Konusunu Oylayın.: Atesit arkadaşın bana sorduğu sorular

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Atesit arkadaşın bana sorduğu sorular
  1. 23.Nisan.2013, 20:06
    1
    burakin
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 04.Şubat.2012
    Üye No: 93965
    Mesaj Sayısı: 162
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 2

    Atesit arkadaşın bana sorduğu sorular






    Atesit arkadaşın bana sorduğu sorular Mumsema Ateist bir arkadaş bugün bana şöyle bir mail gönderdi ve kafam gerçekten karışmış durumda,bazı sorulara gerçekten cevap veremiyorum,bu iddiaları nasıl açıklarsınız?


    A- Canlıların ve organların özelliklerinin bilinmemesinden doğan çelişkiler:

    1- Spermin testislerde üretildiğinin bilinmemesi:


    Tıp biliminde dişi üreme hücresi olan “oocyte” nin yumurtalıkta, erkek üreme hücresi olan “sperm”in ise testiste üretildiği bilinmektedir. Ancak Tarık suresinde şöyle yazar:


    Tarık/ 5-8. İnsan neyden yaratıldığına bir baksın. Bel kemiği ile kaburgalar arasından gelip atılan bir sudan yaratıldı. Şüphesiz (Allah), onu yeniden döndürmeye kudretlidir.


    Bilime ters olan bu ayetin ikna edici bir izahı yoktur. Kimi İslamcılar, bel kemiği ile kaburgalar arasından çıkanın sperm değil, insan olduğunu iddia eder. Kimi İslamcılar, bu ayeti testislerin başlangıçta yukarıda olmasıyla izah etmeye çalışır. Kimileri ise sperm ve oocyte ile kemik iliği arasında bağlantı kurmaya çabalar. Ama hiçbiri ayetin bilime uygunluğunu ortaya koyamamıştır.


    2- Kalbin beyin fonksiyonlarına sahip bilinmesi:


    Kur’an’da insan beyninden hiç söz edilmemiştir, çünkü bilinmez. Halbuki beyin, insanı insan yapan organdır. Beyin bilinmediği için duygular, düşünceler kalbin fonksiyonları olarak belirtilmiştir.
    Örneğin Bakara suresi 97. ayetinde; Cebrail’in Kur’an’ı peygamberin kalbine indirdiği yazılmıştır. Bilim ise, bilgilerin ve hafızanın beyinde saklandığı kanıtlamıştır.
    Yine Bakara suresi 260. ayetinde İbrahim’in kalbinin tatmin olması için Allah’tan ölüleri nasıl dirilttiğini göstermesini istediği yazılıdır. Halbuki tatmin olan, ikna olan kalp değil, beyindir.
    Birçok ayette de kalbin mühürlenmesinden söz edilir.


    Şura-24. Yoksa onlar, senin hakkında: “Allah'a karşı yalan uydurdu” mu diyorlar? Eğer Allah dilerse senin de kalbini mühürler. (…)


    Tegabun-11. Allah’ın izni olmaksızın hiçbir musibet başa gelmez. Kim Allah’a inanırsa, Allah onun kalbine hidayet verir. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.


    Hidayet verilecek olsa, verileceği organ kalp değil, beyin olmalıdır. İslamcılar bunu, bugün de sevginin, merhametin kalple ifade edilmesiyle açıklar. Tersine bu ifade şekli, dini inançlardan kaynaklanarak oluşmuştur. Bazı İslamcılar ise kalbin de beyinsel fonksiyonlara sahip olduğunu iddia eder. Bu iddianın hiçbir bilimsel yanı yoktur. Kalp, sadece kan pompalayan bir organdır ve beyin işlevlerinin hiçbirine sahip değildir. Bu yanlış, müteşabihlikle de izah edilemez. Kalple ilgili birkaç ayetin müteşabihliği olsa da, Kur’an’ın tamamında ve onlarca ayette bu şekilde geçmesi, böyle bilindiğinin göstergesidir.




    3- Her canlının çift yaratıldığı:


    Zariyat-49. Düşünüp ibret alasınız diye her şeyden (erkekli dişili) iki eş yarattık.


    Her canlı çift değildir. Bakteriler, tüm canlılardan kat kat fazla sayıda ve etkinliğe sahip varlıklardır. Eşleri olmayıp bölünerek çoğalırlar. Ama görülüyor ki Kur’an’ın yazarı, ya bakterileri, virüsleri bilmiyor ya da onları canlıdan saymıyor.


    4- İnsanlar için 8 çift hayvan yaratıldığı:


    Zümer-6. Sizi bir tek nefisten yaratmış, sonra ondan eşini var etmiştir; sizin için hayvanlardan sekiz çift meydana getirmiştir. (…)


    İnsanların faydalandığı hayvan sayısı sekizden çok daha fazladır. Bazı İslamcılar, ayetin çiftlik hayvanlarını kastettiğini öne sürerse de 8 çift hayvan yine çok azdır. Enam suresinde bu 8 çift hayvanın hangileri olduğu da belirtilir:


    Enam-143. Sekiz çift yarattı: Bir çift koyun, bir çift keçi. (...)
    Enam-144. Deveden bir çift sığırdan da. (...)


    İnsanlar bu sayılan hayvanların dışında at, eşek, tavuk, ördek, hindi, tavşan, balık, lama, kanguru, geyik, fil ve daha birçok hayvandan yararlanırken sadece 4 çeşit hayvan sayılması ve 8 çift olarak ifade edilmesi ilginçtir.


    5- Tatlı suda inci ve mercan yetiştiği:


    Rahman suresi 19-22 ayetleri ile Furkan suresi 53. ayetinde geçen iki denizin birbirine salındığı-karıştırıldığı ama aralarında bir engel olduğunu yazan ayetlerde denizlerden birinin suyunun içilebilen tatlı su olduğu, diğerinin acı ve tuzlu su olduğu yazılıdır. Rahman-22'de her ikisinde de inci ve mercan yetiştirildiğini yazar. Halbuki tatlı suda inci ve mercan yetişmez. Suni olarak inci yetiştirilse bile mercan hiç yetişmez. Bu ayetlerin müteşabih olduğu söylenebilir. Ancak mucize uydurmacıları, ayetteki mercan ve inciyi görmezden gelip, iki denizin karışmamasını mucize diye sunmaya çabalarlar.


    6- Ortadoğu dışında yetişenlerden hiç bahsedilmemesi:


    Kur’an’da adı geçen bütün bitki, hayvan ve diğer doğa varlıkları Ortadoğu’ya özgüdür. Diğer bölgelere ait olan canlı-cansız varlıklardan söz edilmez. Örneğin çölden bahsedilir ama gölden, ormandan bahsedilmez. Kar, buz, dolu, sis gibi bölgede görülmeyen doğa olayları Kur’an’da geçmez. Portakal, mandalina, karpuz, kavun, ceviz, fındık, patates gibi bölge dışı bitkisel ürünlerden, kanguru, lama, pelikan, fok gibi bölge dışı hayvanlardan bahsedilmez.




    B- Dünyanın ve Evrenin bilinmemesinden doğan çelişkiler:


    1- Güneşin kara bir balçığa batması:


    Eski toplumlar, dünyanın da güneş, ay ve yıldızlar gibi bir gök cismi olduğunu bilmezlerdi.
    Yere göre güneşin hareket ettiğini sanır, doğuda bir yerden doğup batıda bir yerde battığını düşünürlerdi. Bazı filozoflar, asıl dönenin güneş değil dünya olduğunu keşfetmiş olsalar da, insanların çoğu bu bilgiden habersizdi. Kur’an’da anlatılan Zülkarneyn hikayesinde de güneşin dünyada bir çamur gözesine battığı yazılır.


    Kehf-86. Nihayet güneşin battığı yere vardığı zaman, güneşi, kara bir balçıkta batıyor buldu. (…)


    Ayetten; dünyayı göğün altında uçsuz bucaksız bir yer olarak gören ve göz yanılmasından dolayı güneşin dünyanın batısında bir çamur gözesine battığını sanan bir yanlış bilgiye sahip olunduğu anlaşılmaktadır. Bu ayet, İslamcılar tarafından güneşin sanki okyanusta batıyormuş gibi görünmesi olarak açıklanmaya çalışılır. Öyle olsa, ayette “sanki” sözcüğü olurdu ama yoktur ve bazı mealciler bu kelimeyi parantez içinde ayete ekler.


    2- Dünyanın tüm evrenden daha uzun zamanda ve daha önce yaratılması:


    Evrende milyarlarca galaksi olduğu ve her galaksinin milyarlarca güneş sistemine sahip olduğu ve dolayısıyla dünyamız gibi sayısız gezegenin olduğu artık biliniyor. Bu bilgilerden yoksun olan eski toplumların yaratılış mitlerinde ise sadece yer-gök geçiyor. Altta uçsuz bucaksız bir yer ve üstte gök kubbe. Füssilet suresinde de yer ve göğün yaratılışı bu bakış açısıyla anlatılıyor.


    9. De ki: "Siz gerçekten yeri iki günde yaratanı inkar edip duracak mısınız? Birde O'na eşler mi koşuyorsunuz? O, bütün alemlerin Rabbidir.


    10. O, dört gün içinde, yeryüzünde yükselen sabit dağlar yarattı, orada bolluk ve bereket meydana getirdi ve orada rızık arayanların ihtiyaçlarına uygun olarak rızıklar takdir etti.


    11. Sonra göğe doğruldu da o bir duman iken ona ve yere: "İkiniz de ister istemez gelin!" dedi. İkisi de: "isteye isteye geldik." dediler.


    12. Böylece onları iki günde yedi gök olmak üzere yerine koydu ve her gökte (bulunan meleklere) işlerine ait emrini vahyetti. Dünya gökyüzünü kandillerle donattık ve koruduk, işte bu, hep o çok güçlü ve herşeyi bilenin takdiridir.


    Ayetlerde dünyanın dört günde ama 7 göğün yani evrenin iki günde yaratıldığı öne sürülüyor. Evrenle kıyaslandığında; okyanusta bir çakıl tanesi gibi olan dünyanın yaratılışının hem evrenden önce, hem de evrenin iki misli zamanda yaratıldığı iddiası bilimsel olabilir mi?


    3- Yıldızların şeytanlar için atış tanesi olduğu:


    Mülk-5. Andolsun ki biz, (dünyaya) en yakın olan göğü kandillerle donattık. Bunları şeytanlara atış taneleri yaptık ve onlara alevli ateş azabını hazırladık.


    Kandille kastedilen yıldız. Ama sanki yıldızın ne olduğu bilinmiyor. Boyutları çok küçük sanılıyor. Güneş ile yıldızlar farklı düşünülüyor. Koca yıldız, belki de dünyanın 30-40 misli büyüklüğünde, ama ayette şeytanlara atış tanesi olarak yapıldığını söylüyor.


    4- Göğün yere düşmemesi için tutulduğu:


    Hacc-65. Görmedin mi ki, Allah bütün yerdekileri sizin hizmetinize sundu. Ve emriyle denizde seyredip giden gemileri de. Göğü de izni olmaksızın yere düşmekten o tutuyor. Gerçekten Allah insanlara çok şefkatli, çok merhametlidir.


    Göğün tutulmadığı takdirde dünya üzerine düşeceğini hangi bilim adamı söyleyebilir?
    Milyarlarca galaksi, katrilyonlarca yıldız ve gezegenlerin dünyaya düşebileceği düşünülebilir mi? Ama dünya gökte bir cisim değil de, gök dünyanın üstünde sanılırsa; göktekilerin yere düşeceği zannına kapılınılabilir ki Kur’an’ın yazarı da bu yanılgıya düşmüştür.


    5- Cennetin genişliği göklerle yer kadar mı?


    Ali İmran-133. Rabbinizden olan mağfiret ve eni göklerle yer kadar olan cennete (kavuşmak için) yarışın; o, muttakiler için hazırlanmıştır.


    Yer’den kastedilen dünya gezegeni olduğuna göre; dünya da, uzayda diğer gök cisimlerinden biri olduğuna göre; “gök ile yer kadar” demek saçma bir ifadedir. Bu da, önceki örneklerde olduğu gibi göğün dünya üzerinde bir kubbe olarak algılanmasından kaynaklanmaktadır.


    6- Ayın bir nur, bir ışık kaynağı olduğu:


    Yunus-5. O'dur ki Güneş'i bir ışık yaptı. Ay'ı da bir nûr kılıp, ona birtakım konaklar tayin etti ki yılların sayısını ve vakitlerin hesabını bilesiniz.


    Ay'ın bir nur olmadığı sadece geceleri güneşten aldığı ışığı yansıttığı biliniyor. Ama gündüz ay’ı göremeyen ve gece aydınlık verdiğini görenler onu nur sanıyor.


    C- Matematiğin bilinmemesinden doğan çelişkiler:


    Kur’an’da Nisa suresi 11 ve 12. ayetlerinde miras paylaşımına dair verilen oranlara göre hesap yapıldığında matematik hatası olduğu görülür. Oranlar hatalıdır ve hesap tutmaz.
    Oran hatalarını giderebilmek için avliye ve reddiye yöntemine başvurulur.
    İlköğretim seviyesindeki bir oran hesabında hata yapılmış olması, Kur’an’ın insan ürünü olduğunun en önemli kanıtıdır.


    D- Doğaüstü inançlardan doğan çelişkiler:


    Kur’an’da bilimsel yasalara ters, doğaüstü, insanüstü mucize iddialarına bolca rastlanır.
    1- İlk insanın çamurdan yaratılması,
    2- Ayın yarılması,
    3- Bedir savaşında melek ordusunun Müslümanlara destek olması,
    4- Kayalıktan deve çıkarılarak Salih peygambere mucize verilmesi,
    5- Firavuna karşı Musa’ya verilen mucizeler, suların kan olması, tüm ilk doğan erkek çocukların ölümü, kurbağa, çekirge istilası ve Kızıldeniz’in yarılması,
    6- Meryem’in cinsel ilişkiye girmeden İsa’yı doğurması,
    7- İsa’nın bebekken konuşması, ölüleri diriltmesi,
    8- Fil vakasında kuşların attıkları taşlarla orduyu helak etmesi,
    9- Süleyman’ın kuşlara, cinlere hükmetmesi, ayakta öldüğünde asasını kurt yiyip de düşene kadar öldüğünün anlaşılmaması,
    10- Nuh tufanında tüm hayvanlardan birer çiftin gemiye toplanması gibi.


    Sonuç:


    Evrensel olduğu öne sürülen bir kitapta yer alan tek bir bilimsel hata dahi, o kitabın evrensel olamayacağının kanıtıdır. Kaldı ki Kur’an’da onlarca bilimdışı ayet mevcuttur. 1400 yıl öncesine ait bir kitapta yazılmış olanların, her çağda ve her yerde geçerli olduğuna inanmak yanlış olduğu kadar tehlikelidir de aynı zamanda. Böyle bir inanç, o kitabın çağdışı hükümlerini egemen kılmak ister. Böyle bir inanç, bu kitabı tüm kitaplardan üstün görür ve bilimi, bilimsel teorileri geri plana atar. Çağdaş yönetimler, uygar yasalar yerine 14 yüzyıl öncesine ait ilkel kanunları uygulatmak ister.


    Nitekim Islâm'ın ortaya çıktığı tarihten günümüze gelinceye kadar, hiçbir ülkede ve hiçbir dönemde demokratik doğrultuda bir gelişme görülmemiştir. Kur'ân’a dayalı olarak ne laik ve demokratik bir sosyal düzen kurma, ne de toplumsal kalkınma mümkündür. Çünkü Kur'ân, teokratik sistemler dışına çıkılmasına ve akılcılığa olanak tanımadığı gibi, ekonomik olarak da gelişmeye yönelik girişimlere fırsat vermez. Günümüz dünyasında İslam ülkelerinin durumu bunun kanıtıdır. Gelişmiş, kalkınmış ülkeler içinde tek bir İslam ülkesi yoktur. Üstelik tümü, demokratik yönetimlerden yoksundur. Hala kadına oy hakkı verilmeyen, kadının çalışmasına, araba kullanmasına izin verilmeyen ülkeler mevcuttur. Dünyada köleliğin bile en son Suudi Arabistan’da kaldırılmış olması da bir tesadüf değildir.


    Bilimin dinden nasıl kötü etkilendiğine dair bir örnekle yazımızı noktalayalım:
    Aşağıdaki fetva, Suudi Arabistanlı meşhur Şeyh Abdul Aziz Bin Baz'a ait.
    Tarih: 1975
    Kaynak: “Dünya’nın Sakin Güneş’in Hareketli Olduğuna ve Gezegenlere Çıkmanın İmkansızlığına Dair Akli ve Hissi Deliller”adlı kitabı


    Fetva:


    Kim dünyanın yuvarlak olduğunu iddia ederse küfür ve delalete düşmüş olur. Çünkü bu iddia hem Allah’ın, hem Kuran’ın, hem Peygamber’in reddidir. Bunu iddia eden kişi tövbeye davet edilir. Ederse ne ala! Aksi takdirde kafir ve dinden dönmüş bir kişi olarak öldürülür ve malı da Müslümanlar’ın hazinesine katılır.


    Eğer ileri sürdükleri gibi Dünya dönüyor olsaydı ülkeler, dağlar, ağaçlar, nehirler, denizler bir kararda kalmazdı. İnsanlar batıdaki ülkelerin doğuya, doğudaki ülkelerin batıya kaydığını görürlerdi. Kıble’nin yeri değişir, insanlar kıbleyi tayin edemezlerdi. Velhasıl bu iddia sayması uzun sürecek birçok nedenden dolayı batıldır


  2. 23.Nisan.2013, 20:06
    1
    burakin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Devamlı Üye



    Ateist bir arkadaş bugün bana şöyle bir mail gönderdi ve kafam gerçekten karışmış durumda,bazı sorulara gerçekten cevap veremiyorum,bu iddiaları nasıl açıklarsınız?


    A- Canlıların ve organların özelliklerinin bilinmemesinden doğan çelişkiler:

    1- Spermin testislerde üretildiğinin bilinmemesi:


    Tıp biliminde dişi üreme hücresi olan “oocyte” nin yumurtalıkta, erkek üreme hücresi olan “sperm”in ise testiste üretildiği bilinmektedir. Ancak Tarık suresinde şöyle yazar:


    Tarık/ 5-8. İnsan neyden yaratıldığına bir baksın. Bel kemiği ile kaburgalar arasından gelip atılan bir sudan yaratıldı. Şüphesiz (Allah), onu yeniden döndürmeye kudretlidir.


    Bilime ters olan bu ayetin ikna edici bir izahı yoktur. Kimi İslamcılar, bel kemiği ile kaburgalar arasından çıkanın sperm değil, insan olduğunu iddia eder. Kimi İslamcılar, bu ayeti testislerin başlangıçta yukarıda olmasıyla izah etmeye çalışır. Kimileri ise sperm ve oocyte ile kemik iliği arasında bağlantı kurmaya çabalar. Ama hiçbiri ayetin bilime uygunluğunu ortaya koyamamıştır.


    2- Kalbin beyin fonksiyonlarına sahip bilinmesi:


    Kur’an’da insan beyninden hiç söz edilmemiştir, çünkü bilinmez. Halbuki beyin, insanı insan yapan organdır. Beyin bilinmediği için duygular, düşünceler kalbin fonksiyonları olarak belirtilmiştir.
    Örneğin Bakara suresi 97. ayetinde; Cebrail’in Kur’an’ı peygamberin kalbine indirdiği yazılmıştır. Bilim ise, bilgilerin ve hafızanın beyinde saklandığı kanıtlamıştır.
    Yine Bakara suresi 260. ayetinde İbrahim’in kalbinin tatmin olması için Allah’tan ölüleri nasıl dirilttiğini göstermesini istediği yazılıdır. Halbuki tatmin olan, ikna olan kalp değil, beyindir.
    Birçok ayette de kalbin mühürlenmesinden söz edilir.


    Şura-24. Yoksa onlar, senin hakkında: “Allah'a karşı yalan uydurdu” mu diyorlar? Eğer Allah dilerse senin de kalbini mühürler. (…)


    Tegabun-11. Allah’ın izni olmaksızın hiçbir musibet başa gelmez. Kim Allah’a inanırsa, Allah onun kalbine hidayet verir. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.


    Hidayet verilecek olsa, verileceği organ kalp değil, beyin olmalıdır. İslamcılar bunu, bugün de sevginin, merhametin kalple ifade edilmesiyle açıklar. Tersine bu ifade şekli, dini inançlardan kaynaklanarak oluşmuştur. Bazı İslamcılar ise kalbin de beyinsel fonksiyonlara sahip olduğunu iddia eder. Bu iddianın hiçbir bilimsel yanı yoktur. Kalp, sadece kan pompalayan bir organdır ve beyin işlevlerinin hiçbirine sahip değildir. Bu yanlış, müteşabihlikle de izah edilemez. Kalple ilgili birkaç ayetin müteşabihliği olsa da, Kur’an’ın tamamında ve onlarca ayette bu şekilde geçmesi, böyle bilindiğinin göstergesidir.




    3- Her canlının çift yaratıldığı:


    Zariyat-49. Düşünüp ibret alasınız diye her şeyden (erkekli dişili) iki eş yarattık.


    Her canlı çift değildir. Bakteriler, tüm canlılardan kat kat fazla sayıda ve etkinliğe sahip varlıklardır. Eşleri olmayıp bölünerek çoğalırlar. Ama görülüyor ki Kur’an’ın yazarı, ya bakterileri, virüsleri bilmiyor ya da onları canlıdan saymıyor.


    4- İnsanlar için 8 çift hayvan yaratıldığı:


    Zümer-6. Sizi bir tek nefisten yaratmış, sonra ondan eşini var etmiştir; sizin için hayvanlardan sekiz çift meydana getirmiştir. (…)


    İnsanların faydalandığı hayvan sayısı sekizden çok daha fazladır. Bazı İslamcılar, ayetin çiftlik hayvanlarını kastettiğini öne sürerse de 8 çift hayvan yine çok azdır. Enam suresinde bu 8 çift hayvanın hangileri olduğu da belirtilir:


    Enam-143. Sekiz çift yarattı: Bir çift koyun, bir çift keçi. (...)
    Enam-144. Deveden bir çift sığırdan da. (...)


    İnsanlar bu sayılan hayvanların dışında at, eşek, tavuk, ördek, hindi, tavşan, balık, lama, kanguru, geyik, fil ve daha birçok hayvandan yararlanırken sadece 4 çeşit hayvan sayılması ve 8 çift olarak ifade edilmesi ilginçtir.


    5- Tatlı suda inci ve mercan yetiştiği:


    Rahman suresi 19-22 ayetleri ile Furkan suresi 53. ayetinde geçen iki denizin birbirine salındığı-karıştırıldığı ama aralarında bir engel olduğunu yazan ayetlerde denizlerden birinin suyunun içilebilen tatlı su olduğu, diğerinin acı ve tuzlu su olduğu yazılıdır. Rahman-22'de her ikisinde de inci ve mercan yetiştirildiğini yazar. Halbuki tatlı suda inci ve mercan yetişmez. Suni olarak inci yetiştirilse bile mercan hiç yetişmez. Bu ayetlerin müteşabih olduğu söylenebilir. Ancak mucize uydurmacıları, ayetteki mercan ve inciyi görmezden gelip, iki denizin karışmamasını mucize diye sunmaya çabalarlar.


    6- Ortadoğu dışında yetişenlerden hiç bahsedilmemesi:


    Kur’an’da adı geçen bütün bitki, hayvan ve diğer doğa varlıkları Ortadoğu’ya özgüdür. Diğer bölgelere ait olan canlı-cansız varlıklardan söz edilmez. Örneğin çölden bahsedilir ama gölden, ormandan bahsedilmez. Kar, buz, dolu, sis gibi bölgede görülmeyen doğa olayları Kur’an’da geçmez. Portakal, mandalina, karpuz, kavun, ceviz, fındık, patates gibi bölge dışı bitkisel ürünlerden, kanguru, lama, pelikan, fok gibi bölge dışı hayvanlardan bahsedilmez.




    B- Dünyanın ve Evrenin bilinmemesinden doğan çelişkiler:


    1- Güneşin kara bir balçığa batması:


    Eski toplumlar, dünyanın da güneş, ay ve yıldızlar gibi bir gök cismi olduğunu bilmezlerdi.
    Yere göre güneşin hareket ettiğini sanır, doğuda bir yerden doğup batıda bir yerde battığını düşünürlerdi. Bazı filozoflar, asıl dönenin güneş değil dünya olduğunu keşfetmiş olsalar da, insanların çoğu bu bilgiden habersizdi. Kur’an’da anlatılan Zülkarneyn hikayesinde de güneşin dünyada bir çamur gözesine battığı yazılır.


    Kehf-86. Nihayet güneşin battığı yere vardığı zaman, güneşi, kara bir balçıkta batıyor buldu. (…)


    Ayetten; dünyayı göğün altında uçsuz bucaksız bir yer olarak gören ve göz yanılmasından dolayı güneşin dünyanın batısında bir çamur gözesine battığını sanan bir yanlış bilgiye sahip olunduğu anlaşılmaktadır. Bu ayet, İslamcılar tarafından güneşin sanki okyanusta batıyormuş gibi görünmesi olarak açıklanmaya çalışılır. Öyle olsa, ayette “sanki” sözcüğü olurdu ama yoktur ve bazı mealciler bu kelimeyi parantez içinde ayete ekler.


    2- Dünyanın tüm evrenden daha uzun zamanda ve daha önce yaratılması:


    Evrende milyarlarca galaksi olduğu ve her galaksinin milyarlarca güneş sistemine sahip olduğu ve dolayısıyla dünyamız gibi sayısız gezegenin olduğu artık biliniyor. Bu bilgilerden yoksun olan eski toplumların yaratılış mitlerinde ise sadece yer-gök geçiyor. Altta uçsuz bucaksız bir yer ve üstte gök kubbe. Füssilet suresinde de yer ve göğün yaratılışı bu bakış açısıyla anlatılıyor.


    9. De ki: "Siz gerçekten yeri iki günde yaratanı inkar edip duracak mısınız? Birde O'na eşler mi koşuyorsunuz? O, bütün alemlerin Rabbidir.


    10. O, dört gün içinde, yeryüzünde yükselen sabit dağlar yarattı, orada bolluk ve bereket meydana getirdi ve orada rızık arayanların ihtiyaçlarına uygun olarak rızıklar takdir etti.


    11. Sonra göğe doğruldu da o bir duman iken ona ve yere: "İkiniz de ister istemez gelin!" dedi. İkisi de: "isteye isteye geldik." dediler.


    12. Böylece onları iki günde yedi gök olmak üzere yerine koydu ve her gökte (bulunan meleklere) işlerine ait emrini vahyetti. Dünya gökyüzünü kandillerle donattık ve koruduk, işte bu, hep o çok güçlü ve herşeyi bilenin takdiridir.


    Ayetlerde dünyanın dört günde ama 7 göğün yani evrenin iki günde yaratıldığı öne sürülüyor. Evrenle kıyaslandığında; okyanusta bir çakıl tanesi gibi olan dünyanın yaratılışının hem evrenden önce, hem de evrenin iki misli zamanda yaratıldığı iddiası bilimsel olabilir mi?


    3- Yıldızların şeytanlar için atış tanesi olduğu:


    Mülk-5. Andolsun ki biz, (dünyaya) en yakın olan göğü kandillerle donattık. Bunları şeytanlara atış taneleri yaptık ve onlara alevli ateş azabını hazırladık.


    Kandille kastedilen yıldız. Ama sanki yıldızın ne olduğu bilinmiyor. Boyutları çok küçük sanılıyor. Güneş ile yıldızlar farklı düşünülüyor. Koca yıldız, belki de dünyanın 30-40 misli büyüklüğünde, ama ayette şeytanlara atış tanesi olarak yapıldığını söylüyor.


    4- Göğün yere düşmemesi için tutulduğu:


    Hacc-65. Görmedin mi ki, Allah bütün yerdekileri sizin hizmetinize sundu. Ve emriyle denizde seyredip giden gemileri de. Göğü de izni olmaksızın yere düşmekten o tutuyor. Gerçekten Allah insanlara çok şefkatli, çok merhametlidir.


    Göğün tutulmadığı takdirde dünya üzerine düşeceğini hangi bilim adamı söyleyebilir?
    Milyarlarca galaksi, katrilyonlarca yıldız ve gezegenlerin dünyaya düşebileceği düşünülebilir mi? Ama dünya gökte bir cisim değil de, gök dünyanın üstünde sanılırsa; göktekilerin yere düşeceği zannına kapılınılabilir ki Kur’an’ın yazarı da bu yanılgıya düşmüştür.


    5- Cennetin genişliği göklerle yer kadar mı?


    Ali İmran-133. Rabbinizden olan mağfiret ve eni göklerle yer kadar olan cennete (kavuşmak için) yarışın; o, muttakiler için hazırlanmıştır.


    Yer’den kastedilen dünya gezegeni olduğuna göre; dünya da, uzayda diğer gök cisimlerinden biri olduğuna göre; “gök ile yer kadar” demek saçma bir ifadedir. Bu da, önceki örneklerde olduğu gibi göğün dünya üzerinde bir kubbe olarak algılanmasından kaynaklanmaktadır.


    6- Ayın bir nur, bir ışık kaynağı olduğu:


    Yunus-5. O'dur ki Güneş'i bir ışık yaptı. Ay'ı da bir nûr kılıp, ona birtakım konaklar tayin etti ki yılların sayısını ve vakitlerin hesabını bilesiniz.


    Ay'ın bir nur olmadığı sadece geceleri güneşten aldığı ışığı yansıttığı biliniyor. Ama gündüz ay’ı göremeyen ve gece aydınlık verdiğini görenler onu nur sanıyor.


    C- Matematiğin bilinmemesinden doğan çelişkiler:


    Kur’an’da Nisa suresi 11 ve 12. ayetlerinde miras paylaşımına dair verilen oranlara göre hesap yapıldığında matematik hatası olduğu görülür. Oranlar hatalıdır ve hesap tutmaz.
    Oran hatalarını giderebilmek için avliye ve reddiye yöntemine başvurulur.
    İlköğretim seviyesindeki bir oran hesabında hata yapılmış olması, Kur’an’ın insan ürünü olduğunun en önemli kanıtıdır.


    D- Doğaüstü inançlardan doğan çelişkiler:


    Kur’an’da bilimsel yasalara ters, doğaüstü, insanüstü mucize iddialarına bolca rastlanır.
    1- İlk insanın çamurdan yaratılması,
    2- Ayın yarılması,
    3- Bedir savaşında melek ordusunun Müslümanlara destek olması,
    4- Kayalıktan deve çıkarılarak Salih peygambere mucize verilmesi,
    5- Firavuna karşı Musa’ya verilen mucizeler, suların kan olması, tüm ilk doğan erkek çocukların ölümü, kurbağa, çekirge istilası ve Kızıldeniz’in yarılması,
    6- Meryem’in cinsel ilişkiye girmeden İsa’yı doğurması,
    7- İsa’nın bebekken konuşması, ölüleri diriltmesi,
    8- Fil vakasında kuşların attıkları taşlarla orduyu helak etmesi,
    9- Süleyman’ın kuşlara, cinlere hükmetmesi, ayakta öldüğünde asasını kurt yiyip de düşene kadar öldüğünün anlaşılmaması,
    10- Nuh tufanında tüm hayvanlardan birer çiftin gemiye toplanması gibi.


    Sonuç:


    Evrensel olduğu öne sürülen bir kitapta yer alan tek bir bilimsel hata dahi, o kitabın evrensel olamayacağının kanıtıdır. Kaldı ki Kur’an’da onlarca bilimdışı ayet mevcuttur. 1400 yıl öncesine ait bir kitapta yazılmış olanların, her çağda ve her yerde geçerli olduğuna inanmak yanlış olduğu kadar tehlikelidir de aynı zamanda. Böyle bir inanç, o kitabın çağdışı hükümlerini egemen kılmak ister. Böyle bir inanç, bu kitabı tüm kitaplardan üstün görür ve bilimi, bilimsel teorileri geri plana atar. Çağdaş yönetimler, uygar yasalar yerine 14 yüzyıl öncesine ait ilkel kanunları uygulatmak ister.


    Nitekim Islâm'ın ortaya çıktığı tarihten günümüze gelinceye kadar, hiçbir ülkede ve hiçbir dönemde demokratik doğrultuda bir gelişme görülmemiştir. Kur'ân’a dayalı olarak ne laik ve demokratik bir sosyal düzen kurma, ne de toplumsal kalkınma mümkündür. Çünkü Kur'ân, teokratik sistemler dışına çıkılmasına ve akılcılığa olanak tanımadığı gibi, ekonomik olarak da gelişmeye yönelik girişimlere fırsat vermez. Günümüz dünyasında İslam ülkelerinin durumu bunun kanıtıdır. Gelişmiş, kalkınmış ülkeler içinde tek bir İslam ülkesi yoktur. Üstelik tümü, demokratik yönetimlerden yoksundur. Hala kadına oy hakkı verilmeyen, kadının çalışmasına, araba kullanmasına izin verilmeyen ülkeler mevcuttur. Dünyada köleliğin bile en son Suudi Arabistan’da kaldırılmış olması da bir tesadüf değildir.


    Bilimin dinden nasıl kötü etkilendiğine dair bir örnekle yazımızı noktalayalım:
    Aşağıdaki fetva, Suudi Arabistanlı meşhur Şeyh Abdul Aziz Bin Baz'a ait.
    Tarih: 1975
    Kaynak: “Dünya’nın Sakin Güneş’in Hareketli Olduğuna ve Gezegenlere Çıkmanın İmkansızlığına Dair Akli ve Hissi Deliller”adlı kitabı


    Fetva:


    Kim dünyanın yuvarlak olduğunu iddia ederse küfür ve delalete düşmüş olur. Çünkü bu iddia hem Allah’ın, hem Kuran’ın, hem Peygamber’in reddidir. Bunu iddia eden kişi tövbeye davet edilir. Ederse ne ala! Aksi takdirde kafir ve dinden dönmüş bir kişi olarak öldürülür ve malı da Müslümanlar’ın hazinesine katılır.


    Eğer ileri sürdükleri gibi Dünya dönüyor olsaydı ülkeler, dağlar, ağaçlar, nehirler, denizler bir kararda kalmazdı. İnsanlar batıdaki ülkelerin doğuya, doğudaki ülkelerin batıya kaydığını görürlerdi. Kıble’nin yeri değişir, insanlar kıbleyi tayin edemezlerdi. Velhasıl bu iddia sayması uzun sürecek birçok nedenden dolayı batıldır


    Benzer Konular

    - Benim dini inancım yok atesit değilim ama insanın içindeki vicdanının adının tanrı olduğunu düşünüyo

    - Ateistin Sorduğu Soru

    - Google'ın İşe Alırken Sorduğu Sorular

    - Kafirin bana sorduğu soru ne cevap vermeliyim?

    - Bir Sahabenin ResulALLAH'a Sorduğu Sorular ve Efendimizin Cevapları

  3. 25.Nisan.2013, 23:26
    2
    silversoul
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 05.Aralık.2011
    Üye No: 92314
    Mesaj Sayısı: 192
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 2
    Yaş: 28

    Cevap: Atesit arkadaşın bana sorduğu sorular




    Önce şunu diyeyim bilimin her dediği doğrudur diye birşey yoktur bilim düne kadar atom parçalanamaz diyordu.
    Ayın ışığı, kendi ışığı mı yoksa yansıyan ışık mı? Ateist bize diyecek ki “önceden ayın kendi ışığı olduğu düşünülüyordu, fakat son olarak ay ışığının yansıyan bir ışık olduğunu bilim sayesinde (100-200 yıl önce) öğrendik.” Kur’an 1400 yıl önce Furkan(25) suresi 61. ayette “Gökte burçları var eden, onların içinde bir kandil (güneş) ve nurlu bir ay barındıran Allah yüceler yücesidir”. Arapçada ay ışığı için kullanılan “münir” yada “nur” yansıyan ışık manasına gelir. Yakın zamanlarda öğrendiğimiz ayın ışığının yansıyan ışık olduğunu, Kur’an 1400 yıl önce kim bahsetmiş olabilir? Ateist diyebilir ki “peygamberiniz Muhammed (s.a.v.) belki zeki bir adamdı”. Onla tartışmayın ve soru sormaya devam edin. Üzerinde yaşadığımız dünya nasıl bir şekle sahiptir? Ateist diyecek ki: ” küre biçimindedir”. Bunu ne zaman öğrendik? Bize diyecek ki “1597′ de Sir Francis Drake, dünya çevresinde yelkenliyle dolaştı ve dünyanın küre biçiminde olduğunu kanıtladı”. Fakat Kuran bize 1400 yıl önce Naziat(79) suresi 30. ayette diyor ki “Ve yeri de yumurta biçimine soktu” Arapçadaki “deHa-ha” kelimesinin anlamlarından bir tanesi “genişletmek, yaymak” iken diğeri Arapçası “dahv” olan kelimeden türemiştir ve deve kuşu yumurtası manasına gelir. Bildiğimiz üzere dünya tam olarak bir top gibi yuvarlak değildir, elipsoid bir şekildedir. Eğer deve kuşu yumurtasını incelerseniz o da elipsoid bir şekildedir. Bundan 1400 yıl önce dünyanın şeklinin elipsoid olduğunu kim söylemiştir? Tekrar Ataist diyebilir ki ” senin Peygamberin (s.a.v.), belki de süper zekiydi” Onunla tartışmayın ve sormaya devam edin. Ben okuldayken güneşin sabit olduğunu öğrenmiştim. Güneş dönüyor fakat belli bir yörünge etrafında dönmüyor. Sonra Ateist diyecek ki ” bu da mı sizin Kuranınızda bahsedilmiş?” Ben diyeceğim ki “hayır, bu benim okulda öğrendiklerim.” Ben okulu 1982 de bitirdim. Yaklaşık 12 yıl önce bunları öğrendim. Güneşin sabit olduğunu belli bir yörüngede dönmediğini öğrendim. Ama Kuran Enbiya suresi 33. ayette diyor ki “Geceyi ve gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O’dur. Her biri bir yörüngede yürür.” Kuran diyor ki güneşin yörüngesinde dönmesinin dışında kendi edseninde de dönüyor. Kuran da bundan 1400 yıl önce kim bahsetmiş olabilir? Ve ateist sessizleşecek. Uzun bir duraksama olacak. Onu beklemeyin, sadece devam edin. Bugün, bilim bize diyor ki evren genişliyor ki bunu Kuran 1400 yıl önce Zariat suresi 47. ayette söylemiştir. Kuran okullarda öğrendiğimiz “su döngüsü”nden bahseder. Bernard Palissy 1580 da bunu ilk tanımlayan kişidir. Suyun okyanustan nasıl buharlaştığını, bulut haline geldiğini, içeriye doğru ilerlediğini ve yağmur olarak düştüğünü. Bu ” su döngüsünden” detaylı bir şekilde bir çok ayette bahsedilmiştir. Zümer suresi 21. ayet / Rum suresi 24. ayet / Hicr suresi 22. ayet / Mü’minun suresi 18. ayet / Nur suresi 43. ayet / Rum suresi 48. ayet / Araf suresi 17. ayet / Furkan suresi 48-49. ayet / Fatır suresi 9. ayet / Yasin suresi 34. ayet / Mülk suresi 30. ayet / Tarık suresi 11. ayet. Kuranda yüzlerce ayet sadece su döngüsünden bahseder ki bilim bunu son dönemlerde keşfetmiştir.


  4. 25.Nisan.2013, 23:26
    2
    silversoul - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Devamlı Üye



    Önce şunu diyeyim bilimin her dediği doğrudur diye birşey yoktur bilim düne kadar atom parçalanamaz diyordu.
    Ayın ışığı, kendi ışığı mı yoksa yansıyan ışık mı? Ateist bize diyecek ki “önceden ayın kendi ışığı olduğu düşünülüyordu, fakat son olarak ay ışığının yansıyan bir ışık olduğunu bilim sayesinde (100-200 yıl önce) öğrendik.” Kur’an 1400 yıl önce Furkan(25) suresi 61. ayette “Gökte burçları var eden, onların içinde bir kandil (güneş) ve nurlu bir ay barındıran Allah yüceler yücesidir”. Arapçada ay ışığı için kullanılan “münir” yada “nur” yansıyan ışık manasına gelir. Yakın zamanlarda öğrendiğimiz ayın ışığının yansıyan ışık olduğunu, Kur’an 1400 yıl önce kim bahsetmiş olabilir? Ateist diyebilir ki “peygamberiniz Muhammed (s.a.v.) belki zeki bir adamdı”. Onla tartışmayın ve soru sormaya devam edin. Üzerinde yaşadığımız dünya nasıl bir şekle sahiptir? Ateist diyecek ki: ” küre biçimindedir”. Bunu ne zaman öğrendik? Bize diyecek ki “1597′ de Sir Francis Drake, dünya çevresinde yelkenliyle dolaştı ve dünyanın küre biçiminde olduğunu kanıtladı”. Fakat Kuran bize 1400 yıl önce Naziat(79) suresi 30. ayette diyor ki “Ve yeri de yumurta biçimine soktu” Arapçadaki “deHa-ha” kelimesinin anlamlarından bir tanesi “genişletmek, yaymak” iken diğeri Arapçası “dahv” olan kelimeden türemiştir ve deve kuşu yumurtası manasına gelir. Bildiğimiz üzere dünya tam olarak bir top gibi yuvarlak değildir, elipsoid bir şekildedir. Eğer deve kuşu yumurtasını incelerseniz o da elipsoid bir şekildedir. Bundan 1400 yıl önce dünyanın şeklinin elipsoid olduğunu kim söylemiştir? Tekrar Ataist diyebilir ki ” senin Peygamberin (s.a.v.), belki de süper zekiydi” Onunla tartışmayın ve sormaya devam edin. Ben okuldayken güneşin sabit olduğunu öğrenmiştim. Güneş dönüyor fakat belli bir yörünge etrafında dönmüyor. Sonra Ateist diyecek ki ” bu da mı sizin Kuranınızda bahsedilmiş?” Ben diyeceğim ki “hayır, bu benim okulda öğrendiklerim.” Ben okulu 1982 de bitirdim. Yaklaşık 12 yıl önce bunları öğrendim. Güneşin sabit olduğunu belli bir yörüngede dönmediğini öğrendim. Ama Kuran Enbiya suresi 33. ayette diyor ki “Geceyi ve gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O’dur. Her biri bir yörüngede yürür.” Kuran diyor ki güneşin yörüngesinde dönmesinin dışında kendi edseninde de dönüyor. Kuran da bundan 1400 yıl önce kim bahsetmiş olabilir? Ve ateist sessizleşecek. Uzun bir duraksama olacak. Onu beklemeyin, sadece devam edin. Bugün, bilim bize diyor ki evren genişliyor ki bunu Kuran 1400 yıl önce Zariat suresi 47. ayette söylemiştir. Kuran okullarda öğrendiğimiz “su döngüsü”nden bahseder. Bernard Palissy 1580 da bunu ilk tanımlayan kişidir. Suyun okyanustan nasıl buharlaştığını, bulut haline geldiğini, içeriye doğru ilerlediğini ve yağmur olarak düştüğünü. Bu ” su döngüsünden” detaylı bir şekilde bir çok ayette bahsedilmiştir. Zümer suresi 21. ayet / Rum suresi 24. ayet / Hicr suresi 22. ayet / Mü’minun suresi 18. ayet / Nur suresi 43. ayet / Rum suresi 48. ayet / Araf suresi 17. ayet / Furkan suresi 48-49. ayet / Fatır suresi 9. ayet / Yasin suresi 34. ayet / Mülk suresi 30. ayet / Tarık suresi 11. ayet. Kuranda yüzlerce ayet sadece su döngüsünden bahseder ki bilim bunu son dönemlerde keşfetmiştir.


  5. 25.Nisan.2013, 23:53
    3
    silversoul
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 05.Aralık.2011
    Üye No: 92314
    Mesaj Sayısı: 192
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 2
    Yaş: 28

    Cevap: Atesit arkadaşın bana sorduğu sorular

    Güneşin göze batması kehf suresi 86. ayet Veceda arapçada yansıdı veya gözüktü anlamına geliyor sözlükten bakabilirsin yani Allah(c.c.) burada zülkarneyn e gözükeni bildiriyor. Ayetteki diğer bir kelime 'mağrib'dir bu kelime hem zaman hemde mekan için kullanılabilir. Güneşin batması zaman işaret edebilir. Örnek güneş saat 7'de batıyor. Güneş batıda batıyor dediğim zamanda mekandan bahsetmiş oluyorum. Burda mağrib zaman için kullanılabilir, yani zulkarneyn güneşin batan yerine varmadı, oraya güneşin batış vaktinde vardı. Kaynak Dr Zakir Naik
    Diyanetten okuduğunuz meale Kur'an budur diyemezsiniz. Çünkü meallere sitede 10 hocada farklı yazmış meali neden? Kur'an'ın sayfa sayfa tefsiri var neden? Kur'an cin ali gibi okunucak bir hikaye kitabı değildir. Ebu bekir'in bir lafı var devemi kaybetsem onu Kur'anda bulurum diye. Kur'an kimileri için yol gösterici gerçek kesin bilgidir. Kimilerine göreyse hikaye kitabı. Bunun içinki Allah(c.c.) kafirlere:Ona âyetlerimiz okunduğu zaman o, "Öncekilerin masalları!" der. Buyuruyor.


  6. 25.Nisan.2013, 23:53
    3
    silversoul - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Devamlı Üye
    Güneşin göze batması kehf suresi 86. ayet Veceda arapçada yansıdı veya gözüktü anlamına geliyor sözlükten bakabilirsin yani Allah(c.c.) burada zülkarneyn e gözükeni bildiriyor. Ayetteki diğer bir kelime 'mağrib'dir bu kelime hem zaman hemde mekan için kullanılabilir. Güneşin batması zaman işaret edebilir. Örnek güneş saat 7'de batıyor. Güneş batıda batıyor dediğim zamanda mekandan bahsetmiş oluyorum. Burda mağrib zaman için kullanılabilir, yani zulkarneyn güneşin batan yerine varmadı, oraya güneşin batış vaktinde vardı. Kaynak Dr Zakir Naik
    Diyanetten okuduğunuz meale Kur'an budur diyemezsiniz. Çünkü meallere sitede 10 hocada farklı yazmış meali neden? Kur'an'ın sayfa sayfa tefsiri var neden? Kur'an cin ali gibi okunucak bir hikaye kitabı değildir. Ebu bekir'in bir lafı var devemi kaybetsem onu Kur'anda bulurum diye. Kur'an kimileri için yol gösterici gerçek kesin bilgidir. Kimilerine göreyse hikaye kitabı. Bunun içinki Allah(c.c.) kafirlere:Ona âyetlerimiz okunduğu zaman o, "Öncekilerin masalları!" der. Buyuruyor.


  7. 26.Nisan.2013, 00:23
    4
    İnanc
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 04.Şubat.2012
    Üye No: 93990
    Mesaj Sayısı: 2,028
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 21
    Bulunduğu yer: Yalan Dünyada Bir Yer.

    Cevap: Atesit arkadaşın bana sorduğu sorular

    Alıntı
    1- Spermin testislerde üretildiğinin bilinmemesi:


    Tıp biliminde dişi üreme hücresi olan “oocyte” nin yumurtalıkta, erkek üreme hücresi olan “sperm”in ise testiste üretildiği bilinmektedir. Ancak Tarık suresinde şöyle yazar:


    Tarık/ 5-8. İnsan neyden yaratıldığına bir baksın. Bel kemiği ile kaburgalar arasından gelip atılan bir sudan yaratıldı. Şüphesiz (Allah), onu yeniden döndürmeye kudretlidir.


    Bilime ters olan bu ayetin ikna edici bir izahı yoktur. Kimi İslamcılar, bel kemiği ile kaburgalar arasından çıkanın sperm değil, insan olduğunu iddia eder. Kimi İslamcılar, bu ayeti testislerin başlangıçta yukarıda olmasıyla izah etmeye çalışır. Kimileri ise sperm ve oocyte ile kemik iliği arasında bağlantı kurmaya çabalar. Ama hiçbiri ayetin bilime uygunluğunu ortaya koyamamıştır.





    Tarık Suresinde bahsedilen meni mi ? İnsan mı?


    Bu iddiaya göre Tarık suresindeki 7. ayette geçen ifadede meninin kaburga ve bel kemiği arasından çıktığı fakat bunun bilimle çeliştiği söylenmektedir. Çünkü bilimsel olarak meninin testislerde üretildiği bilinmektedir. İlk başta bu konuyla ilgili ayetlere bakıp sonra üzerinde tartışalım. Tarık suresindeki ayetler şöyle:
    İnsan bir baksın, hangi şeyden yaratıldı. Dökülüp atılan bir sudan yaratıldı.Bel kemiği ile kaburgalar arasından çıkar. Şüphesiz (Allah), onu yeniden-döndürmeye güç yetirendir. 86 Tarık Suresi, 5-8)
    5. ayette Allah insanın neden yaratıldığını sorar. 6. ayette ise onun dökülüp atılan meniden yaratıldığını söyler. 7. ayette ise onun belkemiği ile kaburga arasından çıktığı ifade edilir. 7.ayette çıkan şeyin meni olduğunu söyleyenler varsa da burada söylenen insanın çıkışıdır. Yani belkemiği ile kaburga arasında tarif edilen yer bebeğin anne karnında oluştuğu yerdir. Bir sonraki ayette “o” zamiri insana gittiği açıktır. Eğer 8. ayete dikkatli bakılırsa “onu tekrar döndürmeye güç yetirendir” ifadesiyle, insanın tekrar öldükten sonra yaratılacağından söz edildiği görülür. Yani buradaki “o” ifadesi insandır. 7. ayette de “çıkan” olarak söylenenin insan olduğu açıklanmış olur.
    7. ayetteki ifadede çıkan şeyin meni olduğu düşünülmüş ve bu şekilde açıklanmaya çalışılmıştır.
    RESİM 75
    Tabi bu da günümüzdeki bilimsel gerçeklerle çelişiyor gibi gözükmektedir. Oysa ayetin geliş ve gidişi dikkatli okunduğunda burada kaburga ve belkemiği aşağıya arasından çıkan şeyin insan olduğuanlaşılmaktadır. (Burada tarif edilen bölgeyi yukarıdan aşağıya doğru düşülmeli. Kaburganın olduğu yer ile bel kemiğinin olduğu bölge düşünüldüğünde, tarif edilen yer bu ikisinin arasında kalan yukarıdan aşağıya doğru mide ve karın boşluğunun olduğu bölge oluyor) yani anne karnında bebeğin oluştuğu bölge. Dolayısıyla bu ayetin bilimle çelişmesi söz konusu değildir.



    Kaynak : kurandaceliskiyoktur.com


    Başka bir Cevap .



    1- Tarık Suresi 7. ayet:

    (Bu su- meni) Bel kemiği ile kaburgalar arasından çıkar.

    Tıp, testislerden diyor.

    Cevap : Yanlış. Dostum siz 1990 lı yılların genetik biliminin bulunduğu yerde takılıp kalmışınız. Benim ki ise daha iki yıllık. Hatta iki aylık. Bilim Ayetteki gibi açıklıyor. Bilindiği gibi İnsan vücudunda 23 çift 46 kromozom bulunmaktadır. Bu kromozomların 23 cüsü Y erkeklik 24 cüsü ise dişilik iki adet X kromozomlarıdır. Yani bunlardan erkekte XY, dişilerde X kromozomu bulunmaktadır. Artık çağımız bilimiyle de hangi hastalıkların hangi genlerin bozulmasıyla meydana geldiği 24. kromozoma kadar tespit edilmiştir. İnşallah bilim ilerledikçe 46. kromozomun hepsinden de hangi hastalıkların oluştuğu tespit edilecektir. İşte bu kromozomlar DNA ların bulunduğu genlerden oluşur. Bu genler de genelde plazmaların içinde bulunmaktadır. İşte sıkı dur. Bu insanı oluşturan yapı taşlarının sitoplâzmanın Yani kök hücrenin bulunduğu yer de aynen ayette belirtildiği gibi iki bel ile iki göğüs kafesinin birleştiği yerdir. Kök hücre nakilleri bu yerlerden alınarak yapılır. İnsan vücudunda en sağlam ana kaynağı DNA buradadır. Yani İnsanın ana maddesinin spermlerinin yani bütün insanın oluştuğu kaynak, ayetin belirlediği yerdir. Bilgilerini yenilesen iyi edersin.


  8. 26.Nisan.2013, 00:23
    4
    Devamlı Üye
    Alıntı
    1- Spermin testislerde üretildiğinin bilinmemesi:


    Tıp biliminde dişi üreme hücresi olan “oocyte” nin yumurtalıkta, erkek üreme hücresi olan “sperm”in ise testiste üretildiği bilinmektedir. Ancak Tarık suresinde şöyle yazar:


    Tarık/ 5-8. İnsan neyden yaratıldığına bir baksın. Bel kemiği ile kaburgalar arasından gelip atılan bir sudan yaratıldı. Şüphesiz (Allah), onu yeniden döndürmeye kudretlidir.


    Bilime ters olan bu ayetin ikna edici bir izahı yoktur. Kimi İslamcılar, bel kemiği ile kaburgalar arasından çıkanın sperm değil, insan olduğunu iddia eder. Kimi İslamcılar, bu ayeti testislerin başlangıçta yukarıda olmasıyla izah etmeye çalışır. Kimileri ise sperm ve oocyte ile kemik iliği arasında bağlantı kurmaya çabalar. Ama hiçbiri ayetin bilime uygunluğunu ortaya koyamamıştır.





    Tarık Suresinde bahsedilen meni mi ? İnsan mı?


    Bu iddiaya göre Tarık suresindeki 7. ayette geçen ifadede meninin kaburga ve bel kemiği arasından çıktığı fakat bunun bilimle çeliştiği söylenmektedir. Çünkü bilimsel olarak meninin testislerde üretildiği bilinmektedir. İlk başta bu konuyla ilgili ayetlere bakıp sonra üzerinde tartışalım. Tarık suresindeki ayetler şöyle:
    İnsan bir baksın, hangi şeyden yaratıldı. Dökülüp atılan bir sudan yaratıldı.Bel kemiği ile kaburgalar arasından çıkar. Şüphesiz (Allah), onu yeniden-döndürmeye güç yetirendir. 86 Tarık Suresi, 5-8)
    5. ayette Allah insanın neden yaratıldığını sorar. 6. ayette ise onun dökülüp atılan meniden yaratıldığını söyler. 7. ayette ise onun belkemiği ile kaburga arasından çıktığı ifade edilir. 7.ayette çıkan şeyin meni olduğunu söyleyenler varsa da burada söylenen insanın çıkışıdır. Yani belkemiği ile kaburga arasında tarif edilen yer bebeğin anne karnında oluştuğu yerdir. Bir sonraki ayette “o” zamiri insana gittiği açıktır. Eğer 8. ayete dikkatli bakılırsa “onu tekrar döndürmeye güç yetirendir” ifadesiyle, insanın tekrar öldükten sonra yaratılacağından söz edildiği görülür. Yani buradaki “o” ifadesi insandır. 7. ayette de “çıkan” olarak söylenenin insan olduğu açıklanmış olur.
    7. ayetteki ifadede çıkan şeyin meni olduğu düşünülmüş ve bu şekilde açıklanmaya çalışılmıştır.
    RESİM 75
    Tabi bu da günümüzdeki bilimsel gerçeklerle çelişiyor gibi gözükmektedir. Oysa ayetin geliş ve gidişi dikkatli okunduğunda burada kaburga ve belkemiği aşağıya arasından çıkan şeyin insan olduğuanlaşılmaktadır. (Burada tarif edilen bölgeyi yukarıdan aşağıya doğru düşülmeli. Kaburganın olduğu yer ile bel kemiğinin olduğu bölge düşünüldüğünde, tarif edilen yer bu ikisinin arasında kalan yukarıdan aşağıya doğru mide ve karın boşluğunun olduğu bölge oluyor) yani anne karnında bebeğin oluştuğu bölge. Dolayısıyla bu ayetin bilimle çelişmesi söz konusu değildir.



    Kaynak : kurandaceliskiyoktur.com


    Başka bir Cevap .



    1- Tarık Suresi 7. ayet:

    (Bu su- meni) Bel kemiği ile kaburgalar arasından çıkar.

    Tıp, testislerden diyor.

    Cevap : Yanlış. Dostum siz 1990 lı yılların genetik biliminin bulunduğu yerde takılıp kalmışınız. Benim ki ise daha iki yıllık. Hatta iki aylık. Bilim Ayetteki gibi açıklıyor. Bilindiği gibi İnsan vücudunda 23 çift 46 kromozom bulunmaktadır. Bu kromozomların 23 cüsü Y erkeklik 24 cüsü ise dişilik iki adet X kromozomlarıdır. Yani bunlardan erkekte XY, dişilerde X kromozomu bulunmaktadır. Artık çağımız bilimiyle de hangi hastalıkların hangi genlerin bozulmasıyla meydana geldiği 24. kromozoma kadar tespit edilmiştir. İnşallah bilim ilerledikçe 46. kromozomun hepsinden de hangi hastalıkların oluştuğu tespit edilecektir. İşte bu kromozomlar DNA ların bulunduğu genlerden oluşur. Bu genler de genelde plazmaların içinde bulunmaktadır. İşte sıkı dur. Bu insanı oluşturan yapı taşlarının sitoplâzmanın Yani kök hücrenin bulunduğu yer de aynen ayette belirtildiği gibi iki bel ile iki göğüs kafesinin birleştiği yerdir. Kök hücre nakilleri bu yerlerden alınarak yapılır. İnsan vücudunda en sağlam ana kaynağı DNA buradadır. Yani İnsanın ana maddesinin spermlerinin yani bütün insanın oluştuğu kaynak, ayetin belirlediği yerdir. Bilgilerini yenilesen iyi edersin.


  9. 26.Nisan.2013, 00:31
    5
    İnanc
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 04.Şubat.2012
    Üye No: 93990
    Mesaj Sayısı: 2,028
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 21
    Bulunduğu yer: Yalan Dünyada Bir Yer.

    Cevap: Atesit arkadaşın bana sorduğu sorular

    Alıntı
    3- Her canlının çift yaratıldığı:


    Zariyat-49. Düşünüp ibret alasınız diye her şeyden (erkekli dişili) iki eş yarattık.


    Her canlı çift değildir. Bakteriler, tüm canlılardan kat kat fazla sayıda ve etkinliğe sahip varlıklardır. Eşleri olmayıp bölünerek çoğalırlar. Ama görülüyor ki Kur’an’ın yazarı, ya bakterileri, virüsleri bilmiyor ya da onları canlıdan saymıyor.



    Her canlının çift yaratıldığı:

    Zariyat-49. Düşünüp ibret alasınız diye her şeyden (erkekli dişili) iki eş yarattık.

    Her canlı çift değildir. Bakteriler, virüsler bölünerek çoğalırlar.

    Cevap: Buradaki mana sadece erkek ve dişi değildir. Bütün canlıların erkek ve dişisinin olması yanında bir de aynısının ikili yaratıldığı vurgulanır. Yani senin bir aynın(benzerin) da var olduğunu delalet eder. Fakat bunu Atalarının dininden olanlara anlatamazsın. Ne yapalım bu da bizim handikabımız. Artı olarak Ayette senin belirttiğin gibi “her canlı çift” değil “her şey çift” yaratılmıştır. Yani olay gravidasyon, cazibe (maddenin kendi içinde itme-çekme) zıtlıklar hadisesidir. Konu var olan bütün madde ile ilgilidir. Sizin bahsettiğiniz bakteri ve virüslerde de gravidasyon mevcuttur. Konunun sizin dile getirdiğiniz çoğalmayla alakası yoktur. Her halde mevzu anlaşılmıştır.



  10. 26.Nisan.2013, 00:31
    5
    Devamlı Üye
    Alıntı
    3- Her canlının çift yaratıldığı:


    Zariyat-49. Düşünüp ibret alasınız diye her şeyden (erkekli dişili) iki eş yarattık.


    Her canlı çift değildir. Bakteriler, tüm canlılardan kat kat fazla sayıda ve etkinliğe sahip varlıklardır. Eşleri olmayıp bölünerek çoğalırlar. Ama görülüyor ki Kur’an’ın yazarı, ya bakterileri, virüsleri bilmiyor ya da onları canlıdan saymıyor.



    Her canlının çift yaratıldığı:

    Zariyat-49. Düşünüp ibret alasınız diye her şeyden (erkekli dişili) iki eş yarattık.

    Her canlı çift değildir. Bakteriler, virüsler bölünerek çoğalırlar.

    Cevap: Buradaki mana sadece erkek ve dişi değildir. Bütün canlıların erkek ve dişisinin olması yanında bir de aynısının ikili yaratıldığı vurgulanır. Yani senin bir aynın(benzerin) da var olduğunu delalet eder. Fakat bunu Atalarının dininden olanlara anlatamazsın. Ne yapalım bu da bizim handikabımız. Artı olarak Ayette senin belirttiğin gibi “her canlı çift” değil “her şey çift” yaratılmıştır. Yani olay gravidasyon, cazibe (maddenin kendi içinde itme-çekme) zıtlıklar hadisesidir. Konu var olan bütün madde ile ilgilidir. Sizin bahsettiğiniz bakteri ve virüslerde de gravidasyon mevcuttur. Konunun sizin dile getirdiğiniz çoğalmayla alakası yoktur. Her halde mevzu anlaşılmıştır.



  11. 26.Nisan.2013, 00:34
    6
    İnanc
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 04.Şubat.2012
    Üye No: 93990
    Mesaj Sayısı: 2,028
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 21
    Bulunduğu yer: Yalan Dünyada Bir Yer.

    Cevap: Atesit arkadaşın bana sorduğu sorular

    Alıntı
    5- Tatlı suda inci ve mercan yetiştiği:


    Rahman suresi 19-22 ayetleri ile Furkan suresi 53. ayetinde geçen iki denizin birbirine salındığı-karıştırıldığı ama aralarında bir engel olduğunu yazan ayetlerde denizlerden birinin suyunun içilebilen tatlı su olduğu, diğerinin acı ve tuzlu su olduğu yazılıdır. Rahman-22'de her ikisinde de inci ve mercan yetiştirildiğini yazar. Halbuki tatlı suda inci ve mercan yetişmez. Suni olarak inci yetiştirilse bile mercan hiç yetişmez. Bu ayetlerin müteşabih olduğu söylenebilir. Ancak mucize uydurmacıları, ayetteki mercan ve inciyi görmezden gelip, iki denizin karışmamasını mucize diye sunmaya çabalarlar.


    DETAYLI CEVAP İÇİN TIKLA



  12. 26.Nisan.2013, 00:34
    6
    Devamlı Üye
    Alıntı
    5- Tatlı suda inci ve mercan yetiştiği:


    Rahman suresi 19-22 ayetleri ile Furkan suresi 53. ayetinde geçen iki denizin birbirine salındığı-karıştırıldığı ama aralarında bir engel olduğunu yazan ayetlerde denizlerden birinin suyunun içilebilen tatlı su olduğu, diğerinin acı ve tuzlu su olduğu yazılıdır. Rahman-22'de her ikisinde de inci ve mercan yetiştirildiğini yazar. Halbuki tatlı suda inci ve mercan yetişmez. Suni olarak inci yetiştirilse bile mercan hiç yetişmez. Bu ayetlerin müteşabih olduğu söylenebilir. Ancak mucize uydurmacıları, ayetteki mercan ve inciyi görmezden gelip, iki denizin karışmamasını mucize diye sunmaya çabalarlar.


    DETAYLI CEVAP İÇİN TIKLA



  13. 26.Nisan.2013, 00:37
    7
    İnanc
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 04.Şubat.2012
    Üye No: 93990
    Mesaj Sayısı: 2,028
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 21
    Bulunduğu yer: Yalan Dünyada Bir Yer.

    Cevap: Atesit arkadaşın bana sorduğu sorular

    Alıntı
    1- Spermin testislerde üretildiğinin bilinmemesi:


    Tıp biliminde dişi üreme hücresi olan “oocyte” nin yumurtalıkta, erkek üreme hücresi olan “sperm”in ise testiste üretildiği bilinmektedir. Ancak Tarık suresinde şöyle yazar:


    Tarık/ 5-8. İnsan neyden yaratıldığına bir baksın. Bel kemiği ile kaburgalar arasından gelip atılan bir sudan yaratıldı. Şüphesiz (Allah), onu yeniden döndürmeye kudretlidir.


    Bilime ters olan bu ayetin ikna edici bir izahı yoktur. Kimi İslamcılar, bel kemiği ile kaburgalar arasından çıkanın sperm değil, insan olduğunu iddia eder. Kimi İslamcılar, bu ayeti testislerin başlangıçta yukarıda olmasıyla izah etmeye çalışır. Kimileri ise sperm ve oocyte ile kemik iliği arasında bağlantı kurmaya çabalar. Ama hiçbiri ayetin bilime uygunluğunu ortaya koyamamıştır.

    DAHA DETAYLI CEVAP İÇİN TIKLA



  14. 26.Nisan.2013, 00:37
    7
    Devamlı Üye
    Alıntı
    1- Spermin testislerde üretildiğinin bilinmemesi:


    Tıp biliminde dişi üreme hücresi olan “oocyte” nin yumurtalıkta, erkek üreme hücresi olan “sperm”in ise testiste üretildiği bilinmektedir. Ancak Tarık suresinde şöyle yazar:


    Tarık/ 5-8. İnsan neyden yaratıldığına bir baksın. Bel kemiği ile kaburgalar arasından gelip atılan bir sudan yaratıldı. Şüphesiz (Allah), onu yeniden döndürmeye kudretlidir.


    Bilime ters olan bu ayetin ikna edici bir izahı yoktur. Kimi İslamcılar, bel kemiği ile kaburgalar arasından çıkanın sperm değil, insan olduğunu iddia eder. Kimi İslamcılar, bu ayeti testislerin başlangıçta yukarıda olmasıyla izah etmeye çalışır. Kimileri ise sperm ve oocyte ile kemik iliği arasında bağlantı kurmaya çabalar. Ama hiçbiri ayetin bilime uygunluğunu ortaya koyamamıştır.

    DAHA DETAYLI CEVAP İÇİN TIKLA



  15. 26.Nisan.2013, 00:42
    8
    İnanc
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 04.Şubat.2012
    Üye No: 93990
    Mesaj Sayısı: 2,028
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 21
    Bulunduğu yer: Yalan Dünyada Bir Yer.

    Cevap: Atesit arkadaşın bana sorduğu sorular

    Alıntı
    1- Güneşin kara bir balçığa batması:


    Eski toplumlar, dünyanın da güneş, ay ve yıldızlar gibi bir gök cismi olduğunu bilmezlerdi.
    Yere göre güneşin hareket ettiğini sanır, doğuda bir yerden doğup batıda bir yerde battığını düşünürlerdi. Bazı filozoflar, asıl dönenin güneş değil dünya olduğunu keşfetmiş olsalar da, insanların çoğu bu bilgiden habersizdi. Kur’an’da anlatılan Zülkarneyn hikayesinde de güneşin dünyada bir çamur gözesine battığı yazılır.


    Kehf-86. Nihayet güneşin battığı yere vardığı zaman, güneşi, kara bir balçıkta batıyor buldu. (…)


    Ayetten; dünyayı göğün altında uçsuz bucaksız bir yer olarak gören ve göz yanılmasından dolayı güneşin dünyanın batısında bir çamur gözesine battığını sanan bir yanlış bilgiye sahip olunduğu anlaşılmaktadır. Bu ayet, İslamcılar tarafından güneşin sanki okyanusta batıyormuş gibi görünmesi olarak açıklanmaya çalışılır. Öyle olsa, ayette “sanki” sözcüğü olurdu ama yoktur ve bazı mealciler bu kelimeyi parantez içinde ayete ekler.


    Kur’an’da güneşin suyu içinde battığı iddiası mı vardır?

    Kehf suresi 86. ayetindeki “onu kara çamurlu bir gözede batmakta (Mağrib) ( مغرب) buldu,” ifadesinden yola çıkarak Kur’an’da güneşin suyun içine battığını söylendiği iddia edilmektedir. Yine bu ayetlerdeki ifadeden dünyanın düz olduğu sonucunu çıkartmaktadırlar. Oysa diğerleri gibi bunlar da doğru olmayan iddialardır. Bu eleştirilerdeki en büyük hata kelimelerin anlamlarını kavrayamamak ve anlayış eksikliğidir. Kehf suresinin 86. ayetinde geçen Türkçe’ye “batmak” olarak çevrilmiş iki kelime vardır. Bunlara incelediğimizde durum daha rahat anlaşılacaktır:
    Sonunda güneşin battığı (mağrib) ( مغرب) yere kadar ulaştı ve onu kara çamurlu bir gözede batmakta (Garabe) ( غرب) buldu, yanında bir kavim gördü. (18 Kehf Suresi, 86)
    Yukarıdaki ayette güneşin suyun içine batıyormuş gibi bir ifade olduğu iddia edilse de durum öyle değildir. “Güneşin batması” ile, “bir şeyin suda batması” Türkçe’de aynı kelime olabilir, fakat bu kelimeler Arapça’da ayrı kelimelerdir.
    RESİM- 68
    Bu farkın bilinmemesi veya karmaşadan yararlanmak istenmesi, bu son derece yanlış olan iddiada bulunulmasına neden olmuştur.
    Güneşin batması “Garebe” fiiliyle ifade edilir. Hatta bu kökten türeyen kelimeler Türkçe’ye de geçmiştir. Örneğin “garb” ( غرب)ya da “mağrib” (مغرب ) aynı kökten türeyen kelimelerdir, “batı” (yön) anlamlarına gelir.
    Bir nesnenin suda batması ise “gareke” ( غرق) fiilidir ve “garabe” ( غرب) den farklı bir fiildir. Bu kelime de aslında Türkçe’ye geçmiştir. Suya gark oldu derken bu fiili kullanırız. Kur’an’da, da bir şeyin suyun içine batması anlamında bu kelime kullanılır, mesela Kehf suresinde:
    …. “İçindekilerini batırmak (garake)( غرق) için mi onu deldin?…..” (18 Kehf Suresi - 71) denmektedir
    Şimdi güneşin batmasıyla, bir şeyin suda batmasının Türkçe aynı sözcük ile ifade edildiği, Arapça da ise farklı kelimeler olduğunu açıktır. Dolayısıyla yukarıdaki ayette de güneşin suyun içinde bir cisim gibi batmasından bahsedilmesi söz konusu değildir. Burada anlatılan güneşin batışıdır.
    Aslında b batmak fiilini Arapça karşılıklarını bilinmese bile yukarıdaki eleştirileri yapan kişilerin anladığı gibi anlamak bir art niyet sonucudur. Acaba biri “Ben dün deniz kıyısında gittim ve güneşin denizde batışını seyrettim.” dese bundan güneşin suyun içine battığını mı anlaşılır? Ya da “güneş her sabah doğuyor” derken güneşin bir annesi var, her sabah bu anne doğum yapıp, güneşi doğurduğu sonucuna mı varılır? Zaten kelimelerin Arapça karşılıklarına bakıldığında konunun çok açık olduğu anlaşılacaktır.
    Güneşin battığı yer olarak ayette geçen kelimenin orijinali “mağrib” ( مغرب)kelimesidir. Bu kelime batıda bir yer anlamına gelir. Bu ifade batıda gidilecek en uzak yeri ifade etmektedir. Mesela Kuzey Afrika ülkesi Fas’a Araplar “Mağrip” derler. Çünkü batı yönünde gittikleri bir yer olduğu için böyle isimlendirmişlerdir. Buradan da dünya düz anlamı kesinlikle çıkmaz. Mesela günümüzde de Türkçede ya da diğer dillerde benzer ifadeler kullanılır.
    RESİM-69
    Japonya bir uzak doğu ülkesidir. (İngilizcede de Türkçedekiyle aynı anlama gelen “Far East” kelimesi vardır). Doğuda gidilebilecek en uzak ülke Japonya’dır. Japonya’nın dünyanın en doğudaki ülke denmesi dünyanın düz olduğunu göstermez.





    kaynak : kurandaceliskiyoktur.com


  16. 26.Nisan.2013, 00:42
    8
    Devamlı Üye
    Alıntı
    1- Güneşin kara bir balçığa batması:


    Eski toplumlar, dünyanın da güneş, ay ve yıldızlar gibi bir gök cismi olduğunu bilmezlerdi.
    Yere göre güneşin hareket ettiğini sanır, doğuda bir yerden doğup batıda bir yerde battığını düşünürlerdi. Bazı filozoflar, asıl dönenin güneş değil dünya olduğunu keşfetmiş olsalar da, insanların çoğu bu bilgiden habersizdi. Kur’an’da anlatılan Zülkarneyn hikayesinde de güneşin dünyada bir çamur gözesine battığı yazılır.


    Kehf-86. Nihayet güneşin battığı yere vardığı zaman, güneşi, kara bir balçıkta batıyor buldu. (…)


    Ayetten; dünyayı göğün altında uçsuz bucaksız bir yer olarak gören ve göz yanılmasından dolayı güneşin dünyanın batısında bir çamur gözesine battığını sanan bir yanlış bilgiye sahip olunduğu anlaşılmaktadır. Bu ayet, İslamcılar tarafından güneşin sanki okyanusta batıyormuş gibi görünmesi olarak açıklanmaya çalışılır. Öyle olsa, ayette “sanki” sözcüğü olurdu ama yoktur ve bazı mealciler bu kelimeyi parantez içinde ayete ekler.


    Kur’an’da güneşin suyu içinde battığı iddiası mı vardır?

    Kehf suresi 86. ayetindeki “onu kara çamurlu bir gözede batmakta (Mağrib) ( مغرب) buldu,” ifadesinden yola çıkarak Kur’an’da güneşin suyun içine battığını söylendiği iddia edilmektedir. Yine bu ayetlerdeki ifadeden dünyanın düz olduğu sonucunu çıkartmaktadırlar. Oysa diğerleri gibi bunlar da doğru olmayan iddialardır. Bu eleştirilerdeki en büyük hata kelimelerin anlamlarını kavrayamamak ve anlayış eksikliğidir. Kehf suresinin 86. ayetinde geçen Türkçe’ye “batmak” olarak çevrilmiş iki kelime vardır. Bunlara incelediğimizde durum daha rahat anlaşılacaktır:
    Sonunda güneşin battığı (mağrib) ( مغرب) yere kadar ulaştı ve onu kara çamurlu bir gözede batmakta (Garabe) ( غرب) buldu, yanında bir kavim gördü. (18 Kehf Suresi, 86)
    Yukarıdaki ayette güneşin suyun içine batıyormuş gibi bir ifade olduğu iddia edilse de durum öyle değildir. “Güneşin batması” ile, “bir şeyin suda batması” Türkçe’de aynı kelime olabilir, fakat bu kelimeler Arapça’da ayrı kelimelerdir.
    RESİM- 68
    Bu farkın bilinmemesi veya karmaşadan yararlanmak istenmesi, bu son derece yanlış olan iddiada bulunulmasına neden olmuştur.
    Güneşin batması “Garebe” fiiliyle ifade edilir. Hatta bu kökten türeyen kelimeler Türkçe’ye de geçmiştir. Örneğin “garb” ( غرب)ya da “mağrib” (مغرب ) aynı kökten türeyen kelimelerdir, “batı” (yön) anlamlarına gelir.
    Bir nesnenin suda batması ise “gareke” ( غرق) fiilidir ve “garabe” ( غرب) den farklı bir fiildir. Bu kelime de aslında Türkçe’ye geçmiştir. Suya gark oldu derken bu fiili kullanırız. Kur’an’da, da bir şeyin suyun içine batması anlamında bu kelime kullanılır, mesela Kehf suresinde:
    …. “İçindekilerini batırmak (garake)( غرق) için mi onu deldin?…..” (18 Kehf Suresi - 71) denmektedir
    Şimdi güneşin batmasıyla, bir şeyin suda batmasının Türkçe aynı sözcük ile ifade edildiği, Arapça da ise farklı kelimeler olduğunu açıktır. Dolayısıyla yukarıdaki ayette de güneşin suyun içinde bir cisim gibi batmasından bahsedilmesi söz konusu değildir. Burada anlatılan güneşin batışıdır.
    Aslında b batmak fiilini Arapça karşılıklarını bilinmese bile yukarıdaki eleştirileri yapan kişilerin anladığı gibi anlamak bir art niyet sonucudur. Acaba biri “Ben dün deniz kıyısında gittim ve güneşin denizde batışını seyrettim.” dese bundan güneşin suyun içine battığını mı anlaşılır? Ya da “güneş her sabah doğuyor” derken güneşin bir annesi var, her sabah bu anne doğum yapıp, güneşi doğurduğu sonucuna mı varılır? Zaten kelimelerin Arapça karşılıklarına bakıldığında konunun çok açık olduğu anlaşılacaktır.
    Güneşin battığı yer olarak ayette geçen kelimenin orijinali “mağrib” ( مغرب)kelimesidir. Bu kelime batıda bir yer anlamına gelir. Bu ifade batıda gidilecek en uzak yeri ifade etmektedir. Mesela Kuzey Afrika ülkesi Fas’a Araplar “Mağrip” derler. Çünkü batı yönünde gittikleri bir yer olduğu için böyle isimlendirmişlerdir. Buradan da dünya düz anlamı kesinlikle çıkmaz. Mesela günümüzde de Türkçede ya da diğer dillerde benzer ifadeler kullanılır.
    RESİM-69
    Japonya bir uzak doğu ülkesidir. (İngilizcede de Türkçedekiyle aynı anlama gelen “Far East” kelimesi vardır). Doğuda gidilebilecek en uzak ülke Japonya’dır. Japonya’nın dünyanın en doğudaki ülke denmesi dünyanın düz olduğunu göstermez.





    kaynak : kurandaceliskiyoktur.com


  17. 26.Nisan.2013, 00:44
    9
    İnanc
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 04.Şubat.2012
    Üye No: 93990
    Mesaj Sayısı: 2,028
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 21
    Bulunduğu yer: Yalan Dünyada Bir Yer.

    Cevap: Atesit arkadaşın bana sorduğu sorular

    Alıntı
    3- Yıldızların şeytanlar için atış tanesi olduğu:


    Mülk-5. Andolsun ki biz, (dünyaya) en yakın olan göğü kandillerle donattık. Bunları şeytanlara atış taneleri yaptık ve onlara alevli ateş azabını hazırladık.


    Kandille kastedilen yıldız. Ama sanki yıldızın ne olduğu bilinmiyor. Boyutları çok küçük sanılıyor. Güneş ile yıldızlar farklı düşünülüyor. Koca yıldız, belki de dünyanın 30-40 misli büyüklüğünde, ama ayette şeytanlara atış tanesi olarak yapıldığını söylüyor.



    "Andolsun ki biz, göğü yıldızlarla bezedik ve bazılarıyla şeytanların taşlanmasını sağladık. Onlara alevli ateş azabını hazırladık." (Mülk, 67/5) ayetini açıklar mısınız?



    Değerli kardeşimiz;

    Kur'an-ı Kerim'de ve hadisi şeriflerde, cin ve şeytanların, Peygamberimiz (asm) doğmadan önce, hatta vahiy gelmeye başlamadan önce gökyüzüne tırmanıp bazı olaylar ve insanların kaderine ait melekler tarafından icra edilmek üzere yola çıkmış bazı haberler hakkında önceden malumat sahibi olduğuna dair açıkça işaret edilmektedir. Konuyla ilgili bazı ayetler şöyle:

    "Onlar, artık mele-i a'laya (yüce topluluğa) kulak veremezler. Her taraftan taşlanırlar. Kovulup atılırlar. Ve onlar için sürekli azap vardır. Ancak (meleklerin konuşmalarından) bir söz kapan olursa, onuda delip geçen bir parlak ışık takip eder."

    "Andolsun ki biz, (dünyaya) en yakın olan göğü kandillerle donattık. Bunları şeytanlara atış taneleri yaptık ve onlara alevli ateş azabını hazırladık."

    "Doğrusu biz (cinler) göğü yokladık, fakat onu sert bekçilerle, alev huzmeleriyle doldurulmuş bulduk. Halbuki, (daha önce) biz onun bazı kısımlarında (haber) dinlemek için oturacak yerler (bulup) oturuyorduk. Fakat şimdi kim dinlemek isterse, kendisini gözetleyen bir alev huzmesi buluyor."(1)

    Peygamberimiz (asm) doğduğu andan itibaren, özellikle vahiy gelmeye başladığı andan itibaren casus cin ve şeytanların kahinlerle olan irtibatlarına gölge düştü. Çünkü artık cahiliyye ve daha önceki dönemlerde kahinlere getirdikleri haberleri getiremez oldular. Zaten getirdikleri haberlerden bir tanesi doğruysa, yüz de yalan ilave ederek anlatıp kahinleri kandırıyorlardı. Yüzde biri doğru çıktığı için kısmen insanları aldatmaya muvaffak olan kahinler artık kimseyi aldatmaz oldular. Bu konuda Kur'an-ı Kerim'de

    "Onları, taşlanmış, (kovulmuş) her şeytandan koruduk, ancak kulak hırsızlığı eden müstesna. Onunda peşine açık bir alev sütunu düşmüştür."

    "Şüphesiz onlar, vahyi işitmekten uzak tutulmuşlardır. Ve (gökyüzünü) itaat dışına çıkan her şeytandan koruduk." (2) buyurulmakatadır.

    Kahinler yoluyla cinlere casusluk yaptırılıp haber getirttikleri konusunda Bediüzzaman da şöyle bildirmektedir:

    "Resuli ekrem (asm) dünyaya geldikten sonra, özellikle veladet / doğum gecesinde yıldızların düşmesinin çoğalmasıdır ki; şu hadise şu yıldızların düşmesi şeytanların ve cinlerin gaybe ait haberlerden kesilmesine alamet ve işarettir. İşte madem Resuli Ekrem (asm) vahiy ile dünyaya çıktı. Elbette yarım yamalak ve yalanlar ile karışık kahinlerin ve gaibten haber verenlerin ve cinlerin ihbarlarına sed çekmek lazımdır ki, vahye bir şüphe iras etmesinler ve vahye benzemesin. Evet bi'setten evvel kahinlik çoktu. Kur'an nazil olduktan sonra onlara son verdi. Hatta çok kahinler imana geldiler. Çünkü daha cinler taifesinden olan muhbirlerini bulamadılar. Demek kuran hatime çekmiş."(3)

    Bunlardanda anlaşıldığı üzere, cinlerin semaya haber almak için çıktıklarında yıldızlar ve gök taşlarıyla kovalandıkları doğrudur. Şu varki, gök yüzünden düşen gök taşları atmosferde parçalanarak toz haline gelmektedir.

    Kaynaklar:

    1. Saffat, 37/8,9,10; Mülk,67/5; Cin,72/8, 9.

    2. Hicr, 15/17-18; Şuara, 26/212; Saffat, 37/7.

    (3) bk. Mektubat, On Dokuzuncu Mektup, On Altıncı İşaret.

    (Arif Aslan, Şeytan ve Cinler)

    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet



  18. 26.Nisan.2013, 00:44
    9
    Devamlı Üye
    Alıntı
    3- Yıldızların şeytanlar için atış tanesi olduğu:


    Mülk-5. Andolsun ki biz, (dünyaya) en yakın olan göğü kandillerle donattık. Bunları şeytanlara atış taneleri yaptık ve onlara alevli ateş azabını hazırladık.


    Kandille kastedilen yıldız. Ama sanki yıldızın ne olduğu bilinmiyor. Boyutları çok küçük sanılıyor. Güneş ile yıldızlar farklı düşünülüyor. Koca yıldız, belki de dünyanın 30-40 misli büyüklüğünde, ama ayette şeytanlara atış tanesi olarak yapıldığını söylüyor.



    "Andolsun ki biz, göğü yıldızlarla bezedik ve bazılarıyla şeytanların taşlanmasını sağladık. Onlara alevli ateş azabını hazırladık." (Mülk, 67/5) ayetini açıklar mısınız?



    Değerli kardeşimiz;

    Kur'an-ı Kerim'de ve hadisi şeriflerde, cin ve şeytanların, Peygamberimiz (asm) doğmadan önce, hatta vahiy gelmeye başlamadan önce gökyüzüne tırmanıp bazı olaylar ve insanların kaderine ait melekler tarafından icra edilmek üzere yola çıkmış bazı haberler hakkında önceden malumat sahibi olduğuna dair açıkça işaret edilmektedir. Konuyla ilgili bazı ayetler şöyle:

    "Onlar, artık mele-i a'laya (yüce topluluğa) kulak veremezler. Her taraftan taşlanırlar. Kovulup atılırlar. Ve onlar için sürekli azap vardır. Ancak (meleklerin konuşmalarından) bir söz kapan olursa, onuda delip geçen bir parlak ışık takip eder."

    "Andolsun ki biz, (dünyaya) en yakın olan göğü kandillerle donattık. Bunları şeytanlara atış taneleri yaptık ve onlara alevli ateş azabını hazırladık."

    "Doğrusu biz (cinler) göğü yokladık, fakat onu sert bekçilerle, alev huzmeleriyle doldurulmuş bulduk. Halbuki, (daha önce) biz onun bazı kısımlarında (haber) dinlemek için oturacak yerler (bulup) oturuyorduk. Fakat şimdi kim dinlemek isterse, kendisini gözetleyen bir alev huzmesi buluyor."(1)

    Peygamberimiz (asm) doğduğu andan itibaren, özellikle vahiy gelmeye başladığı andan itibaren casus cin ve şeytanların kahinlerle olan irtibatlarına gölge düştü. Çünkü artık cahiliyye ve daha önceki dönemlerde kahinlere getirdikleri haberleri getiremez oldular. Zaten getirdikleri haberlerden bir tanesi doğruysa, yüz de yalan ilave ederek anlatıp kahinleri kandırıyorlardı. Yüzde biri doğru çıktığı için kısmen insanları aldatmaya muvaffak olan kahinler artık kimseyi aldatmaz oldular. Bu konuda Kur'an-ı Kerim'de

    "Onları, taşlanmış, (kovulmuş) her şeytandan koruduk, ancak kulak hırsızlığı eden müstesna. Onunda peşine açık bir alev sütunu düşmüştür."

    "Şüphesiz onlar, vahyi işitmekten uzak tutulmuşlardır. Ve (gökyüzünü) itaat dışına çıkan her şeytandan koruduk." (2) buyurulmakatadır.

    Kahinler yoluyla cinlere casusluk yaptırılıp haber getirttikleri konusunda Bediüzzaman da şöyle bildirmektedir:

    "Resuli ekrem (asm) dünyaya geldikten sonra, özellikle veladet / doğum gecesinde yıldızların düşmesinin çoğalmasıdır ki; şu hadise şu yıldızların düşmesi şeytanların ve cinlerin gaybe ait haberlerden kesilmesine alamet ve işarettir. İşte madem Resuli Ekrem (asm) vahiy ile dünyaya çıktı. Elbette yarım yamalak ve yalanlar ile karışık kahinlerin ve gaibten haber verenlerin ve cinlerin ihbarlarına sed çekmek lazımdır ki, vahye bir şüphe iras etmesinler ve vahye benzemesin. Evet bi'setten evvel kahinlik çoktu. Kur'an nazil olduktan sonra onlara son verdi. Hatta çok kahinler imana geldiler. Çünkü daha cinler taifesinden olan muhbirlerini bulamadılar. Demek kuran hatime çekmiş."(3)

    Bunlardanda anlaşıldığı üzere, cinlerin semaya haber almak için çıktıklarında yıldızlar ve gök taşlarıyla kovalandıkları doğrudur. Şu varki, gök yüzünden düşen gök taşları atmosferde parçalanarak toz haline gelmektedir.

    Kaynaklar:

    1. Saffat, 37/8,9,10; Mülk,67/5; Cin,72/8, 9.

    2. Hicr, 15/17-18; Şuara, 26/212; Saffat, 37/7.

    (3) bk. Mektubat, On Dokuzuncu Mektup, On Altıncı İşaret.

    (Arif Aslan, Şeytan ve Cinler)

    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet



  19. 26.Nisan.2013, 00:50
    10
    İnanc
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 04.Şubat.2012
    Üye No: 93990
    Mesaj Sayısı: 2,028
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 21
    Bulunduğu yer: Yalan Dünyada Bir Yer.

    Cevap: Atesit arkadaşın bana sorduğu sorular

    Alıntı
    4- Göğün yere düşmemesi için tutulduğu:


    Hacc-65. Görmedin mi ki, Allah bütün yerdekileri sizin hizmetinize sundu. Ve emriyle denizde seyredip giden gemileri de. Göğü de izni olmaksızın yere düşmekten o tutuyor. Gerçekten Allah insanlara çok şefkatli, çok merhametlidir.


    Göğün tutulmadığı takdirde dünya üzerine düşeceğini hangi bilim adamı söyleyebilir?
    Milyarlarca galaksi, katrilyonlarca yıldız ve gezegenlerin dünyaya düşebileceği düşünülebilir mi? Ama dünya gökte bir cisim değil de, gök dünyanın üstünde sanılırsa; göktekilerin yere düşeceği zannına kapılınılabilir ki Kur’an’ın yazarı da bu yanılgıya düşmüştür.


    SORU : Fizik kurallarına göre gökyüzünün yere düşemeyeceği ortada iken, ayetlerde neden gökyüzünün direksiz durduğu söyleniyor ?


    Soru Detayı : Ayetlerde gökyüzünün özelliklerinden bahsedilmiş, tanrının gökyüzünü direksiz bir şekilde çaktığını ve yeryüzüne düşmemesini sağladığını söylemiş. Gökyüzünün yere düşemeyeceği zaten fizik kuralları ile apaçık ortada. Zira yukarıda düşebilecek pek birşey yok, atmosferin içindeki hava ise zaten tabiri caiz ise düşmüş durumda. Ben burada tutulan birşey bulamadım. Gökyüzünün direksiz bir şekilde çakılmış olması deyince yerin bir blok halinde (yuvarlak olmayan/düz) olması gerekir ve buda o zamanda Arabistan'da çokça görülen çadırlara benziyor biraz (aynısının direksizi).



    CEVAP : Değerli kardeşimiz;

    “Gökyüzünün yere düşemeyeceği zaten fizik kuralları ile apaçık ortada..” ifadesi pek de ortada değildir. Çünkü ayette zaten gözle görülmeyen direklerin varlığına işaret edilmekte ve Astrofizik kanunlarının devrede olduğuna dikkat çekilmektedir. Bu sebeple ayette insanların görmediği şekilde bazı direklerin/kanunların yaratılmasıyla göğün yere çakılmasına engel olunduğu ifade edilmektedir.
    Her kanun bir kanun koyucuya muhtaç olduğu gibi, fizik kanunları da bir yaratıcıya ihtiyaç duymaktadır. Ayetlerde bun kanunları koyanın ve işletenin, meriyete koyanın Allah olduğuna da işaret edilmiştir.

    Bununla beraber, gerek fizik gerek kimya kanunlarından hiç birinin elle tutulacak, gözle görülecek bir tarafı yoktur. Bunlar Allah’ın -her şeyi hikmetle yapan- Hakim isminin tecellisine itibari birer ayna oldukları gibi, onun ilim ve kudretine de -sebepler nizamı dahilinde- sadece birer perdedir. İş yapan sadece Allah’ın kudretidir. Zaten tevhit inancının gereği de bunu gerektirir.

    Göklerin bir adasından ibaret olan güneş sisteminin işleyişi hakkında insanların oldukça fazla bilgiye sahip olduğu bir çağda yaşıyoruz. Güneş sisteminin havada durduğu ve güneş sistemindeki gezegenlerin havada güneşin etrafında döndüğü bilinmektedir. Bunların -sebepler açısından- havada kalmalarının yegâne vesilesi güneşin kendi ekseni etrafında dönmekle meydana getirdiği itim-çekim kanunudur.

    Burada da gökte önemli bir yer işgal eden güneş sisteminin havada durması, yeryüzüne çakılmamasını sağlayan gözle görülmeyen, elle tutulmayan ve bir gerçek vücutları olmayan itim-çekim, merkezkaç-merkeze doğru olarak adlandırılan kanunlara bağlıdır. “Allah O’dur ki gökleri, sizin de görüp durduğunuz gibi, direksiz yükseltti (veya: sizin görmediğiniz direklerle yükseltti)” (Rad, 13/2) mealindeki ayetin ifadesi bu yapılan açıklamaları barındıran veciz bir üslubu barındırmaktadır.

    Bu gün meteor yağmuru denilen gök cisimleri her zaman yere düşecek şekilde yerlerinden kopuyorlar. Bunlar koptukları gibi aynı cesametle yere düşseler kim bilir günde kaç bin kişinin ölümüne sebebiyet verirler. Burada da Allah görülmeyen direkler yaratmıştır. Atmosferde manyetik bir alan yaratmış ve yeryüzüne düşmek üzere gelen o büyük taşlar, cisimler/kayalıklar o gözle görünmeyen manyetik alan tarafından toz-duman haline getirilir. Böylece Allah buradan da gök parçacıklarının yeryüzüne düşmesini hikmetli kudretiyle engellemiştir.

    “Gökyüzünün direksiz bir şekilde çakılmış olması deyince yerin bir blok halinde (yuvarlak olmayan/düz) olması gerekir” görüşü isabetli değildir. Kur’an’ın ifadeleri insanların akıllarına birer hitaptır. İnsan aklı ise genellikle duyu organların hissettikleri ile beslenir. İnsanlar gözleriyle göklerin yukarıda, yerin aşağıda olduğunu görüyorlar.

    Zaten SEMA=Gök sözcüğünün sözlük anlamı yukarıda olan şey demektir. Bu aşağı-yukarı kavramları izafi/rölatif de olsa insanlara bir hakikati anlatıyor. O da insanlar ancak yukarıya bakarak gökleri görebiliyor. Allah sonsuz merhametiyle insanların bu duygularını da nazara alarak onlarla konuşmuş..

    Bu sebeple, böyle bir tasvirin yerküresinin düz bir blok olduğuna ima edilmesi söz konusu değildir. Bu tür yorumlar kişilerin o anda kendi içlerinde algıladıklarından başka herhangi ilmi bir delile dayanmaları mümkün değildir. Yerküresi gibi geniş bir kürenin binlerce düz blokları, adacıkları barındırması onun küreliğini/yuvarlaklığını ortadan kaldırmaz.


    NOT : Daha detaylı cevap almak istiyorsan .


    ''
    LİNKE TIKLA ''

    Linke tıkla yorumun sonuna gel orada daha detaylı cevaplar verilmiş..


    Kaynak : SORULARLA İSLAMİYET



  20. 26.Nisan.2013, 00:50
    10
    Devamlı Üye
    Alıntı
    4- Göğün yere düşmemesi için tutulduğu:


    Hacc-65. Görmedin mi ki, Allah bütün yerdekileri sizin hizmetinize sundu. Ve emriyle denizde seyredip giden gemileri de. Göğü de izni olmaksızın yere düşmekten o tutuyor. Gerçekten Allah insanlara çok şefkatli, çok merhametlidir.


    Göğün tutulmadığı takdirde dünya üzerine düşeceğini hangi bilim adamı söyleyebilir?
    Milyarlarca galaksi, katrilyonlarca yıldız ve gezegenlerin dünyaya düşebileceği düşünülebilir mi? Ama dünya gökte bir cisim değil de, gök dünyanın üstünde sanılırsa; göktekilerin yere düşeceği zannına kapılınılabilir ki Kur’an’ın yazarı da bu yanılgıya düşmüştür.


    SORU : Fizik kurallarına göre gökyüzünün yere düşemeyeceği ortada iken, ayetlerde neden gökyüzünün direksiz durduğu söyleniyor ?


    Soru Detayı : Ayetlerde gökyüzünün özelliklerinden bahsedilmiş, tanrının gökyüzünü direksiz bir şekilde çaktığını ve yeryüzüne düşmemesini sağladığını söylemiş. Gökyüzünün yere düşemeyeceği zaten fizik kuralları ile apaçık ortada. Zira yukarıda düşebilecek pek birşey yok, atmosferin içindeki hava ise zaten tabiri caiz ise düşmüş durumda. Ben burada tutulan birşey bulamadım. Gökyüzünün direksiz bir şekilde çakılmış olması deyince yerin bir blok halinde (yuvarlak olmayan/düz) olması gerekir ve buda o zamanda Arabistan'da çokça görülen çadırlara benziyor biraz (aynısının direksizi).



    CEVAP : Değerli kardeşimiz;

    “Gökyüzünün yere düşemeyeceği zaten fizik kuralları ile apaçık ortada..” ifadesi pek de ortada değildir. Çünkü ayette zaten gözle görülmeyen direklerin varlığına işaret edilmekte ve Astrofizik kanunlarının devrede olduğuna dikkat çekilmektedir. Bu sebeple ayette insanların görmediği şekilde bazı direklerin/kanunların yaratılmasıyla göğün yere çakılmasına engel olunduğu ifade edilmektedir.
    Her kanun bir kanun koyucuya muhtaç olduğu gibi, fizik kanunları da bir yaratıcıya ihtiyaç duymaktadır. Ayetlerde bun kanunları koyanın ve işletenin, meriyete koyanın Allah olduğuna da işaret edilmiştir.

    Bununla beraber, gerek fizik gerek kimya kanunlarından hiç birinin elle tutulacak, gözle görülecek bir tarafı yoktur. Bunlar Allah’ın -her şeyi hikmetle yapan- Hakim isminin tecellisine itibari birer ayna oldukları gibi, onun ilim ve kudretine de -sebepler nizamı dahilinde- sadece birer perdedir. İş yapan sadece Allah’ın kudretidir. Zaten tevhit inancının gereği de bunu gerektirir.

    Göklerin bir adasından ibaret olan güneş sisteminin işleyişi hakkında insanların oldukça fazla bilgiye sahip olduğu bir çağda yaşıyoruz. Güneş sisteminin havada durduğu ve güneş sistemindeki gezegenlerin havada güneşin etrafında döndüğü bilinmektedir. Bunların -sebepler açısından- havada kalmalarının yegâne vesilesi güneşin kendi ekseni etrafında dönmekle meydana getirdiği itim-çekim kanunudur.

    Burada da gökte önemli bir yer işgal eden güneş sisteminin havada durması, yeryüzüne çakılmamasını sağlayan gözle görülmeyen, elle tutulmayan ve bir gerçek vücutları olmayan itim-çekim, merkezkaç-merkeze doğru olarak adlandırılan kanunlara bağlıdır. “Allah O’dur ki gökleri, sizin de görüp durduğunuz gibi, direksiz yükseltti (veya: sizin görmediğiniz direklerle yükseltti)” (Rad, 13/2) mealindeki ayetin ifadesi bu yapılan açıklamaları barındıran veciz bir üslubu barındırmaktadır.

    Bu gün meteor yağmuru denilen gök cisimleri her zaman yere düşecek şekilde yerlerinden kopuyorlar. Bunlar koptukları gibi aynı cesametle yere düşseler kim bilir günde kaç bin kişinin ölümüne sebebiyet verirler. Burada da Allah görülmeyen direkler yaratmıştır. Atmosferde manyetik bir alan yaratmış ve yeryüzüne düşmek üzere gelen o büyük taşlar, cisimler/kayalıklar o gözle görünmeyen manyetik alan tarafından toz-duman haline getirilir. Böylece Allah buradan da gök parçacıklarının yeryüzüne düşmesini hikmetli kudretiyle engellemiştir.

    “Gökyüzünün direksiz bir şekilde çakılmış olması deyince yerin bir blok halinde (yuvarlak olmayan/düz) olması gerekir” görüşü isabetli değildir. Kur’an’ın ifadeleri insanların akıllarına birer hitaptır. İnsan aklı ise genellikle duyu organların hissettikleri ile beslenir. İnsanlar gözleriyle göklerin yukarıda, yerin aşağıda olduğunu görüyorlar.

    Zaten SEMA=Gök sözcüğünün sözlük anlamı yukarıda olan şey demektir. Bu aşağı-yukarı kavramları izafi/rölatif de olsa insanlara bir hakikati anlatıyor. O da insanlar ancak yukarıya bakarak gökleri görebiliyor. Allah sonsuz merhametiyle insanların bu duygularını da nazara alarak onlarla konuşmuş..

    Bu sebeple, böyle bir tasvirin yerküresinin düz bir blok olduğuna ima edilmesi söz konusu değildir. Bu tür yorumlar kişilerin o anda kendi içlerinde algıladıklarından başka herhangi ilmi bir delile dayanmaları mümkün değildir. Yerküresi gibi geniş bir kürenin binlerce düz blokları, adacıkları barındırması onun küreliğini/yuvarlaklığını ortadan kaldırmaz.


    NOT : Daha detaylı cevap almak istiyorsan .


    ''
    LİNKE TIKLA ''

    Linke tıkla yorumun sonuna gel orada daha detaylı cevaplar verilmiş..


    Kaynak : SORULARLA İSLAMİYET



  21. 26.Nisan.2013, 00:53
    11
    İnanc
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 04.Şubat.2012
    Üye No: 93990
    Mesaj Sayısı: 2,028
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 21
    Bulunduğu yer: Yalan Dünyada Bir Yer.

    Cevap: Atesit arkadaşın bana sorduğu sorular

    Alıntı
    5- Cennetin genişliği göklerle yer kadar mı?


    Ali İmran-133. Rabbinizden olan mağfiret ve eni göklerle yer kadar olan cennete (kavuşmak için) yarışın; o, muttakiler için hazırlanmıştır.


    Yer’den kastedilen dünya gezegeni olduğuna göre; dünya da, uzayda diğer gök cisimlerinden biri olduğuna göre; “gök ile yer kadar” demek saçma bir ifadedir. Bu da, önceki örneklerde olduğu gibi göğün dünya üzerinde bir kubbe olarak algılanmasından kaynaklanmaktadır.


    SORU : Cenneti tarif eden "eni gökle yerin genişliği kadar" (Hadid, 21) ayeti ile "genişliği göklerle yer arası kadar" (Ali İmran 133) ayeti arasında bir çelişki var mıdır?


    Cevap : Değerli kardeşimiz;

    Herhalde çelişki gibi görülen şey “Eni, gökle yerin genişliği kadar olan…cennet” ifadesi ile “Genişliği (eni), göklerle yer arası kadar olan… cennet” ifadesidir.

    Önce şunu belirtelim ki, bu ayetlerin hiçbirinde “göklerle yer arası kadar...” ifadesi yoktur.

    Ali İmran Suresi'ndeki ayette “semavat = gökler” çoğul şeklinde, Hadid Suresi'ndeki ayette ise, “sema = gök” tekil olarak kullanılmıştır. Bunda bir çelişki yoktur. Çünkü, “sema” kelimesi bir cins isim olduğu için çoğul (gökler) manasını da vermektedir. Nitekim Türkçe’de de bunu görüyoruz; bazen “gök”, bazen de “gökler” diyoruz ve aynı şeyi kastediyoruz.

    Diğer bir farklı nokta da şudur: Al-i İmran Suresi'ndeki ayette -meal olarak- “…genişliği/eni göklerle yer (genişliği kadar)olan cennet” şeklindedir. Hadid Suresi'ndeki ayette ise, “...genişliği/eni gökle yer genişliği gibi (kadar) olan cennet” şeklindedir.

    Yani tek fark, Ali İmran Suresi'nde teşbih edatı olan “Kef” harfi kullanılması, Hadid Suresi'nde ise bu edatın kullanılmamasıdır; fakat mana aynıdır. Bu bir tefennün sanatıdır. Biri teşbih-i sarih, diğeri teşbih-i beliğdir, yani ÇELİŞKİ yoktur.

    Merhum Elmalılı Hamdi, soruda geçen Al-i İmran Suresi'ndeki ayeti şöyle tefsir eder:

    “Cennet", dâr-ı saadet (saadet evi) olan ebedî vatan, o gizli bahçe ki "altından ırmaklar akan cennetler" den birisi veya hepsi. "Arz"; tûl (uzunluk) karşılığı "en" veya vüs'at (genişlik) veya karşılık ve bedel mânâsınadır ki, bir şey satın almak için arz olunur.

    Diğer bir âyette "Genişliği, gökle yerin genişliği gibi olan cennete koşuşun." (Hadid, 57/ 2 1) buyurulduğundan, burada da teşbih (benzetme) "kef"in hazfi (düşmesi)yle "Onun eni, göklerin ve yerin enidir." mânâsı gözetilmiştir. Ve bu teşbihin hakikî veya genişliğin büyüklüğünden kinaye olduğu da bahis konusu edilmiştir.

    İbnü Abbas ve Said b. Cübeyr ve cumhûr (çoğunluk) demişlerdir ki: "Gökler ve yer, kumaş gibi yayılıp birbirine ulanınca cennetin enine bir ölçü olur. Uzunluğunu ise Allah'tan başka kimse bilmez".

    Bu görüşe göre cennet, semalardan daha büyük demektir. Bazı nebevî hadislerde de cennet, Arş-ı âzam (büyük Arş)ın altında ve semaların üstünde bulunduğu şeklinde varid olmuştur. Bunun için "bir kişiye düşen cennet" diye de açıklanmıştır.

    Bununla beraber bu âyetin zahiri, bu alemin semaları ve yeri, aynen cennetin eni, “Genişliği, gökle yerin genişliği gibi olan cennete” âyeti de teşbihen (benzetilerek) böyle olduğunu gösteriyor. Bunların birini bedel, birini "en" mânâsına alarak tevfik (birbirine uydurmak) mümkün olduğu gibi, "Rabbinin (hüküm ve adalet) makamından korkan kimseye iki cennet vardır." (Rahman, 55/46) âyeti de, her iki âyetteki cennetleri başka başka olarak almaya müsaittir. "Rabbimiz, bize dünyada da güzellik ver, ahirette de güzellik ver." (Bakara, 2/201).

    Râzî tefsirinde nakledildiği üzere Herakl'in (yani Rum kralının) elçisi Peygamberimize: "Sen 'müttekîler için hazırlanmış ve genişliği yer ve gökler kadar' olan bir cennete davet ediyorsun? O halde nâr (cehennem) nerede?" diye sormuş. Resulullah (a.s.m.): "Sübhanallah (Allah'ı noksan sıfatlardan tenzih ederim), gündüz olduğu zaman gece nerede olur?" buyurmuş olduğu rivayet edilmiştir. (bk. Hak Dini, Al-i İmran, 3/133. ayetin tefsiri)

    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet



  22. 26.Nisan.2013, 00:53
    11
    Devamlı Üye
    Alıntı
    5- Cennetin genişliği göklerle yer kadar mı?


    Ali İmran-133. Rabbinizden olan mağfiret ve eni göklerle yer kadar olan cennete (kavuşmak için) yarışın; o, muttakiler için hazırlanmıştır.


    Yer’den kastedilen dünya gezegeni olduğuna göre; dünya da, uzayda diğer gök cisimlerinden biri olduğuna göre; “gök ile yer kadar” demek saçma bir ifadedir. Bu da, önceki örneklerde olduğu gibi göğün dünya üzerinde bir kubbe olarak algılanmasından kaynaklanmaktadır.


    SORU : Cenneti tarif eden "eni gökle yerin genişliği kadar" (Hadid, 21) ayeti ile "genişliği göklerle yer arası kadar" (Ali İmran 133) ayeti arasında bir çelişki var mıdır?


    Cevap : Değerli kardeşimiz;

    Herhalde çelişki gibi görülen şey “Eni, gökle yerin genişliği kadar olan…cennet” ifadesi ile “Genişliği (eni), göklerle yer arası kadar olan… cennet” ifadesidir.

    Önce şunu belirtelim ki, bu ayetlerin hiçbirinde “göklerle yer arası kadar...” ifadesi yoktur.

    Ali İmran Suresi'ndeki ayette “semavat = gökler” çoğul şeklinde, Hadid Suresi'ndeki ayette ise, “sema = gök” tekil olarak kullanılmıştır. Bunda bir çelişki yoktur. Çünkü, “sema” kelimesi bir cins isim olduğu için çoğul (gökler) manasını da vermektedir. Nitekim Türkçe’de de bunu görüyoruz; bazen “gök”, bazen de “gökler” diyoruz ve aynı şeyi kastediyoruz.

    Diğer bir farklı nokta da şudur: Al-i İmran Suresi'ndeki ayette -meal olarak- “…genişliği/eni göklerle yer (genişliği kadar)olan cennet” şeklindedir. Hadid Suresi'ndeki ayette ise, “...genişliği/eni gökle yer genişliği gibi (kadar) olan cennet” şeklindedir.

    Yani tek fark, Ali İmran Suresi'nde teşbih edatı olan “Kef” harfi kullanılması, Hadid Suresi'nde ise bu edatın kullanılmamasıdır; fakat mana aynıdır. Bu bir tefennün sanatıdır. Biri teşbih-i sarih, diğeri teşbih-i beliğdir, yani ÇELİŞKİ yoktur.

    Merhum Elmalılı Hamdi, soruda geçen Al-i İmran Suresi'ndeki ayeti şöyle tefsir eder:

    “Cennet", dâr-ı saadet (saadet evi) olan ebedî vatan, o gizli bahçe ki "altından ırmaklar akan cennetler" den birisi veya hepsi. "Arz"; tûl (uzunluk) karşılığı "en" veya vüs'at (genişlik) veya karşılık ve bedel mânâsınadır ki, bir şey satın almak için arz olunur.

    Diğer bir âyette "Genişliği, gökle yerin genişliği gibi olan cennete koşuşun." (Hadid, 57/ 2 1) buyurulduğundan, burada da teşbih (benzetme) "kef"in hazfi (düşmesi)yle "Onun eni, göklerin ve yerin enidir." mânâsı gözetilmiştir. Ve bu teşbihin hakikî veya genişliğin büyüklüğünden kinaye olduğu da bahis konusu edilmiştir.

    İbnü Abbas ve Said b. Cübeyr ve cumhûr (çoğunluk) demişlerdir ki: "Gökler ve yer, kumaş gibi yayılıp birbirine ulanınca cennetin enine bir ölçü olur. Uzunluğunu ise Allah'tan başka kimse bilmez".

    Bu görüşe göre cennet, semalardan daha büyük demektir. Bazı nebevî hadislerde de cennet, Arş-ı âzam (büyük Arş)ın altında ve semaların üstünde bulunduğu şeklinde varid olmuştur. Bunun için "bir kişiye düşen cennet" diye de açıklanmıştır.

    Bununla beraber bu âyetin zahiri, bu alemin semaları ve yeri, aynen cennetin eni, “Genişliği, gökle yerin genişliği gibi olan cennete” âyeti de teşbihen (benzetilerek) böyle olduğunu gösteriyor. Bunların birini bedel, birini "en" mânâsına alarak tevfik (birbirine uydurmak) mümkün olduğu gibi, "Rabbinin (hüküm ve adalet) makamından korkan kimseye iki cennet vardır." (Rahman, 55/46) âyeti de, her iki âyetteki cennetleri başka başka olarak almaya müsaittir. "Rabbimiz, bize dünyada da güzellik ver, ahirette de güzellik ver." (Bakara, 2/201).

    Râzî tefsirinde nakledildiği üzere Herakl'in (yani Rum kralının) elçisi Peygamberimize: "Sen 'müttekîler için hazırlanmış ve genişliği yer ve gökler kadar' olan bir cennete davet ediyorsun? O halde nâr (cehennem) nerede?" diye sormuş. Resulullah (a.s.m.): "Sübhanallah (Allah'ı noksan sıfatlardan tenzih ederim), gündüz olduğu zaman gece nerede olur?" buyurmuş olduğu rivayet edilmiştir. (bk. Hak Dini, Al-i İmran, 3/133. ayetin tefsiri)

    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet



  23. 26.Nisan.2013, 00:55
    12
    İnanc
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 04.Şubat.2012
    Üye No: 93990
    Mesaj Sayısı: 2,028
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 21
    Bulunduğu yer: Yalan Dünyada Bir Yer.

    Cevap: Atesit arkadaşın bana sorduğu sorular

    Alıntı
    6- Ayın bir nur, bir ışık kaynağı olduğu:


    Yunus-5. O'dur ki Güneş'i bir ışık yaptı. Ay'ı da bir nûr kılıp, ona birtakım konaklar tayin etti ki yılların sayısını ve vakitlerin hesabını bilesiniz.


    Ay'ın bir nur olmadığı sadece geceleri güneşten aldığı ışığı yansıttığı biliniyor. Ama gündüz ay’ı göremeyen ve gece aydınlık verdiğini görenler onu nur sanıyor.


    SORU : "Güneş’i bir ziya/aydınlık, Ay’ı bir nur kılan,.." (Yunus Suresi, 10/5) diyerek başlayan ayette ziya ve nur kelimelerinin ayrı kullanılması niçin olabilir?




    CEVAP : Değerli kardeşimiz;

    Kur'ân'ın değişik yerlerinde Güneş'in sirac ve ziya, Ay'ın nur kılındığı açıklanmakta*dır. (bk. Furkan, 25/61; Yunus, 10/5; Nuh, 71/16)

    Siraç: Çıra, kandil, lamba gibi yakıtı kendinden olup etrafı aydınlatan alete denir. Cenâb-ı Hak bu kelimeyle Güneş'in enerjisinin kaynağının kendisinde mevcut olduğunu, başka bir kaynaktan alıp yansıtmadığını bildirmektedir.

    Nur: Etrafa yayılıp eşyayı görmemize yardımcı olan ışık demektir. Kaynağı kendinden değil de başka bir cisimden alıp yansıttığı için Ay'a "nur" denilmiştir. Güneş'e "sirac" denildiği gibi, "ziya" da denilmiştir. Kamus sahibinin de belirttiği gibi, "ziya" genellikle "nur"dan daha kuvvetlidir. Çünkü enerjisi kendisinde mevcuttur.

    Nitekim, "Güneş’i bir ışık, Ay’ı bir nur kılan..."(Yunus Suresi, 10/5), ayetinde Güneş için "ziya" Ay için ise "nur" ifadesi vardır. Bu âyetten farklı kesimler farklı mânâlar anlamış ve o mânâların hepsi de doğrudur. Meselâ: herhangi bir kimse, bu âyetten, güneş ve ayın her ikisinin de yeryüzüne ışık gönderdiğini anlar. Bir Arap filoluğu ise, âyette geçen "Sirac/lamba/kandil" kelimesinin işaretiyle güneşte ışık ile birlikte ısındırma özelliğinin de var olduğunu anlar. Bir astronomi bilgini ise, Bu tabirlerden güneşin, ışığın bizzat kaynağı, ayın ise, ışığını dışarıdan almakta olduğunu anlar. Çünkü, Arapça’da ışığın kaynağı olan şeyler için "muzî" tabiri, ışığını dışarıdan alanlar için de "münîr" tabiri kullanılır. Meselâ: Aydınlık bir oda için "Ğurfetün müzîetün" denilmez, aksine "münîretün" denilir. Çünkü odanın ışığı dış kaynaklıdır. Buna karşılık bir ateş közü için "kabesün münîr" denilmez, aksine "müzî" denilir. Çünkü, ateşteki ışık kendisinindir.

    İşte Kur'an-ı Hakim'in Kur'an'da Ay için "nur-münîr", Güneş için "ziya-siraç" tabiri kullanmasının hikmetlerinden biri de bu ince farkı belirtmek içindir.

    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet



  24. 26.Nisan.2013, 00:55
    12
    Devamlı Üye
    Alıntı
    6- Ayın bir nur, bir ışık kaynağı olduğu:


    Yunus-5. O'dur ki Güneş'i bir ışık yaptı. Ay'ı da bir nûr kılıp, ona birtakım konaklar tayin etti ki yılların sayısını ve vakitlerin hesabını bilesiniz.


    Ay'ın bir nur olmadığı sadece geceleri güneşten aldığı ışığı yansıttığı biliniyor. Ama gündüz ay’ı göremeyen ve gece aydınlık verdiğini görenler onu nur sanıyor.


    SORU : "Güneş’i bir ziya/aydınlık, Ay’ı bir nur kılan,.." (Yunus Suresi, 10/5) diyerek başlayan ayette ziya ve nur kelimelerinin ayrı kullanılması niçin olabilir?




    CEVAP : Değerli kardeşimiz;

    Kur'ân'ın değişik yerlerinde Güneş'in sirac ve ziya, Ay'ın nur kılındığı açıklanmakta*dır. (bk. Furkan, 25/61; Yunus, 10/5; Nuh, 71/16)

    Siraç: Çıra, kandil, lamba gibi yakıtı kendinden olup etrafı aydınlatan alete denir. Cenâb-ı Hak bu kelimeyle Güneş'in enerjisinin kaynağının kendisinde mevcut olduğunu, başka bir kaynaktan alıp yansıtmadığını bildirmektedir.

    Nur: Etrafa yayılıp eşyayı görmemize yardımcı olan ışık demektir. Kaynağı kendinden değil de başka bir cisimden alıp yansıttığı için Ay'a "nur" denilmiştir. Güneş'e "sirac" denildiği gibi, "ziya" da denilmiştir. Kamus sahibinin de belirttiği gibi, "ziya" genellikle "nur"dan daha kuvvetlidir. Çünkü enerjisi kendisinde mevcuttur.

    Nitekim, "Güneş’i bir ışık, Ay’ı bir nur kılan..."(Yunus Suresi, 10/5), ayetinde Güneş için "ziya" Ay için ise "nur" ifadesi vardır. Bu âyetten farklı kesimler farklı mânâlar anlamış ve o mânâların hepsi de doğrudur. Meselâ: herhangi bir kimse, bu âyetten, güneş ve ayın her ikisinin de yeryüzüne ışık gönderdiğini anlar. Bir Arap filoluğu ise, âyette geçen "Sirac/lamba/kandil" kelimesinin işaretiyle güneşte ışık ile birlikte ısındırma özelliğinin de var olduğunu anlar. Bir astronomi bilgini ise, Bu tabirlerden güneşin, ışığın bizzat kaynağı, ayın ise, ışığını dışarıdan almakta olduğunu anlar. Çünkü, Arapça’da ışığın kaynağı olan şeyler için "muzî" tabiri, ışığını dışarıdan alanlar için de "münîr" tabiri kullanılır. Meselâ: Aydınlık bir oda için "Ğurfetün müzîetün" denilmez, aksine "münîretün" denilir. Çünkü odanın ışığı dış kaynaklıdır. Buna karşılık bir ateş közü için "kabesün münîr" denilmez, aksine "müzî" denilir. Çünkü, ateşteki ışık kendisinindir.

    İşte Kur'an-ı Hakim'in Kur'an'da Ay için "nur-münîr", Güneş için "ziya-siraç" tabiri kullanmasının hikmetlerinden biri de bu ince farkı belirtmek içindir.

    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet






+ Yorum Gönder
Git 12 Son