Konusunu Oylayın.: Mezhepsiz Kimlere Denir?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Mezhepsiz Kimlere Denir?
  1. 08.Ekim.2012, 23:24
    1
    cavraşım
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 28.Ağustos.2012
    Üye No: 97639
    Mesaj Sayısı: 626
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 7
    Yaş: 40
    Bulunduğu yer: konya

    Mezhepsiz Kimlere Denir?






    Mezhepsiz Kimlere Denir? Mumsema Kimlere mezhepsiz denir?

    Günümüze ulaşan 4 mezhepten başka mezheplerde varmıydı?Varsa buna dair rivayetler var mı?


  2. 08.Ekim.2012, 23:24
    1
    Devamlı Üye



    Kimlere mezhepsiz denir?

    Günümüze ulaşan 4 mezhepten başka mezheplerde varmıydı?Varsa buna dair rivayetler var mı?


    Benzer Konular

    - Mazeret sahibi kimlere denir

    - 4a kimlere denir?

    - Kimlere günahkar denir

    - Kimlere Veled-i Zina denir ?

    - Ehl-i beyt kimlere denir?

  3. 08.Ekim.2012, 23:35
    2
    karadamlalar
    Kesintili Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Temmuz.2012
    Üye No: 96809
    Mesaj Sayısı: 1,620
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 17

    Cevap: Mezhepsiz Kimlere Denir?




    selamun aleykum,

    mezhep dediğimiz olay mezhep alimlerinin içtihadları doğrultusunda sistemleşmiş "yol" manasına gelen yapılardır. günümüzde kalmamış olsa da geçmişte zahirilik mezhebi, sevri mezhebi, evzai mezhebi gibi mezhepler vardı. bu mezhepler de müçtehidlerin içtihadları doğrultusunda şekillenmiştir.


  4. 08.Ekim.2012, 23:35
    2
    karadamlalar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kesintili Üye



    selamun aleykum,

    mezhep dediğimiz olay mezhep alimlerinin içtihadları doğrultusunda sistemleşmiş "yol" manasına gelen yapılardır. günümüzde kalmamış olsa da geçmişte zahirilik mezhebi, sevri mezhebi, evzai mezhebi gibi mezhepler vardı. bu mezhepler de müçtehidlerin içtihadları doğrultusunda şekillenmiştir.


  5. 08.Ekim.2012, 23:56
    3
    cavraşım
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 28.Ağustos.2012
    Üye No: 97639
    Mesaj Sayısı: 626
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 7
    Yaş: 40
    Bulunduğu yer: konya

    Cevap: Mezhepsiz Kimlere Denir?

    Allah razı olsun

    Günümüzde kalmamış derken kaynaklar mı yok olmuş yoksa bu mezheplere göre amel edenler mi kalmamış?


  6. 08.Ekim.2012, 23:56
    3
    Devamlı Üye
    Allah razı olsun

    Günümüzde kalmamış derken kaynaklar mı yok olmuş yoksa bu mezheplere göre amel edenler mi kalmamış?


  7. 08.Ekim.2012, 23:59
    4
    karadamlalar
    Kesintili Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Temmuz.2012
    Üye No: 96809
    Mesaj Sayısı: 1,620
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 17

    Cevap: Mezhepsiz Kimlere Denir?

    amel eden kalmamış, kaynak olarak pek çoğuna ulaşılabiliyor sanırım hala. bir de zahiri mezhebi de tamamen yok olmuş değil galiba şu an, hindistan civarlarında zahiri mezhebine mensup müslümanların olduğu bilgisi geçiyor internette.


  8. 08.Ekim.2012, 23:59
    4
    karadamlalar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kesintili Üye
    amel eden kalmamış, kaynak olarak pek çoğuna ulaşılabiliyor sanırım hala. bir de zahiri mezhebi de tamamen yok olmuş değil galiba şu an, hindistan civarlarında zahiri mezhebine mensup müslümanların olduğu bilgisi geçiyor internette.


  9. 08.Ekim.2012, 23:59
    5
    islamyolu
    Emekli

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Mayıs.2011
    Üye No: 87477
    Mesaj Sayısı: 2,615
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 0

    Cevap: Mezhepsiz Kimlere Denir?

    Alıntı
    Allah razı olsun

    Günümüzde kalmamış derken kaynaklar mı yok olmuş yoksa bu mezheplere göre amel edenler mi kalmamış?
    günümüze kadar intikal etmemiş. bak mesela Hanbeli mezhebi bir ara bitmek üzereydi oda diğerleri gibi başında kimsesiz kalmıştı. bunu gören Abdulkadir Geylani hazretleri Şafi mezhebindeyken, hanbeli mezhebine geçiyor ve geri canlandırıyor. diğer mezheplerde o şekil kaybolmuştur. Allahın taktiri hikmet icabı. 4 hak mezhep geldi günümüze Hanefi , Şafi , hanbeli , maliki Hangisine tutunursan doğru yolu bulursun..


  10. 08.Ekim.2012, 23:59
    5
    islamyolu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Emekli
    Alıntı
    Allah razı olsun

    Günümüzde kalmamış derken kaynaklar mı yok olmuş yoksa bu mezheplere göre amel edenler mi kalmamış?
    günümüze kadar intikal etmemiş. bak mesela Hanbeli mezhebi bir ara bitmek üzereydi oda diğerleri gibi başında kimsesiz kalmıştı. bunu gören Abdulkadir Geylani hazretleri Şafi mezhebindeyken, hanbeli mezhebine geçiyor ve geri canlandırıyor. diğer mezheplerde o şekil kaybolmuştur. Allahın taktiri hikmet icabı. 4 hak mezhep geldi günümüze Hanefi , Şafi , hanbeli , maliki Hangisine tutunursan doğru yolu bulursun..


  11. 09.Ekim.2012, 00:05
    6
    karadamlalar
    Kesintili Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Temmuz.2012
    Üye No: 96809
    Mesaj Sayısı: 1,620
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 17

    Cevap: Mezhepsiz Kimlere Denir?

    hanbeli ve zahiri mezhebi nassa yaklaşımları sebebiyle "ehli eser" olarak anılırlar ve bu sert tutumları da pek çok ülkenin örflerine ve yaşantılarına daha uygun gelen diğer mezheplerin gelişmesine vesile olmuştur. hanbeli mezhebi bugün suudi kafirlerin desteği olmasa zahiri mezhebinden çok daha farklı olmazdı Allahu alem.


  12. 09.Ekim.2012, 00:05
    6
    karadamlalar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kesintili Üye
    hanbeli ve zahiri mezhebi nassa yaklaşımları sebebiyle "ehli eser" olarak anılırlar ve bu sert tutumları da pek çok ülkenin örflerine ve yaşantılarına daha uygun gelen diğer mezheplerin gelişmesine vesile olmuştur. hanbeli mezhebi bugün suudi kafirlerin desteği olmasa zahiri mezhebinden çok daha farklı olmazdı Allahu alem.


  13. 09.Ekim.2012, 00:17
    7
    islamyolu
    Emekli

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Mayıs.2011
    Üye No: 87477
    Mesaj Sayısı: 2,615
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 0

    Cevap: Mezhepsiz Kimlere Denir?

    karadamlalar ne demek istedigini anlamadım. hanbeli mezhebi diğer üç mezhepten farklımı diyorsun. ne demek istedigini çözemedim.


  14. 09.Ekim.2012, 00:17
    7
    islamyolu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Emekli
    karadamlalar ne demek istedigini anlamadım. hanbeli mezhebi diğer üç mezhepten farklımı diyorsun. ne demek istedigini çözemedim.


  15. 09.Ekim.2012, 00:17
    8
    cavraşım
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 28.Ağustos.2012
    Üye No: 97639
    Mesaj Sayısı: 626
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 7
    Yaş: 40
    Bulunduğu yer: konya

    Cevap: Mezhepsiz Kimlere Denir?

    Bölüm bölüm okuduğum bir yazıyı paylaşmak istedim,benim üzerinde yorum yapabileceğim bir yazı değil,konuyla bağlantılı olduğunu düşündüm ve arkadaşların da istifade etmesini istedim


    Dine Yaklaşımda Gelenekselciliğin Paradoksları
    A. Giriş
    Gelenek, gelenekçilik ve gelenekselcilik terimlerinin ne anlattığına, özellikle son ikisi arasında ne gibi bir farkın olduğuna dair tartışmalar bulmak mümkün. Bu yazıda söz konusu tartışmalara girmeyeceğim; ayrıca bu makalenin amacı, toplumsal anlamda gelenekçilik veya gelenekselcilik şeklinde tabir edilen yaklaşımları ele alıp incelemek veya eleştirmek de değildir. Burada yapılan, ağırlıklı olarak, dinin anlaşılmasında takip edilen bir metod olarak kutsanan ve aşağıda vereceğim tanım çerçevesinde “gelenekselcilik” olarak addedilebilecek bir yaklaşımı, tamamen teorik ve felsefi bir açıdan ele alıp sorular sorarak onun açmaz ve paradokslarına işaret etmektir. Burada ayrıca cevaplandırılması gereken bir dizi sorular ortaya konacaktır. Konu edilecek asıl husus, ilahi vahye muhatap olmanın mahiyetidir ve öne sürülecek tez ise bu muhataplığın niteliğinin, gelenekselci anlayıştan ötürü değiştiğidir. Böyle bir değişimde hayati bir rol oynadığı gerekçesiyle gelenekselci yaklaşımın felsefi anlamda bir dizi açmazların içine nasıl düştüğüne işaret edeceğim. Bu makalede gelenekselcilik hakkında ileri sürülecek bütün yargılar, aşağıda vereceğim tanım çerçevesinde değerlendirilmelidir.

    Şu hususun da altını çizmek isterim: Burada gelenekselci yaklaşımın açmazlarını dillendirmeye çalışırken, bunun karşısına modernist veya yenilikçi bir yaklaşımı yerleştirme niyeti taşımıyorum. Zira burada ben “modernist” kelimesini, günümüzde anlaşıldığı siyasi-tarihsel anlamı ve tanımıyla almıyorum. Benim buradaki analiz yaklaşımıma göre, modernist/çağdaşçı/yenici nitelemesi, gelenekselcinin kutsadığı ürünlerin ortaya koyduğu geçmiş asırlar içinde var oldu ve bu sebeple modernist yaklaşım “göreceli” sıfatını kazandı. Zira sonuçta modernist, kelimenin anlamı itibariyle herhangi bir asra mal edilecek bir sıfat değil; sadece söz konusu edilecek bir asırda mevcut şartlara verilen tepkilerin nassın anlaşılmasında bir “faktör” olduğu açık olan bir “durum”dur. Örneğin, modernist diye yaftalanan alimlerin bu yafta ile anılması, onların son asırda yaşamış olmaları hasebiyle değil -çünkü bu arızi bir durumdur— aksine, onların dini nassa yaklaşımlarında içinde bulundukları tarihsel şartların geleneksel din anlayışından ayrı düşecek bir tarzda etkili olup merkezi bir rol oynamalarındandır. Dolayısıyla, şöhret kazanan ve “modernist” olduğu düşünülen görüş ve yaklaşımların, siyasi ve sosyal anlamdaki “modernizm”in doğduğu Batı’da dillendirilmiş olması, arizî bir durum olarak telakki edilmelidir. Ayrıca, “modernist” etiketi, bir zaman diliminin özelliği olmaktan ziyade her gelişen yeni şartlara göre yeniden düşünme endişesini yansıtır ve eğer varsa bunun zamanla ilişkisi olan tek nokta ise üretilen düşüncenin, o zaman diliminin “modern”i olması hasebiyledir. Bu bağlamda gelenekselci, modernistin endişesini paylaşmaz ve sorun çağdaş şartlar açısından çözümsüz kalsa bile “gelenek” diye tanımladığı “kanonize” edilmiş önceki çözümlere sığınır


  16. 09.Ekim.2012, 00:17
    8
    Devamlı Üye
    Bölüm bölüm okuduğum bir yazıyı paylaşmak istedim,benim üzerinde yorum yapabileceğim bir yazı değil,konuyla bağlantılı olduğunu düşündüm ve arkadaşların da istifade etmesini istedim


    Dine Yaklaşımda Gelenekselciliğin Paradoksları
    A. Giriş
    Gelenek, gelenekçilik ve gelenekselcilik terimlerinin ne anlattığına, özellikle son ikisi arasında ne gibi bir farkın olduğuna dair tartışmalar bulmak mümkün. Bu yazıda söz konusu tartışmalara girmeyeceğim; ayrıca bu makalenin amacı, toplumsal anlamda gelenekçilik veya gelenekselcilik şeklinde tabir edilen yaklaşımları ele alıp incelemek veya eleştirmek de değildir. Burada yapılan, ağırlıklı olarak, dinin anlaşılmasında takip edilen bir metod olarak kutsanan ve aşağıda vereceğim tanım çerçevesinde “gelenekselcilik” olarak addedilebilecek bir yaklaşımı, tamamen teorik ve felsefi bir açıdan ele alıp sorular sorarak onun açmaz ve paradokslarına işaret etmektir. Burada ayrıca cevaplandırılması gereken bir dizi sorular ortaya konacaktır. Konu edilecek asıl husus, ilahi vahye muhatap olmanın mahiyetidir ve öne sürülecek tez ise bu muhataplığın niteliğinin, gelenekselci anlayıştan ötürü değiştiğidir. Böyle bir değişimde hayati bir rol oynadığı gerekçesiyle gelenekselci yaklaşımın felsefi anlamda bir dizi açmazların içine nasıl düştüğüne işaret edeceğim. Bu makalede gelenekselcilik hakkında ileri sürülecek bütün yargılar, aşağıda vereceğim tanım çerçevesinde değerlendirilmelidir.

    Şu hususun da altını çizmek isterim: Burada gelenekselci yaklaşımın açmazlarını dillendirmeye çalışırken, bunun karşısına modernist veya yenilikçi bir yaklaşımı yerleştirme niyeti taşımıyorum. Zira burada ben “modernist” kelimesini, günümüzde anlaşıldığı siyasi-tarihsel anlamı ve tanımıyla almıyorum. Benim buradaki analiz yaklaşımıma göre, modernist/çağdaşçı/yenici nitelemesi, gelenekselcinin kutsadığı ürünlerin ortaya koyduğu geçmiş asırlar içinde var oldu ve bu sebeple modernist yaklaşım “göreceli” sıfatını kazandı. Zira sonuçta modernist, kelimenin anlamı itibariyle herhangi bir asra mal edilecek bir sıfat değil; sadece söz konusu edilecek bir asırda mevcut şartlara verilen tepkilerin nassın anlaşılmasında bir “faktör” olduğu açık olan bir “durum”dur. Örneğin, modernist diye yaftalanan alimlerin bu yafta ile anılması, onların son asırda yaşamış olmaları hasebiyle değil -çünkü bu arızi bir durumdur— aksine, onların dini nassa yaklaşımlarında içinde bulundukları tarihsel şartların geleneksel din anlayışından ayrı düşecek bir tarzda etkili olup merkezi bir rol oynamalarındandır. Dolayısıyla, şöhret kazanan ve “modernist” olduğu düşünülen görüş ve yaklaşımların, siyasi ve sosyal anlamdaki “modernizm”in doğduğu Batı’da dillendirilmiş olması, arizî bir durum olarak telakki edilmelidir. Ayrıca, “modernist” etiketi, bir zaman diliminin özelliği olmaktan ziyade her gelişen yeni şartlara göre yeniden düşünme endişesini yansıtır ve eğer varsa bunun zamanla ilişkisi olan tek nokta ise üretilen düşüncenin, o zaman diliminin “modern”i olması hasebiyledir. Bu bağlamda gelenekselci, modernistin endişesini paylaşmaz ve sorun çağdaş şartlar açısından çözümsüz kalsa bile “gelenek” diye tanımladığı “kanonize” edilmiş önceki çözümlere sığınır


  17. 09.Ekim.2012, 00:18
    9
    cavraşım
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 28.Ağustos.2012
    Üye No: 97639
    Mesaj Sayısı: 626
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 7
    Yaş: 40
    Bulunduğu yer: konya

    Cevap: Mezhepsiz Kimlere Denir?

    O zaman, bu makalede gelenekselciliği nasıl tanımlıyoruz?

    Burada tartışma konusu edilen gelenekselciliğin tarifi şöyledir: Vahyi anlama ve dine yaklaşım bağlamında “gelenekselcilik,” lineer bir tarih anlayışının manyetik alanı içerisinde, ilk vazedilişinden itibaren dinin anlaşılması hakkında her dönemde belli bir düşünsel çizgi tarafından ileri sürülen, zaman içerisinde yığınlaşan –ve bazan farklı kaynaktan beslenebilen— görüşlerin, her zaman dilimi için geçerli olmak üzere dinin anlaşılmasında bir yere ve hatta otoriter bir yapıya sahip olduğunu veya en azından bir doğruluk payına sahip olduğunu ve bu sebeple süreklilik kazandırılması gerektiğini ileri süren yaklaşımdır.

    B. Gelenekselciliğin Sorunları

    Burada eleştiri konusu edilecek hususun daha somut bir şekilde anlaşılması maksadıyla, önce benim bakış açıma göre gelenekselci yaklaşımın tarihsel durumunu resmeden ve bu makalede sunacağım argümana temel teşkil eden bir taslak ortaya koyalım:

    I. K metni belli bir zaman diliminde insanlara ilahi bir vahiy şeklinde inzal edilmiştir ve bütün insanlık için geçerlidir.

    II. A şahsı, ilk asırda yaşamaktadır. A şahsı, ilahi kaynaklı olduğuna inanılan K nassını anlamak ve ona göre amel etmekle mükelleftir. Diyelim ki K, vahyi temsilen 10 maddelik bir metinden oluşmaktadır.

    III. B şahsı 14. asırda yaşamaktadır. B şahsı, K nassını anlamak ve ona göre amel etmekle mükelleftir. Önünde dikkate alması gereken K metninin yanı sıra, içerisinde tebliğcinin gerçek pratiğinin ne olduğu hususunda mükellefi şüpheye düşüren bir pratikler ve söylemler zinciri vardır; buna ilaveten bütün bu maddelerin nasıl anlaşılması ve yaşanması gerektiğine dair asırlar içinde oluşan ek olarak 20 maddelik bir G birikimi bulunmaktadır. Mükellefin, K’yı G’nin otoriter talimatlarına göre anlaması ve bunlara göre amel etmesi istenmektedir.

    Gelenekselci yaklaşımın ön-görüşü: G birikimi, K nassını anlamada ve hayata geçirilmesinde çıkacak bütün problemleri çözme kabiliyetine sahiptir.

    Yukarıdaki taslaktan çıkan sonuçları sıralayalım:
    S1. A şahsı ile B şahsı arasında 14 asırlık bir zaman dilimi bulunmaktadır.
    S2. G birikimi, farklı zaman dilimlerinde ortaya çıkmış olmakla malüldür.
    S3. G birikimi, dinin vazedicisinin genel olarak insanlara yüklemediği bir yorum dağarcığıdır.
    S4. Dolayısıyla bu birikim, B şahsının asli mükellefiyetine, o mükellefiyetin orijinal kapsamı içinde bulunmayan bir eklemedir. (I ve S3’ten çıkarım)
    S5. Şu halde G birikimi, A şahsının mükellefiyet alanına girmemektedir. (I, II, ve
    S4’ten çıkarım)
    S6. Sonuç olarak, B şahsına din olarak teklif edilen yapı, A şahsına teklif edilenden farklıdır. (Genel çıkarım)


    İşte bu çerçeveden bakıldığında, insanların nassa muhatap olmalarının ne anlama geldiği meselesinde, gelenekselciliğin teorik formasyonunda felsefi bir açıdan bazı sorunlar ortaya çıkmaktadır. Bu sorunları şöyle açıklayabiliriz:


  18. 09.Ekim.2012, 00:18
    9
    Devamlı Üye
    O zaman, bu makalede gelenekselciliği nasıl tanımlıyoruz?

    Burada tartışma konusu edilen gelenekselciliğin tarifi şöyledir: Vahyi anlama ve dine yaklaşım bağlamında “gelenekselcilik,” lineer bir tarih anlayışının manyetik alanı içerisinde, ilk vazedilişinden itibaren dinin anlaşılması hakkında her dönemde belli bir düşünsel çizgi tarafından ileri sürülen, zaman içerisinde yığınlaşan –ve bazan farklı kaynaktan beslenebilen— görüşlerin, her zaman dilimi için geçerli olmak üzere dinin anlaşılmasında bir yere ve hatta otoriter bir yapıya sahip olduğunu veya en azından bir doğruluk payına sahip olduğunu ve bu sebeple süreklilik kazandırılması gerektiğini ileri süren yaklaşımdır.

    B. Gelenekselciliğin Sorunları

    Burada eleştiri konusu edilecek hususun daha somut bir şekilde anlaşılması maksadıyla, önce benim bakış açıma göre gelenekselci yaklaşımın tarihsel durumunu resmeden ve bu makalede sunacağım argümana temel teşkil eden bir taslak ortaya koyalım:

    I. K metni belli bir zaman diliminde insanlara ilahi bir vahiy şeklinde inzal edilmiştir ve bütün insanlık için geçerlidir.

    II. A şahsı, ilk asırda yaşamaktadır. A şahsı, ilahi kaynaklı olduğuna inanılan K nassını anlamak ve ona göre amel etmekle mükelleftir. Diyelim ki K, vahyi temsilen 10 maddelik bir metinden oluşmaktadır.

    III. B şahsı 14. asırda yaşamaktadır. B şahsı, K nassını anlamak ve ona göre amel etmekle mükelleftir. Önünde dikkate alması gereken K metninin yanı sıra, içerisinde tebliğcinin gerçek pratiğinin ne olduğu hususunda mükellefi şüpheye düşüren bir pratikler ve söylemler zinciri vardır; buna ilaveten bütün bu maddelerin nasıl anlaşılması ve yaşanması gerektiğine dair asırlar içinde oluşan ek olarak 20 maddelik bir G birikimi bulunmaktadır. Mükellefin, K’yı G’nin otoriter talimatlarına göre anlaması ve bunlara göre amel etmesi istenmektedir.

    Gelenekselci yaklaşımın ön-görüşü: G birikimi, K nassını anlamada ve hayata geçirilmesinde çıkacak bütün problemleri çözme kabiliyetine sahiptir.

    Yukarıdaki taslaktan çıkan sonuçları sıralayalım:
    S1. A şahsı ile B şahsı arasında 14 asırlık bir zaman dilimi bulunmaktadır.
    S2. G birikimi, farklı zaman dilimlerinde ortaya çıkmış olmakla malüldür.
    S3. G birikimi, dinin vazedicisinin genel olarak insanlara yüklemediği bir yorum dağarcığıdır.
    S4. Dolayısıyla bu birikim, B şahsının asli mükellefiyetine, o mükellefiyetin orijinal kapsamı içinde bulunmayan bir eklemedir. (I ve S3’ten çıkarım)
    S5. Şu halde G birikimi, A şahsının mükellefiyet alanına girmemektedir. (I, II, ve
    S4’ten çıkarım)
    S6. Sonuç olarak, B şahsına din olarak teklif edilen yapı, A şahsına teklif edilenden farklıdır. (Genel çıkarım)


    İşte bu çerçeveden bakıldığında, insanların nassa muhatap olmalarının ne anlama geldiği meselesinde, gelenekselciliğin teorik formasyonunda felsefi bir açıdan bazı sorunlar ortaya çıkmaktadır. Bu sorunları şöyle açıklayabiliriz:


  19. 09.Ekim.2012, 00:19
    10
    cavraşım
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 28.Ağustos.2012
    Üye No: 97639
    Mesaj Sayısı: 626
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 7
    Yaş: 40
    Bulunduğu yer: konya

    Cevap: Mezhepsiz Kimlere Denir?

    1. Şişmanlama sorunu:

    Yukarıda verdiğimiz tanıma göre, gelenekselcilikte, a) nassa yaklaşımda uygulanan bir metoddur; b) din adına serdedilen görüşlerin süreğenliği tanım gereği taleb ve iddia edilir. Yine buna göre, vahyin geldiği dönemden sonraki her bir dönemde ortaya konan görüşler, o dönemden önceki görüşler üzerine bina edilmekte veya basitçe ona eklenmekte ve böylece tarihsel bir bilgi ve tecrübe birikimi elde edilmektedir. Ayrıca bu yaklaşımda, gelenek içerisinde kendisine otorite atfedilen görüşler ve dini öğretiler yabana atılamaz; daha da önemli olarak bunlar kesinlikle dikkate alınmalıdır ve vahyin anlaşılmasında ve yaşanmasında delil olarak kabul edilmelidir. Diğer bir deyişle, gelenekselci yöntem, vahyi anlamada, her zaman ilk “okuyucuları” ve bir silsile içerisinde takip eden “okuyucuları” esas almak zorundadır. Yani gelenekselci, geleneğin meşru gördüğü her bir görüşü esas almak zorunda kaldığı ve her bir ana görüşe eklenen yeni açılımlar,“nassın” bir anlam boyutu olarak benimsenmekte olduğu için, doğal olarak yatay bir genişleme meydana gelmekte ve sonuçta bir “şişmanlama” kaçınılmaz olmaktadır.

    Tarihen de sabit olduğu üzere, aynı gelenek içerisinde değişik renkler olabilir; bu durumda, her bir rengi/yaklaşımı temsil eden bir kişinin öğretisine bağlı olarak yetiştirilen bir hedef kitle vardır ve farklılıklar teferruata hamledilip farklı düşünen merci konumundaki kişilerin otoriterliğine bu şekilde bilfiil giydirilen bir süreklilik kazandırılır. 1 Bunun sonucu olarak çıkan en çarpıcı noktalardan biri şudur: 14 asırdır din adına ortaya konan şeyler, bir İslam anlayışı geleneğini oluşturmaktadır ve bu şekilde yaratılan ortodoksi geleneği, sorunların çözümü için yeterli görülmektedir. Bu minval üzere, insanların muhatap olduğu dini ilkelerin hacmi, gelenekselci yaklaşımda, her zaman +1 şeklinde genişlemektedir.

    Örnek:

    Burada çok belirgin ve göze çarpan bir duruşa sahip olduğu için çarpıcı bir örnek olarak el-Ğazali’yi verebiliriz. El-Ğazali’nin, din anlayışı içerisine tasavvuf geleneğini entegre ederek bir “gelenek”i dinin içine soktuğu bir gerçektir ve bu, gelenekçiler tarafından problem olarak görülmez. Bunun sebebi, “tasavvuf” fenomeninin daha önce “görünmez bir el” veya “gelenek tanrısı” tarafından din adına “makbulat” arasına sokulmasıdır. El-Ğazali bu entegrasyon ile yeni bir din geleneği başlatmış oldu; daha doğrusu fiilen var olan bir durumu, gelenek içinde kabul edilebilir bir tarzda doktrinel hale getirdi. Böylece Sufi terminoloji ve faaliyet alanlarınca büyük ölçüde işgal edilmiş bir din anlayışı “gelenek”te veya ortodokside büyük bir kabul gördü, ancak “gelenekselci” yaklaşım böyle bir din anlayışının, orijinal nassın öğretileriyle uyuşup uyuşmadığını tartışmaya açma kabiliyetinden yoksundu ve yoksundur. Zira silsile içinde el-Ğazali de bir gelenek içinde büyüdü ve o gelenek üzerine görüşlerini bina etti. Bunun yanı sıra gelenek içine yerleştirilen her unsur, ilk nesilden bulunan bir referansla “din”leştirildi. Gelenek, geleneğin devamını teminat altına aldı. Bu şekilde, o zamana kadar diyelim ki sayısı 10 olan G metninin maddeleri 11 oldu. Gelenek şişmanladı. Böyle bir ameliyeden önceki din anlayışı ve sonraki din anlayışı farklılaştı; ayrıca sonraki anlayış “meşruiyyet” kazandırılmış bir tarzda hem nicel hem de nitel bir şekilde değişerek zihinlere yerleşti. Mesela tasavvuf örneğinden gidersek, dine “entegre” edilmesiyle, oldukça öznel bir alan olan tasavvufî gelenekte, dine atfen vazedilen ilkeler, inançlar ve uygulamalar, o dinin tebliğcisinin zamanında karşılık bulamayan eklemelerdir ve teklifte şişmanlığa neden olan unsurlardır.

    Gelenekselci yaklaşım, bu şekilde “şişmanlayan” birikim üzerinde seçici davranmayı meşru bir şekilde iddia edemez. Aynı düşünce çizgisi üzerine yapılan aynı minvaldeki eklemeler her zaman makbul görülmelidir, tanım gereği.

    Yukarıdaki örnekten de anlaşılacağı üzere, gelenekselci yaklaşım bazı sorunlarla karşılaşmaktadır:

    Paradoks: Gelenekselci yaklaşım, nassın anlamı içerisinde olduğu iddia edilen ve geleneğe açıkça aykırı düşmeyen ama orijinal nassın içinde bulunmayan “yeni” eklemeleri de gelenek içerisinde telakki etmek durumundadır. Zira bu eklemeler, “makbul” olan geleneği sürdüren bir ilim sahibi tarafından yapılmaktadır. Eğer gelenek, ola ki entelektüel birikim içerisinde belli dönemlerde yeni bir düşünce içeriyorsa, daha önce değinildiği üzere bu, yatay şişmanlamaya yol açtığı gibi, tasavvuf örneğinde olduğu gibi, geleneğin kendi içerisinde barındırdığı bir paradoks haline gelmektedir.

    Açmaz 1: Gelenekselci yaklaşım, nassın anlaşılması diye bir entelektüel endişeye sahip olamaz. Zira sorunlara gelenekselci yaklaşım geleneğin hâlihazırda içerisinde bulunduğundan ötürü entelektüel bir probleme yol açmaz ve gelenekçi böyle bir şeye ihtiyaç duymaz ve aklen de ihtiyaç duyamaz.

    Açmaz 2: Gelenekselci yaklaşımı benimseyen bir kişi, her dönemde kendisinin tarihsel konumunu esas alarak geriye dönük olarak bir gelenek hazinesinin varlığını ileri sürmektedir. Gelenekselci, nassın nazil olduğu dönemdeki etnik, kültürel ve antropolojik verileri, otorite kabul edilen gelenek içinde bulunduğu ve sürekli olarak canlı tutulduğu ve geleneğin unsurlarınca meşru gösterildiği sürece evrensel kabul etmek durumundadır. Bu, geleneğin tabiatının gereğidir. Dolayısıyla, felsefi açıdan gelenekselci yaklaşımın, belli bir tarihi esas alarak geleneğe meşru bir gerekçe ile bir son nokta koyma imkânı ve hakkı yoktur. Mesela, 2. asırdaki bir bireyin gelenekselciliğine dayanak oluşturacak birikim ile 14. asırdaki bir bireyin “gelenek” dağarcığını dolduran kültürel birikim birbirinin aynı olamaz, teslim edileceği üzere. Ancak meydana gelen şişmanlamanın önüne geçecek teorik bir yol yoktur.

    Sonuçta ilk vazedilen din (K) ile bu şekilde genişleyen dinin (K+G) anlam dünyası arasında büyük farklar oluşmaktadır. Bu şekilde oluşan yığın sonucu, dinin aslının nasıl bir tahavvule maruz kaldığını da yapılan akademik araştırmalar ortaya koymaktadır


  20. 09.Ekim.2012, 00:19
    10
    Devamlı Üye
    1. Şişmanlama sorunu:

    Yukarıda verdiğimiz tanıma göre, gelenekselcilikte, a) nassa yaklaşımda uygulanan bir metoddur; b) din adına serdedilen görüşlerin süreğenliği tanım gereği taleb ve iddia edilir. Yine buna göre, vahyin geldiği dönemden sonraki her bir dönemde ortaya konan görüşler, o dönemden önceki görüşler üzerine bina edilmekte veya basitçe ona eklenmekte ve böylece tarihsel bir bilgi ve tecrübe birikimi elde edilmektedir. Ayrıca bu yaklaşımda, gelenek içerisinde kendisine otorite atfedilen görüşler ve dini öğretiler yabana atılamaz; daha da önemli olarak bunlar kesinlikle dikkate alınmalıdır ve vahyin anlaşılmasında ve yaşanmasında delil olarak kabul edilmelidir. Diğer bir deyişle, gelenekselci yöntem, vahyi anlamada, her zaman ilk “okuyucuları” ve bir silsile içerisinde takip eden “okuyucuları” esas almak zorundadır. Yani gelenekselci, geleneğin meşru gördüğü her bir görüşü esas almak zorunda kaldığı ve her bir ana görüşe eklenen yeni açılımlar,“nassın” bir anlam boyutu olarak benimsenmekte olduğu için, doğal olarak yatay bir genişleme meydana gelmekte ve sonuçta bir “şişmanlama” kaçınılmaz olmaktadır.

    Tarihen de sabit olduğu üzere, aynı gelenek içerisinde değişik renkler olabilir; bu durumda, her bir rengi/yaklaşımı temsil eden bir kişinin öğretisine bağlı olarak yetiştirilen bir hedef kitle vardır ve farklılıklar teferruata hamledilip farklı düşünen merci konumundaki kişilerin otoriterliğine bu şekilde bilfiil giydirilen bir süreklilik kazandırılır. 1 Bunun sonucu olarak çıkan en çarpıcı noktalardan biri şudur: 14 asırdır din adına ortaya konan şeyler, bir İslam anlayışı geleneğini oluşturmaktadır ve bu şekilde yaratılan ortodoksi geleneği, sorunların çözümü için yeterli görülmektedir. Bu minval üzere, insanların muhatap olduğu dini ilkelerin hacmi, gelenekselci yaklaşımda, her zaman +1 şeklinde genişlemektedir.

    Örnek:

    Burada çok belirgin ve göze çarpan bir duruşa sahip olduğu için çarpıcı bir örnek olarak el-Ğazali’yi verebiliriz. El-Ğazali’nin, din anlayışı içerisine tasavvuf geleneğini entegre ederek bir “gelenek”i dinin içine soktuğu bir gerçektir ve bu, gelenekçiler tarafından problem olarak görülmez. Bunun sebebi, “tasavvuf” fenomeninin daha önce “görünmez bir el” veya “gelenek tanrısı” tarafından din adına “makbulat” arasına sokulmasıdır. El-Ğazali bu entegrasyon ile yeni bir din geleneği başlatmış oldu; daha doğrusu fiilen var olan bir durumu, gelenek içinde kabul edilebilir bir tarzda doktrinel hale getirdi. Böylece Sufi terminoloji ve faaliyet alanlarınca büyük ölçüde işgal edilmiş bir din anlayışı “gelenek”te veya ortodokside büyük bir kabul gördü, ancak “gelenekselci” yaklaşım böyle bir din anlayışının, orijinal nassın öğretileriyle uyuşup uyuşmadığını tartışmaya açma kabiliyetinden yoksundu ve yoksundur. Zira silsile içinde el-Ğazali de bir gelenek içinde büyüdü ve o gelenek üzerine görüşlerini bina etti. Bunun yanı sıra gelenek içine yerleştirilen her unsur, ilk nesilden bulunan bir referansla “din”leştirildi. Gelenek, geleneğin devamını teminat altına aldı. Bu şekilde, o zamana kadar diyelim ki sayısı 10 olan G metninin maddeleri 11 oldu. Gelenek şişmanladı. Böyle bir ameliyeden önceki din anlayışı ve sonraki din anlayışı farklılaştı; ayrıca sonraki anlayış “meşruiyyet” kazandırılmış bir tarzda hem nicel hem de nitel bir şekilde değişerek zihinlere yerleşti. Mesela tasavvuf örneğinden gidersek, dine “entegre” edilmesiyle, oldukça öznel bir alan olan tasavvufî gelenekte, dine atfen vazedilen ilkeler, inançlar ve uygulamalar, o dinin tebliğcisinin zamanında karşılık bulamayan eklemelerdir ve teklifte şişmanlığa neden olan unsurlardır.

    Gelenekselci yaklaşım, bu şekilde “şişmanlayan” birikim üzerinde seçici davranmayı meşru bir şekilde iddia edemez. Aynı düşünce çizgisi üzerine yapılan aynı minvaldeki eklemeler her zaman makbul görülmelidir, tanım gereği.

    Yukarıdaki örnekten de anlaşılacağı üzere, gelenekselci yaklaşım bazı sorunlarla karşılaşmaktadır:

    Paradoks: Gelenekselci yaklaşım, nassın anlamı içerisinde olduğu iddia edilen ve geleneğe açıkça aykırı düşmeyen ama orijinal nassın içinde bulunmayan “yeni” eklemeleri de gelenek içerisinde telakki etmek durumundadır. Zira bu eklemeler, “makbul” olan geleneği sürdüren bir ilim sahibi tarafından yapılmaktadır. Eğer gelenek, ola ki entelektüel birikim içerisinde belli dönemlerde yeni bir düşünce içeriyorsa, daha önce değinildiği üzere bu, yatay şişmanlamaya yol açtığı gibi, tasavvuf örneğinde olduğu gibi, geleneğin kendi içerisinde barındırdığı bir paradoks haline gelmektedir.

    Açmaz 1: Gelenekselci yaklaşım, nassın anlaşılması diye bir entelektüel endişeye sahip olamaz. Zira sorunlara gelenekselci yaklaşım geleneğin hâlihazırda içerisinde bulunduğundan ötürü entelektüel bir probleme yol açmaz ve gelenekçi böyle bir şeye ihtiyaç duymaz ve aklen de ihtiyaç duyamaz.

    Açmaz 2: Gelenekselci yaklaşımı benimseyen bir kişi, her dönemde kendisinin tarihsel konumunu esas alarak geriye dönük olarak bir gelenek hazinesinin varlığını ileri sürmektedir. Gelenekselci, nassın nazil olduğu dönemdeki etnik, kültürel ve antropolojik verileri, otorite kabul edilen gelenek içinde bulunduğu ve sürekli olarak canlı tutulduğu ve geleneğin unsurlarınca meşru gösterildiği sürece evrensel kabul etmek durumundadır. Bu, geleneğin tabiatının gereğidir. Dolayısıyla, felsefi açıdan gelenekselci yaklaşımın, belli bir tarihi esas alarak geleneğe meşru bir gerekçe ile bir son nokta koyma imkânı ve hakkı yoktur. Mesela, 2. asırdaki bir bireyin gelenekselciliğine dayanak oluşturacak birikim ile 14. asırdaki bir bireyin “gelenek” dağarcığını dolduran kültürel birikim birbirinin aynı olamaz, teslim edileceği üzere. Ancak meydana gelen şişmanlamanın önüne geçecek teorik bir yol yoktur.

    Sonuçta ilk vazedilen din (K) ile bu şekilde genişleyen dinin (K+G) anlam dünyası arasında büyük farklar oluşmaktadır. Bu şekilde oluşan yığın sonucu, dinin aslının nasıl bir tahavvule maruz kaldığını da yapılan akademik araştırmalar ortaya koymaktadır


  21. 09.Ekim.2012, 00:20
    11
    cavraşım
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 28.Ağustos.2012
    Üye No: 97639
    Mesaj Sayısı: 626
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 7
    Yaş: 40
    Bulunduğu yer: konya

    Cevap: Mezhepsiz Kimlere Denir?

    2. Teklif Eşitliği Sorunu

    Gelenekselci yaklaşımın en büyük sorunsalı olan konu, dinin tebliğ edildiği dönemde yaşayan insanların mükellefiyeti (vahye muhatablık) ile sonraki dönemlerde insanların mükellefiyetinin zorunlu olarak farklı olup olmadığı ve hatta farklı olmasının gerekli olup olmadığıdır. İlk bakışta basit bir cevap verilebilir: her birey, Kur’an ile muhataptır. Ancak gelenekselci düşüncenin vahye yaklaşımı, böyle bir cevabı sorunlu hale getirmektedir. Söz konusu yaklaşım tarzı, münzel vahye yöneltilen ilk “okuma/yorumlama” teşebbüslerinin sonucu olarak ortaya çıkan yorumların sahihliğine dair müsbet bir kanaat taşımak durumunda olduğu ve dolayısıyla dini anlamada onları da hesaba katmak durumunda olduğu için, yukarıdaki cevap açıklayıcı olmaktan uzaktır. Bu yüzden, şu soru gayet meşru bir sorudur: Gelenekselci düşünce, ilk asırdaki bir insan ile son asırdaki bir insanın aynı “din”e muhatap olduğunu ileri sürebilir mi?

    Bu noktada şöyle bir ayırıma gitmek yerinde olacaktır: Peygamber’den sahih bir şekilde aktarıldığına kanaat getirilen sözlerin ve eylem tarzlarının oluşturduğu gelenek, onun bizzat dinin tebliğcisi olması hasebiyle, dinin tanımı içinde yer alacak bir gelenek oluşturması —biraz da el-Fârâbî’den etkilenerek— dinin içerisinde hesap edilmesi gereken bir olay olarak görülebilir. Dolayısıyla Peygamber’in pratiğinin teşkil ettiği gelenek başka bir şeydir, sonraki asırlarda bir âlimin veya âlimlerin söz veya amellerinin ortodoksi içinde korunması suretiyle oluşturulan gelenek başka bir şeydir. Birincisiyle ilgili olarak, Peygamber’in yarattığı geleneğin ne olduğu, ona dair kuşkuların doğurduğu müphemlik ile malüldür. İkinci sınıfta yer alan geleneği oluşturan görüş ve uygulamalar, orijinal metne muhatap olan bir kişinin veya kişilerin, kendilerinden önce otoriter bir geleneğin yokluğu sebebiyle bizzat kendilerinin “okuma”ları sonucunda ortaya çıkan yorumlardır.

    Bir kişi, dinin insanlar arasındaki tek otoritesi olması hasebiyle Peygamber’in sünnetini veya geleneğini kabul edebilir; fakat sırf dinin açıklanması uğrunda sarfedildiği gerekçesiyle gelenekselci yaklaşımın kutsadığı sonraki uygulamaların veya bir görüşün nesnel bir “otorite unsuru” olmasını sağlayan hiçbir felsefi veya teolojik dayanak yoktur. Eğer gelenekselci ona böyle bir otorite atfediyorsa, o zaman bu meşruiyeti felsefi açıdan isbat etmek zorundadır. Tamamen teorik bir yaklaşımla bakacak olursak, gelenekselcinin yaptığı şey, vahye muhatap olma konusunda Allah indinde “teklif eşitliği”ne sahip olmaları gereken insanlardan, inzal dönemine yakın olanı kutsayarak sonrakilerin vahye muhatablığının niteliğini değiştirmektir. Yukarıdaki sorunla alakalı olarak, tebliğ dönemi sonrasındaki asırlarda yaşayan bir kişinin görüş veya görüşlerinin otorite sahibi olarak kabul edilmesi durumunda, sonraki nesillerin nassa muhataplığı önceki nesillerin üzerinden olacaktır. Yani sonraki nesillerin münzel vahye doğrudan muhatap kılınması mümkün olmamaktadır. İlk nesil doğrudan nass ile karşı karşıya kalır iken, sonraki nesiller hem ilk neslin aktardığı nass ile hem de ara nesillerin eklemeleri ile muhatap kalmaktadırlar.

    Paradoks: İlk nesle inzal edilen vahiy, asırlar boyunca gelenek içerisinde yer alan kişilerce bugüne ulaştırılmıştır. Dolayısıyla sonraki asırların vahye muhataplığı bu aktarım sayesindedir. Kişi bu aktarıma güvenmek ve aktarılan metnin inzal edilen metin olduğuna inanmak durumundadır. Zira bu olay söz konusu gelenek içerisinde gerçekleşmiştir. Vahyin kahir ekseriyetinin tarihsel ve kültürel bağlamlar içinde inzal edilmiş olduğu gerçeği, sonraki asırlarda yaşayan inananları, inandıkları ilahi vahyin bizzat tebliğcisi tarafından nasıl anlaşıldığı ve uygulandığı hususunda bilgilenmek için tarihsel aktarımlara başvurmak zorunda bırakmaktadır. Ancak bu aktarımın sadece metin aktarımından ibaret olmadığı da bir gerçektir. Bu durum, günümüzdeki mükelleflerin vahye muhatablık tarzını da belirlemekte ve aynı zamanda, o insanların kendilerini vahye doğrudan muhatap kılmalarını kaçınılmaz olarak engellemektedir. Aksi takdirde, vahyin bağlamı, doğrudan muhataplık adına terk edilmek zorundadır. Bu, zor aşılacak bir paradokstur.

    Bu paradoksun çözümüne yönelik olarak, belki nassın belli bir zaman diliminde indiği gerekçesine binaen ortaya çıkan zamansal bir zorunluluk sebebiyle paradoksun bir tarafının doğruluğuna hükmedilebilir. Ancak bu durum mezkûr iki muhataplık şeklinin (yani K ve K+G) farklı olduğu ve dolayısıyla muhataplığın niteliğinin değiştiği gerçeğini ortadan kaldırmamaktadır. Burada dikkat edilmesi gereken bir husus bulunmaktadır: İşin tabiatı gereği, tebliğcinin anlayışı ve uygulamalarının vahyin anlaşılmasındaki önemi inkâr edilemez. Bu, tebliğcinin içine doğduğu kültürel değerlere rağmen böyledir; ancak dinin evrensel ilkelerinin doğru tesbit edilmesi adına, o değerlerin kültürel oldukları gerçeği gözden kaçırılmamalıdır. Fakat vahye muhatap olan birinin zihinsel yapısının şekillenmesi açısından onu bekleyen risk, tebliğciyi takip eden dönemlerde ortaya konan anlayışların, o kişinin entelektüel algı yeteneklerini belli bir yönde kalıba sokmasıdır.

    Bu noktada sorulacak soru şudur: Vahyi inzal eden ve insanı mükellef kılan açısından düşünürsek, sonraki nesillerin, bir birey olarak dine muhatap olan ve muhatap olduğu nassı kendi aklî melekelerine göre yorumlayan âlimlerin, aynı aklî melekelere sahip olup doğrudan nassa muhatap olma niteliğini haiz günümüzdeki birinin mükellef olmaklığını neden ve hangi yetkiyle kalifiye edebilir ve niteliğini onun aleyhine değiştirebilir?

    Burada “aleyhine” olma durumu, elbette, bir perspektif sorunudur ve bu sorun, daha önce işaret ettiğimiz gibi, tarihsel bir zorunluluk gibi değerlendirilebilir. Doğrudan muhataplık açısından bakılınca bu, aleyhte bir olgu olarak algılanabilirken, ortaya konan kişisel görüş ve yaklaşımların, sonraki asırlarda yaşayan insanların vahyi daha iyi anlayabilmeleri için bir ön şart olarak gören bir zihin için bu durum tamamen lehte bir lütuf olarak da algılanabilmektedir. Eğer geleneksel yaklaşım, iki farklı “birikime” muhatap olan iki kişiden her birinin kendi gelenek hazinesine göre amel etmesi gerektiğini ileri sürerse, salt muhataplık açısından bunun bir nesnelliğinin olmadığı açıktır. Yani bu durumda açıktır ki salt dini muhataplık açısından, örneğin, 14. asırda yaşayan birinin 2. asırda yaşayan birine göre 12 asırlık fazla bir yükü bulunmaktadır. Gelenekselci yaklaşım, buna rağmen, gelenekte 2. ve 14. asırlar arasında dinin muhtevasına dair bir değişiklik olmadığını ileri sürmek zorundadır ve bunu iddia ederek her iki kişinin mükellefiyetlerinin aynı olduğunu ifade ederek itiraz edebilir. Ortaya çıkan problem, böyle bir şeyin tarihen doğru olmadığıdır.

    Gelenekselci düşüncenin cevaplaması gereken açmaz bu noktadadır:

    a) Mükellefiyetin kapsamı içerisine kültürel eklemeler de girince, ilk neslin muhatap olduğu nass (K) bir tarafta yer alırken, söz konusu bireyin çözümlemesi gereken nass artı yorumlar (K+G) diğer tarafta yer almaktadır. Bu demektir ki ilk nesil ile 14. asırdaki bir neslin muhataplığı farklılaşmaktadır.

    b) Salt muhataplık açısından bakarsak, 14. asırda yaşayan birinin vahye doğrudan muhatap olma hakkını ve imkânını ortadan kaldırmanın dini bir dayanağı olabilir mi?
    c) Son olarak, 14. asırda yaşayan bir bireyin, din anlayışını ve mükellefiyetini önceki nesillerin din anlayışlarını yansıtan eklemelerle şekillendirmek durumunda kalması ne kadar anlamlıdır ve ne kadar adildir?


  22. 09.Ekim.2012, 00:20
    11
    Devamlı Üye
    2. Teklif Eşitliği Sorunu

    Gelenekselci yaklaşımın en büyük sorunsalı olan konu, dinin tebliğ edildiği dönemde yaşayan insanların mükellefiyeti (vahye muhatablık) ile sonraki dönemlerde insanların mükellefiyetinin zorunlu olarak farklı olup olmadığı ve hatta farklı olmasının gerekli olup olmadığıdır. İlk bakışta basit bir cevap verilebilir: her birey, Kur’an ile muhataptır. Ancak gelenekselci düşüncenin vahye yaklaşımı, böyle bir cevabı sorunlu hale getirmektedir. Söz konusu yaklaşım tarzı, münzel vahye yöneltilen ilk “okuma/yorumlama” teşebbüslerinin sonucu olarak ortaya çıkan yorumların sahihliğine dair müsbet bir kanaat taşımak durumunda olduğu ve dolayısıyla dini anlamada onları da hesaba katmak durumunda olduğu için, yukarıdaki cevap açıklayıcı olmaktan uzaktır. Bu yüzden, şu soru gayet meşru bir sorudur: Gelenekselci düşünce, ilk asırdaki bir insan ile son asırdaki bir insanın aynı “din”e muhatap olduğunu ileri sürebilir mi?

    Bu noktada şöyle bir ayırıma gitmek yerinde olacaktır: Peygamber’den sahih bir şekilde aktarıldığına kanaat getirilen sözlerin ve eylem tarzlarının oluşturduğu gelenek, onun bizzat dinin tebliğcisi olması hasebiyle, dinin tanımı içinde yer alacak bir gelenek oluşturması —biraz da el-Fârâbî’den etkilenerek— dinin içerisinde hesap edilmesi gereken bir olay olarak görülebilir. Dolayısıyla Peygamber’in pratiğinin teşkil ettiği gelenek başka bir şeydir, sonraki asırlarda bir âlimin veya âlimlerin söz veya amellerinin ortodoksi içinde korunması suretiyle oluşturulan gelenek başka bir şeydir. Birincisiyle ilgili olarak, Peygamber’in yarattığı geleneğin ne olduğu, ona dair kuşkuların doğurduğu müphemlik ile malüldür. İkinci sınıfta yer alan geleneği oluşturan görüş ve uygulamalar, orijinal metne muhatap olan bir kişinin veya kişilerin, kendilerinden önce otoriter bir geleneğin yokluğu sebebiyle bizzat kendilerinin “okuma”ları sonucunda ortaya çıkan yorumlardır.

    Bir kişi, dinin insanlar arasındaki tek otoritesi olması hasebiyle Peygamber’in sünnetini veya geleneğini kabul edebilir; fakat sırf dinin açıklanması uğrunda sarfedildiği gerekçesiyle gelenekselci yaklaşımın kutsadığı sonraki uygulamaların veya bir görüşün nesnel bir “otorite unsuru” olmasını sağlayan hiçbir felsefi veya teolojik dayanak yoktur. Eğer gelenekselci ona böyle bir otorite atfediyorsa, o zaman bu meşruiyeti felsefi açıdan isbat etmek zorundadır. Tamamen teorik bir yaklaşımla bakacak olursak, gelenekselcinin yaptığı şey, vahye muhatap olma konusunda Allah indinde “teklif eşitliği”ne sahip olmaları gereken insanlardan, inzal dönemine yakın olanı kutsayarak sonrakilerin vahye muhatablığının niteliğini değiştirmektir. Yukarıdaki sorunla alakalı olarak, tebliğ dönemi sonrasındaki asırlarda yaşayan bir kişinin görüş veya görüşlerinin otorite sahibi olarak kabul edilmesi durumunda, sonraki nesillerin nassa muhataplığı önceki nesillerin üzerinden olacaktır. Yani sonraki nesillerin münzel vahye doğrudan muhatap kılınması mümkün olmamaktadır. İlk nesil doğrudan nass ile karşı karşıya kalır iken, sonraki nesiller hem ilk neslin aktardığı nass ile hem de ara nesillerin eklemeleri ile muhatap kalmaktadırlar.

    Paradoks: İlk nesle inzal edilen vahiy, asırlar boyunca gelenek içerisinde yer alan kişilerce bugüne ulaştırılmıştır. Dolayısıyla sonraki asırların vahye muhataplığı bu aktarım sayesindedir. Kişi bu aktarıma güvenmek ve aktarılan metnin inzal edilen metin olduğuna inanmak durumundadır. Zira bu olay söz konusu gelenek içerisinde gerçekleşmiştir. Vahyin kahir ekseriyetinin tarihsel ve kültürel bağlamlar içinde inzal edilmiş olduğu gerçeği, sonraki asırlarda yaşayan inananları, inandıkları ilahi vahyin bizzat tebliğcisi tarafından nasıl anlaşıldığı ve uygulandığı hususunda bilgilenmek için tarihsel aktarımlara başvurmak zorunda bırakmaktadır. Ancak bu aktarımın sadece metin aktarımından ibaret olmadığı da bir gerçektir. Bu durum, günümüzdeki mükelleflerin vahye muhatablık tarzını da belirlemekte ve aynı zamanda, o insanların kendilerini vahye doğrudan muhatap kılmalarını kaçınılmaz olarak engellemektedir. Aksi takdirde, vahyin bağlamı, doğrudan muhataplık adına terk edilmek zorundadır. Bu, zor aşılacak bir paradokstur.

    Bu paradoksun çözümüne yönelik olarak, belki nassın belli bir zaman diliminde indiği gerekçesine binaen ortaya çıkan zamansal bir zorunluluk sebebiyle paradoksun bir tarafının doğruluğuna hükmedilebilir. Ancak bu durum mezkûr iki muhataplık şeklinin (yani K ve K+G) farklı olduğu ve dolayısıyla muhataplığın niteliğinin değiştiği gerçeğini ortadan kaldırmamaktadır. Burada dikkat edilmesi gereken bir husus bulunmaktadır: İşin tabiatı gereği, tebliğcinin anlayışı ve uygulamalarının vahyin anlaşılmasındaki önemi inkâr edilemez. Bu, tebliğcinin içine doğduğu kültürel değerlere rağmen böyledir; ancak dinin evrensel ilkelerinin doğru tesbit edilmesi adına, o değerlerin kültürel oldukları gerçeği gözden kaçırılmamalıdır. Fakat vahye muhatap olan birinin zihinsel yapısının şekillenmesi açısından onu bekleyen risk, tebliğciyi takip eden dönemlerde ortaya konan anlayışların, o kişinin entelektüel algı yeteneklerini belli bir yönde kalıba sokmasıdır.

    Bu noktada sorulacak soru şudur: Vahyi inzal eden ve insanı mükellef kılan açısından düşünürsek, sonraki nesillerin, bir birey olarak dine muhatap olan ve muhatap olduğu nassı kendi aklî melekelerine göre yorumlayan âlimlerin, aynı aklî melekelere sahip olup doğrudan nassa muhatap olma niteliğini haiz günümüzdeki birinin mükellef olmaklığını neden ve hangi yetkiyle kalifiye edebilir ve niteliğini onun aleyhine değiştirebilir?

    Burada “aleyhine” olma durumu, elbette, bir perspektif sorunudur ve bu sorun, daha önce işaret ettiğimiz gibi, tarihsel bir zorunluluk gibi değerlendirilebilir. Doğrudan muhataplık açısından bakılınca bu, aleyhte bir olgu olarak algılanabilirken, ortaya konan kişisel görüş ve yaklaşımların, sonraki asırlarda yaşayan insanların vahyi daha iyi anlayabilmeleri için bir ön şart olarak gören bir zihin için bu durum tamamen lehte bir lütuf olarak da algılanabilmektedir. Eğer geleneksel yaklaşım, iki farklı “birikime” muhatap olan iki kişiden her birinin kendi gelenek hazinesine göre amel etmesi gerektiğini ileri sürerse, salt muhataplık açısından bunun bir nesnelliğinin olmadığı açıktır. Yani bu durumda açıktır ki salt dini muhataplık açısından, örneğin, 14. asırda yaşayan birinin 2. asırda yaşayan birine göre 12 asırlık fazla bir yükü bulunmaktadır. Gelenekselci yaklaşım, buna rağmen, gelenekte 2. ve 14. asırlar arasında dinin muhtevasına dair bir değişiklik olmadığını ileri sürmek zorundadır ve bunu iddia ederek her iki kişinin mükellefiyetlerinin aynı olduğunu ifade ederek itiraz edebilir. Ortaya çıkan problem, böyle bir şeyin tarihen doğru olmadığıdır.

    Gelenekselci düşüncenin cevaplaması gereken açmaz bu noktadadır:

    a) Mükellefiyetin kapsamı içerisine kültürel eklemeler de girince, ilk neslin muhatap olduğu nass (K) bir tarafta yer alırken, söz konusu bireyin çözümlemesi gereken nass artı yorumlar (K+G) diğer tarafta yer almaktadır. Bu demektir ki ilk nesil ile 14. asırdaki bir neslin muhataplığı farklılaşmaktadır.

    b) Salt muhataplık açısından bakarsak, 14. asırda yaşayan birinin vahye doğrudan muhatap olma hakkını ve imkânını ortadan kaldırmanın dini bir dayanağı olabilir mi?
    c) Son olarak, 14. asırda yaşayan bir bireyin, din anlayışını ve mükellefiyetini önceki nesillerin din anlayışlarını yansıtan eklemelerle şekillendirmek durumunda kalması ne kadar anlamlıdır ve ne kadar adildir?


  23. 09.Ekim.2012, 00:21
    12
    cavraşım
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 28.Ağustos.2012
    Üye No: 97639
    Mesaj Sayısı: 626
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 7
    Yaş: 40
    Bulunduğu yer: konya

    Cevap: Mezhepsiz Kimlere Denir?

    3. Meşrulaştırma Sorunu

    Gelenekselci, asırların birikiminin önceki nesillerin yorumlarının dini nassın daha
    iyi anlaşılması için olduğunu söyleyebilir, daha önce işaret ettiğimiz üzere. Hâlbuki hâlihazırda asırların birikimine rağmen, İslam dünyasında böyle bir sonucun ortaya çıkmadığı, geleneğe rağmen insanların asırlardır vahyi anlamada derin problemler yaşadıkları aşikârdır. Gelenekselci burada nassın daha iyi anlaşılması için yapıldığı iddia edilen her bir eklemeyi kutsamak durumundadır ki bu da ayrı bir açmazdır. Ayrıca bilinmektedir ki bu iddialar hep yanlıdır ve duruşa göre değer kazanır. Bu noktada, teorik olarak imkânları olmasa da gelenekselciler bile seçici davranma eğilimine girerler.

    K+G yapısında, orijinal mükellefiyet üzerinde tasarrufta bulunmak üzere orijinal nassa yapılan eklemeyi temsil eden G birikimi hakkında sorulması gereken sorular şunlardır:

    Soru 1: Yapılan eklemenin dinsel ve teolojik meşruiyet kaynağı nedir ve kimin otoritesince ileri sürülmektedir?
    Soru 2: K nassından sonra G metnine eklenen birinci unsurun ilk olarak ortaya atılmasıyla, bu unsurun takip edilmesi gereken “gelenek” içine dâhil edilmesinin meşruiyet kaynağı nedir?

    Bir âlimin bir görüş bildirmesini otorite haline getiren ve o görüşü gelenek içinde kanonize eden “faktör” nedir? Tarih mi? Eğer cevap “tarih” ise, böyle bir tarih anlayışı, insan aklı, iradesi ve düşüncesinin üzerindeki etkisi despotik olmaz mı? Eğer cevap, büyük bir topluluğun dış etkenler sebebiyle o görüşü benimsemesi ve takip etmesi ise, böyle bir kıstasın epistemolojik ve felsefi bir dayanağı olabilir mi? Yine cevap, o görüşün sahibinden başka bir kaç âlimin o görüşe destek vermesi midir? Bu durumda, makbul görülen görüşlerin, diğerlerine olan rüchaniyeti neye dayandırılacağı ve bu rüchaniyette harici etkilerin olup olmadığı bir sorun olarak ele alınıp halledilmelidir. Bu halletme sırasında dinin anlaşılmasına yönelik serdedilen diğer görüşlerin sahiplerinin, makbul olarak görülen çizgi tarafından dışlanmasının, dine muhataplık açısından meşruluğu da tartışılmalıdır.

    Mevcut haliyle, gelenek içinde kutsanan ve kanonize edilen bir çizginin ne dine muhataplık açısından teolojik, ne de genel düşünce açısından felsefi bir tutarlılığı bulunmamaktadır. Dolayısıyla, dinin anlaşılmasında gelenekselci yaklaşımın üzerine oturduğu zemin, kendi içinde tutarlı ve meşru bir yapıya sahip değildir. Ayrıca kendisinin devamlılığını sağlama yönünde başvurduğu tek argüman, yine kendisidir; yani akli bir bakış açısıyla bakınca söylenmesi gereken şudur ki gelenekselci yaklaşım, kendisine atfettiği “doğrulanmamış” bir otoriteye dayanarak kendisini meşrulaştırmaktadır. Bu otorite, toplumların ve siyasi erkin tercihleri doğrultusunda yaratılmıştır.

    Bu hususu muhataplık sorunuyla birleştirirsek, gelenekselci yaklaşımın cevaplandırmak durumunda olduğu şu sorular öne çıkmaktadır:

    1. A şahsını B şahsı ile muhataplık açısından denk tutmak ve aynı seviyede görmek mümkün müdür?
    2. B şahsını, K+G ile muhatap tutmanın teolojik dayanağı nedir? Allah indinde böyle bir denklem ve teklif geçerli midir?

    Son tahlilde, “gelenek” adıyla oluşturulan otoritenin, sırf gelenek olması bakımından felsefi bir dayanağı yoktur ve bu yaklaşım, metod olarak felsefi/epistemolojik bir değere sahip gözükmemektedir. O zaman, bir insanın onu epistemolojik açıdan hakikate götüren bir bilgi kaynağı olarak görmeye sevk eden şey nedir? Bunun görünürde nesnel bir karşılığı yoktur ve bu durumda mezkur otorite sadece taklid, kültürel bağımlılık ve tarihsel bir birikimin içine doğmuş olmakla açıklanabilir. Bu sonuç da bizi fasit bir daire içerisinde başa döndürmektedir. Bu fasit daireye düşmemenin bir yolu, mevcut haliyle nassa doğrudan muhatap olmaktır. Bunun arkasından, yine paradoksal bir duruma düşürecek soru gelmektedir: “Nasıl?”

    4. Bidat Paradoksu

    Gelenekselcinin önünde duran başka bir tutarsızlık sorunu şöyle ifade edilebilir: Sonraki dönemlerde belli kişilerce sergilenen nassa yaklaşım yöntemlerinin belli şekillerde dışlayıcı bir tavırla yaftalandığı bilinmektedir. Gelenekselci, bu yaftalamayı, o kişinin ileri sürdüğü okuma tarzının veya metni anlayış tarzının, geleneğin ihtiva ettiği çizginin kıstaslarına uymadığını düşündüğü için yapmaktadır. Yani, teklif edilen yaklaşımın ve anlayışın, “önceki okumalara” uygun olmadığı ve “gelenek”te yer almadığı itirazıdır. Bunu ileri sürerken gelenekselcinin zihninde, iki şey vardır: i) Geleneksel çizgi, tebliğcinin öğretilerine ve uygulamalarının en doğru şeklini yansıtır. Burada gelenekselci, daha çok biçimsel bir perspektife sahiptir ve vahyin evrenselliğini belli bir kalıba sokarak sorun yaratmaktadır. Bu hususa ileride değineceğim. ii) Gelenekselcinin zihninde, günümüzden başlayarak zamansal olarak geriye doğru gittikçe kalınlaşan bir “kutsallık” veya “doğruluk” grafiği iş görmektedir. İlk asırdan uzaklaştıkça, insanlar nassı anlamaktan da uzaklaşmaktadırlar.

    İkinci olarak ileri sürülen itiraz, günümüzde pek rağbet gören “oryantalist” veya “oryantalist yaklaşım” yaftasıdır. Aslında bu “oryantalist” ifadesi, çoğu kez akademik bir anlayışın dışında ve duygusal bir kullanıma tabi tutularak neye tekabül ettiği bilinmeden kullanılır. Aslen vurgulanan şey, yeni yorumun veya yaklaşımın “modern”ci ve Batı”cı olduğudur. Öyle bir atmosfer oluşturulur ki şu iki şey otomatik olarak insanın zihnine hücum eder:

    a) Yeni yorumların hepsi bidattir; bir çıkar ve hesap kaygısıyla yapılmaktadır veya en iyi ihtimalle hepsi tamamen bir yanlıştan kaynaklanmaktadır.
    b) Tarihsel bilgi yoksunluğu nedeniyle gelenekselci zihin, geçmişte üretilen anlayışların toplumsal etkilenmelerden uzak, siyasi çıkarlardan münezzeh bir tarzda bir vakum içinde yapıldığını düşünür.

    Yeni yorumlara karşı getirilen itirazlar, temelde, geçmişin kutsanması düşüncesine dayalıdır. Gelenekselci, yeni yorumlara yönelttiği ithamların kendi değer verdiği yorumlardan uzak olduğunu düşünür ve tarihsel olarak bu tür ihtimalleri her zaman göz ardı etmek durumundadır; aksi takdirde, yeniye karşı çıkarken kullandığı itiraz unsurlarının en ufak bir ihtimalle gelenekte de var olabileceğini görmek zorunda kalacaktır. İşte bu ihtimallere karşı, bir dokunulmazlık örgüsü kurmak için geçmişin kutsanması gerekir. Bunun bir sonucu olarak, ilk nesilde görülen kargaşa ve ihtilaflar, bir rahmet olarak algılanır ve hata yapana bir, isabet edene iki kredi verilir, ki sonuçta tamamen hatalı olan ve kaybeden kimse yoktur.

    Bunun altında yatan neden, öncekilerin sonrakilere üstünlüğü fikridir. Fakat gelenekselci zihin, bu fikri, olması gereken kıstaslara göre değil zamana göre değerlendirmektedir. Ancak önceki dönemlerde yaşayan bir ilim sahibinin bu dönemde yaşayan bir âlime üstünlüğü, ilkinin “tarihen önce” olması mıdır? Günümüzde Kur’an’ın anlaşılması sorunu diye bir tartışmaya kaynaklık eden meselelerden biri budur. Bu açmazın çözümüne yönelik teşebbüsler mevcuttur. Bizim sorun ettiğimiz konu açısından en önemli teşebbüs, bu açmazın ilk nesil inananlara vahyin anlaşılmasında “tabii” bir otorite atfedilmesi yoluyla halledilmesidir. Her ne kadar ilk nesil insanların “ilim sahibi” olanları dikkate alınmış olsa da burada iki yeni sorun ortaya çıkıyor:

    1) İlk sorun, böyle bir niteliğe sahip olan insanların ve onların din adına ileri sürdükleri görüşlerin yine bizzat o gelenek tarafından kristalize edilmiş olmasıdır.
    2) Gelenek, o dönemde dinin tebliğcisiyle muhatap olmuş olan her hangi bir kişiye atfedilen dinî önemin belirlenmesinde tarihsel ve mekânsal kriterleri ön plana çıkarmaktadır. Bu durumun bizzat dinin tebliğcisinin ağzından yapılan isbat ve tesbiti de bulunmaktadır: “Ümmetimin en hayırlısı benim neslimdir; sonra onları takip eden nesildir; sonra bunları takip eden nesildir.”

    Böylesi bir zamansal ve mekansal kıstaslara dayalı değerlendirmenin, başka herhangi bir ahlakî veya entelektüel haslet ile takyid edilmemiş olması, bahis mevzuu kıstasların geniş kabul görmesi açısından calib-i dikkattir. Bu şekilde gelenek, tarihsel olarak kendini muhafaza altına almaktadır. Vahye muhataplık açısından en mühim ve en tehlikeli olanı, dinin anlaşılmasında en yetkin ve en doğru metodun bu olduğu inancıyla, sonraki insanların dinî anlayışlarına gem vurulmasıdır. Sahih olması ve sadece örneklik teşkil etmesi şartıyla nebevi geleneği dinin ilk elden uygulamasının bir nümunesi olarak kabul edersek, sonraki geleneğin insanların “din” algılarının nasıl olması gerektiğini daha baskın bir şekilde belirlediğini tesbit etmek zorundayız. Geleneksel anlayışın, kendini nebevi örnekliğin devamı olarak algılaması, yine nebevi örnekliğe aykırı olmadığını iddia eden farklı yaklaşımları vahyin tek kanallı okunması sorununa yol açmaktadır. Ayrıca, gelenek, nebevî örnekliğin nasıl anlaşılması gerektiğini de empoze etmektedir.

    Geleneğin şişmanlamasının getirdiği sonuçlardan biri, orijinal vahiyde olmayan unsurların dine sokulmasıdır. Her ne kadar gelenekselci bu gerçeği kabul etmek istemezse de bu tarzda sokulan her bir unsur bir “yeni” teşkil etmektedir. Biçimsel bir yaklaşım olduğu için gelenekselcilik, bu “yeni”lerin vahyî doğruluğunu sorgulamaktan ictinab etmektedir. Bu durumda şu paradoks kendini göstermektedir: Gelenek içerisinde telakki edilen isimlerce yapılan eklemeler, makbul karşılandığı için, dinin aslında olmayan unsurların varlığı, ironik bir şekilde, her farklı yorumu bidat olarak reddeden gelenekselci düşüncenin bizzat merkezinde bidat teşkil etmektedir.

    Bu noktadan yukarıda sorun olarak ortaya koyduğumuz vahye muhatap olma hususuna dönersek, tebliğ neslinden sonraki nesillerin dine muhatablığı ile günümüzde yaşayan birinin muhataplığı arasında bir nitelik boşluğu yaratılmaktadır. Böyle bir nitelik boşluğunun teolojik bir temellendirmesi yapılabilir mi? Yukarıda bahsettiğimiz gibi, buradaki kaçınılmaz paradoks, tebliğ edilen dinin, tarihsel-zorunlu olarak onu “okuyan,” “anlayan” ve uygulayan insanların yorumlarıyla birlikte sonraki nesillerle aktarılmak durumunda olmasıdır. Bu durumda, ara nesillerin otoritesi yegane kabul edilince, sonraki nesillerin orijinal nass ile muhataplığının bir anlamının kalıp kalmayacağı da başka bir sorudur


  24. 09.Ekim.2012, 00:21
    12
    Devamlı Üye
    3. Meşrulaştırma Sorunu

    Gelenekselci, asırların birikiminin önceki nesillerin yorumlarının dini nassın daha
    iyi anlaşılması için olduğunu söyleyebilir, daha önce işaret ettiğimiz üzere. Hâlbuki hâlihazırda asırların birikimine rağmen, İslam dünyasında böyle bir sonucun ortaya çıkmadığı, geleneğe rağmen insanların asırlardır vahyi anlamada derin problemler yaşadıkları aşikârdır. Gelenekselci burada nassın daha iyi anlaşılması için yapıldığı iddia edilen her bir eklemeyi kutsamak durumundadır ki bu da ayrı bir açmazdır. Ayrıca bilinmektedir ki bu iddialar hep yanlıdır ve duruşa göre değer kazanır. Bu noktada, teorik olarak imkânları olmasa da gelenekselciler bile seçici davranma eğilimine girerler.

    K+G yapısında, orijinal mükellefiyet üzerinde tasarrufta bulunmak üzere orijinal nassa yapılan eklemeyi temsil eden G birikimi hakkında sorulması gereken sorular şunlardır:

    Soru 1: Yapılan eklemenin dinsel ve teolojik meşruiyet kaynağı nedir ve kimin otoritesince ileri sürülmektedir?
    Soru 2: K nassından sonra G metnine eklenen birinci unsurun ilk olarak ortaya atılmasıyla, bu unsurun takip edilmesi gereken “gelenek” içine dâhil edilmesinin meşruiyet kaynağı nedir?

    Bir âlimin bir görüş bildirmesini otorite haline getiren ve o görüşü gelenek içinde kanonize eden “faktör” nedir? Tarih mi? Eğer cevap “tarih” ise, böyle bir tarih anlayışı, insan aklı, iradesi ve düşüncesinin üzerindeki etkisi despotik olmaz mı? Eğer cevap, büyük bir topluluğun dış etkenler sebebiyle o görüşü benimsemesi ve takip etmesi ise, böyle bir kıstasın epistemolojik ve felsefi bir dayanağı olabilir mi? Yine cevap, o görüşün sahibinden başka bir kaç âlimin o görüşe destek vermesi midir? Bu durumda, makbul görülen görüşlerin, diğerlerine olan rüchaniyeti neye dayandırılacağı ve bu rüchaniyette harici etkilerin olup olmadığı bir sorun olarak ele alınıp halledilmelidir. Bu halletme sırasında dinin anlaşılmasına yönelik serdedilen diğer görüşlerin sahiplerinin, makbul olarak görülen çizgi tarafından dışlanmasının, dine muhataplık açısından meşruluğu da tartışılmalıdır.

    Mevcut haliyle, gelenek içinde kutsanan ve kanonize edilen bir çizginin ne dine muhataplık açısından teolojik, ne de genel düşünce açısından felsefi bir tutarlılığı bulunmamaktadır. Dolayısıyla, dinin anlaşılmasında gelenekselci yaklaşımın üzerine oturduğu zemin, kendi içinde tutarlı ve meşru bir yapıya sahip değildir. Ayrıca kendisinin devamlılığını sağlama yönünde başvurduğu tek argüman, yine kendisidir; yani akli bir bakış açısıyla bakınca söylenmesi gereken şudur ki gelenekselci yaklaşım, kendisine atfettiği “doğrulanmamış” bir otoriteye dayanarak kendisini meşrulaştırmaktadır. Bu otorite, toplumların ve siyasi erkin tercihleri doğrultusunda yaratılmıştır.

    Bu hususu muhataplık sorunuyla birleştirirsek, gelenekselci yaklaşımın cevaplandırmak durumunda olduğu şu sorular öne çıkmaktadır:

    1. A şahsını B şahsı ile muhataplık açısından denk tutmak ve aynı seviyede görmek mümkün müdür?
    2. B şahsını, K+G ile muhatap tutmanın teolojik dayanağı nedir? Allah indinde böyle bir denklem ve teklif geçerli midir?

    Son tahlilde, “gelenek” adıyla oluşturulan otoritenin, sırf gelenek olması bakımından felsefi bir dayanağı yoktur ve bu yaklaşım, metod olarak felsefi/epistemolojik bir değere sahip gözükmemektedir. O zaman, bir insanın onu epistemolojik açıdan hakikate götüren bir bilgi kaynağı olarak görmeye sevk eden şey nedir? Bunun görünürde nesnel bir karşılığı yoktur ve bu durumda mezkur otorite sadece taklid, kültürel bağımlılık ve tarihsel bir birikimin içine doğmuş olmakla açıklanabilir. Bu sonuç da bizi fasit bir daire içerisinde başa döndürmektedir. Bu fasit daireye düşmemenin bir yolu, mevcut haliyle nassa doğrudan muhatap olmaktır. Bunun arkasından, yine paradoksal bir duruma düşürecek soru gelmektedir: “Nasıl?”

    4. Bidat Paradoksu

    Gelenekselcinin önünde duran başka bir tutarsızlık sorunu şöyle ifade edilebilir: Sonraki dönemlerde belli kişilerce sergilenen nassa yaklaşım yöntemlerinin belli şekillerde dışlayıcı bir tavırla yaftalandığı bilinmektedir. Gelenekselci, bu yaftalamayı, o kişinin ileri sürdüğü okuma tarzının veya metni anlayış tarzının, geleneğin ihtiva ettiği çizginin kıstaslarına uymadığını düşündüğü için yapmaktadır. Yani, teklif edilen yaklaşımın ve anlayışın, “önceki okumalara” uygun olmadığı ve “gelenek”te yer almadığı itirazıdır. Bunu ileri sürerken gelenekselcinin zihninde, iki şey vardır: i) Geleneksel çizgi, tebliğcinin öğretilerine ve uygulamalarının en doğru şeklini yansıtır. Burada gelenekselci, daha çok biçimsel bir perspektife sahiptir ve vahyin evrenselliğini belli bir kalıba sokarak sorun yaratmaktadır. Bu hususa ileride değineceğim. ii) Gelenekselcinin zihninde, günümüzden başlayarak zamansal olarak geriye doğru gittikçe kalınlaşan bir “kutsallık” veya “doğruluk” grafiği iş görmektedir. İlk asırdan uzaklaştıkça, insanlar nassı anlamaktan da uzaklaşmaktadırlar.

    İkinci olarak ileri sürülen itiraz, günümüzde pek rağbet gören “oryantalist” veya “oryantalist yaklaşım” yaftasıdır. Aslında bu “oryantalist” ifadesi, çoğu kez akademik bir anlayışın dışında ve duygusal bir kullanıma tabi tutularak neye tekabül ettiği bilinmeden kullanılır. Aslen vurgulanan şey, yeni yorumun veya yaklaşımın “modern”ci ve Batı”cı olduğudur. Öyle bir atmosfer oluşturulur ki şu iki şey otomatik olarak insanın zihnine hücum eder:

    a) Yeni yorumların hepsi bidattir; bir çıkar ve hesap kaygısıyla yapılmaktadır veya en iyi ihtimalle hepsi tamamen bir yanlıştan kaynaklanmaktadır.
    b) Tarihsel bilgi yoksunluğu nedeniyle gelenekselci zihin, geçmişte üretilen anlayışların toplumsal etkilenmelerden uzak, siyasi çıkarlardan münezzeh bir tarzda bir vakum içinde yapıldığını düşünür.

    Yeni yorumlara karşı getirilen itirazlar, temelde, geçmişin kutsanması düşüncesine dayalıdır. Gelenekselci, yeni yorumlara yönelttiği ithamların kendi değer verdiği yorumlardan uzak olduğunu düşünür ve tarihsel olarak bu tür ihtimalleri her zaman göz ardı etmek durumundadır; aksi takdirde, yeniye karşı çıkarken kullandığı itiraz unsurlarının en ufak bir ihtimalle gelenekte de var olabileceğini görmek zorunda kalacaktır. İşte bu ihtimallere karşı, bir dokunulmazlık örgüsü kurmak için geçmişin kutsanması gerekir. Bunun bir sonucu olarak, ilk nesilde görülen kargaşa ve ihtilaflar, bir rahmet olarak algılanır ve hata yapana bir, isabet edene iki kredi verilir, ki sonuçta tamamen hatalı olan ve kaybeden kimse yoktur.

    Bunun altında yatan neden, öncekilerin sonrakilere üstünlüğü fikridir. Fakat gelenekselci zihin, bu fikri, olması gereken kıstaslara göre değil zamana göre değerlendirmektedir. Ancak önceki dönemlerde yaşayan bir ilim sahibinin bu dönemde yaşayan bir âlime üstünlüğü, ilkinin “tarihen önce” olması mıdır? Günümüzde Kur’an’ın anlaşılması sorunu diye bir tartışmaya kaynaklık eden meselelerden biri budur. Bu açmazın çözümüne yönelik teşebbüsler mevcuttur. Bizim sorun ettiğimiz konu açısından en önemli teşebbüs, bu açmazın ilk nesil inananlara vahyin anlaşılmasında “tabii” bir otorite atfedilmesi yoluyla halledilmesidir. Her ne kadar ilk nesil insanların “ilim sahibi” olanları dikkate alınmış olsa da burada iki yeni sorun ortaya çıkıyor:

    1) İlk sorun, böyle bir niteliğe sahip olan insanların ve onların din adına ileri sürdükleri görüşlerin yine bizzat o gelenek tarafından kristalize edilmiş olmasıdır.
    2) Gelenek, o dönemde dinin tebliğcisiyle muhatap olmuş olan her hangi bir kişiye atfedilen dinî önemin belirlenmesinde tarihsel ve mekânsal kriterleri ön plana çıkarmaktadır. Bu durumun bizzat dinin tebliğcisinin ağzından yapılan isbat ve tesbiti de bulunmaktadır: “Ümmetimin en hayırlısı benim neslimdir; sonra onları takip eden nesildir; sonra bunları takip eden nesildir.”

    Böylesi bir zamansal ve mekansal kıstaslara dayalı değerlendirmenin, başka herhangi bir ahlakî veya entelektüel haslet ile takyid edilmemiş olması, bahis mevzuu kıstasların geniş kabul görmesi açısından calib-i dikkattir. Bu şekilde gelenek, tarihsel olarak kendini muhafaza altına almaktadır. Vahye muhataplık açısından en mühim ve en tehlikeli olanı, dinin anlaşılmasında en yetkin ve en doğru metodun bu olduğu inancıyla, sonraki insanların dinî anlayışlarına gem vurulmasıdır. Sahih olması ve sadece örneklik teşkil etmesi şartıyla nebevi geleneği dinin ilk elden uygulamasının bir nümunesi olarak kabul edersek, sonraki geleneğin insanların “din” algılarının nasıl olması gerektiğini daha baskın bir şekilde belirlediğini tesbit etmek zorundayız. Geleneksel anlayışın, kendini nebevi örnekliğin devamı olarak algılaması, yine nebevi örnekliğe aykırı olmadığını iddia eden farklı yaklaşımları vahyin tek kanallı okunması sorununa yol açmaktadır. Ayrıca, gelenek, nebevî örnekliğin nasıl anlaşılması gerektiğini de empoze etmektedir.

    Geleneğin şişmanlamasının getirdiği sonuçlardan biri, orijinal vahiyde olmayan unsurların dine sokulmasıdır. Her ne kadar gelenekselci bu gerçeği kabul etmek istemezse de bu tarzda sokulan her bir unsur bir “yeni” teşkil etmektedir. Biçimsel bir yaklaşım olduğu için gelenekselcilik, bu “yeni”lerin vahyî doğruluğunu sorgulamaktan ictinab etmektedir. Bu durumda şu paradoks kendini göstermektedir: Gelenek içerisinde telakki edilen isimlerce yapılan eklemeler, makbul karşılandığı için, dinin aslında olmayan unsurların varlığı, ironik bir şekilde, her farklı yorumu bidat olarak reddeden gelenekselci düşüncenin bizzat merkezinde bidat teşkil etmektedir.

    Bu noktadan yukarıda sorun olarak ortaya koyduğumuz vahye muhatap olma hususuna dönersek, tebliğ neslinden sonraki nesillerin dine muhatablığı ile günümüzde yaşayan birinin muhataplığı arasında bir nitelik boşluğu yaratılmaktadır. Böyle bir nitelik boşluğunun teolojik bir temellendirmesi yapılabilir mi? Yukarıda bahsettiğimiz gibi, buradaki kaçınılmaz paradoks, tebliğ edilen dinin, tarihsel-zorunlu olarak onu “okuyan,” “anlayan” ve uygulayan insanların yorumlarıyla birlikte sonraki nesillerle aktarılmak durumunda olmasıdır. Bu durumda, ara nesillerin otoritesi yegane kabul edilince, sonraki nesillerin orijinal nass ile muhataplığının bir anlamının kalıp kalmayacağı da başka bir sorudur





+ Yorum Gönder
Git 12 Son