Konusunu Oylayın.: Atesit arkadaşın bana sorduğu sorular

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Atesit arkadaşın bana sorduğu sorular
  1. 26.Nisan.2013, 00:59
    13
    İnanc
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 04.Şubat.2012
    Üye No: 93990
    Mesaj Sayısı: 2,028
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 21
    Bulunduğu yer: Yalan Dünyada Bir Yer.

    Cevap: Atesit arkadaşın bana sorduğu sorular

    reklam


    Cevap: Atesit arkadaşın bana sorduğu sorular isimli yazı www.Mumsema.comCevap: Atesit arkadaşın bana sorduğu sorular
    Alıntı
    C- Matematiğin bilinmemesinden doğan çelişkiler:


    Kur’an’da Nisa suresi 11 ve 12. ayetlerinde miras paylaşımına dair verilen oranlara göre hesap yapıldığında matematik hatası olduğu görülür. Oranlar hatalıdır ve hesap tutmaz.
    Oran hatalarını giderebilmek için avliye ve reddiye yöntemine başvurulur.
    İlköğretim seviyesindeki bir oran hesabında hata yapılmış olması, Kur’an’ın insan ürünü olduğunun en önemli kanıtıdır.


    DETAYLI CEVAP



    SORU : Miras paylaşımında eksik veya fazla çıkması: Avl (avliye) ve reddiyye konularını ızah eder misiniz?



    SORU DETAYI : Nisa, 4/11,12,176 ayetlerine göre miras; bir adam öldü ve geride üç kız evlat, bir ana, bir baba ve eşini bıraktı. Üç kız evlata mirasın 2/3 ü, ana ve babanın her birine 1/6, karısına 1/8 kalacaktır. (2/3)+(1/6)+(1/6)+(1/8 )= 27/24 = 1,125 bulunur! (1,0 olması gerekirdi!..) Bir adam ölür ve geride anası, karısı, ve iki kızkardeş kalır. Anaya mırasın 1/3 ü, karısına mirasın 1/4 ü, iki kızkardeşe de toplam 2/3 ü kalacaktır: (1/3)+(1/4)+(2/3)= 15/12= 1,25!.. Neden 0,25 fazla çıkıyor. İnkarcılara karşı ne denmelidir?




    CEVAP : Değerli kardeşimiz;

    İnkârcıya göre miras âyetlerinde belirtilen paylar hesapsız belirtilmiştir, bu yüzden uygulamada miras paylardan az olabiliyor ve bir kısım (sona kalan) mirasçılar pay alamıyor; bunu da Allah yapmayacağına göre...

    Bu Amerika'yı yeniden keşfettiğini zanneden bilgisiz inkârcıya hemen bildireyim ki, ortaya koyduğu mesele İslâm'ın ilk devrinden beri bilinmektedir; maksat anlaşılmış, çözüm oluşturulmuş, buna göre uygulama yapılmış ve hiçbir mirasçı mahrûm bırakılmamıştır. "Payların mirastan fazla geldiği" ifade ve düşüncesi bilgisiz inkârcıya aittir, doğrusu ise payların, mirastan değil, hesap gereği olarak paydalar eşitlenince paydadan fazla olabildiğidir. Böyle bir "mirasçılar tablosu" karşımıza çıktığında çözüm, paylar toplamının payda olarak alınmasından ibarettir, çok eski zamanlardan beri bilinen bu hesaplama usûlüne "avl" denmektedir.

    Verilen birinci örneğe göre uygulama şöyle olacaktır: Paylar toplamı 27 olduğuna göre payda da 27'ye çıkarılacak, miras 24'e değil, 27'ye bölünecek ve her bir mirasçı, Kur'ân'da belirtilen payını, 27'de 16, 4, 4, 3 olarak (bu oranlarda) alacaktır.

    Bazen de payda, paylar toplamından fazla olabilir, bu duruma "reddiyye" denir, çözümü de artan payın, karı ve koca dışındaki mirasçılara yine âyetlerde bildirilen oranlarda paylaştırılması şeklindedir. Bu çözümler kısmen hadîslere, kısmen de ictihada dayanmaktadır. İslâm'ın kaynağı da yalnızca Kur'ân değil, aynı zamanda -ona aykırı olmayan, onun maksadını ve delâletini esas alan- sünnet ve ictihaddır. (Prof. Dr. Hayrettin Karaman)

    Bu konuda birkaç noktayı da belirtmekte yarar vardır:

    Bu meseleyi bahane ederek zihinleri bulandırmaya çalışanlar belli dinsiz mahfillerdir. “Bir delinin bir göle attığı bir taşı yüz akıllı çıkaramaz.” şeklinde bir söz vardır. Meslekleri tahrip olan bu insanların işi kolaydır. Ancak, tahribatı tamir etmekle uğraşan inanan insanların işi gerçekten zordur.

    Doksan dokuz kapısı açık olan bir sarayın -anahtarını bulamadığımız- bir tek kapısının kapalı olması, o sarayın boş bir yer olduğunu göstermez. İman sarayının varlığını ispat eden ve onun kapılarını açan binlerce delil anahtarı vardır. Bizim elimize henüz geçmeyen bir tek delil yetersizliğinden ötürü, İslam ve iman sarayının içi hakikatlerden boş bir şey olduğunu söylemek, akıl, mantık, iz’an ve insaftan mahrum kalmanın bir göstergesidir.

    Miras hukukundaki avl ve reddiye meselelerinin, Kur’an’daki hesaplama metoduna hiçbir aykırı tarafı yoktur. Kur’an’da -deyim yerindeyse- mirasın paylaşımı konusunda gereken formüller verilmiş, hesabın nasıl ve hangi ölçüler kullanılarak yapılacağı hususu gösterilmiştir. Yoksa, verilen bu sayıların dışında bir artma veya eksiltmeye gidilemeyeceğine dair bir ifadeye yer verilmemiştir. Söz konusu ayette zikredilen “Allah’ın hududu / sınırları” ifadesi, orada verilen sayıların sabitliğini değil, onların (üçte bir, dörtte bir gibi) metodolojik olarak hesaplamalarda baz alınmalarının gerekliliğini ve paylaşım tablosu ne olursa olsun, bu ölçülerin değişmezliğini vurgulamaya yöneliktir.

    Allah’ın hesabı iyi bilmediğini söyleyenlerin Allah’ı, peygamberi ve Kur’an’ı tanımadıkları, inanmadıkları ve bilmediklerinin göstergesidir. “Cennet adam istediği gibi cehennem de adam ister.”

    Kur’an’ın miras paylaşımı konusunda ortaya koyduğu formülü, hiçbir eksi-artıya izin vermez bir vizyona sahip değildir. Bunu böyle düşünmek, “Allah’ın gücü her şeye yeter,öyleyse, iki kere ikiyi beş olacak şekilde bir hesaba bağlasın; erkeği kadın, kadını erkek yapsın...” gibi hezeyanlarla paralel fikir beyan etmek anlamına gelir.

    Hiçbir beşerî güç, Allah’ın miras paylaşımı konusunda bir formül olarak ortaya koyduğu hesap tablosundan daha âdil, daha sağlam, daha geçerli, daha merhametli bir tabloyu ortaya çıkartamaz.

    Hiçbir artı-eksiye mahal bırakmadan, bütün miras paylaşımlarını tek-değişmez hesap tablosuyla gerçekleştirmek, imkân haricindedir. Hiçbir insan şimdiye kadar böyle bir formül bulamamış ve bundan sonra da bulamayacaktır.

    Kur’an -deyim yerindeyse- temel yasalar, temel prensipler kitabıdır. Detayları, elçisine ve insanın aklına havale etmiştir. Namazın vakitlerini, kılınış şeklini Hz. Peygamber (a.s.m)’den öğreniyoruz. Büyük alimler, orada bulamadıklarını da içtihat yaparak meseleleri ortaya koymaya çalışmışlardır. Dünya ve ahiret hayatının bütün yönlerini ders veren Kur’an’ın her türlü detaya yer vermesi düşünülebilir mi? Milyonlarca eserde yazılan, tefsir, fıkıh, hadis, kelam, tasavvuf gibi disiplinlerin hepsinin kaynağı olan Kur’an’ın veciz ifadesi/çok az sözle çok geniş manaları ifade eden üslubu olmazsa, binlerce Kur’an’ın olması gerekirdi.

    Miras konusu da bu prensibin dışında değildir. Onu da Kur’an’da temel prensipleriyle yer aldığını görmekteyiz.

    Kur’an, miras hukukunu ortaya koyarken, ölüye yakınlık sırasına göre belli paylara sahip olanları tespit etmiş, bu payları tespit ederken, onları temel paylaşım hesapları çerçevesinde formüle etmiştir.

    Pay ve paydaların her zaman birbirine denk olmayacağını en iyi bilen elbette Allah’tır. Bu sebepledir ki, avliye ve reddiye meselelerinde olduğu gibi, pay ve paydaların eşit olmadığı yerlerde Kur’an’ın temel formülleri esas kabul edilir. Bu esastan çıkarılan hükme göre işlem yapılarak uygulanır. Bu durum, matematiksel olarak bir kesrin genişletilmesi veya sadeleştirilmesi işlemine denk düştüğü için, kesrin değeri, yani ayetteki ana formül değişmemiş olur.

    Avl ve raddiye meselesi -bilindiği üzere- bir faraiz meselesidir. Mirasın pay sahiplerine düzgün bir şekilde bölüşememesinden kaynaklanan hususlardır. Bu bir hata değil, ince bir matematik hesaptır. Bunlar, doğrudan Kur’an’da olmamakla beraber, yine de kitap-sünnet çerçevesinde yapılan hesaplarla ilgilidir ve varlığı Allah’ın kitabına da ters düşmez.

    Söz gelimi, sizin üç elmanız olsa ve bunları dört kişiye bölmek zorunda kalsanız, “Allah neden bu üç elmayı her birimize/dördümüze de birer tane düşecek şekilde bir sistem kurmamıştır?” diyebilir misiniz?

    Her şeyin varlığı kendi konumunda güzeldir. Matematik hesapların tekdüze bir sisteme oturtamaya çalışmak, kâinatın başka bir nizamda yeniden düzenlenmesini istemek gibi, hoş olmayan bir tavırdır.

    Bununla beraber, Nisa suresinin 11-12. ayetlerinde mirasla ilgili payların değişik versiyonları verilmiştir. Bunlar konuyla ilgili hesaplamaların temel unsurlarıdır. Bu sabit olmayan -ve zaten olması matematik açısından mümkün olmayan- bu oranlarla ilgili hükümler verildikten sonra surenin 13. ayette "...İşte bütün bu hükümler, Allah'ın koyduğu hükümler ve çizdiği sınırlardır..." denilerek, verilen sayıların, hesaplamanın temel oranları olduğunu, bu oranlar baz alınarak hesapların yapılacağına işaret etmek üzere, anlaşılması gereken konu "hudud/sınır" ifadesiyle açıklanmıştır. Ayette geçen “hudud” sınır anlamındadır. Bu kelime Türkçeye aynı anlamıyla geçmiştir. Nitekim, “Falanca köyün hududu”, onun sınırları anlamında kullanılmaktadır. Bu kelime tapu-kadastroda sıkça kullanılır. Birilerinin aklı bunu almıyorsa, İslam’ın bunda ne suçu vardır.

    Biliyoruz ki, aklımız kâinata mühendis olarak yaratılmamıştır.

    a. AVL MESELESi (Avliyye)

    Miras meselelerinde, mirasçılardan muayyen pay sahiplerinin payları toplamının meselenin ortak paydasını aşması haline avliyye denildiğini biliyoruz(1).

    Ashabı kiramın ekseriyeti ve dört mezhep imamları ile Zeydiyye mezhebi avliyyeyi kabul etmişlerdir. Zira muayyen payları nas ile tayin ve tespit edilmiş mirasçılar arasında ayırım yapmak mümkün değildir. Hz. Peygamber (asm) "Muayyen payları pay sahiplerine veriniz." buyurmuştur (2).

    Hz. Ömer (ra)'in hîlafeti sırasında ilk defa farz sahiplerinin paylarının meselenin ortak faydasını aştığı bir miras hadisesiyle karşılaşılmıştır. Hz. Ömer (ra) ashab ile istişare etmiş ve Abbas b. Abdülmuttalib'in avl yolunu teklif etmesi üzerine bu usulü benimseyerek farz sahiplerinin payları toplamını meselenin mahreci kabul ederek, meselenin halledilmesini uygun bulmuş ve Hz. Ömer (ra) hayatta olduğu sırada kendisine bu hususta bir itiraz vaki olmamıştır. Dolayısıyla avliyye konusunda icma vaki olmuştur(3).

    Farz sahiplerinin payları toplamı meselenin ortak paydasını aşınca, terekeyi meselenin mahrecine göre değil paylar toplamına göre taksim etmek gerektiğini biliyoruz.

    Örnek:

    3 4 4 2 2 15avl,

    Koca ¼ kız

    2/ kız

    3 ana 1/6 baba 1/6K 12

    Bu bir avliyye meselesidir. Farz sahiplerinin payları toplamı meselenin ortak paydası olan 12 yi aşmış 15 olmuştur. Artık tereke 12 sehime ayrılmayacak, 15 sehime ayrılacaktır. Mesela terekenin 1/4 hissesini almak durumunda bulunan koca normal olarak 1/4 hisseye eşit olan 3/12 hisse alacakken artık 3/15 hisse almak durumunda kalmıştır. Tabi bu da 1/4 hisseden daha az olan bir orandır. Diğer pay sahipleri de paylarının büyüklüğü oranında daha az pay almışlardır (4).

    b. RED MESELESi (Reddiyye)

    Ölenin asabe sınıfından hiç mirasçısının bulunmaması, sadece muayyen pay sahibi mirasçılarının bulunması durumunda, bazen farz sahipleri paylarını aldıktan sonra terekeden bir miktar daha artabilir. Bu durumda artan miktarın kimlere ve nereye verileceği hususunda ihtilaf edilmiştir.

    Ebu Hanife ve Ahmed b. Hanbel'e göre farz sahipleri paylarını aldıktan sonra artan miktarı alacak bir asabe bulunmuyorsa, bu durumda terekeden artan gene farz sahiplerine payları oranında iade edilir.

    Örnek:

    6 5 5 4 4 24

    3x2 _____5x2______ 2x2 2x2 12x2

    __________________________________________________ ____________

    koca kız kız ana baba 12

    1/4 ______K_______ 1/6 1/6

    Görüldüğü üzere daima pay sahibi olan koca ile ana babaya öncelik verilerek onlara hisseleri tam verilmiştir. Artan miktarda bazen asabe olabilen kızlara verilmiştir. Tabi bu durumda avl bahis konusu olmamış, fakat kızların hissesi avliyye meselesinden daha da aşağıya düşmüştür.

    "Akrabalık yönünden yakınlıkları olanlar Allah'ın hükmüne göre mirasta birbirlerine daha yakındır." (Enfal, 8/75)

    buyurulmuş olması, terekeden artana sahip olmada yakın akrabaların beytü'l malden daha haklı olduklarını açıklar.

    Farz sahiplerinden artanın gene farz sahiplerine verilmesi fikrinde olan ashab arasında Hz. Ömer (ra), İbn Mes'ud ve İbn Abbas'ın bulundukları zikredilir. Bunlara göre red sadece ölene kan bağıyla hısım olan farz sahiplerine yapılır. Karı ve kocanın redden istifade edemeyecekleri kanaatindedirler. Çünkü az önce sözünü etliğimiz yakın akrabaların mirasçılıkda daha haklı olduğunu ifade eden ayetten bu hükmü çıkarmışlardır.(5) Karı ve kocanın birbirlerine mirasçılıkları nikah akdi sebebiyledir. Akit bozulunca birbirlerine mirasçılıkları söz konusu olamayacağına göre, karı ve kocayı kan hısımı olan mirasçılarla bir tutmamak gerekir. Hasanü'l-Basrî, İbn Şirin, Kadı Şüreyh, Âtâ, Mücahid, Sevrî, Ebu Hanife ve Ahmed b. Hanbel de bu içtihadı benimsemişlerdir(6).

    Red örnekleri:

    Örnek:

    1 3 1 5
    ___________________________________________

    ana kız, oğul kızı 6/

    1/6 1/2 1/6 /

    Bu meselede ortak payda 6 olduğu halde farz sahiplerinin payları toplamı 5 olmuştur. Bu durumda artan bir hisse asabe olarak kimse bulunmadığı için gene pay sahiplerine payları oranında iade edilmelidir. İade işlemi için takip edilecek usul, terekeyi altı paya değil 5 paya bölmektir. Diğer bir deyişle artık ortak payda dikkate alınmayacaktır. Paylar toplamı esas alınacaktır. Böylece meselemizde ana 1/6 hisse değil 1/5 hisse alacaktır ki bu, ananın normal hissesi olan 1/6 hisseden büyüktür. Ölenin kızı 3/6 hisse yerine 3/5 hisse, oğul kızı da 1/6 hisse yerine 1/5 hisse alacaktır ki bu onların normal paylarından büyüktür.

    Örnek:

    2 2 - 1 5
    __________________________________________________ _____

    öz kız kar. Öz kız kar b. Kız kar a. Kar. 6

    _______ 2/3________ S 1/6

    1 1 1 3
    ________________________

    ana a.kar a. kar 6

    1/6 ___1/3____
    _____________________________________

    Bu örneklerde artan miktar alacak asabe bulunmadığından meselenin ortak paydası artık dikkate alınmamıştır. Paylar toplamı meselenin mahreci imiş gibi kabul edilmiş, tereke paylar toplamına göre bölünmüştür.

    Eğer red meselesinde karı veya koca bulunursa bunlar redden istifade edemezler. Mirasçılar arasında karı veya koca bulunan red meselesi iki kademede çözülür. Birinci kademede her bir mirasçının payı tespit edilir.

    Örnek:

    3 4 12 19red
    __________________________

    karı ana kız 24

    1/8 1/6 ½

    Bu kademede her mirasçının meselenin mahrecine göre ne miktar pay alacağı belli olmuştur. Bundan sonra ikinci kademe işleme geçilir. Meselemize göre ifade edecek olursak karının alacağı 1/8 hisse mahfuz tutularak kalan 7 hisse ana ile kıza payları nisbetinde taksim edilir. Şöyle ki:

    7 21

    4 → 7 1x7 3x7 32

    1x4 4 12 8x4

    _______________________________

    karı 1/8 ana kız 8

    Bu ikinci kademede karının sekizde bir hissesi karıya tahsis edilmiştir. Meselede karının alacağı oran esas alındığından meselenin ortak paydası da 8 olarak kabul edilmiştir. Karının aldığı bir hisseden sonra kalan 7 hisse ana ve kızın bulunduğu tarafa intikal ettirilmiştir. Birinci kademede ananın hissesi 4, kızın hissesi 12 olarak tesbit edilmiş okluğundan ana ve kızın hisseleri aynen korunmuş fakat rakamlar gereksiz olarak büyütülmesi için kendi aralarında sadeleştirilmiştir. Böylece kızın hissesi 3 ananın hissesi 1 olmuştur. Ana ve kız tarafına aktarılan 7 hisse ana ve kıza kesirsiz olarak bölünemediği için her birinin hissesi 7 ile çarpılmıştır. l/8 hisseden artan 7 hisse bir ve üçle yani toplam olarak 4 ile çarpıldığı için karının hissesi olan sekizde bir hisse de 4 ile çarpılmış, böylece oranların değişmemesi sağlanmıştır. Tabi meselenin ortak paydası olan 8 de 4 ile çarpılmış ve mesele 32 ye yükselmiştir. Karının hissesi 4/32 yani 1/8 olarak kalırken ana ve kız redden istifadeyle normal paylarından daha çok pay almışlardır.

    Diğer örnekler:

    3 2 22 9 red.
    _____________________________________

    karı ana a.kar . a.kar. 12

    1/4 1/6 ____1/3____

    → 3

    1 1 1 1 4
    __________________________

    karı ana a.kar. a.kar 4

    1/4

    Bu işlemde karıdan artan 3 hisse ana ile iki anabir kardeşe kesirsiz paylaştırılabildiğinden meselenin genişletilmesine gerek kalmamıştır.

    Örnek:

    3 6 2 11 red

    Koca Kız Oğul kızı 12

    ¼ ½ 1/6

    4 →3 9 3 16

    1x4 3x3 1x3 4x4

    Koca Kız oğul kızı 4

    ¼

    Bu meselede kocadan anan 3 hisse kızın 3 hissesi ile oğul kızının l hissesine kesirsiz bölünememiş, artan 3, her bir hisse ile çarpılmıştır. Tabi kocanın bir hissesi de artan 3 ün çarpıldığı toplam sayı olan 4 ile çarpılmış ve mesele 4 den 16 ya yükselmiştir.

    Örnek:

    3 4 12 2 2 23 red

    Karı ana kız oğul kızı oğul kızı 24

    1/8 1/6 1/2 ______1/6______

    10→7 14 42 7 7 80

    1x10 2x7 6x7 1x7 1x7 8x10
    _______________________________________

    karı ana kız oğul kız oğul kız 8

    1/8

    Dipnot:

    (1) s.102.

    (2) Buhari, Feraiz, 5,7.9,15; Müslim, Feraiz, 2,3; Tirmizi, Feraiz. 8; Darimi. Feraiz, 28.

    (3) Cessas, II. 90-91; İbn Rüşd. II, 318; bilmen. V, 337; Kişki, s. 174.

    Hz. Ömer (ra)'in vefatından sonra İbn Abbas avl yoluyla meselenin çözülmesinin hatalı olduğu fikrini savunmuştur. İbn Abbas'a göre avliyye meselesinde daima farz sahibi olana öncelik verilmeli, noksan kalan kısım her zaman pay sahibi olmayan bazen biğayrihi asabe olabilen kadınlara tahsis edilmelidir. Böylece avlden kaçınılmış, mesele denk olarak yani adile olarak çözülmüş olur. (İbn Rüşd II. 318; Bilmen, V, 337; Kişki, s. 175). İmamiyye mezhebi ile ehli sünnetten Zahiriyye mezhebi İbn Abbas'ın görüşü paralelinde hiç bir zaman asabe olmayan pay sahiplerine öncelik vererek avli kabul etmemelerdir. (Tusi, IX, 247; Küleyni, VII, 79; Ibn Hazm, IX, 262-267; Mağniyye, VI.216).

    (4) Aynı mesele İmamiyye ve Zahiriyyeye göre şu şekilde çözümlenir.

    (5) Hz. Osman (ra)'a göre redden karı ve koca da istifade ederler. Zira karı ve koca diğer farz sahipleri gibi farz sahipleridirler. Avliyyede hisseleri eksildiğine göre red meselesinde de hisseleri artmalıdır. Zira külfet nimet karşılığındır (Kişki, s. 181)

    (6) İbn Rüşd, II, 322; Ibn Kudame.VII, 46-47; Kişki, s. 180-183 Sahabeden Zeyd b. Sabit'e göre farz, sahiplerinden artan tekrar farz sahiplerine iade edilmez. Artan miktar beytülmale intikal eder. Eğer farz sahiplerine iadede bulunulursa şeran kendilerine tayin edilmiş olan paylarından fazlası verilmiş olur. imam Malik, Evzai, Şafii ve Davud'üz Zahiri Zeyd b. Sabit'in içtihadını benimsemişlerdir. Hunlara göre farz sahipleri paylarını aldıktan sonra terekeden artan kısım hazineye intikal eder. Müteahhir maliki ve şafıi fukahası beytülmalin intizamı bozulduğu takdirde red sebebiyle artanın farz sahiplerine iade edilmesinin daha evla olduğu görüşünü benimsemişlerdir. (Şafii.IV, 76; İbn Kudame, VII ,47; Şirbini, II,7; Kişki, s.183). İmamiyye prensip olarak asabeyi kabul etmediklerinden, pek çok meselede farz sahiplerine redde bulunurlar.

    (Prof. Dr. Hamza AKTAN, Mukayeseli İSLAM HUKUKU)


    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet





  2. 26.Nisan.2013, 00:59
    13
    Devamlı Üye
    reklam


    Alıntı
    C- Matematiğin bilinmemesinden doğan çelişkiler:


    Kur’an’da Nisa suresi 11 ve 12. ayetlerinde miras paylaşımına dair verilen oranlara göre hesap yapıldığında matematik hatası olduğu görülür. Oranlar hatalıdır ve hesap tutmaz.
    Oran hatalarını giderebilmek için avliye ve reddiye yöntemine başvurulur.
    İlköğretim seviyesindeki bir oran hesabında hata yapılmış olması, Kur’an’ın insan ürünü olduğunun en önemli kanıtıdır.


    DETAYLI CEVAP



    SORU : Miras paylaşımında eksik veya fazla çıkması: Avl (avliye) ve reddiyye konularını ızah eder misiniz?



    SORU DETAYI : Nisa, 4/11,12,176 ayetlerine göre miras; bir adam öldü ve geride üç kız evlat, bir ana, bir baba ve eşini bıraktı. Üç kız evlata mirasın 2/3 ü, ana ve babanın her birine 1/6, karısına 1/8 kalacaktır. (2/3)+(1/6)+(1/6)+(1/8 )= 27/24 = 1,125 bulunur! (1,0 olması gerekirdi!..) Bir adam ölür ve geride anası, karısı, ve iki kızkardeş kalır. Anaya mırasın 1/3 ü, karısına mirasın 1/4 ü, iki kızkardeşe de toplam 2/3 ü kalacaktır: (1/3)+(1/4)+(2/3)= 15/12= 1,25!.. Neden 0,25 fazla çıkıyor. İnkarcılara karşı ne denmelidir?




    CEVAP : Değerli kardeşimiz;

    İnkârcıya göre miras âyetlerinde belirtilen paylar hesapsız belirtilmiştir, bu yüzden uygulamada miras paylardan az olabiliyor ve bir kısım (sona kalan) mirasçılar pay alamıyor; bunu da Allah yapmayacağına göre...

    Bu Amerika'yı yeniden keşfettiğini zanneden bilgisiz inkârcıya hemen bildireyim ki, ortaya koyduğu mesele İslâm'ın ilk devrinden beri bilinmektedir; maksat anlaşılmış, çözüm oluşturulmuş, buna göre uygulama yapılmış ve hiçbir mirasçı mahrûm bırakılmamıştır. "Payların mirastan fazla geldiği" ifade ve düşüncesi bilgisiz inkârcıya aittir, doğrusu ise payların, mirastan değil, hesap gereği olarak paydalar eşitlenince paydadan fazla olabildiğidir. Böyle bir "mirasçılar tablosu" karşımıza çıktığında çözüm, paylar toplamının payda olarak alınmasından ibarettir, çok eski zamanlardan beri bilinen bu hesaplama usûlüne "avl" denmektedir.

    Verilen birinci örneğe göre uygulama şöyle olacaktır: Paylar toplamı 27 olduğuna göre payda da 27'ye çıkarılacak, miras 24'e değil, 27'ye bölünecek ve her bir mirasçı, Kur'ân'da belirtilen payını, 27'de 16, 4, 4, 3 olarak (bu oranlarda) alacaktır.

    Bazen de payda, paylar toplamından fazla olabilir, bu duruma "reddiyye" denir, çözümü de artan payın, karı ve koca dışındaki mirasçılara yine âyetlerde bildirilen oranlarda paylaştırılması şeklindedir. Bu çözümler kısmen hadîslere, kısmen de ictihada dayanmaktadır. İslâm'ın kaynağı da yalnızca Kur'ân değil, aynı zamanda -ona aykırı olmayan, onun maksadını ve delâletini esas alan- sünnet ve ictihaddır. (Prof. Dr. Hayrettin Karaman)

    Bu konuda birkaç noktayı da belirtmekte yarar vardır:

    Bu meseleyi bahane ederek zihinleri bulandırmaya çalışanlar belli dinsiz mahfillerdir. “Bir delinin bir göle attığı bir taşı yüz akıllı çıkaramaz.” şeklinde bir söz vardır. Meslekleri tahrip olan bu insanların işi kolaydır. Ancak, tahribatı tamir etmekle uğraşan inanan insanların işi gerçekten zordur.

    Doksan dokuz kapısı açık olan bir sarayın -anahtarını bulamadığımız- bir tek kapısının kapalı olması, o sarayın boş bir yer olduğunu göstermez. İman sarayının varlığını ispat eden ve onun kapılarını açan binlerce delil anahtarı vardır. Bizim elimize henüz geçmeyen bir tek delil yetersizliğinden ötürü, İslam ve iman sarayının içi hakikatlerden boş bir şey olduğunu söylemek, akıl, mantık, iz’an ve insaftan mahrum kalmanın bir göstergesidir.

    Miras hukukundaki avl ve reddiye meselelerinin, Kur’an’daki hesaplama metoduna hiçbir aykırı tarafı yoktur. Kur’an’da -deyim yerindeyse- mirasın paylaşımı konusunda gereken formüller verilmiş, hesabın nasıl ve hangi ölçüler kullanılarak yapılacağı hususu gösterilmiştir. Yoksa, verilen bu sayıların dışında bir artma veya eksiltmeye gidilemeyeceğine dair bir ifadeye yer verilmemiştir. Söz konusu ayette zikredilen “Allah’ın hududu / sınırları” ifadesi, orada verilen sayıların sabitliğini değil, onların (üçte bir, dörtte bir gibi) metodolojik olarak hesaplamalarda baz alınmalarının gerekliliğini ve paylaşım tablosu ne olursa olsun, bu ölçülerin değişmezliğini vurgulamaya yöneliktir.

    Allah’ın hesabı iyi bilmediğini söyleyenlerin Allah’ı, peygamberi ve Kur’an’ı tanımadıkları, inanmadıkları ve bilmediklerinin göstergesidir. “Cennet adam istediği gibi cehennem de adam ister.”

    Kur’an’ın miras paylaşımı konusunda ortaya koyduğu formülü, hiçbir eksi-artıya izin vermez bir vizyona sahip değildir. Bunu böyle düşünmek, “Allah’ın gücü her şeye yeter,öyleyse, iki kere ikiyi beş olacak şekilde bir hesaba bağlasın; erkeği kadın, kadını erkek yapsın...” gibi hezeyanlarla paralel fikir beyan etmek anlamına gelir.

    Hiçbir beşerî güç, Allah’ın miras paylaşımı konusunda bir formül olarak ortaya koyduğu hesap tablosundan daha âdil, daha sağlam, daha geçerli, daha merhametli bir tabloyu ortaya çıkartamaz.

    Hiçbir artı-eksiye mahal bırakmadan, bütün miras paylaşımlarını tek-değişmez hesap tablosuyla gerçekleştirmek, imkân haricindedir. Hiçbir insan şimdiye kadar böyle bir formül bulamamış ve bundan sonra da bulamayacaktır.

    Kur’an -deyim yerindeyse- temel yasalar, temel prensipler kitabıdır. Detayları, elçisine ve insanın aklına havale etmiştir. Namazın vakitlerini, kılınış şeklini Hz. Peygamber (a.s.m)’den öğreniyoruz. Büyük alimler, orada bulamadıklarını da içtihat yaparak meseleleri ortaya koymaya çalışmışlardır. Dünya ve ahiret hayatının bütün yönlerini ders veren Kur’an’ın her türlü detaya yer vermesi düşünülebilir mi? Milyonlarca eserde yazılan, tefsir, fıkıh, hadis, kelam, tasavvuf gibi disiplinlerin hepsinin kaynağı olan Kur’an’ın veciz ifadesi/çok az sözle çok geniş manaları ifade eden üslubu olmazsa, binlerce Kur’an’ın olması gerekirdi.

    Miras konusu da bu prensibin dışında değildir. Onu da Kur’an’da temel prensipleriyle yer aldığını görmekteyiz.

    Kur’an, miras hukukunu ortaya koyarken, ölüye yakınlık sırasına göre belli paylara sahip olanları tespit etmiş, bu payları tespit ederken, onları temel paylaşım hesapları çerçevesinde formüle etmiştir.

    Pay ve paydaların her zaman birbirine denk olmayacağını en iyi bilen elbette Allah’tır. Bu sebepledir ki, avliye ve reddiye meselelerinde olduğu gibi, pay ve paydaların eşit olmadığı yerlerde Kur’an’ın temel formülleri esas kabul edilir. Bu esastan çıkarılan hükme göre işlem yapılarak uygulanır. Bu durum, matematiksel olarak bir kesrin genişletilmesi veya sadeleştirilmesi işlemine denk düştüğü için, kesrin değeri, yani ayetteki ana formül değişmemiş olur.

    Avl ve raddiye meselesi -bilindiği üzere- bir faraiz meselesidir. Mirasın pay sahiplerine düzgün bir şekilde bölüşememesinden kaynaklanan hususlardır. Bu bir hata değil, ince bir matematik hesaptır. Bunlar, doğrudan Kur’an’da olmamakla beraber, yine de kitap-sünnet çerçevesinde yapılan hesaplarla ilgilidir ve varlığı Allah’ın kitabına da ters düşmez.

    Söz gelimi, sizin üç elmanız olsa ve bunları dört kişiye bölmek zorunda kalsanız, “Allah neden bu üç elmayı her birimize/dördümüze de birer tane düşecek şekilde bir sistem kurmamıştır?” diyebilir misiniz?

    Her şeyin varlığı kendi konumunda güzeldir. Matematik hesapların tekdüze bir sisteme oturtamaya çalışmak, kâinatın başka bir nizamda yeniden düzenlenmesini istemek gibi, hoş olmayan bir tavırdır.

    Bununla beraber, Nisa suresinin 11-12. ayetlerinde mirasla ilgili payların değişik versiyonları verilmiştir. Bunlar konuyla ilgili hesaplamaların temel unsurlarıdır. Bu sabit olmayan -ve zaten olması matematik açısından mümkün olmayan- bu oranlarla ilgili hükümler verildikten sonra surenin 13. ayette "...İşte bütün bu hükümler, Allah'ın koyduğu hükümler ve çizdiği sınırlardır..." denilerek, verilen sayıların, hesaplamanın temel oranları olduğunu, bu oranlar baz alınarak hesapların yapılacağına işaret etmek üzere, anlaşılması gereken konu "hudud/sınır" ifadesiyle açıklanmıştır. Ayette geçen “hudud” sınır anlamındadır. Bu kelime Türkçeye aynı anlamıyla geçmiştir. Nitekim, “Falanca köyün hududu”, onun sınırları anlamında kullanılmaktadır. Bu kelime tapu-kadastroda sıkça kullanılır. Birilerinin aklı bunu almıyorsa, İslam’ın bunda ne suçu vardır.

    Biliyoruz ki, aklımız kâinata mühendis olarak yaratılmamıştır.

    a. AVL MESELESi (Avliyye)

    Miras meselelerinde, mirasçılardan muayyen pay sahiplerinin payları toplamının meselenin ortak paydasını aşması haline avliyye denildiğini biliyoruz(1).

    Ashabı kiramın ekseriyeti ve dört mezhep imamları ile Zeydiyye mezhebi avliyyeyi kabul etmişlerdir. Zira muayyen payları nas ile tayin ve tespit edilmiş mirasçılar arasında ayırım yapmak mümkün değildir. Hz. Peygamber (asm) "Muayyen payları pay sahiplerine veriniz." buyurmuştur (2).

    Hz. Ömer (ra)'in hîlafeti sırasında ilk defa farz sahiplerinin paylarının meselenin ortak faydasını aştığı bir miras hadisesiyle karşılaşılmıştır. Hz. Ömer (ra) ashab ile istişare etmiş ve Abbas b. Abdülmuttalib'in avl yolunu teklif etmesi üzerine bu usulü benimseyerek farz sahiplerinin payları toplamını meselenin mahreci kabul ederek, meselenin halledilmesini uygun bulmuş ve Hz. Ömer (ra) hayatta olduğu sırada kendisine bu hususta bir itiraz vaki olmamıştır. Dolayısıyla avliyye konusunda icma vaki olmuştur(3).

    Farz sahiplerinin payları toplamı meselenin ortak paydasını aşınca, terekeyi meselenin mahrecine göre değil paylar toplamına göre taksim etmek gerektiğini biliyoruz.

    Örnek:

    3 4 4 2 2 15avl,

    Koca ¼ kız

    2/ kız

    3 ana 1/6 baba 1/6K 12

    Bu bir avliyye meselesidir. Farz sahiplerinin payları toplamı meselenin ortak paydası olan 12 yi aşmış 15 olmuştur. Artık tereke 12 sehime ayrılmayacak, 15 sehime ayrılacaktır. Mesela terekenin 1/4 hissesini almak durumunda bulunan koca normal olarak 1/4 hisseye eşit olan 3/12 hisse alacakken artık 3/15 hisse almak durumunda kalmıştır. Tabi bu da 1/4 hisseden daha az olan bir orandır. Diğer pay sahipleri de paylarının büyüklüğü oranında daha az pay almışlardır (4).

    b. RED MESELESi (Reddiyye)

    Ölenin asabe sınıfından hiç mirasçısının bulunmaması, sadece muayyen pay sahibi mirasçılarının bulunması durumunda, bazen farz sahipleri paylarını aldıktan sonra terekeden bir miktar daha artabilir. Bu durumda artan miktarın kimlere ve nereye verileceği hususunda ihtilaf edilmiştir.

    Ebu Hanife ve Ahmed b. Hanbel'e göre farz sahipleri paylarını aldıktan sonra artan miktarı alacak bir asabe bulunmuyorsa, bu durumda terekeden artan gene farz sahiplerine payları oranında iade edilir.

    Örnek:

    6 5 5 4 4 24

    3x2 _____5x2______ 2x2 2x2 12x2

    __________________________________________________ ____________

    koca kız kız ana baba 12

    1/4 ______K_______ 1/6 1/6

    Görüldüğü üzere daima pay sahibi olan koca ile ana babaya öncelik verilerek onlara hisseleri tam verilmiştir. Artan miktarda bazen asabe olabilen kızlara verilmiştir. Tabi bu durumda avl bahis konusu olmamış, fakat kızların hissesi avliyye meselesinden daha da aşağıya düşmüştür.

    "Akrabalık yönünden yakınlıkları olanlar Allah'ın hükmüne göre mirasta birbirlerine daha yakındır." (Enfal, 8/75)

    buyurulmuş olması, terekeden artana sahip olmada yakın akrabaların beytü'l malden daha haklı olduklarını açıklar.

    Farz sahiplerinden artanın gene farz sahiplerine verilmesi fikrinde olan ashab arasında Hz. Ömer (ra), İbn Mes'ud ve İbn Abbas'ın bulundukları zikredilir. Bunlara göre red sadece ölene kan bağıyla hısım olan farz sahiplerine yapılır. Karı ve kocanın redden istifade edemeyecekleri kanaatindedirler. Çünkü az önce sözünü etliğimiz yakın akrabaların mirasçılıkda daha haklı olduğunu ifade eden ayetten bu hükmü çıkarmışlardır.(5) Karı ve kocanın birbirlerine mirasçılıkları nikah akdi sebebiyledir. Akit bozulunca birbirlerine mirasçılıkları söz konusu olamayacağına göre, karı ve kocayı kan hısımı olan mirasçılarla bir tutmamak gerekir. Hasanü'l-Basrî, İbn Şirin, Kadı Şüreyh, Âtâ, Mücahid, Sevrî, Ebu Hanife ve Ahmed b. Hanbel de bu içtihadı benimsemişlerdir(6).

    Red örnekleri:

    Örnek:

    1 3 1 5
    ___________________________________________

    ana kız, oğul kızı 6/

    1/6 1/2 1/6 /

    Bu meselede ortak payda 6 olduğu halde farz sahiplerinin payları toplamı 5 olmuştur. Bu durumda artan bir hisse asabe olarak kimse bulunmadığı için gene pay sahiplerine payları oranında iade edilmelidir. İade işlemi için takip edilecek usul, terekeyi altı paya değil 5 paya bölmektir. Diğer bir deyişle artık ortak payda dikkate alınmayacaktır. Paylar toplamı esas alınacaktır. Böylece meselemizde ana 1/6 hisse değil 1/5 hisse alacaktır ki bu, ananın normal hissesi olan 1/6 hisseden büyüktür. Ölenin kızı 3/6 hisse yerine 3/5 hisse, oğul kızı da 1/6 hisse yerine 1/5 hisse alacaktır ki bu onların normal paylarından büyüktür.

    Örnek:

    2 2 - 1 5
    __________________________________________________ _____

    öz kız kar. Öz kız kar b. Kız kar a. Kar. 6

    _______ 2/3________ S 1/6

    1 1 1 3
    ________________________

    ana a.kar a. kar 6

    1/6 ___1/3____
    _____________________________________

    Bu örneklerde artan miktar alacak asabe bulunmadığından meselenin ortak paydası artık dikkate alınmamıştır. Paylar toplamı meselenin mahreci imiş gibi kabul edilmiş, tereke paylar toplamına göre bölünmüştür.

    Eğer red meselesinde karı veya koca bulunursa bunlar redden istifade edemezler. Mirasçılar arasında karı veya koca bulunan red meselesi iki kademede çözülür. Birinci kademede her bir mirasçının payı tespit edilir.

    Örnek:

    3 4 12 19red
    __________________________

    karı ana kız 24

    1/8 1/6 ½

    Bu kademede her mirasçının meselenin mahrecine göre ne miktar pay alacağı belli olmuştur. Bundan sonra ikinci kademe işleme geçilir. Meselemize göre ifade edecek olursak karının alacağı 1/8 hisse mahfuz tutularak kalan 7 hisse ana ile kıza payları nisbetinde taksim edilir. Şöyle ki:

    7 21

    4 → 7 1x7 3x7 32

    1x4 4 12 8x4

    _______________________________

    karı 1/8 ana kız 8

    Bu ikinci kademede karının sekizde bir hissesi karıya tahsis edilmiştir. Meselede karının alacağı oran esas alındığından meselenin ortak paydası da 8 olarak kabul edilmiştir. Karının aldığı bir hisseden sonra kalan 7 hisse ana ve kızın bulunduğu tarafa intikal ettirilmiştir. Birinci kademede ananın hissesi 4, kızın hissesi 12 olarak tesbit edilmiş okluğundan ana ve kızın hisseleri aynen korunmuş fakat rakamlar gereksiz olarak büyütülmesi için kendi aralarında sadeleştirilmiştir. Böylece kızın hissesi 3 ananın hissesi 1 olmuştur. Ana ve kız tarafına aktarılan 7 hisse ana ve kıza kesirsiz olarak bölünemediği için her birinin hissesi 7 ile çarpılmıştır. l/8 hisseden artan 7 hisse bir ve üçle yani toplam olarak 4 ile çarpıldığı için karının hissesi olan sekizde bir hisse de 4 ile çarpılmış, böylece oranların değişmemesi sağlanmıştır. Tabi meselenin ortak paydası olan 8 de 4 ile çarpılmış ve mesele 32 ye yükselmiştir. Karının hissesi 4/32 yani 1/8 olarak kalırken ana ve kız redden istifadeyle normal paylarından daha çok pay almışlardır.

    Diğer örnekler:

    3 2 22 9 red.
    _____________________________________

    karı ana a.kar . a.kar. 12

    1/4 1/6 ____1/3____

    → 3

    1 1 1 1 4
    __________________________

    karı ana a.kar. a.kar 4

    1/4

    Bu işlemde karıdan artan 3 hisse ana ile iki anabir kardeşe kesirsiz paylaştırılabildiğinden meselenin genişletilmesine gerek kalmamıştır.

    Örnek:

    3 6 2 11 red

    Koca Kız Oğul kızı 12

    ¼ ½ 1/6

    4 →3 9 3 16

    1x4 3x3 1x3 4x4

    Koca Kız oğul kızı 4

    ¼

    Bu meselede kocadan anan 3 hisse kızın 3 hissesi ile oğul kızının l hissesine kesirsiz bölünememiş, artan 3, her bir hisse ile çarpılmıştır. Tabi kocanın bir hissesi de artan 3 ün çarpıldığı toplam sayı olan 4 ile çarpılmış ve mesele 4 den 16 ya yükselmiştir.

    Örnek:

    3 4 12 2 2 23 red

    Karı ana kız oğul kızı oğul kızı 24

    1/8 1/6 1/2 ______1/6______

    10→7 14 42 7 7 80

    1x10 2x7 6x7 1x7 1x7 8x10
    _______________________________________

    karı ana kız oğul kız oğul kız 8

    1/8

    Dipnot:

    (1) s.102.

    (2) Buhari, Feraiz, 5,7.9,15; Müslim, Feraiz, 2,3; Tirmizi, Feraiz. 8; Darimi. Feraiz, 28.

    (3) Cessas, II. 90-91; İbn Rüşd. II, 318; bilmen. V, 337; Kişki, s. 174.

    Hz. Ömer (ra)'in vefatından sonra İbn Abbas avl yoluyla meselenin çözülmesinin hatalı olduğu fikrini savunmuştur. İbn Abbas'a göre avliyye meselesinde daima farz sahibi olana öncelik verilmeli, noksan kalan kısım her zaman pay sahibi olmayan bazen biğayrihi asabe olabilen kadınlara tahsis edilmelidir. Böylece avlden kaçınılmış, mesele denk olarak yani adile olarak çözülmüş olur. (İbn Rüşd II. 318; Bilmen, V, 337; Kişki, s. 175). İmamiyye mezhebi ile ehli sünnetten Zahiriyye mezhebi İbn Abbas'ın görüşü paralelinde hiç bir zaman asabe olmayan pay sahiplerine öncelik vererek avli kabul etmemelerdir. (Tusi, IX, 247; Küleyni, VII, 79; Ibn Hazm, IX, 262-267; Mağniyye, VI.216).

    (4) Aynı mesele İmamiyye ve Zahiriyyeye göre şu şekilde çözümlenir.

    (5) Hz. Osman (ra)'a göre redden karı ve koca da istifade ederler. Zira karı ve koca diğer farz sahipleri gibi farz sahipleridirler. Avliyyede hisseleri eksildiğine göre red meselesinde de hisseleri artmalıdır. Zira külfet nimet karşılığındır (Kişki, s. 181)

    (6) İbn Rüşd, II, 322; Ibn Kudame.VII, 46-47; Kişki, s. 180-183 Sahabeden Zeyd b. Sabit'e göre farz, sahiplerinden artan tekrar farz sahiplerine iade edilmez. Artan miktar beytülmale intikal eder. Eğer farz sahiplerine iadede bulunulursa şeran kendilerine tayin edilmiş olan paylarından fazlası verilmiş olur. imam Malik, Evzai, Şafii ve Davud'üz Zahiri Zeyd b. Sabit'in içtihadını benimsemişlerdir. Hunlara göre farz sahipleri paylarını aldıktan sonra terekeden artan kısım hazineye intikal eder. Müteahhir maliki ve şafıi fukahası beytülmalin intizamı bozulduğu takdirde red sebebiyle artanın farz sahiplerine iade edilmesinin daha evla olduğu görüşünü benimsemişlerdir. (Şafii.IV, 76; İbn Kudame, VII ,47; Şirbini, II,7; Kişki, s.183). İmamiyye prensip olarak asabeyi kabul etmediklerinden, pek çok meselede farz sahiplerine redde bulunurlar.

    (Prof. Dr. Hamza AKTAN, Mukayeseli İSLAM HUKUKU)


    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet





  3. 26.Nisan.2013, 01:01
    14
    İnanc
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 04.Şubat.2012
    Üye No: 93990
    Mesaj Sayısı: 2,028
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 21
    Bulunduğu yer: Yalan Dünyada Bir Yer.

    Cevap: Atesit arkadaşın bana sorduğu sorular

    reklam


    Alıntı
    D- Doğaüstü inançlardan doğan çelişkiler:


    Kur’an’da bilimsel yasalara ters, doğaüstü, insanüstü mucize iddialarına bolca rastlanır.
    1- İlk insanın çamurdan yaratılması,
    2- Ayın yarılması,
    3- Bedir savaşında melek ordusunun Müslümanlara destek olması,
    4- Kayalıktan deve çıkarılarak Salih peygambere mucize verilmesi,
    5- Firavuna karşı Musa’ya verilen mucizeler, suların kan olması, tüm ilk doğan erkek çocukların ölümü, kurbağa, çekirge istilası ve Kızıldeniz’in yarılması,
    6- Meryem’in cinsel ilişkiye girmeden İsa’yı doğurması,
    7- İsa’nın bebekken konuşması, ölüleri diriltmesi,
    8- Fil vakasında kuşların attıkları taşlarla orduyu helak etmesi,
    9- Süleyman’ın kuşlara, cinlere hükmetmesi, ayakta öldüğünde asasını kurt yiyip de düşene kadar öldüğünün anlaşılmaması,
    10- Nuh tufanında tüm hayvanlardan birer çiftin gemiye toplanması gibi.

    Adı üstünde '' ATEİST '' Kuran-ı kendi isteklerine göre yorumluyorlar .
    Bilim herzaman cevap veremez !! Biliminde cevap veremediği yer vardır !
    Bilimleri herşeye çare buluyorsa herşeye cevap veriyorsa ozaman Bilimleri Ölümede çare bulunda görelim..!



    "Külli nefsin zâikatü'l-mevt", yani "Her nefis ölümü tadacaktır."


  4. 26.Nisan.2013, 01:01
    14
    Devamlı Üye
    reklam


    Alıntı
    D- Doğaüstü inançlardan doğan çelişkiler:


    Kur’an’da bilimsel yasalara ters, doğaüstü, insanüstü mucize iddialarına bolca rastlanır.
    1- İlk insanın çamurdan yaratılması,
    2- Ayın yarılması,
    3- Bedir savaşında melek ordusunun Müslümanlara destek olması,
    4- Kayalıktan deve çıkarılarak Salih peygambere mucize verilmesi,
    5- Firavuna karşı Musa’ya verilen mucizeler, suların kan olması, tüm ilk doğan erkek çocukların ölümü, kurbağa, çekirge istilası ve Kızıldeniz’in yarılması,
    6- Meryem’in cinsel ilişkiye girmeden İsa’yı doğurması,
    7- İsa’nın bebekken konuşması, ölüleri diriltmesi,
    8- Fil vakasında kuşların attıkları taşlarla orduyu helak etmesi,
    9- Süleyman’ın kuşlara, cinlere hükmetmesi, ayakta öldüğünde asasını kurt yiyip de düşene kadar öldüğünün anlaşılmaması,
    10- Nuh tufanında tüm hayvanlardan birer çiftin gemiye toplanması gibi.

    Adı üstünde '' ATEİST '' Kuran-ı kendi isteklerine göre yorumluyorlar .
    Bilim herzaman cevap veremez !! Biliminde cevap veremediği yer vardır !
    Bilimleri herşeye çare buluyorsa herşeye cevap veriyorsa ozaman Bilimleri Ölümede çare bulunda görelim..!



    "Külli nefsin zâikatü'l-mevt", yani "Her nefis ölümü tadacaktır."


  5. 26.Nisan.2013, 01:07
    15
    İnanc
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 04.Şubat.2012
    Üye No: 93990
    Mesaj Sayısı: 2,028
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 21
    Bulunduğu yer: Yalan Dünyada Bir Yer.

    Cevap: Atesit arkadaşın bana sorduğu sorular

    Alıntı
    Bilimin dinden nasıl kötü etkilendiğine dair bir örnekle yazımızı noktalayalım:
    Aşağıdaki fetva, Suudi Arabistanlı meşhur Şeyh Abdul Aziz Bin Baz'a ait.
    Tarih: 1975
    Kaynak: “Dünya’nın Sakin Güneş’in Hareketli Olduğuna ve Gezegenlere Çıkmanın İmkansızlığına Dair Akli ve Hissi Deliller”adlı kitabı


    Fetva:


    Kim dünyanın yuvarlak olduğunu iddia ederse küfür ve delalete düşmüş olur. Çünkü bu iddia hem Allah’ın, hem Kuran’ın, hem Peygamber’in reddidir. Bunu iddia eden kişi tövbeye davet edilir. Ederse ne ala! Aksi takdirde kafir ve dinden dönmüş bir kişi olarak öldürülür ve malı da Müslümanlar’ın hazinesine katılır.


    Eğer ileri sürdükleri gibi Dünya dönüyor olsaydı ülkeler, dağlar, ağaçlar, nehirler, denizler bir kararda kalmazdı. İnsanlar batıdaki ülkelerin doğuya, doğudaki ülkelerin batıya kaydığını görürlerdi. Kıble’nin yeri değişir, insanlar kıbleyi tayin edemezlerdi. Velhasıl bu iddia sayması uzun sürecek birçok nedenden dolayı batıldır



    SORU : Kur'an-ı Kerim'de Dünyanın yuvarlak olduğunun belirtilmesi: Kur'an'da yapılan bilimsel hatalardan birisi de, dünyanın yuvarlak olmadığının ima edilmesi ve güneşin balçık içinde batmasıdır?..



    SORU DETAYI : Kur'an'da yapılan bilimsel hatalardan birisi de, dünyanın yuvarlak olmadığının ima edilmesi ve güneşin balçık içinde batmasıdır. Kehf suresinden ayetlere bakalım: 18/83. Sana Zulkarneyni sorarlar, "Onu size anlatacağım" de. 18/84. Dogrusu biz onu yeryüzüne yerleştirmiş ve her şeyin yolunu ona öğretmiştik. 18/85. O da bir yol tuttu. 18/86. Sonunda güneşin battığı yere ulaşınca onu, kara balçıklı bir suda batıyor gördü. Orada bir millete rastladı. "Zulkarneyn! Onlara azap da edebilirsin, iyi muamelede de bulunabilirsin" dedik. 18/87-88. "Haksızlık yapana azap edeceğiz, sonra Rabbine döndürülür, onu görülmemis bir azaba uğratır; ama inanıp yararlı iş işleyene, mükafat olarak güzel şeyler vardır. Ona buyruğumuzdan kolay olanı söyleriz" dedi. 18/89. Sonra yine bir yol tuttu. 18/90. Sonunda güneşin doğduğu yere ulaşınca, güneşi, kendilerini elbise, bina gibi şeylerle örtmediğimiz bir millet üzerine doğuyor buldu. Görülüyor ki, Kurana göre insan dünya üzerinde yürüyerek güneşin battığı yere ulaşabiliyor ve güneşin kara balçıklı bir suda battığını görüyor." Bu ifadeden Muhammed'in dünyayı tepsi gibi düz sandığı anlaşılıyor. Dünyanın yuvarlak olduğunu bilseydi, kişinin dönüp dolaşıp yola çıktığı noktaya geleceğini söylerdi. Ayrıca, güneşin batma yerinin de, günümüz astronomi bilgisine göre yanlış verildiği görülüyor.







    CEVAP : Değerli kardeşimiz;

    Ayette geçen ve "Kara bir balçık" diye tercüme edilen "aynin hamietin" tamlaması farklı iki okunuşa göre "siyah balçıklı göze, sıcak göze" anlamlarına gelir. Her iki kıraat da güneşin batışı esnasında okyanusta meydana gelen manzarayı tasvir eder. Okyanusta, güneşin battığı yerde ya siyah balçıklı bir göze veya buharlaşmakta olan bir sıcak su gözesi görünümü meydana gelmektedir. Bu iki mânayı birleştirerek, "güneşi siyah balçıklı bir sıcak su gözesine batıyor gibi gördü" şeklinde bir mâna vermek de mümkündür.

    Yüce Allah, Zülkarneyn'i yeryüzünde güç, kuvvet, ilim, irfan ve her türlü maddî ve manevî imkâna sahip bir lider kıldı. Bu imkânlar sayesinde dilediğini elde edebiliyor ve dilediğini yapabiliyordu. O bu imkânları Allah yolunda kullanmak üzere cihad ve fütuhata çıktı. Tefsirlerde nakledildiğine göre Zülkarneyn, batıda Atlas Okyanusu'na veya Karadeniz'e kadar gitti. Orada güneşin deniz ufkunda batışını seyretti. Güneş, sislerle kaplı deniz ufkunda, sanki balçıklı bir su gözesine veya sıcak su gözesine gömülür gibi batıyordu. Kur'an burada coğrafî ve kozmografik bilgi vermemiş, bakanın ufukta gördüğünü tasvir etmiştir.

    Tefsircilerin kanaatine göre Zülkarneyn'in sahilde karşılaştığı kavim inkarcı bir topluluk idi. O yüzden Allah Teâlâ onu, bu kavmi cezalandırmak veya eğitmek ve böylece iyilikle yola getirmek arasında serbest bıraktı.

    Zülkarneyn batıda işlerini bitirdikten sonra doğunun yolunu tuttu. Neticede, muhtemelen Afrika'nın veya Asya'nın doğu kıyılarına, Hint Okyanusu'ııa, yahut Hazar denizine ulaştı. Âyetlerin akışından anlaşıldığına göre burada medenî hayat gelişmemişti. Zülkameyn'in karşılaştığı insanlar, medeniyetten uzak olduklarından, güneşin sıcağına ve yağmura karşı korunmak için ne elbise dikip giymesini biliyorlardı ne de barınabilecekleri evleri vardı, topraklarında güneşe karşı koruyabilecek bitki örtüsü de bulunmuyordu.

    Bu ayetlerden de anlaşılacağı üzere dünyanın düz olduğu gibi bir ifade olmadığı gibi böyle bir mana da çıkarılamamaktadır. Aksine Kur'an-ı Kerim'de dünyanı yuvarlak olduğu ifade edilmiştir.

    "Dağları görürsün de, donmuş sanırsın; oysa onlar bulutların sürüklenmesi gibi sürüklenirler. Herşeyi 'sapasağlam ve yerli yerinde yapan' Allah'ın sanatı (yapısı)dır (bu). Şüphesiz O, işlediklerinizden haberdardır." (Neml, 27/88)

    Neml suresindeki ayette Dünya'nın sadece döndüğü değil, dönüş yönü de vurgulanmaktadır. 3.500-4.000 metre yükseklikteki ana bulut kümelerinin hareket yönü daima batıdan doğuya doğrudur. Hava durumu tahminleri için çoğunlukla batıdaki duruma bakılmasının sebebi de budur.

    Bulut kümelerinin batıdan doğuya doğru sürüklenmesinin asıl sebebi Dünya’nın dönüş yönüdür. Günümüzde bilindiği gibi, Dünyamız da batıdan doğuya doğru dönmektedir. Bilimin yakın tarihlerde tespit ettiği bu bilimsel gerçek, Kur'an’da yüzyıllar öncesinden -Dünya'nın bir düzlem olduğu, bir öküzün başının üstünde sabit durduğu sanılan 14.yy.da haber verilmiştir.

    Dünyanın yuvarlak olduğunu haber veren diğer ayetler:

    “Ey cin ve insan topluluğu! Göklerin ve yerin kuturlarından geçmeye gücünüz yetiyorsa haydi çıkın. Çıkamazsınız, ancak bir imkan ile çıkabilirsiniz.”(Rahman, 55/33)

    Ayetteki ‘kuturlar’ tabiri bilindiği gibi çaplar demektir. Çap, yuvarlak bir şekil olduğuna göre, hem göklerin, hem dünyanın yuvarlak olduğu anlaşılır.

    Einstein’e göre, kainatta her şey, kainata tabi olarak küreseldir. Ondan yedi yüz sene önce yaşamış olan Muhyiddin ibn Arabî ise, Fütuhat'ın birinci cildinde aynen şöyle der: “Allah, kemal sahibidir. Kainatta kendi kemal sıfatını göstermiş, gökleri mükemmel yaratmıştır.” Mükemmel şekil küredir. Onun için Allah kainatı küreler şeklinde yaratmıştır.

    “Bundan sonra arzı yapıp düzenledi, ondan suyunu ve otlağını çıkardı.” (Nâziât, 79/31-31)

    “Allah geceyi gündüze dolar, gündüzü de geceye dolar.” (Zümer, 39/5)

    Ayetlerindeki ‘daha’ fiili yapıp düzenlemek’ anlamına geldiği gibi ‘deve kuşunun yumurtlama yeri, udhiyye, uhuvve, yuvarlak taş ve ceviz atmak’ anlamına gelen 'dahu’ mastarıyla da alakalıdır. Arapça’da bir fiilin iki değişik anlama gelebilmesi özelliğinden faydalanılarak, Dünya’nın yuvarlak olduğu anlatılmaktadır. Ayrıca ikinci ayette “dolamak” diye tercüme edilen Arapça ‘tekvir’ kelimesi, yuvarlak şekilde sarmak manasına gelir. Bu ayette de, gece ve gündüzün oluşmasına, Dünya’nın yuvarlak olması ve dönmesinin sebep olduğu kastedilmektedir.

    “Gece de bir alamettir onlara. Ondan gündüzü soyar çıkarırız.”(Yâsîn, 36/37)

    “Soyup çıkarmak” fiilinin Arapça’sı olan ’sehl’ kelimesinin “yuvarlak bir şeyi soymak”tır. Türkçe’de de hayvanların derilerinin soyulduğu yere ’salhane’ (selhhane) denir.

    “Onlar hiç bilmedikleri bir zamanda aniden kıyametin gelmesini mi gözlüyorlar?” (Zuhruf, 43/66)

    Kur’an-ı Kerim, kıyametin ansızın, bir anda kopacağını, bu ayetle ifade ederken, A’raf suresinin 97. ve 98. ayetleri şöyle demektedir:

    “Kasabaların halkı, geceleri uyurken onlara gelecek baskınımızdan güvende midirler? Yahut kasabaların halkı, kuşluk vakti eğlenirken,
    baskınımızın kendilerine gelmesinden güvende midirler?”

    Kıyamet aniden gelecek ve geldiği zaman Dünya’nın bir tarafında gündüz, öbür tarafında gece olacaktır. Bu da küre şeklinden başka bir şey değildir.

    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet



  6. 26.Nisan.2013, 01:07
    15
    Devamlı Üye
    Alıntı
    Bilimin dinden nasıl kötü etkilendiğine dair bir örnekle yazımızı noktalayalım:
    Aşağıdaki fetva, Suudi Arabistanlı meşhur Şeyh Abdul Aziz Bin Baz'a ait.
    Tarih: 1975
    Kaynak: “Dünya’nın Sakin Güneş’in Hareketli Olduğuna ve Gezegenlere Çıkmanın İmkansızlığına Dair Akli ve Hissi Deliller”adlı kitabı


    Fetva:


    Kim dünyanın yuvarlak olduğunu iddia ederse küfür ve delalete düşmüş olur. Çünkü bu iddia hem Allah’ın, hem Kuran’ın, hem Peygamber’in reddidir. Bunu iddia eden kişi tövbeye davet edilir. Ederse ne ala! Aksi takdirde kafir ve dinden dönmüş bir kişi olarak öldürülür ve malı da Müslümanlar’ın hazinesine katılır.


    Eğer ileri sürdükleri gibi Dünya dönüyor olsaydı ülkeler, dağlar, ağaçlar, nehirler, denizler bir kararda kalmazdı. İnsanlar batıdaki ülkelerin doğuya, doğudaki ülkelerin batıya kaydığını görürlerdi. Kıble’nin yeri değişir, insanlar kıbleyi tayin edemezlerdi. Velhasıl bu iddia sayması uzun sürecek birçok nedenden dolayı batıldır



    SORU : Kur'an-ı Kerim'de Dünyanın yuvarlak olduğunun belirtilmesi: Kur'an'da yapılan bilimsel hatalardan birisi de, dünyanın yuvarlak olmadığının ima edilmesi ve güneşin balçık içinde batmasıdır?..



    SORU DETAYI : Kur'an'da yapılan bilimsel hatalardan birisi de, dünyanın yuvarlak olmadığının ima edilmesi ve güneşin balçık içinde batmasıdır. Kehf suresinden ayetlere bakalım: 18/83. Sana Zulkarneyni sorarlar, "Onu size anlatacağım" de. 18/84. Dogrusu biz onu yeryüzüne yerleştirmiş ve her şeyin yolunu ona öğretmiştik. 18/85. O da bir yol tuttu. 18/86. Sonunda güneşin battığı yere ulaşınca onu, kara balçıklı bir suda batıyor gördü. Orada bir millete rastladı. "Zulkarneyn! Onlara azap da edebilirsin, iyi muamelede de bulunabilirsin" dedik. 18/87-88. "Haksızlık yapana azap edeceğiz, sonra Rabbine döndürülür, onu görülmemis bir azaba uğratır; ama inanıp yararlı iş işleyene, mükafat olarak güzel şeyler vardır. Ona buyruğumuzdan kolay olanı söyleriz" dedi. 18/89. Sonra yine bir yol tuttu. 18/90. Sonunda güneşin doğduğu yere ulaşınca, güneşi, kendilerini elbise, bina gibi şeylerle örtmediğimiz bir millet üzerine doğuyor buldu. Görülüyor ki, Kurana göre insan dünya üzerinde yürüyerek güneşin battığı yere ulaşabiliyor ve güneşin kara balçıklı bir suda battığını görüyor." Bu ifadeden Muhammed'in dünyayı tepsi gibi düz sandığı anlaşılıyor. Dünyanın yuvarlak olduğunu bilseydi, kişinin dönüp dolaşıp yola çıktığı noktaya geleceğini söylerdi. Ayrıca, güneşin batma yerinin de, günümüz astronomi bilgisine göre yanlış verildiği görülüyor.







    CEVAP : Değerli kardeşimiz;

    Ayette geçen ve "Kara bir balçık" diye tercüme edilen "aynin hamietin" tamlaması farklı iki okunuşa göre "siyah balçıklı göze, sıcak göze" anlamlarına gelir. Her iki kıraat da güneşin batışı esnasında okyanusta meydana gelen manzarayı tasvir eder. Okyanusta, güneşin battığı yerde ya siyah balçıklı bir göze veya buharlaşmakta olan bir sıcak su gözesi görünümü meydana gelmektedir. Bu iki mânayı birleştirerek, "güneşi siyah balçıklı bir sıcak su gözesine batıyor gibi gördü" şeklinde bir mâna vermek de mümkündür.

    Yüce Allah, Zülkarneyn'i yeryüzünde güç, kuvvet, ilim, irfan ve her türlü maddî ve manevî imkâna sahip bir lider kıldı. Bu imkânlar sayesinde dilediğini elde edebiliyor ve dilediğini yapabiliyordu. O bu imkânları Allah yolunda kullanmak üzere cihad ve fütuhata çıktı. Tefsirlerde nakledildiğine göre Zülkarneyn, batıda Atlas Okyanusu'na veya Karadeniz'e kadar gitti. Orada güneşin deniz ufkunda batışını seyretti. Güneş, sislerle kaplı deniz ufkunda, sanki balçıklı bir su gözesine veya sıcak su gözesine gömülür gibi batıyordu. Kur'an burada coğrafî ve kozmografik bilgi vermemiş, bakanın ufukta gördüğünü tasvir etmiştir.

    Tefsircilerin kanaatine göre Zülkarneyn'in sahilde karşılaştığı kavim inkarcı bir topluluk idi. O yüzden Allah Teâlâ onu, bu kavmi cezalandırmak veya eğitmek ve böylece iyilikle yola getirmek arasında serbest bıraktı.

    Zülkarneyn batıda işlerini bitirdikten sonra doğunun yolunu tuttu. Neticede, muhtemelen Afrika'nın veya Asya'nın doğu kıyılarına, Hint Okyanusu'ııa, yahut Hazar denizine ulaştı. Âyetlerin akışından anlaşıldığına göre burada medenî hayat gelişmemişti. Zülkameyn'in karşılaştığı insanlar, medeniyetten uzak olduklarından, güneşin sıcağına ve yağmura karşı korunmak için ne elbise dikip giymesini biliyorlardı ne de barınabilecekleri evleri vardı, topraklarında güneşe karşı koruyabilecek bitki örtüsü de bulunmuyordu.

    Bu ayetlerden de anlaşılacağı üzere dünyanın düz olduğu gibi bir ifade olmadığı gibi böyle bir mana da çıkarılamamaktadır. Aksine Kur'an-ı Kerim'de dünyanı yuvarlak olduğu ifade edilmiştir.

    "Dağları görürsün de, donmuş sanırsın; oysa onlar bulutların sürüklenmesi gibi sürüklenirler. Herşeyi 'sapasağlam ve yerli yerinde yapan' Allah'ın sanatı (yapısı)dır (bu). Şüphesiz O, işlediklerinizden haberdardır." (Neml, 27/88)

    Neml suresindeki ayette Dünya'nın sadece döndüğü değil, dönüş yönü de vurgulanmaktadır. 3.500-4.000 metre yükseklikteki ana bulut kümelerinin hareket yönü daima batıdan doğuya doğrudur. Hava durumu tahminleri için çoğunlukla batıdaki duruma bakılmasının sebebi de budur.

    Bulut kümelerinin batıdan doğuya doğru sürüklenmesinin asıl sebebi Dünya’nın dönüş yönüdür. Günümüzde bilindiği gibi, Dünyamız da batıdan doğuya doğru dönmektedir. Bilimin yakın tarihlerde tespit ettiği bu bilimsel gerçek, Kur'an’da yüzyıllar öncesinden -Dünya'nın bir düzlem olduğu, bir öküzün başının üstünde sabit durduğu sanılan 14.yy.da haber verilmiştir.

    Dünyanın yuvarlak olduğunu haber veren diğer ayetler:

    “Ey cin ve insan topluluğu! Göklerin ve yerin kuturlarından geçmeye gücünüz yetiyorsa haydi çıkın. Çıkamazsınız, ancak bir imkan ile çıkabilirsiniz.”(Rahman, 55/33)

    Ayetteki ‘kuturlar’ tabiri bilindiği gibi çaplar demektir. Çap, yuvarlak bir şekil olduğuna göre, hem göklerin, hem dünyanın yuvarlak olduğu anlaşılır.

    Einstein’e göre, kainatta her şey, kainata tabi olarak küreseldir. Ondan yedi yüz sene önce yaşamış olan Muhyiddin ibn Arabî ise, Fütuhat'ın birinci cildinde aynen şöyle der: “Allah, kemal sahibidir. Kainatta kendi kemal sıfatını göstermiş, gökleri mükemmel yaratmıştır.” Mükemmel şekil küredir. Onun için Allah kainatı küreler şeklinde yaratmıştır.

    “Bundan sonra arzı yapıp düzenledi, ondan suyunu ve otlağını çıkardı.” (Nâziât, 79/31-31)

    “Allah geceyi gündüze dolar, gündüzü de geceye dolar.” (Zümer, 39/5)

    Ayetlerindeki ‘daha’ fiili yapıp düzenlemek’ anlamına geldiği gibi ‘deve kuşunun yumurtlama yeri, udhiyye, uhuvve, yuvarlak taş ve ceviz atmak’ anlamına gelen 'dahu’ mastarıyla da alakalıdır. Arapça’da bir fiilin iki değişik anlama gelebilmesi özelliğinden faydalanılarak, Dünya’nın yuvarlak olduğu anlatılmaktadır. Ayrıca ikinci ayette “dolamak” diye tercüme edilen Arapça ‘tekvir’ kelimesi, yuvarlak şekilde sarmak manasına gelir. Bu ayette de, gece ve gündüzün oluşmasına, Dünya’nın yuvarlak olması ve dönmesinin sebep olduğu kastedilmektedir.

    “Gece de bir alamettir onlara. Ondan gündüzü soyar çıkarırız.”(Yâsîn, 36/37)

    “Soyup çıkarmak” fiilinin Arapça’sı olan ’sehl’ kelimesinin “yuvarlak bir şeyi soymak”tır. Türkçe’de de hayvanların derilerinin soyulduğu yere ’salhane’ (selhhane) denir.

    “Onlar hiç bilmedikleri bir zamanda aniden kıyametin gelmesini mi gözlüyorlar?” (Zuhruf, 43/66)

    Kur’an-ı Kerim, kıyametin ansızın, bir anda kopacağını, bu ayetle ifade ederken, A’raf suresinin 97. ve 98. ayetleri şöyle demektedir:

    “Kasabaların halkı, geceleri uyurken onlara gelecek baskınımızdan güvende midirler? Yahut kasabaların halkı, kuşluk vakti eğlenirken,
    baskınımızın kendilerine gelmesinden güvende midirler?”

    Kıyamet aniden gelecek ve geldiği zaman Dünya’nın bir tarafında gündüz, öbür tarafında gece olacaktır. Bu da küre şeklinden başka bir şey değildir.

    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet






+ Yorum Gönder
Git İlk 12