu ve düşünceleri giderir

    Hastalık ve musibetler insanın kibir ve gurur gibi kötü duygu*larını giderir; insanı mütevazı, merhametli ve sevimli kılar. Ömür boyu işleri yolunda gitse, burnu bile kanamasa, aslını ve akıbetini unutup azabilir. Hastalık ve musibetlerin verdiği ders*le, taştan ve demirden olmadığını, her an dağılmak üzere et ve kemikten ibaret, bin bir türlü ihtiyaç ve noksanlık içinde yuvar*lanan aciz bir varlık olduğunu anlar. Kendi başına gözle görül*meyen en ufak bir mikropla dahi baş edemediğini, faydasının, zararının, hayatının, ölümünün kendi elinde olmadığını kavrar.

    Dolayısıyla büyüklenmesinin, başkalarına tepeden bakmasının son derece anlamsız olduğunu fark eder. Kulluk tavrını takınır. Sürekli sağlık ve afiyet, bazen insanı şımartabilir. Elindeki ni*metleri sahiplenmesine, kendisine mal edip gerçek kaynağını unutmasına sebep olabilir.

    Oysa hastalık ve musibetler, bir gönül kırıklığı vererek bizi hem Allah’a hem de insanlara yaklaştırır. Her ikisi nezdinde isteklerimizin kabulüne, makbul bir insan ol*mamıza yardımcı olur. Nitekim ortak noktaları gariplik; alçak*gönüllülük ve gönül kırıklığı olan mazlumun, yolcunun, oruçlu*nun ve hastanın duasının reddedilmeyeceği bildirilmiştir.

    Gerçek tevekkülü kazandırır

    Hastalık ve musibetin bir hikmeti de, çaresizlik halinde kal*bin sadece Allah’a çevrilmesi ve kurtuluşun yalnızca ondan bek*lenmesidir. Bu beklenti başlı başına büyük ve halis bir ibadettir. Ağır hasta ve musibet zedelerde bu engin tevekkül hali açıkça görülür. Kullardan bütünüyle ümit keser; tüm ümidini Allah’a bağlarlar. Beden dilleriyle adeta şu mesajı verirler: “Ya Rabbi! Senden başka sığınılacak kapı kalmadı. Son çare Sensin. Ümit Sendendir.” Bu samimi iltica, makbul bir dua hükmüne geçer ve bazen derhal tesirini gösterir.

    Öyle zaman olur ki, doktorlar has*tadan ümit kesildiğini belirtir; o da inancının verdiği moral ve ilhamla samimi, kalpten Yüce Rabbine yalvarır; derken bir anda olmazlar oluverir. Bu güzel duygu ve halis dua büyük bir kera*meti gerçekleştirir. Doktorlar bile olanları hayret ve ibretle sey*rederler. Bu öyle bir ibadettir ki, ancak böylesi bir ruh haliyle kazanılabilir. “Ne zaman ki Peygamberler, (kavminin imana gel*mesinden) ümitlerini keserler ve artık yalancı olarak görüldükle*rine kanaat getirirler, işte o anda kendilerine yardımımız ula*şır…”( Yusuf Sûresi, 12:110) âyeti başka bir açıdan bu İlâhî imdada işaret eder.

    Allah katında iyi bir kul olmanın işareti sayılabilir

    “Yüksek dağların başı dumanlı olur.” ve “Allah, dağına göre kar verir” atasözlerimiz büyük bir gerçeğe işaret ederler. Sıkıntı, musibet ve hastalık Allah nezdinde büyüklük ve makbuliyetin işareti olabilir. “Allah birinin hayrını dilediğinde ona musibet ve*rir” hadisi de aynı gerçeği dile getirir.

    Ömür boyu, sıkıntı, hasta*lık ve musibet görmeyen, burnu bile kanamayan bir insan çoğu zaman olgunlaşmamış, tecrübesiz ve ham insandır. Bu hamlığı onun hem dinî hem de dünyevî davranışlarına yansır. Peygam*berimiz fizikî güç ve kuvvetiyle kendini beğenmiş böyle birisi için, “Cehennem ehlinden birini görmek isteyen buna baksın” buyurmuştur.

    Yapamadığımız iyilik ve ibadetlerimiz aynen yazılmaya devam eder

    İnsan genişlikte Allah’ı hatırlamalı ki, Allah da darlık ve sıkın*tıda onu gözetsin. Hastalık ve musibet, günahları silip temizleme fonksiyonuna sahiptir. Bununla birlikte hastalık ve musibet ne*deniyle yapamadığımız ibadetlerimiz, yapılıyormuş gibi yazılmaya devam eder. Bir insan, daha önce devam ettiği bir ibadet ve hayırlı işi hastalık ve musibet yüzünden sürdüremiyorsa bile, sevap ve mükâfatı aynen yazılmaya devam eder.

    Hatta bunama, aklını yitirme gibi yıllarca, hatta ömür boyu süren engeller de böyledir. Bir hadis-i şerif, bu gerçeği belirtmiş ve böyle bir du*rumda Allah’ın, yazıcı meleklere, Kendisinin engellediği bu süre içinde daha önce gece veya gündüz yaptığı bütün iyilikleri yaz*malarını emrettiğini bildirmiştir.

    Dileyip de gereğini yerine getiremediğimiz yüksek derecelere erdirir

    Bazen gönülden arzuladığımız ve dua edip Allah’tan istedi*ğimiz manevî bir derece ve cennette bir mertebe olur. Fakat bu öylesine yüksektir ki ibadet ve iyiliklerimizle ona ulaşmamız mümkün olmaz. Allah da kulunu bir musibet ve sıkıntı ile imti*han eder ve sabırla ona ulaşmasını mümkün kılar.

    Sağlık ve afiyet nimetinin değerini öğretip şükre sevk eder

    Her şey zıddı ile bilinir. Gece olmazsa gündüz, soğuk olmazsa sıcak, kötü olmazsa iyi, açlık olmazsa tokluk, susuzluk olmazsa suyun değeri bilinmez. Hastalık da olmazsa sağlığın ne büyük nimet olduğu anlaşılmaz. “Sağlık sağlam insanların başında öyle bir taçtır ki, onu sadece bundan mahrum olanlar görür” sözü ün*lüdür.

    Kanunî’nin “Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi / Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi” beyti de, dünyada hiçbir servetin sağlık kadar değerli olmadığını belirtir. Ömür bo*yu sağlık ve refah içinde yaşayanlar, sahip oldukları nimetin de*ğerini bilemezler. Tıpkı, deryada yüzüp de denizin farkında ola*mayan balıklar ve her an doya doya havayı teneffüs edip de etra*fındaki atmosferi göremeyen insanlar gibi…

    Bilindiği gibi hangi yerimiz ağrısa vücudumuzun en önemli organının o olduğunu zannederiz. Diş, göz, kulak vs. ağrısını çe*kenler ömür boyu sağlık ve afiyet içerisinde istifade ettiğimiz bu cihazlarımızın ne büyük nimet olduğunu daha iyi anlarlar. İşte hastalık ve musibetlerin bir hikmeti de içinde yüzüp değerini bi*lemediğimiz, dolayısıyla şükrünü gereği gibi yerine getiremedi*ğimiz nimetlerin farkına varmamıza yardımcı olmasıdır.

    Ayrıca hastalık ve musibetler de derece derecedir. Herkes kendinden daha kötü durumda olanı görünce haline şükreder. Bize düşen, bilgimizin sınırlı olduğunu bilip hakkımızda hayırlı*sının ne olduğunu bilemediğimizin bilincinde olmak; sağlık ve huzurumuz için elimizden gelen gayreti gösterdikten sonra ha*limize şükretmek ve her şeyin hayırlısını Rahmeti sonsuz Rabbimizden dilemektir.

    Sonucu şifa olan acı birer ilaçtır

    Her hastalık ve musibet bizim için acı bir ilaç gibidir. Bilelim veya bilmeyelim, dünyamıza ya da âhiretimize yönelik mutlaka bir veya birkaç hikmeti vardır.

    Yüce Allah, “Ne bilirsiniz belki hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayır; hoşunuza giden bir şey de sizin için serdir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.”( 5 Bakara Sûresi, 2:216) buyurarak bu gerçeğe işaret eder.

    Bize düşen, kendimiz için en iyi bildiğimiz yolda var gücümüzle çaba göstermekle beraber, tersiyle karşılaş*tığımızda “bir hikmeti vardır” diyerek Allah’a teslim olmak ve fır*tına geçinceye kadar sabretmektir.

    Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın ifade ettiği gibi,

    “Hak serleri hayr eyler

    Zannetme ki gayr eyler

    Arif ânı seyr eyler

    Mevla görelim neyler

    Neylerse güzel ey*ler.” diyerek isyandan kaçınmak; tatlı neticeyi ve musibet karı*nın altındaki sevimli bahar çiçeklerinin açmasını beklemektir.

    Bazen daha büyük hastalık ve musibetlerin gelmesini önler

    Hastalığın bir hikmeti de, daha büyük hastalıkların ilâcı ol*asıdır. Meselâ humma gibi ateşli bazı hastalıklar vücutta bazı kimyevî reaksiyonlar oluşturup bazı zararlı maddelerin çözülüp atılması, yada savunma sistemimizde görev alacak bazı antikor*ların imal edilmesi fonksiyonunu görür. Nitekim humma hastalı*ğına lanet okuyan bir kadına Peygamberimiz, böyle yapmaması*nı, çünkü körüğün demirdeki pası giderdiği gibi, bu hastalığın da insanoğlunun hata ve günahlarını giderdiğini belirtmiştir. Yine, hadislerde bir günlük hummanın bir yıllık günaha kefaret oldu*ğu ifade edilmiştir.

    İlâhî birer ikazdır

    Hastalık ve musibetlerin bir hikmeti de, birer İlahî ikaz olma*sı, insanı korkuyla uyandırması ve Allah’ın yoluna yöneltmesidir. Mü’min, hastalığın hikmetini bildiği için ondan gerekli dersi çı*karır. İnançsız kimse ise, niçin hastalandığını ve nasıl iyileştiğini ibretle düşünmez.

    Peygamber Efendimiz (a.s.m.) bir hadis-i şe*rifte, böylelerini sahibi tarafından niçin bağlandığını ve bağının niçin çözüldüğünü bilmeyen deveye benzetmiştir. Şu halde has*talık bizim için emin bir nasihatçi, merhametli bir mürşittir. Bu açıdan ona minnettar olmalıyız. Ancak çekilmesi zor bir hal al*dığında sabır için Allah’a dua etmeliyiz.

    Atlattığımızda sağlık ve afiyetimizin değerini bilmeyi öğretir

    Hastalık ve musibetler insanda sağlık ve afiyete yönelik bir özlem ve buna kavuşunca da ciddi bir sevinç ve şükür duygusunu uyandırırlar. Lezzetin gitmesi elem olduğu gibi, elemin git*mesi de lezzettir. Kısa süreli bir musibet ve hastalık, her hatırlandığında “Oh!” dedirtip geçmiş lezzetini tazeler. Öte yandan, sıkıntılar feraha yönelik bir gerilim meydana getirir, olumlu isti*kamete doğru daha ciddi ilerlemeyi sağlar.

    Hasta ve musibetzede sağlığına kavuştuktan sonra sağlığının kıymetini böyle bir tecrübeyi yaşamayandan daha iyi bilir. Hastalık, yoksulluk ve korku sıkıntısından kurtulup sağlık, varlık ve güven nimetini ya*kalayan kimse, söz konusu nimetler içinde gözünü açıp zıtlarım tatmamış birine oranla daha çok sevinç hisseder, haline şükreder ve Rabbine muhabbet duyar.

    Gafleti önler, manen uyanık tutar

    Hastalık, musibet ve sıkıntıyla kişi Allah’a karşı daha çok acizlik, ihtiyaç ve yoksulluğunu hisseder. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’a muhtaçtır. Allah’ın ise hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Hastalık ve musibetler olmazsa, kişi gaflete dalarak ken*dini unutur.

    Hatta daha da ileri giderek Allah’a karşı cüretkâr id*dialarda bulunmaya kalkışabilir. Tarihte tanrılık davası güden Firavun gibi kimseler hep, acizlik, fakirlik ve muhtaçlıklarını unutan mağrur kişilerden çıkmıştır. En katı ve zorba adamlar bi*le hastalandıklarında acizlik, yoksulluk ve çaresizliğini derinden hissederek yüreği yumuşar ve Rabbine sığınma ihtiyacını duyar.

    Vücudumuzun Sanatkârı olan Rabbimizin güzel isimlerine bakan hikmetleri var

    Her şeyden önce, bu vücudumuz ve sahip gibi göründüğü*müz neyimiz varsa aslında bizim değildir. Biz onları kendimiz yapmadık, yolda bulmadık, bir yerlerden satın da almadık. Bize emaneten verilmişler. Bu emanetin Sahibi olan Yüce Rabbimiz, emanetinde hikmeti gereği bazen isteğimiz dışında tasarrufta bulunuyor. Buna karşılık bazen dünyada, genellikle de âhirette büyük mükâfatlar veriyor. Bundan yakınmaya hakkımız olmasa gerektir.

    Tıpkı büyük bir ücret karşılığında, bir yoksula modellik yaptıran çok zengin bir sanatkâr terzi gibi, ruhumuza giydirilmiş paha biçilmez beden elbisemiz üzerinde Yüce Sanatkâr da icraatta bulunur.

    Güzel isimlerine değişik yönlerden ayna yapar. Bundan şikâyet etmeye hakkımız yoktur. Açlık duygusu vererek ardından türlü azıklarla bizi besleyip Rezzak ismini tanıttığı gi*bi, hastalık ve dert vererek ardından şifaya kavuşturmakla, Safi ismine bizi ayna yapıyor. Eğer perde açılsa ve biz hastalık ve musibetlerin hikmetlerini görebilsek, ürküp nefret ettiğimiz dert*lerimizi sevecek ve bundan dolayı Rabbimize şükredeceğiz.

    Sonu ölüm de olsa, mü’min için korkulacak bir şey değildir

    Hastalıktan korkulması, bazen ölümle sonuçlandığı içindir. Oysa ölüm mü’min için asla korkulacak bir şey değildir. O bizim için bir anne rahmini andıran bu dünyadan, âhiret âlemine ikin*ci bir doğuştur. Hayat memuriyet ve askerliğinden bir terhis ve paydostur.

    Çalışmalarımızın ücretini almaya gidiştir. Milyonlar*ca akraba ve dostlarımıza kavuşmadır… Şu halde “Ucunda ölüm yok ya!” sözü yerine bütün bu manalarını düşünüp “Ucunda ölüm var ya!” diyerek hastalığı adeta sevmeliyiz. Eğer korkacak-sak, ölümün bizi hazırlıksız yakalamasından korkmalı ve endişe etmeliyiz.

    Gerçek ömrümüz, sadece içinde bulunduğumuz andır

    Birçok hastalığın temelinde psikolojik nedenler yatar. Yersiz korku ve endişeler sebep olur. Oysa hastalıkların yukarıdan beri saydığımız hikmetleri düşünüldüğünde hastalığın o kadar da korkulacak, dehşete kapılacak bir şey olmadığı anlaşılır.

    Ömrümüzü bulunduğumuz an bilmeliyiz. Günler öncesinden Çektiğimiz acı ve sıkıntılara ileride yaşayacaklarımızı da katıp birlikte düşünerek yükümüzü ağırlaştırmamalıyız. Bir dakika ön*cesinin bile elemi ile birlikte geçtiğini, sevabını bıraktığını, bir dakika sonrasının ise henüz gelmediğini, gelmediği için de şimdiden düşünüp feryat etmenin anlamsız olduğunu düşünmeli, sabır gücümüzü şu andaki acıya karşı kullanmalıyız.

    O zaman kıl kadar incelip küçülmüş acılarımıza rahatlıkla katlanabildiğimizi göreceğiz. Sevabını da düşünüp şükredeceğiz. Hastalığımız da hafifleyip iyileşme yoluna daha rahat girecektir.

    Sızlanmak ve sabırsızlık göstermek musibeti artırır, tevekkül ise hafifletir

    En büyük bela ve musibetler peygamberlere, sonra evliyalara, sonra da iyilik derecelerine göre diğer insanlara gelmiştir. Bütün o salih insanlar, musibetlere İlâhî bir hediye gözüyle bakmışlar*dır. Bu mübarek nurlu kafileye katılabilmek için, hastalık ve mu*sibete onların gözüyle bakmak, şikâyet etmek şöyle dursun, sabır göstermek, hatta şükretmek gerekir.

    Bazı hastalıklar, ölümle sonuçlandıklarında kişiye şehitlik de*recesini bile kazandırır. Doğumdan, karın sancısından, boğul*mak ve yanmaktan ve taundan vefat etmek böyledir. Hastalığa karşı yakınmak, “Ne yaptım da bu başıma geldi?” diye sızlan*mak, Allah’ı kullara şikâyet etmek, maddi hastalıktan daha bü*yük manevî bir hastalık ve musibettir. Kırılmış el ile dövüşüp in*tikam almak gibidir. Hastalığı daha da artırır. “Kendilerine bir musibet geldiğinde ‘Biz Allah’a aidiz ve sonunda yine O’na döne*ceğiz.’”( Bakara Sûresi, 2:156) diyerek Allah’a teslim olmak en isabetli davranıştır.

    Şifa Allah’tandır

    Allah her derdin dermanını yaratmıştır. Yeryüzü büyük bir eczanedir. Bu ilâçları araştırıp bulmak, kullanıp istifade etmek Allah’ın emridir. Ancak bunda da insanlar için büyük bir imtihan söz konusudur. O da tesiri ilaçlardan beklemek, iyileştiğinde ila*cın veya doktorun iyileştirdiğini söylemek insana imtihanı kaybettirir. Şifa veren Allah’tır. İlaçlar ve doktorlar sadece birer va*sıtadır.

    Küllenmiş dostluk ve yakınlıkları tazeleyip güçlendirir

    Hastalık ve musibetler, başta anne ve babamız olmak üzere tüm gerçek dostlarımızın bize olan küllenmiş dostluk, şefkat ve yakınlığını canlandırır. Ziyaretimize koşturur. Etrafımızda per*vane yapar. Bize olan sevgilerini yeniden yaşarız.

    Kucaklaşmaya, birbirinin imdadına koşmaya vesile olan hastalık ve musibet ken*di acısını unutturur. Bu aynı zamanda etrafımızdaki insanlar için de bir test bir sınav olur. Kara gün dostlarımızı ortaya çıkarır. Yeni dostluklar kurmaya vesile olur. Onlara ne kadar ihtiyacımız olduğunu anlarız. Bencillikten kurtuluruz. Bütün bunlar manevî bir haz ve lezzet verirler.

    Allah’ın merhamet ve yakınlığına mazhar eder

    Allah, rahmet ve şefkatiyle her zaman hastanın yanındadır. Bu çok özel bir ilgi ve yakınlıktır. Bir hadiste belirtildiğine göre, Yüce Allah, “Ey Âdemoğlu, falan kulum hastalandı da sen yanma uğramadın. Eğer uğrasaydın, orada beni bulacaktın.” buyurur. Yine, “Ben gönlü kırıklarla beraberim.” buyurmuştur.

    Hastalık, musibet, gurbet ve kimsesizlik insanların şefkat ve merhametini celp edip dostluklarını kazandırır da bütün merha*metlileri yaratan, bütün annelerin yüreklerini şefkat ile parlatan, her bahar mevsiminde rahmet ve kereminin parıltılarıyla yeryü*zünü büyük bir nimet sofrası haline getiren merhametiler mer*hametlisinin şefkat ve rahmetini celp etmez mi?

    Madem ki o var ve bizi görüyor, o halde bizim için her şey var. Asıl gurbette ve kimsesiz olan, iman ve teslimiyetle O’na bağlanmayan veya buna önem vermeyendir.

    Felç gibi ağır hastalıklar çok yüksek manevî dereceler kazandırır

    Felç ve inme gibi hastalıklar insanı iyice dünyadan soğutur. Dünyanın fânî ve geçici, kendisinin ise önemli görevleri bulunan misafir bir memur olduğunu gösterir. Böylelerini artık dünyanın aldatıcı oyunları boğamaz. Gözünü kapayamaz. Nefsin kötülük*lerinden kurtulur. Kısa zamanda o hastalık sayesinde büyük bir evliya gibi manevî yüksek bir dereceye çıkar. Hastalık kendisi için çok ucuz düşer. Bunun şartı iman, teslimiyet ve tevekküldür.

    Musibet zedelere bakan yakınlarına yönelik büyük hikmetleri var

    Hastalığın bir de hastaya bakanlara yönelik hikmetleri var. Anne ve babalar hiçbir karşılık beklemeden büyük bir fedakârlık ve özenle baktıkları hasta yavrularından dolayı çok büyük sevap alırlar. Hasta anne, baba ve akrabalara bakmak da aynı şekilde çok sevaplıdır. Bunun yanında onların dualarını alma, kırık gö*nüllerine merhem olma, onlara hizmet etme fırsatı verir.

    Bu da kişiye hem dünyada hem de âhirette saadet kazandırır. Bu şekil*de başta anne baba olmak üzere, büyüklerine hizmet eden bir evlat, yaşlılığında evlat ve yakınlarından hizmet ve şefkat görür. Yaşlı, hasta ve kimsesizlere hizmet etmek sadece yakınlarla sınır*lı tutulmamalı, din kardeşliği yönüyle bütün bu durumdaki in*sanlara fedakârca, şefkat ve merhametle hizmet etmek Müslü*manlığın gereğidir.

    Hastalık ve musibetlerin bu ve benzeri hikmetlerine bakarak, dünyada sağlık ve afiyet yerine hastalık ve musibet istemek ge*rektiğini düşünenler olabilir. Böyle bir düşünce doğru değildir. Nitekim Hz. Peygamber (a.s.m.) dine davet için gittiği, kovulup taşlanarak kanlar içinde bırakıldığı Taif yolculuğunda “Sen bana kırgın olmadıktan sonra hiçbir şeyin önemi yok. Ancak afiyetin benim için daha ferahlatıcıdır.” diye dua etmiştir.

    Yine amcası Hz. Abbas (r.a.) kendisinden bir dua öğretmesini isteyince Hz. Peygamber (a.s.m.) şöyle demiştir: “Allah’tan af ve afiyet dile. Hiç kimseye kuvvetli imandan sonra afiyetten daha üstün bir nimet verilmemiştir.”

    Hasan-ı Basrî de, “Hiçbir kötülük içerme*yen nimet, şükrü yerine getirilen afiyettir.” demiştir. Şu halde sürekli olarak Allah’tan tam nimeti ve beladan uzak tutmasını di*lemeliyiz. Bununla beraber, kul bir bela ve musibete maruz kal*dığında sabretmeli ve Allah’ın takdirine rıza göstermelidir.

    Prof.Dr.Abdulaziz Hatip


  10. 04.Mayıs.2013, 08:01
    5
    Moderatör
    Hastalık ve Musibetlerin Hikmetleri


    Acaba başımıza gelen sıkıntı ve musibetlerin hikmetleri ne*lerdir?
    Bu davetsiz misafirlerimizi nasıl karşılamalıyız?
    Bir*kaç yazı çerçevesinde bu konuyu inancımız ışığında değer*lendireceğiz. Şunu da belirtelim ki, iman ve güzel ahlak dışında her nimet aslında bizim için bir imtihandır.


    Belki felaketimize sebep olabilir. Bazen nimet sandığımız hususların, gerçekte tersi bizim için nimettir. Allah bazen en büyük nimetleri en büyük musibetler içinde saklar. O bela ve musibetleri nimete ulaşmak için köprü yapar. Genellikle nimete nimetle kavuşulmaz. Rahata rahatla erişilmez.

    Sıkıntı ve musibet günahları temizler

    İnsan, bu dünyada misafir bir memurdur. Önemli bir görev için buradadır. Sermayesi olan ömür dakikalarıyla ebedî mutlu*luğu kazanacaktır. Yaptığımız her iyilik bize puan kazandırdığı gibi, gerektiğinde dişimizi sıkarak sabrettiğimiz her sıkıntı da bi*ze derece kazandırır.

    Peygamberimiz (a.s.m.), mü’minin ayağına batan bir dikene varıncaya kadar başına gelen her güçlük ve üzüntünün onun günahlarını temizlemeye vesile olduğunu belir*tir. Sadece şahsına değil, malına ve çoluk çocuğuna gelen bir be*lanın da Allah’ın huzuruna tertemiz çıkmasına vesile olabileceğini ifade eder. Kulun günahları olup da, sildirecek yeterli sevabı yoksa üzüntü ve hastalık bu fonksiyonu görür ve onu âhiretin acı ve sıkıntılarından kurtarır.

    Dünyada geçici bir süre için sıkıntı çekmek, oradaki ebedi sıkıntıdan kurtarabilir. Eski âlimler, “Eğer dünya musibetleri olmasaydı, âhirete müflis olarak giderdik” derken bu gerçeğe işaret etmişler. Allah’ı kullara şikâyet etme*mek, yakınıp sızlanmamak şartıyla geçici hastalık dakikaları bire bin âhiret sevabı kazandırır. Bir dakika hastalık bazen bir gün ibadet hükmüne geçer. Âhirette çok tatlı meyveler verirler.

    Musibetler, asıl büyük musibet olan inançsızlıktan alıkoyar

    Asıl büyük hastalık, inançsızlık ve ibadetsizlik musibetidir. Bizi ikaz edip bu gibi dehşetli hastalıklardan kurtarmaya vesile olan maddî dertlerimiz, aslında dert değil dermandır. Allah’ı ta*nıyan ve ona kulluk edenin dünyası aydınlık ve mutlulukla do*ludur. Kişi imanın kuvvetine göre bunu hisseder. İmanın verdiği manevî sevinç ve şifa yanında küçük maddi hastalıklar hiç hük*münde kalır.

    Diğer taraftan dünyada yaşadığımız acı ve sıkıntılar, âhirette nimet olarak kendini gösterecek. Dünyanın tatlı gördüğümüz gü*nahlı birçok sahnesi ise, orada acı birer tablo halinde karşımıza çıkacak.

    Dünya hizmet ve çalışma yurdudur; ücret ve mükâfat yeri de*ğildir. Kişinin başına bir sıkıntı geldiğinde soğukkanlılığını kay*betmez, isyan etmez ve Allah’a hamd ederse, alacağı diğer se*vapların yanı sıra kendisi için Cennette bir köşk inşa edilir. En büyük musibet olan ölüm bile, mü’min için bir rahatlık vesilesi*dir.

    Musibetler, birer sabır sınavıdır

    Hastalık ve musibetler bizim için birer sabır sınavıdır. Kişinin değer ve iyiliği böylesi durumlarda göstereceği sabır ölçüsündedir. Sabırdan yoksun olan, her türlü iyilikten yoksundur. Sabır, ‘manimizin göstergesidir. Altın ile bakır, elmas ile cam, sıkıntı ateşiyle sınama sonucu belli olur. Peygamberimiz (a.s.m.), “Şüp*hesiz, büyük mükâfat büyük belalardadır. Allah bir topluluğu se*verse onları sıkıntılarla imtihan eder. Rıza gösteren rıza bulur. Hoşnutsuzluk gösteren de hoşnutsuzluk bulur.” buyurmuşlardır. Bu gibi durumlarda sabır ve sebat gösteren, “sabırlılar defteri”ne kaydedilir. Peygamber Efendimiz (a.s.m.) başka bir hadis-i şerif*lerinde şöyle buyurmuşlardır: “Mü’minin durumu hayret verici*dir. Her hali hayırdır. Bu ondan başkası için söz konusu değildir. Kendisine bir nimet gelse şükreder, mükâfat alır. Bir hastalık gelse sabreder, yine mükâfat alır. Kısacası, Allah’ın mü’min için her hükmü hayırdır.”

    Diğer yandan nimetle azmak, sıkıntıyla isyan etmek imanla asla bağdaşmayan bir durumdur.

    Hastalık ve musibet insanı Allah’a yaklaştırır

    Hastalık ve musibet insanı Allah’a yaklaştırır. Ölüm gerçeğini, dünyanın fâniliğini hatırlatıp asıl vatanını düşünmeye sevk eder. Gönlünü Rabbine bağlar. Yaptığı işte daha samimi daha içten olmasını sağlar. Büyük bir ibadet olan dua kapısını açar. “Biz in*sana nimet verdiğimizde o yüz çevirir, başını alır uzaklaşır. Fa*kat kendisine sıkıntı dokununca bir de bakarsın uzun uzun yal*varır durur.”( Fussilet Sûresi, 41:51) âyeti bu gerçeğe işaret eder.

    Böyle durumlarda gerçek mü’min, sadece Allah’tan yardım diler, O’na yalvarır. Şifa için derman aramakla beraber, falcıya, medyuma, üfürükçüye gitmez, mezardan, türbeden medet ummaz. Malını ve servetini hatta çoluk çocuğunu kaybeden, dil ve kalbi hariç bütün bedeni-i hastalık kaplayan, buna rağmen sabah akşam hamd ederek Rabbinin hükmüne hoşnutluğunu dile getiren, her şeyin Allah’ın elinde olduğunu bilerek halini kimseye şikâyet etmeyen, sonunda da şu samimi sözleriyle O’na seslenen Hz. Eyyûb (a.s.) gibi davranır: “Rabbim, zarar bana dokundu, Sen merhametlilerin en merhametlisisin.”( Enbiyâ Sûresi, 21:83) Allah da, vazifesini bitirmiş hastalığını kaldı*rır ve onu över: “Biz onu sabredici bulduk. Ne iyi kuldu o! Ger*çekten Allah’a yönelirdi.”( Sâd Sûresi, 38:44)

    Gönülde kulluk bilincini uyandırır

    Hastalık ve musibetler, gönülde kulluk bilincini uyandırır; ruh dünyamızda çeşit çeşit kulluk çiçekleri açtırır. Nice hastalık ve musibet vardır ki, kul için bir şok görevi yapar. Fıtratının ra*yına oturmasını sağlar. Hayatına istikamet kazandırır. Tövbe ile kulluk görevine döndürür.

    Böyleleri için hastalık bir sıhhat, sağ*lık ise bir hastalıktır. Nice sağlığı yerinde, güçlü kuvvetli, tuzu kuru insan vardır ki, bu dünyayı tatlı görüp, âhireti unutup gaf*lete gömülmüş asıl büyük hastalığa tutulmuşlardır. Hastalık sa*yesinde dünyanın fâniliğini anlamış, asıl yurdunun özlemi içine girmiş, dini görevlerini merak edip araştırmaya koyulmuş görü*nüşte acıdığımız, aslında gıpta edilesi bahtiyar insanlar vardır.

    Böyleleri için hastalık bir nimet ve rahmettir. Nimet imtihanı, sı*kıntı imtihanından daha çetindir. Bir sıkıntı ve musibete maruz kaldığımızda, geçirdiğimiz sağlık ve afiyet günlerini düşünüp soğukkanlılığımızı korumalı, isyan etmekten haya etmeliyiz.

    Nite*kim sahabelerden Urve b. Zübeyr’in (r.a.) bir ayağı kangrenden kesilmek zorunda kaldığında şöyle demiş: “Rabbim, yedi evla*dım vardı. Birini aldıysan altısını bıraktın. Toplam dört olan el ve ayaklarımdan birini aldıysan üçünü bıraktın. Bela verdiysen, daha önce afiyet de verdin. Bazı nimetleri almışsan bir kısmını da bıraktın.” Sonra önünde kesik ayağını görünce, “Rabbim bilir ki, seninle bilerek asla bir kötülüğe doğru yürümedim.” diyerek bundan dolayı Allah’a şükrünü dile getirmiş.

    Kötü duygu ve düşünceleri giderir

    Hastalık ve musibetler insanın kibir ve gurur gibi kötü duygu*larını giderir; insanı mütevazı, merhametli ve sevimli kılar. Ömür boyu işleri yolunda gitse, burnu bile kanamasa, aslını ve akıbetini unutup azabilir. Hastalık ve musibetlerin verdiği ders*le, taştan ve demirden olmadığını, her an dağılmak üzere et ve kemikten ibaret, bin bir türlü ihtiyaç ve noksanlık içinde yuvar*lanan aciz bir varlık olduğunu anlar. Kendi başına gözle görül*meyen en ufak bir mikropla dahi baş edemediğini, faydasının, zararının, hayatının, ölümünün kendi elinde olmadığını kavrar.

    Dolayısıyla büyüklenmesinin, başkalarına tepeden bakmasının son derece anlamsız olduğunu fark eder. Kulluk tavrını takınır. Sürekli sağlık ve afiyet, bazen insanı şımartabilir. Elindeki ni*metleri sahiplenmesine, kendisine mal edip gerçek kaynağını unutmasına sebep olabilir.

    Oysa hastalık ve musibetler, bir gönül kırıklığı vererek bizi hem Allah’a hem de insanlara yaklaştırır. Her ikisi nezdinde isteklerimizin kabulüne, makbul bir insan ol*mamıza yardımcı olur. Nitekim ortak noktaları gariplik; alçak*gönüllülük ve gönül kırıklığı olan mazlumun, yolcunun, oruçlu*nun ve hastanın duasının reddedilmeyeceği bildirilmiştir.

    Gerçek tevekkülü kazandırır

    Hastalık ve musibetin bir hikmeti de, çaresizlik halinde kal*bin sadece Allah’a çevrilmesi ve kurtuluşun yalnızca ondan bek*lenmesidir. Bu beklenti başlı başına büyük ve halis bir ibadettir. Ağır hasta ve musibet zedelerde bu engin tevekkül hali açıkça görülür. Kullardan bütünüyle ümit keser; tüm ümidini Allah’a bağlarlar. Beden dilleriyle adeta şu mesajı verirler: “Ya Rabbi! Senden başka sığınılacak kapı kalmadı. Son çare Sensin. Ümit Sendendir.” Bu samimi iltica, makbul bir dua hükmüne geçer ve bazen derhal tesirini gösterir.

    Öyle zaman olur ki, doktorlar has*tadan ümit kesildiğini belirtir; o da inancının verdiği moral ve ilhamla samimi, kalpten Yüce Rabbine yalvarır; derken bir anda olmazlar oluverir. Bu güzel duygu ve halis dua büyük bir kera*meti gerçekleştirir. Doktorlar bile olanları hayret ve ibretle sey*rederler. Bu öyle bir ibadettir ki, ancak böylesi bir ruh haliyle kazanılabilir. “Ne zaman ki Peygamberler, (kavminin imana gel*mesinden) ümitlerini keserler ve artık yalancı olarak görüldükle*rine kanaat getirirler, işte o anda kendilerine yardımımız ula*şır…”( Yusuf Sûresi, 12:110) âyeti başka bir açıdan bu İlâhî imdada işaret eder.

    Allah katında iyi bir kul olmanın işareti sayılabilir

    “Yüksek dağların başı dumanlı olur.” ve “Allah, dağına göre kar verir” atasözlerimiz büyük bir gerçeğe işaret ederler. Sıkıntı, musibet ve hastalık Allah nezdinde büyüklük ve makbuliyetin işareti olabilir. “Allah birinin hayrını dilediğinde ona musibet ve*rir” hadisi de aynı gerçeği dile getirir.

    Ömür boyu, sıkıntı, hasta*lık ve musibet görmeyen, burnu bile kanamayan bir insan çoğu zaman olgunlaşmamış, tecrübesiz ve ham insandır. Bu hamlığı onun hem dinî hem de dünyevî davranışlarına yansır. Peygam*berimiz fizikî güç ve kuvvetiyle kendini beğenmiş böyle birisi için, “Cehennem ehlinden birini görmek isteyen buna baksın” buyurmuştur.

    Yapamadığımız iyilik ve ibadetlerimiz aynen yazılmaya devam eder

    İnsan genişlikte Allah’ı hatırlamalı ki, Allah da darlık ve sıkın*tıda onu gözetsin. Hastalık ve musibet, günahları silip temizleme fonksiyonuna sahiptir. Bununla birlikte hastalık ve musibet ne*deniyle yapamadığımız ibadetlerimiz, yapılıyormuş gibi yazılmaya devam eder. Bir insan, daha önce devam ettiği bir ibadet ve hayırlı işi hastalık ve musibet yüzünden sürdüremiyorsa bile, sevap ve mükâfatı aynen yazılmaya devam eder.

    Hatta bunama, aklını yitirme gibi yıllarca, hatta ömür boyu süren engeller de böyledir. Bir hadis-i şerif, bu gerçeği belirtmiş ve böyle bir du*rumda Allah’ın, yazıcı meleklere, Kendisinin engellediği bu süre içinde daha önce gece veya gündüz yaptığı bütün iyilikleri yaz*malarını emrettiğini bildirmiştir.

    Dileyip de gereğini yerine getiremediğimiz yüksek derecelere erdirir

    Bazen gönülden arzuladığımız ve dua edip Allah’tan istedi*ğimiz manevî bir derece ve cennette bir mertebe olur. Fakat bu öylesine yüksektir ki ibadet ve iyiliklerimizle ona ulaşmamız mümkün olmaz. Allah da kulunu bir musibet ve sıkıntı ile imti*han eder ve sabırla ona ulaşmasını mümkün kılar.

    Sağlık ve afiyet nimetinin değerini öğretip şükre sevk eder

    Her şey zıddı ile bilinir. Gece olmazsa gündüz, soğuk olmazsa sıcak, kötü olmazsa iyi, açlık olmazsa tokluk, susuzluk olmazsa suyun değeri bilinmez. Hastalık da olmazsa sağlığın ne büyük nimet olduğu anlaşılmaz. “Sağlık sağlam insanların başında öyle bir taçtır ki, onu sadece bundan mahrum olanlar görür” sözü ün*lüdür.

    Kanunî’nin “Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi / Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi” beyti de, dünyada hiçbir servetin sağlık kadar değerli olmadığını belirtir. Ömür bo*yu sağlık ve refah içinde yaşayanlar, sahip oldukları nimetin de*ğerini bilemezler. Tıpkı, deryada yüzüp de denizin farkında ola*mayan balıklar ve her an doya doya havayı teneffüs edip de etra*fındaki atmosferi göremeyen insanlar gibi…

    Bilindiği gibi hangi yerimiz ağrısa vücudumuzun en önemli organının o olduğunu zannederiz. Diş, göz, kulak vs. ağrısını çe*kenler ömür boyu sağlık ve afiyet içerisinde istifade ettiğimiz bu cihazlarımızın ne büyük nimet olduğunu daha iyi anlarlar. İşte hastalık ve musibetlerin bir hikmeti de içinde yüzüp değerini bi*lemediğimiz, dolayısıyla şükrünü gereği gibi yerine getiremedi*ğimiz nimetlerin farkına varmamıza yardımcı olmasıdır.

    Ayrıca hastalık ve musibetler de derece derecedir. Herkes kendinden daha kötü durumda olanı görünce haline şükreder. Bize düşen, bilgimizin sınırlı olduğunu bilip hakkımızda hayırlı*sının ne olduğunu bilemediğimizin bilincinde olmak; sağlık ve huzurumuz için elimizden gelen gayreti gösterdikten sonra ha*limize şükretmek ve her şeyin hayırlısını Rahmeti sonsuz Rabbimizden dilemektir.

    Sonucu şifa olan acı birer ilaçtır

    Her hastalık ve musibet bizim için acı bir ilaç gibidir. Bilelim veya bilmeyelim, dünyamıza ya da âhiretimize yönelik mutlaka bir veya birkaç hikmeti vardır.

    Yüce Allah, “Ne bilirsiniz belki hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayır; hoşunuza giden bir şey de sizin için serdir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.”( 5 Bakara Sûresi, 2:216) buyurarak bu gerçeğe işaret eder.

    Bize düşen, kendimiz için en iyi bildiğimiz yolda var gücümüzle çaba göstermekle beraber, tersiyle karşılaş*tığımızda “bir hikmeti vardır” diyerek Allah’a teslim olmak ve fır*tına geçinceye kadar sabretmektir.

    Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın ifade ettiği gibi,

    “Hak serleri hayr eyler

    Zannetme ki gayr eyler

    Arif ânı seyr eyler

    Mevla görelim neyler

    Neylerse güzel ey*ler.” diyerek isyandan kaçınmak; tatlı neticeyi ve musibet karı*nın altındaki sevimli bahar çiçeklerinin açmasını beklemektir.

    Bazen daha büyük hastalık ve musibetlerin gelmesini önler

    Hastalığın bir hikmeti de, daha büyük hastalıkların ilâcı ol*asıdır. Meselâ humma gibi ateşli bazı hastalıklar vücutta bazı kimyevî reaksiyonlar oluşturup bazı zararlı maddelerin çözülüp atılması, yada savunma sistemimizde görev alacak bazı antikor*ların imal edilmesi fonksiyonunu görür. Nitekim humma hastalı*ğına lanet okuyan bir kadına Peygamberimiz, böyle yapmaması*nı, çünkü körüğün demirdeki pası giderdiği gibi, bu hastalığın da insanoğlunun hata ve günahlarını giderdiğini belirtmiştir. Yine, hadislerde bir günlük hummanın bir yıllık günaha kefaret oldu*ğu ifade edilmiştir.

    İlâhî birer ikazdır

    Hastalık ve musibetlerin bir hikmeti de, birer İlahî ikaz olma*sı, insanı korkuyla uyandırması ve Allah’ın yoluna yöneltmesidir. Mü’min, hastalığın hikmetini bildiği için ondan gerekli dersi çı*karır. İnançsız kimse ise, niçin hastalandığını ve nasıl iyileştiğini ibretle düşünmez.

    Peygamber Efendimiz (a.s.m.) bir hadis-i şe*rifte, böylelerini sahibi tarafından niçin bağlandığını ve bağının niçin çözüldüğünü bilmeyen deveye benzetmiştir. Şu halde has*talık bizim için emin bir nasihatçi, merhametli bir mürşittir. Bu açıdan ona minnettar olmalıyız. Ancak çekilmesi zor bir hal al*dığında sabır için Allah’a dua etmeliyiz.

    Atlattığımızda sağlık ve afiyetimizin değerini bilmeyi öğretir

    Hastalık ve musibetler insanda sağlık ve afiyete yönelik bir özlem ve buna kavuşunca da ciddi bir sevinç ve şükür duygusunu uyandırırlar. Lezzetin gitmesi elem olduğu gibi, elemin git*mesi de lezzettir. Kısa süreli bir musibet ve hastalık, her hatırlandığında “Oh!” dedirtip geçmiş lezzetini tazeler. Öte yandan, sıkıntılar feraha yönelik bir gerilim meydana getirir, olumlu isti*kamete doğru daha ciddi ilerlemeyi sağlar.

    Hasta ve musibetzede sağlığına kavuştuktan sonra sağlığının kıymetini böyle bir tecrübeyi yaşamayandan daha iyi bilir. Hastalık, yoksulluk ve korku sıkıntısından kurtulup sağlık, varlık ve güven nimetini ya*kalayan kimse, söz konusu nimetler içinde gözünü açıp zıtlarım tatmamış birine oranla daha çok sevinç hisseder, haline şükreder ve Rabbine muhabbet duyar.

    Gafleti önler, manen uyanık tutar

    Hastalık, musibet ve sıkıntıyla kişi Allah’a karşı daha çok acizlik, ihtiyaç ve yoksulluğunu hisseder. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’a muhtaçtır. Allah’ın ise hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Hastalık ve musibetler olmazsa, kişi gaflete dalarak ken*dini unutur.

    Hatta daha da ileri giderek Allah’a karşı cüretkâr id*dialarda bulunmaya kalkışabilir. Tarihte tanrılık davası güden Firavun gibi kimseler hep, acizlik, fakirlik ve muhtaçlıklarını unutan mağrur kişilerden çıkmıştır. En katı ve zorba adamlar bi*le hastalandıklarında acizlik, yoksulluk ve çaresizliğini derinden hissederek yüreği yumuşar ve Rabbine sığınma ihtiyacını duyar.

    Vücudumuzun Sanatkârı olan Rabbimizin güzel isimlerine bakan hikmetleri var

    Her şeyden önce, bu vücudumuz ve sahip gibi göründüğü*müz neyimiz varsa aslında bizim değildir. Biz onları kendimiz yapmadık, yolda bulmadık, bir yerlerden satın da almadık. Bize emaneten verilmişler. Bu emanetin Sahibi olan Yüce Rabbimiz, emanetinde hikmeti gereği bazen isteğimiz dışında tasarrufta bulunuyor. Buna karşılık bazen dünyada, genellikle de âhirette büyük mükâfatlar veriyor. Bundan yakınmaya hakkımız olmasa gerektir.

    Tıpkı büyük bir ücret karşılığında, bir yoksula modellik yaptıran çok zengin bir sanatkâr terzi gibi, ruhumuza giydirilmiş paha biçilmez beden elbisemiz üzerinde Yüce Sanatkâr da icraatta bulunur.

    Güzel isimlerine değişik yönlerden ayna yapar. Bundan şikâyet etmeye hakkımız yoktur. Açlık duygusu vererek ardından türlü azıklarla bizi besleyip Rezzak ismini tanıttığı gi*bi, hastalık ve dert vererek ardından şifaya kavuşturmakla, Safi ismine bizi ayna yapıyor. Eğer perde açılsa ve biz hastalık ve musibetlerin hikmetlerini görebilsek, ürküp nefret ettiğimiz dert*lerimizi sevecek ve bundan dolayı Rabbimize şükredeceğiz.

    Sonu ölüm de olsa, mü’min için korkulacak bir şey değildir

    Hastalıktan korkulması, bazen ölümle sonuçlandığı içindir. Oysa ölüm mü’min için asla korkulacak bir şey değildir. O bizim için bir anne rahmini andıran bu dünyadan, âhiret âlemine ikin*ci bir doğuştur. Hayat memuriyet ve askerliğinden bir terhis ve paydostur.

    Çalışmalarımızın ücretini almaya gidiştir. Milyonlar*ca akraba ve dostlarımıza kavuşmadır… Şu halde “Ucunda ölüm yok ya!” sözü yerine bütün bu manalarını düşünüp “Ucunda ölüm var ya!” diyerek hastalığı adeta sevmeliyiz. Eğer korkacak-sak, ölümün bizi hazırlıksız yakalamasından korkmalı ve endişe etmeliyiz.

    Gerçek ömrümüz, sadece içinde bulunduğumuz andır

    Birçok hastalığın temelinde psikolojik nedenler yatar. Yersiz korku ve endişeler sebep olur. Oysa hastalıkların yukarıdan beri saydığımız hikmetleri düşünüldüğünde hastalığın o kadar da korkulacak, dehşete kapılacak bir şey olmadığı anlaşılır.

    Ömrümüzü bulunduğumuz an bilmeliyiz. Günler öncesinden Çektiğimiz acı ve sıkıntılara ileride yaşayacaklarımızı da katıp birlikte düşünerek yükümüzü ağırlaştırmamalıyız. Bir dakika ön*cesinin bile elemi ile birlikte geçtiğini, sevabını bıraktığını, bir dakika sonrasının ise henüz gelmediğini, gelmediği için de şimdiden düşünüp feryat etmenin anlamsız olduğunu düşünmeli, sabır gücümüzü şu andaki acıya karşı kullanmalıyız.

    O zaman kıl kadar incelip küçülmüş acılarımıza rahatlıkla katlanabildiğimizi göreceğiz. Sevabını da düşünüp şükredeceğiz. Hastalığımız da hafifleyip iyileşme yoluna daha rahat girecektir.

    Sızlanmak ve sabırsızlık göstermek musibeti artırır, tevekkül ise hafifletir

    En büyük bela ve musibetler peygamberlere, sonra evliyalara, sonra da iyilik derecelerine göre diğer insanlara gelmiştir. Bütün o salih insanlar, musibetlere İlâhî bir hediye gözüyle bakmışlar*dır. Bu mübarek nurlu kafileye katılabilmek için, hastalık ve mu*sibete onların gözüyle bakmak, şikâyet etmek şöyle dursun, sabır göstermek, hatta şükretmek gerekir.

    Bazı hastalıklar, ölümle sonuçlandıklarında kişiye şehitlik de*recesini bile kazandırır. Doğumdan, karın sancısından, boğul*mak ve yanmaktan ve taundan vefat etmek böyledir. Hastalığa karşı yakınmak, “Ne yaptım da bu başıma geldi?” diye sızlan*mak, Allah’ı kullara şikâyet etmek, maddi hastalıktan daha bü*yük manevî bir hastalık ve musibettir. Kırılmış el ile dövüşüp in*tikam almak gibidir. Hastalığı daha da artırır. “Kendilerine bir musibet geldiğinde ‘Biz Allah’a aidiz ve sonunda yine O’na döne*ceğiz.’”( Bakara Sûresi, 2:156) diyerek Allah’a teslim olmak en isabetli davranıştır.

    Şifa Allah’tandır

    Allah her derdin dermanını yaratmıştır. Yeryüzü büyük bir eczanedir. Bu ilâçları araştırıp bulmak, kullanıp istifade etmek Allah’ın emridir. Ancak bunda da insanlar için büyük bir imtihan söz konusudur. O da tesiri ilaçlardan beklemek, iyileştiğinde ila*cın veya doktorun iyileştirdiğini söylemek insana imtihanı kaybettirir. Şifa veren Allah’tır. İlaçlar ve doktorlar sadece birer va*sıtadır.

    Küllenmiş dostluk ve yakınlıkları tazeleyip güçlendirir

    Hastalık ve musibetler, başta anne ve babamız olmak üzere tüm gerçek dostlarımızın bize olan küllenmiş dostluk, şefkat ve yakınlığını canlandırır. Ziyaretimize koşturur. Etrafımızda per*vane yapar. Bize olan sevgilerini yeniden yaşarız.

    Kucaklaşmaya, birbirinin imdadına koşmaya vesile olan hastalık ve musibet ken*di acısını unutturur. Bu aynı zamanda etrafımızdaki insanlar için de bir test bir sınav olur. Kara gün dostlarımızı ortaya çıkarır. Yeni dostluklar kurmaya vesile olur. Onlara ne kadar ihtiyacımız olduğunu anlarız. Bencillikten kurtuluruz. Bütün bunlar manevî bir haz ve lezzet verirler.

    Allah’ın merhamet ve yakınlığına mazhar eder

    Allah, rahmet ve şefkatiyle her zaman hastanın yanındadır. Bu çok özel bir ilgi ve yakınlıktır. Bir hadiste belirtildiğine göre, Yüce Allah, “Ey Âdemoğlu, falan kulum hastalandı da sen yanma uğramadın. Eğer uğrasaydın, orada beni bulacaktın.” buyurur. Yine, “Ben gönlü kırıklarla beraberim.” buyurmuştur.

    Hastalık, musibet, gurbet ve kimsesizlik insanların şefkat ve merhametini celp edip dostluklarını kazandırır da bütün merha*metlileri yaratan, bütün annelerin yüreklerini şefkat ile parlatan, her bahar mevsiminde rahmet ve kereminin parıltılarıyla yeryü*zünü büyük bir nimet sofrası haline getiren merhametiler mer*hametlisinin şefkat ve rahmetini celp etmez mi?

    Madem ki o var ve bizi görüyor, o halde bizim için her şey var. Asıl gurbette ve kimsesiz olan, iman ve teslimiyetle O’na bağlanmayan veya buna önem vermeyendir.

    Felç gibi ağır hastalıklar çok yüksek manevî dereceler kazandırır

    Felç ve inme gibi hastalıklar insanı iyice dünyadan soğutur. Dünyanın fânî ve geçici, kendisinin ise önemli görevleri bulunan misafir bir memur olduğunu gösterir. Böylelerini artık dünyanın aldatıcı oyunları boğamaz. Gözünü kapayamaz. Nefsin kötülük*lerinden kurtulur. Kısa zamanda o hastalık sayesinde büyük bir evliya gibi manevî yüksek bir dereceye çıkar. Hastalık kendisi için çok ucuz düşer. Bunun şartı iman, teslimiyet ve tevekküldür.

    Musibet zedelere bakan yakınlarına yönelik büyük hikmetleri var

    Hastalığın bir de hastaya bakanlara yönelik hikmetleri var. Anne ve babalar hiçbir karşılık beklemeden büyük bir fedakârlık ve özenle baktıkları hasta yavrularından dolayı çok büyük sevap alırlar. Hasta anne, baba ve akrabalara bakmak da aynı şekilde çok sevaplıdır. Bunun yanında onların dualarını alma, kırık gö*nüllerine merhem olma, onlara hizmet etme fırsatı verir.

    Bu da kişiye hem dünyada hem de âhirette saadet kazandırır. Bu şekil*de başta anne baba olmak üzere, büyüklerine hizmet eden bir evlat, yaşlılığında evlat ve yakınlarından hizmet ve şefkat görür. Yaşlı, hasta ve kimsesizlere hizmet etmek sadece yakınlarla sınır*lı tutulmamalı, din kardeşliği yönüyle bütün bu durumdaki in*sanlara fedakârca, şefkat ve merhametle hizmet etmek Müslü*manlığın gereğidir.

    Hastalık ve musibetlerin bu ve benzeri hikmetlerine bakarak, dünyada sağlık ve afiyet yerine hastalık ve musibet istemek ge*rektiğini düşünenler olabilir. Böyle bir düşünce doğru değildir. Nitekim Hz. Peygamber (a.s.m.) dine davet için gittiği, kovulup taşlanarak kanlar içinde bırakıldığı Taif yolculuğunda “Sen bana kırgın olmadıktan sonra hiçbir şeyin önemi yok. Ancak afiyetin benim için daha ferahlatıcıdır.” diye dua etmiştir.

    Yine amcası Hz. Abbas (r.a.) kendisinden bir dua öğretmesini isteyince Hz. Peygamber (a.s.m.) şöyle demiştir: “Allah’tan af ve afiyet dile. Hiç kimseye kuvvetli imandan sonra afiyetten daha üstün bir nimet verilmemiştir.”

    Hasan-ı Basrî de, “Hiçbir kötülük içerme*yen nimet, şükrü yerine getirilen afiyettir.” demiştir. Şu halde sürekli olarak Allah’tan tam nimeti ve beladan uzak tutmasını di*lemeliyiz. Bununla beraber, kul bir bela ve musibete maruz kal*dığında sabretmeli ve Allah’ın takdirine rıza göstermelidir.

    Prof.Dr.Abdulaziz Hatip


  11. 04.Mayıs.2013, 18:06
    6
    BeyazGuvercin
    Emekli

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Mart.2013
    Üye No: 100491
    Mesaj Sayısı: 41
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 0
    Bulunduğu yer: Ankara

    Cevap: Allah'ın Bazı Kullarına Çok Çektirmesi

    Bu güzel yazı için teşekkür ederim. Kafamdaki soru işaretleri son buldu.


  12. 04.Mayıs.2013, 18:06
    6
    BeyazGuvercin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Emekli
    Bu güzel yazı için teşekkür ederim. Kafamdaki soru işaretleri son buldu.


  13. 19.Nisan.2015, 20:46
    7
    Misafir

    Cevap: Allah'ın Bazı Kullarına Çok Çektirmesi

    Hoca rumuzlu saf kalpli arkadaşım bir yerlerden bişeyler okumuş anlamını düşünmeden yazmışsın..
    Felç ve inme gibi hastalıklar insanı iyice dünyadan soğutur. Dünyanın fânî ve geçici, kendisinin ise önemli görevleri bulunan misafir bir memur olduğunu gösterir. Böylelerini artık dünyanın aldatıcı oyunları boğamaz. Gözünü kapayamaz. Nefsin kötülük*lerinden kurtulur. Kısa zamanda o hastalık sayesinde büyük bir evliya gibi manevî yüksek bir dereceye çıkar. Hastalık kendisi için çok ucuz düşer. Bunun şartı iman, teslimiyet ve tevekküldür.

    şu yazdığın satırları bir de otur kendin için düşün bakalım..yattığın yerde biri gelsin de altımı bi temizlesin diye beklediğini düşün, biri gelsede bir kaşık çorba getirse diye acizlik içinde beklediğini düşün...

    yazdıkların islamla uyuşacak şeyler değil ..islamda esas olan kulun çalışıp çabalayıp rızkını sağlamasıdır..herkes senin gibi düşünse ve ahiret derecem yükselsin diye hastalık bela vs. istese kim kime bakacak söyler misin..herkses birilerine muhtaç, aç, sefil, altını üstünü pislik sarmış şekilde beklemek durumunda kalır..kimse çalışmak zahmetine girmez..o zaman da farklı düşünen birileri gelir toprağını vatanını ve seni çiğner geçer..sonuçta ortada namus da kalmaz iman da kalmaz, müslüman da kalmaz insan da kalmaz..bu yazdıkların imanla dinle hele islamiyetle bağdaşmaz..

    Evet Allah insana zulmeder, ama bunun nedenini biz bilmeyiz..

    âlike bimâ kaddemet eydîkum ve ennallâhe leyse bi zallâmin lil abîd(abîdi).
    İşte bu (azap), Allah kullara zulmedici olduğundan değil, ellerinizle takdim ettiğiniz (yaptığınız) şeyler sebebiyledir.

    bu ayeti kerimenin doğru tercüme edildiğinden şüpheliyim..ayetin muhatabı belirli bir yaşa ermiş kişidir..iyi kötü bir hayat yaşamış olan insanı mahatap alır.peki doğar doğmaz sokağa atılmış, küçük yaşta dövülmüş, küçük yaşta tecavüze uğramış, bebekliği çocukluğu açlık yokluk içinde geçmiş, belki hırsızlığa sevkedilmiş fuhuşa itilmiş çocukların durumu nedir..böyle bir çocukluk yaşamış insan ne kadar sizin yazdıklarınıza göre imtihandayım sabredeyim diyebilir..


  14. 19.Nisan.2015, 20:46
    7
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
    Hoca rumuzlu saf kalpli arkadaşım bir yerlerden bişeyler okumuş anlamını düşünmeden yazmışsın..
    Felç ve inme gibi hastalıklar insanı iyice dünyadan soğutur. Dünyanın fânî ve geçici, kendisinin ise önemli görevleri bulunan misafir bir memur olduğunu gösterir. Böylelerini artık dünyanın aldatıcı oyunları boğamaz. Gözünü kapayamaz. Nefsin kötülük*lerinden kurtulur. Kısa zamanda o hastalık sayesinde büyük bir evliya gibi manevî yüksek bir dereceye çıkar. Hastalık kendisi için çok ucuz düşer. Bunun şartı iman, teslimiyet ve tevekküldür.

    şu yazdığın satırları bir de otur kendin için düşün bakalım..yattığın yerde biri gelsin de altımı bi temizlesin diye beklediğini düşün, biri gelsede bir kaşık çorba getirse diye acizlik içinde beklediğini düşün...

    yazdıkların islamla uyuşacak şeyler değil ..islamda esas olan kulun çalışıp çabalayıp rızkını sağlamasıdır..herkes senin gibi düşünse ve ahiret derecem yükselsin diye hastalık bela vs. istese kim kime bakacak söyler misin..herkses birilerine muhtaç, aç, sefil, altını üstünü pislik sarmış şekilde beklemek durumunda kalır..kimse çalışmak zahmetine girmez..o zaman da farklı düşünen birileri gelir toprağını vatanını ve seni çiğner geçer..sonuçta ortada namus da kalmaz iman da kalmaz, müslüman da kalmaz insan da kalmaz..bu yazdıkların imanla dinle hele islamiyetle bağdaşmaz..

    Evet Allah insana zulmeder, ama bunun nedenini biz bilmeyiz..

    âlike bimâ kaddemet eydîkum ve ennallâhe leyse bi zallâmin lil abîd(abîdi).
    İşte bu (azap), Allah kullara zulmedici olduğundan değil, ellerinizle takdim ettiğiniz (yaptığınız) şeyler sebebiyledir.

    bu ayeti kerimenin doğru tercüme edildiğinden şüpheliyim..ayetin muhatabı belirli bir yaşa ermiş kişidir..iyi kötü bir hayat yaşamış olan insanı mahatap alır.peki doğar doğmaz sokağa atılmış, küçük yaşta dövülmüş, küçük yaşta tecavüze uğramış, bebekliği çocukluğu açlık yokluk içinde geçmiş, belki hırsızlığa sevkedilmiş fuhuşa itilmiş çocukların durumu nedir..böyle bir çocukluk yaşamış insan ne kadar sizin yazdıklarınıza göre imtihandayım sabredeyim diyebilir..


  15. 20.Nisan.2015, 08:37
    8
    yasemin
    Mum Ve Merhem Olabilmek..

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 18.Eylül.2014
    Üye No: 104691
    Mesaj Sayısı: 1,411
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 15
    Bulunduğu yer: Allah'ıma Seferdeyim..

    Cevap: Allah'ın Bazı Kullarına Çok Çektirmesi

    Nureddin Yıldız şöyle der :
    - İmtihan konusunu iyi kavramak mı istiyorsun ?
    Ankebut suresinin ilk bölümlerini iyi okumak ve Asr süresini parolaya çevirmek lazım .






  16. 20.Nisan.2015, 08:37
    8
    Mum Ve Merhem Olabilmek..
    Nureddin Yıldız şöyle der :
    - İmtihan konusunu iyi kavramak mı istiyorsun ?
    Ankebut suresinin ilk bölümlerini iyi okumak ve Asr süresini parolaya çevirmek lazım .






  17. 22.Ekim.2015, 22:21
    9
    Misafir

    Cevap: Allah'ın Bazı Kullarına Çok Çektirmesi

    Bencede mantıksız allah bir kulunu severse neden ona sıkıntı versin.


  18. 22.Ekim.2015, 22:21
    9
    durasan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    durasan
    Misafir
    Bencede mantıksız allah bir kulunu severse neden ona sıkıntı versin.


  19. 24.Kasım.2015, 16:33
    10
    Misafir

    Cevap: Allah'ın Bazı Kullarına Çok Çektirmesi

    Tam emin değilim ama Allah bir kulunu severse ona zorluk verebilir çünkü onu test etmek için . Eğer o kul bu sınavı başarırsa , Allah'a belki daha çok yaklaşır . Bence mantıklı :-)


  20. 24.Kasım.2015, 16:33
    10
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
    Tam emin değilim ama Allah bir kulunu severse ona zorluk verebilir çünkü onu test etmek için . Eğer o kul bu sınavı başarırsa , Allah'a belki daha çok yaklaşır . Bence mantıklı :-)


  21. 13.Kasım.2016, 00:12
    11
    Misafir

    Yorum: Allah'ın Bazı Kullarına Çok Çektirmesi

    Sacmaliktan ibaret allah bazı kullarına çok yükleniyor kaldiramayacagindan fazla bunda adalet Nerede O kadar aciklamissiniz ama istediğimiz cevap yok allah bir kula neden boyundan büyük yük yükler o kişi ona yöneldiği halde çoğu insan bi şekilde yolundan saptı neydi onların suçları allaha ibadet mi neydi çoğu kişinin yapamadığı halde yaşam sürdüler kendilerini haramdan ve kötü yoldan çektiler allah ise onlara mufakat olarak musibet verdi sınavdi tamam sabrettiler sabrettikce daha ağır imtihanlara tabı tutulup yolundan dönduler bu insanların suçu neydi ?


  22. 13.Kasım.2016, 00:12
    11
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
    Sacmaliktan ibaret allah bazı kullarına çok yükleniyor kaldiramayacagindan fazla bunda adalet Nerede O kadar aciklamissiniz ama istediğimiz cevap yok allah bir kula neden boyundan büyük yük yükler o kişi ona yöneldiği halde çoğu insan bi şekilde yolundan saptı neydi onların suçları allaha ibadet mi neydi çoğu kişinin yapamadığı halde yaşam sürdüler kendilerini haramdan ve kötü yoldan çektiler allah ise onlara mufakat olarak musibet verdi sınavdi tamam sabrettiler sabrettikce daha ağır imtihanlara tabı tutulup yolundan dönduler bu insanların suçu neydi ?


  23. 15.Kasım.2016, 18:16
    12
    arifselim
    Yönetici

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 04.Nisan.2007
    Üye No: 211
    Mesaj Sayısı: 23,366
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 10

    Yorum: Allah'ın Bazı Kullarına Çok Çektirmesi

    Bunu sormanın sebebi senin hayatı sadece bu dünyadan ibaret gibi düşünmenden dolayıdır. Halbuki hayat bu dünyadan ibaret değildir. Mümin kimse ahiretinin ebedi olacaüını ve gerçek huzurun ve mutluluğun orda olduğunu çok bilir.


  24. 15.Kasım.2016, 18:16
    12
    Yönetici
    Bunu sormanın sebebi senin hayatı sadece bu dünyadan ibaret gibi düşünmenden dolayıdır. Halbuki hayat bu dünyadan ibaret değildir. Mümin kimse ahiretinin ebedi olacaüını ve gerçek huzurun ve mutluluğun orda olduğunu çok bilir.





+ Yorum Gönder
Git 12 Son