Konusunu Oylayın.: İslamı kanıtlamak

5 üzerinden 4.00 | Toplam : 3 kişi
İslamı kanıtlamak
  1. 07.Ocak.2013, 18:26
    1
    by_
    Üye

    Profili:
    by_
    Üyelik Tarihi: 06.Ocak.2013
    Üye No: 99442
    Mesaj Sayısı: 2
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 1

    İslamı kanıtlamak






    İslamı kanıtlamak Mumsema Kardeslerim selamunaleykum. Benim deist bir arkadaşım bana islamı,kuran-ı kerimin allah tarafından indirildigini kanitla dedi. Persembe gunu munazara yapacağız.bana yardimci olurmusunuz.teşekkürler


  2. 07.Ocak.2013, 18:26
    1
    by_ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    by_
    Üye



    Kardeslerim selamunaleykum. Benim deist bir arkadaşım bana islamı,kuran-ı kerimin allah tarafından indirildigini kanitla dedi. Persembe gunu munazara yapacağız.bana yardimci olurmusunuz.teşekkürler


    Benzer Konular

    - Allah ahirette Peygamberlere kendini kanıtlamak için bacağını açıp baldırını gösterir

    - Tasavvuf İslamı - Fıkıh İslamı

    - Sad b. Ebi Vakkasın İslamı

    - İslamı anlatmak

    - İslamİ Sorular

  3. 07.Ocak.2013, 20:21
    2
    Hoca
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 29,584
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 335
    Bulunduğu yer: çalışma odam:)

    Cevap: islamı kanıtlamak




    ve aleykumusselam ve rahmetullah.

    Deizm Nedir Ve Neyi Amaçlamaktadır ?



    Dinlerin deistler ve deizm hakkındaki düşüncesi nedir? Yaratıcının kurallar koyduğunu söylemek basit bir
    düşünce değil midir?



    Deizm, Yaratanın varlığını ve âlemin ilk sebebi
    olduğunu kabul etmekle birlikte, akla dayalı bir tabii din anlayışı çerçevesinde
    peygamberliği, ahireti şüphe ile karşılayan veya inkâr eden felsefî ekolün
    adıdır. Bu düşünceye sahip olanlara da deist denilmektedir.

    Soruda geçen konunun anlaşılması için ciddi bir
    altyapıya ihtiyaç vardır. Bu sebeple konuyu kısa birkaç satırda özetlemek gibi
    bir imkânımız yoktur. Çünkü, bu konunun anlaşılması, Allah’ı bütün isim ve
    sıfatları ile tanımak, bu sıfatların neyi gerekli gördüklerini kavramak, ölümden
    sonraki hayatın varlığına inanmakla mümkündür. Burada birkaç noktaya işaret
    etmekle yetineceğiz.

    Şimdi birkaç noktaya şöyle işaret edebiliriz:

    Her konunun kendine has bir uzmanlık alanı vardır.
    Uzaktan bakmakla bazen bir yıldız, bir yıldız böceği görülebilir. Konuyu
    yakından bilmeyen kimselerin bir matematik, kimya, fizik formülünü saçma olarak
    görmesi normaldir. Semavî dinlerin hikmetlerini yakından bilmeyenlerin de
    bunların saçma olarak değerlendirmeleri kaçınılmazdır.

    Bizzat gözümüzün önünde cereyan eden insanların
    yaratılması, mevsimlerin değişmesi, gece-gündüzün nöbetleşe yer değiştirmeleri,
    çekirdeklerin meyve veren ağaçlar olması, bir tane mısırdan bin tane alan mısır
    başaklarının bitirilmesi gibi binlerce olaylar -birer realite olarak- ortadadır.
    Bu olayların nasıl meydana geldiğini bilimsel olarak anlayıp kavrayan kaç insan
    vardır. Özellikle üç yüz yıl önce bunların mahiyetini bilenlerin sayısı bir elin
    parmaklarını geçmiyordu. Şu var ki, bu olayların, bu gerçeklerin çoğu insanlar
    tarafından bilinmemesi, bunların gerçekliğine zerre kadar tesir etmemiş ve bu
    gerçekler yollarına devam etmişlerdir. Dinî konuların bazı kimseler tarafından
    anlaşılamaması, akıl erdirilememesi, bu gerçeklerin durumunu değiştirmez.

    Her devletin, her saltanatın, her sultanın
    yurttaşlarını -devlete itaat eden ve isyan edenler- diye ikiye ayırması, adalet
    ve merhametin bir gereği ve sosyolojik bir zorunluluktur. Çünkü, itaakâr
    vatandaşlar ile isyankâr vatandaşları aynı kefeye koymak büyük haksızlıktır.
    İnsanları öldüren bir seri katil ile, öksüzleri, yoksulları doyuran, huzurevleri
    inşa eden vatansever bir hayır sahibini aynı kefede değerlendirmek ne adalete,
    ne insanlığa, ne de büyüklüğe sığacak bir tarafı vardır. Din olmazsa, iyi ile
    kötü insanı birbirinden kim ayıracak? Ahiret hayatı olmazsa, zalime kim ceza
    verecek, mazlumun hakkını kim alacak?

    Her padişahın, her sultanın, her hükümdarın kendine
    itaat eden, nimetlerine karşı teşekkür eden raiyelerini mükâfatlandırması,
    memurlarına maaş vermesi, yurttaşlarını himaye etmesi, bunun aksine
    davranışlarda bulunan canileri, katilleri, zalimleri, hırsızları cezalandırması,
    onları hapse atması, toplumda anarşinin olmaması, otoritenin sağlanması için
    elbette çok gereklidir. Mevcut otoritenin masumları himaye etmesi onun şefkat ve
    merhametinin bir gereği olduğu gibi, zalimleri cezalandırması da bu otoritenin
    izzet ve haysiyetinin korunmasının gereğidir.

    Ezelî sultan, ebedî padişah olan yüce Allah’ın
    sonsuz merhametini göstermek için mahluklarına bin bir çeşit nimet verdiği gibi,
    otoritesinin haysiyetini muhafaza etmek için de edepsizlere hakkettiği cezayı
    vermesi de o kadar önemlidir. Hz. Adem (as)’den beri genel prensip olarak
    kendisine itaat eden peygamberleri ve onlara iman edenleri koruyup kollayan,
    onların davalarını üstün kılan, kendisine itaat etmeyen inkârcı nankörleri helak
    eden Allah’ın bu prensibinin varlığı, dinlerin bir vaka olarak var olduklarını
    göstermektedir.

    Eğer ölüm zalim ile mazlumu eşitliyorsa, katil ile
    maktulü aynı akıbete yolluyorsa, her ikisi de ölmekle ebedi olarak yok
    oluyorlarsa, hiçliğe gidiyorlarsa, o zaman dünyada numunelerini dünyada gözle
    gördüğümüz Allah’ın sonsuz adaletini, merhametini bile bile inkâr etmek
    gerekir.

    Adalet,
    dengelerin gözetilmesi manasına gelir. Gökleri ve yeri, atomları ve molekülleri,
    yıldızları ve sistemleri ve galaksileri harika bir düzen ve denge üzerine
    kurmakla sonsuz adaletini gösteren Allah’ın, öbür dünya hayatını yaratmayıp,
    zalim ile mazlumu aynı kefeye koyması mümkün müdür? Elbette her gecenin bir
    sabahı, her kışın bir baharı olduğu gibi, ölüm gecesinin de bir mahşer sabahı ve
    kıyamet kışının da bir haşir baharı olacaktır. Bu da hak dinlerin doğruluğunun
    en açık kanıtıdır.

    Diğer taraftan, kainatın yaratıldıktan sonra kurulmuş bir saat gibi
    çalıştığını
    iddia etmek de yersizdir.

    Güneşin ışıklarını gösteren bir ayna bu ışıkları
    sürekli göstermesi için her an güneşin ışığına, ısısına ve renklerine muhtaçtır.
    Güneş ışıklarını keser kesmez aynanın kendisi karanlığa gömülecektir. Bunun gibi
    Allah, bizde ve kainatta tecelli eden isimlerini çekse kainat yok olacaktır. Bu
    nedenle her şey her anında Ona muhtaçtır.

    Buna bilimsel bir örnek olarak kendimizi
    verebiliriz:

    Vücudumuz, bir ilaç gibi bir defa yapılan ve sonra
    öylece bırakılan bir şey değil, daima yenilenen bir terkiptir. Bir sene boyunca
    bağırsaklarımızda ölen ortalama toplam hücre ağırlığı 90 kg’dır. Ölen deri
    hücrelerimizin ağırlığı ise 45 kg’dır. Her gün vücudumuzda 200 milyar alyuvar
    ölür ve saniyede 10.000 alyuvar yaratılır. Vücudumuz altı ayda bir tamamen
    yenilenen harika bir terkiptir. İnsandaki bu muazzam derecedeki faaliyetin bir
    salise bile çekilmesi insan hayatının bitmesi için yeterlidir.

    Acaba Allah bu kainatı
    bir kere yapsın ve bütün işleri şuursuz, kör ve sağır sebeplere havale edip
    çekilmesi mi daha mantıklıdır.

    Yoksa bu kainatı sonsuz gücü ile yaratması ve her an
    tecelli edip kullarını duyması, görmesi ve cevap vermesi mi yaratılış maksadına
    daha uygundur. Zaten deizmin yaratılış gayesi konusunda bir fikri olmadığı da
    bilinmektedir. Örneğin, görmeyen, duymayan, aklı olmayan, bir kimseye bir
    bisikleti bisikletin bir milini bile yaptırmak bile mümkün değildir. Akıllı olan
    bir kimse, akılsız, kör ve sağır bir kimseye bu işi yaptırabilir mi?

    Aynen öyle de Külli bir
    Şuur sahibi olan Allah, kainattaki bu muazzam derecede cereyan eden düzeni,
    akılsız, şuursuz ve kör sebeplere havale eder mi?

    Bulutlar, denizler,
    yıldızlar, balıklar, arılar, ağaçlar, havadaki oksijen dengesi, karbon dengesi
    vücudumuzdaki bu muazzam sistem ve bunları meydana getiren atomlar, akılsız,
    kör ve sağır oldukları halde bu işi nasıl yapabilsinler?

    Kısacası, her şeyi her
    an yaratan, bilen, gören, varlılarına devam ettiren ve devam etmeleri için her
    türlü ihtiyaçlarını her an karşılayan bir Allah’ı kabul etmemek, bütün bunların
    akılsız, kör, sağır, merhamet duygusu olmayan sebepler yapıyor anlamına gelir
    ki; buna şeytan bile inanmaz.

    Ayrıca, Kur’an-ı Kerimin Allah kelamı olduğunu ispat
    eden binlerce delil deizm fikrini çürütür.

    Çünkü deizm dinleri kabul etmiyor. 40 yönle mucize
    olan Kur’an’ın, sadece bir yönü olan gaybdan haber vermesi ile ilgili 100’den
    fazla delil vardır.

    Kur’an’ın gaybi haberleri başlığı altında izleyebilirsiniz.

    Kuran'ın aciz insana karşı büyük tehdidinin hikmeti.





    Kur'an Düşmanlarının tasdikiyle Allah'ın kelamıdır (video)



    Örneğin, Kur’an, Lut gölünün dünyanın en alçak yeri olduğunu yaklaşık 1400 sene önce söylüyor ve bunu
    bilim dünyası son yüzyılda teknolojinin gelişmesiyle ancak keşfedebiliyor.

    Bunun gibi yüzlerce delil, deizm’i çürütür..

    Sonuç:


    İslâm'a göre alem­deki kanunilik, Allah'ın isterse
    değiştire­bileceği "meşîet"inden
    ibaret olduğu için gerek mikro gerekse makro planda mut­lak olarak Allah'ın
    yaratıcı gücüne ba­ğımlıdır. Dolayısıyla Allah ile âlem ara­sındaki
    yaratan-yaratılan ilişkisi, deiz­min bir defa olup bitmiş ve artık söz ko­nusu
    edilmemesi gereken bir yaratan-yaratılan ilişkisi değildir.

    Allah'ı âlemden ve insandan uzaklaştıran yanlış bir
    aşkınlık anlayışına sahip deist iddianın ak­sine Allah "yerin ve göklerin nurudur" (Nür 24/35) ve
    İnsana "şah damarın­dan daha
    yakındır".
    (Kaf 50/16)

    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet



  4. 07.Ocak.2013, 20:21
    2
    Moderatör



    ve aleykumusselam ve rahmetullah.

    Deizm Nedir Ve Neyi Amaçlamaktadır ?



    Dinlerin deistler ve deizm hakkındaki düşüncesi nedir? Yaratıcının kurallar koyduğunu söylemek basit bir
    düşünce değil midir?



    Deizm, Yaratanın varlığını ve âlemin ilk sebebi
    olduğunu kabul etmekle birlikte, akla dayalı bir tabii din anlayışı çerçevesinde
    peygamberliği, ahireti şüphe ile karşılayan veya inkâr eden felsefî ekolün
    adıdır. Bu düşünceye sahip olanlara da deist denilmektedir.

    Soruda geçen konunun anlaşılması için ciddi bir
    altyapıya ihtiyaç vardır. Bu sebeple konuyu kısa birkaç satırda özetlemek gibi
    bir imkânımız yoktur. Çünkü, bu konunun anlaşılması, Allah’ı bütün isim ve
    sıfatları ile tanımak, bu sıfatların neyi gerekli gördüklerini kavramak, ölümden
    sonraki hayatın varlığına inanmakla mümkündür. Burada birkaç noktaya işaret
    etmekle yetineceğiz.

    Şimdi birkaç noktaya şöyle işaret edebiliriz:

    Her konunun kendine has bir uzmanlık alanı vardır.
    Uzaktan bakmakla bazen bir yıldız, bir yıldız böceği görülebilir. Konuyu
    yakından bilmeyen kimselerin bir matematik, kimya, fizik formülünü saçma olarak
    görmesi normaldir. Semavî dinlerin hikmetlerini yakından bilmeyenlerin de
    bunların saçma olarak değerlendirmeleri kaçınılmazdır.

    Bizzat gözümüzün önünde cereyan eden insanların
    yaratılması, mevsimlerin değişmesi, gece-gündüzün nöbetleşe yer değiştirmeleri,
    çekirdeklerin meyve veren ağaçlar olması, bir tane mısırdan bin tane alan mısır
    başaklarının bitirilmesi gibi binlerce olaylar -birer realite olarak- ortadadır.
    Bu olayların nasıl meydana geldiğini bilimsel olarak anlayıp kavrayan kaç insan
    vardır. Özellikle üç yüz yıl önce bunların mahiyetini bilenlerin sayısı bir elin
    parmaklarını geçmiyordu. Şu var ki, bu olayların, bu gerçeklerin çoğu insanlar
    tarafından bilinmemesi, bunların gerçekliğine zerre kadar tesir etmemiş ve bu
    gerçekler yollarına devam etmişlerdir. Dinî konuların bazı kimseler tarafından
    anlaşılamaması, akıl erdirilememesi, bu gerçeklerin durumunu değiştirmez.

    Her devletin, her saltanatın, her sultanın
    yurttaşlarını -devlete itaat eden ve isyan edenler- diye ikiye ayırması, adalet
    ve merhametin bir gereği ve sosyolojik bir zorunluluktur. Çünkü, itaakâr
    vatandaşlar ile isyankâr vatandaşları aynı kefeye koymak büyük haksızlıktır.
    İnsanları öldüren bir seri katil ile, öksüzleri, yoksulları doyuran, huzurevleri
    inşa eden vatansever bir hayır sahibini aynı kefede değerlendirmek ne adalete,
    ne insanlığa, ne de büyüklüğe sığacak bir tarafı vardır. Din olmazsa, iyi ile
    kötü insanı birbirinden kim ayıracak? Ahiret hayatı olmazsa, zalime kim ceza
    verecek, mazlumun hakkını kim alacak?

    Her padişahın, her sultanın, her hükümdarın kendine
    itaat eden, nimetlerine karşı teşekkür eden raiyelerini mükâfatlandırması,
    memurlarına maaş vermesi, yurttaşlarını himaye etmesi, bunun aksine
    davranışlarda bulunan canileri, katilleri, zalimleri, hırsızları cezalandırması,
    onları hapse atması, toplumda anarşinin olmaması, otoritenin sağlanması için
    elbette çok gereklidir. Mevcut otoritenin masumları himaye etmesi onun şefkat ve
    merhametinin bir gereği olduğu gibi, zalimleri cezalandırması da bu otoritenin
    izzet ve haysiyetinin korunmasının gereğidir.

    Ezelî sultan, ebedî padişah olan yüce Allah’ın
    sonsuz merhametini göstermek için mahluklarına bin bir çeşit nimet verdiği gibi,
    otoritesinin haysiyetini muhafaza etmek için de edepsizlere hakkettiği cezayı
    vermesi de o kadar önemlidir. Hz. Adem (as)’den beri genel prensip olarak
    kendisine itaat eden peygamberleri ve onlara iman edenleri koruyup kollayan,
    onların davalarını üstün kılan, kendisine itaat etmeyen inkârcı nankörleri helak
    eden Allah’ın bu prensibinin varlığı, dinlerin bir vaka olarak var olduklarını
    göstermektedir.

    Eğer ölüm zalim ile mazlumu eşitliyorsa, katil ile
    maktulü aynı akıbete yolluyorsa, her ikisi de ölmekle ebedi olarak yok
    oluyorlarsa, hiçliğe gidiyorlarsa, o zaman dünyada numunelerini dünyada gözle
    gördüğümüz Allah’ın sonsuz adaletini, merhametini bile bile inkâr etmek
    gerekir.

    Adalet,
    dengelerin gözetilmesi manasına gelir. Gökleri ve yeri, atomları ve molekülleri,
    yıldızları ve sistemleri ve galaksileri harika bir düzen ve denge üzerine
    kurmakla sonsuz adaletini gösteren Allah’ın, öbür dünya hayatını yaratmayıp,
    zalim ile mazlumu aynı kefeye koyması mümkün müdür? Elbette her gecenin bir
    sabahı, her kışın bir baharı olduğu gibi, ölüm gecesinin de bir mahşer sabahı ve
    kıyamet kışının da bir haşir baharı olacaktır. Bu da hak dinlerin doğruluğunun
    en açık kanıtıdır.

    Diğer taraftan, kainatın yaratıldıktan sonra kurulmuş bir saat gibi
    çalıştığını
    iddia etmek de yersizdir.

    Güneşin ışıklarını gösteren bir ayna bu ışıkları
    sürekli göstermesi için her an güneşin ışığına, ısısına ve renklerine muhtaçtır.
    Güneş ışıklarını keser kesmez aynanın kendisi karanlığa gömülecektir. Bunun gibi
    Allah, bizde ve kainatta tecelli eden isimlerini çekse kainat yok olacaktır. Bu
    nedenle her şey her anında Ona muhtaçtır.

    Buna bilimsel bir örnek olarak kendimizi
    verebiliriz:

    Vücudumuz, bir ilaç gibi bir defa yapılan ve sonra
    öylece bırakılan bir şey değil, daima yenilenen bir terkiptir. Bir sene boyunca
    bağırsaklarımızda ölen ortalama toplam hücre ağırlığı 90 kg’dır. Ölen deri
    hücrelerimizin ağırlığı ise 45 kg’dır. Her gün vücudumuzda 200 milyar alyuvar
    ölür ve saniyede 10.000 alyuvar yaratılır. Vücudumuz altı ayda bir tamamen
    yenilenen harika bir terkiptir. İnsandaki bu muazzam derecedeki faaliyetin bir
    salise bile çekilmesi insan hayatının bitmesi için yeterlidir.

    Acaba Allah bu kainatı
    bir kere yapsın ve bütün işleri şuursuz, kör ve sağır sebeplere havale edip
    çekilmesi mi daha mantıklıdır.

    Yoksa bu kainatı sonsuz gücü ile yaratması ve her an
    tecelli edip kullarını duyması, görmesi ve cevap vermesi mi yaratılış maksadına
    daha uygundur. Zaten deizmin yaratılış gayesi konusunda bir fikri olmadığı da
    bilinmektedir. Örneğin, görmeyen, duymayan, aklı olmayan, bir kimseye bir
    bisikleti bisikletin bir milini bile yaptırmak bile mümkün değildir. Akıllı olan
    bir kimse, akılsız, kör ve sağır bir kimseye bu işi yaptırabilir mi?

    Aynen öyle de Külli bir
    Şuur sahibi olan Allah, kainattaki bu muazzam derecede cereyan eden düzeni,
    akılsız, şuursuz ve kör sebeplere havale eder mi?

    Bulutlar, denizler,
    yıldızlar, balıklar, arılar, ağaçlar, havadaki oksijen dengesi, karbon dengesi
    vücudumuzdaki bu muazzam sistem ve bunları meydana getiren atomlar, akılsız,
    kör ve sağır oldukları halde bu işi nasıl yapabilsinler?

    Kısacası, her şeyi her
    an yaratan, bilen, gören, varlılarına devam ettiren ve devam etmeleri için her
    türlü ihtiyaçlarını her an karşılayan bir Allah’ı kabul etmemek, bütün bunların
    akılsız, kör, sağır, merhamet duygusu olmayan sebepler yapıyor anlamına gelir
    ki; buna şeytan bile inanmaz.

    Ayrıca, Kur’an-ı Kerimin Allah kelamı olduğunu ispat
    eden binlerce delil deizm fikrini çürütür.

    Çünkü deizm dinleri kabul etmiyor. 40 yönle mucize
    olan Kur’an’ın, sadece bir yönü olan gaybdan haber vermesi ile ilgili 100’den
    fazla delil vardır.

    Kur’an’ın gaybi haberleri başlığı altında izleyebilirsiniz.

    Kuran'ın aciz insana karşı büyük tehdidinin hikmeti.





    Kur'an Düşmanlarının tasdikiyle Allah'ın kelamıdır (video)



    Örneğin, Kur’an, Lut gölünün dünyanın en alçak yeri olduğunu yaklaşık 1400 sene önce söylüyor ve bunu
    bilim dünyası son yüzyılda teknolojinin gelişmesiyle ancak keşfedebiliyor.

    Bunun gibi yüzlerce delil, deizm’i çürütür..

    Sonuç:


    İslâm'a göre alem­deki kanunilik, Allah'ın isterse
    değiştire­bileceği "meşîet"inden
    ibaret olduğu için gerek mikro gerekse makro planda mut­lak olarak Allah'ın
    yaratıcı gücüne ba­ğımlıdır. Dolayısıyla Allah ile âlem ara­sındaki
    yaratan-yaratılan ilişkisi, deiz­min bir defa olup bitmiş ve artık söz ko­nusu
    edilmemesi gereken bir yaratan-yaratılan ilişkisi değildir.

    Allah'ı âlemden ve insandan uzaklaştıran yanlış bir
    aşkınlık anlayışına sahip deist iddianın ak­sine Allah "yerin ve göklerin nurudur" (Nür 24/35) ve
    İnsana "şah damarın­dan daha
    yakındır".
    (Kaf 50/16)

    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet



  5. 07.Ocak.2013, 20:31
    3
    İLİMCİK
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 20.Haziran.2012
    Üye No: 96623
    Mesaj Sayısı: 419
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 5

    Cevap: islamı kanıtlamak

    Aleyküm selam kardeşim.

    Mum kardeşim çok güzel izah etmiş..Ben de onu teyid edip, ek olarak şunları söylemek istiyorum:

    Öncelikle, bu gibi sohbetlerde siz kendi vazifenizi yapmanız ve Allahın vazifesine karışmamanız gerekir...Yani, siz elinizden geldiği kadar hakikati anlatırsınız..Hidayet ve iman ise Allahın elindedir..Bu hakikat bizi çok rahatlatıyor..Yani, o kimseyi imana getirmemiz gibi vazifemiz yok..İster iman eder, ister etmez..O bizim vazifemiz değil.

    İkinci olarak, böyle kimselere öncelikle şu soruyu soruyorum:

    Madem bu kainatı yaratan ve seni bu dünyaya gönderen bir ilahı kabul ediyorsun..Senin kabul ettiğin bu ilah ne için biz insanlarla konuşup, kendini biz insanlara tanıtmıyor ve insanları ve kainatı yaratmasının hikmetlerini ve gayelerini bildirmiyor ve insanların nereden geldiğini ve nereye gideceğini ve hastalıkların ve musibetlerin ve bu dünya hayatının hikmetini insanlara öğretmiyor?

    Bu soru karşısında afallayan çok kimse gördüm..Çünkü, bu sorunun içinde aynı zamanda cevap da var..Fakat, cevapları daha çok "bilmiyorum" veya "seninle konuşmuş mu" veya "evet gerçekten konuşması gerekir, fakat niye konuşmadığını bilmiyorum" şeklinde oluyor..Fakat, daha çok bu kainatın sahibinin bizimle konuşup kendini bize tanıtması gerektiğine itiraz etmiyorlar..Çünkü, hem bu kainatın bir sahibi olması ve bizi bu dünyaya göndermesini kabul edip, sonra da kendisini bize tanıtmamış ve bizi niçin yarattığını bildirmemiş olması akıldan çok uzak..Bu sebeple, bu zata önce "peygamberliğin akli ve mantıki lüzumunu" gösteren bu soruyu sorman uygun olur..Daha sonra senden Muhammed aleyhisselamın ve Kur'anın hakkaniyetinin delillerini isteyecektir..Yani o kimseyi "madem bu kainatın sahibi var ve kainatı yaratmış ve beni bilerek ve isteyerek bu dünyaya göndermiş. Öyle ise, bu kainatın sahibi bize aklen ve mantıken ve kesin ve şüphesiz olarak bize kendini tanıtması ve bizi niçin bu dünyaya gönderdiğini bildirmesi gerekir" derecesine getirmek gerekiyor...Daha sonra da "madem kendini tanıtacak ve bildirecek..öyle ise acaba nasıl tanıtmış?" sorusuna cevap arayıp, peygamberleri ve kitapları ve bilhassa Kur'an hakikatlerini nazara verebilirsiniz"

    Ayrıca, Kur'anın aklındaki bütün sorulara tam ikna edici, akli ve mantıki cevaplar verdiğini..bir insanın böyle bir şey yapamayacağını da söyleyebilirsiniz..Eğer Kur'anın aklındaki bütün sorulara tam ikna edici cevaplar verdiğine inanmıyorsa, aklındaki soruları sormasını isteyip, sorularını cevaplayabilirsiniz..

    Muhammed aleyhisselamın Allahın resulü olduğuna ve Kur'anın Allah kelamı olduğunun delilleri içinse bir kaç cilt kitap yazılabilir..

    Öncelikle, Muhammed aleyhisselamın peygamberliğini ispat etmeden önce, sahayı daha da daraltmanız lazımdır..Mesela, Muhammed aleyhisselam hakkında sadece iki şık vardır..Bu iki şıkkın ortası veya üçüncü bir şık yoktur:

    a) Muhammed aleyhisselam Allahın resulüdür ve bütün insanların en faziletlisidir.
    b) Haşa yüzbin defa haşa ve kella Muhammed aleyhisselam Allah adına yalan söylediği ve ona iftira attığı ve ondan korkmadığı ve azabına inanmadığı ve insanları aldattığı için bütün insanların en alçağı ve en yalancısıdır.

    Bu iki şıkkın ortası yoktur..Mesela bir kimse "Muhammed aleyhisselam hem güzel ahlaklı idi, hem de peygamber değil" diyemez..Çünkü, güzel ahlaklı olan yalan söylemez ve aldatmaz...Öyle ise, öncelikle bu kimsenin bu şıklardan birini seçmesini isteyebilirsiniz..İkinci şıkkı kabul etmenin ne kadar akıldan uzak olduğunu izah edebiliriz..Normalde iyi niyetli olan ve gerçekten iman etmek isteyen biri "b" şıkkını seçmeye vicdanı ve insafı müsaade etmez..Çünkü, Muhammed aleyhisselamın ahlakını düşmanları bile medhediyor...Normalde şeytan dahi ikinci şıkkı kabul edemez...Eğer bu iki şıktan başka bir şık belirlemeye çalışırsa, mesela "çok akıllı ve güzel ahlaklı idi..ama ben peygamber olduğuna inanmıyorum" derse, sen de ona "madem güzel ahlaklı..öyle ise Allahın resulüdür..Çünkü, güzel ahlaklı olan bir kimse aldatmaz ve yalan söylemez" diyebilirsin...

    Madem bu kainatın ve insanların bir sahibi ve yaratıcısı var...Madem bu kainat sahibinin bizi ve kainatı yaratıp da, kendini bize tanıtmaması ve bizi ve kainatı yaratmasının hikmetlerini bildirmemesi akıldan çok uzaktır ve muhaldir..madem kendini tanıtacak ve bildirecek, öyle ise bu vazifeleri en mükemmel şekilde ifa eden, yani bize Allahı isim ve sıfatları ile bütün noksan sıfatlardan münezzeh bir tarzda tanıtan ve insanların nazarlarını, yaşantılarını hep Allah hesabına çeviren ve kainata hep Allah hesabına bakmayı öğreten ve Allaha şükrü ve ibadeti ders veren ve kainat kitabının manalarını talim eden Muhammed aleyhisselamdan daha mükemmel yoktur..Madem yoktur ve tarih gösteremiyor..Öyle ise, Muhammed aleyhisselam Allahın resulüdür.

    Dediğim gibi, Muhammed aleyhisselamın peygamberliğinin delilleri için ciltlerle kitap yazılabilir..Onun güzel ahlakı, davasındaki sebat ve metaneti, tek başına dünyaya meydan okuması ...dünya malına tenezzül etmemesi ve kendisi ve yakın akrabalarının ölene kadar fakir olmaları..Kur'anın düşmanlarının bile hayran bırakan belağatı ve icazı...vs..hadsiz deliller var.. Fakat, numune olarak Risale-i Nurda geçen bir kaç paragrafı aktarıyorum...Anlamadığınız ve izah etmemi istediğiniz bir yer olursa lütfen sorunuz.

    O zât (A.S.M.), öyle bir şeriat ve bir İslâmiyet ve bir ubudiyet ve bir dua ve bir davet ve bir iman ile meydana çıkmış ki, onların ne misli var ve ne de olur. Ve onlardan daha mükemmel ne bulunmuş ve ne de bulunur. Çünki ümmi bir zâtta (A.S.M.) zuhur eden o şeriat; ondört asrı ve nev'-i beşerin humsunu(beşte birini), âdilane ve hakkaniyet üzere ve müdakkikane, hadsiz kanunlarıyla idare etmesi emsal kabul etmez.

    Hem ümmi bir zâtın (A.S.M.) ef'al ve akval ve ahvalinden çıkan İslâmiyet; her asırda üçyüz milyon insanın rehberi ve mercii ve akıllarının muallimi ve mürşidi ve kalblerinin münevviri ve musaffisi ve nefislerinin mürebbisi ve müzekkisi ve ruhlarının medar-ı inkişafı ve maden-i terakkiyatı olması cihetiyle misli olamaz ve olamamış.

    Hem dininde bulunan bütün ibadatın bütün enva'ında en ileri olması ve herkesten ziyade takvada bulunması ve Allah'tan korkması ve fevkalâde daimî mücahedat ve dağdağalar içinde, tam tamına ubudiyetin en ince esrarına kadar müraat etmesi ve hiç kimseyi taklid etmeyerek ve tam manasıyla ve mübtediyane fakat en mükemmel olarak, hem ibtida ve intihayı birleştirerek yapması; elbette misli görülmez ve görülmemiş.

    Hem tebliğ-i risalette ve nâsı hakka davette o derece metanet ve sebat ve cesaret göstermiş ki; büyük devletler ve büyük dinler, hattâ kavim ve kabîlesi ve amucası ona şiddetli adavet ettikleri halde, zerre mikdar bir eser-i tereddüd, bir telaş, bir korkaklık göstermemesi ve tek başıyla bütün dünyaya meydan okuması ve başa da çıkarması ve İslâmiyeti dünyanın başına geçirmesi isbat eder ki; tebliğ ve davette dahi misli olmamış ve olamaz.

    Hem imanda, öyle fevkalâde bir kuvvet ve hârika bir yakîn ve mu'cizane bir inkişaf ve cihanı ışıklandıran bir ulvî itikad taşımış ki; o zamanın hükümranı olan bütün efkârı ve akideleri ve hükemanın hikmetleri ve ruhanî reislerin ilimleri ona muarız ve muhalif ve münkir oldukları halde; onun ne yakînine, ne itikadına, ne itimadına, ne itminanına hiçbir şübhe, hiçbir tereddüd, hiçbir za'f, hiçbir vesvese vermemesi ve maneviyatta ve meratib-i imaniyede terakki eden başta sahabeler ve bütün ehl-i velayet, onun her vakit mertebe-i imanından feyz almaları ve onu en yüksek derecede bulmaları, bilbedahe gösterir ki; imanı dahi emsalsizdir.

    İşte böyle emsalsiz bir şeriat ve misilsiz bir İslâmiyet ve hârika bir ubudiyet ve fevkalâde bir dua ve cihanpesendane bir davet ve mu'cizane bir iman sahibinde, elbette hiçbir cihetle yalan olamaz ve aldatmaz ... Asa-yı Musa ( 123 )

    Acaba hiç akıl kabul eder mi ki: Şu güzel masnuatın bu derece san'atperver, hattâ ağzın her çeşit tadını nazara alan in'amperver san'atkârı, Arş ve Ferşi çınlattıracak bir velvele-i istihsan ve takdir içinde, berr ve bahri cezbeye getirecek bir zemzeme-i şükran ve tekbir ile perestişkârane ona müteveccih olan en güzel masnuuna karşı lâkayd kalsın ve onunla konuşmasın ve alâkadarane onu resul yapıp, güzel vaziyetinin başkalara da sirayet etmesini istemesin? Kellâ! Konuşmamak ve onu resul yapmamak mümkün değil.
    Sözler ( 233 )

    Kur'an, o asırdan tâ şimdiye kadar öyle bir belâgat göstermiş ki, Kâ'be'nin duvarında altun ile yazılan en meşhur ediblerin "Muallakat-ı Seb'a" namıyla şöhretşiar kasidelerini o dereceye indirdi ki, Lebid'in kızı, babasının kasidesini Kâ'be'den indirirken demiş: "Âyâta karşı bunun kıymeti kalmadı."

    Hem bedevi bir edib: فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ âyeti okunurken işittiği vakit secdeye kapanmış. Ona demişler: "Sen müslüman mı oldun?" O demiş: "Hâyır, ben bu âyetin belâgatına secde ettim."

    Hem ilm-i belâgatın dâhîlerinden Abdülkahir-i Cürcanî ve Sekkakî ve Zemahşerî gibi binlerle dâhî imamlar ve mütefennin edibler icma' ve ittifakla karar vermişler ki: "Kur'anın belâgatı, tâkat-ı beşerin fevkindedir, yetişilmez."

    Hem o zamandan beri mütemadiyen meydan-ı muarazaya davet edip, mağrur ve enaniyetli ediblerin ve beliglerin damarlarına dokundurup, gururlarını kıracak bir tarzda der: "Ya birtek surenin mislini getiriniz veyahut dünyada ve âhirette helâket ve zilleti kabul ediniz." diye ilân ettiği halde o asrın muannid beligleri birtek surenin mislini getirmekle kısa bir yol olan muarazayı bırakıp, uzun olan, can ve mallarını tehlikeye atan muharebe yolunu ihtiyar etmeleri isbat eder ki, o kısa yolda gitmek mümkün değildir. (mektubat)

    Allah kolaylık versin..


  6. 07.Ocak.2013, 20:31
    3
    İLİMCİK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Devamlı Üye
    Aleyküm selam kardeşim.

    Mum kardeşim çok güzel izah etmiş..Ben de onu teyid edip, ek olarak şunları söylemek istiyorum:

    Öncelikle, bu gibi sohbetlerde siz kendi vazifenizi yapmanız ve Allahın vazifesine karışmamanız gerekir...Yani, siz elinizden geldiği kadar hakikati anlatırsınız..Hidayet ve iman ise Allahın elindedir..Bu hakikat bizi çok rahatlatıyor..Yani, o kimseyi imana getirmemiz gibi vazifemiz yok..İster iman eder, ister etmez..O bizim vazifemiz değil.

    İkinci olarak, böyle kimselere öncelikle şu soruyu soruyorum:

    Madem bu kainatı yaratan ve seni bu dünyaya gönderen bir ilahı kabul ediyorsun..Senin kabul ettiğin bu ilah ne için biz insanlarla konuşup, kendini biz insanlara tanıtmıyor ve insanları ve kainatı yaratmasının hikmetlerini ve gayelerini bildirmiyor ve insanların nereden geldiğini ve nereye gideceğini ve hastalıkların ve musibetlerin ve bu dünya hayatının hikmetini insanlara öğretmiyor?

    Bu soru karşısında afallayan çok kimse gördüm..Çünkü, bu sorunun içinde aynı zamanda cevap da var..Fakat, cevapları daha çok "bilmiyorum" veya "seninle konuşmuş mu" veya "evet gerçekten konuşması gerekir, fakat niye konuşmadığını bilmiyorum" şeklinde oluyor..Fakat, daha çok bu kainatın sahibinin bizimle konuşup kendini bize tanıtması gerektiğine itiraz etmiyorlar..Çünkü, hem bu kainatın bir sahibi olması ve bizi bu dünyaya göndermesini kabul edip, sonra da kendisini bize tanıtmamış ve bizi niçin yarattığını bildirmemiş olması akıldan çok uzak..Bu sebeple, bu zata önce "peygamberliğin akli ve mantıki lüzumunu" gösteren bu soruyu sorman uygun olur..Daha sonra senden Muhammed aleyhisselamın ve Kur'anın hakkaniyetinin delillerini isteyecektir..Yani o kimseyi "madem bu kainatın sahibi var ve kainatı yaratmış ve beni bilerek ve isteyerek bu dünyaya göndermiş. Öyle ise, bu kainatın sahibi bize aklen ve mantıken ve kesin ve şüphesiz olarak bize kendini tanıtması ve bizi niçin bu dünyaya gönderdiğini bildirmesi gerekir" derecesine getirmek gerekiyor...Daha sonra da "madem kendini tanıtacak ve bildirecek..öyle ise acaba nasıl tanıtmış?" sorusuna cevap arayıp, peygamberleri ve kitapları ve bilhassa Kur'an hakikatlerini nazara verebilirsiniz"

    Ayrıca, Kur'anın aklındaki bütün sorulara tam ikna edici, akli ve mantıki cevaplar verdiğini..bir insanın böyle bir şey yapamayacağını da söyleyebilirsiniz..Eğer Kur'anın aklındaki bütün sorulara tam ikna edici cevaplar verdiğine inanmıyorsa, aklındaki soruları sormasını isteyip, sorularını cevaplayabilirsiniz..

    Muhammed aleyhisselamın Allahın resulü olduğuna ve Kur'anın Allah kelamı olduğunun delilleri içinse bir kaç cilt kitap yazılabilir..

    Öncelikle, Muhammed aleyhisselamın peygamberliğini ispat etmeden önce, sahayı daha da daraltmanız lazımdır..Mesela, Muhammed aleyhisselam hakkında sadece iki şık vardır..Bu iki şıkkın ortası veya üçüncü bir şık yoktur:

    a) Muhammed aleyhisselam Allahın resulüdür ve bütün insanların en faziletlisidir.
    b) Haşa yüzbin defa haşa ve kella Muhammed aleyhisselam Allah adına yalan söylediği ve ona iftira attığı ve ondan korkmadığı ve azabına inanmadığı ve insanları aldattığı için bütün insanların en alçağı ve en yalancısıdır.

    Bu iki şıkkın ortası yoktur..Mesela bir kimse "Muhammed aleyhisselam hem güzel ahlaklı idi, hem de peygamber değil" diyemez..Çünkü, güzel ahlaklı olan yalan söylemez ve aldatmaz...Öyle ise, öncelikle bu kimsenin bu şıklardan birini seçmesini isteyebilirsiniz..İkinci şıkkı kabul etmenin ne kadar akıldan uzak olduğunu izah edebiliriz..Normalde iyi niyetli olan ve gerçekten iman etmek isteyen biri "b" şıkkını seçmeye vicdanı ve insafı müsaade etmez..Çünkü, Muhammed aleyhisselamın ahlakını düşmanları bile medhediyor...Normalde şeytan dahi ikinci şıkkı kabul edemez...Eğer bu iki şıktan başka bir şık belirlemeye çalışırsa, mesela "çok akıllı ve güzel ahlaklı idi..ama ben peygamber olduğuna inanmıyorum" derse, sen de ona "madem güzel ahlaklı..öyle ise Allahın resulüdür..Çünkü, güzel ahlaklı olan bir kimse aldatmaz ve yalan söylemez" diyebilirsin...

    Madem bu kainatın ve insanların bir sahibi ve yaratıcısı var...Madem bu kainat sahibinin bizi ve kainatı yaratıp da, kendini bize tanıtmaması ve bizi ve kainatı yaratmasının hikmetlerini bildirmemesi akıldan çok uzaktır ve muhaldir..madem kendini tanıtacak ve bildirecek, öyle ise bu vazifeleri en mükemmel şekilde ifa eden, yani bize Allahı isim ve sıfatları ile bütün noksan sıfatlardan münezzeh bir tarzda tanıtan ve insanların nazarlarını, yaşantılarını hep Allah hesabına çeviren ve kainata hep Allah hesabına bakmayı öğreten ve Allaha şükrü ve ibadeti ders veren ve kainat kitabının manalarını talim eden Muhammed aleyhisselamdan daha mükemmel yoktur..Madem yoktur ve tarih gösteremiyor..Öyle ise, Muhammed aleyhisselam Allahın resulüdür.

    Dediğim gibi, Muhammed aleyhisselamın peygamberliğinin delilleri için ciltlerle kitap yazılabilir..Onun güzel ahlakı, davasındaki sebat ve metaneti, tek başına dünyaya meydan okuması ...dünya malına tenezzül etmemesi ve kendisi ve yakın akrabalarının ölene kadar fakir olmaları..Kur'anın düşmanlarının bile hayran bırakan belağatı ve icazı...vs..hadsiz deliller var.. Fakat, numune olarak Risale-i Nurda geçen bir kaç paragrafı aktarıyorum...Anlamadığınız ve izah etmemi istediğiniz bir yer olursa lütfen sorunuz.

    O zât (A.S.M.), öyle bir şeriat ve bir İslâmiyet ve bir ubudiyet ve bir dua ve bir davet ve bir iman ile meydana çıkmış ki, onların ne misli var ve ne de olur. Ve onlardan daha mükemmel ne bulunmuş ve ne de bulunur. Çünki ümmi bir zâtta (A.S.M.) zuhur eden o şeriat; ondört asrı ve nev'-i beşerin humsunu(beşte birini), âdilane ve hakkaniyet üzere ve müdakkikane, hadsiz kanunlarıyla idare etmesi emsal kabul etmez.

    Hem ümmi bir zâtın (A.S.M.) ef'al ve akval ve ahvalinden çıkan İslâmiyet; her asırda üçyüz milyon insanın rehberi ve mercii ve akıllarının muallimi ve mürşidi ve kalblerinin münevviri ve musaffisi ve nefislerinin mürebbisi ve müzekkisi ve ruhlarının medar-ı inkişafı ve maden-i terakkiyatı olması cihetiyle misli olamaz ve olamamış.

    Hem dininde bulunan bütün ibadatın bütün enva'ında en ileri olması ve herkesten ziyade takvada bulunması ve Allah'tan korkması ve fevkalâde daimî mücahedat ve dağdağalar içinde, tam tamına ubudiyetin en ince esrarına kadar müraat etmesi ve hiç kimseyi taklid etmeyerek ve tam manasıyla ve mübtediyane fakat en mükemmel olarak, hem ibtida ve intihayı birleştirerek yapması; elbette misli görülmez ve görülmemiş.

    Hem tebliğ-i risalette ve nâsı hakka davette o derece metanet ve sebat ve cesaret göstermiş ki; büyük devletler ve büyük dinler, hattâ kavim ve kabîlesi ve amucası ona şiddetli adavet ettikleri halde, zerre mikdar bir eser-i tereddüd, bir telaş, bir korkaklık göstermemesi ve tek başıyla bütün dünyaya meydan okuması ve başa da çıkarması ve İslâmiyeti dünyanın başına geçirmesi isbat eder ki; tebliğ ve davette dahi misli olmamış ve olamaz.

    Hem imanda, öyle fevkalâde bir kuvvet ve hârika bir yakîn ve mu'cizane bir inkişaf ve cihanı ışıklandıran bir ulvî itikad taşımış ki; o zamanın hükümranı olan bütün efkârı ve akideleri ve hükemanın hikmetleri ve ruhanî reislerin ilimleri ona muarız ve muhalif ve münkir oldukları halde; onun ne yakînine, ne itikadına, ne itimadına, ne itminanına hiçbir şübhe, hiçbir tereddüd, hiçbir za'f, hiçbir vesvese vermemesi ve maneviyatta ve meratib-i imaniyede terakki eden başta sahabeler ve bütün ehl-i velayet, onun her vakit mertebe-i imanından feyz almaları ve onu en yüksek derecede bulmaları, bilbedahe gösterir ki; imanı dahi emsalsizdir.

    İşte böyle emsalsiz bir şeriat ve misilsiz bir İslâmiyet ve hârika bir ubudiyet ve fevkalâde bir dua ve cihanpesendane bir davet ve mu'cizane bir iman sahibinde, elbette hiçbir cihetle yalan olamaz ve aldatmaz ... Asa-yı Musa ( 123 )

    Acaba hiç akıl kabul eder mi ki: Şu güzel masnuatın bu derece san'atperver, hattâ ağzın her çeşit tadını nazara alan in'amperver san'atkârı, Arş ve Ferşi çınlattıracak bir velvele-i istihsan ve takdir içinde, berr ve bahri cezbeye getirecek bir zemzeme-i şükran ve tekbir ile perestişkârane ona müteveccih olan en güzel masnuuna karşı lâkayd kalsın ve onunla konuşmasın ve alâkadarane onu resul yapıp, güzel vaziyetinin başkalara da sirayet etmesini istemesin? Kellâ! Konuşmamak ve onu resul yapmamak mümkün değil.
    Sözler ( 233 )

    Kur'an, o asırdan tâ şimdiye kadar öyle bir belâgat göstermiş ki, Kâ'be'nin duvarında altun ile yazılan en meşhur ediblerin "Muallakat-ı Seb'a" namıyla şöhretşiar kasidelerini o dereceye indirdi ki, Lebid'in kızı, babasının kasidesini Kâ'be'den indirirken demiş: "Âyâta karşı bunun kıymeti kalmadı."

    Hem bedevi bir edib: فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ âyeti okunurken işittiği vakit secdeye kapanmış. Ona demişler: "Sen müslüman mı oldun?" O demiş: "Hâyır, ben bu âyetin belâgatına secde ettim."

    Hem ilm-i belâgatın dâhîlerinden Abdülkahir-i Cürcanî ve Sekkakî ve Zemahşerî gibi binlerle dâhî imamlar ve mütefennin edibler icma' ve ittifakla karar vermişler ki: "Kur'anın belâgatı, tâkat-ı beşerin fevkindedir, yetişilmez."

    Hem o zamandan beri mütemadiyen meydan-ı muarazaya davet edip, mağrur ve enaniyetli ediblerin ve beliglerin damarlarına dokundurup, gururlarını kıracak bir tarzda der: "Ya birtek surenin mislini getiriniz veyahut dünyada ve âhirette helâket ve zilleti kabul ediniz." diye ilân ettiği halde o asrın muannid beligleri birtek surenin mislini getirmekle kısa bir yol olan muarazayı bırakıp, uzun olan, can ve mallarını tehlikeye atan muharebe yolunu ihtiyar etmeleri isbat eder ki, o kısa yolda gitmek mümkün değildir. (mektubat)

    Allah kolaylık versin..


  7. 07.Ocak.2013, 20:39
    4
    Hoca
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 29,584
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 335
    Bulunduğu yer: çalışma odam:)

    Cevap: islamı kanıtlamak

    Kuran'ın Gaybi Haberleri: Kur'an'ın bir benzerinin asla getirilemeyeceği (video)


    video


  8. 07.Ocak.2013, 20:39
    4
    Moderatör
    Kuran'ın Gaybi Haberleri: Kur'an'ın bir benzerinin asla getirilemeyeceği (video)


    video


  9. 07.Ocak.2013, 21:13
    5
    by_
    Üye

    Profili:
    by_
    Üyelik Tarihi: 06.Ocak.2013
    Üye No: 99442
    Mesaj Sayısı: 2
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 1

    Cevap: islamı kanıtlamak

    Allah razı olsun. Teşekkür ederim


  10. 07.Ocak.2013, 21:13
    5
    by_ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    by_
    Üye
    Allah razı olsun. Teşekkür ederim





+ Yorum Gönder