Konusunu Oylayın.: Allah ve Din ile ilgili sorular

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 6 kişi
Allah ve Din ile ilgili sorular
  1. 04.Şubat.2013, 19:24
    25
    Ravza Sevdam
    Medine'nin Gülüne Hasret

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 04.Nisan.2012
    Üye No: 95433
    Mesaj Sayısı: 635
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 7
    Bulunduğu yer: Medine de olmak isterdim

    Cevap: Allah ve Din ile ilgili sorular

    reklam


    Cevap: Allah ve Din ile ilgili sorular isimli konu Mumsema.com Cevap: Allah ve Din ile ilgili sorular
    Alıntı
    Peki sana son bir şey sorucam dahada konuşmayacakğım:
    Kuran'a göre kapanmak gerekiyor mu? Yani türban takmak Nur Suresi 31. ayeti biliyorum bu ayette öyle bir şey yazmıyor ama genede sorayım dedim

    Tabii ki Kuran-ı kerime göre kapanmak gerekiyor.


    Dinin ana kaynağı dörttür.1. Kur’ân-ı Kerim,2. Rasulullah’ın sünneti,3. Ulemanın icma’ı,4. Fukahanın kıyası..O halde sırasıyla bunlarda bu konu ile ilgili nasıl bir hüküm ortaya konulmuştur buna bakalım.Bu hususta en açık ifadeyi Nur Sûresi 31. ayette görüyoruz. Orada şöyle buyuruluyor.“(Rasûlüm) Mü’min erkeklere söyle gözlerini haramdan sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar, bu onlar için daha temizdir. İyi bilin ki, Allah yaptıklarınızdan haberdardır. Ve mü’min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, iffetlerini korusunlar, kendiliğinden görünen kasımlar hariç, zinet taraflarını açmasınlar ve baş örtüleri ile sıkıca yakalarını kapatsınlar ve zinet yerlerini açmasınlar...”Ayetin bundan sonraki kısmında yakın akrabalarından kimlere açılabilecekleri sayılmaktadır.


    Alıntı
    Ayette “gözlerin kapanması” “Gadd” kelimesi ile ifade edilmiştir. Gadd, “gözlerin kapanmasını” ifade eder. Yani bir şeye baktığı zaman gözünü kapatırsa o şeyi görmeyecek. Fakat burada tamamen gözlerin kapanmasının istenmediğine işaret eden “min” edatı vardır. “Min,” teb’iz ifade eder. Yani bazı kısımlarının kapanmak istendiğini işaret eder. Bu duruma göre burada gözün kapanmasından maksat, tamamen gözün kapanması değil, bakılması sakıncalı olan şeye karşı gözün kapanmasıdır. Yani kısmîdir.Ayete mana verilirken ri’ayet edilmesi önemli olan kurallar vardır. Başta ayette geçen kelimenin o manaya elverişli olması gerekir. O mananın başka bir ayete ters düşmemesi gerekir. Sünnet veya icma ile sabit her hangi hükümlere ters düşmemesi gerekir. Burada gözün kapanmasından maksadın ifffet olduğunu ayetin lafzından anlıyoruz. Ama tamamen gözün kapanmasının gerekmediğini şu hadis-i şerif açıklıyor: “Ademoğlu için zinadan payı yazılmıştır, o, ona bulaşacaktır. Gözün zinası bakmak, dilin zinası konuşmak, kulağın zinası dinlemek, elin zinası ellemek, ayakların zinası yürüyerek onun peşinden gitmek, nefis bunu ister, iştah duyar, ferc onu ya doğrular ya da yalanlar.” (Buhari, Müslim ve Ebu Davud rivayet etmişlerdir.)Başka bir Hadis-i şerifte ise, “Siz siz olun da yol üstlerinde oturmayın, yok illada oturacağız derseniz o zaman da yolun hakkını veriniz.” Yolun hakkı nedir? Ya Rasulallah, denildiğinde. “Gözünüzü kapatın, elinizi tutun, selam verilirse cevabını verin, ma’rufu emredin ve münkeri nehyedin!” buyurdular. (Buhari, Müslim, Ebu Davud)Buralardan anlıyoruz ki, ayette geçen göz kapamadan maksat, sadece gözü kapatmak değildir. İffeti korumaya matuf olan kapatmaktır.Bu hususta söylenmiş hikmetli sözler de vardır. Hammas, bir beytinde şöyle söyler:“Sen gözünü kalbinin önünde başı boş bırakırsan, bakışların seni bir gün yorgun düşürür. Ne her gördüğüne kavuşman mümkün olur, ne de bazıları üzerinde sabrın kalır!”Şevkî de bir beytinde:“Bir bakıştır, bir gülüm semedir, bir selamdır, bir kelamdır, bir randevudur ve buluşmadır.” derler. İnsanlar arasında bakmanın ve bakaşımanın, ilişkiler üzerindeki etkesi inkâr edilemez... Zinadan haber veren ayette: “Zinaya yaklaşmayın!” (17/32) buyuruluyor. Demek ki, zinaya yaklaştıracak mükaddimelerin her türlüsü yasaklanmış, haram kılınmıştır. Bu ayet-i celilede geçen“o sizin için daha temizdir.” cümlesi, insanların kirliliklere bulaşmadan nasıl temiz kalabileceklerini talim eder. Bir yerde de Rasulullah’ın ezvac-ı tahiratından bahsederken:“Onlardan bir eşya isteyecek olursanız, perde arkasından isteyiniz. O, sizin de onlarında kalplerinin temiz kalması bakımından daha faydalı davranıştır.” (35/53)Ve hadis-i şerifte “Haberiniz olsun, zinhar bir erkekle bir kadın başbaşa kalmasınlar. Şayet bunlar bir arada kalacak olurlarsa mutlaka üçüncüleri şeytan olacaktır. Siz siz olun da cemaatten ayrılmayın! Şeytan tek başına kalana yakın, iki kişi olarak kalandan daha uzaktır.” (Tirmizi) Böylece müslümanların kirliliklere bulaşmaması için riayet edilmesi gereken ihtiyatî tedbirleri talim buyurmuştur. Bunlara fıkıh dilinde “Seddüzzerayi” denir. Zaruret olmadıkça bunlardan uzak durulması talim ve tavsiye edilmiştir. “Temizlenen kendisi için temizlenmiş olur.”Ayette: “Vela yübdine zinetehünne / O kadınlar zinet yerlerini göstermesinler.”buyuruluyor. Ayette bu cümle iki defa tekrarlanıyor. Bu, elbette bunun üzerine itinayı gösteriyor. “Zinet yerlerini göstermesinler,” derken, “Zinet”ten murad nedir? Alimler burada “hal zikredildi mahal murad edildi” derler. Yani buradaki zinetten murad, gerdanlık, kolye, bilezik, küpe, sürme, alyans vb. zinet eşyalarından ibaret değildir. Bu eşyaların dışarıda görülmelerinde herhangi bir sakınca yoktur. Sarrafta, dükkanda, sandıkta benzeri yerlerde bunların görünmesi yasak değildir. Ancak bunların takılı bulunduğu yerlerde bu takılar olmasa dahi, bu yerlerin gösterilmesi ve açık tutulması yasaklanmıştır. Zira fitneye sebep olan, ahlaksızlıkların kapısını açan, bu eşyaların kendileri değil, bunların takıldığı yerlerin açık tutulmasıdır. Dinen açıkça haram olan ve fitneye vesile olduğu bildirilen bu eylemleri irtikâp edenler, bunun birer zinet olduğunu kabul etmiyorlarsa neden ısrarla ortaya koymaya zorlanıyorlar? Sonra bunlar birer emanet değil midir? Bunlardan faydalanmanın kimler için mubah olduğu dinen tesbit edilmiştir. Bunun dışında kalanlar için bunlardan gözleriyle, kulaklarıyla, elleriyle ve herhangi azaları ile faydalanmaları haram kılınmıştır. Bu açık bir hükümdür. Bunu öğrenmek isteyen her müslüman, bu hükümleri rahatlıkla bulabilir ve öğrenir. Ayetin tefsirinde Zemahşerî: “Burada ziynetin kendisini zikredip, mahallini zikretmemesi siyanetinin -korunmasının- ve tesettürün mubalagası içindir. Ziynetlerin gösterilmesinin haram olması, onların mahallerinin gösterilmesindendir. Ziynet, adı üstünde süslü ve güzel olan şeyin adıdır. Bu güzellik dışarıdan alınan şeyler olabilir. Örneğin altın ve gümüş gibi kıymetli madenlerden takılar olabilir yada makyaj malzemeleriyle süslenerek güzellik görüntüsü verilebilir. Bir de insanın kendi tabiatında olan yaradılış güzellikleri olabilir. Bu ikinci güzelliğin daha cazip olduğu muhakkaktır. Güzelliğin fitneye sebebiyet verebileceğine göre bu ikinci güzelliğin tehlikesi daha büyüktür. O halde onun fitnesinden sakınmak daha da önemlidir. Kur’an-ı Kerim insanı bu tehlikeye karşı uyarmaktadır. Dolayısıyla bunlara yaklaşılması haram kılınmıştır.İmam İbnül-Kayyım, gözün muhafazası ile ilgili şu açıklamada bulunur: “Burada bir kaç tane fayda vardır: 1- Allah’ın emrine imtisal vardır ki, en büyük saadetde budur. 2- Zehirli okun tehlikesinden sakınmak vardır. 3- Kalbini kuvvetlendirerek, rahatlatmak vardır ki, -bu husus bir hadisi- kudsîde şöyle açıklanmıştır. “Bakmak iblisin zehirli oklarından bir oktur. Her kim onu Benden korktuğu için terk ederse, onun kalbinde duyacağı bir lezzetle değiştiririm.” 4- Onun kalbinde bir ünsiyet iras eder ki, onunla kendine gelir. 5- Kalbinden bir nur kazanır. 6- Büyük bir feraset kazanır ki, onunla geleceğini tehlikeden korumuş olur. 7- Şeytanın giriş kapılarını kapatmış olur. 8- Gözü ile kalbi arasında bir pencere açılır ki, onunla biri diğerini uyaran bir infi’al meydana gelir.” (Sabuni, Hüküm ayetleri, 2/143)Ayette “Kendiliğinden görünenin dışında kalan” denilmektedir ki, haliyle görülen kısım hakkında bazı sahabe ve tabi’inden gelen tefsirler vardır. Bunlardan Sa’id bin Cübeyr, Atâ, Dahhâk ve İbn-i Abbas “elleri ve yüzü” olarak tefsir etmişlerdir. Ayrıca bu konuyu Hz. Aişe’den rivayet edilen şu hadis-i şeriften almışlardır.Rasulullah (s.a.v) Ebubekir (r.a) kızı Esma’nın yanına girdiler, onun üzerinde ince bir giysi vardı. Rasulullah, onu görünce arkasını döndüler ve: “Ey Esma, kadın hayız olunca –bülüğa erince- şurasının ve şurasının dışında bir tarafını göstermesi uygun olmaz” diyerek yüzünü ve ellerini işaret buyurmuşlardır. (Ebu Davud Libasta). Demek ki, bu kendiliğinden görülen kısmı, birilerinin kendi hava ve heveslerine göre yaptıkları tevil değil, dinin bizzat kendisinin tespit ettiği bir sınır olarak görüyoruz. Bunu aşmak, haddi tecavüz ve dine müdahale olur ki, dinî anlayışa ters düşer. Rasulullah (s.a.v) “Ben kadınlarla musafaha etmem” buyurdular.Ayette “Velyadribne bihumurihinne ala cuyubihinne / baş örtüleri ile yakalarını kapatsınlar.” deniliyor ki, bu bir emirdir. Mutlak emir vücup ifade der. İbaha yada nedb ifade eden emirlerin bir kaydı ve bir karinesi olması gerekir. Böyle bir şey olmadığı yerde vücup ifade ettiği ittifakîdir. Buradaki emrin vücup ifade etmediğini gösterecek hiçbir karine yoktur. O halde bu emrin vücup ifade etmediğini söylemek ilmi esasları inkar etmek, dinî kuralları tepelemek olur ki, Allah korusun dinî tehlike arzeder. Böyle bir iddiada bulunan icma’a muhalefet etmiş olur, dini kabul ettiğini ispat etmeğe delil bulamaz. Bu ayet-i celileyi tefsir eden bir çok tefsir ya da tecemelerde “Başörtülerini yakalarına kapatsınlar” şeklinde ifade edilmiştir ki, ben bu tabiri eksik ve yetersiz buluyorum. “Başörtüsünü örtsünler” tabiri ile “Başörtüsü ile örtsünler”tabiri arasında fark vardır. Başörtüsü ile deniyorken, başörtüsünün başlı başına bir görevi var ki, başı örtmektir. Bu ana görevine halel getirmeden, onun bir tarafından faydalanmak suretiyle yakayı kapatmak vardır ve emredilen de budur. Bunu kelime yapısından anlamak gerekir. Şöyle ki, “Humur” Himarın çoğuludur. Cem’in içine harf-i cer girerse cüz’ ifade eder. Nitekim, başa meshetmekten haber veren ayette, “Re’s”in çoğulu olan “ruus”e ba harfi cerri girdi. Başın bir kısmına meshedilmesi manası anlaşıldı. Burada da, “Humur”un bir kısmı ile yakanın kapatılması emrediliyor. “Başörtüsünü kapatsın” tabiri bu manayı anlamaya müsait değildir.Sonra “Darb” kelimesi müteaddi mastarıdır. Onun taaddisi için harf-i cere ihtiyacı yok. Ama “ba” ilsak, isti’ane ve müsahabet manasına olduğu için, ondan isti’ane ederek yakasının kapatılması emredilmiştir. Ve bu ameliye başörtüsünün ana görevi olan başörtme işini de engellemiyor. “al┠harf-i cerin burada bulunması kuvvet ifade eder. Hem darb kelimesinin hem de alâ harf-i cerin bir arada zikredilmesi, başörtüsünün kuvvetle örtülmesini gerektiriyor. Sonra “Humur” Başörtüsünün ana adıdır. Hakikattir, mecaz değildir. Zira “Himar” İslamiyetten önce de biliniyordu. Ve başörtüsünün ismi olarak kullanılıyordu. Ve bunlardan sonra bir daha: “Ziynet yerlerini göstermesinler” emri gelmektedir. Hatta bu ziynet yerlerinin gösterilemeyeceği gibi, bunlardan bahsedilmek suretiyle başkalarına da duyurulması yasaklanmıştır. Bu endişe ile gayri müslim kadınların müslüman kadınlarını görmeleri uygun görülmemiştir. Ola ki, o kadınlar müslüman kadınların güzel taraflarını kendi erkeklerine anlatmak suretiyle fitneye vesile olurlar. Nitekim“Bazan kulak gözden önce aşık olur” derler. Onun için o kadınlarla müslüman kadınlarının beraber hamama girmeleri uygun görülmemiştir.Bu ayet-i celilede: “Gözlerini kapatsınlar, iffetlerini muhafaza etsinler. Başörtüleriyle yakalarını kapatsınlar” şeklinde üstüste üç tane kesin emir vardır. İki yerde de “zinet yerlerini açmasınlar, göstermesinler” tabiriyle kesin nehiyler geçmektedir. Bunlar tamamen vücup ifade eden tabirlerdir. Biri sarih o biri de mefhum olarak emirdir. Yani bu emirlerin gereğini yerine getirmek farzdır. Bu nehiylerle yasaklanan şeyleri yapmak haramdır. Müslümanı bağlayan dinidir. Birilerinin görüşü ya da beğenip beğenmediği şeyler değildir. Müslüman dininin hükümlerini benimser beğenir, sever yerine getirme gayreti içinde olur.. Belki yerine getiremeyecektir. Ama yerine getiremediği dinî hükümler, emir ve nehiyler için üzüntü duyar. “Yapaydım” diyerek kusur ve hatasını kabullenir, Allah’tan mağfiret diler, “yapmadımsa ne lazım gelir, yani başını örtmeyen müslüman değil mi?” diyerek eksiğini savunmaya kalkışmaz. Söylenmemesi gereken böylesi bir söz, yapamadığı çok vazifelerden daha ağır sorumluluk getirir. Din, din olarak bilinir, değerlendirilir. Hükümlerinin yerine getirilmemesi bağışlanır da, karşı çıkmak ya da inkâr etmek bağışlanmaz. Bu konunun net ve açık anlaşılması gerekir. Bir şair şöyle diyor: “Olayların başlangıcı bakmakla başlar, ateşin büyüğü şerleri küçümsemektedir.”Tesettürün, dolayısıyla iffetin İslam dinindeki önemini ve ehemmiyetini görmek ve anlamak için, ne derece itina gösterildiği değişik yollar ve biçimlerde anlatılmaktadır. Başkalarına ait olan evlere girerken izin istenmesi emredilmektedir. Ev halkından olan insanların dahi belirli zamanlarda rastgele odalara girilmesi için izin istenmektedir. Erkeğin erkeğe ve kadının kadına bakabileceği yerleri, göbekle diz arası olarak belirlenmiştir. Bunun daşında kalan kısımlar mazeretsiz bakılmaları yasaklanmıştır. Kadınlar sokakta yürürken ayak sesleriyle etrafın dikkatini üzerlerine çekmemesi için uyarılmıştır. Bizzat Allah Rasülüne şu talimat verilmiştir: “Ey Peygamber, eşlerine, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına söyle, üzerlerine ‘Cilbablarını’ alsınlar. Onların tanınıp taciz edilmemeleri yönünden daha uygun olanı budur.” (33/59) Lügatte“Cilbab” Çar ve Yaşmak olarak açıklanmaktadır. Elbisenin üzerinden giyilen “Manto” ya da“Çarşaf” diye açıklayabileceğimiz bir nevi giysidir. Bu tavsiye edilmektedir. Ayrıca: “Ey Peygamberlerin eşleri, sizler diğer kadınlardan her hangi birileri gibi değilsiniz, eğer sakınır –Allah’tan korkarsanız- konuşurken seslerinizi alçaltınız ki, kalbinde hastalık olan birileri size tama etmesin. Sözlerinizi de maruf ölçüler içinde konuşun, evinizin içinde kalın. İlk cahiliyet devrinin açılıp saçıldıkları gibi dökülüp saçılmayın. Namazınızı kılın, zekatınızı verin, Allah’a ve Rasulüne itaat edin. Allah’ın sizin için istediği şey, Ehli beyt olarak size bulaşması muhtemel olan lekelerden pak ve temiz kalmanızı sağlamaktır. Evinizde okunan Allah’ın kitabını ve hikmetini hatırlayın, bilseniz ki, Allah, Latifdir. Herşeyden haberdardır.” (24/31) Bu naslardan yola çıkarak kadın sesinin avret olduğunu söyleyenler olmuştur. Yani seslerine varıncaya kadar korunmalıdırlar.Aynı tavsiyeler Müslüman kadınlarına da söylenebilir. Zira “Ben Müslüman”ım diyen bir kadınla “Ben Müslüman değilim” diyen kadının dinen aynı sorumluluğu taşıması düşünülmez... Ayrıca Hadis-i şerifte şöyle denir: “Cehennem ehlinden iki sınıf vardır. Onları henüz görmüyorum. Bunlar: Bir takım insanlardır ki, ellerinde öküz kuyruğuna benzer bir sopa ile insanları döverler, ikincisi ise bir takım kadınlardır ki, çıplaktırlar, giyiniktirler, sarkıntılık yaparlar, başları deve hörgücü gibidirler. Onlar cennete girmez ve kokusunu da almazlar. Kaldı ki, Cennetin kokusu şu kadar mesafeden duyulur.” (Müslim, 2128)Bütün bu açık naslar yanında bunca işaretler ve delillere karşı çıkılarak halen kadın baş örtüsüne ve tesettüre karşı direnenlerin dinî anlayışları şüphe ile karşılanır. Eğer cehalet değilse su-i niyedir denir. Bütün dinî emirlerin tamamında olduğu gibi, bunda da hükmün muhatabı inanan insanlardır. Ben inanmıyorum diyen hiç kimse dinî hükümlerle zorlanmaz, zorlanamaz. Zira bunlarda ibadet manası vardır, zoraki ibadet geçerli değildir.Hani “Gönül ferman tanımaz” derler ya, iyman, kanun tahakkümü altına alınamaz. İnsanın ilk ve en önemli mükellefiyeti olan “İyman” dahi, gönül ve kalb meselesi olduğuna göre teklif edilmesi caiz midir, değil midir tartışması yapılmıştır. Ancak teklifin sihhatı için şart olan sebep ve aletlerin selamet olması teklifin sihhatini gerektirir. Böyle diyerek iymanın vücubu üzerinde ittifak edilmiştir. İymanın fer’i durumunda olan ameller de bu hükme tabidir. Binaen aleyh, emredilen şeyin yerine getirilmesine meşru mazeret bulunmadığı müddetçe, emrin gereğini yerine getirmek farzdır. Kadın için başörtüsünün farz olduğunu yukarıda delilleriyle gördük. Bu farzın ifasına manî meşru bir mazeret söz konusu değildir. O halde “Ben müslümanım” diyen her mükellef kadının başını örtmesi farzdır. Zira bu, imanın gereğidir. İman, iman edilen şeye bağlılığı nisbetinde kuvvetlidir. Bağlayıcı olacak nisbette ve o derecede kuvvetli olmayan iman, iyman hükmünü taşımaz.Aslında iyman sevginin mahsülüdür. İnanan insan inandığı Rabbini sever ve O’na olan sevgisi başka her hangi şeylere olan sevgisiyle mukayese edilemez. İnsanın sevdiği ve seveceği birçok şeyler olabilir. Ama onlar Allah sevgisi ile kıyaslanamaz. Kur’an-ı Kerim bunu anlatırken şöyle buyurur: “İnsanlar arasından, Allah’tan başka O’nun yerine kabul ettikleri bir takım şeyleri tutanlar vardır. Onları Allah’ı seviyor gibi severler. Ama Allah’ı sevenlerin sevgisi daha güçlü ve daha kuvvetlidir. Bu zulmü irtikap edenler –ki, bu tutum en büyük zulümdür- Yani Allah’ı seveceği gibi başka şeyi sevmek- azabı görecekleri günde kuvvetin sadece Allah’ın ve azabın da sadece Allah’a ait olduğunu görselerdi.(Elbette bu açık zulmu irtikâp etmezlerdi. Burada şart edatından olan “Lev”nun cevabı mahfuzdur. Bu kural, tehlikenin büyüklüğünü göstermesi için kullanılır). Hani o gün peşine düşülenler, peşine düşünlerden uzaklaşır. Azabı görürler ve aradaki bağları kopmuştur.” (2/165-166)Allah’a ve dine inanan bir müslüman kadının bir baş örtüsü uğruna neleri feda ettiğini görüyoruz. Bunlar, o kadınların imandaki kuevetlerinin sağlam şahidirler.Başörtüsü bir din ve iyman meselesidir. Kabakuvvetle hal edilecek mesele değildir. Hiçbir beşeri kanun da imanın önüne geçemez. Bu kanun, ister mahalli ister beynel milel olsun. İnsan hakları mahkemesini temsil eden insanlar, gerçekten dinin ve iymanın ne demek olduğunu bilerek, hesaba katarak karar verselerdi, gerçekten insan hakkı olan inanç hürnriyetine müdahale eden bu tip kanunları onaylayamazlar, bunlara taraftar olamazlardı.İnanan insanların bu sahalarda tasavvurların üstünde müeyyideleri vardır. Bunları ancak kendileri anlar, hasımları bunları fark edemez. Allah (c.c) Kur’an-ı Kerim’inde şöyle buyuruyor: “Allah mü’minlerin üzerine inkârcılara asla yol vermeyecektir.” (4/11) Yine: “O insanlar ki, Rabbimiz Allah’tır derler ve sonra da istikametlerinde devam ederler, onların üzerine melekler peyder pey inerler ve: “Korkmayın, endiyşe etmeyin, size va’d edilen cennetle müjdelenin! Biz, sizin hem dünyada hem de ahirette velileriniziz. Ahirette sizin için nefislerinizin arzu ettiği herşey vardır, her çağırdığınız şeyler emrinize amadedir. Gafur ve Rahim olan Rabbiniz tarafından sizlere hazırlanmıştır.” (41/30-32) Böylesi bir kuvvetten destek alan mü’min neden endişe etsin, bu va’d karşısında kaybedilmesinden korkacağı nesi olabilir. Onun içindir ki, inanan kuvvetlidir.
    Allah’ın hükümleri ile oynanmaz. Bu yersiz ve haksız tartışmaya girenler bir gün hem de yakın zamanda kaybettiklerini görecekler. Dünyada rezalet Ahirete azab ile karşı karşıya kalacaklardır. Din asla mağlup olmaz.




  2. 04.Şubat.2013, 19:24
    25
    Medine'nin Gülüne Hasret
    reklam


    Alıntı
    Peki sana son bir şey sorucam dahada konuşmayacakğım:
    Kuran'a göre kapanmak gerekiyor mu? Yani türban takmak Nur Suresi 31. ayeti biliyorum bu ayette öyle bir şey yazmıyor ama genede sorayım dedim

    Tabii ki Kuran-ı kerime göre kapanmak gerekiyor.


    Dinin ana kaynağı dörttür.1. Kur’ân-ı Kerim,2. Rasulullah’ın sünneti,3. Ulemanın icma’ı,4. Fukahanın kıyası..O halde sırasıyla bunlarda bu konu ile ilgili nasıl bir hüküm ortaya konulmuştur buna bakalım.Bu hususta en açık ifadeyi Nur Sûresi 31. ayette görüyoruz. Orada şöyle buyuruluyor.“(Rasûlüm) Mü’min erkeklere söyle gözlerini haramdan sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar, bu onlar için daha temizdir. İyi bilin ki, Allah yaptıklarınızdan haberdardır. Ve mü’min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, iffetlerini korusunlar, kendiliğinden görünen kasımlar hariç, zinet taraflarını açmasınlar ve baş örtüleri ile sıkıca yakalarını kapatsınlar ve zinet yerlerini açmasınlar...”Ayetin bundan sonraki kısmında yakın akrabalarından kimlere açılabilecekleri sayılmaktadır.


    Alıntı
    Ayette “gözlerin kapanması” “Gadd” kelimesi ile ifade edilmiştir. Gadd, “gözlerin kapanmasını” ifade eder. Yani bir şeye baktığı zaman gözünü kapatırsa o şeyi görmeyecek. Fakat burada tamamen gözlerin kapanmasının istenmediğine işaret eden “min” edatı vardır. “Min,” teb’iz ifade eder. Yani bazı kısımlarının kapanmak istendiğini işaret eder. Bu duruma göre burada gözün kapanmasından maksat, tamamen gözün kapanması değil, bakılması sakıncalı olan şeye karşı gözün kapanmasıdır. Yani kısmîdir.Ayete mana verilirken ri’ayet edilmesi önemli olan kurallar vardır. Başta ayette geçen kelimenin o manaya elverişli olması gerekir. O mananın başka bir ayete ters düşmemesi gerekir. Sünnet veya icma ile sabit her hangi hükümlere ters düşmemesi gerekir. Burada gözün kapanmasından maksadın ifffet olduğunu ayetin lafzından anlıyoruz. Ama tamamen gözün kapanmasının gerekmediğini şu hadis-i şerif açıklıyor: “Ademoğlu için zinadan payı yazılmıştır, o, ona bulaşacaktır. Gözün zinası bakmak, dilin zinası konuşmak, kulağın zinası dinlemek, elin zinası ellemek, ayakların zinası yürüyerek onun peşinden gitmek, nefis bunu ister, iştah duyar, ferc onu ya doğrular ya da yalanlar.” (Buhari, Müslim ve Ebu Davud rivayet etmişlerdir.)Başka bir Hadis-i şerifte ise, “Siz siz olun da yol üstlerinde oturmayın, yok illada oturacağız derseniz o zaman da yolun hakkını veriniz.” Yolun hakkı nedir? Ya Rasulallah, denildiğinde. “Gözünüzü kapatın, elinizi tutun, selam verilirse cevabını verin, ma’rufu emredin ve münkeri nehyedin!” buyurdular. (Buhari, Müslim, Ebu Davud)Buralardan anlıyoruz ki, ayette geçen göz kapamadan maksat, sadece gözü kapatmak değildir. İffeti korumaya matuf olan kapatmaktır.Bu hususta söylenmiş hikmetli sözler de vardır. Hammas, bir beytinde şöyle söyler:“Sen gözünü kalbinin önünde başı boş bırakırsan, bakışların seni bir gün yorgun düşürür. Ne her gördüğüne kavuşman mümkün olur, ne de bazıları üzerinde sabrın kalır!”Şevkî de bir beytinde:“Bir bakıştır, bir gülüm semedir, bir selamdır, bir kelamdır, bir randevudur ve buluşmadır.” derler. İnsanlar arasında bakmanın ve bakaşımanın, ilişkiler üzerindeki etkesi inkâr edilemez... Zinadan haber veren ayette: “Zinaya yaklaşmayın!” (17/32) buyuruluyor. Demek ki, zinaya yaklaştıracak mükaddimelerin her türlüsü yasaklanmış, haram kılınmıştır. Bu ayet-i celilede geçen“o sizin için daha temizdir.” cümlesi, insanların kirliliklere bulaşmadan nasıl temiz kalabileceklerini talim eder. Bir yerde de Rasulullah’ın ezvac-ı tahiratından bahsederken:“Onlardan bir eşya isteyecek olursanız, perde arkasından isteyiniz. O, sizin de onlarında kalplerinin temiz kalması bakımından daha faydalı davranıştır.” (35/53)Ve hadis-i şerifte “Haberiniz olsun, zinhar bir erkekle bir kadın başbaşa kalmasınlar. Şayet bunlar bir arada kalacak olurlarsa mutlaka üçüncüleri şeytan olacaktır. Siz siz olun da cemaatten ayrılmayın! Şeytan tek başına kalana yakın, iki kişi olarak kalandan daha uzaktır.” (Tirmizi) Böylece müslümanların kirliliklere bulaşmaması için riayet edilmesi gereken ihtiyatî tedbirleri talim buyurmuştur. Bunlara fıkıh dilinde “Seddüzzerayi” denir. Zaruret olmadıkça bunlardan uzak durulması talim ve tavsiye edilmiştir. “Temizlenen kendisi için temizlenmiş olur.”Ayette: “Vela yübdine zinetehünne / O kadınlar zinet yerlerini göstermesinler.”buyuruluyor. Ayette bu cümle iki defa tekrarlanıyor. Bu, elbette bunun üzerine itinayı gösteriyor. “Zinet yerlerini göstermesinler,” derken, “Zinet”ten murad nedir? Alimler burada “hal zikredildi mahal murad edildi” derler. Yani buradaki zinetten murad, gerdanlık, kolye, bilezik, küpe, sürme, alyans vb. zinet eşyalarından ibaret değildir. Bu eşyaların dışarıda görülmelerinde herhangi bir sakınca yoktur. Sarrafta, dükkanda, sandıkta benzeri yerlerde bunların görünmesi yasak değildir. Ancak bunların takılı bulunduğu yerlerde bu takılar olmasa dahi, bu yerlerin gösterilmesi ve açık tutulması yasaklanmıştır. Zira fitneye sebep olan, ahlaksızlıkların kapısını açan, bu eşyaların kendileri değil, bunların takıldığı yerlerin açık tutulmasıdır. Dinen açıkça haram olan ve fitneye vesile olduğu bildirilen bu eylemleri irtikâp edenler, bunun birer zinet olduğunu kabul etmiyorlarsa neden ısrarla ortaya koymaya zorlanıyorlar? Sonra bunlar birer emanet değil midir? Bunlardan faydalanmanın kimler için mubah olduğu dinen tesbit edilmiştir. Bunun dışında kalanlar için bunlardan gözleriyle, kulaklarıyla, elleriyle ve herhangi azaları ile faydalanmaları haram kılınmıştır. Bu açık bir hükümdür. Bunu öğrenmek isteyen her müslüman, bu hükümleri rahatlıkla bulabilir ve öğrenir. Ayetin tefsirinde Zemahşerî: “Burada ziynetin kendisini zikredip, mahallini zikretmemesi siyanetinin -korunmasının- ve tesettürün mubalagası içindir. Ziynetlerin gösterilmesinin haram olması, onların mahallerinin gösterilmesindendir. Ziynet, adı üstünde süslü ve güzel olan şeyin adıdır. Bu güzellik dışarıdan alınan şeyler olabilir. Örneğin altın ve gümüş gibi kıymetli madenlerden takılar olabilir yada makyaj malzemeleriyle süslenerek güzellik görüntüsü verilebilir. Bir de insanın kendi tabiatında olan yaradılış güzellikleri olabilir. Bu ikinci güzelliğin daha cazip olduğu muhakkaktır. Güzelliğin fitneye sebebiyet verebileceğine göre bu ikinci güzelliğin tehlikesi daha büyüktür. O halde onun fitnesinden sakınmak daha da önemlidir. Kur’an-ı Kerim insanı bu tehlikeye karşı uyarmaktadır. Dolayısıyla bunlara yaklaşılması haram kılınmıştır.İmam İbnül-Kayyım, gözün muhafazası ile ilgili şu açıklamada bulunur: “Burada bir kaç tane fayda vardır: 1- Allah’ın emrine imtisal vardır ki, en büyük saadetde budur. 2- Zehirli okun tehlikesinden sakınmak vardır. 3- Kalbini kuvvetlendirerek, rahatlatmak vardır ki, -bu husus bir hadisi- kudsîde şöyle açıklanmıştır. “Bakmak iblisin zehirli oklarından bir oktur. Her kim onu Benden korktuğu için terk ederse, onun kalbinde duyacağı bir lezzetle değiştiririm.” 4- Onun kalbinde bir ünsiyet iras eder ki, onunla kendine gelir. 5- Kalbinden bir nur kazanır. 6- Büyük bir feraset kazanır ki, onunla geleceğini tehlikeden korumuş olur. 7- Şeytanın giriş kapılarını kapatmış olur. 8- Gözü ile kalbi arasında bir pencere açılır ki, onunla biri diğerini uyaran bir infi’al meydana gelir.” (Sabuni, Hüküm ayetleri, 2/143)Ayette “Kendiliğinden görünenin dışında kalan” denilmektedir ki, haliyle görülen kısım hakkında bazı sahabe ve tabi’inden gelen tefsirler vardır. Bunlardan Sa’id bin Cübeyr, Atâ, Dahhâk ve İbn-i Abbas “elleri ve yüzü” olarak tefsir etmişlerdir. Ayrıca bu konuyu Hz. Aişe’den rivayet edilen şu hadis-i şeriften almışlardır.Rasulullah (s.a.v) Ebubekir (r.a) kızı Esma’nın yanına girdiler, onun üzerinde ince bir giysi vardı. Rasulullah, onu görünce arkasını döndüler ve: “Ey Esma, kadın hayız olunca –bülüğa erince- şurasının ve şurasının dışında bir tarafını göstermesi uygun olmaz” diyerek yüzünü ve ellerini işaret buyurmuşlardır. (Ebu Davud Libasta). Demek ki, bu kendiliğinden görülen kısmı, birilerinin kendi hava ve heveslerine göre yaptıkları tevil değil, dinin bizzat kendisinin tespit ettiği bir sınır olarak görüyoruz. Bunu aşmak, haddi tecavüz ve dine müdahale olur ki, dinî anlayışa ters düşer. Rasulullah (s.a.v) “Ben kadınlarla musafaha etmem” buyurdular.Ayette “Velyadribne bihumurihinne ala cuyubihinne / baş örtüleri ile yakalarını kapatsınlar.” deniliyor ki, bu bir emirdir. Mutlak emir vücup ifade der. İbaha yada nedb ifade eden emirlerin bir kaydı ve bir karinesi olması gerekir. Böyle bir şey olmadığı yerde vücup ifade ettiği ittifakîdir. Buradaki emrin vücup ifade etmediğini gösterecek hiçbir karine yoktur. O halde bu emrin vücup ifade etmediğini söylemek ilmi esasları inkar etmek, dinî kuralları tepelemek olur ki, Allah korusun dinî tehlike arzeder. Böyle bir iddiada bulunan icma’a muhalefet etmiş olur, dini kabul ettiğini ispat etmeğe delil bulamaz. Bu ayet-i celileyi tefsir eden bir çok tefsir ya da tecemelerde “Başörtülerini yakalarına kapatsınlar” şeklinde ifade edilmiştir ki, ben bu tabiri eksik ve yetersiz buluyorum. “Başörtüsünü örtsünler” tabiri ile “Başörtüsü ile örtsünler”tabiri arasında fark vardır. Başörtüsü ile deniyorken, başörtüsünün başlı başına bir görevi var ki, başı örtmektir. Bu ana görevine halel getirmeden, onun bir tarafından faydalanmak suretiyle yakayı kapatmak vardır ve emredilen de budur. Bunu kelime yapısından anlamak gerekir. Şöyle ki, “Humur” Himarın çoğuludur. Cem’in içine harf-i cer girerse cüz’ ifade eder. Nitekim, başa meshetmekten haber veren ayette, “Re’s”in çoğulu olan “ruus”e ba harfi cerri girdi. Başın bir kısmına meshedilmesi manası anlaşıldı. Burada da, “Humur”un bir kısmı ile yakanın kapatılması emrediliyor. “Başörtüsünü kapatsın” tabiri bu manayı anlamaya müsait değildir.Sonra “Darb” kelimesi müteaddi mastarıdır. Onun taaddisi için harf-i cere ihtiyacı yok. Ama “ba” ilsak, isti’ane ve müsahabet manasına olduğu için, ondan isti’ane ederek yakasının kapatılması emredilmiştir. Ve bu ameliye başörtüsünün ana görevi olan başörtme işini de engellemiyor. “al┠harf-i cerin burada bulunması kuvvet ifade eder. Hem darb kelimesinin hem de alâ harf-i cerin bir arada zikredilmesi, başörtüsünün kuvvetle örtülmesini gerektiriyor. Sonra “Humur” Başörtüsünün ana adıdır. Hakikattir, mecaz değildir. Zira “Himar” İslamiyetten önce de biliniyordu. Ve başörtüsünün ismi olarak kullanılıyordu. Ve bunlardan sonra bir daha: “Ziynet yerlerini göstermesinler” emri gelmektedir. Hatta bu ziynet yerlerinin gösterilemeyeceği gibi, bunlardan bahsedilmek suretiyle başkalarına da duyurulması yasaklanmıştır. Bu endişe ile gayri müslim kadınların müslüman kadınlarını görmeleri uygun görülmemiştir. Ola ki, o kadınlar müslüman kadınların güzel taraflarını kendi erkeklerine anlatmak suretiyle fitneye vesile olurlar. Nitekim“Bazan kulak gözden önce aşık olur” derler. Onun için o kadınlarla müslüman kadınlarının beraber hamama girmeleri uygun görülmemiştir.Bu ayet-i celilede: “Gözlerini kapatsınlar, iffetlerini muhafaza etsinler. Başörtüleriyle yakalarını kapatsınlar” şeklinde üstüste üç tane kesin emir vardır. İki yerde de “zinet yerlerini açmasınlar, göstermesinler” tabiriyle kesin nehiyler geçmektedir. Bunlar tamamen vücup ifade eden tabirlerdir. Biri sarih o biri de mefhum olarak emirdir. Yani bu emirlerin gereğini yerine getirmek farzdır. Bu nehiylerle yasaklanan şeyleri yapmak haramdır. Müslümanı bağlayan dinidir. Birilerinin görüşü ya da beğenip beğenmediği şeyler değildir. Müslüman dininin hükümlerini benimser beğenir, sever yerine getirme gayreti içinde olur.. Belki yerine getiremeyecektir. Ama yerine getiremediği dinî hükümler, emir ve nehiyler için üzüntü duyar. “Yapaydım” diyerek kusur ve hatasını kabullenir, Allah’tan mağfiret diler, “yapmadımsa ne lazım gelir, yani başını örtmeyen müslüman değil mi?” diyerek eksiğini savunmaya kalkışmaz. Söylenmemesi gereken böylesi bir söz, yapamadığı çok vazifelerden daha ağır sorumluluk getirir. Din, din olarak bilinir, değerlendirilir. Hükümlerinin yerine getirilmemesi bağışlanır da, karşı çıkmak ya da inkâr etmek bağışlanmaz. Bu konunun net ve açık anlaşılması gerekir. Bir şair şöyle diyor: “Olayların başlangıcı bakmakla başlar, ateşin büyüğü şerleri küçümsemektedir.”Tesettürün, dolayısıyla iffetin İslam dinindeki önemini ve ehemmiyetini görmek ve anlamak için, ne derece itina gösterildiği değişik yollar ve biçimlerde anlatılmaktadır. Başkalarına ait olan evlere girerken izin istenmesi emredilmektedir. Ev halkından olan insanların dahi belirli zamanlarda rastgele odalara girilmesi için izin istenmektedir. Erkeğin erkeğe ve kadının kadına bakabileceği yerleri, göbekle diz arası olarak belirlenmiştir. Bunun daşında kalan kısımlar mazeretsiz bakılmaları yasaklanmıştır. Kadınlar sokakta yürürken ayak sesleriyle etrafın dikkatini üzerlerine çekmemesi için uyarılmıştır. Bizzat Allah Rasülüne şu talimat verilmiştir: “Ey Peygamber, eşlerine, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına söyle, üzerlerine ‘Cilbablarını’ alsınlar. Onların tanınıp taciz edilmemeleri yönünden daha uygun olanı budur.” (33/59) Lügatte“Cilbab” Çar ve Yaşmak olarak açıklanmaktadır. Elbisenin üzerinden giyilen “Manto” ya da“Çarşaf” diye açıklayabileceğimiz bir nevi giysidir. Bu tavsiye edilmektedir. Ayrıca: “Ey Peygamberlerin eşleri, sizler diğer kadınlardan her hangi birileri gibi değilsiniz, eğer sakınır –Allah’tan korkarsanız- konuşurken seslerinizi alçaltınız ki, kalbinde hastalık olan birileri size tama etmesin. Sözlerinizi de maruf ölçüler içinde konuşun, evinizin içinde kalın. İlk cahiliyet devrinin açılıp saçıldıkları gibi dökülüp saçılmayın. Namazınızı kılın, zekatınızı verin, Allah’a ve Rasulüne itaat edin. Allah’ın sizin için istediği şey, Ehli beyt olarak size bulaşması muhtemel olan lekelerden pak ve temiz kalmanızı sağlamaktır. Evinizde okunan Allah’ın kitabını ve hikmetini hatırlayın, bilseniz ki, Allah, Latifdir. Herşeyden haberdardır.” (24/31) Bu naslardan yola çıkarak kadın sesinin avret olduğunu söyleyenler olmuştur. Yani seslerine varıncaya kadar korunmalıdırlar.Aynı tavsiyeler Müslüman kadınlarına da söylenebilir. Zira “Ben Müslüman”ım diyen bir kadınla “Ben Müslüman değilim” diyen kadının dinen aynı sorumluluğu taşıması düşünülmez... Ayrıca Hadis-i şerifte şöyle denir: “Cehennem ehlinden iki sınıf vardır. Onları henüz görmüyorum. Bunlar: Bir takım insanlardır ki, ellerinde öküz kuyruğuna benzer bir sopa ile insanları döverler, ikincisi ise bir takım kadınlardır ki, çıplaktırlar, giyiniktirler, sarkıntılık yaparlar, başları deve hörgücü gibidirler. Onlar cennete girmez ve kokusunu da almazlar. Kaldı ki, Cennetin kokusu şu kadar mesafeden duyulur.” (Müslim, 2128)Bütün bu açık naslar yanında bunca işaretler ve delillere karşı çıkılarak halen kadın baş örtüsüne ve tesettüre karşı direnenlerin dinî anlayışları şüphe ile karşılanır. Eğer cehalet değilse su-i niyedir denir. Bütün dinî emirlerin tamamında olduğu gibi, bunda da hükmün muhatabı inanan insanlardır. Ben inanmıyorum diyen hiç kimse dinî hükümlerle zorlanmaz, zorlanamaz. Zira bunlarda ibadet manası vardır, zoraki ibadet geçerli değildir.Hani “Gönül ferman tanımaz” derler ya, iyman, kanun tahakkümü altına alınamaz. İnsanın ilk ve en önemli mükellefiyeti olan “İyman” dahi, gönül ve kalb meselesi olduğuna göre teklif edilmesi caiz midir, değil midir tartışması yapılmıştır. Ancak teklifin sihhatı için şart olan sebep ve aletlerin selamet olması teklifin sihhatini gerektirir. Böyle diyerek iymanın vücubu üzerinde ittifak edilmiştir. İymanın fer’i durumunda olan ameller de bu hükme tabidir. Binaen aleyh, emredilen şeyin yerine getirilmesine meşru mazeret bulunmadığı müddetçe, emrin gereğini yerine getirmek farzdır. Kadın için başörtüsünün farz olduğunu yukarıda delilleriyle gördük. Bu farzın ifasına manî meşru bir mazeret söz konusu değildir. O halde “Ben müslümanım” diyen her mükellef kadının başını örtmesi farzdır. Zira bu, imanın gereğidir. İman, iman edilen şeye bağlılığı nisbetinde kuvvetlidir. Bağlayıcı olacak nisbette ve o derecede kuvvetli olmayan iman, iyman hükmünü taşımaz.Aslında iyman sevginin mahsülüdür. İnanan insan inandığı Rabbini sever ve O’na olan sevgisi başka her hangi şeylere olan sevgisiyle mukayese edilemez. İnsanın sevdiği ve seveceği birçok şeyler olabilir. Ama onlar Allah sevgisi ile kıyaslanamaz. Kur’an-ı Kerim bunu anlatırken şöyle buyurur: “İnsanlar arasından, Allah’tan başka O’nun yerine kabul ettikleri bir takım şeyleri tutanlar vardır. Onları Allah’ı seviyor gibi severler. Ama Allah’ı sevenlerin sevgisi daha güçlü ve daha kuvvetlidir. Bu zulmü irtikap edenler –ki, bu tutum en büyük zulümdür- Yani Allah’ı seveceği gibi başka şeyi sevmek- azabı görecekleri günde kuvvetin sadece Allah’ın ve azabın da sadece Allah’a ait olduğunu görselerdi.(Elbette bu açık zulmu irtikâp etmezlerdi. Burada şart edatından olan “Lev”nun cevabı mahfuzdur. Bu kural, tehlikenin büyüklüğünü göstermesi için kullanılır). Hani o gün peşine düşülenler, peşine düşünlerden uzaklaşır. Azabı görürler ve aradaki bağları kopmuştur.” (2/165-166)Allah’a ve dine inanan bir müslüman kadının bir baş örtüsü uğruna neleri feda ettiğini görüyoruz. Bunlar, o kadınların imandaki kuevetlerinin sağlam şahidirler.Başörtüsü bir din ve iyman meselesidir. Kabakuvvetle hal edilecek mesele değildir. Hiçbir beşeri kanun da imanın önüne geçemez. Bu kanun, ister mahalli ister beynel milel olsun. İnsan hakları mahkemesini temsil eden insanlar, gerçekten dinin ve iymanın ne demek olduğunu bilerek, hesaba katarak karar verselerdi, gerçekten insan hakkı olan inanç hürnriyetine müdahale eden bu tip kanunları onaylayamazlar, bunlara taraftar olamazlardı.İnanan insanların bu sahalarda tasavvurların üstünde müeyyideleri vardır. Bunları ancak kendileri anlar, hasımları bunları fark edemez. Allah (c.c) Kur’an-ı Kerim’inde şöyle buyuruyor: “Allah mü’minlerin üzerine inkârcılara asla yol vermeyecektir.” (4/11) Yine: “O insanlar ki, Rabbimiz Allah’tır derler ve sonra da istikametlerinde devam ederler, onların üzerine melekler peyder pey inerler ve: “Korkmayın, endiyşe etmeyin, size va’d edilen cennetle müjdelenin! Biz, sizin hem dünyada hem de ahirette velileriniziz. Ahirette sizin için nefislerinizin arzu ettiği herşey vardır, her çağırdığınız şeyler emrinize amadedir. Gafur ve Rahim olan Rabbiniz tarafından sizlere hazırlanmıştır.” (41/30-32) Böylesi bir kuvvetten destek alan mü’min neden endişe etsin, bu va’d karşısında kaybedilmesinden korkacağı nesi olabilir. Onun içindir ki, inanan kuvvetlidir.
    Allah’ın hükümleri ile oynanmaz. Bu yersiz ve haksız tartışmaya girenler bir gün hem de yakın zamanda kaybettiklerini görecekler. Dünyada rezalet Ahirete azab ile karşı karşıya kalacaklardır. Din asla mağlup olmaz.




  3. 04.Şubat.2013, 19:25
    26
    imam
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 20.Ağustos.2007
    Üye No: 2034
    Mesaj Sayısı: 7,511
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 10
    Bulunduğu yer: minallah-ilelllah

    Cevap: Allah ve Din ile ilgili sorular

    reklam


    Alıntı
    Kuran'a göre kapanmak gerekiyor mu? Yani türban takmak Nur Suresi 31. ayeti biliyorum bu ayette öyle bir şey yazmıyor ama genede sorayım dedim

    Krdeş Allah seni ve beni cennette karşılaştırsın çok güldürdün.

    Nur süresi 31. ayetini inkar edenlerden öğrenme.
    Şimdiye kadar yaşamış Peygamber, Sahabe, Alimler ve milyarlarca müslüman ÖRTÜ FARZDIR demişler bu konuda ittifak var.
    Bir kaç inançsızın inkarına bakma


  4. 04.Şubat.2013, 19:25
    26
    Üye
    reklam


    Alıntı
    Kuran'a göre kapanmak gerekiyor mu? Yani türban takmak Nur Suresi 31. ayeti biliyorum bu ayette öyle bir şey yazmıyor ama genede sorayım dedim

    Krdeş Allah seni ve beni cennette karşılaştırsın çok güldürdün.

    Nur süresi 31. ayetini inkar edenlerden öğrenme.
    Şimdiye kadar yaşamış Peygamber, Sahabe, Alimler ve milyarlarca müslüman ÖRTÜ FARZDIR demişler bu konuda ittifak var.
    Bir kaç inançsızın inkarına bakma


  5. 04.Şubat.2013, 19:30
    27
    Ravza Sevdam
    Medine'nin Gülüne Hasret

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 04.Nisan.2012
    Üye No: 95433
    Mesaj Sayısı: 635
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 7
    Bulunduğu yer: Medine de olmak isterdim

    Cevap: Allah ve Din ile ilgili sorular


    وَقُلْ لِلْمُؤْمِنَاتِ يَغْضُضْنَ مِنْ اَبْصَارِهِنَّ وَيَحْفَظْنَ فُرُوجَهُنَّ وَلَا يُبْد۪ينَ ز۪ينَتَهُنَّ اِلَّا مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَلْيَضْرِبْنَ بِخُمُرِهِنَّ عَلٰى جُيُوبِهِنَّۖ وَلَا يُبْد۪ينَ ز۪ينَتَهُنَّ اِلَّا لِبُعُولَتِهِنَّ اَوْ اٰبَٓائِهِنَّ اَوْ اٰبَٓاءِ بُعُولَتِهِنَّ اَوْ اَبْنَٓائِهِنَّ اَوْ اَبْنَٓاءِ بُعُولَتِهِنَّ اَوْ اِخْوَانِهِنَّ اَوْ بَن۪ٓي اِخْوَانِهِنَّ اَوْ بَن۪ٓي اَخَوَاتِهِنَّ اَوْ نِسَٓائِهِنَّ اَوْ مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُهُنَّ اَوِ التَّابِع۪ينَ غَيْرِ اُو۬لِي الْاِرْبَةِ مِنَ الرِّجَالِ اَوِ الطِّفْلِ الَّذ۪ينَ لَمْ يَظْهَرُوا عَلٰى عَوْرَاتِ النِّسَٓاءِۖ وَلَا يَضْرِبْنَ بِاَرْجُلِهِنَّ لِيُعْلَمَ مَا يُخْف۪ينَ مِنْ ز۪ينَتِهِنَّۜ وَتُوبُٓوا اِلَى اللّٰهِ جَم۪يعاً اَيُّهَ الْمُؤْمِنُونَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ﴿٣١﴾
    Mü'min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. (Yüz ve el gibi) görünen kısımlar müstesna, zînet (yer)lerini göstermesinler. Başörtülerini ta yakalarının üzerine kadar salsınlar. Zinetlerini, kocalarından, yahut babalarından, yahut, kocalarının babalarından yahut oğullarından, yahut üvey oğullarından, yahut erkek kardeşlerinden, yahut erkek kardeşlerinin oğullarından, yahut kız kardeşlerinin oğullarından, yahut müslüman kadınlardan, yahut sahip oldukları kölelerden, yahut erkekliği kalmamış hizmetçilerden, yahut da henüz kadınların mahrem yerlerine vakıf olmayan erkek çocuklardan başkalarına göstermesinler. Gizledikleri zinetler bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Ey mü'minler, hep birlikte tövbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz! 31﴿



  6. 04.Şubat.2013, 19:30
    27
    Medine'nin Gülüne Hasret

    وَقُلْ لِلْمُؤْمِنَاتِ يَغْضُضْنَ مِنْ اَبْصَارِهِنَّ وَيَحْفَظْنَ فُرُوجَهُنَّ وَلَا يُبْد۪ينَ ز۪ينَتَهُنَّ اِلَّا مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَلْيَضْرِبْنَ بِخُمُرِهِنَّ عَلٰى جُيُوبِهِنَّۖ وَلَا يُبْد۪ينَ ز۪ينَتَهُنَّ اِلَّا لِبُعُولَتِهِنَّ اَوْ اٰبَٓائِهِنَّ اَوْ اٰبَٓاءِ بُعُولَتِهِنَّ اَوْ اَبْنَٓائِهِنَّ اَوْ اَبْنَٓاءِ بُعُولَتِهِنَّ اَوْ اِخْوَانِهِنَّ اَوْ بَن۪ٓي اِخْوَانِهِنَّ اَوْ بَن۪ٓي اَخَوَاتِهِنَّ اَوْ نِسَٓائِهِنَّ اَوْ مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُهُنَّ اَوِ التَّابِع۪ينَ غَيْرِ اُو۬لِي الْاِرْبَةِ مِنَ الرِّجَالِ اَوِ الطِّفْلِ الَّذ۪ينَ لَمْ يَظْهَرُوا عَلٰى عَوْرَاتِ النِّسَٓاءِۖ وَلَا يَضْرِبْنَ بِاَرْجُلِهِنَّ لِيُعْلَمَ مَا يُخْف۪ينَ مِنْ ز۪ينَتِهِنَّۜ وَتُوبُٓوا اِلَى اللّٰهِ جَم۪يعاً اَيُّهَ الْمُؤْمِنُونَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ﴿٣١﴾
    Mü'min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. (Yüz ve el gibi) görünen kısımlar müstesna, zînet (yer)lerini göstermesinler. Başörtülerini ta yakalarının üzerine kadar salsınlar. Zinetlerini, kocalarından, yahut babalarından, yahut, kocalarının babalarından yahut oğullarından, yahut üvey oğullarından, yahut erkek kardeşlerinden, yahut erkek kardeşlerinin oğullarından, yahut kız kardeşlerinin oğullarından, yahut müslüman kadınlardan, yahut sahip oldukları kölelerden, yahut erkekliği kalmamış hizmetçilerden, yahut da henüz kadınların mahrem yerlerine vakıf olmayan erkek çocuklardan başkalarına göstermesinler. Gizledikleri zinetler bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Ey mü'minler, hep birlikte tövbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz! 31﴿



  7. 04.Şubat.2013, 19:36
    28
    TheChosen
    Emekli

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 04.Şubat.2013
    Üye No: 99943
    Mesaj Sayısı: 23
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 0
    Bulunduğu yer: Zonguldak / Kapuz

    Cevap: Allah ve Din ile ilgili sorular

    Afedersiniz ama çevrem geniştir;
    nûr suresi 31. ayet'in birçok çevirisini, fransızca, ingilizce ve almanca çevirilerini karşılaştırdım. bu karşılaştırmanın sonucunda 31. ayet'in türkçe çevirisinin aslına uygun yapılmadığı sonucuna vardım. bu sonuca varmamda, paris üniversitelerinin birinde arap edebiyatı ve kültür tarihi öğreten bir şair ve filozof, tunuslu arkadaşımın büyük yardımları oldu. arkadaşım, bu ayetin çok önemli üç sözcüğünün kesin anlamlarını araştırarak bana bilgi verdi. buna göre, nûr suresi 31. ayet'te üç önemli sözcüğün türkçe anlamını yazıyorum:

    farj (tekil); furuj (çoğul): (sözlük adıyla): erkek ve kadın cinsel organı.

    jayb (tekil); juyub (çoğul : (sözlük adıyla): meme, göğüs.

    himar (tekil), humur (çoğul): islam öncesi dönemde arapların giydiği giysinin bir parçası (dokuma, bez parçası). (başörtüsü ile kesinlikle ilişkisi yok.)

    memeleri örtsünler

    buna göre daha önce de yazmış olduğum gibi nûr suresi 31. ayet'i şöyle çevirmek gerekiyor:

    "söyle inanan kadınlara: harama bakmaktan sakınsınlar ve cinsel organlarını saklasınlar? örtülerini göğüsleri (memeleri) üzerine vursunlar?"

    bir okurumun yazdığına göre, söz konusu ayetin örtmekle ilgili bölümünün arapçası şöyle:

    "vel yadrıbne bihumûrihinne alá juyubihinne" (en doğrusu ki örtülerini göğüsleri (memeleri) üzerine vursunlar).


  8. 04.Şubat.2013, 19:36
    28
    TheChosen - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Emekli
    Afedersiniz ama çevrem geniştir;
    nûr suresi 31. ayet'in birçok çevirisini, fransızca, ingilizce ve almanca çevirilerini karşılaştırdım. bu karşılaştırmanın sonucunda 31. ayet'in türkçe çevirisinin aslına uygun yapılmadığı sonucuna vardım. bu sonuca varmamda, paris üniversitelerinin birinde arap edebiyatı ve kültür tarihi öğreten bir şair ve filozof, tunuslu arkadaşımın büyük yardımları oldu. arkadaşım, bu ayetin çok önemli üç sözcüğünün kesin anlamlarını araştırarak bana bilgi verdi. buna göre, nûr suresi 31. ayet'te üç önemli sözcüğün türkçe anlamını yazıyorum:

    farj (tekil); furuj (çoğul): (sözlük adıyla): erkek ve kadın cinsel organı.

    jayb (tekil); juyub (çoğul : (sözlük adıyla): meme, göğüs.

    himar (tekil), humur (çoğul): islam öncesi dönemde arapların giydiği giysinin bir parçası (dokuma, bez parçası). (başörtüsü ile kesinlikle ilişkisi yok.)

    memeleri örtsünler

    buna göre daha önce de yazmış olduğum gibi nûr suresi 31. ayet'i şöyle çevirmek gerekiyor:

    "söyle inanan kadınlara: harama bakmaktan sakınsınlar ve cinsel organlarını saklasınlar? örtülerini göğüsleri (memeleri) üzerine vursunlar?"

    bir okurumun yazdığına göre, söz konusu ayetin örtmekle ilgili bölümünün arapçası şöyle:

    "vel yadrıbne bihumûrihinne alá juyubihinne" (en doğrusu ki örtülerini göğüsleri (memeleri) üzerine vursunlar).


  9. 04.Şubat.2013, 19:37
    29
    TheChosen
    Emekli

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 04.Şubat.2013
    Üye No: 99943
    Mesaj Sayısı: 23
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 0
    Bulunduğu yer: Zonguldak / Kapuz

    Cevap: Allah ve Din ile ilgili sorular

    Kuranda geçen saç kapatma şekli şuanda olduğu gibi sarmabaş yada çarşaf giymek değildir.Yanlışmıyım?Başörtü ile tüban karıştırılıyor

    HIMAR = ÖRTMEK

    "Kuran ayetinde ’başörtüsü’ diye bir kelime geçmemektedir. Buna rağmen tüm Kuran tefsirlerinde ve çevirilerinde Kuran ayeti ’başörtüsü’ olarak çevrilmiştir. Halbuki ayette geçen "HIMAR’ kelimesi ’Baş örtmek’ anlamında değil, sadece ’örtmek’ anlamına gelmektedir. Eğer, herhangi bir şey örtülecek ise. O şeyin vurgulanması gerekir. Örneğin masa örtüsü derken, örtmek kelimesinin yanına masa kelimesinin gelmesi gibi, başörtüsü dendiği zaman da "örtmek" ("hımar") kelimesinin yanına "baş" ("re’s") kelimesinin ’hımarü-re’s’ şeklinde gelmesi gerekir. Ayetteki ’hımar’ (’örtü’) kelimesinin yanında geçen ve vurgulayan kelime ’cuyub’ kelimesidir ki, ’yaka’ veya ’göğüs’ anlamına gelir. Çünkü, aynı kelime ’cuyub’ bir başka ayette (28:32) Hz. Musa’nın ’göğsüne/koynuna elini soktuğu’ şeklinde geçer. Yani, ’cuyub’ kelimesi, ’hımar’ örtmek kelimesi ile kullanıldığı zaman ’bihumûrihinne ala cuyubihinne’ başını örtmek değil, ’göğsünün üzerini örtmek’ anlamına gelmektedir. Geleneksel tüm yorumcular, Kur’an ayetini bilimsel bakışla değil de, birbirlerini taklit edip, ’Başörtülerini yakalarının üzerine kadar örtsünler’ diyerek ’Felyedribne’ fiilini de ’örtsünler’ diye tercüme etmişlerdir. Bu geleneksel yorumcular ’DaRaBe’ kökünden gelen bu kelimeyi burada, ’Başörtülerini örtsünler’ derken, bir başka yerde aynı ’DaRaBe’ kelimesini ’Kadınları DÖVÜN’ (Bak. 4:34) diye çevirmişlerdir. Özetle, Kuran’ın orijinal ayeti tüm açıklığı ile ortadayken, elverişli bir siyasal kullanım malzemesi olarak, sürekli gündemde tutulan başörtüsü, Kuran’ın değil, geleneklerin, kişisel görüşlerin dinleşmesinden kaynaklanmaktadır." (S. 373)


  10. 04.Şubat.2013, 19:37
    29
    TheChosen - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Emekli
    Kuranda geçen saç kapatma şekli şuanda olduğu gibi sarmabaş yada çarşaf giymek değildir.Yanlışmıyım?Başörtü ile tüban karıştırılıyor

    HIMAR = ÖRTMEK

    "Kuran ayetinde ’başörtüsü’ diye bir kelime geçmemektedir. Buna rağmen tüm Kuran tefsirlerinde ve çevirilerinde Kuran ayeti ’başörtüsü’ olarak çevrilmiştir. Halbuki ayette geçen "HIMAR’ kelimesi ’Baş örtmek’ anlamında değil, sadece ’örtmek’ anlamına gelmektedir. Eğer, herhangi bir şey örtülecek ise. O şeyin vurgulanması gerekir. Örneğin masa örtüsü derken, örtmek kelimesinin yanına masa kelimesinin gelmesi gibi, başörtüsü dendiği zaman da "örtmek" ("hımar") kelimesinin yanına "baş" ("re’s") kelimesinin ’hımarü-re’s’ şeklinde gelmesi gerekir. Ayetteki ’hımar’ (’örtü’) kelimesinin yanında geçen ve vurgulayan kelime ’cuyub’ kelimesidir ki, ’yaka’ veya ’göğüs’ anlamına gelir. Çünkü, aynı kelime ’cuyub’ bir başka ayette (28:32) Hz. Musa’nın ’göğsüne/koynuna elini soktuğu’ şeklinde geçer. Yani, ’cuyub’ kelimesi, ’hımar’ örtmek kelimesi ile kullanıldığı zaman ’bihumûrihinne ala cuyubihinne’ başını örtmek değil, ’göğsünün üzerini örtmek’ anlamına gelmektedir. Geleneksel tüm yorumcular, Kur’an ayetini bilimsel bakışla değil de, birbirlerini taklit edip, ’Başörtülerini yakalarının üzerine kadar örtsünler’ diyerek ’Felyedribne’ fiilini de ’örtsünler’ diye tercüme etmişlerdir. Bu geleneksel yorumcular ’DaRaBe’ kökünden gelen bu kelimeyi burada, ’Başörtülerini örtsünler’ derken, bir başka yerde aynı ’DaRaBe’ kelimesini ’Kadınları DÖVÜN’ (Bak. 4:34) diye çevirmişlerdir. Özetle, Kuran’ın orijinal ayeti tüm açıklığı ile ortadayken, elverişli bir siyasal kullanım malzemesi olarak, sürekli gündemde tutulan başörtüsü, Kuran’ın değil, geleneklerin, kişisel görüşlerin dinleşmesinden kaynaklanmaktadır." (S. 373)


  11. 04.Şubat.2013, 19:44
    30
    TheChosen
    Emekli

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 04.Şubat.2013
    Üye No: 99943
    Mesaj Sayısı: 23
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 0
    Bulunduğu yer: Zonguldak / Kapuz

    Cevap: Allah ve Din ile ilgili sorular

    BİR SİTEDE BULDUM ÇOK İYİ AÇIKLANMIŞ

    Tesettür ayeti ya da örtünme ayeti olarak anılan ve bazı kesimlerce kadınlara “başörtüsünü” farz kıldığı iddia edilen bu ayeti gelin dilbilimsel olarak inceleyelim. Hemen hatırlatalım ki Nur Suresi 60. ve Ahzab Suresi 59. Ayetleri de örtünmeyle ilgili ayetler olmakla birlikte burada ‘’başörtüsü’’ kavramını incelememiz nedeniyle, yalnızca Nur 31. ayeti incelemiş bulunmaktayız. Kur’an’da kadınların örtünmesiyle ilgili sınırları yalnızca bu ayetler belirlemektedir.

    (Aşağıdaki verdiğim bir mealden çok, Arapça metindeki sözcükler ve yönelim edatlarının getirdiği anlamlar korunarak, hiçbir ek sözcük ve yorum katılmadan yapılmış, birebir çeviri niteliğindedir. Tartışmalı sözcükler numaralandırılmış olup, aşağıda incelenecektir.)
    Nur Suresi, 31. Ayet:

    وَقُل لِّلْمُؤْمِنَاتِ يَغْضُضْنَ مِنْ أَبْصَارِهِنَّ وَيَحْفَظْنَ فُرُوجَهُنَّ وَلَا يُبْدِينَ زِينَتَهُنَّ إِلَّا مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَلْيَضْرِبْنَ بِخُمُرِهِنَّ عَلَى جُيُوبِهِنَّ وَلَا يُبْدِينَ زِينَتَهُنَّ إِلَّا لِبُعُولَتِهِنَّ أَوْ آبَائِهِنَّ أَوْ آبَاء بُعُولَتِهِنَّ أَوْ أَبْنَائِهِنَّ أَوْ أَبْنَاء بُعُولَتِهِنَّ أَوْ إِخْوَانِهِنَّ أَوْ بَنِي إِخْوَانِهِنَّ أَوْ بَنِي أَخَوَاتِهِنَّ أَوْ نِسَائِهِنَّ أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُنَّ أَوِ التَّابِعِينَ غَيْرِ أُوْلِي الْإِرْبَةِ مِنَ الرِّجَالِ أَوِ الطِّفْلِ الَّذِينَ لَمْ يَظْهَرُوا عَلَى عَوْرَاتِ النِّسَاء وَلَا يَضْرِبْنَ بِأَرْجُلِهِنَّ لِيُعْلَمَ مَا يُخْفِينَ مِن زِينَتِهِنَّ وَتُوبُوا إِلَى اللَّهِ جَمِيعًا أَيُّهَا الْمُؤْمِنُونَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ
    Mü’min/İnanan kadınlara söyle: bakışlarından kıssınlar, iffetlerini(1) korusunlar. Ondan zahir/görünebilen(2) olan dışında süslerini(3) göstermesinler; örtüleriyle(4) açıklıklarının(5) üzerine vursunlar/koysunlar(6). Kocaları, babaları, kocalarının babaları, oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kadınları, yeminlerinin sahip oldukları(7), taabiyetindeki/hizmetindeki arzu sahibi olmayan erkekler veya kadınların avretine(8) henüz zahir olmayan çocuklar dışında süslerini göstermesinler(9). Süslerinden gizledikleri bilinsin diye ayaklarıyla vurmasınlar(6b). Hepiniz Allah’a yönelin, ey mü’minler/inananlar ki kurtuluşa eresiniz.
    —
    1) “İffetlerini” şeklinde çevrilen sözcük (فُرُوجَهُنَّ) “fürûce-hünne” olup tam manasıyla:
    “o kadınların furûc’u” demektir.
    Furûc, fe ra cim (ف ر ج) kökünden türemiş bir sözcük olup, sözlüklere göre “Farjun”un çoğuludur.

    Bu kökün anlamı: Açmak, ayırmak, aralamak anlamlarına gelir. Arapça ‘da “bacakları ayırmak” anlamından kaynaklanarak, “iffet” veya “kadının cinsel organı” anlamlarında kullanılmıştır. Ancak bir önceki ayette aynı sözcüğün “mü’min erkekler” için de kullanılmasından yola çıkarak, Kur’an’da bu sözcüğün cinsel organdan daha çok, kadının ve/veya erkeğin “cinsel iffeti” anlamında olduğu anlaşılmaktadır.
    2) “zahir olan” şeklinde çevrilen kalıp “ma zahera”dır. Za he ra (ظ ﻫ ر) kökünden gelen bu kelime “ortaya çıkmak, belirmek, ifşa olmak, algılanmak” anlamlarındadır. Türkçe ‘ye de aynı anlamıyla geçmiş bir sözcüktür.
    3) “Süslerini” olarak çevrilen kalıp “ziynete-hünne” (زِينَتَهُنَّ)dir. “Ziynet” (زِينَتَ), Arapça, “süslemek” anlamına gelen Za’ne (زَانَ) kökünden gelen bir sözcüktür. Ziynet sözcüğü sözlüklerde, süs, takı, mücevher anlamlarında bulunmaktadır. Ayrıca Kur’an’da alımlı, cezbedici anlamında da kullanılır(3/Al-ı İmran 14) Aynı anlamıyla Türkçe ‘ye de geçmiş bir sözcüktür. Ayette diğer dikkat etmemiz gereken nokta “süsler” kelimesi ile neyin kastedildiğidir. Bizim kanaatimize göre “süsler” kelimesi ile özellikle “göğüsler” kastedilmektedir. Çünkü ayetteki tüm noktalarla, mantıklı bir şekilde, göğüs bölgesinin uyum sağladığı kanaatindeyiz. Birincisi, ayette “yaka açıklarının kapatılması” geçiyor, yaka açıklarından ise göğüsler gözükür. İkincisi, ayette gizlenen süslerin belli edilmesi için “ayakların yere vurulmaması” geçiyor. Ayaklar yere vurulduğunda ya da kırıtarak yüründüğünde, vücutta belli olacak yer özellikle göğüslerdir (sutyenin o dönemde icat edilmediğini düşünürsek, bu daha da iyi anlaşılır). Üçüncüsü, ayetten kendiliğinden görünenler hariç süslerin kapanması söylenmektedir. Ne kadar kapatılmaya çalışılırsa çalışılsın özellikle iri göğüsler, çeşitli fiziksel hareketlerde, hatta rüzgârın esmesiyle elbise yapışınca bile kendini belli edebilir. Ayetten bunun doğal olduğu anlaşılır. Dördüncüsü, ayette süslerin kimlerin yanında açılabileceği söylenir. Kuran’daki diğer ayetlerden kadınların bir kısmının iki yıl gibi uzun bir süre çocuklarını emzirdiğini görüyoruz.(2/Bakara 233) ve (61/Lokman 14) Kadının, babası gibi yakınlarının yanında, çocuğu acıktığında ve ağladığında onu emzirmesi gerekebilir. Ayetteki bu açıklamanın özellikle bu konuda kadınlara büyük kolaylık sağlayacağı kanaatindeyiz. Ayetteki bahsedilen ifadelere, göğüs gibi uyan başka bir bölge bulunmadığı için süslerle özellikle göğüslerin kastedildiği sonucuna rahatlıkla varabiliriz.
    “Süsler” kelimesinden takı gibi maddelerin anlaşılamayacağı ayetin bütünsel olarak ele alınmasıyla açığa çıkar. Çünkü ayette, kadınların süslerini kendi kadınları yanında açabileceği geçiyor. Takı gibi maddeler tahrik unsurundan daha çok hava atma unsuru olabilir. Eğer bu hava atma olayı engellenmeye çalışılsaydı, buna ilk olarak, karşı cins erkekler yerine, aynı cinsten olan kadınlar dâhil edilirdi. Ayrıca ayakları yere vurunca hangi takı eşyası belli olur? Kendiliğinden gözüken takı ne olabilir? Araf suresi 31’de ziynet eşyalarının mescit yanında giyilebileceğinin söylenmesi; takıların, cami yanı gibi en kalabalık, toplu yerlerde de teşhir edilebildiğini, yani saklanmasına gerek olmadığını gösterir. Görüldüğü gibi mantıksal bir elemeyle gidildiğinde; ayetin, özellikle alımlı, cezbedici(ziynet Al-ı İmran 14’te bu anlamda kullanılmıştır) olması nedeniyle göğüs bölgesinin kapanmasının vurguladığı anlaşılır. Kısaca ‘’ziynet’’ ifadesiyle kadının özellikle göğüs bölgesi nezih biçimde belirtilir.
    4) “Örtüleriyle” olarak çevrilen sözcük “bi-humuri-hinne” (بِخُمُرِهِنَّ)dir. Birebir çevirisi:
    “o kadınların humuru ile” anlamındadır. Humur sözlüklere göre Hımar’ın çoğuludur. Geleneksel mealcilerin ve sözlüklerin “başörtüsü” anlamında çevirdiği bu sözcüğü, ayrıntılı bir şekilde inceleyelim.
    Bu sözcük (k)ha mim ra (خ م ر) kökünden gelir. Bu kökün anlamı:
    Üzerini kapatmak, kaplamak, saklamak, örtmek, gizlemek ve mayalamaktır. (Lisan-ül Arap,El Mucem ul Vasıf, El Müncid, , Tacul Arus)
    Bu kökten gelen Arapça sözcükler:
    - Hamr (خَمر) : Şarap (Lisan’ul Arab’a göre aklın örtüsüdür ve/veya üzüm suyu mayalanarak/çürütülerek yapıldığı için)
    - Hamira (خَمِرَ) : Fermentasyon / Tahmir (تَخْمِرُ) : Mayalamak / Muhammar (مُخَمّر) : Mayalanmış
    Bu sözcük dilimizde de benzer anlamlarda yer bulmuştur:
    - Mahmur: Gözleri uyku ile örtülü (göz örtüsü)
    - Hamur: Un ve su karışımının, mayalanmasıyla elde edilen pelte.
    Bilinen ilk (1290) derli toplu klasik Arapça sözlük çalışması olan İbn-i Manzur’un “Lisan-ul Arab”ın da bu sözcüğün “başörtüsü” anlamına geldiği bir karşılığı bulunmamaktadır!
    Lisan’ul Arab’da Veysel Karani’nin “insan örtüsü” manasında kullandığı, “Ben bir hımar içinde yaşıyorum” sözünü dahi alıntılayan, bu sözcüğü “uyku örtüsü”, “heyecan örtüsü”, “kötülük örtüsü” anlamında dahi kullanıldığını örnekleyerek gösteren sözlüğün, “kadınların taktığı başörtüsü” anlamını kaçırmış olması ihtimal dâhilinde gözükmemektedir.
    5) “Açıklıklarının” şeklinde çevrilen sözcük “cuyubi-hinne” (جُيُوبِهِنَّ)dir.
    Tam manasıyla:
    “o kadınların cuyub’u” demektir. Cuyub (جُيُوب) sözlüklere göre ceyb’in (جَيب) çoğuludur ve anlamı:
    “Cep, gömlek ya da yeleğin göğüs kısmı, göğüs, koyun” olarak verilmiştir.
    Türkçe ‘ye benzer anlamıyla, “cep” sözcüğü olarak geçmiştir. Genel mana olarak giysideki açıklık olarak anlaşılması en isabetli görülmektedir.(yaka açığı),aynı sözcük Hz. Musa’nın elini yaka açığına soktuğunu belirten ayetlerde de geçer.(27/Neml 12; 28/Kasas 32)
    6) “Vursunlar” şeklinde çevrilen sözcük “li-yadrib-ne” (لْيَضْرِبْنَ) dir.
    da ra ba (ض رب) kökünün şimdiki zaman kalıbında, dişil, çoğul ve emir kipi ön ekiyle çekilmiş halidir. Bu sözcük çok geniş anlamlara gelebilen bir sözcüktür ve genellikle hangi anlamda olduğu cümlede geçtiği bağlama göre anlaşılır.
    Sözlüklerde aşağıdaki anlamlara gelebileceği bildirilmektedir:
    (İyileştirmek, vurmak, bir örnek olarak ortaya koymak/bahsetmek/benzetmek/karşılaştırmak, öne sürmek, gitmek, yürümek, basmak, seyahat etmek, terk etmek, karıştırmak, kaçınmak, kapatmak),anlamlarına gelmektedir. Ancak kalıp mealcileri ayetteki fiili ‘’hımar’’ sözcüğünü başörtüsüyle şartlandırdıkları için “felyedribne” fiilini de “salsınlar” diye tercüme etmektedir. Böylece ayet, “başörtüsünü yaka açıklarına salsınlar” şeklinde okunacaktır. Oysa hiçbir şekilde “darabe” kökünden türeyen “felyedribne” fiili “salsınlar” manasına gelmez! Bu fiille, örtünün “yaka açığına konulması” yani “yaka açığının kapatılması” anlatılır. Kuran’da “salsınlar, indirsinler” manasında “felyüdnine” kelimesi kullanılır. Allah böyle bir ifade kullanmak isteseydi “felyedribne” fiili yerine “felyüdnine” fiilini kullanmaz mıydı? Bu örnek bize, gelenekçi zihniyetin, kendi fikirlerini doğru çıkartmak uğruna gereğinde Kuran’daki kelimelerin manasını kaydırmaktan çekinmediğini göstermektedir. (salsınlar, indirsinler diye bir anlamı kısacası yoktur! Arapçada “felyüdnine” sözcüğü bu anlama gelir ki ayette böyle bir kullanım bulunmadığını tekrar belirtmeliyiz.)
    “vurmasınlar” : lâ yadribne (لَا يَضْرِبْنَ) burada “yürümek” anlamında, olumsuzluk ön ek ile dişil ve çoğul kullanılmıştır. Kastedilen ise kadınların, kırıtarak yürümemesi emredilmektedir.
    7) “yeminlerinin sahip oldukları” şeklinde çevrilen kalıp “ma meleket eymanu-hünne”
    (مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُنَّ) dir. Bu kalıp mealciler tarafından “ellerinin altında olanlar” şekline uyarlanarak, “cariye” anlamına yorumlanmaktadır. Aslında bunun da tartışmalı olduğunu belirtelim, nedeni ise Kur’an’da geçen ifadeler köleliği değil, savaş esirliği kavramını, belirtmektedir. Savaş esiri kadınlarla nikâhsız zorla ya da parayla cinsel ilişki kurulabilmesi biçiminde anlatılan ve Kur’an’da geçmeyen ‘Mut’a nikâhı’ uydurması reddedilmelidir, çünkü savaş esiri de olsa kimse fuhuşa zorlanamaz! (24/Nur 33),zinanın da yasak olduğunu göz önünde tutulursa, bu yorum kabul edilemez. Kur’an’da kölelik, cariyelik değil; koruyucu aile sözleşmesini belirtmek için, gözetim altına alınan, savaş esirlerini “ma meleket eymanu-hünne” ifadesiyle belirtilir(savaş esirliği statüsü), Mut’a diye bir kelime de ayette kullanılmamaktadır. Ayrıca saç, gelenekçilerin, namahreme açılması yasak olması yorumu doğru olsaydı; ayette gözetim yetkisi altında olan kimse ile kastedilen savaş esiri erkek ve kadınların, evdeki hanımların saçlarını, açık başlarını görebilmesi nasıl caiz olurdu? Çünkü savaş esiri namahrem biri olmakla beraber, ayette mahremlerle birlikte belirtilmesi nedeniyle ‘’hımar’’ kelimesi mahremleri de kapsayan bir örtü/giysi olmalıdır. Özel başörtüsü demek anlamsızdır. Çünkü ayetteki örtünme evde bulunan mahremlere karşı da söz konusu olması açıkça belirtilmiştir(ahlaki örtünme kuralı),ayette ki ‘’hımar’’ terimini giysi, örtü değil de başörtüsü olarak algılamak da kısacası tutarsızlıktır. Ayetteki ‘’Hımar’’ kavramı bütün olarak düşünülmelidir.

    Özetle kölelik, cariyelik konusu bu çalışmada esas tartışılan mesele olmadığı için, bu konuya da derinlemesine girilmeyecektir.
    8) “avret” Türkçe’de de tamamen aynı anlama geldiği için olduğu gibi bırakılmıştır. Çoğuldur. “Vucudun mahrem yerleri” anlamına gelir. Açılıp, gösterilmemesi gereken vücut bölümleridir.
    9) “göstermesinler” diye çevirilen kalıp “lâ yub’dine” (لَا يُبْدِينَ) dir. be dal ve (ب د و) kökünün şimdiki zaman kalıbında dişil, çoğul, dönüşlü ve olumsuzluk edatıyla çekilmiş halidir. Bu kökün taşıdığı anlam sözlüklerde:
    Açık olmak, ifşa olmak, tehşir olmak anlamındadır.
    —
    Çözümlemeler ve Çarpık Yorumların Reddiyeleri:
    1) Ziynet (Süs) :
    ####“Ziynetle kasıt kadının tüm bedenidir, çünkü kadının tüm bedeni estetiktir (süslüdür). Bu ayete göre kadın gözleri hariç tüm vücudu kapatacak şekilde giyinmelidir.”####
    Ziynet ile kasıt kadının tüm vücudu olabilir. Kadın bedeninin estetik olduğu, çekici olarak yaratıldığı, tartışılmaz bir gerçektir.(3/Al-ı İmran 14) Ancak kadının tüm bedeninin örtülmesini dayatmak ilgili ayete açık bir muhalefettir. Ayrıca Peygamber zamanında kadınların güzelliklerinin anlaşılabildiğini de Kur’an da açıkça görmekteyiz (33/Ahzab 52)
    Kadına bunu dayatmak, ayrıca ayette ki:
    “illa ma zahera min-ha” (إِلَّا مَا ظَهَرَ مِنْهَا) “ondan zahir/görünebilen olan dışında” uyarısını açıkça çiğnemektir.
    Ayrıca yine aynı ayette ki :
    “mâ yuhfîne min-zîynete-hünne” (مَا يُخْفِينَ مِن زِينَتِهِنَّ) “Süslerinden gizledikleri…” deyişi, süsün tamamının değil, ancak bir kısmının gizlendiğini açık ve net ortaya koymaktadır. Bütün vücut değil!
    —
    ####“Ziynet ile takılar ve mücevherat kastedilmektedir.” ####
    Bu da sağlıklı bir yorum değildir. Yukarıda buna uzunca nedenleriyle değinmiştik. Hem kadınların ziynetlerini (süslerini) açabilecekleri kişiler sayılırken:
    “…arzu sahibi olmayan erkekler veya kadınların avretine henüz zahir olmayan çocuklar…”bilgisiyle, özel olarak kadının “avreti” olan, karşı cinste de cinsellik uyandıran bir anlam içeren, süsün kastedildiği anlaşılmaktadır. Diğer bir ifadeyle ‘ziynet’ ayette de görüldüğü gibi cinsellik duygusu uyandırabilecek, kadın vücuduyla ilgili bir kavram olduğu açıkça görülmektedir ki takı, mücevher biçiminde algılamak anlamsızdır. Kavramın ne anlama geldiğine de yukarıda değindiğimiz için tekrar yazma gereği görmüyoruz…
    —
    #### “Ziynet ile ziynet yerleri (takı takılan yerler) kastedilmektedir. Öyleyse kadınlar takı taktıkları yerlerine kadar örtünmelidirler.”####
    Bu mantığa dayanarak farklı mezhep âlimlerinin(!) farklı içtihatlara vardıklarını biliyoruz. Bazılarına göre kollarda bilezik takılan bileklere, ayaklarda halhal takılan ayak bileklerine, boyunda gerdanlık takılan kısma kadar örtülmesi istenmiştir, hatta ellere takılan yüzük nedeniyle eldiven de yaz-kış zorunlu kılınmıştır! Bazıları işi daha da ileri götürerek, yüzük takılan ellerin dışında, saçlar eğer kapalıysa o zaman göz, dudak karşı cinste daha tahrik etkisi, oluşturduğu için yüzün de kapatılmasını unutmamış, peçeyi de şart koşmuştur! Ayrıca küpe takılan kulaklarla ve hızma takılan burnu da buna dâhil edenler olmuştur…
    İşin garip tarafı, kadın bu takıları takmasa da, bu yerleri örtme zorunluluğunda olmuştur. Çünkü ayet güya tüm vücudu yani “ziynet yerlerini” kastetmiştir, ziynet olan bazı yerleri değil!? Bu yorum mescitlerde erkek-kadın inananların güzel giysi ve süslerini giyinmesini öneren ayete açık bir muhalefettir(7/Araf 31)
    Hâlbuki ayet ziynet olan ve görünebilen kısımların dışındaki alımlı vücut yerlerini kastetmiştir, bütün vücudu değil! Ziynet yerleriyle tüm vücut kastedilmek istenseydi en basit bir şekilde:
    “emâken el-ziynet” (أمَاكَن الزِينَة) denilebilir, görünebilen kısımlar dışında ifadesi de ayette yer almazdı! Ayrıca Al-ı İmran 14. Ayette ziynet kavramı, süs-takı değil; alımlı, çekici, cezbedici anlamında kullanılmaktadır ki bu Nur 31 de ki kullanıma daha uymaktadır. Bu yorumlardaki yanılgıların temel nedenlerinden biri de ne yazık ki ‘’ziynet’’ ifadesinin yanlış anlaşılmasıdır.
    2) Hımar (Örtü) :
    ####“Lisan’ul Arab’da, şarap aklı örttüğü için “Hamr” adını almıştır demektedir. Akıl da baştadır, bu durumda hımar da baş örtüsü olur.”####
    Hamr’ın (şarabın) aklı örtmesi ve akıl-baş ilişkisinden hımarın da başörtüsü olduğu iddiası, son derece tutarsız bir zorlamadır. Buna karşıt olarak, basit bir ters mantıkla baş-akıl ilişkisinden de “hımar başı örter”, akıl da baştadır, “öyleyse hımar akıl örtüsüdür” ve öyleyse şarapla aynı hükümdedir denilebilir, tersine mantıkla denilmesi gerekir… Üstelik Kur’an’da kullanılan bir kelime, her ayette aynı anlamda olmayabilir!

    Bu iddianın çürüklüğüne dair çok daha önemli başka bir delil de; Kur’an’a göre aklın sadece “baş” ile ilişkilendirilemeyeceği gerçeğidir. Çünkü Kur’an vahyine göre akıl başta değil, kalptedir. (Bkz. Hac Suresi 46. ayet, Araf suresi 179. Ayet ve Muhammed(Kıtal) suresi 24. ayet ).Ayrıca Yusuf suresi 36. ve 41. ayette hamr tartışmasız akıl uyuşturan, ‘’şarap’’ değil ‘’üzüm suyu’’ anlamında kullanılmaktadır ki ayette sıkılır fiili geçer; hâlbuki şarap sıkılmaz yapılır, üzüm suyu sıkılır! Üstelik Yusuf Peygamberin ona bir vahy nimeti olarak kalkıp ta rüya tabirinde, sarhoş edici şaraptan söz etmesi düşünülemez, bu nedenlerle hamr tartışmasız aklı uyuşturmayan üzüm suyu anlamına gelir! Ayrıca Allah Tealâ dünyada yasakladığını ahirette ikram etmez. Eğer ahirette ikram ediliyorsa, dünyada yasaklamaz. Zaman zaman tekrar edeceğimiz gibi, Kur’an-ı Kerim bir yönüyle insan mantığı ile gelmiş ilahi bir kelamdır.(51/Zariyat 23).Ayrıca Muhammed suresi 15’de de yine geçen lezzet veren “hamr”ın üzüm suyu (şıra) manasına geldiğinin mezkür ayette ve Kur’an da başka delilleri, karineleri de vardır. Hamr ile birlikte zikredilen diğer üç şey Allah’ın helal kıldığı rızıklardır; su, süt ve bal şerbeti. İkincisi, Araplar meyva sularına da, meyvelere verdikleri isimleri verirler. Tüffah-elma dedikleri zaman hem elmayı, hem elma suyunu kastederler. Bütün meyveler için böyle kullanışlar söz konusu olduğu gibi, “semera” kelimesi de, hem meyveler, hem meyve suları için kullanılır. “Süzme bal ırmaklarından…” sonra gelen cümle, “bütün meyvelerden…” ile başlamaktadır. Gelenekçi dostlarımız bu cümledeki mahzuf mübtedayı (özneyi) Rahman Suresinin 52. ayetindeki “zevcân- yaş ve kuru meyve”dan alarak, bütün meyvelerin yaşı ve kurusu vardır.” şeklinde cümleyi tamamlamışlar, mahzufu açığa çıkarmışlardır. Halbuki bu ayette, bu cümleden önceki 4 cümlede, “enhar-nehirler” kelimesi geçmektedir. Burada mübtedası (öznesi) mahzuf olan 5. cümledeki açığa çıkarılması gereken mübteda “enhar-nehirler”dir. “onlar için bütün meyvelerden meyve suyu ırmakları vardır.” demek, 3. cümledeki “hamr” ın meyve suyu, yani şıra manasına geldiğinin karinesidir. Gelenekçiler hamr sözcüğünün bu manasını, Kur’an’da ki farklı türevlerini, aklı uyuşturmayan anlamını görmezden gelirler… Bunun yanı sıra;
    Lisan’ul Arab’da: HMR kökünün tef’il siygasındaki kullanımı Tahmir (تخْمِيرُ) sözcüğünü şöyle tanımlamıştır:

    “Yüzünü ört” ve “testini ört/mayala” derken olduğu gibi. (خَمَّرَ وجْهَهُ وخَمِّرْ إِناءك)
    Yüzü örtmek için “tahmir” fiili kullanılabiliyorsa, bu durumda hımar, yüz örtüsü yani peçe de olur.

    Ayrıca açık bir şekilde 1000 yıl önce de mayalamak anlamına geldiği görülen tahmir, bu anlamını köken bilimsel olarak, mayalamak için testinin üzerinin örtülmesinden alıyorsa, bu durumda hımar, testi örtüsü de olur! Gelenekçiler sözlüğün bu kısımlarını da yine görmezden gelmektedir! Hem de ‘’hamr’’ ifadesinin yalnızca sarhoş edici değil; aklı uyuşturmayan üzüm suyu anlamında kullanılmasını da göz ardı etmeleri yanılgısıdır!(Muhammed 15,Yusuf 36 ve 41. ayetlerinde bu açıkça belirtilir.).

    Üstelik ayette ‘’Hımar’’ kelimesinin vücubu yani emredilen esas istenilenin, yaka açığı olduğu anlaşılır, eğer ‘’hımar’’ şapka gibi başı kapatan bir giysi olsa(başörtüsü) nasıl ‘’şapkalarını başlarına koysunlar’’ diye bir cümle kurulmazsa; çünkü şapka zaten başı kapatır, baş denmesinin gereği yoktur. Ayette de bu mantıkla göğüslerin olduğu, yaka açığı anlamındaki‘’ceyb’’ ifadesi kullanılmazdı! Buradan da ‘’hımar’’ kelimesinin başka amaçlar için kullanılan çok amaçlı bir örtü olduğunu, yalnızca başörtüsü anlamında olmadığını görürüz. Zaten gelenekçiler bunu bildiği için başörtüsüyle, göğüs kapatılamayacağı nedeniyle ayette geçen fiili olmayan manasıyla; salsınlar, indirsinler, aşağıya doğru sarkıtsınlar biçiminde bir anlam yüklemektedirler ki ‘’hımar’’ kelimesini, başörtüsü anlamını sabitleyebilsinler! buna da yukarıda uzunca değinmiştik… Kısaca Hamr sözcüğünün içecek biçimindeki anlamları Üzüm, üzüm suyu, şıra(aklı uyuşturmayan içki),şarap(aklı uyuşturan içki anlamlarıdır)
    ####“Hadislerde hımar, başörtüsü olarak geçiyor.”####
    Öncelikle rivayetlere dayandığını bildiğimiz hadislerin hiç birinini Kur’an’ı açıklayabilecek güvenli bir kaynak olarak görmediğimizi önemle belirtelim.
    Ancak hadisleri kaynak olarak kabul edenler için bile, hımar sözcüğü hadislerde “hımar”(örtü) diye geçer. Özellikle başa bir atıf yoktur.
    Örnekler verelim:
    (ayrıca uydurma olabileceği söz konusu olabilecek bu hadisleri yazmak ve paylaşmaktan doğacak vebalden Allah’a sığınırız.)
    Müslim, Libas 7-2068
    وأما أسامة فراح في حلته فنظر إليه رسول الله – صلى الله عليه وسلم – نظرا عرف أن رسول الله – صلى الله عليه وسلم – قد أنكر ما صنع ، فقال : يا رسول الله ما تنظر إلى وأنت بعثت إلى بها ، فقال – صلى الله عليه وسلم : ” إني لم أبعث بها إليك لتلبسها ، ولكن بعثت بها إليك لتشققها خمرا بين نسائك
    “Akşamüstü Üsame elbisesinin içinde çıkageldi. Allah’ın Elçisi (sallallahu aleyhi ve sellem) ona farklı bir bakışla bakınca yaptığından hoşlanmadığını anladı. Dedi ki, “Ya Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bana neden bakıyorsun, onu bana sen göndermiştin. Dedi ki, (sallallahu aleyhi ve sellem)”Ben onu sana giyesin diye göndermedim. Ama onu sana gönderdim ki, kadınların arasında hımar olarak pay edesin.”
    Görüldüğü üzere özellikle başa bir vurgu yoktur… Kadınları arasında hımar/örtü/giysi olarak dağıtması söylenmektedir.
    El-Muvatta, Libas, 4, hadis no 6
    عَلْقَمَةَ بْنِ أَبِي عَلْقَمَةَ ، عَنْ أُمِّهِ ، قَالَتْ : ” دَخَلَتْ حَفْصَةُ بِنْتُ عَبْدِ الرَّحْمَنِ عَلَى عَائِشَةَ أُمِّ الْمُؤْمِنِينَ وَعَلَى حَفْصَةَ خِمَارٌ رَقِيقٌ, فَشَقَّتْهُ عَائِشَةُ عَلَيْهَا ، وَكَسَتْهَا خِمَارًا كَثِيفًا ” .
    “Alkame b. ebî Alkame annesinin şöyle dediğini naklediyor: Abdurrahman’ın kızı Hafsa müminlerin annesi Ayşe’nin yanına girdi. Hafsa’nın üzerinde ince bir hımar vardı. Ayşe onu parçaladı ve ona kalın bir hımar giydirdi.”
    Görüldüğü gibi, bu hadisten de hımar’ın başörtüsü olduğu çıkartılamaz!
    Kütübü Sitte’den bir hadis (5-3696):
    وعن بل رَضِيَ اللَّهُ عَنْه: أنّ رسولَ اللَّهِ مَسَحَ الخُفَّيْنِ وَالخِمَارَ
    “ve Bilâl’den (radıyallahu anh) : Resulullah çorapları ve hımarı üzerine meshetti.”
    Burada Hımar’ın peygamberin de giydiği bir giysi olduğu anlaşılmaktadır. Mesh edilen yer ayaklar ve baş olduğu bilgisinden yola çıkarak, bu hadiste bahsi geçen hımar lafzının “baş örtüsü” anlamına gelebileceği söylenebilir. Nitekim hadis alimleri(!) burada hımarın sarık anlamında olduğunu ileri sürmüşlerdir. Ancak peygamberimiz bir erkek olduğuna göre, hımar için, özellikle eşarp, türban, yazma, vs. gibi “sadece kadınların kullandığı bir başörtüsü” tanımlaması artık yapılamayacak demektir.
    Sözcüğün bu yukarıdaki kullanımında hımar, hem erkek, hem de kadınlar için bir örtü/giysi olduğuna göre, bu durumda hımarın erkeğe olan farziyeti her ne ise, ilave bir hüküm verilmediği sürece kadına da aynısı olmalıdır.
    Sonuç olarak hımar genel anlamda çok amaçlı kullanılan bir örtüdür.
    Nasıl ki “rasile” (رَسِلَ) elçi göndermek fiili iken, “rasul” (رَسُوْل) elçi oluyor ise,
    “hamira” (خَمِرَ) örtmek/mayalamak fiili iken, “hımar” (خِمَار) da örtü/maya olur.
    “Başörtüsü” bir “Hımar/Örtü” olabilir… Tıpkı sarığın, peçenin, pantolonun, gömleğin olabileceği gibi. Ancak “Hımar” yalnızca “başörtüsü” anlamına daraltılamaz!
    3) Ceyb (Açıklık/Cep):
    ####“Ceyb yakadır, ayette başörtülerinin yakalara salınması/indirilmesi emredilmektedir.”####
    O dönemde yakalı giysi yoktur… O coğrafyada yakalı giysi hala yoktur. Bu yüzden ceyb bizim anladığımız “gömlek yakası” gibi değil, “giysinin iki tarafı arasında kalan açıklık” anlamında bir yakadır.
    Ayrıca ayette salmak veya indirmek gibi aşağıya doğru anlamı taşıyan hiçbir lafzı yoktur. Hımar için de özellikle ve sadece başörtüsüdür denemez. Üstelik başörtüsünü Kuran’a mal etmek isteyen zihniyet, yukarıda da değindiğimiz gibi, açık bir saptırma yaparak “felyedribne” fiilini “salsınlar” diye tercüme etmektedir. Böylece ayet, “başörtüsünü yaka açıklarına salsınlar” şeklinde okunacaktır. Oysa hiçbir şekilde “darabe” kökünden türeyen “felyedribne” fiili “salsınlar” manasına gelmez. Bu fiille, örtünün “yaka açığına konulması” yani “yaka açığının kapatılması” anlatılır. Kuran’da “salsınlar, indirsinler” manasında “felyüdnine” kelimesi kullanılır. Allah böyle bir ifade kullanmak isteseydi “felyedribne” fiili yerine “felyüdnine” fiilini kullanmaz mıydı gerçeğini tekrar hatırlatma gereği duyuyoruz.
    —
    ####“Ceyb göğüs çatalı demektir, ayette kadınların göğüs dekoltesinin kapatılması emredilmektedir”####
    Olabilir. Ancak ceyb sözcüğü Kassas suresinde Musa peygamber için şöyle kullanılmıştır:
    Kassas Suresi 32nci Ayet’in başlangıcı:
    (…اسْلُكْ يَدَكَ فِي جَيْبِكَ تَخْرُجْ بَيْضَاء مِنْ غَيْرِ سُوءٍ)
    Elini koynuna sok, bembeyaz çıksın…
    Musa peygamberin de ceybi olduğunu anlıyoruz, ancak erkek olduğu için bu sözcük onun için göğüs çatalı anlamına gelemez. Bu nedenle koyun diye çevrilmiştir. Musa peygamberin yapması istenen bu hareketi, elini esvabının göğüs kısmındaki açıklıktan içeri doğru bir sokuş olarak yaptığı şeklinde resmedilir.
    —
    Sonuç: Ceyb genel anlamıyla elbisedeki açıklıktır. O dönemin ve coğrafyanın giyim tarzına bakılırsa bu açıklığın göğüs üzerinde olduğu söylenebilir. Ancak elbisenin açıklığı (cep) anlamı daha genel ve kapsayıcı bir kabul olacaktır. Bugün ile okursak, kadınların giydikleri eteklerin yırtmacı da “ceyb” tanımı dâhilinde düşünülebilir.
    4) lâ yubdîne (Göstermesinler/İfşa etmesinler) Lafzı
    ####“Ayette ‘lâ yubdîne’ denmiştir. Öyleyse kadınlar tamamen kendilerini göstermeyecek şekilde kapanmalıdırlar”####
    Bu yine “illa ma zahera min-ha”
    “zahir olan (görünen, bilinen, algılanan, açık olması doğal karşılanan) hariç”
    Emrine açık bir muhalefettir.
    Bu örnekte bir yöntem hatasının da tespitine yer vermek isteriz. Geleneksel yorumcu, 84 sözcükten oluşan ayetten sadece 2 tanesine odaklanıp; bağlamlarını da atarak yorum yapmaktadır. Böylesi çarpık, sakat ve hastalıklı bir bakış açısıyla dileyen, kadına yürümeyi de haram kılabilir:
    lâ yadribne bi erculi-hinne (لَا يَضْرِبْنَ بِأَرْجُلِهِنَّ) “ayakları ile yürümesinler”
    —
    SONUÇ:
    Nur Suresi 31′nci ayetten kadının örtünmesi ile ilgili hükümlerin olduğu doğrudur. Örtünmeyle ilgili bir ayettir. Ancak bu ayetten farz olarak:
    - Başörtüsü / Türban vs..
    - Çarşaf / Burka vs..
    Çıkartılamaz! Başörtüsü olgusu temelde sıcak iklim şartları nedeniyle, erkeklerin sarık takması gibi kültürel koşullanmışlığın bir nedeni olabilir. Zaten çöl ikliminde, aşırı sıcaklar nedeniyle başka nasıl giyilebilir? ,(16/Nahl 81) Özetle buradan baş kapamayı ahlaki bir gereklilik saymak anlamsızdır.
    Bu ayette kadına öğütlenen bir örtünme tarzı vardır



  12. 04.Şubat.2013, 19:44
    30
    TheChosen - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Emekli
    BİR SİTEDE BULDUM ÇOK İYİ AÇIKLANMIŞ

    Tesettür ayeti ya da örtünme ayeti olarak anılan ve bazı kesimlerce kadınlara “başörtüsünü” farz kıldığı iddia edilen bu ayeti gelin dilbilimsel olarak inceleyelim. Hemen hatırlatalım ki Nur Suresi 60. ve Ahzab Suresi 59. Ayetleri de örtünmeyle ilgili ayetler olmakla birlikte burada ‘’başörtüsü’’ kavramını incelememiz nedeniyle, yalnızca Nur 31. ayeti incelemiş bulunmaktayız. Kur’an’da kadınların örtünmesiyle ilgili sınırları yalnızca bu ayetler belirlemektedir.

    (Aşağıdaki verdiğim bir mealden çok, Arapça metindeki sözcükler ve yönelim edatlarının getirdiği anlamlar korunarak, hiçbir ek sözcük ve yorum katılmadan yapılmış, birebir çeviri niteliğindedir. Tartışmalı sözcükler numaralandırılmış olup, aşağıda incelenecektir.)
    Nur Suresi, 31. Ayet:

    وَقُل لِّلْمُؤْمِنَاتِ يَغْضُضْنَ مِنْ أَبْصَارِهِنَّ وَيَحْفَظْنَ فُرُوجَهُنَّ وَلَا يُبْدِينَ زِينَتَهُنَّ إِلَّا مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَلْيَضْرِبْنَ بِخُمُرِهِنَّ عَلَى جُيُوبِهِنَّ وَلَا يُبْدِينَ زِينَتَهُنَّ إِلَّا لِبُعُولَتِهِنَّ أَوْ آبَائِهِنَّ أَوْ آبَاء بُعُولَتِهِنَّ أَوْ أَبْنَائِهِنَّ أَوْ أَبْنَاء بُعُولَتِهِنَّ أَوْ إِخْوَانِهِنَّ أَوْ بَنِي إِخْوَانِهِنَّ أَوْ بَنِي أَخَوَاتِهِنَّ أَوْ نِسَائِهِنَّ أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُنَّ أَوِ التَّابِعِينَ غَيْرِ أُوْلِي الْإِرْبَةِ مِنَ الرِّجَالِ أَوِ الطِّفْلِ الَّذِينَ لَمْ يَظْهَرُوا عَلَى عَوْرَاتِ النِّسَاء وَلَا يَضْرِبْنَ بِأَرْجُلِهِنَّ لِيُعْلَمَ مَا يُخْفِينَ مِن زِينَتِهِنَّ وَتُوبُوا إِلَى اللَّهِ جَمِيعًا أَيُّهَا الْمُؤْمِنُونَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ
    Mü’min/İnanan kadınlara söyle: bakışlarından kıssınlar, iffetlerini(1) korusunlar. Ondan zahir/görünebilen(2) olan dışında süslerini(3) göstermesinler; örtüleriyle(4) açıklıklarının(5) üzerine vursunlar/koysunlar(6). Kocaları, babaları, kocalarının babaları, oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kadınları, yeminlerinin sahip oldukları(7), taabiyetindeki/hizmetindeki arzu sahibi olmayan erkekler veya kadınların avretine(8) henüz zahir olmayan çocuklar dışında süslerini göstermesinler(9). Süslerinden gizledikleri bilinsin diye ayaklarıyla vurmasınlar(6b). Hepiniz Allah’a yönelin, ey mü’minler/inananlar ki kurtuluşa eresiniz.
    —
    1) “İffetlerini” şeklinde çevrilen sözcük (فُرُوجَهُنَّ) “fürûce-hünne” olup tam manasıyla:
    “o kadınların furûc’u” demektir.
    Furûc, fe ra cim (ف ر ج) kökünden türemiş bir sözcük olup, sözlüklere göre “Farjun”un çoğuludur.

    Bu kökün anlamı: Açmak, ayırmak, aralamak anlamlarına gelir. Arapça ‘da “bacakları ayırmak” anlamından kaynaklanarak, “iffet” veya “kadının cinsel organı” anlamlarında kullanılmıştır. Ancak bir önceki ayette aynı sözcüğün “mü’min erkekler” için de kullanılmasından yola çıkarak, Kur’an’da bu sözcüğün cinsel organdan daha çok, kadının ve/veya erkeğin “cinsel iffeti” anlamında olduğu anlaşılmaktadır.
    2) “zahir olan” şeklinde çevrilen kalıp “ma zahera”dır. Za he ra (ظ ﻫ ر) kökünden gelen bu kelime “ortaya çıkmak, belirmek, ifşa olmak, algılanmak” anlamlarındadır. Türkçe ‘ye de aynı anlamıyla geçmiş bir sözcüktür.
    3) “Süslerini” olarak çevrilen kalıp “ziynete-hünne” (زِينَتَهُنَّ)dir. “Ziynet” (زِينَتَ), Arapça, “süslemek” anlamına gelen Za’ne (زَانَ) kökünden gelen bir sözcüktür. Ziynet sözcüğü sözlüklerde, süs, takı, mücevher anlamlarında bulunmaktadır. Ayrıca Kur’an’da alımlı, cezbedici anlamında da kullanılır(3/Al-ı İmran 14) Aynı anlamıyla Türkçe ‘ye de geçmiş bir sözcüktür. Ayette diğer dikkat etmemiz gereken nokta “süsler” kelimesi ile neyin kastedildiğidir. Bizim kanaatimize göre “süsler” kelimesi ile özellikle “göğüsler” kastedilmektedir. Çünkü ayetteki tüm noktalarla, mantıklı bir şekilde, göğüs bölgesinin uyum sağladığı kanaatindeyiz. Birincisi, ayette “yaka açıklarının kapatılması” geçiyor, yaka açıklarından ise göğüsler gözükür. İkincisi, ayette gizlenen süslerin belli edilmesi için “ayakların yere vurulmaması” geçiyor. Ayaklar yere vurulduğunda ya da kırıtarak yüründüğünde, vücutta belli olacak yer özellikle göğüslerdir (sutyenin o dönemde icat edilmediğini düşünürsek, bu daha da iyi anlaşılır). Üçüncüsü, ayetten kendiliğinden görünenler hariç süslerin kapanması söylenmektedir. Ne kadar kapatılmaya çalışılırsa çalışılsın özellikle iri göğüsler, çeşitli fiziksel hareketlerde, hatta rüzgârın esmesiyle elbise yapışınca bile kendini belli edebilir. Ayetten bunun doğal olduğu anlaşılır. Dördüncüsü, ayette süslerin kimlerin yanında açılabileceği söylenir. Kuran’daki diğer ayetlerden kadınların bir kısmının iki yıl gibi uzun bir süre çocuklarını emzirdiğini görüyoruz.(2/Bakara 233) ve (61/Lokman 14) Kadının, babası gibi yakınlarının yanında, çocuğu acıktığında ve ağladığında onu emzirmesi gerekebilir. Ayetteki bu açıklamanın özellikle bu konuda kadınlara büyük kolaylık sağlayacağı kanaatindeyiz. Ayetteki bahsedilen ifadelere, göğüs gibi uyan başka bir bölge bulunmadığı için süslerle özellikle göğüslerin kastedildiği sonucuna rahatlıkla varabiliriz.
    “Süsler” kelimesinden takı gibi maddelerin anlaşılamayacağı ayetin bütünsel olarak ele alınmasıyla açığa çıkar. Çünkü ayette, kadınların süslerini kendi kadınları yanında açabileceği geçiyor. Takı gibi maddeler tahrik unsurundan daha çok hava atma unsuru olabilir. Eğer bu hava atma olayı engellenmeye çalışılsaydı, buna ilk olarak, karşı cins erkekler yerine, aynı cinsten olan kadınlar dâhil edilirdi. Ayrıca ayakları yere vurunca hangi takı eşyası belli olur? Kendiliğinden gözüken takı ne olabilir? Araf suresi 31’de ziynet eşyalarının mescit yanında giyilebileceğinin söylenmesi; takıların, cami yanı gibi en kalabalık, toplu yerlerde de teşhir edilebildiğini, yani saklanmasına gerek olmadığını gösterir. Görüldüğü gibi mantıksal bir elemeyle gidildiğinde; ayetin, özellikle alımlı, cezbedici(ziynet Al-ı İmran 14’te bu anlamda kullanılmıştır) olması nedeniyle göğüs bölgesinin kapanmasının vurguladığı anlaşılır. Kısaca ‘’ziynet’’ ifadesiyle kadının özellikle göğüs bölgesi nezih biçimde belirtilir.
    4) “Örtüleriyle” olarak çevrilen sözcük “bi-humuri-hinne” (بِخُمُرِهِنَّ)dir. Birebir çevirisi:
    “o kadınların humuru ile” anlamındadır. Humur sözlüklere göre Hımar’ın çoğuludur. Geleneksel mealcilerin ve sözlüklerin “başörtüsü” anlamında çevirdiği bu sözcüğü, ayrıntılı bir şekilde inceleyelim.
    Bu sözcük (k)ha mim ra (خ م ر) kökünden gelir. Bu kökün anlamı:
    Üzerini kapatmak, kaplamak, saklamak, örtmek, gizlemek ve mayalamaktır. (Lisan-ül Arap,El Mucem ul Vasıf, El Müncid, , Tacul Arus)
    Bu kökten gelen Arapça sözcükler:
    - Hamr (خَمر) : Şarap (Lisan’ul Arab’a göre aklın örtüsüdür ve/veya üzüm suyu mayalanarak/çürütülerek yapıldığı için)
    - Hamira (خَمِرَ) : Fermentasyon / Tahmir (تَخْمِرُ) : Mayalamak / Muhammar (مُخَمّر) : Mayalanmış
    Bu sözcük dilimizde de benzer anlamlarda yer bulmuştur:
    - Mahmur: Gözleri uyku ile örtülü (göz örtüsü)
    - Hamur: Un ve su karışımının, mayalanmasıyla elde edilen pelte.
    Bilinen ilk (1290) derli toplu klasik Arapça sözlük çalışması olan İbn-i Manzur’un “Lisan-ul Arab”ın da bu sözcüğün “başörtüsü” anlamına geldiği bir karşılığı bulunmamaktadır!
    Lisan’ul Arab’da Veysel Karani’nin “insan örtüsü” manasında kullandığı, “Ben bir hımar içinde yaşıyorum” sözünü dahi alıntılayan, bu sözcüğü “uyku örtüsü”, “heyecan örtüsü”, “kötülük örtüsü” anlamında dahi kullanıldığını örnekleyerek gösteren sözlüğün, “kadınların taktığı başörtüsü” anlamını kaçırmış olması ihtimal dâhilinde gözükmemektedir.
    5) “Açıklıklarının” şeklinde çevrilen sözcük “cuyubi-hinne” (جُيُوبِهِنَّ)dir.
    Tam manasıyla:
    “o kadınların cuyub’u” demektir. Cuyub (جُيُوب) sözlüklere göre ceyb’in (جَيب) çoğuludur ve anlamı:
    “Cep, gömlek ya da yeleğin göğüs kısmı, göğüs, koyun” olarak verilmiştir.
    Türkçe ‘ye benzer anlamıyla, “cep” sözcüğü olarak geçmiştir. Genel mana olarak giysideki açıklık olarak anlaşılması en isabetli görülmektedir.(yaka açığı),aynı sözcük Hz. Musa’nın elini yaka açığına soktuğunu belirten ayetlerde de geçer.(27/Neml 12; 28/Kasas 32)
    6) “Vursunlar” şeklinde çevrilen sözcük “li-yadrib-ne” (لْيَضْرِبْنَ) dir.
    da ra ba (ض رب) kökünün şimdiki zaman kalıbında, dişil, çoğul ve emir kipi ön ekiyle çekilmiş halidir. Bu sözcük çok geniş anlamlara gelebilen bir sözcüktür ve genellikle hangi anlamda olduğu cümlede geçtiği bağlama göre anlaşılır.
    Sözlüklerde aşağıdaki anlamlara gelebileceği bildirilmektedir:
    (İyileştirmek, vurmak, bir örnek olarak ortaya koymak/bahsetmek/benzetmek/karşılaştırmak, öne sürmek, gitmek, yürümek, basmak, seyahat etmek, terk etmek, karıştırmak, kaçınmak, kapatmak),anlamlarına gelmektedir. Ancak kalıp mealcileri ayetteki fiili ‘’hımar’’ sözcüğünü başörtüsüyle şartlandırdıkları için “felyedribne” fiilini de “salsınlar” diye tercüme etmektedir. Böylece ayet, “başörtüsünü yaka açıklarına salsınlar” şeklinde okunacaktır. Oysa hiçbir şekilde “darabe” kökünden türeyen “felyedribne” fiili “salsınlar” manasına gelmez! Bu fiille, örtünün “yaka açığına konulması” yani “yaka açığının kapatılması” anlatılır. Kuran’da “salsınlar, indirsinler” manasında “felyüdnine” kelimesi kullanılır. Allah böyle bir ifade kullanmak isteseydi “felyedribne” fiili yerine “felyüdnine” fiilini kullanmaz mıydı? Bu örnek bize, gelenekçi zihniyetin, kendi fikirlerini doğru çıkartmak uğruna gereğinde Kuran’daki kelimelerin manasını kaydırmaktan çekinmediğini göstermektedir. (salsınlar, indirsinler diye bir anlamı kısacası yoktur! Arapçada “felyüdnine” sözcüğü bu anlama gelir ki ayette böyle bir kullanım bulunmadığını tekrar belirtmeliyiz.)
    “vurmasınlar” : lâ yadribne (لَا يَضْرِبْنَ) burada “yürümek” anlamında, olumsuzluk ön ek ile dişil ve çoğul kullanılmıştır. Kastedilen ise kadınların, kırıtarak yürümemesi emredilmektedir.
    7) “yeminlerinin sahip oldukları” şeklinde çevrilen kalıp “ma meleket eymanu-hünne”
    (مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُنَّ) dir. Bu kalıp mealciler tarafından “ellerinin altında olanlar” şekline uyarlanarak, “cariye” anlamına yorumlanmaktadır. Aslında bunun da tartışmalı olduğunu belirtelim, nedeni ise Kur’an’da geçen ifadeler köleliği değil, savaş esirliği kavramını, belirtmektedir. Savaş esiri kadınlarla nikâhsız zorla ya da parayla cinsel ilişki kurulabilmesi biçiminde anlatılan ve Kur’an’da geçmeyen ‘Mut’a nikâhı’ uydurması reddedilmelidir, çünkü savaş esiri de olsa kimse fuhuşa zorlanamaz! (24/Nur 33),zinanın da yasak olduğunu göz önünde tutulursa, bu yorum kabul edilemez. Kur’an’da kölelik, cariyelik değil; koruyucu aile sözleşmesini belirtmek için, gözetim altına alınan, savaş esirlerini “ma meleket eymanu-hünne” ifadesiyle belirtilir(savaş esirliği statüsü), Mut’a diye bir kelime de ayette kullanılmamaktadır. Ayrıca saç, gelenekçilerin, namahreme açılması yasak olması yorumu doğru olsaydı; ayette gözetim yetkisi altında olan kimse ile kastedilen savaş esiri erkek ve kadınların, evdeki hanımların saçlarını, açık başlarını görebilmesi nasıl caiz olurdu? Çünkü savaş esiri namahrem biri olmakla beraber, ayette mahremlerle birlikte belirtilmesi nedeniyle ‘’hımar’’ kelimesi mahremleri de kapsayan bir örtü/giysi olmalıdır. Özel başörtüsü demek anlamsızdır. Çünkü ayetteki örtünme evde bulunan mahremlere karşı da söz konusu olması açıkça belirtilmiştir(ahlaki örtünme kuralı),ayette ki ‘’hımar’’ terimini giysi, örtü değil de başörtüsü olarak algılamak da kısacası tutarsızlıktır. Ayetteki ‘’Hımar’’ kavramı bütün olarak düşünülmelidir.

    Özetle kölelik, cariyelik konusu bu çalışmada esas tartışılan mesele olmadığı için, bu konuya da derinlemesine girilmeyecektir.
    8) “avret” Türkçe’de de tamamen aynı anlama geldiği için olduğu gibi bırakılmıştır. Çoğuldur. “Vucudun mahrem yerleri” anlamına gelir. Açılıp, gösterilmemesi gereken vücut bölümleridir.
    9) “göstermesinler” diye çevirilen kalıp “lâ yub’dine” (لَا يُبْدِينَ) dir. be dal ve (ب د و) kökünün şimdiki zaman kalıbında dişil, çoğul, dönüşlü ve olumsuzluk edatıyla çekilmiş halidir. Bu kökün taşıdığı anlam sözlüklerde:
    Açık olmak, ifşa olmak, tehşir olmak anlamındadır.
    —
    Çözümlemeler ve Çarpık Yorumların Reddiyeleri:
    1) Ziynet (Süs) :
    ####“Ziynetle kasıt kadının tüm bedenidir, çünkü kadının tüm bedeni estetiktir (süslüdür). Bu ayete göre kadın gözleri hariç tüm vücudu kapatacak şekilde giyinmelidir.”####
    Ziynet ile kasıt kadının tüm vücudu olabilir. Kadın bedeninin estetik olduğu, çekici olarak yaratıldığı, tartışılmaz bir gerçektir.(3/Al-ı İmran 14) Ancak kadının tüm bedeninin örtülmesini dayatmak ilgili ayete açık bir muhalefettir. Ayrıca Peygamber zamanında kadınların güzelliklerinin anlaşılabildiğini de Kur’an da açıkça görmekteyiz (33/Ahzab 52)
    Kadına bunu dayatmak, ayrıca ayette ki:
    “illa ma zahera min-ha” (إِلَّا مَا ظَهَرَ مِنْهَا) “ondan zahir/görünebilen olan dışında” uyarısını açıkça çiğnemektir.
    Ayrıca yine aynı ayette ki :
    “mâ yuhfîne min-zîynete-hünne” (مَا يُخْفِينَ مِن زِينَتِهِنَّ) “Süslerinden gizledikleri…” deyişi, süsün tamamının değil, ancak bir kısmının gizlendiğini açık ve net ortaya koymaktadır. Bütün vücut değil!
    —
    ####“Ziynet ile takılar ve mücevherat kastedilmektedir.” ####
    Bu da sağlıklı bir yorum değildir. Yukarıda buna uzunca nedenleriyle değinmiştik. Hem kadınların ziynetlerini (süslerini) açabilecekleri kişiler sayılırken:
    “…arzu sahibi olmayan erkekler veya kadınların avretine henüz zahir olmayan çocuklar…”bilgisiyle, özel olarak kadının “avreti” olan, karşı cinste de cinsellik uyandıran bir anlam içeren, süsün kastedildiği anlaşılmaktadır. Diğer bir ifadeyle ‘ziynet’ ayette de görüldüğü gibi cinsellik duygusu uyandırabilecek, kadın vücuduyla ilgili bir kavram olduğu açıkça görülmektedir ki takı, mücevher biçiminde algılamak anlamsızdır. Kavramın ne anlama geldiğine de yukarıda değindiğimiz için tekrar yazma gereği görmüyoruz…
    —
    #### “Ziynet ile ziynet yerleri (takı takılan yerler) kastedilmektedir. Öyleyse kadınlar takı taktıkları yerlerine kadar örtünmelidirler.”####
    Bu mantığa dayanarak farklı mezhep âlimlerinin(!) farklı içtihatlara vardıklarını biliyoruz. Bazılarına göre kollarda bilezik takılan bileklere, ayaklarda halhal takılan ayak bileklerine, boyunda gerdanlık takılan kısma kadar örtülmesi istenmiştir, hatta ellere takılan yüzük nedeniyle eldiven de yaz-kış zorunlu kılınmıştır! Bazıları işi daha da ileri götürerek, yüzük takılan ellerin dışında, saçlar eğer kapalıysa o zaman göz, dudak karşı cinste daha tahrik etkisi, oluşturduğu için yüzün de kapatılmasını unutmamış, peçeyi de şart koşmuştur! Ayrıca küpe takılan kulaklarla ve hızma takılan burnu da buna dâhil edenler olmuştur…
    İşin garip tarafı, kadın bu takıları takmasa da, bu yerleri örtme zorunluluğunda olmuştur. Çünkü ayet güya tüm vücudu yani “ziynet yerlerini” kastetmiştir, ziynet olan bazı yerleri değil!? Bu yorum mescitlerde erkek-kadın inananların güzel giysi ve süslerini giyinmesini öneren ayete açık bir muhalefettir(7/Araf 31)
    Hâlbuki ayet ziynet olan ve görünebilen kısımların dışındaki alımlı vücut yerlerini kastetmiştir, bütün vücudu değil! Ziynet yerleriyle tüm vücut kastedilmek istenseydi en basit bir şekilde:
    “emâken el-ziynet” (أمَاكَن الزِينَة) denilebilir, görünebilen kısımlar dışında ifadesi de ayette yer almazdı! Ayrıca Al-ı İmran 14. Ayette ziynet kavramı, süs-takı değil; alımlı, çekici, cezbedici anlamında kullanılmaktadır ki bu Nur 31 de ki kullanıma daha uymaktadır. Bu yorumlardaki yanılgıların temel nedenlerinden biri de ne yazık ki ‘’ziynet’’ ifadesinin yanlış anlaşılmasıdır.
    2) Hımar (Örtü) :
    ####“Lisan’ul Arab’da, şarap aklı örttüğü için “Hamr” adını almıştır demektedir. Akıl da baştadır, bu durumda hımar da baş örtüsü olur.”####
    Hamr’ın (şarabın) aklı örtmesi ve akıl-baş ilişkisinden hımarın da başörtüsü olduğu iddiası, son derece tutarsız bir zorlamadır. Buna karşıt olarak, basit bir ters mantıkla baş-akıl ilişkisinden de “hımar başı örter”, akıl da baştadır, “öyleyse hımar akıl örtüsüdür” ve öyleyse şarapla aynı hükümdedir denilebilir, tersine mantıkla denilmesi gerekir… Üstelik Kur’an’da kullanılan bir kelime, her ayette aynı anlamda olmayabilir!

    Bu iddianın çürüklüğüne dair çok daha önemli başka bir delil de; Kur’an’a göre aklın sadece “baş” ile ilişkilendirilemeyeceği gerçeğidir. Çünkü Kur’an vahyine göre akıl başta değil, kalptedir. (Bkz. Hac Suresi 46. ayet, Araf suresi 179. Ayet ve Muhammed(Kıtal) suresi 24. ayet ).Ayrıca Yusuf suresi 36. ve 41. ayette hamr tartışmasız akıl uyuşturan, ‘’şarap’’ değil ‘’üzüm suyu’’ anlamında kullanılmaktadır ki ayette sıkılır fiili geçer; hâlbuki şarap sıkılmaz yapılır, üzüm suyu sıkılır! Üstelik Yusuf Peygamberin ona bir vahy nimeti olarak kalkıp ta rüya tabirinde, sarhoş edici şaraptan söz etmesi düşünülemez, bu nedenlerle hamr tartışmasız aklı uyuşturmayan üzüm suyu anlamına gelir! Ayrıca Allah Tealâ dünyada yasakladığını ahirette ikram etmez. Eğer ahirette ikram ediliyorsa, dünyada yasaklamaz. Zaman zaman tekrar edeceğimiz gibi, Kur’an-ı Kerim bir yönüyle insan mantığı ile gelmiş ilahi bir kelamdır.(51/Zariyat 23).Ayrıca Muhammed suresi 15’de de yine geçen lezzet veren “hamr”ın üzüm suyu (şıra) manasına geldiğinin mezkür ayette ve Kur’an da başka delilleri, karineleri de vardır. Hamr ile birlikte zikredilen diğer üç şey Allah’ın helal kıldığı rızıklardır; su, süt ve bal şerbeti. İkincisi, Araplar meyva sularına da, meyvelere verdikleri isimleri verirler. Tüffah-elma dedikleri zaman hem elmayı, hem elma suyunu kastederler. Bütün meyveler için böyle kullanışlar söz konusu olduğu gibi, “semera” kelimesi de, hem meyveler, hem meyve suları için kullanılır. “Süzme bal ırmaklarından…” sonra gelen cümle, “bütün meyvelerden…” ile başlamaktadır. Gelenekçi dostlarımız bu cümledeki mahzuf mübtedayı (özneyi) Rahman Suresinin 52. ayetindeki “zevcân- yaş ve kuru meyve”dan alarak, bütün meyvelerin yaşı ve kurusu vardır.” şeklinde cümleyi tamamlamışlar, mahzufu açığa çıkarmışlardır. Halbuki bu ayette, bu cümleden önceki 4 cümlede, “enhar-nehirler” kelimesi geçmektedir. Burada mübtedası (öznesi) mahzuf olan 5. cümledeki açığa çıkarılması gereken mübteda “enhar-nehirler”dir. “onlar için bütün meyvelerden meyve suyu ırmakları vardır.” demek, 3. cümledeki “hamr” ın meyve suyu, yani şıra manasına geldiğinin karinesidir. Gelenekçiler hamr sözcüğünün bu manasını, Kur’an’da ki farklı türevlerini, aklı uyuşturmayan anlamını görmezden gelirler… Bunun yanı sıra;
    Lisan’ul Arab’da: HMR kökünün tef’il siygasındaki kullanımı Tahmir (تخْمِيرُ) sözcüğünü şöyle tanımlamıştır:

    “Yüzünü ört” ve “testini ört/mayala” derken olduğu gibi. (خَمَّرَ وجْهَهُ وخَمِّرْ إِناءك)
    Yüzü örtmek için “tahmir” fiili kullanılabiliyorsa, bu durumda hımar, yüz örtüsü yani peçe de olur.

    Ayrıca açık bir şekilde 1000 yıl önce de mayalamak anlamına geldiği görülen tahmir, bu anlamını köken bilimsel olarak, mayalamak için testinin üzerinin örtülmesinden alıyorsa, bu durumda hımar, testi örtüsü de olur! Gelenekçiler sözlüğün bu kısımlarını da yine görmezden gelmektedir! Hem de ‘’hamr’’ ifadesinin yalnızca sarhoş edici değil; aklı uyuşturmayan üzüm suyu anlamında kullanılmasını da göz ardı etmeleri yanılgısıdır!(Muhammed 15,Yusuf 36 ve 41. ayetlerinde bu açıkça belirtilir.).

    Üstelik ayette ‘’Hımar’’ kelimesinin vücubu yani emredilen esas istenilenin, yaka açığı olduğu anlaşılır, eğer ‘’hımar’’ şapka gibi başı kapatan bir giysi olsa(başörtüsü) nasıl ‘’şapkalarını başlarına koysunlar’’ diye bir cümle kurulmazsa; çünkü şapka zaten başı kapatır, baş denmesinin gereği yoktur. Ayette de bu mantıkla göğüslerin olduğu, yaka açığı anlamındaki‘’ceyb’’ ifadesi kullanılmazdı! Buradan da ‘’hımar’’ kelimesinin başka amaçlar için kullanılan çok amaçlı bir örtü olduğunu, yalnızca başörtüsü anlamında olmadığını görürüz. Zaten gelenekçiler bunu bildiği için başörtüsüyle, göğüs kapatılamayacağı nedeniyle ayette geçen fiili olmayan manasıyla; salsınlar, indirsinler, aşağıya doğru sarkıtsınlar biçiminde bir anlam yüklemektedirler ki ‘’hımar’’ kelimesini, başörtüsü anlamını sabitleyebilsinler! buna da yukarıda uzunca değinmiştik… Kısaca Hamr sözcüğünün içecek biçimindeki anlamları Üzüm, üzüm suyu, şıra(aklı uyuşturmayan içki),şarap(aklı uyuşturan içki anlamlarıdır)
    ####“Hadislerde hımar, başörtüsü olarak geçiyor.”####
    Öncelikle rivayetlere dayandığını bildiğimiz hadislerin hiç birinini Kur’an’ı açıklayabilecek güvenli bir kaynak olarak görmediğimizi önemle belirtelim.
    Ancak hadisleri kaynak olarak kabul edenler için bile, hımar sözcüğü hadislerde “hımar”(örtü) diye geçer. Özellikle başa bir atıf yoktur.
    Örnekler verelim:
    (ayrıca uydurma olabileceği söz konusu olabilecek bu hadisleri yazmak ve paylaşmaktan doğacak vebalden Allah’a sığınırız.)
    Müslim, Libas 7-2068
    وأما أسامة فراح في حلته فنظر إليه رسول الله – صلى الله عليه وسلم – نظرا عرف أن رسول الله – صلى الله عليه وسلم – قد أنكر ما صنع ، فقال : يا رسول الله ما تنظر إلى وأنت بعثت إلى بها ، فقال – صلى الله عليه وسلم : ” إني لم أبعث بها إليك لتلبسها ، ولكن بعثت بها إليك لتشققها خمرا بين نسائك
    “Akşamüstü Üsame elbisesinin içinde çıkageldi. Allah’ın Elçisi (sallallahu aleyhi ve sellem) ona farklı bir bakışla bakınca yaptığından hoşlanmadığını anladı. Dedi ki, “Ya Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bana neden bakıyorsun, onu bana sen göndermiştin. Dedi ki, (sallallahu aleyhi ve sellem)”Ben onu sana giyesin diye göndermedim. Ama onu sana gönderdim ki, kadınların arasında hımar olarak pay edesin.”
    Görüldüğü üzere özellikle başa bir vurgu yoktur… Kadınları arasında hımar/örtü/giysi olarak dağıtması söylenmektedir.
    El-Muvatta, Libas, 4, hadis no 6
    عَلْقَمَةَ بْنِ أَبِي عَلْقَمَةَ ، عَنْ أُمِّهِ ، قَالَتْ : ” دَخَلَتْ حَفْصَةُ بِنْتُ عَبْدِ الرَّحْمَنِ عَلَى عَائِشَةَ أُمِّ الْمُؤْمِنِينَ وَعَلَى حَفْصَةَ خِمَارٌ رَقِيقٌ, فَشَقَّتْهُ عَائِشَةُ عَلَيْهَا ، وَكَسَتْهَا خِمَارًا كَثِيفًا ” .
    “Alkame b. ebî Alkame annesinin şöyle dediğini naklediyor: Abdurrahman’ın kızı Hafsa müminlerin annesi Ayşe’nin yanına girdi. Hafsa’nın üzerinde ince bir hımar vardı. Ayşe onu parçaladı ve ona kalın bir hımar giydirdi.”
    Görüldüğü gibi, bu hadisten de hımar’ın başörtüsü olduğu çıkartılamaz!
    Kütübü Sitte’den bir hadis (5-3696):
    وعن بل رَضِيَ اللَّهُ عَنْه: أنّ رسولَ اللَّهِ مَسَحَ الخُفَّيْنِ وَالخِمَارَ
    “ve Bilâl’den (radıyallahu anh) : Resulullah çorapları ve hımarı üzerine meshetti.”
    Burada Hımar’ın peygamberin de giydiği bir giysi olduğu anlaşılmaktadır. Mesh edilen yer ayaklar ve baş olduğu bilgisinden yola çıkarak, bu hadiste bahsi geçen hımar lafzının “baş örtüsü” anlamına gelebileceği söylenebilir. Nitekim hadis alimleri(!) burada hımarın sarık anlamında olduğunu ileri sürmüşlerdir. Ancak peygamberimiz bir erkek olduğuna göre, hımar için, özellikle eşarp, türban, yazma, vs. gibi “sadece kadınların kullandığı bir başörtüsü” tanımlaması artık yapılamayacak demektir.
    Sözcüğün bu yukarıdaki kullanımında hımar, hem erkek, hem de kadınlar için bir örtü/giysi olduğuna göre, bu durumda hımarın erkeğe olan farziyeti her ne ise, ilave bir hüküm verilmediği sürece kadına da aynısı olmalıdır.
    Sonuç olarak hımar genel anlamda çok amaçlı kullanılan bir örtüdür.
    Nasıl ki “rasile” (رَسِلَ) elçi göndermek fiili iken, “rasul” (رَسُوْل) elçi oluyor ise,
    “hamira” (خَمِرَ) örtmek/mayalamak fiili iken, “hımar” (خِمَار) da örtü/maya olur.
    “Başörtüsü” bir “Hımar/Örtü” olabilir… Tıpkı sarığın, peçenin, pantolonun, gömleğin olabileceği gibi. Ancak “Hımar” yalnızca “başörtüsü” anlamına daraltılamaz!
    3) Ceyb (Açıklık/Cep):
    ####“Ceyb yakadır, ayette başörtülerinin yakalara salınması/indirilmesi emredilmektedir.”####
    O dönemde yakalı giysi yoktur… O coğrafyada yakalı giysi hala yoktur. Bu yüzden ceyb bizim anladığımız “gömlek yakası” gibi değil, “giysinin iki tarafı arasında kalan açıklık” anlamında bir yakadır.
    Ayrıca ayette salmak veya indirmek gibi aşağıya doğru anlamı taşıyan hiçbir lafzı yoktur. Hımar için de özellikle ve sadece başörtüsüdür denemez. Üstelik başörtüsünü Kuran’a mal etmek isteyen zihniyet, yukarıda da değindiğimiz gibi, açık bir saptırma yaparak “felyedribne” fiilini “salsınlar” diye tercüme etmektedir. Böylece ayet, “başörtüsünü yaka açıklarına salsınlar” şeklinde okunacaktır. Oysa hiçbir şekilde “darabe” kökünden türeyen “felyedribne” fiili “salsınlar” manasına gelmez. Bu fiille, örtünün “yaka açığına konulması” yani “yaka açığının kapatılması” anlatılır. Kuran’da “salsınlar, indirsinler” manasında “felyüdnine” kelimesi kullanılır. Allah böyle bir ifade kullanmak isteseydi “felyedribne” fiili yerine “felyüdnine” fiilini kullanmaz mıydı gerçeğini tekrar hatırlatma gereği duyuyoruz.
    —
    ####“Ceyb göğüs çatalı demektir, ayette kadınların göğüs dekoltesinin kapatılması emredilmektedir”####
    Olabilir. Ancak ceyb sözcüğü Kassas suresinde Musa peygamber için şöyle kullanılmıştır:
    Kassas Suresi 32nci Ayet’in başlangıcı:
    (…اسْلُكْ يَدَكَ فِي جَيْبِكَ تَخْرُجْ بَيْضَاء مِنْ غَيْرِ سُوءٍ)
    Elini koynuna sok, bembeyaz çıksın…
    Musa peygamberin de ceybi olduğunu anlıyoruz, ancak erkek olduğu için bu sözcük onun için göğüs çatalı anlamına gelemez. Bu nedenle koyun diye çevrilmiştir. Musa peygamberin yapması istenen bu hareketi, elini esvabının göğüs kısmındaki açıklıktan içeri doğru bir sokuş olarak yaptığı şeklinde resmedilir.
    —
    Sonuç: Ceyb genel anlamıyla elbisedeki açıklıktır. O dönemin ve coğrafyanın giyim tarzına bakılırsa bu açıklığın göğüs üzerinde olduğu söylenebilir. Ancak elbisenin açıklığı (cep) anlamı daha genel ve kapsayıcı bir kabul olacaktır. Bugün ile okursak, kadınların giydikleri eteklerin yırtmacı da “ceyb” tanımı dâhilinde düşünülebilir.
    4) lâ yubdîne (Göstermesinler/İfşa etmesinler) Lafzı
    ####“Ayette ‘lâ yubdîne’ denmiştir. Öyleyse kadınlar tamamen kendilerini göstermeyecek şekilde kapanmalıdırlar”####
    Bu yine “illa ma zahera min-ha”
    “zahir olan (görünen, bilinen, algılanan, açık olması doğal karşılanan) hariç”
    Emrine açık bir muhalefettir.
    Bu örnekte bir yöntem hatasının da tespitine yer vermek isteriz. Geleneksel yorumcu, 84 sözcükten oluşan ayetten sadece 2 tanesine odaklanıp; bağlamlarını da atarak yorum yapmaktadır. Böylesi çarpık, sakat ve hastalıklı bir bakış açısıyla dileyen, kadına yürümeyi de haram kılabilir:
    lâ yadribne bi erculi-hinne (لَا يَضْرِبْنَ بِأَرْجُلِهِنَّ) “ayakları ile yürümesinler”
    —
    SONUÇ:
    Nur Suresi 31′nci ayetten kadının örtünmesi ile ilgili hükümlerin olduğu doğrudur. Örtünmeyle ilgili bir ayettir. Ancak bu ayetten farz olarak:
    - Başörtüsü / Türban vs..
    - Çarşaf / Burka vs..
    Çıkartılamaz! Başörtüsü olgusu temelde sıcak iklim şartları nedeniyle, erkeklerin sarık takması gibi kültürel koşullanmışlığın bir nedeni olabilir. Zaten çöl ikliminde, aşırı sıcaklar nedeniyle başka nasıl giyilebilir? ,(16/Nahl 81) Özetle buradan baş kapamayı ahlaki bir gereklilik saymak anlamsızdır.
    Bu ayette kadına öğütlenen bir örtünme tarzı vardır



  13. 04.Şubat.2013, 19:45
    31
    Ravza Sevdam
    Medine'nin Gülüne Hasret

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 04.Nisan.2012
    Üye No: 95433
    Mesaj Sayısı: 635
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 7
    Bulunduğu yer: Medine de olmak isterdim

    Cevap: Allah ve Din ile ilgili sorular

    Ayet

    Mü'min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. (Yüz ve el gibi) görünen kısımlar müstesna, zînet (yer)lerini göstermesinler. Başörtülerini ta yakalarının üzerine kadar salsınlar. Zinetlerini, kocalarından, yahut babalarından, yahut, kocalarının babalarından yahut oğullarından, yahut üvey oğullarından, yahut erkek kardeşlerinden, yahut erkek kardeşlerinin oğullarından, yahut kız kardeşlerinin oğullarından, yahut müslüman kadınlardan, yahut sahip oldukları kölelerden, yahut erkekliği kalmamış hizmetçilerden, yahut da henüz kadınların mahrem yerlerine vakıf olmayan erkek çocuklardan başkalarına göstermesinler. Gizledikleri zinetler bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Ey mü'minler, hep birlikte tövbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz! 31﴿Tefsir

    Kadınların da iffetlerini korumaları, bunun için avret yerlerini örtmeleri ve zina etmemeleri emredildikten sonra ek olarak onlara, istisna edilen kimselerden başkasına süslerini göstermemeleri ve başörtülerini yakaları üzerinden bağlamaları yükümlülüğü getirilmiştir. Bu hükmün iyi anlaşılabilmesi için dört hususun açılması gerekmektedir: Süs, açıkta kalan süs, başörtüsünün yaka üzerinden bağlanması ve istisnalar. “Süs” diye çevrilen ziynet kelimesi Kur’an’da “elbise, takı, hoşa giden, güzel bulunan nesneler, insanı maddî veya mânevî olarak güzelleştiren şeyler” mânasında kullanılmıştır. Burada kadınların göstermemeleri, örtmeleri istenen ziynetin elbise olması mümkün değildir; çünkü örtünme onunla yapılacaktır. Bazı tefsirciler böyle yorumlamış olsalar bile takılarının kastedilmiş olması da mümkün değildir; çünkü burada kadının üzerinde olmayan takısının söz konusu edilemeyeceği açıktır. Geriye kalan ihtimal onun vücududur. Bu mânanın kastedilmiş olmasının maddî / aklî delili genellikle kadın vücudunun güzel ve çekici bulunmasıdır. Naklî delili ise “Süslerini göstermesinler” cümlesinin hemen ardından “Başörtülerini yakalarının üzerinden bağlasınlar” buyurulmasıdır. Buradaki mantık bağından zorunlu olarak, kadın vücudunun (nassa göre boyun, gerdan ve göğsü) ziynet, yani süs ve avret olduğu sonucu çıkmaktadır. Kur’an kadının vücuduna ziynet diyerek örtülmesini emrettiğine göre, eğer âyette istisnalar gelmeseydi vücudun tamamının herkese karşı örtülmesi gerekecekti. İstisnalar iki ruhsat ve imkân getirmektedir: 1. Dışarıda kalan yerler örtülmeyecektir. 2. Örtünün içinde kalan kısımlar da bazı kimselerin yanında açılabilecektir. “Dışarıda kalan süs”ün neyi ifade ettiğini belirleyebilmek için tefsirciler nakil (hadis) ve akıl (örf, âdet ve ihtiyaç) delillerine başvurmuşlardır. Rivayet edilen hadisler içinde konumuz bakımından en belirleyici olanı, Hz. Peygamber’in, içini gösteren ince bir elbise giymiş olan baldızı Esmâ’ya hitaben, “Esmâ, bir kız ergenlik çağına gelince onun –ellerini ve yüzünü göstererek– şuralarından başka yerlerinin görülmesi câiz değildir” buyurmasıdır (Ebû Dâvûd, “Libâs”, 31). Ancak bu hadis sened ve metin bakımlarından tenkit edilmiş, sağlam bulunmamıştır (Azîmâbâdî, XI, 162). Bir başka hadis Buhârî’nin, başörtüsüyle ilgili âyeti tefsir ederken rivayet ettiği ve meâli aşağıda gelecek olan hadistir. Bunun râvileri sağlam olmakla beraber “dışarıda kalan yerler” konusunda belirleyici bir yanı yoktur. Bize göre de sağlam olan yol örfe, uygulamaya, ihtiyaca ve amaca birlikte bakılarak istisnanın tanımlanmasıdır. Râzî bu konuda Kaffâl’den şunları nakletmektedir: “Açıkta ve dışarıda kalan demek, insanın yaşayan yaygın âdete göre örtmediği, örtünün dışında bıraktığı yerler demektir; bu da kadınlarda yüz ve eller, erkeklerde ise yüz, kollar, ayaklar gibi organlardır. Buna göre insanlar, açılmasına ihtiyaç ve zorunluluk bulunmayan yerlerini örtme emrini almışlardır, açılması âdet haline gelmiş ve bunda zorunluluk bulunan yerlerini açmalarına da izin verilmiştir. Çünkü İslâm’ın yüklediği ödevler insan tabiatına uygundur, kolaydır ve müsamahalıdır” (XXIII, 205). Muhammed Esed, Kaffâl’in sözlerini, “açılması için ihtiyaç ve zaruret bulunan” kısmını atlayarak, “kişinin hâkim örfe uyarak açık tutabileceği” şeklinde naklettikten sonra şöyle bir yorum getirmektedir: “... kullanılan ifadedeki kasdî belirsizlik (yahut çok anlamlılık) bu hususta, insanın ahlâkî ve toplumsal gelişiminin gereği olarak ortaya çıkan zamana bağımlı değişikliklerin göz önünde bulundurulduğunu göstermektedir... Mesajın özü onların (erkek ve kadın) haramdan gözlerini çevirmeleri ve iffetlerini korumaları noktasında düğümlenmektedir; kişinin yaşadığı çağda, Kur’an’ın toplumsal ahlâk konusunda getirdiği ilkeleri göz önünde tutarak, dış görünüşünde, giyim kuşamında göstermek zorunda olduğu dikkatin sınırlarını da bu ölçü belirlemektedir” (II, 713). Bize göre Kaffâl’in ifadesinden böyle bir yoruma ulaşılamaz. Esed’in kendi düşüncesi olarak kabul etmemiz gereken yoruma da katılmamız mümkün değildir; çünkü hâkim örfün İslâmî değer ve sınırlardan bağımsız olarak oluşması ve değişmesi mümkündür. İffeti koruma ilkesi, bu şekilde oluşan bir örfe (daha doğrusu âdete, modaya) karşı tavır almayı, direnmeyi gerektirebilir. Bugün birçok ülkede ve toplumda ahlâk, estetik anlayışa tâbi olmuştur, sanat için soyunmak ahlâka aykırı sayılmamaktadır. Başkalarının soyunması müslümanların da biraz açılmalarını gerektirmez. Çoğulcu bir toplum yapısında kendi değerlerini yaşamak durumunda olan müslümanlar, iffetlerini korumak için modanın değil, ihtiyacın gerektirdiğinden ve bu sebeple topluluğun âdet haline getirdiğinden daha fazla açılmazlar. Çünkü karşı cinse ilgi duymak ve bu duygunun görme, dokunma, baş başa kalma gibi durumlarda daha etkili hale gelmesi insan tabiatının gereğidir; bunun değişmesi ise fıtratın bozulması demektir. Kaffâl’in yorumuna göre süsü (ziynet) örtü dışında bırakmanın, birbirine bağlı iki sebebi vardır: a) Buna ihtiyaç bulunmaktadır, b) Bu ihtiyaç sebebiyle örtülmemesi âdet haline gelmiştir. İleride örneklerini göreceğimiz başka açma izinlerinde de eski fıkıhçılar hep bu “ihtiyaç” sebebine atıfta bulunmuşlardır. Örtünme emrinin gerekçesi olan “iffeti koruma” ilkesini de devreye soktuğumuzda şöyle bir genel (âdet ve modanın değişmesine bağlı olarak zaman içinde değişmeyen) kural ortaya çıkmaktadır: “Erkek ve kadın, karşı tarafa cinsel cazibesi olan yerlerini göstermemelidir; iffeti korumak için bu tedbir gereklidir. Cazibeli olmasına rağmen açılabilecek yerler, buna ihtiyaç bulunduğu için açılması âdet haline gelmiş bulunan yerlerdir.” Bu anlayışımızın Kur’an’dan delili, İslâm önce-sinde kadınların “baş, boyun, gerdan ve kısmen göğüsü” açık bırakmaları âdet olduğu halde bu yerlerin kapatılmasının emredilmiş bulunmasıdır; yani hâkim örf, iffeti korumak bakımından uygun bulunmamış ve değiştirilmiştir. “İhtiyaç sebebiyle açıkta kalan, örtme mecburiyeti bulunmayan yerler” belirlenirken yüz ve ellerde ittifaka yakın bir ortak yorum oluşmuştur. İhtiyacın takdirinde farklı düşünüldüğü için daha başka yerlerin açılması hususunda ise farklı görüşler vardır: a) Uzun olduğu için kulakların hizasından aşağıya sarkan saçlar bazı Hanefî fıkıhçılara göre açıkta kalabilir. b) Ebû Yûsuf’a göre dirseklere kadar kollar da örtülmeyebilir; çünkü kadınların hamur yoğurma, çamaşır yıkama gibi işlerde bu kısmı açmaya ihtiyaçları vardır; yani açmazlarsa rahatsız olurlar. c) Ayaklar Ebû Hanîfe’ye göre kapatılması gereken süse dahil değildir (İbnü’l-Hümâm, I, 181, 183; VIII, 97; İbn Âbidîn, I, 297, 298). d) Etek boyu (ayaklardan yukarıya doğru sınır) konusunu üç unsur etkilemiş görünmektedir: 1. Yerde sürünen eteklerin büyüklenme işareti sayılıp yasaklanması, 2. İhtiyaç, 3. Süsün açılması (iffetin korunması). Hz. Peygamber’in bireşinin sorması üzerine yaptığı tarif ile kızı Fâtıma üzerindeki bir uygulaması eteklerin, topuklardan bir karış yukarıya kadar olabileceğini göstermektedir (Azîmâbâdî, XI, 152, 177; İbn Hacer, Fethu’l-bârî, XII, 372). e) Câriyelerin nerelerini örtü dışında bırakacakları konusunda bir nas (âyet, hadis) yoktur. Tefsirciler ve fıkıhçılar azdan çoğa doğru açabilecek-leri yeleri belirlerken (en geniş belirleme, göbek-diz arası hariç bütünvücudun açılabileceği şeklindedir) ihtiyacı, sahâbe uygulamasını ve câri-yelerin hür kadınlar kadar cazip olmadıkları şeklindeki –o tarihe ait olabilecek– vâkıayı dayanak yapmışlardır (İbnü’l-Hümâm, VIII, 107). “Başörtülerini yakalarının üzerinden bağlasınlar” emri, bir Câhiliye âdetini değiştirmekte, kadınların uygun bir örtüyle başlarını, boyun ve göğüslerini örtmelerini gerekli kılmaktadır. Bu emirden önce kadınların çoğu, eski âdetlerine uyarak başlarına aldıkları örtünün uçlarını omuzlarının arkasına atarlar ve ön tarafı açık bırakırlardı. Hz. Âişe’nin anlattığına göre bu âyet tebliğ edildiğinde camide bulunan kadınlar hemen alt giysilerinden (izar) birer parça yırtarak bunu başörtüsü yapmışlar ve istenen yerleri kapatmışlardı (Buhârî, “Tefsîr”, 24/12; EbûDâvûd, “Libâs”, 30-32). Bundan sonra, “kocaları, babaları... dışında...” denilerek yabancılara gösterilmesi câiz olmayan süsleri görmelerinde sakınca bulunmayan hızsım akrabanın (bu mânada istisna edilenlerin) açıklanmasına geçilmiştir: a) Karı koca arasında şehvetli şehvetsiz bakma, görme ve dokunma bakımından bir sınır yoktur. Koca dışında kalan ve kadına hayat boyu evlenmesi haram olan erkek akraba, bakma ve dokunma bakımından koca ile yabancılar arasında üçüncü bir konumda bulunmaktadır. Bunların cinsel organlara bakmalarının câiz olmadığında ittifak vardır. Göbek diz arası bölge dışında kalan yerler konusunda ise fıkıhçılar tarafından uygulama, ihtiyaç, ziynet ve şehvet ihtimali (iffeti koruma amacı) farklı değerlendirildiği için farklı sınırlamalar yapılmıştır. b) “... kadınları” ifadesi iki şekilde anlaşılmıştır: 1. Bundan maksat müslüman kadınlar demektir, müslüman olmayan kadınlar yabancı erkek gibidirler. Bu görüş Hanefî mezhebinde de tercih edilen görüştür. 2. Burada “kadınları” ifadesi sözün gelişi ve uyumu bakımından böyledir, maksat “kadınlar” demektir, mümin kadının, diğer kadınlara açılma sınırı bakımından kadınlar arasında, dine dayalı bir fark yoktur. Bizim de katıldığımız bu görüşü tercih edenler arasında Gazzâlî, Ebû Bekir İbnü’lArabî gibi âlimler vardır (Ahkâmü’l-Kur’ân, III, 1372; İbn Âşûr, XVIII, 211). c) “Cinsel arzusu bulunmayan erkekler” şeklinde tercüme edilen kısmın âyette iki belirleyici niteliği bulunmaktadır: Cinsel arzuyla (irbe) alışverişi olmamak ve ev ile, aile ile yoğun bir ilişki içinde bulunmak (tâbi). Tefsirlerde bu âyet açıklanırken iktidarsızlar, erkeklik veya kadınlıkları belli (yani belirgin, işlevli) olmayanlar, şehvetten kesilmiş yaşlılar, aileye her gün uğrayıp karnını doyuran yoksullar, evin bazı işlerini gören hizmetçiler örnek olarak zikredilmiştir. Bunlara karşı ev hanımının –yabancılara olduğu gibi– kapanmasında güçlük bulunduğu için Allah Teâlâ bir kolaylık lutfetmiş olmaktadır. Câhiliye devrinde kadınlar ayak bileklerine halhal gibi ziynetler takarlar, sokakta yürürken ses çıkarsın da dikkat çeksin diye ayaklarını yere vururlardı. Bunun menedilmesi, örtünmenin amacı bakımından çok önemli ve anlamlıdır; çünkü meselenin özü karşı tarafın dikkatini cinselliğe çekmemektir. Bir kadın örtündüğü halde sesi, kokusu, tavrı vb. ile kasıtlı olarak karşı cinsin dikkatini üzerine çekmeye yönelirse o, hadiste geçen “örtülü çıplak”lardan olur. 30 ve 31. âyetlerde geçen buyrukların bağlayıcı olup olmadığı, burada söylenenlerin bir tavsiye mi, yoksa emir mi, dolayısıyla ilâhî tâlimata göre kapanmanın farz mı, edep mi olduğu konusu son zamanlarda bazı çevrelerce tartışmaya açılmıştır. Yalnızca âyetlerde kullanılan emir kipi değil, açıklanan gerekçe, verilen detay ve 31. âyetin “Ey müminler! Hepiniz Allah’a tövbe edin...” uyarısıyla bitirilmesi, asırlar boyu ittifakla benimsenmiş bulunan yorumun; yani emrin bağlayıcı, örtünmenin farz olduğu anlayışının isabetli olduğunu açıkça göstermektedir. Dinî emirlerin uygulanması için yükümlülük şartlarının gerçekleşmesi ve engellerin bulunmaması gerekir. Bu sebeple zorunlu hallerde ruhsatlar devreye girebilir, ancak genel hüküm değişmez, engel ve zaruret ortadan kalkınca uygulama da normale döner.


  14. 04.Şubat.2013, 19:45
    31
    Medine'nin Gülüne Hasret
    Ayet

    Mü'min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. (Yüz ve el gibi) görünen kısımlar müstesna, zînet (yer)lerini göstermesinler. Başörtülerini ta yakalarının üzerine kadar salsınlar. Zinetlerini, kocalarından, yahut babalarından, yahut, kocalarının babalarından yahut oğullarından, yahut üvey oğullarından, yahut erkek kardeşlerinden, yahut erkek kardeşlerinin oğullarından, yahut kız kardeşlerinin oğullarından, yahut müslüman kadınlardan, yahut sahip oldukları kölelerden, yahut erkekliği kalmamış hizmetçilerden, yahut da henüz kadınların mahrem yerlerine vakıf olmayan erkek çocuklardan başkalarına göstermesinler. Gizledikleri zinetler bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Ey mü'minler, hep birlikte tövbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz! 31﴿Tefsir

    Kadınların da iffetlerini korumaları, bunun için avret yerlerini örtmeleri ve zina etmemeleri emredildikten sonra ek olarak onlara, istisna edilen kimselerden başkasına süslerini göstermemeleri ve başörtülerini yakaları üzerinden bağlamaları yükümlülüğü getirilmiştir. Bu hükmün iyi anlaşılabilmesi için dört hususun açılması gerekmektedir: Süs, açıkta kalan süs, başörtüsünün yaka üzerinden bağlanması ve istisnalar. “Süs” diye çevrilen ziynet kelimesi Kur’an’da “elbise, takı, hoşa giden, güzel bulunan nesneler, insanı maddî veya mânevî olarak güzelleştiren şeyler” mânasında kullanılmıştır. Burada kadınların göstermemeleri, örtmeleri istenen ziynetin elbise olması mümkün değildir; çünkü örtünme onunla yapılacaktır. Bazı tefsirciler böyle yorumlamış olsalar bile takılarının kastedilmiş olması da mümkün değildir; çünkü burada kadının üzerinde olmayan takısının söz konusu edilemeyeceği açıktır. Geriye kalan ihtimal onun vücududur. Bu mânanın kastedilmiş olmasının maddî / aklî delili genellikle kadın vücudunun güzel ve çekici bulunmasıdır. Naklî delili ise “Süslerini göstermesinler” cümlesinin hemen ardından “Başörtülerini yakalarının üzerinden bağlasınlar” buyurulmasıdır. Buradaki mantık bağından zorunlu olarak, kadın vücudunun (nassa göre boyun, gerdan ve göğsü) ziynet, yani süs ve avret olduğu sonucu çıkmaktadır. Kur’an kadının vücuduna ziynet diyerek örtülmesini emrettiğine göre, eğer âyette istisnalar gelmeseydi vücudun tamamının herkese karşı örtülmesi gerekecekti. İstisnalar iki ruhsat ve imkân getirmektedir: 1. Dışarıda kalan yerler örtülmeyecektir. 2. Örtünün içinde kalan kısımlar da bazı kimselerin yanında açılabilecektir. “Dışarıda kalan süs”ün neyi ifade ettiğini belirleyebilmek için tefsirciler nakil (hadis) ve akıl (örf, âdet ve ihtiyaç) delillerine başvurmuşlardır. Rivayet edilen hadisler içinde konumuz bakımından en belirleyici olanı, Hz. Peygamber’in, içini gösteren ince bir elbise giymiş olan baldızı Esmâ’ya hitaben, “Esmâ, bir kız ergenlik çağına gelince onun –ellerini ve yüzünü göstererek– şuralarından başka yerlerinin görülmesi câiz değildir” buyurmasıdır (Ebû Dâvûd, “Libâs”, 31). Ancak bu hadis sened ve metin bakımlarından tenkit edilmiş, sağlam bulunmamıştır (Azîmâbâdî, XI, 162). Bir başka hadis Buhârî’nin, başörtüsüyle ilgili âyeti tefsir ederken rivayet ettiği ve meâli aşağıda gelecek olan hadistir. Bunun râvileri sağlam olmakla beraber “dışarıda kalan yerler” konusunda belirleyici bir yanı yoktur. Bize göre de sağlam olan yol örfe, uygulamaya, ihtiyaca ve amaca birlikte bakılarak istisnanın tanımlanmasıdır. Râzî bu konuda Kaffâl’den şunları nakletmektedir: “Açıkta ve dışarıda kalan demek, insanın yaşayan yaygın âdete göre örtmediği, örtünün dışında bıraktığı yerler demektir; bu da kadınlarda yüz ve eller, erkeklerde ise yüz, kollar, ayaklar gibi organlardır. Buna göre insanlar, açılmasına ihtiyaç ve zorunluluk bulunmayan yerlerini örtme emrini almışlardır, açılması âdet haline gelmiş ve bunda zorunluluk bulunan yerlerini açmalarına da izin verilmiştir. Çünkü İslâm’ın yüklediği ödevler insan tabiatına uygundur, kolaydır ve müsamahalıdır” (XXIII, 205). Muhammed Esed, Kaffâl’in sözlerini, “açılması için ihtiyaç ve zaruret bulunan” kısmını atlayarak, “kişinin hâkim örfe uyarak açık tutabileceği” şeklinde naklettikten sonra şöyle bir yorum getirmektedir: “... kullanılan ifadedeki kasdî belirsizlik (yahut çok anlamlılık) bu hususta, insanın ahlâkî ve toplumsal gelişiminin gereği olarak ortaya çıkan zamana bağımlı değişikliklerin göz önünde bulundurulduğunu göstermektedir... Mesajın özü onların (erkek ve kadın) haramdan gözlerini çevirmeleri ve iffetlerini korumaları noktasında düğümlenmektedir; kişinin yaşadığı çağda, Kur’an’ın toplumsal ahlâk konusunda getirdiği ilkeleri göz önünde tutarak, dış görünüşünde, giyim kuşamında göstermek zorunda olduğu dikkatin sınırlarını da bu ölçü belirlemektedir” (II, 713). Bize göre Kaffâl’in ifadesinden böyle bir yoruma ulaşılamaz. Esed’in kendi düşüncesi olarak kabul etmemiz gereken yoruma da katılmamız mümkün değildir; çünkü hâkim örfün İslâmî değer ve sınırlardan bağımsız olarak oluşması ve değişmesi mümkündür. İffeti koruma ilkesi, bu şekilde oluşan bir örfe (daha doğrusu âdete, modaya) karşı tavır almayı, direnmeyi gerektirebilir. Bugün birçok ülkede ve toplumda ahlâk, estetik anlayışa tâbi olmuştur, sanat için soyunmak ahlâka aykırı sayılmamaktadır. Başkalarının soyunması müslümanların da biraz açılmalarını gerektirmez. Çoğulcu bir toplum yapısında kendi değerlerini yaşamak durumunda olan müslümanlar, iffetlerini korumak için modanın değil, ihtiyacın gerektirdiğinden ve bu sebeple topluluğun âdet haline getirdiğinden daha fazla açılmazlar. Çünkü karşı cinse ilgi duymak ve bu duygunun görme, dokunma, baş başa kalma gibi durumlarda daha etkili hale gelmesi insan tabiatının gereğidir; bunun değişmesi ise fıtratın bozulması demektir. Kaffâl’in yorumuna göre süsü (ziynet) örtü dışında bırakmanın, birbirine bağlı iki sebebi vardır: a) Buna ihtiyaç bulunmaktadır, b) Bu ihtiyaç sebebiyle örtülmemesi âdet haline gelmiştir. İleride örneklerini göreceğimiz başka açma izinlerinde de eski fıkıhçılar hep bu “ihtiyaç” sebebine atıfta bulunmuşlardır. Örtünme emrinin gerekçesi olan “iffeti koruma” ilkesini de devreye soktuğumuzda şöyle bir genel (âdet ve modanın değişmesine bağlı olarak zaman içinde değişmeyen) kural ortaya çıkmaktadır: “Erkek ve kadın, karşı tarafa cinsel cazibesi olan yerlerini göstermemelidir; iffeti korumak için bu tedbir gereklidir. Cazibeli olmasına rağmen açılabilecek yerler, buna ihtiyaç bulunduğu için açılması âdet haline gelmiş bulunan yerlerdir.” Bu anlayışımızın Kur’an’dan delili, İslâm önce-sinde kadınların “baş, boyun, gerdan ve kısmen göğüsü” açık bırakmaları âdet olduğu halde bu yerlerin kapatılmasının emredilmiş bulunmasıdır; yani hâkim örf, iffeti korumak bakımından uygun bulunmamış ve değiştirilmiştir. “İhtiyaç sebebiyle açıkta kalan, örtme mecburiyeti bulunmayan yerler” belirlenirken yüz ve ellerde ittifaka yakın bir ortak yorum oluşmuştur. İhtiyacın takdirinde farklı düşünüldüğü için daha başka yerlerin açılması hususunda ise farklı görüşler vardır: a) Uzun olduğu için kulakların hizasından aşağıya sarkan saçlar bazı Hanefî fıkıhçılara göre açıkta kalabilir. b) Ebû Yûsuf’a göre dirseklere kadar kollar da örtülmeyebilir; çünkü kadınların hamur yoğurma, çamaşır yıkama gibi işlerde bu kısmı açmaya ihtiyaçları vardır; yani açmazlarsa rahatsız olurlar. c) Ayaklar Ebû Hanîfe’ye göre kapatılması gereken süse dahil değildir (İbnü’l-Hümâm, I, 181, 183; VIII, 97; İbn Âbidîn, I, 297, 298). d) Etek boyu (ayaklardan yukarıya doğru sınır) konusunu üç unsur etkilemiş görünmektedir: 1. Yerde sürünen eteklerin büyüklenme işareti sayılıp yasaklanması, 2. İhtiyaç, 3. Süsün açılması (iffetin korunması). Hz. Peygamber’in bireşinin sorması üzerine yaptığı tarif ile kızı Fâtıma üzerindeki bir uygulaması eteklerin, topuklardan bir karış yukarıya kadar olabileceğini göstermektedir (Azîmâbâdî, XI, 152, 177; İbn Hacer, Fethu’l-bârî, XII, 372). e) Câriyelerin nerelerini örtü dışında bırakacakları konusunda bir nas (âyet, hadis) yoktur. Tefsirciler ve fıkıhçılar azdan çoğa doğru açabilecek-leri yeleri belirlerken (en geniş belirleme, göbek-diz arası hariç bütünvücudun açılabileceği şeklindedir) ihtiyacı, sahâbe uygulamasını ve câri-yelerin hür kadınlar kadar cazip olmadıkları şeklindeki –o tarihe ait olabilecek– vâkıayı dayanak yapmışlardır (İbnü’l-Hümâm, VIII, 107). “Başörtülerini yakalarının üzerinden bağlasınlar” emri, bir Câhiliye âdetini değiştirmekte, kadınların uygun bir örtüyle başlarını, boyun ve göğüslerini örtmelerini gerekli kılmaktadır. Bu emirden önce kadınların çoğu, eski âdetlerine uyarak başlarına aldıkları örtünün uçlarını omuzlarının arkasına atarlar ve ön tarafı açık bırakırlardı. Hz. Âişe’nin anlattığına göre bu âyet tebliğ edildiğinde camide bulunan kadınlar hemen alt giysilerinden (izar) birer parça yırtarak bunu başörtüsü yapmışlar ve istenen yerleri kapatmışlardı (Buhârî, “Tefsîr”, 24/12; EbûDâvûd, “Libâs”, 30-32). Bundan sonra, “kocaları, babaları... dışında...” denilerek yabancılara gösterilmesi câiz olmayan süsleri görmelerinde sakınca bulunmayan hızsım akrabanın (bu mânada istisna edilenlerin) açıklanmasına geçilmiştir: a) Karı koca arasında şehvetli şehvetsiz bakma, görme ve dokunma bakımından bir sınır yoktur. Koca dışında kalan ve kadına hayat boyu evlenmesi haram olan erkek akraba, bakma ve dokunma bakımından koca ile yabancılar arasında üçüncü bir konumda bulunmaktadır. Bunların cinsel organlara bakmalarının câiz olmadığında ittifak vardır. Göbek diz arası bölge dışında kalan yerler konusunda ise fıkıhçılar tarafından uygulama, ihtiyaç, ziynet ve şehvet ihtimali (iffeti koruma amacı) farklı değerlendirildiği için farklı sınırlamalar yapılmıştır. b) “... kadınları” ifadesi iki şekilde anlaşılmıştır: 1. Bundan maksat müslüman kadınlar demektir, müslüman olmayan kadınlar yabancı erkek gibidirler. Bu görüş Hanefî mezhebinde de tercih edilen görüştür. 2. Burada “kadınları” ifadesi sözün gelişi ve uyumu bakımından böyledir, maksat “kadınlar” demektir, mümin kadının, diğer kadınlara açılma sınırı bakımından kadınlar arasında, dine dayalı bir fark yoktur. Bizim de katıldığımız bu görüşü tercih edenler arasında Gazzâlî, Ebû Bekir İbnü’lArabî gibi âlimler vardır (Ahkâmü’l-Kur’ân, III, 1372; İbn Âşûr, XVIII, 211). c) “Cinsel arzusu bulunmayan erkekler” şeklinde tercüme edilen kısmın âyette iki belirleyici niteliği bulunmaktadır: Cinsel arzuyla (irbe) alışverişi olmamak ve ev ile, aile ile yoğun bir ilişki içinde bulunmak (tâbi). Tefsirlerde bu âyet açıklanırken iktidarsızlar, erkeklik veya kadınlıkları belli (yani belirgin, işlevli) olmayanlar, şehvetten kesilmiş yaşlılar, aileye her gün uğrayıp karnını doyuran yoksullar, evin bazı işlerini gören hizmetçiler örnek olarak zikredilmiştir. Bunlara karşı ev hanımının –yabancılara olduğu gibi– kapanmasında güçlük bulunduğu için Allah Teâlâ bir kolaylık lutfetmiş olmaktadır. Câhiliye devrinde kadınlar ayak bileklerine halhal gibi ziynetler takarlar, sokakta yürürken ses çıkarsın da dikkat çeksin diye ayaklarını yere vururlardı. Bunun menedilmesi, örtünmenin amacı bakımından çok önemli ve anlamlıdır; çünkü meselenin özü karşı tarafın dikkatini cinselliğe çekmemektir. Bir kadın örtündüğü halde sesi, kokusu, tavrı vb. ile kasıtlı olarak karşı cinsin dikkatini üzerine çekmeye yönelirse o, hadiste geçen “örtülü çıplak”lardan olur. 30 ve 31. âyetlerde geçen buyrukların bağlayıcı olup olmadığı, burada söylenenlerin bir tavsiye mi, yoksa emir mi, dolayısıyla ilâhî tâlimata göre kapanmanın farz mı, edep mi olduğu konusu son zamanlarda bazı çevrelerce tartışmaya açılmıştır. Yalnızca âyetlerde kullanılan emir kipi değil, açıklanan gerekçe, verilen detay ve 31. âyetin “Ey müminler! Hepiniz Allah’a tövbe edin...” uyarısıyla bitirilmesi, asırlar boyu ittifakla benimsenmiş bulunan yorumun; yani emrin bağlayıcı, örtünmenin farz olduğu anlayışının isabetli olduğunu açıkça göstermektedir. Dinî emirlerin uygulanması için yükümlülük şartlarının gerçekleşmesi ve engellerin bulunmaması gerekir. Bu sebeple zorunlu hallerde ruhsatlar devreye girebilir, ancak genel hüküm değişmez, engel ve zaruret ortadan kalkınca uygulama da normale döner.


  15. 04.Şubat.2013, 19:52
    32
    TheChosen
    Emekli

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 04.Şubat.2013
    Üye No: 99943
    Mesaj Sayısı: 23
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 0
    Bulunduğu yer: Zonguldak / Kapuz

    Cevap: Allah ve Din ile ilgili sorular

    Evet yazmış olduğun gibi türban,çarşaf vs vs geçmiyor.Teşekkür Ederim.
    Bir insanın saçının açık olması karşı tarafın cinselliğini arzulayacağını zannettmiyorum


  16. 04.Şubat.2013, 19:52
    32
    TheChosen - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Emekli
    Evet yazmış olduğun gibi türban,çarşaf vs vs geçmiyor.Teşekkür Ederim.
    Bir insanın saçının açık olması karşı tarafın cinselliğini arzulayacağını zannettmiyorum


  17. 04.Şubat.2013, 19:58
    33
    imamhatipli42
    Özel Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 23.Ocak.2007
    Üye No: 7
    Mesaj Sayısı: 3,569
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 51

    Cevap: Allah ve Din ile ilgili sorular

    Alıntı
    Evet yazmış olduğun gibi türban,çarşaf vs vs geçmiyor.Teşekkür Ederim.
    Bir insanın saçının açık olması karşı tarafın cinselliğini arzulayacağını zannettmiyorum

    Müslüman zan ile yürümez kardeşim. Allah (cc) ve Peygamberi (sav) yasaklamış ise fazla irdelemeye gerek yok. Hüküm belli bu hükümler konusunda aksi bir yorum yapmak imana zzarar verebilir kardeş. Amacım seni kırmak değil uyarmak bilesin yine de hakkını helal et.


  18. 04.Şubat.2013, 19:58
    33
    Özel Üye
    Alıntı
    Evet yazmış olduğun gibi türban,çarşaf vs vs geçmiyor.Teşekkür Ederim.
    Bir insanın saçının açık olması karşı tarafın cinselliğini arzulayacağını zannettmiyorum

    Müslüman zan ile yürümez kardeşim. Allah (cc) ve Peygamberi (sav) yasaklamış ise fazla irdelemeye gerek yok. Hüküm belli bu hükümler konusunda aksi bir yorum yapmak imana zzarar verebilir kardeş. Amacım seni kırmak değil uyarmak bilesin yine de hakkını helal et.


  19. 04.Şubat.2013, 20:16
    34
    rana
    Aciz Kul

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 07.Temmuz.2007
    Üye No: 5879
    Mesaj Sayısı: 5,605
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 70
    Bulunduğu yer: Stuttgart/Istanbul/Ankara

    Cevap: Allah ve Din ile ilgili sorular

    Öncelikle yapmis oldugun yorumlar gercekden üzücü, cünkü sen düslerini seytana teslim etmissin bile.
    O sacma düsünceleri benimsemissin. Ve suan kardeslerin sana sundugu hic bir cevabida kabullenmiyceksin cünkü sen zaten yanlisa inanmissin.

    Kurani Kerimin her bir harfine ve Efendimizin (s.a.v.) hadislerini eger müslümansan iman etmek zorundasin.
    Kurani Kerimi okumayan bir insan islam hakkinda bir düsünceye sahib olamaz. Islam hakkinda konusma hakkinada sahib degildir, cünkü bilmedigi birsey üzere konusan ancak akli noksandir.

    Hem ayrica, baska forumlardan aldigin bu alintiyida sanki sen kitabi okumussunda aklina bu sorular takilmis gibi bizlerinde zamani alma kardesim.
    Eger cevap istiyorsan bu verilmis olan degerli cevaplarin üzerinde dur ve bir düsün. Ama birseyi inkar etme edersen imanindan olursun.


  20. 04.Şubat.2013, 20:16
    34
    Aciz Kul
    Öncelikle yapmis oldugun yorumlar gercekden üzücü, cünkü sen düslerini seytana teslim etmissin bile.
    O sacma düsünceleri benimsemissin. Ve suan kardeslerin sana sundugu hic bir cevabida kabullenmiyceksin cünkü sen zaten yanlisa inanmissin.

    Kurani Kerimin her bir harfine ve Efendimizin (s.a.v.) hadislerini eger müslümansan iman etmek zorundasin.
    Kurani Kerimi okumayan bir insan islam hakkinda bir düsünceye sahib olamaz. Islam hakkinda konusma hakkinada sahib degildir, cünkü bilmedigi birsey üzere konusan ancak akli noksandir.

    Hem ayrica, baska forumlardan aldigin bu alintiyida sanki sen kitabi okumussunda aklina bu sorular takilmis gibi bizlerinde zamani alma kardesim.
    Eger cevap istiyorsan bu verilmis olan degerli cevaplarin üzerinde dur ve bir düsün. Ama birseyi inkar etme edersen imanindan olursun.


  21. 04.Şubat.2013, 20:19
    35
    imam
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 20.Ağustos.2007
    Üye No: 2034
    Mesaj Sayısı: 7,511
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 10
    Bulunduğu yer: minallah-ilelllah

    Cevap: Allah ve Din ile ilgili sorular

    Alıntı
    Evet yazmış olduğun gibi türban,çarşaf vs vs geçmiyor.Teşekkür Ederim.
    Bir insanın saçının açık olması karşı tarafın cinselliğini arzulayacağını zannettmiyorum
    bana ben okuyamam dedin kendin sayfalar yapıştırmaya başladın ne oldu
    Herkesin kafasına göre din kuralı olmaz.
    her insanın kafasına göre kural olsa milyonlarla kural olur.

    Peygamber eşleri örtülüydü
    Sahabe eşleri örtülüydü
    ve diğer tüm islam bilginlerinin ve hatta cahillerin eşleri örtülüydü ve öyle inandılar ve bizde öyle inanıyoruz.


  22. 04.Şubat.2013, 20:19
    35
    Üye
    Alıntı
    Evet yazmış olduğun gibi türban,çarşaf vs vs geçmiyor.Teşekkür Ederim.
    Bir insanın saçının açık olması karşı tarafın cinselliğini arzulayacağını zannettmiyorum
    bana ben okuyamam dedin kendin sayfalar yapıştırmaya başladın ne oldu
    Herkesin kafasına göre din kuralı olmaz.
    her insanın kafasına göre kural olsa milyonlarla kural olur.

    Peygamber eşleri örtülüydü
    Sahabe eşleri örtülüydü
    ve diğer tüm islam bilginlerinin ve hatta cahillerin eşleri örtülüydü ve öyle inandılar ve bizde öyle inanıyoruz.


  23. 04.Şubat.2013, 20:26
    36
    rana
    Aciz Kul

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 07.Temmuz.2007
    Üye No: 5879
    Mesaj Sayısı: 5,605
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 70
    Bulunduğu yer: Stuttgart/Istanbul/Ankara

    Cevap: Allah ve Din ile ilgili sorular

    aynen öyle imam..
    önceleri incilde de örtü vardi, suan ama hiristiyanlar degistidigi icin yok..
    biraz arastirsan sorulari kendin bile bulursun ama yanlis kaynaklarda yanlis insanlar arasinda aramissin daha önce ve inandirmissin kendini..


  24. 04.Şubat.2013, 20:26
    36
    Aciz Kul
    aynen öyle imam..
    önceleri incilde de örtü vardi, suan ama hiristiyanlar degistidigi icin yok..
    biraz arastirsan sorulari kendin bile bulursun ama yanlis kaynaklarda yanlis insanlar arasinda aramissin daha önce ve inandirmissin kendini..





+ Yorum Gönder
Git İlk 234 Son