Konusunu Oylayın.: Kıyamet günü diriliş

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Kıyamet günü diriliş
  1. 14.Eylül.2012, 14:41
    1
    polyushkapoly
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 14.Eylül.2012
    Üye No: 97829
    Mesaj Sayısı: 2
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 1

    Kıyamet günü diriliş






    Kıyamet günü diriliş Mumsema Öncelikle merhaba. Benim sorum; kıyamet günü insanların dirilişi, öldükleri yerden mi yoksa defnedildikleri yerden(gömüldükleri yerden ) mi olacaktır.Örneğin; İstanbulda öldün, Mezara Ankarada koyuldun. Kıyamette diriliş nereden olacaktır. SAygılar


  2. 14.Eylül.2012, 14:41
    1



    Öncelikle merhaba. Benim sorum; kıyamet günü insanların dirilişi, öldükleri yerden mi yoksa defnedildikleri yerden(gömüldükleri yerden ) mi olacaktır.Örneğin; İstanbulda öldün, Mezara Ankarada koyuldun. Kıyamette diriliş nereden olacaktır. SAygılar


    Benzer Konular

    - İnsanların kıyamet günü mezardan diriliş halleri nasıl olacak?

    - Ahiret günü ile kıyamet günü aynı gün müdür, yoksa farklı mı?

    - Kıyamet Günü Ve Yeniden Diriliş

    - Evrenin ölümü ve kıyamet ( Kıyamet Günü Gerçekleşecek Olaylar)

    - Kıyamet, Diriliş, Hesap, Ebed İle İlgili Hadisler

  3. 14.Eylül.2012, 18:32
    2
    İLİMCİK
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 20.Haziran.2012
    Üye No: 96623
    Mesaj Sayısı: 419
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 5

    Cevap: Kıyamet günü diriliş




    Tohum nerdeyse, o tohumun ağaç olması (diriltilmesi) orada olur.


  4. 14.Eylül.2012, 18:32
    2
    İLİMCİK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Devamlı Üye



    Tohum nerdeyse, o tohumun ağaç olması (diriltilmesi) orada olur.


  5. 18.Ekim.2014, 07:31
    3
    @hmet
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 16.Mayıs.2007
    Üye No: 771
    Mesaj Sayısı: 7,758
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 10
    Bulunduğu yer: gölbaşı

    Cevap: Kıyamet günü diriliş

    KIYAMET VE ALAMETLERİ





    Ey kardeşim! Bilmelisin ki; -Allah her ikimizi de muvaffak kılsın- bu dünya hayatı bir gün sona erecek ve her şey yok olacaktır. Artık bundan sonra ahiret günü gelecektir. Ki o günde kullar dünyada işlediklerinin karşılığını görecekler, ya ceza alacaklar veya mükâfatlandırılacaklardır. Kısaca vara*cakları yer ya içinde ebedi nimetlerle karşılanacakları cennet veya içine atılacakları yakıcı cehennem ateşi olacaktır. İşte sen bu kitapta söz konusu edilen cennet ve cehennemde yer alacak olan bu iki zümrenin halini görüp okuyacaksın.

    Şurası bilinmelidir ki, ahiret gününe iman etmek, imanın sıhhat şartlarından bir şarttır. Kim ahiret gününe iman et*mezse o kimse kesin olarak kâfirdir. Kaldı ki bu konu Kur’an’ın birçok ayetlerinde zikrolunmuştur. Bu ayetlerin kiminde cehennem ateşinden ve azabından uzak durma uyarısı, kimisinde ise ora ile alakalı olarak kimi durumların ve müşahedelerin ele alınmış olması, kimisinde de oranın mutlaka bir gün gelip gerçekleşeceğidir.

    Nitekim bu konu Kur’an’da değişik isimlerle anılmakta*dır. Örneğin kıyamet, saat, Karia (Kapı Çalan), Ğaşiye (Deh*şeti her şeyi kaplayan kıyamet), Hakka (Gerçekleşecek olan), Tamma (Her şeyi alt üst eden büyük felaket), Sahha (Ku*lakları sağır eden ses), Vakıa (Kıyamet), Hesap Günü ve ben*zeri isimler gibi.

    Yüce Allah buyuruyor: “Kıyamet vakti de gelecektir, bunda şüphe yoktur. Ve Allah kabirdeki kimseleri diriltip kaldıracaktır.” (Hac, 22/7)

    Yine yüce Allah buyuruyor: “Kıyamet günü mutlaka gelecektir. Herkes peşine koştuğu şeyin karşılığını bul*sun diye neredeyse onu kendimden gizleyeceğim. Ona inanmayan ve nefsinin arzularına uyan kimseler sakın seni ondan (kıyamete inanmaktan) alıkoymasın; sonra mahvolursun!” (Hac, 22/15–16)

    Ey Müslüman kardeşim! Gel hele biraz benimle, şu sözü edilen gün ile alakalı olarak neler var biz göz atalım, onun korkunç hallerini, oradaki merhalelerde bizim durumlarımızı bir kontrol edelim. Durumlarımızı yüce Allah’a bir arz edelim de belki Rabbimiz bu sebeple bizi isyana girmekten, asi ol*maktan uzaklaştırır. Bu sayede belki de taat ve iyilikle ilgili amellere yönelebilme imkânını elde ederiz. Nasıl olmasın ki, işte kıyametin belirtileri, alametleri bu zamanda gözler önün*dedir. Uzağı görebilenler için bunu görmemeleri mümkün değildir.



    Kıyamet Gününün Küçük Alametleri

    Unutma ki kıyamet günüyle alakalı olarak kimisi küçük ve kimisi de büyük olmak üzere iki türlü alameti vardır. Bu alametlerden küçük olarak nitelendirilenleri kıyamet günü yaklaştığı zamanda belireceklerdir. Büyük alametler ise, he*men kıyamet kopacağı, kopmasının neredeyse sayılı günler diyebileceğimiz manada ciddi bir şekilde yaklaştığında beli*receklerdir.

    Şimdi burada kıyametin küçük alametlerinden söz ede*ceğim. Gerçi bu alametler oldukça fazladır ama ben burada kısaca ve kolay bir şekilde hemen anlatılıverecek olanların*dan söz edeceğim. Bunların başında bizim Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (as) peygamber olarak gönderilmesi ve ümmetinin gelmiş olmasıdır.

    Buhari ve Müslim Sehl b. Sa’d’dan rivayet ediyorlar. Sa’d’ın söylediğine göre Allah Resulü (as) – işaret parmağı ile bitişiğindeki parmağını birlikte göstererek- dedi ki: “Ben, be*nimle kıyamet arasındaki süre işte bu kadar kalmış olduğu bir dönemde peygamber olarak gönderildim.”[1]

    Şu sayacaklarım da yine kıyametin küçük alametlerin*dendir. Yüksek bina yapımı yarışına girilmesi, cami ve mes*citlerin süslerle donatılması, emanete uyulmaması, ihanet edil*mesi, zinanın alabildiğince artması, her tarafta alenen içkinin içilmesi, teşvik edilmesi, şarkıcı ve çengici kadınların edinilmesi, sanatçı adı altında önemsenmesi kıyametin kü*çük alametlerindendir. Aynı şekilde hain kimsenin emin ve güvenilir kabul edilmesi, işlerin ehil olmayan ellere geçmesi, bidatlerin artması, kadınlarda hayânın azalması, erkeklerin adalet özelliğini yitirmeleri de bu alametler arasındadır. Tüm bu saydıklarımız günümüzde var olan gerçeklerdir. Hemen bütün bunlar hakkında da sahih hadisler bulunmaktadır. İşte bu hadislerden bazı örnekler:

    Enes b. Malik’ten (ra) diyor ki Allah Resulü (as) şöyle bu*yurdu: “İnsanlar cami yapımında yaptıkları şeyler sebe*biyle birbiriyle üstünlük taslayıp mücadele etmedikçe kıyamet kopmaz.”[2]

    Buhari’nin Ebu Hureyre’den yaptığı rivayete göre Allah Resulü (as) şöyle buyurmuştur: “Emanet zayi olduğunda, emanete uyulmadığında kıyameti bekle.”[3]

    Ömer b. Hattap’tan (ra) rivayete göre demiş ki: “Bir gün Allah Resulü’nün (as) huzurunda oturduğumuz bir sırada, elbisesi beyaz mı beyaz, saçları siyah mı siyah, yoldan gelmiş gibi bir Halide bulunmayan ve içimizden de kimsenin kendi*sini tanımadığı bir adam çıkageldi. Peygamber’in yanına sokuldu, önünde oturdu, dizlerini peygamberin dizlerine dayadı, ellerini kendi dizlerinin üstüne koydu ve:

    — Ey Muhammed! Bana İslam’ı anlat, dedi. Allah Re*sulü (as) de:

    -“İslam, Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Resulü olduğuna şahitlik etmen, namazı dosdoğru kılman, zekatı tastamam vermen, ra*mazan orucunu eksiksiz tutman, yoluna güç yetirebilir*sen Kabe’yi ziyaret (hac) etmendir” buyurdu. Adam:

    — Doğru söyledin, dedi. Onun hem soru sorup hem de doğrulaması bizim tuhafımıza gitti. Adam:

    — Şimdi de imanı anlat bana, dedi. Peygamber (as):

    -“Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahi*ret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şer*rine iman etmendir” diye buyurdu. Adam yine:

    — Doğru söyledin diye tasdik etti ve hemen arkasından da:

    — Peki, ihsan nedir, onu da anlat, dedi. Allah Resulü (as):

    — “İhsan, Allah’a onu görüyormuşsun gibi kulluk et*mendir. Sen Onu görmüyorsan da O seni mutlaka görü*yor” diye buyurdu. Adam yine:

    —Doğru söyledin dedi ve arkasından da:

    —Kıyamet ne zaman kopacak, diye sordu. Peygamber (as):

    —“Kendisine soru yöneltilen, bu konuda soru soran*dan daha bilgili değildir” diye cevapladı. Adam:

    — O halde alametlerini söyle, dedi. Allah Resulü (as):

    — “Annelerin, kendilerine cariye muamelesi yapacak çocuklar doğurması, yalın ayak, başıkabak, çıplak koyun çobanlarının, yüksek ve mükemmel binalarda birbiriyle yarışmalarıdır” diye buyurdu.

    Adam sessizce çıkıp gitti. Ben bir süre öylece kalakal*dım. Daha sonra Peygamber (as):

    — “Ey Ömer! Soru soran kişi kimdi, biliyor musun?” diye buyurdu. Ben de:

    — Allah ve Resulü bilir, dedim. Allah Resulü (as):

    — “O gelen Cebrail idi, size dininizi öğretmeğe geldi” diye buyurdu.[4]

    Ali b. Ebu Talip’ten rivayete göre demiş ki, Allah Resulü (as) şöyle buyurdu: “Ümmetim onbeş hasleti, fiili işler duruma geldiklerinde artık belayı hak etmiş olurlar.” Kendisine bunlar nelerdir, diye sorulması üzerine Allah Re*sulü (as) şöyle buyurdular: “Ganimet belli kesimin elinde elden ele dolaşıp haksız bir şekilde zimmete geçirildi*ğinde, emanete ganimet diye üzerine konduğunda, zekat gereksiz bir borç kabul edilip verilmediğinde, kişi hanı*mına itaat edip annesini ezdiğinde, arkadaşına iyi davra*nıp babasını üzdüğünde, mescitlerde dinle ilgisi olmayan sesler yükseldiğinde, toplumun lideri, onların en aşağılık adamı olduğunda, kişinin kötülüğünden korkulduğu için kendisine itaat olunduğunda, içki içildiğinde, ipek giysi*ler giyildiğinde, çalgıcı-çengici ve şarkıcı kadınlar edinil*diğinde, bu ümmetin sonradan gelenleri, kendilerinden önce geçenlere lanet okuduklarında, işte bu durumlar meydana geldiğinde artık üç şeyi bekleyedurun! Kızıl bir rüzgar -insanları yerin dibine geçirecek bir kasırga-, yerin dibine geçirilmek, bir başka varlık şekline dönüştürül*mek veya iftiraya uğramak-toplumdan dışlanmak-.”[5]

    Rivayete göre Peygamber (as) Cebrail’e (as) demiş ki: “Ey kardeşim Cebrail, benim ölümümden sonra yeryü*züne inecek misin?” Cebrail de, “evet, ahir zamanda inece*ğim, hem de dört kez ineceğim” der. Peygamber (as): “O inişlerinde ne yapacaksın?” diye sorar. Cebrail (as) şu cevabı verir: “İlk inişimde hâkimlerden adaleti kaldıracağım, ikinci defaki inişimde ise, yeryüzünden bereketi kaldıra*cağım, sonra üçüncü inişimde erkeklerin kalplerinden şefkat duygusunu kaldıracağım, dördüncü inişimde de kadınlardan hayâyı, utanma hissini kaldıracağım.”

    Tirmizi Enes b. Malik’ten rivayet ediyor, Enes (ra) diyor ki Allah Resulü (as) şöyle buyurdu: “Kıyametin hemen öncesinde adeta karanlık gecenin karanlığının sökün ettiği gibi fitneler ortaya çıkacaktır. Adam sabaha mümin yani inanmış biri olarak çıkar ama akşama kâfir olarak girer. Mümin biri olarak akşamlar, fakat sabaha kâfir biri olarak çıkar. Kimi topluluklar da para karşılığı dinlerini satarlar.”[6]

    Ey kardeşim! Şimdi tüm bu saydığımız alametler veya belirtiler günümüzde ortaya çıkmış mı çıkmamış mı bir bak hele.Evet, hepsi de bugün gerçekleşmiş bulunmaktadır. Kimi alametlerin belirtileri ise artık belirmeye başlamış bile, örneğin Yahudilerle olan savaşlar ve Fırat nehrinin dibinden sırf altından olan bir dağın ortaya çıkacağı gibi.

    Buhari ile Müslim İbn Ömer’den rivayet ediyorlar. İbn Ömer’in dediğine göre Allah Resulü (as) şöyle buyurmuştur: “Müslümanlar ile Yahudilerin arasında bir Savaş çıkma*dıkça, kıyamet kopmayacaktır. Bu savaşta Müslümanlar Yahudileri öldürecekler, öyle ki Yahudiler herhangi bir ağacın ve taşın arkasında kendilerini gizleyecekler de, o ağaç ve taş dile gelerek, ey Müslüman! Ey Allah’ın kulu! Arkamda bir Yahudi saklanmıştır, gel onu öldür, diye seslenecek, sadece Yahudi ağacı da denene Ğarkad ağacı seslenmeyecektir.”[7]

    Buhari, Müslim ve başkaları Ebu Hureyre’den rivayet ediyorlar. Ebu Hureyre diyor ki Allah Resulü (as) şöyle bu*yurdu: “Fırat nehri altın bir dağ üzerinden açılmadıkça kıyamet kopmayacaktır. İnsanlar onun için savaşacak ve her yüz kişiden doksan dokuz kişisi öldürülecektir. On*lardan her biri keşke kurtulan ben olsaydım, diyecek*tir.”[8]

    İşte tüm bu anlatılanların hemen hepsinin ön belirtileri gözükmeye başlamış bulunmaktadır.

    Eğer ben burada ahir zaman alametleriyle alakalı olarak Allah Resulü’nün haber verdiklerini bir bir anlatmaya kalkışır*sam, konumuz alabildiğince uzayıp gider. Ancak ben, okur usanıp bıkmasın ve bir de kitabın hacmi kabarmasın diye kısa yoldan örneklerle yetindim ki amacın dışına çıkmayayım istedim.



    KIYAMETİN BÜYÜK ALAMETLERİ

    Bunların ilki şudur: Mehdi’nin çıkıp gelmesidir. Mehdi Hz. Fatıma’nın çocuklarından olacak, geldiğinde yeryüzü zulüm ve haksızlıklarla çalkanıyorken o adaleti ve hakkı sağ*layacaktır, yeryüzünü adaletle dolduracaktır.

    Ebu Davud ve Tirmizi İbn Mesud’dan rivayet ediyorlar. Rivayete göre Allah Resulü (as) şöyle buyurmuştur: “Dünya*nın ömründen kalan gün olarak en son gün kalmış olsa, Allah bu günü mutlaka uzatacak, ta ki benim soyumdan veya benim ehli beytimden biri gönderilene dek. Onun ismi benim ismime, babasının da adı babamın adına uygun olacaktır. O, yeryüzü nasıl ki zulüm ve haksızlıkla dolup taşıyorsa, yeryüzünü adalet ve halk dolduracak*tır.”[9]

    Ahmed b. Hanbel, Ebu Davud ve Tirmizi yine İbn Mesud’dan rivayet ediyorlar. İbn Mesud demiş ki Allah Re*sulü (as) şöyle buyurdu: “Benim ehli Beytimden ismi be*nim ismime –farklı bir rivayette de ‘ahlakı benim ahlakıma’- uyan bir adam çıkmadıkça-gelmedikçe dünya sona er*mez.”

    Ebu Nuaym ve Ruyani Huzeyfe’den rivayet ediyorlar. Huzeyfe demiş ki Allah Resulü (as) şöyle buyurmuştur: “Mehdi benim soyumdan bir adam olacaktır. Rengi Arapların renginde cismi-bedeni ise bir İsrail’li bedeni gibi olacaktır. Sağ yanağında adeta parlayan bir yıldız gibi bir beni olacaktır. Yeryüzü zulüm ile dolup taşarken o yeryüzünü adaletle dolduracaktır. Onun halifeliğine gerek yeryüzü halkı olsun, gerekse göktekiler olsun, ha*vada uçan kuşlara varana dek hepsi razı olacaklardır.”[10]

    İkincisi Deccal’ın çıkmasıdır. Deccal insanlar için en bü*yük bir fitnedir. Çünkü Allah, ona bir takım harikulade işler yapma fırsatını verecektir. Bu sayede insanları dehşete düşü*recek, birçok insanlar ona aldanacaklar. Sadece yüce Al*lah’ın kendilerine saadet vaat ettiği yani koruduğu kimseler onun şerrinden ve fitnesinden kurtulacaklardır. Nasıl olmasın ki, nice adamlar görüyoruz, kötülükte Deccal kadar olmasa bile yine de insanları tuzaklarına düşürüp aldatmaktadırlar. Birçok yalan ve dolanla insanların gözlerini boyamakta, akıl*larını karıştırmaktadırlar. Örneğin falcılar, kâhinler, med*yumlar, gaybı bildiğini ileri sürenler ve benzeri daha niceleri gibi. Evet, bu gibileri yığınlarla insanları peşlerine takarlar*ken, istediğinde gökten yağmur yağdıracak, dilediğinde de durduracak olan Deccal nasıl aldatmasın ki? O fazlasıyla bunu yapacaktır. Kurak araziye emredecek, oralar yeşerecek, ölüyü diriltecek, dünyanın hazineleri onu izleyecektir. İşte bütün bunlar insanlar için birer fitnedir, onları bozmaktır. İslam akidesi üzerinde sebat edip etmeyeceklerine ilişkin bir imtihandır.

    İnanmış kimseler bu gibi durumlarda inançlarında sebat edecekler, İslam akidesini yaşayacaklar, ancak kalplerinde hastalık bulunanlar ise, sapıtacaklardır. Bu gibileri Deccal’ın peşine takılacaklar, ona asker olacaklardır. İşte Deccal, onun nitelikleri ve yapacağı şeylerle ilgili sahih sünnetten deliller.

    Enes’ten (ra) Buhari ve Müslim rivayet ediyorlar. Enes diyor ki, Allah Resulü (as) şöyle buyurdu: “Hiçbir peygam*ber yoktur ki, ümmetini o çok yalancı şaşı gözlü kimse*den ümmetini uyarmamış olsun. Dikkat edin o şaşıdır, Azizi ve Celil olan Rabbiniz şaşı değildir. Onun iki kaşı arasında KFR yani kâfir yazılıdır.”[11]

    Ebu Hureyre’den Buhari ve Müslim yine rivayet ediyorlar. Ebu Hureyre diyor ki Allah Resulü (as) şöyle buyurdu: “Dik*kat edin! Daha önce hiçbir peygamberin hakkında söz etmediği Deccal ile ilgili bir hususu size konuşacağım. O gözleri şaşı olan biridir. O beraberinde cennet ve cehen*nem benzeri şeyle gelecektir. Onun işte bu cennettir, dediği şey cehennemdir.”[12]

    Buhari ve Müslim Rib’i b. Hiraş’tan rivayet ediyorlar. Rib’i diyor ki, Ben Ensar’dan olan Ebu Mesud ile birlikte Huzeyfe b. Yeman’ın yanına gittim –Allah hepsinden de razı olsun-. Ebu Mesud ona dedi ki: “Bana Deccal konusu hakkında Allah Resulü’nden (as) işittiğin şeyi anlat.” O da dedi ki: “Kuşkusuz Deccal çıkacak, onun beraberinde taşıdığı su, aslında ateştir. Halkın su olarak gördükleri şey aslında yakıcı olan ateştir. Halkın ateş olarak gördüğü şey ise, tatlı sudur. Sizden kim ona yetişirse, onun ateş diye gösterdiğinden alsın, çünkü o tatlıdır, hoştur. Bunun üzerine Ebu Mesud dedi ki, ben de bunu işitmiştim.”[13]

    Ebu Said Hudri’den (ra) Buhari ve Müslim rivayet edi*yorlar. Peygamber (as) şöyle buyurmuştur: “Deccal gelecek ama ancak kendisine Medine yollarına giriş haram kılın*mış, yasaklanmıştır. Nihayet Medine dışında kalan iş*lenmedik kimi tarlalara kadar gelecek, derken karşısına o günün en hayırlı insanı veya insanlardan en hayırlı olanı çıkacak ve ona şöyle diyecektir: Ben şahitlik ede*rim ki, sen, Allah Resulü’nün (as) hadisinde bize sözünü ettiği Deccalsın. Bunun üzerine Deccal; ne dersiniz ben bu adamı öldürsem sonra tekrar diriltsem siz yine de bu iş konusunda hakkımda bir şüpheye düşer misiniz, der. Çevresindekiler de, hayır bu durumda hiç şüpheye düş*meyiz, der. Bunun üzerine Deccal karşısına çıkan o kişiyi önce öldürür ve sonra da diriltir. Dirilen o imanlı ve ha*yırlı insan bunun üzerine der ki, Allah’a yemin ederim ki şu anda hiçbir zaman göremediğim gerçeği daha net bir şekilde, daha bir uzağı görerek durumunu öğrenmiş ol*dum. Bu durum karşısında Deccal yeniden o şahsı öl*dürmek isteyecek ama kendisine bu fırsat verilmeyecek*tir.”[14]

    Üçüncüsü: Dımışk’ın/Şam’ın doğusunda kalan Beyaz Minareye İsa’nın (as) inmesi olayı. Semadan yere inerken ellerini iki meleğin kanadına dayamış olarak sabah namazı vaktinde inecektir. Halk kendisini sabah namazını kıldırması için mihraba geçmesini isteyecektir. Ancak İsa (as), sizin imamınız sizin içinizden olacaktır, diyerek, imamlığa geçme*yecektir. Bunun üzerine orada hazır bulunan Mehdi öne ge*çecek, hem orada bulunan cemaate ve hem de İsa’ya imamlık edecektir, namaz kıldıracaktır. Bunun sebebi, yani İsa’nın namaz kıldırmaya geçmemsi ve imamlık yapmamsı, onun bu ümmete ve onun peygamberi Muhammed’e (as) olan saygısı sebebiyledir. Şam’ın Lüdd kapısında Deccal’ı bulup onu öldürecektir. İşte bu konuya ilişkin nasslar yani deliller şöyledir:[15]

    Ebu Hureyre’den Buhari, Müslim ve Sünen sahipleri ri*vayet ediyorlar. Ebu Hureyre diyor ki Allah Resulü (as) şöyle buyurdu: “Varlığım elinde olan Allah’a yemin ederim ki, pek yakın bir gelecekte Meryem oğlu İsa adil bir hakem olarak aranıza inecektir. O inince haçı kıracak yani Hıris*tiyanlığı ortadan kaldıracak, domuzu öldürecek yani do*muz etinin yenmesini yasaklayacak, bundan böyle Kitap Ehlinden cizyeyi yani vergi alınmasını kaldıracaktır. Mal varlığı öylesine artıp taşacak ki, bundan böyle zekat ka*bul edecek kimse bulunamayacaktır. Öyle ki Allah için bir tek secde yapmak dünya ve dünyadaki her şeyden çok daha hayırlı olacaktır.” Daha sonra Ebu Hureyre diyor ki isterseniz şu ayeti bir okuyun. Yüce Allah şöyle buyuruyor:

    “Kitap ehlinden her biri, ölümünden önce ona/İsa’ya muhakkak iman edecektir.” (Nisa, 4/159)

    Müslim Cabir’den (ra) rivayet ediyor, Cabir diyor ki Allah Resulü (as) şöyle buyurdu:

    “Ümmetimden bir toplum, bir gurup ta kıyamete dek hak yolunda savaşacaklardır. Derken Meryem oğlu İsa (as) inecek, bunun üzerine Müslümanların emiri ona, buyur, bize namaz kıldır, diyecek, o da “hayır, kiminiz kiminizin emiri*siniz, bu yüce Allah’ın bu ümmete bir ik*ramıdır.”[16]

    Şimdi sana daha detay içeren bir başka hadis sunayım. Bu hadiste Deccal’dan, İsa peygamberin dünyaya inmesin*den, Yecuc ve Mecuc ile alakalı hususlardan ve kıyametin büyük alametlerinden söz edilmektedir. Şöyle ki:

    Müslim Sahih adlı eserinde Nevvas b. Sem’an’dan (ra) rivayet ediyor. Nevvas diyor ki, bir sabah Allah Resulü (as) bize Deccal’dan uzun uzadıya söz etti. Önce sesini yükselte*rek konuştu, daha sonra yorulunca bu defa sesini alçaltarak konuştu. Biz onun bu anlatışına bakarak sandık ki Deccal Medine etrafında bulunan hurmalıklara gelip dayanmıştır. Yeniden Allah Resulü’nün yana vardığımızda, yüzümüzdeki üzüntü ifademizden anladı da bize hayrola bir şey mi oldu? Diye sordu. Biz de; ey Allah’ın Resulü! Sen bize sabahleyin Deccal’dan söz ettin, bu konuda bazen sesinin tonunu dü*şürdün, baz<en de yüksek sesle konuştun. Biz senin bu konuşmandan öyle sandık ki, Deccal gelip Medine hurma*lıklarına dayanıvermiş, dedik.

    Bunun üzerine Allah Resulü (as) şöyle buyurdular: “Ben sizin adınıza Deccal’dan değil, ondan başka şeylerden dolayı daha çok korkuyor ve endişe duyuyorum. Çünkü ben henüz aranızda bulunuyorken Deccal çıkarsa, ben hemen onun düzenini bozar, delillerini de etkisiz kılarım. Eğer ben ara*nızda değilken o çıkıp gelirse, bundan böyle herkes kendini ona karşı koruyup kollamalıdır. Kaldı ki yüce Allah her Müs*lüman kulunu onun kötülüğünden koruyacaktır.

    Deccal kıvırcık saçlı, gözlerinin feri gitmiş bir gençtir. Ben onu adeta (çok önceleri ölüp giden) Abduluzza b. Katan adındaki kişiye benzetiyor gibiyim. İçinizden kim ona yeti*şirse Kehf suresinin başından itibaren birkaç ayeti okusun. O Şam-Suriye ile Irak arasındaki bir yerden çıkacaktır. O sağa, sola kısaca her tarafa kötülüğünü yayacak, terör estirecektir. Ey Allah’ın kulları! İmanınızı koruyup kollayın” diye buyurdu.

    Bu defa; ey Allah’ın Resulü! O yeryüzünde ne kadar bir süre kalacaktır, diye sorduk. Allah Resulü (as) şöyle buyurdu:

    “Kırk gün yeryüzünde kalacaktır. Bir günü tam bir yıl uzunluğunda olacaktır, bir başka günü tam bir ay uzunlu*ğunda olacak, bir üçüncü günü ise tam bir hafta uzunlu*ğunda olacaktır. Diğer günleri ise sizin normal günleriniz gibi olacaktır.”

    Biz kendisine, ey Allah’ın Resulü (as) o bir yıl kadar olan günde bizim bir tek günün namazını kılmamız bize yetecek mi, diye sorduk. Allah Resulü (as), “hayır, aksine öyle bir günde zamanı saatlere bölerek günleri takdir etmek suretiyle namazınızı kılacaksınız” dediler. Bu defa ey Allah’ın Resulü! Onun yeryüzündeki hareket etme hızı ne oranda olacaktır, diye sorduk. Allah Resulü (as) şöyle buyurdu:

    —O adeta rüzgârın peşine takıp sürüklediği bulut gibi insanların yanından hızla geçer. Bir gurup insanın yanına gelir, onlara ilah olduğunu ve kendisine iman etmelerini is*ter, onlar da hemen ona iman ederler, onun davetine katılır*lar. Yağmur yağdırması için göğe emreder, hemen yağmur yağar, Bitki bitirmesi için yere emreder, hemen otlar yeşeri*verir. İnsanların meraya yayılmaları için salıverip gönderdik*leri hayvanları, daha gösterişli, daha bir etli ve daha sütlü olarak evlerine dönerler. Bundan sonra bir başka toplumun yanına gelir ve onlardan da kendisine iman etmelerini ister. Ancak bunlar onun teklifini kabul etmeyip ret ederler, Deccal bunların yanlarından ayrılıp gider, ancak sabahleyin bakarlar ki suları çekilmiş, çayır çimenleri kurumuş ve hayvanları da helak olmuştur.

    Deccal bu arada bir harabeye uğrar, harabeye seslene*rek, içinde gizlediğini hazinelerini dışarı çıkar, diye emreder. Buradaki hazineler de tıpkı arıbeyinin peşinden arıların takılıp gittikleri gibi deccal’ın arkasından giderler. Daha sonra Dec*cal yanına babayiğit bir genci davet eder, kılıcıyla o genci ikiye böler, vücudunun her bir parçası bir yana dağılır. Sonra da o genci yanına davet eder, öldürülen genç gülümseyen bir eda ile ona doğru gelir. İşte Deccal tam bu gibi şeyleri yaparken tam bu sırada yüce Allah Meryem oğlu Mesih’i (as) gönderir. Mesih İsa, boyanmış iki elbise içinde, ellerini iki meleğin kanatları üzerine koymuş olarak Dımaşk’ın doğu*sunda bulunan Akminarenin yanına iner. Mesih İsa başını yere eğince saçlarından terler damlar. Başını kaldırınca inci misali nurani damlalar dökülür. Hangi kafir onun nefesini koklasa, anında ölür. Onun nefesi, gözünün bakabildiği yere kadar ulaşır. Bu arada Mesih İsa Deccal’ın peşine düşer. Onu Kudüs yakınında bulunan babullüdd denen yerde ya*kalayıp öldürür.

    Daha sonra Meryem oğlu İsa, Allah’ın kendilerini Dec*cal’ın şerrinden koruduğu bir toplumun yanına gelir. Bu in*sanların yüzlerini okşar ve onların cennette elde ettikleri de*recelerinden söz eder. İşte tam böyle bir sırada yüce Allah, Meryem oğlu İsa’ya (as) şöyle vahyeder: “Kimsenin öldüre*meyeceği kullar yarattım; öteki kullarımı toplayıp Tur dağına götür.” Allah bu arada Yecuc ve Mecucu gönderir. Bunlar tepelerden hızlıca inip giderler. Bunlardan ilk hareket edenler hemen Taberiye gölüne ulaşıp onun suyunu içip bitirirler. Arkadan gelenler ise, oraya ulaştıklarında, burada önceleri çok su varmış, derler.

    İsa (as) ile yanında bulunan müminler Tur dağında mahsur kalırlar. Bunların her bireri için bir öküz başı sizin bugünkü para değerinizle yüz altından daha değerli olacaktır. Allah’ın peygamberi İsa (as) ile beraberindeki müminler, bu beladan kurtulmaları için Allah’a dua ederler. Bunun üzerine yüce Allah onların dualarını kabul edip Yecuc ve Mecucun enseleri üzerine kurtçuklar musallat eder. Böylece hepsi bir anda ölüp yok olurlar.

    Bundan sonra Allah’ın peygamberi İsa (as) ve inanmış arkadaşları Tur dağından aşağıya inerler. Ancak yerde Yecuc ile Mecucun kokuşmuş cesetlerinin yer almadığı bir karış toprak bile göremezler. Allah’ın peygamberi İsa (as) ile onun inanmış arkadaşları, bu beladan kurtarılmaları için beraberce Allah’a yalvarırlar. Derken yüce Allah deveboyunları misali iri kuşlar gönderir. Bu kuşlar o leşleri yüklenip götürür ve onları Allah’ın dilediği yere atıp bırakırlar. Daha sonra Aziz ve Celil olan Allah, hiçbir evin ve çadırın asla engel olamayacakları bir yağmur gönderir. İşte bu yağmur yeryüzünün tıpkı bir ayna gibi yeryüzünü pırıl pırıl hale getirir. Bundan sonra yer*yüzüne; artık bitkilerini, meyve ve ürünlerini bitiriver, bereke*tini de artır, diye emredilir. İşte o günde epeyce bir insan bir tek nar ile doyarlar, nar kabuğuyla da gölgelenirler. Sütler bereketlendirilir, bi tek devenin sütü, bin kişiye varan büyük bir kalabalık insan topluluğunu doyurur. Hatta bir tek ineğin sütü bir tek kabilenin doymasına yeterli olacaktır. Bir tek koyunun sütü de bit topluluğu doyuracak berekettedir.

    İşte onlar tam bu halde iken yüce güzel ve tatlı bir rüzgâr gönderecek, bu rüzgâr onları koltuk altlarından yakalayıp her mümin ve Müslüman kimsenin ruhunu böylece alıp götürür. Geride insanların en şerlileri, en azılıları kalacaklar, işte bun*lar tıpkı eşekler gibi hiç çekinmeden birbirleriyle itiş kakış toplum içersisinde alenen cinsel ilişkiye gireceklerdir. İşte kıyamet bunların üzerine kopacaktır.[17]

    Dördüncüsü: Dabbetularz denen bir varlığın, bir canlı*nın ortaya çıkması da yine kıyametin büyük alametlerinden*dir. Bu canlının Salih peygamberin devesinin yavrusu olduğu da söylenir. Annesi, Salih peygamberin inanmayan kavmi tarafından kesilince, bu yavrucak oradan kaçar, annesinin içinden çıktığı taş yeniden yarılıp o taşın yani kayanın içine girer ve izin i böylece kaybettirir. İşte bu yavrucak ortaya çıktığında onu yakalamak isteyen hiçbir kimse onu yakala*yamayacak, ondan kaçmaya çalışan da ondan kurtulamaya*caktır. Hemen herkes onu kendi tarafına doğru geldiğini görecektir. Bu canlı müminlerin iki kaşı arasında mümin diye yazacak ve kişinin yüzü parlayacaktır, kâfirin ise iki kaşı*nın arasına kâfir diye yazacak ve yüzleri simsiyah kesilecektir. Bu canlı, Müslüman’a ey Müslüman, kâfire de ey kâfir, diye seslenecektir. Nitekim yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:

    “O söz başlarına geldiği, kıyamet koptuğu zaman, onlara yerden bir Dabbe, mahlûk çıkarırız da, bu onlara insanların ayetlerimize kesin bir iman getirmemiş ol*duklarını söyler.” (Neml,27/82)

    Beşincisi: Güneşin doğudan değil batıdan doğması da kıyametin büyük alametlerindendir. Böyle bir durumda tüm insanlar korkup ürkmeye başlayacaklar ve hepsi de iman edeceklerdir. Eğer kişi bu olay gerçekleşmeden önce iman etmemiş ise, onun bu olaydan sonra iman etmiş olması kendisine bir yarar sağlamayacaktır, imanı kabul edilmeye*cektir. Buhari, Müslim ve Ebu Davud Ebu Hureyre’den riva*yet ediyorlar. Ebu Hureyre (ra diyor ki Allah Resulü (as) şöyle buyurdu:

    “Güneş batıdan doğmadıkça kıyamet kopmayacaktır. Güneş batıdan doğunca onu gören tüm insanlar bundan böyle iman edecekler ama bu an geldiğine, “ önceden inanmamış ya da imanında bir hayır kazanmamış olan kimseye artık imanı bir fayda sağlamaz” (En’am,6/158) diye ifadesini bulan hükmün gerçekleştiği gündür.[18]

    Altıncısı: Hicaz topraklarında büyük bir ateşin ortaya çıkmasıdır. Buhari ve Müslim yine Ebu Hureyre’den rivayet ediyorlar. Ebu Hureyre diyor ki Allah Resulü (as) şöyle bu*yurdu: “ Hicaz topraklarında bir ateş ortaya çıkmadıkça kı*yamet kopmayacaktır. Öyle ki ortaya çıkan bu ateş ta Basra’da bulunan develerin boyunlarını, yollarını aydınlata*cak*tır.”[19]

    Denildiğine göre bu ateş Aden denilen bölgenin merke*zinden çıkacak ve halkı önüne katıp ta Şam’a kadar süre*cektir.

    Tirmizi İbn Ömer’den rivayet ediyor. Demiş ki Allah Re*sulü (as) şöyle buyurdu: “Hadramavt veya Hadramavt deni*zinden denilen bölgeden kıyamet kopmazdan ve insanlar mahşerde toplanmazdan önce bir ateş belirecektir. Orada*kiler, “ey Allah’ın Resulü! O gün için bize ne yapmamızı emir buyurursunuz?” diye sordular. Allah Resulü (as): “Size Şam’a gitmenizi tavsiye ederim” diye buyurdular.[20]

    Artık bu olaydan sonra insanların ezberinde bulunan yani sadırlarda, sinelerde mahfuz olan Kur’an ile kitap satırla*rında yazılı bulunan Kur’an silinip ortadan kalkacaktır. Bun*dan böyle tüm insanlar küfre döneceklerdir. Öyle ki hepsi de artık putlara tapacaklardır. Çünkü Peygamber (as) bu ko*nuda şöyle buyurmaktadır:

    “Lat ve Uzza adlarındaki putlara yeniden tapılma*dıkça, gece ve gündüz gitmeyecek, kıyamet kopmayacak*tır.”[21]

    Habeşistan ordusu yeniden Kâbe’ye doğru savaşa geçe*cekler ve taş taş üzerinde bırakmaksızın, altında ne kadar hazine ve değerli şeyler varsa hepsini çıkaracaklardır. İşte bu olay gerçekleştiğinde yeryüzünde: “La ilahe İllallah” diyecek tek bir kimse kalmayacaktır. Nitekim Peygamber’den (as) bu manada sahih hadisler gelmiştir.

    Müslim ve Tirmizi rivayet etmişlerdir. Enes (ra)’ten yapı*lan bu rivayet Müslim’de yer alan lafızdır. Enes diyor ki Allah Resulü (as) şöyle buyurdu: “Yeryüzünde Allah Allah diye söy*leyen olduğu müddetçe kıyamet bunlar üzerinde kopmayacaktır.”[22]

    Bütün bu olayların meydana geleceği dönemde yani kı*yametin yakın olduğu zamanda yeryüzü tüm ziynet ve süsle*rini meydana çıkaracak, nehirler ortaya çıkacak, yeryüzü ağaçlar bitirecektir. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor:

    “Nihayet yeryüzü ziynetini takınıp, rengârenk süslen*diği ve sahipleri de onun üzerinde kudret sahibi oldukla*rını sandıkları bir anda, bir gece veya gündüz ona emri*miz, afetimiz gelir de sanki dün yerinde yokmuş gibi kö*künden koparılarak biçilmiş bir hale getiririz.” (Yunus, 10/24)

    Tirmizi’nin rivayetine göre Peygamber (as) şöyle buyur*muştur: “Varlığım elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki, yırtıcı hayvanlar insanlarla konuşmadıkça, kişiyle kendi kırbacı bağı, ayakkabısının bağı konuşup, ondan sonra kişinin uyluğu, arkasından ailesi bireyleri arasında neler olup bittiğini ona haber vermedikçe kıyamet kop*mayacaktır. Ki bu dönemde Arabistan toprakları nehirler, sular ve yeşilliklerle dolup taşacaktır.”

    Ahmed b. Hanbel’in rivayetinde ise bu hadis şöyle gel*miştir: “Arabistan toprakları sular, nehir ve yeşilliklerde dol*madıkça kıyamet kopmayacaktır. Hatta binitli-süvari olan bir kimse Irak ile Mekke arasında gayet güven içeri*sinde seyretmedikçe –meğerki yolunu sapıtmamış, kay*betmemiş olsun- kıyamet kopmayacaktır.”[23]

    Yukarıda anlattığımız küfür ve inkâr çeşitlerini ne zaman ki insanlar işler hale gelirler, daha önce Müslim hadisinde de belirtildiği gibi ne zaman putlara tapıp, tıpkı eşekler gibi toplum ortasında kadınlarla cinsel ilişkiye girerse işte o za*man kıyamet kopacaktır. Aynı şekilde yeryüzü de burada anlattığımız gibi ne zaman tüm ziynet ve süslerini meydana çıkarır ve yüce Allah yeryüzündekilere bu manada bir takım güç ve kudret verirse işte böyle bir dönemde dünyanın sonu gelecektir. Bir de bilim ve teknik hayvanların insanlarla ko*nuşabildiği, kişinin kendi kamçısının ve ayakkabısının bağı ile konuştuğu bir düzeye ulaşırsa, bu ve benzeri türden olaylar ortaya çıkarsa işte o zamanda kıyamet kopacaktır ve zaten Sura da bu zamanda üfürülecektir.





    i



    --------------------------------------------------------------------------------

    [1] Buhari, Rikak, B 39, h:6504–6505; Müslim, Fiten, 2951

    [2] Bu hadis Müslim’de yer almamaktadır. Ancak Ahmed b. Hanbel bunu rivayet etmiştir. Bak el-Fethul Kebir; 3/335

    [3] Buhari, Rikak, emanetin kaldırılması bahsi.

    [4] Müslim, İman, 1, 5. Buhari, İman, 37. Tirmizi, İman, 4. Ebu Davud, Sünnet, 16.

    [5] Tirmizi, Fiten, h:2210.

    [6] Tirmizi, Fiten, h:2197. Müslim, İman, 186

    [7] Müslim, Fiten, h:2922

    [8] Müslim, Fiten, 2922/29 genel:7375

    [9] Tirmizi, Fiten Mehdi bahsi. H: 2230–2231. Tirmizi, hadis Hasen sahih bir hadistir, demiştir.

    [10] Süyuti, Camiussağir, 9245. Ancak Süyuti’nin bu eserinde geçen hadis oldukça kısadır ve: “Mehdi, benim soyumdan bir adam olacaktır. Yüzü ise adeta parlayan bir yıldız gibidir” şeklindedir. Ancak Tirmizi’de bu hadisten lafız bakımından çok daha açık ve sened bakımından da çok daha kuvvetli olan bir hadis yer almaktadır. Fiten, 53/2232. Hadis, Hasen bir hadistir, demiştir.

    Tirmizi’de Mehdi bölümünde (bab:43) 2331–2333 numaralarıyla üç hadis yer almaktadır. Yukarıda işaret olunduğu gibi fazla bir açıklık yoktur ve hadisler oldukça da kısadır. Esasen Mehdi konusu ile alakalı tüm hadisler sıkıntılı olan hadislerdir. Sıhhat derecelerinde farklılıklar bulunmaktadır. Burada verilen son hadis ise mevzu olması kuvvetle muhtemel bir hadistir. En azından oldukça zayıf bir hadis olabilir. Kaldı ki, bu konuda Buhari’de tek bir hadis olmadığı gibi Müslim’de de sadece bir hadis yer alır ve burada da Mehdi isminden hiç söz edilmez. Sünenlerde sadece bu tür hadisler yer almaktadır. İslam âlimleri bu gibi hadisler şöhret derecesine vardıklarından dolayı inkâr edilmese uygun düşer, ama inkâr edenler olursa, onlar da dinden çıkmış olmazlar. Çünkü Mehdi olayı, iman ile alakalı bir durum değildir. Ancak Şiada bu konuda altı binin üzerinde hadis imal edilmiş ve bu onlarda bir iman olayıdır, tıpkı takiyye meselesinde olduğu gibi. Dolaysıyla Mehdilik meselesi şüpheli bir meseledir, sıhhati konusunda kesinlik yoktur. (Çeviren)

    [11] Müslim, Fiten, Deccal bahsi, h: 2933

    [12] Müslim, Fiten, Deccal bahsi, h:2936

    [13] Müslim, Fiten, Deccal bahsi, 2934

    [14] Müslim, Fiten, Deccal bahsi, h: 2938/112

    [15] Verilen hadislere ihtiyatla yaklaşılmalı, bu konu tartışmalı bir konudur ve bu, iman meselelerinden değildir. Bu itibarla konuyu farklı eserlerden de okumanın ve araştırmanın yararı olur kanaatindeyiz. (Çeviren)

    [16] Müslim, İmaret, h:1923, İman, h:165

    [17] Müslim, Fiten, 110, Tirmizi, Fiten, 59. İbn Mace, Fiten, 33; Riyazussalihin, h: 1812

    [18] Müslim, İman, h:157

    [19] Müslim, Fiten, h:2902

    [20] Tirmizi, Fiten, h:2217. Tirmizi bu hadis için, Hasen Sahih bir hadistir, diye söylemiştir.

    [21] Müslim, Fiten, h:2907

    [22] Müslim, İman, h:148

    [23] Tirmizi, Fiten, 2181/2272.Tirmizi bunu Ebu Said Hudri’den rivayet etmiş ve bu hadis Hasen Garib olan bir hadistir, demiştir.


  6. 18.Ekim.2014, 07:31
    3
    Üye
    KIYAMET VE ALAMETLERİ





    Ey kardeşim! Bilmelisin ki; -Allah her ikimizi de muvaffak kılsın- bu dünya hayatı bir gün sona erecek ve her şey yok olacaktır. Artık bundan sonra ahiret günü gelecektir. Ki o günde kullar dünyada işlediklerinin karşılığını görecekler, ya ceza alacaklar veya mükâfatlandırılacaklardır. Kısaca vara*cakları yer ya içinde ebedi nimetlerle karşılanacakları cennet veya içine atılacakları yakıcı cehennem ateşi olacaktır. İşte sen bu kitapta söz konusu edilen cennet ve cehennemde yer alacak olan bu iki zümrenin halini görüp okuyacaksın.

    Şurası bilinmelidir ki, ahiret gününe iman etmek, imanın sıhhat şartlarından bir şarttır. Kim ahiret gününe iman et*mezse o kimse kesin olarak kâfirdir. Kaldı ki bu konu Kur’an’ın birçok ayetlerinde zikrolunmuştur. Bu ayetlerin kiminde cehennem ateşinden ve azabından uzak durma uyarısı, kimisinde ise ora ile alakalı olarak kimi durumların ve müşahedelerin ele alınmış olması, kimisinde de oranın mutlaka bir gün gelip gerçekleşeceğidir.

    Nitekim bu konu Kur’an’da değişik isimlerle anılmakta*dır. Örneğin kıyamet, saat, Karia (Kapı Çalan), Ğaşiye (Deh*şeti her şeyi kaplayan kıyamet), Hakka (Gerçekleşecek olan), Tamma (Her şeyi alt üst eden büyük felaket), Sahha (Ku*lakları sağır eden ses), Vakıa (Kıyamet), Hesap Günü ve ben*zeri isimler gibi.

    Yüce Allah buyuruyor: “Kıyamet vakti de gelecektir, bunda şüphe yoktur. Ve Allah kabirdeki kimseleri diriltip kaldıracaktır.” (Hac, 22/7)

    Yine yüce Allah buyuruyor: “Kıyamet günü mutlaka gelecektir. Herkes peşine koştuğu şeyin karşılığını bul*sun diye neredeyse onu kendimden gizleyeceğim. Ona inanmayan ve nefsinin arzularına uyan kimseler sakın seni ondan (kıyamete inanmaktan) alıkoymasın; sonra mahvolursun!” (Hac, 22/15–16)

    Ey Müslüman kardeşim! Gel hele biraz benimle, şu sözü edilen gün ile alakalı olarak neler var biz göz atalım, onun korkunç hallerini, oradaki merhalelerde bizim durumlarımızı bir kontrol edelim. Durumlarımızı yüce Allah’a bir arz edelim de belki Rabbimiz bu sebeple bizi isyana girmekten, asi ol*maktan uzaklaştırır. Bu sayede belki de taat ve iyilikle ilgili amellere yönelebilme imkânını elde ederiz. Nasıl olmasın ki, işte kıyametin belirtileri, alametleri bu zamanda gözler önün*dedir. Uzağı görebilenler için bunu görmemeleri mümkün değildir.



    Kıyamet Gününün Küçük Alametleri

    Unutma ki kıyamet günüyle alakalı olarak kimisi küçük ve kimisi de büyük olmak üzere iki türlü alameti vardır. Bu alametlerden küçük olarak nitelendirilenleri kıyamet günü yaklaştığı zamanda belireceklerdir. Büyük alametler ise, he*men kıyamet kopacağı, kopmasının neredeyse sayılı günler diyebileceğimiz manada ciddi bir şekilde yaklaştığında beli*receklerdir.

    Şimdi burada kıyametin küçük alametlerinden söz ede*ceğim. Gerçi bu alametler oldukça fazladır ama ben burada kısaca ve kolay bir şekilde hemen anlatılıverecek olanların*dan söz edeceğim. Bunların başında bizim Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (as) peygamber olarak gönderilmesi ve ümmetinin gelmiş olmasıdır.

    Buhari ve Müslim Sehl b. Sa’d’dan rivayet ediyorlar. Sa’d’ın söylediğine göre Allah Resulü (as) – işaret parmağı ile bitişiğindeki parmağını birlikte göstererek- dedi ki: “Ben, be*nimle kıyamet arasındaki süre işte bu kadar kalmış olduğu bir dönemde peygamber olarak gönderildim.”[1]

    Şu sayacaklarım da yine kıyametin küçük alametlerin*dendir. Yüksek bina yapımı yarışına girilmesi, cami ve mes*citlerin süslerle donatılması, emanete uyulmaması, ihanet edil*mesi, zinanın alabildiğince artması, her tarafta alenen içkinin içilmesi, teşvik edilmesi, şarkıcı ve çengici kadınların edinilmesi, sanatçı adı altında önemsenmesi kıyametin kü*çük alametlerindendir. Aynı şekilde hain kimsenin emin ve güvenilir kabul edilmesi, işlerin ehil olmayan ellere geçmesi, bidatlerin artması, kadınlarda hayânın azalması, erkeklerin adalet özelliğini yitirmeleri de bu alametler arasındadır. Tüm bu saydıklarımız günümüzde var olan gerçeklerdir. Hemen bütün bunlar hakkında da sahih hadisler bulunmaktadır. İşte bu hadislerden bazı örnekler:

    Enes b. Malik’ten (ra) diyor ki Allah Resulü (as) şöyle bu*yurdu: “İnsanlar cami yapımında yaptıkları şeyler sebe*biyle birbiriyle üstünlük taslayıp mücadele etmedikçe kıyamet kopmaz.”[2]

    Buhari’nin Ebu Hureyre’den yaptığı rivayete göre Allah Resulü (as) şöyle buyurmuştur: “Emanet zayi olduğunda, emanete uyulmadığında kıyameti bekle.”[3]

    Ömer b. Hattap’tan (ra) rivayete göre demiş ki: “Bir gün Allah Resulü’nün (as) huzurunda oturduğumuz bir sırada, elbisesi beyaz mı beyaz, saçları siyah mı siyah, yoldan gelmiş gibi bir Halide bulunmayan ve içimizden de kimsenin kendi*sini tanımadığı bir adam çıkageldi. Peygamber’in yanına sokuldu, önünde oturdu, dizlerini peygamberin dizlerine dayadı, ellerini kendi dizlerinin üstüne koydu ve:

    — Ey Muhammed! Bana İslam’ı anlat, dedi. Allah Re*sulü (as) de:

    -“İslam, Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Resulü olduğuna şahitlik etmen, namazı dosdoğru kılman, zekatı tastamam vermen, ra*mazan orucunu eksiksiz tutman, yoluna güç yetirebilir*sen Kabe’yi ziyaret (hac) etmendir” buyurdu. Adam:

    — Doğru söyledin, dedi. Onun hem soru sorup hem de doğrulaması bizim tuhafımıza gitti. Adam:

    — Şimdi de imanı anlat bana, dedi. Peygamber (as):

    -“Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahi*ret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şer*rine iman etmendir” diye buyurdu. Adam yine:

    — Doğru söyledin diye tasdik etti ve hemen arkasından da:

    — Peki, ihsan nedir, onu da anlat, dedi. Allah Resulü (as):

    — “İhsan, Allah’a onu görüyormuşsun gibi kulluk et*mendir. Sen Onu görmüyorsan da O seni mutlaka görü*yor” diye buyurdu. Adam yine:

    —Doğru söyledin dedi ve arkasından da:

    —Kıyamet ne zaman kopacak, diye sordu. Peygamber (as):

    —“Kendisine soru yöneltilen, bu konuda soru soran*dan daha bilgili değildir” diye cevapladı. Adam:

    — O halde alametlerini söyle, dedi. Allah Resulü (as):

    — “Annelerin, kendilerine cariye muamelesi yapacak çocuklar doğurması, yalın ayak, başıkabak, çıplak koyun çobanlarının, yüksek ve mükemmel binalarda birbiriyle yarışmalarıdır” diye buyurdu.

    Adam sessizce çıkıp gitti. Ben bir süre öylece kalakal*dım. Daha sonra Peygamber (as):

    — “Ey Ömer! Soru soran kişi kimdi, biliyor musun?” diye buyurdu. Ben de:

    — Allah ve Resulü bilir, dedim. Allah Resulü (as):

    — “O gelen Cebrail idi, size dininizi öğretmeğe geldi” diye buyurdu.[4]

    Ali b. Ebu Talip’ten rivayete göre demiş ki, Allah Resulü (as) şöyle buyurdu: “Ümmetim onbeş hasleti, fiili işler duruma geldiklerinde artık belayı hak etmiş olurlar.” Kendisine bunlar nelerdir, diye sorulması üzerine Allah Re*sulü (as) şöyle buyurdular: “Ganimet belli kesimin elinde elden ele dolaşıp haksız bir şekilde zimmete geçirildi*ğinde, emanete ganimet diye üzerine konduğunda, zekat gereksiz bir borç kabul edilip verilmediğinde, kişi hanı*mına itaat edip annesini ezdiğinde, arkadaşına iyi davra*nıp babasını üzdüğünde, mescitlerde dinle ilgisi olmayan sesler yükseldiğinde, toplumun lideri, onların en aşağılık adamı olduğunda, kişinin kötülüğünden korkulduğu için kendisine itaat olunduğunda, içki içildiğinde, ipek giysi*ler giyildiğinde, çalgıcı-çengici ve şarkıcı kadınlar edinil*diğinde, bu ümmetin sonradan gelenleri, kendilerinden önce geçenlere lanet okuduklarında, işte bu durumlar meydana geldiğinde artık üç şeyi bekleyedurun! Kızıl bir rüzgar -insanları yerin dibine geçirecek bir kasırga-, yerin dibine geçirilmek, bir başka varlık şekline dönüştürül*mek veya iftiraya uğramak-toplumdan dışlanmak-.”[5]

    Rivayete göre Peygamber (as) Cebrail’e (as) demiş ki: “Ey kardeşim Cebrail, benim ölümümden sonra yeryü*züne inecek misin?” Cebrail de, “evet, ahir zamanda inece*ğim, hem de dört kez ineceğim” der. Peygamber (as): “O inişlerinde ne yapacaksın?” diye sorar. Cebrail (as) şu cevabı verir: “İlk inişimde hâkimlerden adaleti kaldıracağım, ikinci defaki inişimde ise, yeryüzünden bereketi kaldıra*cağım, sonra üçüncü inişimde erkeklerin kalplerinden şefkat duygusunu kaldıracağım, dördüncü inişimde de kadınlardan hayâyı, utanma hissini kaldıracağım.”

    Tirmizi Enes b. Malik’ten rivayet ediyor, Enes (ra) diyor ki Allah Resulü (as) şöyle buyurdu: “Kıyametin hemen öncesinde adeta karanlık gecenin karanlığının sökün ettiği gibi fitneler ortaya çıkacaktır. Adam sabaha mümin yani inanmış biri olarak çıkar ama akşama kâfir olarak girer. Mümin biri olarak akşamlar, fakat sabaha kâfir biri olarak çıkar. Kimi topluluklar da para karşılığı dinlerini satarlar.”[6]

    Ey kardeşim! Şimdi tüm bu saydığımız alametler veya belirtiler günümüzde ortaya çıkmış mı çıkmamış mı bir bak hele.Evet, hepsi de bugün gerçekleşmiş bulunmaktadır. Kimi alametlerin belirtileri ise artık belirmeye başlamış bile, örneğin Yahudilerle olan savaşlar ve Fırat nehrinin dibinden sırf altından olan bir dağın ortaya çıkacağı gibi.

    Buhari ile Müslim İbn Ömer’den rivayet ediyorlar. İbn Ömer’in dediğine göre Allah Resulü (as) şöyle buyurmuştur: “Müslümanlar ile Yahudilerin arasında bir Savaş çıkma*dıkça, kıyamet kopmayacaktır. Bu savaşta Müslümanlar Yahudileri öldürecekler, öyle ki Yahudiler herhangi bir ağacın ve taşın arkasında kendilerini gizleyecekler de, o ağaç ve taş dile gelerek, ey Müslüman! Ey Allah’ın kulu! Arkamda bir Yahudi saklanmıştır, gel onu öldür, diye seslenecek, sadece Yahudi ağacı da denene Ğarkad ağacı seslenmeyecektir.”[7]

    Buhari, Müslim ve başkaları Ebu Hureyre’den rivayet ediyorlar. Ebu Hureyre diyor ki Allah Resulü (as) şöyle bu*yurdu: “Fırat nehri altın bir dağ üzerinden açılmadıkça kıyamet kopmayacaktır. İnsanlar onun için savaşacak ve her yüz kişiden doksan dokuz kişisi öldürülecektir. On*lardan her biri keşke kurtulan ben olsaydım, diyecek*tir.”[8]

    İşte tüm bu anlatılanların hemen hepsinin ön belirtileri gözükmeye başlamış bulunmaktadır.

    Eğer ben burada ahir zaman alametleriyle alakalı olarak Allah Resulü’nün haber verdiklerini bir bir anlatmaya kalkışır*sam, konumuz alabildiğince uzayıp gider. Ancak ben, okur usanıp bıkmasın ve bir de kitabın hacmi kabarmasın diye kısa yoldan örneklerle yetindim ki amacın dışına çıkmayayım istedim.



    KIYAMETİN BÜYÜK ALAMETLERİ

    Bunların ilki şudur: Mehdi’nin çıkıp gelmesidir. Mehdi Hz. Fatıma’nın çocuklarından olacak, geldiğinde yeryüzü zulüm ve haksızlıklarla çalkanıyorken o adaleti ve hakkı sağ*layacaktır, yeryüzünü adaletle dolduracaktır.

    Ebu Davud ve Tirmizi İbn Mesud’dan rivayet ediyorlar. Rivayete göre Allah Resulü (as) şöyle buyurmuştur: “Dünya*nın ömründen kalan gün olarak en son gün kalmış olsa, Allah bu günü mutlaka uzatacak, ta ki benim soyumdan veya benim ehli beytimden biri gönderilene dek. Onun ismi benim ismime, babasının da adı babamın adına uygun olacaktır. O, yeryüzü nasıl ki zulüm ve haksızlıkla dolup taşıyorsa, yeryüzünü adalet ve halk dolduracak*tır.”[9]

    Ahmed b. Hanbel, Ebu Davud ve Tirmizi yine İbn Mesud’dan rivayet ediyorlar. İbn Mesud demiş ki Allah Re*sulü (as) şöyle buyurdu: “Benim ehli Beytimden ismi be*nim ismime –farklı bir rivayette de ‘ahlakı benim ahlakıma’- uyan bir adam çıkmadıkça-gelmedikçe dünya sona er*mez.”

    Ebu Nuaym ve Ruyani Huzeyfe’den rivayet ediyorlar. Huzeyfe demiş ki Allah Resulü (as) şöyle buyurmuştur: “Mehdi benim soyumdan bir adam olacaktır. Rengi Arapların renginde cismi-bedeni ise bir İsrail’li bedeni gibi olacaktır. Sağ yanağında adeta parlayan bir yıldız gibi bir beni olacaktır. Yeryüzü zulüm ile dolup taşarken o yeryüzünü adaletle dolduracaktır. Onun halifeliğine gerek yeryüzü halkı olsun, gerekse göktekiler olsun, ha*vada uçan kuşlara varana dek hepsi razı olacaklardır.”[10]

    İkincisi Deccal’ın çıkmasıdır. Deccal insanlar için en bü*yük bir fitnedir. Çünkü Allah, ona bir takım harikulade işler yapma fırsatını verecektir. Bu sayede insanları dehşete düşü*recek, birçok insanlar ona aldanacaklar. Sadece yüce Al*lah’ın kendilerine saadet vaat ettiği yani koruduğu kimseler onun şerrinden ve fitnesinden kurtulacaklardır. Nasıl olmasın ki, nice adamlar görüyoruz, kötülükte Deccal kadar olmasa bile yine de insanları tuzaklarına düşürüp aldatmaktadırlar. Birçok yalan ve dolanla insanların gözlerini boyamakta, akıl*larını karıştırmaktadırlar. Örneğin falcılar, kâhinler, med*yumlar, gaybı bildiğini ileri sürenler ve benzeri daha niceleri gibi. Evet, bu gibileri yığınlarla insanları peşlerine takarlar*ken, istediğinde gökten yağmur yağdıracak, dilediğinde de durduracak olan Deccal nasıl aldatmasın ki? O fazlasıyla bunu yapacaktır. Kurak araziye emredecek, oralar yeşerecek, ölüyü diriltecek, dünyanın hazineleri onu izleyecektir. İşte bütün bunlar insanlar için birer fitnedir, onları bozmaktır. İslam akidesi üzerinde sebat edip etmeyeceklerine ilişkin bir imtihandır.

    İnanmış kimseler bu gibi durumlarda inançlarında sebat edecekler, İslam akidesini yaşayacaklar, ancak kalplerinde hastalık bulunanlar ise, sapıtacaklardır. Bu gibileri Deccal’ın peşine takılacaklar, ona asker olacaklardır. İşte Deccal, onun nitelikleri ve yapacağı şeylerle ilgili sahih sünnetten deliller.

    Enes’ten (ra) Buhari ve Müslim rivayet ediyorlar. Enes diyor ki, Allah Resulü (as) şöyle buyurdu: “Hiçbir peygam*ber yoktur ki, ümmetini o çok yalancı şaşı gözlü kimse*den ümmetini uyarmamış olsun. Dikkat edin o şaşıdır, Azizi ve Celil olan Rabbiniz şaşı değildir. Onun iki kaşı arasında KFR yani kâfir yazılıdır.”[11]

    Ebu Hureyre’den Buhari ve Müslim yine rivayet ediyorlar. Ebu Hureyre diyor ki Allah Resulü (as) şöyle buyurdu: “Dik*kat edin! Daha önce hiçbir peygamberin hakkında söz etmediği Deccal ile ilgili bir hususu size konuşacağım. O gözleri şaşı olan biridir. O beraberinde cennet ve cehen*nem benzeri şeyle gelecektir. Onun işte bu cennettir, dediği şey cehennemdir.”[12]

    Buhari ve Müslim Rib’i b. Hiraş’tan rivayet ediyorlar. Rib’i diyor ki, Ben Ensar’dan olan Ebu Mesud ile birlikte Huzeyfe b. Yeman’ın yanına gittim –Allah hepsinden de razı olsun-. Ebu Mesud ona dedi ki: “Bana Deccal konusu hakkında Allah Resulü’nden (as) işittiğin şeyi anlat.” O da dedi ki: “Kuşkusuz Deccal çıkacak, onun beraberinde taşıdığı su, aslında ateştir. Halkın su olarak gördükleri şey aslında yakıcı olan ateştir. Halkın ateş olarak gördüğü şey ise, tatlı sudur. Sizden kim ona yetişirse, onun ateş diye gösterdiğinden alsın, çünkü o tatlıdır, hoştur. Bunun üzerine Ebu Mesud dedi ki, ben de bunu işitmiştim.”[13]

    Ebu Said Hudri’den (ra) Buhari ve Müslim rivayet edi*yorlar. Peygamber (as) şöyle buyurmuştur: “Deccal gelecek ama ancak kendisine Medine yollarına giriş haram kılın*mış, yasaklanmıştır. Nihayet Medine dışında kalan iş*lenmedik kimi tarlalara kadar gelecek, derken karşısına o günün en hayırlı insanı veya insanlardan en hayırlı olanı çıkacak ve ona şöyle diyecektir: Ben şahitlik ede*rim ki, sen, Allah Resulü’nün (as) hadisinde bize sözünü ettiği Deccalsın. Bunun üzerine Deccal; ne dersiniz ben bu adamı öldürsem sonra tekrar diriltsem siz yine de bu iş konusunda hakkımda bir şüpheye düşer misiniz, der. Çevresindekiler de, hayır bu durumda hiç şüpheye düş*meyiz, der. Bunun üzerine Deccal karşısına çıkan o kişiyi önce öldürür ve sonra da diriltir. Dirilen o imanlı ve ha*yırlı insan bunun üzerine der ki, Allah’a yemin ederim ki şu anda hiçbir zaman göremediğim gerçeği daha net bir şekilde, daha bir uzağı görerek durumunu öğrenmiş ol*dum. Bu durum karşısında Deccal yeniden o şahsı öl*dürmek isteyecek ama kendisine bu fırsat verilmeyecek*tir.”[14]

    Üçüncüsü: Dımışk’ın/Şam’ın doğusunda kalan Beyaz Minareye İsa’nın (as) inmesi olayı. Semadan yere inerken ellerini iki meleğin kanadına dayamış olarak sabah namazı vaktinde inecektir. Halk kendisini sabah namazını kıldırması için mihraba geçmesini isteyecektir. Ancak İsa (as), sizin imamınız sizin içinizden olacaktır, diyerek, imamlığa geçme*yecektir. Bunun üzerine orada hazır bulunan Mehdi öne ge*çecek, hem orada bulunan cemaate ve hem de İsa’ya imamlık edecektir, namaz kıldıracaktır. Bunun sebebi, yani İsa’nın namaz kıldırmaya geçmemsi ve imamlık yapmamsı, onun bu ümmete ve onun peygamberi Muhammed’e (as) olan saygısı sebebiyledir. Şam’ın Lüdd kapısında Deccal’ı bulup onu öldürecektir. İşte bu konuya ilişkin nasslar yani deliller şöyledir:[15]

    Ebu Hureyre’den Buhari, Müslim ve Sünen sahipleri ri*vayet ediyorlar. Ebu Hureyre diyor ki Allah Resulü (as) şöyle buyurdu: “Varlığım elinde olan Allah’a yemin ederim ki, pek yakın bir gelecekte Meryem oğlu İsa adil bir hakem olarak aranıza inecektir. O inince haçı kıracak yani Hıris*tiyanlığı ortadan kaldıracak, domuzu öldürecek yani do*muz etinin yenmesini yasaklayacak, bundan böyle Kitap Ehlinden cizyeyi yani vergi alınmasını kaldıracaktır. Mal varlığı öylesine artıp taşacak ki, bundan böyle zekat ka*bul edecek kimse bulunamayacaktır. Öyle ki Allah için bir tek secde yapmak dünya ve dünyadaki her şeyden çok daha hayırlı olacaktır.” Daha sonra Ebu Hureyre diyor ki isterseniz şu ayeti bir okuyun. Yüce Allah şöyle buyuruyor:

    “Kitap ehlinden her biri, ölümünden önce ona/İsa’ya muhakkak iman edecektir.” (Nisa, 4/159)

    Müslim Cabir’den (ra) rivayet ediyor, Cabir diyor ki Allah Resulü (as) şöyle buyurdu:

    “Ümmetimden bir toplum, bir gurup ta kıyamete dek hak yolunda savaşacaklardır. Derken Meryem oğlu İsa (as) inecek, bunun üzerine Müslümanların emiri ona, buyur, bize namaz kıldır, diyecek, o da “hayır, kiminiz kiminizin emiri*siniz, bu yüce Allah’ın bu ümmete bir ik*ramıdır.”[16]

    Şimdi sana daha detay içeren bir başka hadis sunayım. Bu hadiste Deccal’dan, İsa peygamberin dünyaya inmesin*den, Yecuc ve Mecuc ile alakalı hususlardan ve kıyametin büyük alametlerinden söz edilmektedir. Şöyle ki:

    Müslim Sahih adlı eserinde Nevvas b. Sem’an’dan (ra) rivayet ediyor. Nevvas diyor ki, bir sabah Allah Resulü (as) bize Deccal’dan uzun uzadıya söz etti. Önce sesini yükselte*rek konuştu, daha sonra yorulunca bu defa sesini alçaltarak konuştu. Biz onun bu anlatışına bakarak sandık ki Deccal Medine etrafında bulunan hurmalıklara gelip dayanmıştır. Yeniden Allah Resulü’nün yana vardığımızda, yüzümüzdeki üzüntü ifademizden anladı da bize hayrola bir şey mi oldu? Diye sordu. Biz de; ey Allah’ın Resulü! Sen bize sabahleyin Deccal’dan söz ettin, bu konuda bazen sesinin tonunu dü*şürdün, baz<en de yüksek sesle konuştun. Biz senin bu konuşmandan öyle sandık ki, Deccal gelip Medine hurma*lıklarına dayanıvermiş, dedik.

    Bunun üzerine Allah Resulü (as) şöyle buyurdular: “Ben sizin adınıza Deccal’dan değil, ondan başka şeylerden dolayı daha çok korkuyor ve endişe duyuyorum. Çünkü ben henüz aranızda bulunuyorken Deccal çıkarsa, ben hemen onun düzenini bozar, delillerini de etkisiz kılarım. Eğer ben ara*nızda değilken o çıkıp gelirse, bundan böyle herkes kendini ona karşı koruyup kollamalıdır. Kaldı ki yüce Allah her Müs*lüman kulunu onun kötülüğünden koruyacaktır.

    Deccal kıvırcık saçlı, gözlerinin feri gitmiş bir gençtir. Ben onu adeta (çok önceleri ölüp giden) Abduluzza b. Katan adındaki kişiye benzetiyor gibiyim. İçinizden kim ona yeti*şirse Kehf suresinin başından itibaren birkaç ayeti okusun. O Şam-Suriye ile Irak arasındaki bir yerden çıkacaktır. O sağa, sola kısaca her tarafa kötülüğünü yayacak, terör estirecektir. Ey Allah’ın kulları! İmanınızı koruyup kollayın” diye buyurdu.

    Bu defa; ey Allah’ın Resulü! O yeryüzünde ne kadar bir süre kalacaktır, diye sorduk. Allah Resulü (as) şöyle buyurdu:

    “Kırk gün yeryüzünde kalacaktır. Bir günü tam bir yıl uzunluğunda olacaktır, bir başka günü tam bir ay uzunlu*ğunda olacak, bir üçüncü günü ise tam bir hafta uzunlu*ğunda olacaktır. Diğer günleri ise sizin normal günleriniz gibi olacaktır.”

    Biz kendisine, ey Allah’ın Resulü (as) o bir yıl kadar olan günde bizim bir tek günün namazını kılmamız bize yetecek mi, diye sorduk. Allah Resulü (as), “hayır, aksine öyle bir günde zamanı saatlere bölerek günleri takdir etmek suretiyle namazınızı kılacaksınız” dediler. Bu defa ey Allah’ın Resulü! Onun yeryüzündeki hareket etme hızı ne oranda olacaktır, diye sorduk. Allah Resulü (as) şöyle buyurdu:

    —O adeta rüzgârın peşine takıp sürüklediği bulut gibi insanların yanından hızla geçer. Bir gurup insanın yanına gelir, onlara ilah olduğunu ve kendisine iman etmelerini is*ter, onlar da hemen ona iman ederler, onun davetine katılır*lar. Yağmur yağdırması için göğe emreder, hemen yağmur yağar, Bitki bitirmesi için yere emreder, hemen otlar yeşeri*verir. İnsanların meraya yayılmaları için salıverip gönderdik*leri hayvanları, daha gösterişli, daha bir etli ve daha sütlü olarak evlerine dönerler. Bundan sonra bir başka toplumun yanına gelir ve onlardan da kendisine iman etmelerini ister. Ancak bunlar onun teklifini kabul etmeyip ret ederler, Deccal bunların yanlarından ayrılıp gider, ancak sabahleyin bakarlar ki suları çekilmiş, çayır çimenleri kurumuş ve hayvanları da helak olmuştur.

    Deccal bu arada bir harabeye uğrar, harabeye seslene*rek, içinde gizlediğini hazinelerini dışarı çıkar, diye emreder. Buradaki hazineler de tıpkı arıbeyinin peşinden arıların takılıp gittikleri gibi deccal’ın arkasından giderler. Daha sonra Dec*cal yanına babayiğit bir genci davet eder, kılıcıyla o genci ikiye böler, vücudunun her bir parçası bir yana dağılır. Sonra da o genci yanına davet eder, öldürülen genç gülümseyen bir eda ile ona doğru gelir. İşte Deccal tam bu gibi şeyleri yaparken tam bu sırada yüce Allah Meryem oğlu Mesih’i (as) gönderir. Mesih İsa, boyanmış iki elbise içinde, ellerini iki meleğin kanatları üzerine koymuş olarak Dımaşk’ın doğu*sunda bulunan Akminarenin yanına iner. Mesih İsa başını yere eğince saçlarından terler damlar. Başını kaldırınca inci misali nurani damlalar dökülür. Hangi kafir onun nefesini koklasa, anında ölür. Onun nefesi, gözünün bakabildiği yere kadar ulaşır. Bu arada Mesih İsa Deccal’ın peşine düşer. Onu Kudüs yakınında bulunan babullüdd denen yerde ya*kalayıp öldürür.

    Daha sonra Meryem oğlu İsa, Allah’ın kendilerini Dec*cal’ın şerrinden koruduğu bir toplumun yanına gelir. Bu in*sanların yüzlerini okşar ve onların cennette elde ettikleri de*recelerinden söz eder. İşte tam böyle bir sırada yüce Allah, Meryem oğlu İsa’ya (as) şöyle vahyeder: “Kimsenin öldüre*meyeceği kullar yarattım; öteki kullarımı toplayıp Tur dağına götür.” Allah bu arada Yecuc ve Mecucu gönderir. Bunlar tepelerden hızlıca inip giderler. Bunlardan ilk hareket edenler hemen Taberiye gölüne ulaşıp onun suyunu içip bitirirler. Arkadan gelenler ise, oraya ulaştıklarında, burada önceleri çok su varmış, derler.

    İsa (as) ile yanında bulunan müminler Tur dağında mahsur kalırlar. Bunların her bireri için bir öküz başı sizin bugünkü para değerinizle yüz altından daha değerli olacaktır. Allah’ın peygamberi İsa (as) ile beraberindeki müminler, bu beladan kurtulmaları için Allah’a dua ederler. Bunun üzerine yüce Allah onların dualarını kabul edip Yecuc ve Mecucun enseleri üzerine kurtçuklar musallat eder. Böylece hepsi bir anda ölüp yok olurlar.

    Bundan sonra Allah’ın peygamberi İsa (as) ve inanmış arkadaşları Tur dağından aşağıya inerler. Ancak yerde Yecuc ile Mecucun kokuşmuş cesetlerinin yer almadığı bir karış toprak bile göremezler. Allah’ın peygamberi İsa (as) ile onun inanmış arkadaşları, bu beladan kurtarılmaları için beraberce Allah’a yalvarırlar. Derken yüce Allah deveboyunları misali iri kuşlar gönderir. Bu kuşlar o leşleri yüklenip götürür ve onları Allah’ın dilediği yere atıp bırakırlar. Daha sonra Aziz ve Celil olan Allah, hiçbir evin ve çadırın asla engel olamayacakları bir yağmur gönderir. İşte bu yağmur yeryüzünün tıpkı bir ayna gibi yeryüzünü pırıl pırıl hale getirir. Bundan sonra yer*yüzüne; artık bitkilerini, meyve ve ürünlerini bitiriver, bereke*tini de artır, diye emredilir. İşte o günde epeyce bir insan bir tek nar ile doyarlar, nar kabuğuyla da gölgelenirler. Sütler bereketlendirilir, bi tek devenin sütü, bin kişiye varan büyük bir kalabalık insan topluluğunu doyurur. Hatta bir tek ineğin sütü bir tek kabilenin doymasına yeterli olacaktır. Bir tek koyunun sütü de bit topluluğu doyuracak berekettedir.

    İşte onlar tam bu halde iken yüce güzel ve tatlı bir rüzgâr gönderecek, bu rüzgâr onları koltuk altlarından yakalayıp her mümin ve Müslüman kimsenin ruhunu böylece alıp götürür. Geride insanların en şerlileri, en azılıları kalacaklar, işte bun*lar tıpkı eşekler gibi hiç çekinmeden birbirleriyle itiş kakış toplum içersisinde alenen cinsel ilişkiye gireceklerdir. İşte kıyamet bunların üzerine kopacaktır.[17]

    Dördüncüsü: Dabbetularz denen bir varlığın, bir canlı*nın ortaya çıkması da yine kıyametin büyük alametlerinden*dir. Bu canlının Salih peygamberin devesinin yavrusu olduğu da söylenir. Annesi, Salih peygamberin inanmayan kavmi tarafından kesilince, bu yavrucak oradan kaçar, annesinin içinden çıktığı taş yeniden yarılıp o taşın yani kayanın içine girer ve izin i böylece kaybettirir. İşte bu yavrucak ortaya çıktığında onu yakalamak isteyen hiçbir kimse onu yakala*yamayacak, ondan kaçmaya çalışan da ondan kurtulamaya*caktır. Hemen herkes onu kendi tarafına doğru geldiğini görecektir. Bu canlı müminlerin iki kaşı arasında mümin diye yazacak ve kişinin yüzü parlayacaktır, kâfirin ise iki kaşı*nın arasına kâfir diye yazacak ve yüzleri simsiyah kesilecektir. Bu canlı, Müslüman’a ey Müslüman, kâfire de ey kâfir, diye seslenecektir. Nitekim yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:

    “O söz başlarına geldiği, kıyamet koptuğu zaman, onlara yerden bir Dabbe, mahlûk çıkarırız da, bu onlara insanların ayetlerimize kesin bir iman getirmemiş ol*duklarını söyler.” (Neml,27/82)

    Beşincisi: Güneşin doğudan değil batıdan doğması da kıyametin büyük alametlerindendir. Böyle bir durumda tüm insanlar korkup ürkmeye başlayacaklar ve hepsi de iman edeceklerdir. Eğer kişi bu olay gerçekleşmeden önce iman etmemiş ise, onun bu olaydan sonra iman etmiş olması kendisine bir yarar sağlamayacaktır, imanı kabul edilmeye*cektir. Buhari, Müslim ve Ebu Davud Ebu Hureyre’den riva*yet ediyorlar. Ebu Hureyre (ra diyor ki Allah Resulü (as) şöyle buyurdu:

    “Güneş batıdan doğmadıkça kıyamet kopmayacaktır. Güneş batıdan doğunca onu gören tüm insanlar bundan böyle iman edecekler ama bu an geldiğine, “ önceden inanmamış ya da imanında bir hayır kazanmamış olan kimseye artık imanı bir fayda sağlamaz” (En’am,6/158) diye ifadesini bulan hükmün gerçekleştiği gündür.[18]

    Altıncısı: Hicaz topraklarında büyük bir ateşin ortaya çıkmasıdır. Buhari ve Müslim yine Ebu Hureyre’den rivayet ediyorlar. Ebu Hureyre diyor ki Allah Resulü (as) şöyle bu*yurdu: “ Hicaz topraklarında bir ateş ortaya çıkmadıkça kı*yamet kopmayacaktır. Öyle ki ortaya çıkan bu ateş ta Basra’da bulunan develerin boyunlarını, yollarını aydınlata*cak*tır.”[19]

    Denildiğine göre bu ateş Aden denilen bölgenin merke*zinden çıkacak ve halkı önüne katıp ta Şam’a kadar süre*cektir.

    Tirmizi İbn Ömer’den rivayet ediyor. Demiş ki Allah Re*sulü (as) şöyle buyurdu: “Hadramavt veya Hadramavt deni*zinden denilen bölgeden kıyamet kopmazdan ve insanlar mahşerde toplanmazdan önce bir ateş belirecektir. Orada*kiler, “ey Allah’ın Resulü! O gün için bize ne yapmamızı emir buyurursunuz?” diye sordular. Allah Resulü (as): “Size Şam’a gitmenizi tavsiye ederim” diye buyurdular.[20]

    Artık bu olaydan sonra insanların ezberinde bulunan yani sadırlarda, sinelerde mahfuz olan Kur’an ile kitap satırla*rında yazılı bulunan Kur’an silinip ortadan kalkacaktır. Bun*dan böyle tüm insanlar küfre döneceklerdir. Öyle ki hepsi de artık putlara tapacaklardır. Çünkü Peygamber (as) bu ko*nuda şöyle buyurmaktadır:

    “Lat ve Uzza adlarındaki putlara yeniden tapılma*dıkça, gece ve gündüz gitmeyecek, kıyamet kopmayacak*tır.”[21]

    Habeşistan ordusu yeniden Kâbe’ye doğru savaşa geçe*cekler ve taş taş üzerinde bırakmaksızın, altında ne kadar hazine ve değerli şeyler varsa hepsini çıkaracaklardır. İşte bu olay gerçekleştiğinde yeryüzünde: “La ilahe İllallah” diyecek tek bir kimse kalmayacaktır. Nitekim Peygamber’den (as) bu manada sahih hadisler gelmiştir.

    Müslim ve Tirmizi rivayet etmişlerdir. Enes (ra)’ten yapı*lan bu rivayet Müslim’de yer alan lafızdır. Enes diyor ki Allah Resulü (as) şöyle buyurdu: “Yeryüzünde Allah Allah diye söy*leyen olduğu müddetçe kıyamet bunlar üzerinde kopmayacaktır.”[22]

    Bütün bu olayların meydana geleceği dönemde yani kı*yametin yakın olduğu zamanda yeryüzü tüm ziynet ve süsle*rini meydana çıkaracak, nehirler ortaya çıkacak, yeryüzü ağaçlar bitirecektir. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor:

    “Nihayet yeryüzü ziynetini takınıp, rengârenk süslen*diği ve sahipleri de onun üzerinde kudret sahibi oldukla*rını sandıkları bir anda, bir gece veya gündüz ona emri*miz, afetimiz gelir de sanki dün yerinde yokmuş gibi kö*künden koparılarak biçilmiş bir hale getiririz.” (Yunus, 10/24)

    Tirmizi’nin rivayetine göre Peygamber (as) şöyle buyur*muştur: “Varlığım elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki, yırtıcı hayvanlar insanlarla konuşmadıkça, kişiyle kendi kırbacı bağı, ayakkabısının bağı konuşup, ondan sonra kişinin uyluğu, arkasından ailesi bireyleri arasında neler olup bittiğini ona haber vermedikçe kıyamet kop*mayacaktır. Ki bu dönemde Arabistan toprakları nehirler, sular ve yeşilliklerle dolup taşacaktır.”

    Ahmed b. Hanbel’in rivayetinde ise bu hadis şöyle gel*miştir: “Arabistan toprakları sular, nehir ve yeşilliklerde dol*madıkça kıyamet kopmayacaktır. Hatta binitli-süvari olan bir kimse Irak ile Mekke arasında gayet güven içeri*sinde seyretmedikçe –meğerki yolunu sapıtmamış, kay*betmemiş olsun- kıyamet kopmayacaktır.”[23]

    Yukarıda anlattığımız küfür ve inkâr çeşitlerini ne zaman ki insanlar işler hale gelirler, daha önce Müslim hadisinde de belirtildiği gibi ne zaman putlara tapıp, tıpkı eşekler gibi toplum ortasında kadınlarla cinsel ilişkiye girerse işte o za*man kıyamet kopacaktır. Aynı şekilde yeryüzü de burada anlattığımız gibi ne zaman tüm ziynet ve süslerini meydana çıkarır ve yüce Allah yeryüzündekilere bu manada bir takım güç ve kudret verirse işte böyle bir dönemde dünyanın sonu gelecektir. Bir de bilim ve teknik hayvanların insanlarla ko*nuşabildiği, kişinin kendi kamçısının ve ayakkabısının bağı ile konuştuğu bir düzeye ulaşırsa, bu ve benzeri türden olaylar ortaya çıkarsa işte o zamanda kıyamet kopacaktır ve zaten Sura da bu zamanda üfürülecektir.





    i



    --------------------------------------------------------------------------------

    [1] Buhari, Rikak, B 39, h:6504–6505; Müslim, Fiten, 2951

    [2] Bu hadis Müslim’de yer almamaktadır. Ancak Ahmed b. Hanbel bunu rivayet etmiştir. Bak el-Fethul Kebir; 3/335

    [3] Buhari, Rikak, emanetin kaldırılması bahsi.

    [4] Müslim, İman, 1, 5. Buhari, İman, 37. Tirmizi, İman, 4. Ebu Davud, Sünnet, 16.

    [5] Tirmizi, Fiten, h:2210.

    [6] Tirmizi, Fiten, h:2197. Müslim, İman, 186

    [7] Müslim, Fiten, h:2922

    [8] Müslim, Fiten, 2922/29 genel:7375

    [9] Tirmizi, Fiten Mehdi bahsi. H: 2230–2231. Tirmizi, hadis Hasen sahih bir hadistir, demiştir.

    [10] Süyuti, Camiussağir, 9245. Ancak Süyuti’nin bu eserinde geçen hadis oldukça kısadır ve: “Mehdi, benim soyumdan bir adam olacaktır. Yüzü ise adeta parlayan bir yıldız gibidir” şeklindedir. Ancak Tirmizi’de bu hadisten lafız bakımından çok daha açık ve sened bakımından da çok daha kuvvetli olan bir hadis yer almaktadır. Fiten, 53/2232. Hadis, Hasen bir hadistir, demiştir.

    Tirmizi’de Mehdi bölümünde (bab:43) 2331–2333 numaralarıyla üç hadis yer almaktadır. Yukarıda işaret olunduğu gibi fazla bir açıklık yoktur ve hadisler oldukça da kısadır. Esasen Mehdi konusu ile alakalı tüm hadisler sıkıntılı olan hadislerdir. Sıhhat derecelerinde farklılıklar bulunmaktadır. Burada verilen son hadis ise mevzu olması kuvvetle muhtemel bir hadistir. En azından oldukça zayıf bir hadis olabilir. Kaldı ki, bu konuda Buhari’de tek bir hadis olmadığı gibi Müslim’de de sadece bir hadis yer alır ve burada da Mehdi isminden hiç söz edilmez. Sünenlerde sadece bu tür hadisler yer almaktadır. İslam âlimleri bu gibi hadisler şöhret derecesine vardıklarından dolayı inkâr edilmese uygun düşer, ama inkâr edenler olursa, onlar da dinden çıkmış olmazlar. Çünkü Mehdi olayı, iman ile alakalı bir durum değildir. Ancak Şiada bu konuda altı binin üzerinde hadis imal edilmiş ve bu onlarda bir iman olayıdır, tıpkı takiyye meselesinde olduğu gibi. Dolaysıyla Mehdilik meselesi şüpheli bir meseledir, sıhhati konusunda kesinlik yoktur. (Çeviren)

    [11] Müslim, Fiten, Deccal bahsi, h: 2933

    [12] Müslim, Fiten, Deccal bahsi, h:2936

    [13] Müslim, Fiten, Deccal bahsi, 2934

    [14] Müslim, Fiten, Deccal bahsi, h: 2938/112

    [15] Verilen hadislere ihtiyatla yaklaşılmalı, bu konu tartışmalı bir konudur ve bu, iman meselelerinden değildir. Bu itibarla konuyu farklı eserlerden de okumanın ve araştırmanın yararı olur kanaatindeyiz. (Çeviren)

    [16] Müslim, İmaret, h:1923, İman, h:165

    [17] Müslim, Fiten, 110, Tirmizi, Fiten, 59. İbn Mace, Fiten, 33; Riyazussalihin, h: 1812

    [18] Müslim, İman, h:157

    [19] Müslim, Fiten, h:2902

    [20] Tirmizi, Fiten, h:2217. Tirmizi bu hadis için, Hasen Sahih bir hadistir, diye söylemiştir.

    [21] Müslim, Fiten, h:2907

    [22] Müslim, İman, h:148

    [23] Tirmizi, Fiten, 2181/2272.Tirmizi bunu Ebu Said Hudri’den rivayet etmiş ve bu hadis Hasen Garib olan bir hadistir, demiştir.


  7. 18.Ekim.2014, 07:32
    4
    @hmet
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 16.Mayıs.2007
    Üye No: 771
    Mesaj Sayısı: 7,758
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 10
    Bulunduğu yer: gölbaşı

    Cevap: Kıyamet günü diriliş

    SURA ÜFÜRÜLMESİ





    Birinci üfürülüş: Ey kardeşim! Şunu iyice bilmelisin ki, Sur denen şey, büyük bir boynuzdur. Rivayete göre bunun çapı gök ile yer genişliğindedir. Bununla görevli melek İsra*fil’dir (as). Allah, yarattığı varlıkların hayatlarının son bulma*sını, bu dünyanın sonunun gelmesini dilediğinde İsrafil’e bu Sur’a üflemesi emrini verecektir. O da hemen emir gereği üfürecek ve Allah’ın yaşamasını dilediği kimseler dışında tüm canlılar, varlıklar anında öleceklerdir. Allah’ın yaşamasını diledikleri ise, Cebrail, Mikail, İsrafil, Azrail, Arş’ı taşıyan me*lekler ile cennette bulunan Huriler, çocuklar ve ce*hennemin sorumlusu Malik’tir. Yüce Allah şöyle buyuruyor:

    “Sur’a üflenince, Allah’ın diledikleri müstesna olmak üze*re göklerde ve yerde ne varsa hepsi ölecektir. Sonra ona bir daha üflenince, bir de ne göresin, onlar ayağa kalkmış bakıyorlar.” (Zümer, 39/68)

    Aslında İsrafil (as), Allah kendisini yarattığından bu yana, sur denen şey elinde olduğu halde onu ağzına dayamış, suru çal emrini bekleyip durmaktadır.

    Tirmizi’nin Ebu Said Hudri’den rivayetine göre, Ebu Said diyor ki, Allah Resulü (as) şöyle buyurdular:

    “Boynuzun sahibi İsrafil elinde boynuz olduğu ve onu ağzına dayadığı halde, başını eğmiş, kulaklarını gelecek emri işitmeye hazır bir vaziyette dinleyip üfleme emrini beklerken ben nasıl mutlu olup sevinebilirim ki?”

    İşte bu ifade Hz. Peygamberin ashabının ağrına gitmiş olacak ki, sahabe, o halde bize ne yapmamızı veya ne söy*lememizi istersiniz, dediler. Allah Resulü (as) şöyle buyurdu*lar: “Böyle bir durumda, Hasbunallah ve Nimel vekil, tevekkelna Alallahi= Allah bize yeter, o ne güzel vekildir. Biz Allah’a dayanıp güvendik, deyin.”[1]

    Ebu Davud ve Tirmizi İbn Amr b. As’tan rivayet ediyorlar. Dediğine göre, Allah Resulüne Sur hakkında soru sorulmuş, o da şöyle buyurmuştur:

    “O, üflenilen, çalınan bir boynuzdur.”[2]

    İsrafil (as) üflemekle emredilince, o da hemen üfler. İşte bu sırada yeryüzü sarsılır, her emzikli kadın çocuğunu atar, her gebe kadın yavrusunu düşürür, insanları sarhoş olarak görürsün, oysa onlar sarhoş değillerdir. Ancak Allah’ın azabı çok çetin ve pek şiddetlidir. Nitekim yüce Allah şöyle buyur*maktadır:

    “Ey insanlar! Rabbinizden korkun! Çünkü kıyamet vaktinin depremi müthiş bir şeydir! Onu gördüğünüz gün, her emzikli kadın çocuğun unutur, her gebe kadın çocuğunu düşürür. İnsanları da sarhoş bir halde görür*sün. Oysa onlar sarhoş değillerdir; fakat Allah’ın azabı çok dehşetlidir.” (Hac, 22/1–2)

    İşte kıyamet denen olay böyledir. Onun şiddet ve deh*şetinden anne çocuğunu unutur, gebe olan kadınlar çocuk*larını düşürürler. İnsanları da adeta sarhoş imişler gibi görür*sün, oysa onların hiçbiri sarhoş değillerdir, korkularından öyle bir duruma düşmüşlerdir. Sonra hepsi de düşüp öle*ceklerdir. Yaratılanlar içerisinde o gün ilk ölecek olan kimse, devesinin yemliğini çamurla sıvayan bir adam ve devesi ola*caktır. Bundan sonra da tüm canlılar öleceklerdir.

    Müslim, Abdullah b. Amr b. As’tan rivayet ediyor. Demiş ki Allah Resulü (as) şöyle buyurdular:

    “Ümmetim arasından Deccal çıkacak ve o kırk kadar kalacak. -Bu süre kırk gün mü, kırk ay mı veya kırk yıl mı bilmiyorum-. Bunun üzerine yüce Allah Meryem oğlu İsa’yı (as) gönderecektir. O sanki Urve b. Mesud’a benzer gibidir. Hemen Deccal’ı aramaya koyulacak, onu yakalayıp ortadan kaldıracaktır. Sonra böylece insanlar üzerinden yedi yıl gibi bir zaman geçecek. Bu zaman zarfında iki kişi arasında olsun bir düşmanlık görülmeyecektir. Bundan sora Azizi ve Celil olan Allah Şam tarafından soğuk bir rüzgâr gönderecek, bu rüzgar gönlünde zerre ağırlığınca iman ve hayır bulunan kimselerin ruhlarını alacak, bu durumda olan bir tek kişiyi canlı bırakmayacaktır. Hatta insanlardan kaçıp da dağların oyukları arasında saklanıp gizlenseler bile o rüzgar ta oralara kadar sirayet edecek, oralarda varsa bir nebzecik iman eseri bulunan kimselerin de canlarının alınmasına sebep olacaktır. Böylece yeryüzünde sadece kuş hafifliğinde ve yırtıcı tabia*tında kötüler kalacaklardır. Bunlar ne bir iyilik tanıyacaklar, ne de bir kötülükten menedecekler. Şeytan da bu karakter*deki kimselere insan suretinde gözükerek onlara:

    —Siz bana katılmayacak mısınız, bana icabet etmeyecek misiniz, diyecek. Onlar da: Bizden ne yapmamızı ister, ne emredersin, diye sorarlar. Şeytan da onlara putlara tapmala*rını emredecektir. İşte onlar bu halde iken rızıkları alabildi*ğince bollaşacak, yaşantıları gayet güzel sürecek, derken sonrasında sur’a üflenecek. Bu sesi duyan her kes boynunu bükecek ve boynunu kaldıracaktır. Bu sesi ilk duyacak olan kişi de develerinin havuzunu sıvayan bir adam olacaktır. O adam hemen o anda ölecek ve çevresindeki insanların ta*mamı da öleceklerdir.

    Daha sonra Allah çiğ gibi veya gölge gibi bir yağmur gönderecek veya indirecek –buradaki şüpheli anlatım ravinin şüphesidir, peygamberin değil-, işte insanların cesetleri bun*dan yeniden bitecektir. Bundan sonra yeniden Sur’a üfürüle*cek ve hepsi birden yerlerinden kalkıp bakacaklardır. Sonra şöyle denilecektir:

    Ey insanlar! Haydi Rabbinize gelin!.. Onları durdurun. Çünkü onlar sorgulanacaklardır. Daha sonra da cehennem ordusunu çıkarın, denilecektir. Bu defa, kaç kişinin içinden çıkarılacak, diye sorulacaktır. Bunun üzerine her bin kişiden dokuz yüz doksan dokuzunu çıkarın, denilecektir. İşte bu gün, çocukların belini büküp ihtiyarlatacak olan gündür. İşte bu gün baldırların açılacağı, insanların çıplak kalacakları gündür.”[3]

    Şunu da bilmelisin ki, Sur’a üfürülüp de tüm canlılar ölünce, Allah’ın dilediklerinin dışında kimse kalmayınca –ki Allah’ın yaşamasını diledikleri kimseler Cebrail, Mikail, İsrafil ve Azrail’dir-, yüce Azrail’e emredecek ve diğer kalanların da canlarını alacaktır. Allah ölüm meleği Azrail’e (as) diğer ka*lanların canlarını alması emrini verince, Cebrail’den (as) başlayacak, Mikail ve İsrafil’in de canlarını alacaktır. Daha sonra yüce Allah, Azrail’e bizzat kendisinin, kendi canını al*masını emrini verecek ve Azrail bir çığlık atarak şöyle diye*cektir:

    Eğer ölüm denen hadisenin bu kadar ağır olduğunu bi*lebilseydim, ben bu takdirde müminlere karşı biraz daha merhametli davranırdım. Artık bundan böyle göklerde ve yerde tek bir canlı kalmayacaktır. Sadece baki kalacak olan her şeyden münezzeh bulunan yüce Allah kalacaktır. Bun*dan sonra yüce Allah şöyle seslenecek:

    “Bugün mülk ve varlık kimindir!” (Ğafir/Mümin, 40/16)

    Ancak buna hiçbir cevap veren olmayacaktır. Artık hiçbir canlının kalmaması üzerine yüce Allah bizzat kendisi kendi kendine şu cevabı verecektir: “Bir tek olan ve gücü tüm güçlerin üzerinde olan Kahhar olan Allah’ındır.” (Ğafir/Mümin, 40/16)

    Yüce Allah bu ayetin tamamında şöyle buyuruyor: “O gün onlar kabirlerinden meydana çıkarlar. Onların hiçbir şeyi Allah’a gizli kalmaz. Bugün hükümranlık kimindir? Kahhar olan tek Allah’ındır.” (Ğafir/Mümin, 40/16)

    Artık bundan böyle göklerde melek diye bir varlık da kalamayacaktır. Gökler meleklerden, yeryüzü de insan, cin ve diğer tüm canlılardan boşalmış olacaktır. Dünya var olan binalar, ziynet ve süsler, eşya ve diğer maddi olan her şey olduğu gibi bu dünyada kalacaktır ve bunlar da zamanla yok olup gideceklerdir. Allah şöyle buyuruyor:

    “Oysaki göklerin ve yerin mirası Allah’ındır.” (Hadid, 57/10)

    Her şeyden münezzeh olan Allah Malikulmülktür. Yani tüm varlıkların, mülklerin yegane ve tek sahibidir. Allah şöyle buyuruyor:

    “Onun zatından başka her şey yok olacaktır. Hüküm Onundur ve siz ancak O’na döndürüleceksiniz.” (Kasas, 28/88)

    Rivayet olunduğuna göre dünya boş haliyle tam kırk yıl böyle kalacaktır. Daha sonra yüce Allah İsrafil’i (as) dirilte*cek, o ikinci kez Sur’a üfürecektir. İşte bu üfürüş yeniden dirilme ve mahşerde hesap vermek için huzurda toplanma üfürmesi olacaktır.



    İKİNCİ NEFHA

    Ey kardeşim bilmelisin ki, kıyamet günü işte bu ikinci nefha yani üfleyişten sonra başlayacaktır. Çünkü bu ikinci Sur üfleyişi yeniden dirilme ile ilgili üfleyiştir. Bu öyle bir gündür ki, bu günün uzunluğunun miktarı tam elli bin yıl kadar uzunluğunda olacaktır. Nitekim yüce Mevla şöyle bu*yurmaktadır:

    “Melekler ve Ruh-Cebrail, oraya miktarı dünya senesi ile ellibin yıl olan bir günde yükselip çıkar. Resulüm! Şimdi Sen güzelce sabret. Doğrusu onlar, o azabı ihti*malden uzak görüyorlar. Biz ise onu yakın görmekteyiz.” (Mearic, 70/4-7)

    Allah, kabirlerinden insanları diriltmek murat edince, İs*rafil, Cebrail, Mikail ve Azrail’i diriltecektir. İsrafil’e de ikinci kez Sur’a üfürmesi için emir buyuracak ve böylece Allah’ın dünyayı yarattığı andan itibaren ta kıyamet kopuncaya dek ne kadar canlılar gelip gitmişlerse böylece her canlı yeniden dirilecektir. Kısaca insanlar olsun, cinler olsun ve diğer can*lılar olsun, kuşlar olsun hepsi de dirileceklerdir.

    İlk defa dirilecek olan kişi de efendimiz ve Peygamberi*miz Hz Muhammed (as) olacaktır. Cebrail (as) kendisine Livaulhamd denen sancağı getirecek, Allah Resulü de kab*rinden dirilip kalkacak, üzerindeki ve sakalındaki toprağı silkeleyecek ve şöyle diyecektir:

    “Ey Kardeşim! Ey Cebrail! Allah ümmetime nasıl bir muamelede bulundu?” Cebrail de şu cevabı verecektir: “He*nüz senden önce kimse diriltilmiş değildir. Çünkü sen, ilk diriltilensin.”

    Yüce Allah buyuruyor: “O gün insanlar bu sesi ger*çekten işiteceklerdir. İşte bu, çıkış günüdür.” (Kaf, 50/42)

    Yine yüce Mevla şöyle buyuruyor: “Çağıranın görül*memiş bir şeye çağırdığı gün, sen de onlardan yüz çevir. Sanki etrafa yayılmış çekirge sürüsü gibi bakışları peri*şan, utançtan yere bakar bir halde ve davetçiye koşarak kabirlerinden çıkarlar. O esnada kâfirler: Bu, çetin bir gündür! derler.” (Kamer, 54/6–8)

    Yine Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Nihayet Sur’a üfürü*lecek, bir de bakarsın ki onlar kabirlerinden kalkıp koşa*rak Rabbine giderler. İşte o zaman: Ey vah, ey vah! Bizi kabrimizden kim kaldırdı? Bu, Rahman’ın vaat ettiğidir. Peygamberler gerçekten doğru söylemişler! derler.” (Ya*sin, 36/51–52)

    Yüce Allah buyuruyor: “O gün onlar, sanki dikili bir şeye koşuyorlar gibi, gözleri horluktan aşağı düşmüş ve kendileri zillete bürünmüş bir halde kabirlerinden fırlaya fırlaya çıkarlar. İşte bu, onların tehdit edile geldikleri gündür.” (Mearic, 70/43–44)

    Bilmelisin ki, Allah, tüm yaratılmışların yeniden diriltil*mesini ve bir araya gelip toplanmalarını dilediğinde, çok şiddetli bir rüzgâr gönderir. Bu rüzgâr o ölmüş olan varlıkla*rın cesetlerine ait tüm zerreciklerini, organlarını havada taşı*tarak, onların karadan olsun, denizden olsun nerede beden*lerine ait bir zerrecikleri varsa, adeta bir bulut misali taşıtır. Her bedene ait toplanan zerrecikler, kendi kabirleri üzerinde toplar, kabir üzerinde bir araya gelen zerrecikler halindeki organlar tıpkı yağmur misali kabrin üzerine düşerler ve bun*dan da her insan ve canlı yeniden meydana gelir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

    “Rüzgârları gönderip de bulutu harekete geçiren Al*lah’tır. Biz onu ölü bir bölgeye göndeririz de ölümünden sonra toprağa onunla hayat veririz. Ölülerin yeniden di*rilmesi de böyle olacaktır.” (Fatır, 35/9)

    Buhari, Müslim ve Tirmizi dışında Sünen sahiplerinin Ebu Hureyre’den rivayetlerine göre, demiş ki Allah Resulü (as) şöyle buyurdu:

    “İki nefha-üfleme arasındaki zaman kırk olacaktır. Ebu Hureyre’ye bu zaman dilimi kırk gün mü diye sorulduğunda, Ebu Hureyre, bu konuda herhangi bir şey söyleyemem, dedi. Bu defa o halde bu zaman dilimi kırk ay mı, diye soruldu*ğunda, Ebu Hureyre yine, bir şey diyemem, der. Yine kendi*sine bu zaman dilimi kırk yıl mı, diye sorulduğunda, Ebu Hureyre yine ayni şekilde bir şey diyemem, diyerek cevapla*mıştır. Daha sonra gökten bir su inecek, insanlar tıpkı sebze biter gibi biteceklerdir. İnsanın çürümeyecek hiçbir organı yoktur. Sadece bir tek kemik çürümeden kalacaktır. Bu ke*mik de kuyruk sokumu kemiğidir. İşte kıyamet gününde varlıklar bunun üzerinde gelişip canlanacaklardır.”[4]

    Rivayete göre beden zerrelerinin toplanıp bir araya gel*mesi ve yağmur misali kendi kabri üzerine inmesi hali adeta erkeğin menisine, spermine benzer türden bir yağış olacak*tır. Bu böylece kırk gün kalacak, daha sonra cesetler bundan meydana gelecektir. Nitekim İbrahim (as) bu olayı bizzat müşahede etmiş, yani görüp yaşamıştır. Bu olay, İbrahim’in (as) Rabbinden ölüleri nasıl dirilttiğini kendisine göstermesini istediğinde olmuştu. Hz. İbrahim böyle bir istekte bulu*nunca, yüce Allah kendisine; Sen iman etmedin mi, diye sorunca o, Bilakis elbette iman ettim, ancak istedim ki kal*bim huzur bulsun, tatmin olsun. İbrahim (as), yüce Allah’ın ölüleri dirilttiğine kesin iman ediyordu. Ancak onun istediği şey, bunların nasıl bir araya toplanıp yeniden vücut buldukla*rını görmekti. Çünkü bedenin tüm zerreleri toprağa karışmış, rüzgârın önüne katılıp savrulmuş, karalarda ve denizlerde yayılmış, dünyanın doğusundan batısına varana dek her yere dağılıp savrulmuş durumdadır. Bunların bir araya gelişini görmektir, isteği İbrahim’in.

    Rivayete göre İbrahim’in (as) böyle bir soruyu sorma ne*deni, kendisi bir gün deniz sahilinde yürürken burada bir merkep leşini görür. Su kabardığı zaman leş suyun içerisinde kalıyor, bu sırada deniz canlıları bundan yemeye başlıyorlar. Su çekilip leşin kalan kısmı karada kalınca bu defa kara hay*vanları ve kuşlar o leşten yiyorlar. Bundan hayrete düşen İbrahim peygamber, Rabbim bir taraftan deniz canlılarına, bir taraftan da, kara hayvanlarına, yırtıcı hayvanlara ve kuş*lara yem olan bu merkebin nasıl dirilteceğini, bu kadar kurda, kuşa, deniz canlısına yem olan bu hayvanı nasıl diril*teceksin, diye istekte bulunur.

    Yüce Allah da ona dört farklı türden kuş yakalamasını emreder. Yine söylendiğine göre bu kuşlardan biri Tavus kuşu, biri bir horoz, biri karga ve birisi de güvercin imiş. İb*rahim (as) de verilen emir doğrultusunda kuşları keser, ya*nında bu hayvanların kafalarını bırakır, ancak bu dört tür Kanatlının kalan gövdesini, etlerini un ufak kılarak birbirine karıştırır, adeta bir hamur haline getirir. Bundan sonra da, bu şekilde yoğurduğu bu hayvanların o yoğrulan kısmından parçalar ayırarak her birini çevresindeki dağlar üzerine bı*rakmasını emreder. Yine anlatıldığına göre bunlar dört farklı dağ imiş veya yedi dağ imiş.

    İbrahim Peygamber görevini yapıp yerine getirdikten sonra, bu kuşların dağlar üzerinde serpilip bırakılmış olan etlerini, Allah’ın izniyle bana gelin, diye kendisine çağırmasını da emreder. Hz. İbrahim emir aldığı doğrultuda görevini yaptı, bir de ne görsün, dağlar üzerine bıraktığı o etler ha*vada dağılıp bir birinden ayrılarak kendi parçalarıyla birleşi*yorlar. Nihayet her hayvanın eti kendi iskeleti ve gövdesi üzerinde toplanıp birleştikten sonra, bir de bakar ki bu hay*vanları kafaları üzerlerinde olmadığı halde gövdeleri oluşmuş bir şekilde gelip Hz. İbrahim’in (as) yanındaki kafaların ya*nına kondular. Nihayet kafalarıyla da birleşip bir araya gel*dikten sonra bir de bakar ki hayvanlar dirilmiş ve canlanmış oldular. Tıpkı kesilmeden önceki durumlarını olduğu gibi almış oldular.

    İşte bundan sonra yüce Allah dedi ki, ey İbrahim! Şura*sını çok iyi bilmelisin ki, Allah Azizdir ve Hâkimdir yani gücü her şeye yetendir ve yaptığı, yaratmış olduğu bir şeyi –biz bilmesek- de mutlaka bir hikmet gereği yapıyordur. Yani Allah yarattığı yaratıkların üzerinde güçlüdür ve sanatında da bir hikmet sahibidir. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor:

    “İbrahim Rabbine: Ey Rabbim! Ölüyü nasıl dirilttiğini bana göster, demişti. Rabbi ona: Yoksa inanmadın mı? dedi. İbrahim: Hayır! İnandım, fakat kalbimin mutmain olması için görmek istedim, dedi. Bunun üzerine Allah: Öyleyse dört tane kuş yakala, onları yanına al, sonra kesip parçala, her dağın başına onlardan bir parça koy. Sonra da onları kendine çağır, koşarak sana gelirler. Bil ki Allah azizdir, hâkimdir, buyurdu.” (Bakara, 2/260)

    Bilmelisin ki, Allah tüm yaratılmışların cesetlerini topla*yıp bir araya getirecektir. Çünkü yüce Allah şöyle buyur*maktadır: “Nerede olursanız olun, sonunda Allah hepinizi bir araya getirecektir.” (Bakara, 2/148)

    Allah bir başka yaratılışla yaratacaktır, ancak biz onun mahiyetini bilemeyiz. Nitekim yüce Mevla şöyle buyuruyor: “Sizi bilmediğiniz bir âlemde var edelim diye ölümü tak*dir ettik. Andolsun, ilk yaratılışı bildiniz. Düşünüp ibret almanız gerekmez mi?” (Vakıa, 56/61–61)

    Öyle ki yüce Rabbimiz öbür âlemde bize öyle duyular ve*recek ki, biz bu duyularla artık melekleri, cinleri, Rabbimiz ve daha nice şeyleri görebileceğiz. Oysaki dünyada bizim bu hasselerimiz yoktu. Sen bundan böyle bu kitapta cennetlik olanların niteliklerini, cehennemlik olanların özelliklerini bu*lacak ve onları öğreneceksin.

    İsrafil (as) sura üfürmekle emrolunur, o da sura üfler, senin de öğrendiğin gibi böylece tüm varlıklar yeniden diri*lirler. Adeta her tarafa yayılmış çekirgeler misali toplanıp bir araya gelirler. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de bu konuya ilişkin ayetleri görmüştük. İnsanlar o gün adeta ateşin çevresini sarmış olan pervaneler gibi olacaklardır. Nitekim yüce Allah buyuruyor ki: “İnsanların, ateşin etrafını sarmış pervaneler gibi olduğu gün.” (Karia, 101/4)

    Artık o gün bizler kabirlerimizden yalın ayak, çıplak ve sünnetsiz olarak diriltileceğiz. Nitekim Buhari, Müslim ve daha başkaları İbn Abbas’tan rivayet ediyorlar. İbn Abbas diyor ki Allah Resulü (as) şöyle buyurdu:

    “Şüphesiz sizler, Allah’a yürüyerek, yalınayak, çıplak ve sünnetsiz bir halde varıp kavuşacaksınız.”[5]

    Ey kardeşim! Şurasını iyice bilmelisin ki, Bu öyle bir gündür ki, saldığı korku ve şiddeti anlatılamaz. Nitekim yüce Mevla bu günün şiddet ve dehşetini şu ayetiyle bize açıklıyor:

    “O Sur’a üfürüldüğü zaman var ya, işte o gün zorlu bir gündür. Kâfirler için hiç de kolay değildir.” (Müddessir, 74/8–10)

    Bir başka ayette de yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Bi*rinci üflemenin kâinatı sarstığı, onu ikinci üflemenin ta*kip ettiği gün, işte o gün yürekler kaygıdan oynar, gözle*rini korku bürür.” (Naziat, 79/6–10)

    Nasıl Korkulmasın ki, o öyle dehşetli bir gündür ki, gök*ler o günde dürülecek, o günde yeryüzü sarsılacak, dağlar yerinden oynayacak, yıldızlar hallaç pamuğu gibi yerlerinden fırlatılacaktır. Yüce Allah bu konuda bakın ne buyuruyor: “Artık Sur’a bir defa üflendiği, yeryüzü ve dağlar kaldırılıp birbirine tek çarpışla çarpılıp darmadağın edildiği zaman, işte o gün olacak olur, kıyamet kopar. Gök de yarılır ve artık o gün o, çökmeye yüz tutar. Melekler göğün etra*fındadır. O gün Rabbinin Arşını, bunların da üstünde sekiz melek yüklenir. Ey insanlar! O gün hesap için hu*zura alınırsınız; size ait hiçbir sır gizli kalmaz.” (Hakka, 69/13–18)

    İşte kardeşim durum böyledir. Şu kâinatta çevrende gördüğün her şey kıyamet gününde yok olup gidecektir. Evet, Allah’ın dilediği gibi her şey yok olacaktır. Artık ahiret sana görünmüş, cennet ve cehennem açığa çıkmıştır. Rah*man olan Allah’ın Arşını bile görecek güne gelmişsindir, de*mektir. İşte bu olayları bize bildiren kimi ayet meallerini bu*rada sana açıklayayım da, gerçeği gör.

    İlk olarak gök ile ilgili ayetlerden örnekler verelim. Yüce Allah şöyle buyuruyor:

    “Düşün o günü ki, yazılı kâğıtların tomarını dürer gibi, göğü toplayıp düreriz. Tıpkı ilk yaratmaya başladı*ğımız gibi onu tekrar o hale getiririz. Bu, üzerimize aldı*ğımız bir vaad oldu. Biz vaat ettiğimizi yaparız.” (Enbiya, 21/104)

    Yüce Allah bir diğer ayetinde de şöyle buyuruyor: “Gök yarıldığı zaman.” (İnşikak, 84/1)

    Yine Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Gökyüzü yarıldığı za*man.” (İnfitar, 82/1)

    Şimdi de diğer bir ayet meali, Mevla’mız buyuruyor: “Gök yarılıp da kızarmış yağ renginde gül gibi olduğu zaman.” (Rahman, 55/37)

    İkinci olarak Güneş ve Ay ile alakalı ayetlerden örnekler verelim. Allah Teala buyuruyor: “İşte, göz kamaştığı, ay tutulduğu, güneşle ay bir araya getirildiği zaman! O gün insan, ‘kaçacak yer neresi’ diyecektir. Hayır, hayır, kaçıp sığınacak yer yoktur! O gün, varıp durulacak yer, sadece Rabinin huzurudur. O gün insana, ileri götürdüğü ve geri bıraktığı ne varsa bildirilir.” (Kıyamet, 75/7–13)

    Yüce Allah buyuruyor: “Güneş katlanıp dürüldü*ğünde.” (Tekvir, 81/1)

    Üçüncü olarak da yıldızlar ve gezegenler hakkındaki ayet*ler. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Yıldızlar kararıp döküldüğünde.” (Tekvir, 81/2)

    Yine Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Yıldızlar döküldü*ğün*de.” (İnfitar, 82/2)

    Şimdi de başka bir ayet meali, Allah Teala şöyle buyuru*yor: “Yıldızların ışığı söndürüldüğünde.” (Mürselat, 77/8)

    İşte görüldüğü gibi gökler ve gökte var olanların tümü böylece yok olup gidecektir. Bir de yeryüzüne, dağlara, de*nizlere gelince onların durumu da gök ve göktekilerden farklı olmayacaktır. Onlar da aynen yok olup gideceklerdir. Nite*kim buna ilişkin delilleri Kur’an ve sahih sünnetten şöylece verebiliriz. Yüce Allah buyuruyor:

    “Yer şiddetle sarsıldığı, dağlar parçalandığı, dağılıp toz duman haline geldiğinde.” (Vakıa, 56/4–6)

    Yüce Allah buyuruyor: “Kıyamet günü yeryüzü ve dağlar sarsılır, dağlar çöküntü ile akıp giden kum yığı*nına döner.” (Müzzemmil, 73/14)

    Yüce Allah buyuruyor: “O günde dağlar da atılmış renkli yüne dönüşür.” (Karia, 101/5)

    İşte bu durumlardan sonra yeryüzü olsun, dağlar olsun tamamı yok olup gideceklerdir. Nitekim Allah Teala şöyle buyuruyor: “Yer başka bir yer, gökler de başka gökler haline getirildiği, insanlar bir ve gücüne karşı durulmaz olan Allah’ın huzuruna çıktıkları gün Allah bütün zalimlerin cezasını vere*cektir.” (İbrahim, 14/48)

    Yüce Allah buyuruyor: “Resulüm! Sana dağlar hak*kında sorarlar. De ki: Rabbim onları ufalayıp savuracak. Böylece yerlerini dümdüz, bomboş bırakacaktır. Orada ne bir iniş, ne de bir yokuş görebileceksin.” (Ta Ha, 20/105–107)

    Denizlere gelince onlar da adeta volkanlar gibi hep kay*nayıp birbirine karışıp katılacaklardır. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor:

    “Denizler kaynatıldığında,” (Tekvir, 81/6)

    Yüce Allah yine buyuruyor: “Denizler birbirine karışıp katıldığında,” (İnfitar, 82/3)

    Ey kardeşim! İşte bütün bunlar kıyametin meydana gel*diği zamanda görebileceğin şeylerdir. İşte bu kâinat senin hayatını geçirdiğin, yüce Allah’ın senin üzerinde yaşaman için yarattığı ve emrine musahhar kıldığı yani verdiği bu dün*yada meydana gelecektir. Nitekim Allah şöyle buyuruyor: “Allah, göklerde ve yerde ne varsa hepsini, kendi katın*dan bir lütuf olmak üzere size boyun eğdirmiştir. Elbette bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır.” (Casiye, 45/13)

    Kısaca bildiğin ve gördüğün her şey yok olacaktır. Sa*dece amellerinin gereğinin yerine getirilmesi bakımından insanlar kalacaklardır. Çünkü yüce Allah şöyle buyuruyor:

    “Biz, insanların hangisinin daha güzel amel edece*ğini deneyelim diye yeryüzünde her şeyi dünyanın ken*dine mahsus bir ziynet yaptık. Bununla beraber biz mut*laka oradaki her şeyi kupkuru bir toprak yapacağız.” (Kehf, 18/7–8)







    i





    --------------------------------------------------------------------------------

    [1] Tirmizi, Sıfatul Kıyame, h:2431/2548. Tirmizi, bu Hasen bir hadistir, demiştir.

    [2] Tirmizi, Sıfatul Kıyame, h:2430/2547. Tirmizi bu hadis için Hasen-Sahihtir, demiştir.

    [3] Müslim, Fiten, 2940/116

    [4] Müslim, Fiten, h: 2955/141

    [5] Müslim, Cennet, h: 2860/56


  8. 18.Ekim.2014, 07:32
    4
    Üye
    SURA ÜFÜRÜLMESİ





    Birinci üfürülüş: Ey kardeşim! Şunu iyice bilmelisin ki, Sur denen şey, büyük bir boynuzdur. Rivayete göre bunun çapı gök ile yer genişliğindedir. Bununla görevli melek İsra*fil’dir (as). Allah, yarattığı varlıkların hayatlarının son bulma*sını, bu dünyanın sonunun gelmesini dilediğinde İsrafil’e bu Sur’a üflemesi emrini verecektir. O da hemen emir gereği üfürecek ve Allah’ın yaşamasını dilediği kimseler dışında tüm canlılar, varlıklar anında öleceklerdir. Allah’ın yaşamasını diledikleri ise, Cebrail, Mikail, İsrafil, Azrail, Arş’ı taşıyan me*lekler ile cennette bulunan Huriler, çocuklar ve ce*hennemin sorumlusu Malik’tir. Yüce Allah şöyle buyuruyor:

    “Sur’a üflenince, Allah’ın diledikleri müstesna olmak üze*re göklerde ve yerde ne varsa hepsi ölecektir. Sonra ona bir daha üflenince, bir de ne göresin, onlar ayağa kalkmış bakıyorlar.” (Zümer, 39/68)

    Aslında İsrafil (as), Allah kendisini yarattığından bu yana, sur denen şey elinde olduğu halde onu ağzına dayamış, suru çal emrini bekleyip durmaktadır.

    Tirmizi’nin Ebu Said Hudri’den rivayetine göre, Ebu Said diyor ki, Allah Resulü (as) şöyle buyurdular:

    “Boynuzun sahibi İsrafil elinde boynuz olduğu ve onu ağzına dayadığı halde, başını eğmiş, kulaklarını gelecek emri işitmeye hazır bir vaziyette dinleyip üfleme emrini beklerken ben nasıl mutlu olup sevinebilirim ki?”

    İşte bu ifade Hz. Peygamberin ashabının ağrına gitmiş olacak ki, sahabe, o halde bize ne yapmamızı veya ne söy*lememizi istersiniz, dediler. Allah Resulü (as) şöyle buyurdu*lar: “Böyle bir durumda, Hasbunallah ve Nimel vekil, tevekkelna Alallahi= Allah bize yeter, o ne güzel vekildir. Biz Allah’a dayanıp güvendik, deyin.”[1]

    Ebu Davud ve Tirmizi İbn Amr b. As’tan rivayet ediyorlar. Dediğine göre, Allah Resulüne Sur hakkında soru sorulmuş, o da şöyle buyurmuştur:

    “O, üflenilen, çalınan bir boynuzdur.”[2]

    İsrafil (as) üflemekle emredilince, o da hemen üfler. İşte bu sırada yeryüzü sarsılır, her emzikli kadın çocuğunu atar, her gebe kadın yavrusunu düşürür, insanları sarhoş olarak görürsün, oysa onlar sarhoş değillerdir. Ancak Allah’ın azabı çok çetin ve pek şiddetlidir. Nitekim yüce Allah şöyle buyur*maktadır:

    “Ey insanlar! Rabbinizden korkun! Çünkü kıyamet vaktinin depremi müthiş bir şeydir! Onu gördüğünüz gün, her emzikli kadın çocuğun unutur, her gebe kadın çocuğunu düşürür. İnsanları da sarhoş bir halde görür*sün. Oysa onlar sarhoş değillerdir; fakat Allah’ın azabı çok dehşetlidir.” (Hac, 22/1–2)

    İşte kıyamet denen olay böyledir. Onun şiddet ve deh*şetinden anne çocuğunu unutur, gebe olan kadınlar çocuk*larını düşürürler. İnsanları da adeta sarhoş imişler gibi görür*sün, oysa onların hiçbiri sarhoş değillerdir, korkularından öyle bir duruma düşmüşlerdir. Sonra hepsi de düşüp öle*ceklerdir. Yaratılanlar içerisinde o gün ilk ölecek olan kimse, devesinin yemliğini çamurla sıvayan bir adam ve devesi ola*caktır. Bundan sonra da tüm canlılar öleceklerdir.

    Müslim, Abdullah b. Amr b. As’tan rivayet ediyor. Demiş ki Allah Resulü (as) şöyle buyurdular:

    “Ümmetim arasından Deccal çıkacak ve o kırk kadar kalacak. -Bu süre kırk gün mü, kırk ay mı veya kırk yıl mı bilmiyorum-. Bunun üzerine yüce Allah Meryem oğlu İsa’yı (as) gönderecektir. O sanki Urve b. Mesud’a benzer gibidir. Hemen Deccal’ı aramaya koyulacak, onu yakalayıp ortadan kaldıracaktır. Sonra böylece insanlar üzerinden yedi yıl gibi bir zaman geçecek. Bu zaman zarfında iki kişi arasında olsun bir düşmanlık görülmeyecektir. Bundan sora Azizi ve Celil olan Allah Şam tarafından soğuk bir rüzgâr gönderecek, bu rüzgar gönlünde zerre ağırlığınca iman ve hayır bulunan kimselerin ruhlarını alacak, bu durumda olan bir tek kişiyi canlı bırakmayacaktır. Hatta insanlardan kaçıp da dağların oyukları arasında saklanıp gizlenseler bile o rüzgar ta oralara kadar sirayet edecek, oralarda varsa bir nebzecik iman eseri bulunan kimselerin de canlarının alınmasına sebep olacaktır. Böylece yeryüzünde sadece kuş hafifliğinde ve yırtıcı tabia*tında kötüler kalacaklardır. Bunlar ne bir iyilik tanıyacaklar, ne de bir kötülükten menedecekler. Şeytan da bu karakter*deki kimselere insan suretinde gözükerek onlara:

    —Siz bana katılmayacak mısınız, bana icabet etmeyecek misiniz, diyecek. Onlar da: Bizden ne yapmamızı ister, ne emredersin, diye sorarlar. Şeytan da onlara putlara tapmala*rını emredecektir. İşte onlar bu halde iken rızıkları alabildi*ğince bollaşacak, yaşantıları gayet güzel sürecek, derken sonrasında sur’a üflenecek. Bu sesi duyan her kes boynunu bükecek ve boynunu kaldıracaktır. Bu sesi ilk duyacak olan kişi de develerinin havuzunu sıvayan bir adam olacaktır. O adam hemen o anda ölecek ve çevresindeki insanların ta*mamı da öleceklerdir.

    Daha sonra Allah çiğ gibi veya gölge gibi bir yağmur gönderecek veya indirecek –buradaki şüpheli anlatım ravinin şüphesidir, peygamberin değil-, işte insanların cesetleri bun*dan yeniden bitecektir. Bundan sonra yeniden Sur’a üfürüle*cek ve hepsi birden yerlerinden kalkıp bakacaklardır. Sonra şöyle denilecektir:

    Ey insanlar! Haydi Rabbinize gelin!.. Onları durdurun. Çünkü onlar sorgulanacaklardır. Daha sonra da cehennem ordusunu çıkarın, denilecektir. Bu defa, kaç kişinin içinden çıkarılacak, diye sorulacaktır. Bunun üzerine her bin kişiden dokuz yüz doksan dokuzunu çıkarın, denilecektir. İşte bu gün, çocukların belini büküp ihtiyarlatacak olan gündür. İşte bu gün baldırların açılacağı, insanların çıplak kalacakları gündür.”[3]

    Şunu da bilmelisin ki, Sur’a üfürülüp de tüm canlılar ölünce, Allah’ın dilediklerinin dışında kimse kalmayınca –ki Allah’ın yaşamasını diledikleri kimseler Cebrail, Mikail, İsrafil ve Azrail’dir-, yüce Azrail’e emredecek ve diğer kalanların da canlarını alacaktır. Allah ölüm meleği Azrail’e (as) diğer ka*lanların canlarını alması emrini verince, Cebrail’den (as) başlayacak, Mikail ve İsrafil’in de canlarını alacaktır. Daha sonra yüce Allah, Azrail’e bizzat kendisinin, kendi canını al*masını emrini verecek ve Azrail bir çığlık atarak şöyle diye*cektir:

    Eğer ölüm denen hadisenin bu kadar ağır olduğunu bi*lebilseydim, ben bu takdirde müminlere karşı biraz daha merhametli davranırdım. Artık bundan böyle göklerde ve yerde tek bir canlı kalmayacaktır. Sadece baki kalacak olan her şeyden münezzeh bulunan yüce Allah kalacaktır. Bun*dan sonra yüce Allah şöyle seslenecek:

    “Bugün mülk ve varlık kimindir!” (Ğafir/Mümin, 40/16)

    Ancak buna hiçbir cevap veren olmayacaktır. Artık hiçbir canlının kalmaması üzerine yüce Allah bizzat kendisi kendi kendine şu cevabı verecektir: “Bir tek olan ve gücü tüm güçlerin üzerinde olan Kahhar olan Allah’ındır.” (Ğafir/Mümin, 40/16)

    Yüce Allah bu ayetin tamamında şöyle buyuruyor: “O gün onlar kabirlerinden meydana çıkarlar. Onların hiçbir şeyi Allah’a gizli kalmaz. Bugün hükümranlık kimindir? Kahhar olan tek Allah’ındır.” (Ğafir/Mümin, 40/16)

    Artık bundan böyle göklerde melek diye bir varlık da kalamayacaktır. Gökler meleklerden, yeryüzü de insan, cin ve diğer tüm canlılardan boşalmış olacaktır. Dünya var olan binalar, ziynet ve süsler, eşya ve diğer maddi olan her şey olduğu gibi bu dünyada kalacaktır ve bunlar da zamanla yok olup gideceklerdir. Allah şöyle buyuruyor:

    “Oysaki göklerin ve yerin mirası Allah’ındır.” (Hadid, 57/10)

    Her şeyden münezzeh olan Allah Malikulmülktür. Yani tüm varlıkların, mülklerin yegane ve tek sahibidir. Allah şöyle buyuruyor:

    “Onun zatından başka her şey yok olacaktır. Hüküm Onundur ve siz ancak O’na döndürüleceksiniz.” (Kasas, 28/88)

    Rivayet olunduğuna göre dünya boş haliyle tam kırk yıl böyle kalacaktır. Daha sonra yüce Allah İsrafil’i (as) dirilte*cek, o ikinci kez Sur’a üfürecektir. İşte bu üfürüş yeniden dirilme ve mahşerde hesap vermek için huzurda toplanma üfürmesi olacaktır.



    İKİNCİ NEFHA

    Ey kardeşim bilmelisin ki, kıyamet günü işte bu ikinci nefha yani üfleyişten sonra başlayacaktır. Çünkü bu ikinci Sur üfleyişi yeniden dirilme ile ilgili üfleyiştir. Bu öyle bir gündür ki, bu günün uzunluğunun miktarı tam elli bin yıl kadar uzunluğunda olacaktır. Nitekim yüce Mevla şöyle bu*yurmaktadır:

    “Melekler ve Ruh-Cebrail, oraya miktarı dünya senesi ile ellibin yıl olan bir günde yükselip çıkar. Resulüm! Şimdi Sen güzelce sabret. Doğrusu onlar, o azabı ihti*malden uzak görüyorlar. Biz ise onu yakın görmekteyiz.” (Mearic, 70/4-7)

    Allah, kabirlerinden insanları diriltmek murat edince, İs*rafil, Cebrail, Mikail ve Azrail’i diriltecektir. İsrafil’e de ikinci kez Sur’a üfürmesi için emir buyuracak ve böylece Allah’ın dünyayı yarattığı andan itibaren ta kıyamet kopuncaya dek ne kadar canlılar gelip gitmişlerse böylece her canlı yeniden dirilecektir. Kısaca insanlar olsun, cinler olsun ve diğer can*lılar olsun, kuşlar olsun hepsi de dirileceklerdir.

    İlk defa dirilecek olan kişi de efendimiz ve Peygamberi*miz Hz Muhammed (as) olacaktır. Cebrail (as) kendisine Livaulhamd denen sancağı getirecek, Allah Resulü de kab*rinden dirilip kalkacak, üzerindeki ve sakalındaki toprağı silkeleyecek ve şöyle diyecektir:

    “Ey Kardeşim! Ey Cebrail! Allah ümmetime nasıl bir muamelede bulundu?” Cebrail de şu cevabı verecektir: “He*nüz senden önce kimse diriltilmiş değildir. Çünkü sen, ilk diriltilensin.”

    Yüce Allah buyuruyor: “O gün insanlar bu sesi ger*çekten işiteceklerdir. İşte bu, çıkış günüdür.” (Kaf, 50/42)

    Yine yüce Mevla şöyle buyuruyor: “Çağıranın görül*memiş bir şeye çağırdığı gün, sen de onlardan yüz çevir. Sanki etrafa yayılmış çekirge sürüsü gibi bakışları peri*şan, utançtan yere bakar bir halde ve davetçiye koşarak kabirlerinden çıkarlar. O esnada kâfirler: Bu, çetin bir gündür! derler.” (Kamer, 54/6–8)

    Yine Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Nihayet Sur’a üfürü*lecek, bir de bakarsın ki onlar kabirlerinden kalkıp koşa*rak Rabbine giderler. İşte o zaman: Ey vah, ey vah! Bizi kabrimizden kim kaldırdı? Bu, Rahman’ın vaat ettiğidir. Peygamberler gerçekten doğru söylemişler! derler.” (Ya*sin, 36/51–52)

    Yüce Allah buyuruyor: “O gün onlar, sanki dikili bir şeye koşuyorlar gibi, gözleri horluktan aşağı düşmüş ve kendileri zillete bürünmüş bir halde kabirlerinden fırlaya fırlaya çıkarlar. İşte bu, onların tehdit edile geldikleri gündür.” (Mearic, 70/43–44)

    Bilmelisin ki, Allah, tüm yaratılmışların yeniden diriltil*mesini ve bir araya gelip toplanmalarını dilediğinde, çok şiddetli bir rüzgâr gönderir. Bu rüzgâr o ölmüş olan varlıkla*rın cesetlerine ait tüm zerreciklerini, organlarını havada taşı*tarak, onların karadan olsun, denizden olsun nerede beden*lerine ait bir zerrecikleri varsa, adeta bir bulut misali taşıtır. Her bedene ait toplanan zerrecikler, kendi kabirleri üzerinde toplar, kabir üzerinde bir araya gelen zerrecikler halindeki organlar tıpkı yağmur misali kabrin üzerine düşerler ve bun*dan da her insan ve canlı yeniden meydana gelir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

    “Rüzgârları gönderip de bulutu harekete geçiren Al*lah’tır. Biz onu ölü bir bölgeye göndeririz de ölümünden sonra toprağa onunla hayat veririz. Ölülerin yeniden di*rilmesi de böyle olacaktır.” (Fatır, 35/9)

    Buhari, Müslim ve Tirmizi dışında Sünen sahiplerinin Ebu Hureyre’den rivayetlerine göre, demiş ki Allah Resulü (as) şöyle buyurdu:

    “İki nefha-üfleme arasındaki zaman kırk olacaktır. Ebu Hureyre’ye bu zaman dilimi kırk gün mü diye sorulduğunda, Ebu Hureyre, bu konuda herhangi bir şey söyleyemem, dedi. Bu defa o halde bu zaman dilimi kırk ay mı, diye soruldu*ğunda, Ebu Hureyre yine, bir şey diyemem, der. Yine kendi*sine bu zaman dilimi kırk yıl mı, diye sorulduğunda, Ebu Hureyre yine ayni şekilde bir şey diyemem, diyerek cevapla*mıştır. Daha sonra gökten bir su inecek, insanlar tıpkı sebze biter gibi biteceklerdir. İnsanın çürümeyecek hiçbir organı yoktur. Sadece bir tek kemik çürümeden kalacaktır. Bu ke*mik de kuyruk sokumu kemiğidir. İşte kıyamet gününde varlıklar bunun üzerinde gelişip canlanacaklardır.”[4]

    Rivayete göre beden zerrelerinin toplanıp bir araya gel*mesi ve yağmur misali kendi kabri üzerine inmesi hali adeta erkeğin menisine, spermine benzer türden bir yağış olacak*tır. Bu böylece kırk gün kalacak, daha sonra cesetler bundan meydana gelecektir. Nitekim İbrahim (as) bu olayı bizzat müşahede etmiş, yani görüp yaşamıştır. Bu olay, İbrahim’in (as) Rabbinden ölüleri nasıl dirilttiğini kendisine göstermesini istediğinde olmuştu. Hz. İbrahim böyle bir istekte bulu*nunca, yüce Allah kendisine; Sen iman etmedin mi, diye sorunca o, Bilakis elbette iman ettim, ancak istedim ki kal*bim huzur bulsun, tatmin olsun. İbrahim (as), yüce Allah’ın ölüleri dirilttiğine kesin iman ediyordu. Ancak onun istediği şey, bunların nasıl bir araya toplanıp yeniden vücut buldukla*rını görmekti. Çünkü bedenin tüm zerreleri toprağa karışmış, rüzgârın önüne katılıp savrulmuş, karalarda ve denizlerde yayılmış, dünyanın doğusundan batısına varana dek her yere dağılıp savrulmuş durumdadır. Bunların bir araya gelişini görmektir, isteği İbrahim’in.

    Rivayete göre İbrahim’in (as) böyle bir soruyu sorma ne*deni, kendisi bir gün deniz sahilinde yürürken burada bir merkep leşini görür. Su kabardığı zaman leş suyun içerisinde kalıyor, bu sırada deniz canlıları bundan yemeye başlıyorlar. Su çekilip leşin kalan kısmı karada kalınca bu defa kara hay*vanları ve kuşlar o leşten yiyorlar. Bundan hayrete düşen İbrahim peygamber, Rabbim bir taraftan deniz canlılarına, bir taraftan da, kara hayvanlarına, yırtıcı hayvanlara ve kuş*lara yem olan bu merkebin nasıl dirilteceğini, bu kadar kurda, kuşa, deniz canlısına yem olan bu hayvanı nasıl diril*teceksin, diye istekte bulunur.

    Yüce Allah da ona dört farklı türden kuş yakalamasını emreder. Yine söylendiğine göre bu kuşlardan biri Tavus kuşu, biri bir horoz, biri karga ve birisi de güvercin imiş. İb*rahim (as) de verilen emir doğrultusunda kuşları keser, ya*nında bu hayvanların kafalarını bırakır, ancak bu dört tür Kanatlının kalan gövdesini, etlerini un ufak kılarak birbirine karıştırır, adeta bir hamur haline getirir. Bundan sonra da, bu şekilde yoğurduğu bu hayvanların o yoğrulan kısmından parçalar ayırarak her birini çevresindeki dağlar üzerine bı*rakmasını emreder. Yine anlatıldığına göre bunlar dört farklı dağ imiş veya yedi dağ imiş.

    İbrahim Peygamber görevini yapıp yerine getirdikten sonra, bu kuşların dağlar üzerinde serpilip bırakılmış olan etlerini, Allah’ın izniyle bana gelin, diye kendisine çağırmasını da emreder. Hz. İbrahim emir aldığı doğrultuda görevini yaptı, bir de ne görsün, dağlar üzerine bıraktığı o etler ha*vada dağılıp bir birinden ayrılarak kendi parçalarıyla birleşi*yorlar. Nihayet her hayvanın eti kendi iskeleti ve gövdesi üzerinde toplanıp birleştikten sonra, bir de bakar ki bu hay*vanları kafaları üzerlerinde olmadığı halde gövdeleri oluşmuş bir şekilde gelip Hz. İbrahim’in (as) yanındaki kafaların ya*nına kondular. Nihayet kafalarıyla da birleşip bir araya gel*dikten sonra bir de bakar ki hayvanlar dirilmiş ve canlanmış oldular. Tıpkı kesilmeden önceki durumlarını olduğu gibi almış oldular.

    İşte bundan sonra yüce Allah dedi ki, ey İbrahim! Şura*sını çok iyi bilmelisin ki, Allah Azizdir ve Hâkimdir yani gücü her şeye yetendir ve yaptığı, yaratmış olduğu bir şeyi –biz bilmesek- de mutlaka bir hikmet gereği yapıyordur. Yani Allah yarattığı yaratıkların üzerinde güçlüdür ve sanatında da bir hikmet sahibidir. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor:

    “İbrahim Rabbine: Ey Rabbim! Ölüyü nasıl dirilttiğini bana göster, demişti. Rabbi ona: Yoksa inanmadın mı? dedi. İbrahim: Hayır! İnandım, fakat kalbimin mutmain olması için görmek istedim, dedi. Bunun üzerine Allah: Öyleyse dört tane kuş yakala, onları yanına al, sonra kesip parçala, her dağın başına onlardan bir parça koy. Sonra da onları kendine çağır, koşarak sana gelirler. Bil ki Allah azizdir, hâkimdir, buyurdu.” (Bakara, 2/260)

    Bilmelisin ki, Allah tüm yaratılmışların cesetlerini topla*yıp bir araya getirecektir. Çünkü yüce Allah şöyle buyur*maktadır: “Nerede olursanız olun, sonunda Allah hepinizi bir araya getirecektir.” (Bakara, 2/148)

    Allah bir başka yaratılışla yaratacaktır, ancak biz onun mahiyetini bilemeyiz. Nitekim yüce Mevla şöyle buyuruyor: “Sizi bilmediğiniz bir âlemde var edelim diye ölümü tak*dir ettik. Andolsun, ilk yaratılışı bildiniz. Düşünüp ibret almanız gerekmez mi?” (Vakıa, 56/61–61)

    Öyle ki yüce Rabbimiz öbür âlemde bize öyle duyular ve*recek ki, biz bu duyularla artık melekleri, cinleri, Rabbimiz ve daha nice şeyleri görebileceğiz. Oysaki dünyada bizim bu hasselerimiz yoktu. Sen bundan böyle bu kitapta cennetlik olanların niteliklerini, cehennemlik olanların özelliklerini bu*lacak ve onları öğreneceksin.

    İsrafil (as) sura üfürmekle emrolunur, o da sura üfler, senin de öğrendiğin gibi böylece tüm varlıklar yeniden diri*lirler. Adeta her tarafa yayılmış çekirgeler misali toplanıp bir araya gelirler. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de bu konuya ilişkin ayetleri görmüştük. İnsanlar o gün adeta ateşin çevresini sarmış olan pervaneler gibi olacaklardır. Nitekim yüce Allah buyuruyor ki: “İnsanların, ateşin etrafını sarmış pervaneler gibi olduğu gün.” (Karia, 101/4)

    Artık o gün bizler kabirlerimizden yalın ayak, çıplak ve sünnetsiz olarak diriltileceğiz. Nitekim Buhari, Müslim ve daha başkaları İbn Abbas’tan rivayet ediyorlar. İbn Abbas diyor ki Allah Resulü (as) şöyle buyurdu:

    “Şüphesiz sizler, Allah’a yürüyerek, yalınayak, çıplak ve sünnetsiz bir halde varıp kavuşacaksınız.”[5]

    Ey kardeşim! Şurasını iyice bilmelisin ki, Bu öyle bir gündür ki, saldığı korku ve şiddeti anlatılamaz. Nitekim yüce Mevla bu günün şiddet ve dehşetini şu ayetiyle bize açıklıyor:

    “O Sur’a üfürüldüğü zaman var ya, işte o gün zorlu bir gündür. Kâfirler için hiç de kolay değildir.” (Müddessir, 74/8–10)

    Bir başka ayette de yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Bi*rinci üflemenin kâinatı sarstığı, onu ikinci üflemenin ta*kip ettiği gün, işte o gün yürekler kaygıdan oynar, gözle*rini korku bürür.” (Naziat, 79/6–10)

    Nasıl Korkulmasın ki, o öyle dehşetli bir gündür ki, gök*ler o günde dürülecek, o günde yeryüzü sarsılacak, dağlar yerinden oynayacak, yıldızlar hallaç pamuğu gibi yerlerinden fırlatılacaktır. Yüce Allah bu konuda bakın ne buyuruyor: “Artık Sur’a bir defa üflendiği, yeryüzü ve dağlar kaldırılıp birbirine tek çarpışla çarpılıp darmadağın edildiği zaman, işte o gün olacak olur, kıyamet kopar. Gök de yarılır ve artık o gün o, çökmeye yüz tutar. Melekler göğün etra*fındadır. O gün Rabbinin Arşını, bunların da üstünde sekiz melek yüklenir. Ey insanlar! O gün hesap için hu*zura alınırsınız; size ait hiçbir sır gizli kalmaz.” (Hakka, 69/13–18)

    İşte kardeşim durum böyledir. Şu kâinatta çevrende gördüğün her şey kıyamet gününde yok olup gidecektir. Evet, Allah’ın dilediği gibi her şey yok olacaktır. Artık ahiret sana görünmüş, cennet ve cehennem açığa çıkmıştır. Rah*man olan Allah’ın Arşını bile görecek güne gelmişsindir, de*mektir. İşte bu olayları bize bildiren kimi ayet meallerini bu*rada sana açıklayayım da, gerçeği gör.

    İlk olarak gök ile ilgili ayetlerden örnekler verelim. Yüce Allah şöyle buyuruyor:

    “Düşün o günü ki, yazılı kâğıtların tomarını dürer gibi, göğü toplayıp düreriz. Tıpkı ilk yaratmaya başladı*ğımız gibi onu tekrar o hale getiririz. Bu, üzerimize aldı*ğımız bir vaad oldu. Biz vaat ettiğimizi yaparız.” (Enbiya, 21/104)

    Yüce Allah bir diğer ayetinde de şöyle buyuruyor: “Gök yarıldığı zaman.” (İnşikak, 84/1)

    Yine Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Gökyüzü yarıldığı za*man.” (İnfitar, 82/1)

    Şimdi de diğer bir ayet meali, Mevla’mız buyuruyor: “Gök yarılıp da kızarmış yağ renginde gül gibi olduğu zaman.” (Rahman, 55/37)

    İkinci olarak Güneş ve Ay ile alakalı ayetlerden örnekler verelim. Allah Teala buyuruyor: “İşte, göz kamaştığı, ay tutulduğu, güneşle ay bir araya getirildiği zaman! O gün insan, ‘kaçacak yer neresi’ diyecektir. Hayır, hayır, kaçıp sığınacak yer yoktur! O gün, varıp durulacak yer, sadece Rabinin huzurudur. O gün insana, ileri götürdüğü ve geri bıraktığı ne varsa bildirilir.” (Kıyamet, 75/7–13)

    Yüce Allah buyuruyor: “Güneş katlanıp dürüldü*ğünde.” (Tekvir, 81/1)

    Üçüncü olarak da yıldızlar ve gezegenler hakkındaki ayet*ler. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Yıldızlar kararıp döküldüğünde.” (Tekvir, 81/2)

    Yine Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Yıldızlar döküldü*ğün*de.” (İnfitar, 82/2)

    Şimdi de başka bir ayet meali, Allah Teala şöyle buyuru*yor: “Yıldızların ışığı söndürüldüğünde.” (Mürselat, 77/8)

    İşte görüldüğü gibi gökler ve gökte var olanların tümü böylece yok olup gidecektir. Bir de yeryüzüne, dağlara, de*nizlere gelince onların durumu da gök ve göktekilerden farklı olmayacaktır. Onlar da aynen yok olup gideceklerdir. Nite*kim buna ilişkin delilleri Kur’an ve sahih sünnetten şöylece verebiliriz. Yüce Allah buyuruyor:

    “Yer şiddetle sarsıldığı, dağlar parçalandığı, dağılıp toz duman haline geldiğinde.” (Vakıa, 56/4–6)

    Yüce Allah buyuruyor: “Kıyamet günü yeryüzü ve dağlar sarsılır, dağlar çöküntü ile akıp giden kum yığı*nına döner.” (Müzzemmil, 73/14)

    Yüce Allah buyuruyor: “O günde dağlar da atılmış renkli yüne dönüşür.” (Karia, 101/5)

    İşte bu durumlardan sonra yeryüzü olsun, dağlar olsun tamamı yok olup gideceklerdir. Nitekim Allah Teala şöyle buyuruyor: “Yer başka bir yer, gökler de başka gökler haline getirildiği, insanlar bir ve gücüne karşı durulmaz olan Allah’ın huzuruna çıktıkları gün Allah bütün zalimlerin cezasını vere*cektir.” (İbrahim, 14/48)

    Yüce Allah buyuruyor: “Resulüm! Sana dağlar hak*kında sorarlar. De ki: Rabbim onları ufalayıp savuracak. Böylece yerlerini dümdüz, bomboş bırakacaktır. Orada ne bir iniş, ne de bir yokuş görebileceksin.” (Ta Ha, 20/105–107)

    Denizlere gelince onlar da adeta volkanlar gibi hep kay*nayıp birbirine karışıp katılacaklardır. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor:

    “Denizler kaynatıldığında,” (Tekvir, 81/6)

    Yüce Allah yine buyuruyor: “Denizler birbirine karışıp katıldığında,” (İnfitar, 82/3)

    Ey kardeşim! İşte bütün bunlar kıyametin meydana gel*diği zamanda görebileceğin şeylerdir. İşte bu kâinat senin hayatını geçirdiğin, yüce Allah’ın senin üzerinde yaşaman için yarattığı ve emrine musahhar kıldığı yani verdiği bu dün*yada meydana gelecektir. Nitekim Allah şöyle buyuruyor: “Allah, göklerde ve yerde ne varsa hepsini, kendi katın*dan bir lütuf olmak üzere size boyun eğdirmiştir. Elbette bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır.” (Casiye, 45/13)

    Kısaca bildiğin ve gördüğün her şey yok olacaktır. Sa*dece amellerinin gereğinin yerine getirilmesi bakımından insanlar kalacaklardır. Çünkü yüce Allah şöyle buyuruyor:

    “Biz, insanların hangisinin daha güzel amel edece*ğini deneyelim diye yeryüzünde her şeyi dünyanın ken*dine mahsus bir ziynet yaptık. Bununla beraber biz mut*laka oradaki her şeyi kupkuru bir toprak yapacağız.” (Kehf, 18/7–8)







    i





    --------------------------------------------------------------------------------

    [1] Tirmizi, Sıfatul Kıyame, h:2431/2548. Tirmizi, bu Hasen bir hadistir, demiştir.

    [2] Tirmizi, Sıfatul Kıyame, h:2430/2547. Tirmizi bu hadis için Hasen-Sahihtir, demiştir.

    [3] Müslim, Fiten, 2940/116

    [4] Müslim, Fiten, h: 2955/141

    [5] Müslim, Cennet, h: 2860/56


  9. 18.Ekim.2014, 07:33
    5
    @hmet
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 16.Mayıs.2007
    Üye No: 771
    Mesaj Sayısı: 7,758
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 10
    Bulunduğu yer: gölbaşı

    Cevap: Kıyamet günü diriliş

    MAHŞER (TOPLANMA YERİ)





    Ey kardeşim! Allah, yeryüzünde tüm yarattığı varlıkları yeniden dirilttikten sonra, insanlar da kabirlerinden kalkınca, hepsi de oldukları gibi haşre yani toplanma yerine gidecek*lerdir. Nitekim Allah Teala şöyle buyuruyor:

    “Sur’a üfürülür; işte bu, geleceği vaad edilen gündür. Herkes yanında bir sürücü ve bir şahitle beraber gelir. Andolsun sen bundan gaflette idin; derhal biz senin perdeni kaldırdık. Bugün artık gözün keskindir, denir.” (Kaf, 50/20–22)

    Yüce Allah buyuruyor: “O gün bütün insanların bir araya toplandığı bir gündür ve o gün bütün yaratılmışla*rın hazır bulunduğu bir gündür.” (Hud, 11/103)

    Yine buyruluyor: “Mahşer vaktinde sizi toplayacağı gün, işte o zarar günüdür.” (Teğabun, 64/9)

    Her şeyden münezzeh olan Allah buyuruyor: “Sizi, var*lığında şüphe olmayan kıyamet gününde elbette topla*yacaktır.” (Enam, 6/12)

    Yüce Allah buyuruyor: “O zaman şöyle denir: Bu, ayırma günüdür. Sizi ve sizden öncekileri bir araya getir*dik.” (Mürselat, 77/38)

    Nasıl insanlar mahşerde toplanıp hesap vereceklerse aynen diğer canlılar da toplanıp hesap vereceklerdir. Nitekim Rabbimiz buyuruyor ki:

    “Vahşi hayvanlar toplanıp bir araya getirildiğinde,” (Tek*vir, 81/5)

    İşte burada görüldüğü gibi yarın kıyamet gününde tüm yaratılmışlar mahşer yerine, toplanma mahalline sevk oluna*caklardır. Onlar o günde, işledikleri ameller bakımından oraya farklı konumlarda gönderileceklerdir. Kimi binitli ola*rak, kimi yaya bir şekilde, kimi yüz üstü sürünerek oraya gelecektir. Böylece üç gurup halinde geleceklerdir. Kaldı ki Allah bu durumu Vakıa suresinin baş taraflarında zaten açıklamıştır. Allah şöyle buyuruyor:

    “Ve sizler de üç sınıf olduğunuz zaman, sağdakiler, ne mutlu o sağdakilere! Soldakiler, ne bahtsızdırlar on*lar! Hayırda önde olanlar, ecirde de öndedirler. İşte bun*lar Allah’a en yakın olanlardır.” (Vakıa, 56/7–11)

    İşte insanların kıyamet günündeki sınıflandırılmaları böyledir. Bu üç sınıfın da kıyamet günündeki konumlarını ve durumlarını ilerideki sayfalarda öğreneceksin.

    Bu sınıflardan “Sabikun” adını alanlar, Resuller, Nebiler, Sıddikler ve şehitlerdir. Bu gurupta olanların tamamı binitli olarak mahşer yerine gideceklerdir. Nitekim Kur’an’a şöyle buyruluyor:

    “Takva sahiplerini heyet halinde çok merhametli olan Allah’ın huzurunda topladığımız, günahkârları da susuz olarak cehenneme sürdüğümüz gün, Rahman olan Allah nezdinde söz ve izin alandan başkalarının şefaate güçleri yetmeyecektir.” (Meryem, 19/85–87)

    Sağdakilerden kasıt, tüm inananlardır. Bu gurupta yer alan müminler mahşer yerine yaya olarak gideceklerdir.

    Soldakiler ise kâfirlerle münafık olanlardır. İşte bunlar da mahşer yerine yüzükoyun sürünerek gideceklerdir. Nite*kim Allah bunlar hakkında şöyle buyuruyor:

    “Kıyamet gününde onları kör, dilsiz ve sağır bir halde yüzükoyun haşrederiz.” (İsra, 17/97)

    Ebu Hureyre’den Tirmizi’nin yaptığı rivayete göre, Ebu Hureyre Hz. Peygamber’in şöyle buyurduğunu söylemiştir:

    “Kıyamet gününde insanlar üç sınıf olarak haşroluna*cak*lardır. Bunlardan biri yaya olarak, biri binitli olarak, üçün*cüsü de yüzükoyun sürünerek mahşere ge*leceklerdir. Allah Resulüne, ey Allah’ın Resulü! Yüzükoyun nasıl mahşere yürüyüp geleceklerdir, diye sorulunca, şöyle buyurmuştur: Şüphesiz onları ayakları üstünde yürüten Allah, elbette yüzükoyun da süründürerek yürütür. Ancak bunlar yüzüstü sürünerek giderlerken yüzlerini her türlü taş-tümsekten ve dikenden sakınırlar.”[1]

    Buhari, Müslim ve başkalarının Ebu Hureyre’den rivayet ettikleri hadise göre, demiş ki Allah Resulü (as) şöyle bu*yur*du:

    “İnsanlar kıyamet gününde üç durumda mahşere yollanırlar. Bunlardan birinci sınıfta yer alanlar, önlerin*deki hayatı özleyen, geride bıraktıkları dünya hayatından nefret edenlerdir ki bunlar azık ve binek bakımından hiç*bir sıkıntı çekmeyecek olanlardır. İkinci gurupta yer alanlar ise ikisi birlikte bir deve üzerinde, üçü birlikte bir deve üzerinde, dördü beraberce bir deve üzerinde ve onu birlikte bir deve üzerinde olarak mahşere geleceklerdir. Geride kalan üçünü guruptakileri ise, bir ateş onları mahşer yerine toplar. Bu guruptakiler nerede dinlenir*lerse ateş de onlarla birlikte orada dinlenir, her nerede gecelerlerse, ateş de onlarla beraber orada geceler. Ne*rede sabahlarlarsa ateş de onlarla birlikte orada sabah*lar, nerede akşamlarlarsa ateş de orada onlarla beraber akşamlar.”[2]

    İşte o günde müminler yüzleri bembeyaz olarak, mutlu*luktan parıldayarak mahşer yerine geleceklerdir.

    Kâfir ve münafık olanlar ile mücrim denilen suçlular ise, bunlar yüzleri simsiyah olarak, rezillikten ve utançtan yüzleri bozararak mahşer yerine geleceklerdir. Nitekim Rabbimiz şöyle buyurmuştur:

    “Nice yüzlerin ağardığı, nice yüzlerin de karardığı günü düşünün. İmdi, yüzleri kararanlara: İnanmanızdan sonra kâfir mi oldunuz? Öyle ise inkâr etmiş olmanız yüzünden tadın azabı, denilir. Yüzleri ağaranlara gelince, onlar Allah’ın rahmeti, cenneti içindedirler; orada ebedi kalacaklardır.” (Ali İmran, 3/106, 107)

    Başka bir ayette de Allah şöyle buyuruyor: “O gün bir takım yüzler parlak, güleç ve sevinçlidir. Yine o gün bir takım yüzleri de keder bürümüş, hüzünden kapkara ke*silmiştir. İşte bunlar kâfirlerdir, günahkârlardır.” (Abese, 80/38–42)

    Nitekim Sabikun denilen ve daha önce de belirttiğimiz gibi birinci sırada yer alan bu kimselere gelince, bunlara, melekler tarafından kendilerine getirilen cennet elbiselerin*den giydirilecektir.

    Buhari ile Müslim ve başkaları İbn Abbas’tan rivayet edi*yorlar. İbn Abbas (ra) diyor ki, Allah Resulü (as) şöyle bu*yurdu:

    “Dikkat edin ve iyi dinleyin! Kıyamet gününde yara*tılmışlar arasında ilk defa kendisine elbise giydirilecek olan kimse İbrahim (as) peygamberdir.”[3]

    Melekler kabirlerinden kalkan müminleri karşılarlar ve onları cennetle müjdelerler. Nitekim Hak Teala şöyle buyu*ruyor: “En büyük dehşet dahi onları tasalandırmaz. Me*lekler kendilerini şöyle karşılar: İşte bu size vaat edilmiş olan mutlu gününüzdür.” (Enbiya, 21/103)

    İşte senin de bildiğin gibi yaratılmışlar böylece mahşer yerine sevk olunurlar. Mahşer toprağı tıpkı gümüş beyazlı*ğında bir topraktır. Orada bir tepe var, ne de bir çukur. Ak*sine o toprak tümüyle dümdüz olan bir topraktır, bir alandır. Buhari ile Müslim Sehl b. Sa’d’dan rivayet ediyorlar. Sa’d diyor ki Allah Resulü (as) şöyle buyurdu:

    “Kıyamet gününde insanlar saf beyaz, kepekten arınmış undan imal edilen çörek gibi bembeyaz, hiç kimse adına bir alamet, işaret bulunmayan bir alan üze*rinde toplanırlar.”[4]

    İnsanların mahşer yerine sevk olunmalarından sonra, Allah burada tüm yaratılmışları toplayacaktır. Burada onlar uzun bir süre bekletilirler. Denilene bakılırsa yetmiş yıl kadar bir süreyle bekletilirler. Hatta, haklarında hüküm verilene dek daha fazla bir süre ile bekletileceklerdir, diyenler de vardır. Artık burada dertler, korku ve endişeler olabildiğince ağırdır. Burada rezil olmak, azap ile cezalanmak da dâhil her türlü sıkıntı vardır.

    İşte şimdi sana buradan itibaren de kıyamet sahnelerini anlatmaya çalışacağım. Allah bizi ve seni, Müslümanları o günü dehşetinden ve azabından bizleri korusun. Âmin.







    i





    --------------------------------------------------------------------------------

    [1] Tirmizi, Kur’an-ı Kerim, İsra Suresi tefsiri, h:2042. Tirmizi bu, Hasen bir ha*distir, demiştir.

    [2] Müslim, Cennet, 2861/59

    [3] Buhari, Enbiya, Nisa, 125 ayet, h: 3349 ve Maide Suresi Tefsiri, h:4625. Müs*lim, Cennet, h: 85

    [4] Müslim, Münafıkların sıfatları bölümü, h: 2790/28


  10. 18.Ekim.2014, 07:33
    5
    Üye
    MAHŞER (TOPLANMA YERİ)





    Ey kardeşim! Allah, yeryüzünde tüm yarattığı varlıkları yeniden dirilttikten sonra, insanlar da kabirlerinden kalkınca, hepsi de oldukları gibi haşre yani toplanma yerine gidecek*lerdir. Nitekim Allah Teala şöyle buyuruyor:

    “Sur’a üfürülür; işte bu, geleceği vaad edilen gündür. Herkes yanında bir sürücü ve bir şahitle beraber gelir. Andolsun sen bundan gaflette idin; derhal biz senin perdeni kaldırdık. Bugün artık gözün keskindir, denir.” (Kaf, 50/20–22)

    Yüce Allah buyuruyor: “O gün bütün insanların bir araya toplandığı bir gündür ve o gün bütün yaratılmışla*rın hazır bulunduğu bir gündür.” (Hud, 11/103)

    Yine buyruluyor: “Mahşer vaktinde sizi toplayacağı gün, işte o zarar günüdür.” (Teğabun, 64/9)

    Her şeyden münezzeh olan Allah buyuruyor: “Sizi, var*lığında şüphe olmayan kıyamet gününde elbette topla*yacaktır.” (Enam, 6/12)

    Yüce Allah buyuruyor: “O zaman şöyle denir: Bu, ayırma günüdür. Sizi ve sizden öncekileri bir araya getir*dik.” (Mürselat, 77/38)

    Nasıl insanlar mahşerde toplanıp hesap vereceklerse aynen diğer canlılar da toplanıp hesap vereceklerdir. Nitekim Rabbimiz buyuruyor ki:

    “Vahşi hayvanlar toplanıp bir araya getirildiğinde,” (Tek*vir, 81/5)

    İşte burada görüldüğü gibi yarın kıyamet gününde tüm yaratılmışlar mahşer yerine, toplanma mahalline sevk oluna*caklardır. Onlar o günde, işledikleri ameller bakımından oraya farklı konumlarda gönderileceklerdir. Kimi binitli ola*rak, kimi yaya bir şekilde, kimi yüz üstü sürünerek oraya gelecektir. Böylece üç gurup halinde geleceklerdir. Kaldı ki Allah bu durumu Vakıa suresinin baş taraflarında zaten açıklamıştır. Allah şöyle buyuruyor:

    “Ve sizler de üç sınıf olduğunuz zaman, sağdakiler, ne mutlu o sağdakilere! Soldakiler, ne bahtsızdırlar on*lar! Hayırda önde olanlar, ecirde de öndedirler. İşte bun*lar Allah’a en yakın olanlardır.” (Vakıa, 56/7–11)

    İşte insanların kıyamet günündeki sınıflandırılmaları böyledir. Bu üç sınıfın da kıyamet günündeki konumlarını ve durumlarını ilerideki sayfalarda öğreneceksin.

    Bu sınıflardan “Sabikun” adını alanlar, Resuller, Nebiler, Sıddikler ve şehitlerdir. Bu gurupta olanların tamamı binitli olarak mahşer yerine gideceklerdir. Nitekim Kur’an’a şöyle buyruluyor:

    “Takva sahiplerini heyet halinde çok merhametli olan Allah’ın huzurunda topladığımız, günahkârları da susuz olarak cehenneme sürdüğümüz gün, Rahman olan Allah nezdinde söz ve izin alandan başkalarının şefaate güçleri yetmeyecektir.” (Meryem, 19/85–87)

    Sağdakilerden kasıt, tüm inananlardır. Bu gurupta yer alan müminler mahşer yerine yaya olarak gideceklerdir.

    Soldakiler ise kâfirlerle münafık olanlardır. İşte bunlar da mahşer yerine yüzükoyun sürünerek gideceklerdir. Nite*kim Allah bunlar hakkında şöyle buyuruyor:

    “Kıyamet gününde onları kör, dilsiz ve sağır bir halde yüzükoyun haşrederiz.” (İsra, 17/97)

    Ebu Hureyre’den Tirmizi’nin yaptığı rivayete göre, Ebu Hureyre Hz. Peygamber’in şöyle buyurduğunu söylemiştir:

    “Kıyamet gününde insanlar üç sınıf olarak haşroluna*cak*lardır. Bunlardan biri yaya olarak, biri binitli olarak, üçün*cüsü de yüzükoyun sürünerek mahşere ge*leceklerdir. Allah Resulüne, ey Allah’ın Resulü! Yüzükoyun nasıl mahşere yürüyüp geleceklerdir, diye sorulunca, şöyle buyurmuştur: Şüphesiz onları ayakları üstünde yürüten Allah, elbette yüzükoyun da süründürerek yürütür. Ancak bunlar yüzüstü sürünerek giderlerken yüzlerini her türlü taş-tümsekten ve dikenden sakınırlar.”[1]

    Buhari, Müslim ve başkalarının Ebu Hureyre’den rivayet ettikleri hadise göre, demiş ki Allah Resulü (as) şöyle bu*yur*du:

    “İnsanlar kıyamet gününde üç durumda mahşere yollanırlar. Bunlardan birinci sınıfta yer alanlar, önlerin*deki hayatı özleyen, geride bıraktıkları dünya hayatından nefret edenlerdir ki bunlar azık ve binek bakımından hiç*bir sıkıntı çekmeyecek olanlardır. İkinci gurupta yer alanlar ise ikisi birlikte bir deve üzerinde, üçü birlikte bir deve üzerinde, dördü beraberce bir deve üzerinde ve onu birlikte bir deve üzerinde olarak mahşere geleceklerdir. Geride kalan üçünü guruptakileri ise, bir ateş onları mahşer yerine toplar. Bu guruptakiler nerede dinlenir*lerse ateş de onlarla birlikte orada dinlenir, her nerede gecelerlerse, ateş de onlarla beraber orada geceler. Ne*rede sabahlarlarsa ateş de onlarla birlikte orada sabah*lar, nerede akşamlarlarsa ateş de orada onlarla beraber akşamlar.”[2]

    İşte o günde müminler yüzleri bembeyaz olarak, mutlu*luktan parıldayarak mahşer yerine geleceklerdir.

    Kâfir ve münafık olanlar ile mücrim denilen suçlular ise, bunlar yüzleri simsiyah olarak, rezillikten ve utançtan yüzleri bozararak mahşer yerine geleceklerdir. Nitekim Rabbimiz şöyle buyurmuştur:

    “Nice yüzlerin ağardığı, nice yüzlerin de karardığı günü düşünün. İmdi, yüzleri kararanlara: İnanmanızdan sonra kâfir mi oldunuz? Öyle ise inkâr etmiş olmanız yüzünden tadın azabı, denilir. Yüzleri ağaranlara gelince, onlar Allah’ın rahmeti, cenneti içindedirler; orada ebedi kalacaklardır.” (Ali İmran, 3/106, 107)

    Başka bir ayette de Allah şöyle buyuruyor: “O gün bir takım yüzler parlak, güleç ve sevinçlidir. Yine o gün bir takım yüzleri de keder bürümüş, hüzünden kapkara ke*silmiştir. İşte bunlar kâfirlerdir, günahkârlardır.” (Abese, 80/38–42)

    Nitekim Sabikun denilen ve daha önce de belirttiğimiz gibi birinci sırada yer alan bu kimselere gelince, bunlara, melekler tarafından kendilerine getirilen cennet elbiselerin*den giydirilecektir.

    Buhari ile Müslim ve başkaları İbn Abbas’tan rivayet edi*yorlar. İbn Abbas (ra) diyor ki, Allah Resulü (as) şöyle bu*yurdu:

    “Dikkat edin ve iyi dinleyin! Kıyamet gününde yara*tılmışlar arasında ilk defa kendisine elbise giydirilecek olan kimse İbrahim (as) peygamberdir.”[3]

    Melekler kabirlerinden kalkan müminleri karşılarlar ve onları cennetle müjdelerler. Nitekim Hak Teala şöyle buyu*ruyor: “En büyük dehşet dahi onları tasalandırmaz. Me*lekler kendilerini şöyle karşılar: İşte bu size vaat edilmiş olan mutlu gününüzdür.” (Enbiya, 21/103)

    İşte senin de bildiğin gibi yaratılmışlar böylece mahşer yerine sevk olunurlar. Mahşer toprağı tıpkı gümüş beyazlı*ğında bir topraktır. Orada bir tepe var, ne de bir çukur. Ak*sine o toprak tümüyle dümdüz olan bir topraktır, bir alandır. Buhari ile Müslim Sehl b. Sa’d’dan rivayet ediyorlar. Sa’d diyor ki Allah Resulü (as) şöyle buyurdu:

    “Kıyamet gününde insanlar saf beyaz, kepekten arınmış undan imal edilen çörek gibi bembeyaz, hiç kimse adına bir alamet, işaret bulunmayan bir alan üze*rinde toplanırlar.”[4]

    İnsanların mahşer yerine sevk olunmalarından sonra, Allah burada tüm yaratılmışları toplayacaktır. Burada onlar uzun bir süre bekletilirler. Denilene bakılırsa yetmiş yıl kadar bir süreyle bekletilirler. Hatta, haklarında hüküm verilene dek daha fazla bir süre ile bekletileceklerdir, diyenler de vardır. Artık burada dertler, korku ve endişeler olabildiğince ağırdır. Burada rezil olmak, azap ile cezalanmak da dâhil her türlü sıkıntı vardır.

    İşte şimdi sana buradan itibaren de kıyamet sahnelerini anlatmaya çalışacağım. Allah bizi ve seni, Müslümanları o günü dehşetinden ve azabından bizleri korusun. Âmin.







    i





    --------------------------------------------------------------------------------

    [1] Tirmizi, Kur’an-ı Kerim, İsra Suresi tefsiri, h:2042. Tirmizi bu, Hasen bir ha*distir, demiştir.

    [2] Müslim, Cennet, 2861/59

    [3] Buhari, Enbiya, Nisa, 125 ayet, h: 3349 ve Maide Suresi Tefsiri, h:4625. Müs*lim, Cennet, h: 85

    [4] Müslim, Münafıkların sıfatları bölümü, h: 2790/28


  11. 18.Ekim.2014, 07:34
    6
    @hmet
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 16.Mayıs.2007
    Üye No: 771
    Mesaj Sayısı: 7,758
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 10
    Bulunduğu yer: gölbaşı

    Cevap: Kıyamet günü diriliş

    MAHŞER YERİNDE İNSANLARIN
    DURUMU





    Daha önceki sayfalarda sen, insanların dümdüz ve bem*beyaz, arı ve duru bir arazinin üzerinde toplanacağını öğrenmiştin. Buradaki bekleyişlerinin oldukça uzun bir süre olacağını, haklarında kesin karar çıkana dek burada bekleti*leceklerini okumuştun. Melekler halkalar şeklinde yedi kez olmak üzere saf halinde çevrelerini kuşatmış bir halde bekle*tileceklerdir. Tüm gök melekleri saf halinde olacaklardır. Nitekim Allah şöyle buyuruyor:

    “Ama yeryüzü parça parça döküldüğü, Rabbinin emri geldiği ve melekler saf saf dizildiği zaman her şey ortaya çıkacaktır.” (Fecr, 89/21–22)

    Bir başka ayette de Allah şöyle buyuruyor: “Ruh (Ceb*rail) ve melekler saf saf olup durduğu gün, Rahman’ın izin verdiklerinden başkaları konuşmazlar. Konuşan da doğruyu söyler.” (Nebe’,78/38)

    İşte gökteki melekler diğer yaratılmışları böylece kuşata*caklardır. Bildiğin gibi zaten gök de yok olup gidecektir. An*cak mahşer yerinde bekleme mahallinde beklemekte olanlar esasen işledikleri amellere göre farklı farklı konumdadırlar. İşte bu bekleme yerinde insanların dünyada işledikleri amel*ler ortaya çıkacaktır, hiçbir şey hiçbir kimseye gizli kalmaksı*zın meydana çıkmış olacaktır. Nitekim Yüce Mevla şöyle bu*yuruyor:

    “Gizlenenlerin ortaya döküldüğü günde insan için ne bir güç ne de bir yardımcı vardır.” (Tarık, 86/9–10)

    Burada öncelikli olarak gündeme getirmek istediğim husus, bekleme yerinde olan korkular olacaktır. Bundan sonra da orada insanların farklı farklı konumlarda bekledikle*rini açıklamaya çalışacağım.

    Ey kardeşim! Şunu unutma ki, o bekleme gününde kor*kulanın en başında olacak olan şey, güneşin insanın başı üzerine bir mil mesafeye kadar yaklaşacağıdır. Neredeyse aşırı sıcaklıktan ve hararetten ötürü insanın beyninin fokur fokur kaynatacaktır. Nasıl kaynatmasın ki, o güneşin ısısı yüzde yirmi milyon derece ile değerlendiriliyor.

    Müslim, Mikdat’dan (ra) rivayet ediyor. Mikdat demiş ki, Allah Resulü’nden (as) şöyle buyururken dinledim:

    “Kıyamet gününde güneş insanlara bir mil mesafe kalıncaya dek yaklaştırılır.”[1]

    Ravi Süleym b. Amir diyor ki, ben, hadiste sözü edilen “mil” ifadesinin kara mili mi yoksa göze süre çekilen mil mi olduğunu bilemiyorum. Hadisin devamı şöyledir: “O günde insanlar dünyadaki amellerine göre ter içerisinde kalacaklardır. Kiminin ter yüksekliği topuklarına kadar, kiminin dizlerine kadar, kiminin ise ter –eliyle ağzını işaret ederek- ta ağızlarına gem vuracak kadar ulaşır.”[2]

    İşte o günde insanlardan akan ter, yetmiş arşın olarak ta yerin dibine inecektir. Buhari ile Müslim Ebu Hureyre’den rivayet ediyorlar. Ebu Hureyre’nin dediğine göre Allah Resulü (as) şöyle buyurdu: “Kıyamet gününde insanlar öylesine terleyecekler ki, onların teri yetmiş arşın derinliğine ula*şır. Ter onların ağızlarına adeta gem vurur da ta kulakla*rına kadar çıkar.”[3]

    İşte böyle bir sıkıntı ve azap içerisinde beklerlerken hepsi de, oradan kurtulmak için cehennem de olsa gidecekleri yer, bir an önce buradan ayrılıp gitmeyi isterler.

    O kıyametin en büyük ve dehşet verici korkularından biri de, cehennemin mahşer yerine getirilmiş olmasıdır. Cehen*nemi oraya çekip getirmek için yetmiş bin halat bağlanmış ve her bir halatını da yetmişer bin melek çekmektedir. Nite*kim Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

    “O gün cehennem getirilir. İnsan yaptıklarını birer bi*rer hatırlar. Fakat bu hatırlamanın ne faydası var! İşte o zaman insan: ‘Keşke bu hayatım için bir şeyler yapıp gönderseydim!’ der. Artık o gün, Allah’ın edeceği azabı kimse edemez. Onun vuracağı bağı kimse vuramaz.” (Fecr, 89/23–26)

    İbn Mesud’dan Müslim ile Tirmizi rivayet ediyorlar. İbn Mesud demiş ki: “O hesap gününde cehennem getirilir. Cehennemin yetmiş bin halatı vardır. Her bir halatını da çeken yetmiş bin melek vardır.”[4]

    Cehennem mahşer yerine getirildiğinde öylesine bir homurdanışı ve korkutucu bir sesi var ki, kimse dayanamaz. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor:

    “Cehennem ateşi uzak bir mesafeden kendilerini gö*rünce, onun öfkelenişini (müthiş kaynamasını) ve uğul*tusunu işitirler.” (Furkan, 25/12)

    Yüce Allah yine şöyle buyuruyor: “Oraya atıldıklarında, onun kaynarken çıkardığı uğultuyu işitirler.” (Mülk, 67/7)

    Cehennem ateşi bekleme yerinde olanlara yaklaştırıldı*ğında, ateşten bir boyun uzanır, böylece bazı insanları to*parlayıp yakalar ve ateşin içine çeker.

    Tirmizi’nin Ebu Hureyre’den rivayetine göre, demiş ki, Allah Resulü (as) şöyle buyurdu: “Kıyamet gününde gören iki gözü, işiten iki kulağı ve konuşan dili bulunan bir bo*yun ateşten dışarıya doğru uzanır ve der ki: ‘Ben üç ki*şiye vekil olarak tayin olundum. Bunlardan ilki Allah ile birlikte başka ilahlar ve putlar edinenler, ikincisi inatçı olan her zorba ve bir de tasvir (heykel ve büst) yapanlara cezalandırmada vekil olarak görevlendirildim.”[5]

    İşte cehennemden uzanan boyun mahşer yerinde bek*lemekte olan bu kimselerin üzerine uzanır, oradakilerin ara*sından bu üç sınıf insanı tıpkı kuşun susam tanelerini topla*yıp yuttuğu gibi onları toplayıp yutar.

    İşte mahşer yerinde bekleme alanında uzun bir bekle*yişle birlikte bir de bunlar olacaktır. Gözler belermiş, dışarı fırlamış olarak hesaplarının sonucunu beklerler. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor:

    “Resulüm! Sakın, Allah’ı zalimlerin yaptıklarından gafil sanma! Ancak, Allah onları cezalandırmayı, korku*dan gözlerinin dışarı fırlayacağı bir güne erteliyor. Za*limleri bomboş olarak kendilerine bile dönüp bakamaz durumda, gözleri göğe dikişmiş bir vaziyette koşarlar.” (İbrahim, 14/42–43)

    O gün mahşer yerinde insanların oldukça farklı gurup*lara ayrılmış olmaları, amelleri bakımından durumlarının açığa çıkması ve rezil rusvay olmaları ise bir yanadır. Ancak Sabikun denilen ve ilk sınıfta yer alan, mahşer yerine binitli olarak gelen bu kimselerle birtakım müminler, bekleme ye*rinde o insan beynini kaynatan güneşin sıcaklığından uzak tutulacaklardır, hatta dahası onlar Rahman olan Allah’ın Arş’ının gölgesinde gölgeleneceklerdir. İşte ben burada sana bu makamı kazandıracak ve buna muvaffak kılacak bazı amellerden söz edeceğim ki, sen de yarın kıyamet gününde o Arş’ın gölgesinde yer alanlardan olasın.

    Buhari ve Müslim Ebu Hureyre’den rivayet ediyorlar. Ebu Hureyre demiş ki Allah Resulü (as) şöyle buyurdu:

    “Başka hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamet gü*nünde yüce Allah, yedi sınıf insanı, arşının gölgesinde barındıracaktır. Şöyle ki:

    1- Adaletli devlet başkanı,

    2- Rabbine kulluk ve ibadet ederek tertemiz bir hayat içerisinde gelişip büyüyen genç,

    3- Kalbi mescitlere bağlı olan Müslüman,

    4- Birbirlerini Allah için seven, bir araya gel*meleri de, ayrılmaları da Allah rızası için olan iki insan,

    5- Güzel ve mevki sahibi bir kadının kendisiyle beraber olma arzusuna ‘Ben Allah’tan korkarım’ diyerek onu ret edip ona yaklaşmayan kişi,

    6- Sağ elinin verdiğini sol elinin bilemeyeceği kadar gizli olarak sadaka veren kimse ile

    7- Tenhada Allah’ı anıp gözyaşı döken adam.”[6]

    İşte kıyamet gününde herkes güneşin yakıcı sıcaklığında kavrulurken sözü edilen bu yedi sınıf insan özel muamele görecekler ve Arş’ın altında gölgeleneceklerdir. Bunlardan kimisi de nurdan minberlere kurulup oturacaklardır. Bunlar Allah için birbirlerini sevenlerdir. Nitekim sahih olan kudsi hadiste bunların durumlarını yüce Allah şöyle açıklıyor:

    “Benim Celal ve azametim adına birbirlerini sevenler için kıyamet gününde nurdan minberler kuracağım. Oysa bunla*rın kendileri peygamber ve şehit olmadıkları halde peygam*berler ve şehitler onlara imreneceklerdir.”

    Mahşerde o bekleme yerinde bekleyenlere gelince bun*lardan kimisi, dünyada iken verdiği sadakasının gölgesinde gölgelenecektir. Sadakası onun üzerinde bir gölge gibi dura*cak ve onu güneşin hararetinden koruyacaktır. Kaldı ki bu konuda Allah Resulünden de (as) hadis gelmiştir. İçine dal*dıkları terleri ise, daha önceki sayfalarda öğrendiğin gibi o da insanların amellerine göre farklılık gösterecektir.



    AMELLERİNE GÖRE İNSANLARIN DURUMU

    Bir de herkesin dünyada işlediği amele göre olan du*rumu vardır. Bu da herkesin amel durumuna göre orada görülecektir. Örneğin kâfirler, gözleri kör ve yüzleri siyahlaş*mış olarak geleceklerdir. Nitekim Allah Teala şöyle buyurur:

    “Kim de beni anmaktan yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz onu, kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz. O: Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin? Oysa ben hakikaten görür idim! der. Allah buyurur ki: İşte böyle. Çünkü sana ayetlerimiz geldi; ama sen onları unuttun. Bu gün de aynı şekilde sen unutulu*yorsun” (Ta-Ha, 20/124–126)

    Yine Allah Teala buyuruyor: “Bu dünyada kör olan kimse ahirette de kördür, üstelik iyice yolunu şaşırmış*tır.” (İsra, 17/72)

    İşte kâfirler bu şekilde yüzleri kapkara olacak olanlardır. Gözleri de kördür. Evet, kâfirlerle münafıkların, ikiyüzlü in*sanların hali kıyamet gününde bu olacaktır. Bir de tevbe etmeyip de asi olan bir takım kimseler de vardır ki onların da durumlarına göre amellerinin eseri görülecektir.

    Kibir ve gurur sahibi olan, büyüklük taslayan kimselerin mahşerdeki durumuna gelince, bunlar adeta karıncadan küçük böcekler halinde olacaklar ve mahşer yeri halkı tara*fından ayaklar altında kalacaklar ve üzerlerinden çiğnenin geçilecektir. Böylece aşağılanıp hakarete uğrayacaklardır. Nitekim bunlar hakkında bir hadisi şerifte şöyle buyruluyor:

    “Büyüklük taslayanlar, kıyamet gününde tıpkı küçü*cük böcekler gibi ayaklar altında kalacaklar ve mahşer yerindeki insanların ayakları altında çiğnenecekler.”[7]

    Faiz yiyenler de kıyamet gününde adeta cin çarpmış gibi olacaklardır. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor:

    “Faiz yiyenler, kabirlerinden, şeytan çarpmış kimse*lerin cinnet nöbetlerinden kalktığı gibi kalkarlar. Bu hal onların ‘Alım satım tıpkı faiz gibidir” demeleri yüzünden*dir. Oysaki Allah, alım satımı helal, faizi haram kılmıştır.” (Bakara, 2/275)

    Herhangi bir ihtiyaçları olmadığı halde sırf keyfi olarak dilenen yüzsüzlere gelince, bunların da yüzlerinde sırf ke*mikten başka et namıyla bir şey olmayacaktır. Nitekim İbn Ömer’den Buhari ve Müslim rivayet ediyorlar. İbn Ömer di*yor ki, Allah Resulü (as) şöyle buyurdu:

    “Kişi insanlardan hep dilene dilene sonunda kıyamet gününde mahşer yerine yüzünde bir parça et olmaksızın çıkıp gelecektir.”[8]

    Zekâtını vermeyenlere gelince, bunların mahşer yerin*deki durumu, zekâtını vermedikleri mallar ile azap görecek*lerdir. Verilmeyen zekat ister nakit türünden olsun, ister deve, sığır veya koyun türünden olsun, bunların cezalandı*rılmaları da bu türden olacaklardır. İnsanlar bekleme yerinde onların hallerine şahit olacaklardır.

    Ebu Hureyre’den Buhari, Müslim ve Ahmed b. Hanbel rivayet ediyorlar. Ebu Hureyre demiş ki, Allah Resulü (as) şöyle buyurdu:

    “Zekâtını ödemeyen her büyük servet sahibi zengin kişi, kesin olarak cehennem ateşinde yakılacaktır. Şöyle ki söz konusu hazineler plakalar haline getirilir ve bu plakalarla o kimsenin iki yanları ile alnı süresi elli bin yıl olan bir gün içerisinde, Allah kulları arasında hükmünü verene dek, yakılır. Daha sonra da ya cennete veya ce*henneme doğru olarak kendisine yolu gösterilir.”

    “Zekâtlarını vermeyen her deve sahibi de muhakkak bir şekilde o develerin kendisini çiğnemeleri için kıyamet gününde geniş ve düz bir alana yatırılır. Develeri oldukla*rından daha büyük ve iri halleriyle ön ayaklarını yerden keserek sahibinin üzerine basmak suretiyle şahlanarak onu çiğnerler. Sürünün en sonundaki olanı adamın üze*rinden geçtikçe sürünün başı da aynı yerden tekrar onu çiğnemeye devam eder. İşte bu şekilde azap ve cezalan*dırma olayı, süresi elli bin yıl olan bir günde, Allah kulları arasında hükmünü verinceye dek devam eder. Daha sonra o kimseye cennet veya cehenneme doğru gideceği yolu gösterilir.”

    “Yine zekâtlarını vermeyen her koyun sahibi de, ko*yunlarının kendisi çiğnemesi için düz ve geniş bir alanda yüz üstü veya sırt üstü yatırılır. Koyunlar olduklarından daha semiz ve daha güçlü bir şekilde o kimseyi ayakla*rıyla çiğnerler. İçlerinde boynuzları büyük ve aynı za*manda aralarında hiçbir boynuzsuz koyun bulunmaksızın o kimseyi boynuzlarıyla da toslarlar. Koyun sürüsünün en sonu o kimsenin üzerinden çiğneyip geçerlerken, sü*rünün baş tarafı da yeniden azabı tekrarlamaya devam eder. İşte bu azap da süresi elli bin yıl kadar olan bir günde, Allah kulları arasında hükmünü verene dek sürüp gider. Sonra bu kimseye de cennete veya cehenneme giden yolu gösterilir.”[9]

    Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “Altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlar yok mu, işte onlara elem verici bir azabı müjdele! Bu paralar cehen*nem ateşinde kızdırılıp bunlarla onların alınları, yanları ve sırtları dağlanacağı gün onlara denilir ki: ‘İşte bu kendini için biriktirdiğiniz servettir. Artık yığmakta olduğunuz şeylerin azabını tadın!’” (Tevbe, 9/34–35)

    İşte bu anlattıklarımızdan Allah’a ait olan bazı haklar. Onları burada göstermiş olduk.

    Bir de kula hakları vardır. Onlara karşı işlenen haksızlık*lar vardır. Kul hakkıyla mahşere gelenler o günde, kime karşı haksızlık yapmışlarsa onu sırtlarında taşıyarak üzerinde borç yükü olduğu halde geleceklerdir. Nitekim yüce Allah bu ko*nuda şöyle buyurmaktadır:

    “Onlar günahlarını sırtlayarak gelecekler. Dikkat edin! Yüklendikleri şey ne kötüdür!” En’am, 7/31)

    Bir diğer ayette de Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Kim emanete, İslam devleti malına hıyanet ederse, kıyamet günü, hainlik ettiği şeyin günahını boynuna asılı olarak gelir.” (Ali İmran, 3/161)

    Şimdi de bir diğer ayet, yüce Allah burada şöyle buyur*maktadır: “Yükü, günahı ağır gelen kimse onu taşıması için başkasını çağırsa, bu çağırdığı kimse akrabası da olsa, onun yükünden bir şey yüklenmez.” (Fatır, 35/18)

    Buhari ile Müslim Ebu Hamid Saidi’den rivayet ediyorlar. Rivayete göre Peygamber (as) şöyle buyurmaktadır:

    “Allah’a yemin ederim ki, sizden her kim haksız bir şekilde birinden bir şey alacak olursa, o kıyamet gü*nünde o aldığı şeyi üzerinde taşımak suretiyle Allah’ın huzuruna gelecektir. Eğer haksız bir şekilde aldığı şey bir deve ise, adamın sırtında deve ses çıkararak, aldığı şey bir sığır ise, adam sırtında o sığırı böğüre böğüre taşıyıp mahşer yerine gelecektir, Eğer haksızlık ettiği şey bir koyun ise, adam sırtında koyun meleyerek huzura gele*cektir.” Allah Resulü (as) daha sonra koltuk altlarının beyaz*lığı gözükene dek ellerini havaya kaldırdı ve şöyle buyurdu: “Allah’ım! Tebliğ ettim mi?”[10]

    Hatta yaptığı haksızlık bir arazi ise, bir toprak ise, kıya*met gününe onu yedi kat toprak olarak sırtında taşıyıp hu*zura gelecektir.

    Buhari ile Müslim Hz. Aişe annemizden rivayet ediyorlar, rivayete göre Peygamber (as) şöyle buyurmuştur:

    “Kim bir karış yer kadar bir kimseye haksızlık ederse, kıyamet gününde o toprak yedi kat olarak onun boynuna dolandırılmış bir halde mahşere gelir.”[11]

    HANIMLAR ARASINDA ADALET

    Yine mahşer yerinde öyle kimseler görürsün ki yarı tarafına inme inmiş gibi, yarı felçli bir haldedir. Bu gibi kimseler ise, birden fazla evli olup eşleri arasında dünyada adalete uymayanlardır.

    Sünen sahipleri Ebu Hureyre’den rivayet ediyorlar. De*miş ki, Allah Resulü (as) şöyle buyurdu:

    “Bir kimse iki evli olup da eşleri arasında adil dav*ran*mıyorsa, kıyamet gününe bir tarafı çarpılmış, eğilmiş olarak gelir.”[12]

    Tüm bu anlattıklarımız amelleri kötü olanlar ile alakalı*dır. Bir de dünyada iken iyi ve güzel amel işleyenler de var*dır. Nasıl ki kötü amel işlemiş olanların durumları mahşer yerinde gözler önüne serilecekse, iyi amel işleyenlerin o gü*zel halleri de elbette bu kimselerin üzerinde orada görüle*cektir. O toplanma ve bekleme yerinde her amelin bir önemi, bir meziyeti vardır. Nitekim daha önceki sayfalarda geçmişti. Allah için birbirlerini sevenlerin kıyamet gününde nurdan minberler üzerinde, Arşın gölgesinde gölgelenecek*leri anlatılmıştı. Hatta dünyada iken verilen bir sadakanın bile orada sahibini sıcaktan koruyup onun üzerinde gölge oluş*turduğunu da öğrenmiştik. Sadaka onu hem güneşin hara*retinden ve hem de cehennem ateşinden koruyacak, bir kalkan oluşturacaktır.

    Buhari, Müslim ve Nesai Adiy b. Hatim’den rivayet edi*yorlar. Demiş ki, Allah Resulü (as) şöyle buyurdu:

    “Sizden her kim yarım hurma ile de olsa eğer cehen*nem ateşinden korunabiliyor, bir kalkan bulabiliyorsa, hemen bunu yapsın.”[13]



    NAMAZ

    Namaz ve namazın tesirlerine gelince, o da şöyledir. Namaz kılanlar mahşer yerine yüzleri, elleri ve ayakları nur*dan parlar bir vaziyette geleceklerdir. Yüce Allah şöyle buyu*ruyor:

    “Münafık erkeklerle münafık kadınların, müminlere: Bizi bekleyin, nurunuzdan bir parça ışık alalım, diyeceği günde kendilerine: Artık dönün de bir ışık arayın! denilir. Nihayet onların arasına, içinde rahmet, dışında azap bu*lunan kapılı bir sur açılır.” (Hadid, 57/13)

    Yüce Allah yine şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler! Samimi bir tevbe ile Allah’a dönün. Umulur ki Rabbiniz sizin kötülüklerinizi örter. Peygamberi ve onunla birlikte iman edenleri utandırmayacağı günde Allah sizi, içlerin*den ırmaklar akan cennetlere sokar. Onların önlerinden ve sağlarından amellerinin nurları aydınlanıp gider de, ‘ey Rabbimiz! Nurumuzu bizim için tamamla, bizi bağışla; çünkü sen her şeye kadirsin’ derler.” (Tahrim, 66/8)

    Diğer bir ayette de yüce Mevla şöyle buyuruyor: “Mümin erkeklerle mümin kadınları, önlerinden ve sağlarından, amellerinin nurları aydınlanıp giderken gördüğün günde, onlara: Bugün müjdeniz, zemininden ırmaklar akan ve içlerinde ebedi kalacağınız cennetlerdir, denilir. İşte bü*yük kurtuluş budur.” (Hadid, 57/12)

    Nitekim Peygamber’den (as) de sahih olarak gelen riva*yette, Peygamber (as): “Namaz nurdur” diye buyurmuştur.[14]

    Buhari, Müslim ve Nesai Ebu Hureyre’den rivayet edi*yorlar. Peygamber (as) şöyle buyurmuştur:

    “Benim ümmetim kıyamet gününde abdest eserle*rinden dolayı yüzleri nurlu, elleri ve ayakları da sekili ola*rak çağrılacaklardır. Artık kim daha çok bu parlaklığını artırmak isterse, hemen durmasın bunu yapsın.”[15]

    Doğrusu bu işaret ve alametler sadece Muhammed üm*metine has olacaktır, diğer peygamberlerin ümmetle*rinde böyle bir özellik olmayacaktır.



    MÜEZZİNLER

    Bir de ezan okuyan müezzinlerin durumu var. Kıyamet gü*nünde müezzinler mahşerde bekleme yerinde boyları di*ğer insanlara göre en uzun olacak olan kimselerdir. Böylece her*kes onların dünyada iken müezzinlik ettiklerini bilecekler*dir.

    Müslim, Muaviye’den rivayet ediyor. Muaviye demiş ki, Allah Resulü’nün (as) şöyle buyurduğunu işittim: “Kıyamet gününde müezzinler, boyları en uzun olacak olan kim*se*lerdir.”[16]

    Senin de bildiğin gibi işte bu anlattıklarım, kıyamet gü*nünde mahşer yerinde hesap için bekleyenlerin durumlarıyla ilgili görülecek olan olaylardır. Bunların tümü de sahih deli*lere dayanmaktadır.



    HAVUZ

    Nitekim kıyamet sahnelerinden kimisi de pey*gamberlere ait olan havuzlardır. Herkes susuzluktan kırılacak hale gelmişken her peygamberin ümmeti, amellerine göre kendi peygamberinin havuzunun başına geleceklerdir. Hiç şüphesiz bu havuzlar içerisinde en büyük olanı efendimiz, peygamberimiz Muhammed’in havuzudur. Kaldı ki yüce Al*lah ona bu havuzu vaat etmiştir. Nitekim şöyle buyurmakta*dır:

    “Resulüm! Şüphesiz biz sana Kevser’i verdik.” (Kev*ser, 108/1)

    Kevser, cennette bir nehrin adıdır, buradan akan su, bu havuza dökülür.

    Enes’ten Tirmizi rivayet ediyor. Enes demiş ki, Allah Re*sulüne (as) “Kevser nedir?” diye sorulduğunda şöyle bu*yurdu: “O cennette bir nehirdir. Allah onu bana verdi. Bunun suyu sütten beyaz ve baldan tatlıdır. Burada öyle kuşlar var ki, boyunları adeta deveboynu gibidir.” Hz. Ömer de: “Bu sözünü ettiğin kuşlar, mutlaka semiz olan kuşlardır” diye sorunca, Allah Resulü (as) şöyle buyurur: “Bunların etlerini yiyenler onlardan daha semizdir.”[17]

    Yine Tirmizi, Semure b. Cundeb’ten rivayet ediyor. De*miş ki Allah Resulü (as) şöyle buyurdu: “Her peygamberin bir havuzu vardır, ümmetleri o havuzun başına gelirler. Peygamber, kendi havuzlarının başına gelenleri dikkate alarak diğerlerine göre kendi havuzuna gelenlerin çoklu*ğuyla övüneceklerdir. Ben, umarım ki o gün diğer pey*gamberlerin ümmetlerine göre, havuzunun başına en çok kişinin geleceği kimseler, benim ümmetim olacak*tır.”[18]



    ORUÇ

    Dünyada iken oruç tutanların kıyamet gününde durum*ları ne gelince, bu da şöyle olacaktır. Ağızlarından adeta misk kokusu gibi koku yayılacaktır. Ebu Hureyre’den Buhari ile Müslim rivayet ediyorlar. Demiş ki Ebu Hureyre, Allah Resulü (as) şöyle buyurdu:

    “Muhammed’in varlığı elinde olan Allah’a yemin ede*rim ki, Allah katında oruçlu kimsenin ağız kokusu, misk kokusundan daha güzeldir.”[19]

    Ebu Zer’den Müslim ve Tirmizi rivayet ediyorlar. Diyor ki, Allah Resulüne, “Havuzun su tasları nasıldır?” dedim. Şöyle buyurdu: “Muhammed’in varlığı elinde olan Allah’a yemin ederim ki, onun tasları gökteki yıldızlardan v e gezegen*lerinden çok daha fazladır. Dikkatinizi çekerim! Onlar mehtapsız ve duru bir gökteki yıldızlar gibi olan cennet taslarıdır. Kim onlardan içerse bir daha susamaz. Cen*netten iki oluk havuzun içerisine su akıtır. Havuzun ge*nişliği Amman ile Eyle arasındaki mesafe uzunluğunda*dır. Suyu, sütten de öte beyazdır ve baldan da tatlıdır.”[20]

    Kardeşim, Allah her ikimizi de, bir daha susuzluk çek*memek üzere Peygamberimiz Muhammed’in (as) havuzun*dan su içmeyi nasip kılsın. Şunu da unutmamak gerekir ki, bu havuzdan ancak İslam şeriatına, efendimiz Muhammed’in (as) yoluna uyanlar su içebileceklerdir. Onun dışından hiçbir kimse buradan su içemeyecektir. Nitekim Buhari ile Müs*lim’in İbn Mesud’dan rivayetlerine göre, İbn Mesud demiş ki Allah Resulü (as) şöyle buyurdu:

    “Ben havuz başına sizden önce geleceğim. Sizden kimi kişiler benim yanıma kadar çıkıp geleceklerdir. Ben de tam onlara dönüp kendilerine havuzdan su içirmek üzere iken, melekler hemen onları benden çekip uzaklaştırırlar. Ben de: ‘Rabbim! Onlar benim ashabımdırlar’ derim. Bu arada ken*disine denilir ki: ‘Sen, onların enden sonra neler yaptıklarını bilmiyorsun.’ Bunun üzerine ben de: ‘Öyleyse benden sonra dinde değişiklik yapanlar benden uzak durun, bana yaklaş*mayın’ derim.”[21]

    Bu durum mahşer yerinde hesap için beklerlerken ve bu bekleyişin uzun sürmesi, tahammül gücünün kalmaması üzerine meydana gelecektir. Senin de bildiği gibi bu sıkıntı, bu aşırı sıcaklık ve şiddet, bir de güneşin o yakıcı şiddeti ki bu cehennem ateşinden bir parçadır, devam ederken henüz aralarında Allah hükmünü vermiş, hesapları bitmemiştir.

    İşte böyle bir durumda iken onlar, bu defa bir an önce yaratılmışların arasında hükmünü vermesi için Allah katında kendilerine şefaat edebilecek, aracı olabilecek birilerini ara*maya koyulurlar. Bu amaçla önce Âdem’e (as), sonra sıra*sıyla Nuh’a (as), İbrahim’e (as), Musa’ya (as) ve İsa’ya (as) gidecekler, kendileri için Allah katında şefaatçi olmalarını isteyeceklerdir. Ancak bunların hepsi de kendilerince bir takım mazeretler ileri sürecekler ve böyle bir şeyi yapamaya*caklarını söylerler. Netice onlardan hiçbiri böyle bir işi yapa*mayacağını söylemeleri üzerine, bu işin ancak efendimiz Muhammed’in (as) yapabileceğini öğrenmeleri üzerine, he*men efendimiz Muhammed’e (as) gelirler. O da, “evet, bu işi ben yaparım, bu benim işimdir. Bu, yüce Allah’ın bana ver*meye söz verdiği makamı Mahmud’dur, övgüye değer en yüce makamdır, der. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmakta*dır:

    “Gecenin bir kısmında uyanarak, sana mahsus bir nafile olmak üzere namaz kıl. Böylece Rabbinin, seni, övgüye değer bir makama göndereceğini umabilirsin.” (İsra, 17/79)

    Ebu Hureyre’den Buhari, Müslim ve daha başkaları riva*yet ediyorlar. Demiş ki: “Biz, Allah Resulü (as) ile birlikte bir davette idik. Derken sofraya et kondu, ona bir but sunuldu. Allah Resulü (as) bunu çok severdi. Derken bundan bir par*çaya yemeye başladı ve şöyle buyurdu:

    “Kıyamet gününde ben tüm insanların seyyidiyim, efen*disiyim. Bunun neden böyle olacağını biliyor musunuz? Çünkü: Allah da bütün insanları, öncekilerle sonrakilerin tamamını düz ve geniş bir alanda toplar. Öyle bir alan ki, bakan biri, orada toplananların tamamını görebilecek ve seslenen biri de oradakilerin tümüne sesini duyurabilecek bir yerdir. Diğer taraftan güneş de tüm sıcaklığıyla onların baş*ları üzerine yaklaşacak. İnsanlar, tasalarından, keder ve sı*kıntılarından dolayı artık güç ve takatlerinin kalmayacağı, tahammüllerinin biteceği bir noktaya, dayanamaz bir ko*numa geleceklerdir. İşte tam böyle bir anda insanlar; başı*nıza gelen bu sıkıntıyı görmüyor musunuz? Siz, Rabbiniz katında size şefaat edebilecek, aracılık yapabilecek birine bakmayacak mısınız? Bu durum karşısında mahşer yerinde toplanmış olanlardan kimisi kimisine; İşte atanız Âdem (as). Ona gidelim, diyecekler. Hemen doğruca ona varacaklar ve kendisine şöyle diyecekler; Ey Âdem, sen beşerin, tüm in*sanların atasısın, Allah, seni eliyle yarattı. Ruhundan sana üfledi, meleklere emir verdi, onlar da sana secde ettiler. Al*lah seni cennete yerleştirdi. Rabbin katında bize şefaat etme*yecek misin? Şu anda başımıza gelenleri, şu çektiğimiz sı*kıntıyı bilmiyor musun?

    Âdem’in (as) şu cevabı verir; Rabbim, bugün öyle bir şe*kilde gazaplanmış ki, ne bundan önce böyle öfkelendi ve ne de bundan sonra böyle öfkelenecek. Çünkü Allah bana bir ağacı yasakladı, ben ise ona karşı geldim. Bugün ben ancak kendimi düşünüyorum, ben, nefsim, nefsim, nefsim diyo*rum. İyisi siz benden başkasına, Nuh peygamber’e gidin, der. Onlar da hemen Nuh’a (as) gelirler ve ona: “Sen yeryü*züne gönderilen ilk Resulsün, Allah sana, şükreden kul adını vermiştir. Şu halimizi görmüyor musun? Başımıza gelenleri bilmiyor musun, Rabbin katında bize şefaatte bulunsan ol*maz mı?” derler.

    Nuh (as) şu cevabı verir: Rabbim bugün öylesine öfke*lenmiştir ki, ondan önce ne birisine öfkelendi, ondan sonra da öylesine birine öfkelenmeyecektir. Kaldı ki benim kavmim aleyhinde bir bedduam olmuştu. Ben bugün sadece kendimi düşünüyorum, vah benim halim, vay başıma gelecek olan*lara, vay nefsime! En iyisi siz benden başkasına, İbrahim’e (as) gidin. Onlar da hemen İbrahim Peygambere gelirler ve ona derler ki:

    Ey İbrahim, sen yeryüzünde Allah’ın peygamberi ve Halilisin, Rabbin katında bizim için şefaatçi ol, şu anda ne durumda olduğumuz görmüyor musun?

    İbrahim (as) onlara şöyle der: Doğrusu Rabbim bugün öylesine gazaplanmıştır ki, bundan önce kimseye böylesine gazaplanmamıştır. Oysa ben üç kez yalan söyledim. Ben bugün kendi derdimdeyim. Vay başıma geleceklere, vay halime ve vay nefsime! En iyisi siz benden başkasına, Musa’ya gidin, der. Onlar da hemen Musa Peygambere ge*lirler ve ona derler ki:

    Ey Musa! Sen Allah’ın elçisisin, Allah seni risaletiyle ve insanlara karşı seninle konuşmakla seni üstün kıldı. Rabbin nezdinde bize şefaatçi ol, şu anda ne durumda olduğumuzu bilmiyor musun? Musa (as) onlara der ki:

    Rabbim bugün öylesine gazaplanmıştır ki, bundan önce kimseye öylesine öfkelenmediği gibi, bundan sonra da böy*lesine öfkelenmeyecektir. Oysa ben, öldürülmesi konusunda emir almadığım halde birini öldürdüm. Şu anda kendimi, evet kendimi düşünüyorum. Siz benden başkasına, İsa pey*gambere gidin. Hemen İsa Peygambere giderler ve ona şöy*le derler:

    Sen Allah’ın Resulüsün ve sen Allah’ın kendisini Mer*yem’e ilka ettiği kelimesi ve ondan bir ruhsun, insanlarla henüz beşikte iken konuşansın. Şu anda içinde bulunduğu*muz hali bilmiyor musun? Rabbin katında bize şefaatçi ol. İsa (as) da onlara şöyle der:

    Şüphesiz Rabbim bugün öylesine kızgındır ki, ne bun*dan önce birine böylesine kızmış ve ne de bundan sonra kı*za*caktır. Ben bugün sadece kendimi, evet kendimi düşü*nüyorum, der. Ancak İsa (as) kendisiyle alakalı herhangi bir suçtan söz etmez. Onlara siz benden başkasına, Muham*med’e (as) gidin, der.

    Onlar da ona gelirler ve derler ki: “Ey Muhammed! (as) sen Allah’ın resulüsün ve sen peygamberlerin sonuncusu*sun. Allah senin geçmiş ve gelecek tüm günahlarını da af*fetmiştir. İçinde bulunduğumuz şu durumuzu bilmiyor mu*sun? Ne olar Rabbin katında bize şefaatçi ol!”

    Peygamberimiz (as) diyor ki, işte bunun üzerine ben derhal Arş’ın altına gider, hemen Rabbim için orada secdeye kapanırım, derken Rabbim secdede bana kendisine yapıla*cak hamdlerin öylesine güzel olanlarını, öylesine övgüleri ilham edecek ki, benden önce hiçbir kimseye açmadığı bir güzelliği açacak ve ben öylece Rabbime yakaracağım. Sonra denecek ki:

    Ey Muhammed! Kaldır başını, iste, istediğin verilecektir. Şefaat et, şefaatin kabul olunacaktır. Ben de başımı kaldıra*cağım ve şöyle diyeceğim:

    Rabbim! Ümmetim! Rabbim! Ümmetimin hali ne ola*cak! diye şefaat isteğimi dile getiririm. Bu arada şöyle denilir; ey Muhammed! Ümmetin içerisinden hesaba çekilmeyecek olanları al, onları cennetin kapılarından olan sağ kapısından içeri sok. Aslında bu kimseler cennetin diğer kapılarından oradan girecek olanlarla gir hakkını elde etmiş olanlardır.

    Daha sonra Peygamber (as) şöyle devam etti: “Varlığım elinde olan Allah’a yemin ederim ki, cennetin kapı kanatla*rından ikisi arasındaki mesafe Mekke ile Himyer arası veya Mekke ile Busra arası kadardır.”[22]

    İşte bu, Allah’ın Resulü Muhammed’e (as) vermeyi vaat ettiği Makamı Mahmud, en yüce makamdır. İnsanların önce Peygamberimiz Hz. Muhammed’e (as) gelmeyip de diğer peygamberlere teker teker uğramalarının sebebi, Kıyamet gününde Peygamberimizin faziletini ve diğer peygamberler olan üstünlüğünü ortaya koymak içindir.

    Sevgili kardeşim ola ki senin aklına şöyle bir soru gelebi*lir, diyebilirsin ki, acaba kıyamet gününde hiç hesaba çekil*meden doğrudan cennete girecek olanlar kimlerdir? Bunlar ne gibi bir amel işlediler de bu dereceye ulaşabildiler?

    Ey kardeşim! Onlar her şeyden önce üzerlerine düşeni yerine getirdikten sonra Allah’a tevekkül eden ve işlerinin sonucunu Allah’a havale eden kimselerdir.

    İbn Abbas’tan (ra) Buhari ve Müslim rivayet ediyorlar. Peygamber (as) anlatmış. Kıyamet gününde yüce Allah, onun ümmetinden yetmiş bin kişiyi hiç hesaba çekme*den doğrudan cennete koyacağını vaat etmiştir. Bu arada her yetmiş bin kişiyle birlikte –bir rivayete göre de her bir kişiyle beraber- yetmiş bin kişi daha yer alacaktır. Bunlar cennete hesapsız olarak gireceklerdir. Bunlar Rabbimin avucuyla üç avuç olacaklardır. (Yani sayısız kim*seler cennete hesaba çekilmeden gireceklerdir.)” Bunların kimler olduğu sorulunca Allah Resulü (as) şöyle buyurmuş*tur: “Bunların kendileri efsun ve büyü yapmazlar, başka*larına da yaptırmak istemezler. Teşeum etmeyenler (yani uğursuzluğa inanmayan, şomluğu kabul etmeyenler) ve bir de Rablerine dayanıp tevekkül edenlerdir.”[23]

    Önceki sayfalardan da öğrendiğin gibi, insanlar üç sınıf idiler. Bunlardan ilki Sabikun diye anılıyorlardı ki, işte cen*nete hesapsız olarak girecek olanlar bunlardır. İkinci sınıf veya gurupta yer alanlar ise sağcılardır ki bunlar; kitapları sağ tarafından verilecek olanlardır. Bunlar da mümin kim*selerdir. Bunlardan sora gelen sınıf veya gurup ise solcular olup, defterleri sol tarafından verilecek olan kimselerdir. Bunlar da kâfirler ile münafıklardır. Nitekim daha önce bu bilgileri edinmiştin.

    Daha sonra mahşer yerinde bulunanların Hz. Muham*med’in (as) şefaati sonucu hesaplarının görülmeye karar verilmesiyle, oradakilerin hesapları çarçabuk görülecektir, çünkü Allah, hesabı en çabuk görendir.



    i





    --------------------------------------------------------------------------------

    [1] Müslim, Cennet, h: 2864

    [2] Bak önceki kaynak. Tirmizi kıyamet, 6.

    [3] Buhari, Rikak, 47. Müslim, Cennet, 61.

    [4] Müslim, Cennet, 2842/29. Tirmizi, Cehennem, 1.

    [5] Tirmizi, Cehennemin sıfatı bahsi, h: 2574 (2700)

    [6] Buhari, Ezan, 36; Zekat, 16; Hudud, 19; Rikak, 24. Müslim, Zekat, 91. Tir*mizi, Zühd, 53. Nesai, Kudat, 2

    [7] Tirmizi, Kıyametin Sıfatı bahsi, h: 2492. Tirmizi, bu Hasen Sahih bir hadistir, demiştir.

    [8] Müslim, Zekât, h: 104

    [9] Müslim, Zekât, 987/26. Buhari, cihad, 48.

    [10] Müslim, İmaret, h: 26–27.

    [11] Buhari, Mezalim, 3/170-171

    [12] Tirmizi, Nikâh, h:1141. Ebu Davud, nikâh, h:2131

    [13] Müslim, Zekât, h: 1016

    [14] Süyuti, Camiussağir eserinde (5180) bu hadisi, “Namaz müminin nurudur” diye zikretmiştir. Hadisi Kudai ve İbn Asakir tahricetmişler. Bak Feydul Kadir, 4/246. Amiri de Şihab şerhinde “bu hadisi sahihtir” demiştir.

    [15] Müslim, Taharet, 246/34

    [16] Müslim, Salât, 387

    [17] Tirmizi, Cennet, h: 2542/2665

    [18] Tirmizi, Kıyamet, h: 2442

    [19] Buhari, Savm, 3/331

    [20] Müslim, Fezail, h:2300/36

    [21] Müslim, Fedail, 2297/32

    [22] Buhari, Tefsir, İsra suresi, h:233

    [23] Müslim, İman, h, 371, 372/218. İbn Mace, Zühd, bap, 34. h:4286


  12. 18.Ekim.2014, 07:34
    6
    Üye
    MAHŞER YERİNDE İNSANLARIN
    DURUMU





    Daha önceki sayfalarda sen, insanların dümdüz ve bem*beyaz, arı ve duru bir arazinin üzerinde toplanacağını öğrenmiştin. Buradaki bekleyişlerinin oldukça uzun bir süre olacağını, haklarında kesin karar çıkana dek burada bekleti*leceklerini okumuştun. Melekler halkalar şeklinde yedi kez olmak üzere saf halinde çevrelerini kuşatmış bir halde bekle*tileceklerdir. Tüm gök melekleri saf halinde olacaklardır. Nitekim Allah şöyle buyuruyor:

    “Ama yeryüzü parça parça döküldüğü, Rabbinin emri geldiği ve melekler saf saf dizildiği zaman her şey ortaya çıkacaktır.” (Fecr, 89/21–22)

    Bir başka ayette de Allah şöyle buyuruyor: “Ruh (Ceb*rail) ve melekler saf saf olup durduğu gün, Rahman’ın izin verdiklerinden başkaları konuşmazlar. Konuşan da doğruyu söyler.” (Nebe’,78/38)

    İşte gökteki melekler diğer yaratılmışları böylece kuşata*caklardır. Bildiğin gibi zaten gök de yok olup gidecektir. An*cak mahşer yerinde bekleme mahallinde beklemekte olanlar esasen işledikleri amellere göre farklı farklı konumdadırlar. İşte bu bekleme yerinde insanların dünyada işledikleri amel*ler ortaya çıkacaktır, hiçbir şey hiçbir kimseye gizli kalmaksı*zın meydana çıkmış olacaktır. Nitekim Yüce Mevla şöyle bu*yuruyor:

    “Gizlenenlerin ortaya döküldüğü günde insan için ne bir güç ne de bir yardımcı vardır.” (Tarık, 86/9–10)

    Burada öncelikli olarak gündeme getirmek istediğim husus, bekleme yerinde olan korkular olacaktır. Bundan sonra da orada insanların farklı farklı konumlarda bekledikle*rini açıklamaya çalışacağım.

    Ey kardeşim! Şunu unutma ki, o bekleme gününde kor*kulanın en başında olacak olan şey, güneşin insanın başı üzerine bir mil mesafeye kadar yaklaşacağıdır. Neredeyse aşırı sıcaklıktan ve hararetten ötürü insanın beyninin fokur fokur kaynatacaktır. Nasıl kaynatmasın ki, o güneşin ısısı yüzde yirmi milyon derece ile değerlendiriliyor.

    Müslim, Mikdat’dan (ra) rivayet ediyor. Mikdat demiş ki, Allah Resulü’nden (as) şöyle buyururken dinledim:

    “Kıyamet gününde güneş insanlara bir mil mesafe kalıncaya dek yaklaştırılır.”[1]

    Ravi Süleym b. Amir diyor ki, ben, hadiste sözü edilen “mil” ifadesinin kara mili mi yoksa göze süre çekilen mil mi olduğunu bilemiyorum. Hadisin devamı şöyledir: “O günde insanlar dünyadaki amellerine göre ter içerisinde kalacaklardır. Kiminin ter yüksekliği topuklarına kadar, kiminin dizlerine kadar, kiminin ise ter –eliyle ağzını işaret ederek- ta ağızlarına gem vuracak kadar ulaşır.”[2]

    İşte o günde insanlardan akan ter, yetmiş arşın olarak ta yerin dibine inecektir. Buhari ile Müslim Ebu Hureyre’den rivayet ediyorlar. Ebu Hureyre’nin dediğine göre Allah Resulü (as) şöyle buyurdu: “Kıyamet gününde insanlar öylesine terleyecekler ki, onların teri yetmiş arşın derinliğine ula*şır. Ter onların ağızlarına adeta gem vurur da ta kulakla*rına kadar çıkar.”[3]

    İşte böyle bir sıkıntı ve azap içerisinde beklerlerken hepsi de, oradan kurtulmak için cehennem de olsa gidecekleri yer, bir an önce buradan ayrılıp gitmeyi isterler.

    O kıyametin en büyük ve dehşet verici korkularından biri de, cehennemin mahşer yerine getirilmiş olmasıdır. Cehen*nemi oraya çekip getirmek için yetmiş bin halat bağlanmış ve her bir halatını da yetmişer bin melek çekmektedir. Nite*kim Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

    “O gün cehennem getirilir. İnsan yaptıklarını birer bi*rer hatırlar. Fakat bu hatırlamanın ne faydası var! İşte o zaman insan: ‘Keşke bu hayatım için bir şeyler yapıp gönderseydim!’ der. Artık o gün, Allah’ın edeceği azabı kimse edemez. Onun vuracağı bağı kimse vuramaz.” (Fecr, 89/23–26)

    İbn Mesud’dan Müslim ile Tirmizi rivayet ediyorlar. İbn Mesud demiş ki: “O hesap gününde cehennem getirilir. Cehennemin yetmiş bin halatı vardır. Her bir halatını da çeken yetmiş bin melek vardır.”[4]

    Cehennem mahşer yerine getirildiğinde öylesine bir homurdanışı ve korkutucu bir sesi var ki, kimse dayanamaz. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor:

    “Cehennem ateşi uzak bir mesafeden kendilerini gö*rünce, onun öfkelenişini (müthiş kaynamasını) ve uğul*tusunu işitirler.” (Furkan, 25/12)

    Yüce Allah yine şöyle buyuruyor: “Oraya atıldıklarında, onun kaynarken çıkardığı uğultuyu işitirler.” (Mülk, 67/7)

    Cehennem ateşi bekleme yerinde olanlara yaklaştırıldı*ğında, ateşten bir boyun uzanır, böylece bazı insanları to*parlayıp yakalar ve ateşin içine çeker.

    Tirmizi’nin Ebu Hureyre’den rivayetine göre, demiş ki, Allah Resulü (as) şöyle buyurdu: “Kıyamet gününde gören iki gözü, işiten iki kulağı ve konuşan dili bulunan bir bo*yun ateşten dışarıya doğru uzanır ve der ki: ‘Ben üç ki*şiye vekil olarak tayin olundum. Bunlardan ilki Allah ile birlikte başka ilahlar ve putlar edinenler, ikincisi inatçı olan her zorba ve bir de tasvir (heykel ve büst) yapanlara cezalandırmada vekil olarak görevlendirildim.”[5]

    İşte cehennemden uzanan boyun mahşer yerinde bek*lemekte olan bu kimselerin üzerine uzanır, oradakilerin ara*sından bu üç sınıf insanı tıpkı kuşun susam tanelerini topla*yıp yuttuğu gibi onları toplayıp yutar.

    İşte mahşer yerinde bekleme alanında uzun bir bekle*yişle birlikte bir de bunlar olacaktır. Gözler belermiş, dışarı fırlamış olarak hesaplarının sonucunu beklerler. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor:

    “Resulüm! Sakın, Allah’ı zalimlerin yaptıklarından gafil sanma! Ancak, Allah onları cezalandırmayı, korku*dan gözlerinin dışarı fırlayacağı bir güne erteliyor. Za*limleri bomboş olarak kendilerine bile dönüp bakamaz durumda, gözleri göğe dikişmiş bir vaziyette koşarlar.” (İbrahim, 14/42–43)

    O gün mahşer yerinde insanların oldukça farklı gurup*lara ayrılmış olmaları, amelleri bakımından durumlarının açığa çıkması ve rezil rusvay olmaları ise bir yanadır. Ancak Sabikun denilen ve ilk sınıfta yer alan, mahşer yerine binitli olarak gelen bu kimselerle birtakım müminler, bekleme ye*rinde o insan beynini kaynatan güneşin sıcaklığından uzak tutulacaklardır, hatta dahası onlar Rahman olan Allah’ın Arş’ının gölgesinde gölgeleneceklerdir. İşte ben burada sana bu makamı kazandıracak ve buna muvaffak kılacak bazı amellerden söz edeceğim ki, sen de yarın kıyamet gününde o Arş’ın gölgesinde yer alanlardan olasın.

    Buhari ve Müslim Ebu Hureyre’den rivayet ediyorlar. Ebu Hureyre demiş ki Allah Resulü (as) şöyle buyurdu:

    “Başka hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamet gü*nünde yüce Allah, yedi sınıf insanı, arşının gölgesinde barındıracaktır. Şöyle ki:

    1- Adaletli devlet başkanı,

    2- Rabbine kulluk ve ibadet ederek tertemiz bir hayat içerisinde gelişip büyüyen genç,

    3- Kalbi mescitlere bağlı olan Müslüman,

    4- Birbirlerini Allah için seven, bir araya gel*meleri de, ayrılmaları da Allah rızası için olan iki insan,

    5- Güzel ve mevki sahibi bir kadının kendisiyle beraber olma arzusuna ‘Ben Allah’tan korkarım’ diyerek onu ret edip ona yaklaşmayan kişi,

    6- Sağ elinin verdiğini sol elinin bilemeyeceği kadar gizli olarak sadaka veren kimse ile

    7- Tenhada Allah’ı anıp gözyaşı döken adam.”[6]

    İşte kıyamet gününde herkes güneşin yakıcı sıcaklığında kavrulurken sözü edilen bu yedi sınıf insan özel muamele görecekler ve Arş’ın altında gölgeleneceklerdir. Bunlardan kimisi de nurdan minberlere kurulup oturacaklardır. Bunlar Allah için birbirlerini sevenlerdir. Nitekim sahih olan kudsi hadiste bunların durumlarını yüce Allah şöyle açıklıyor:

    “Benim Celal ve azametim adına birbirlerini sevenler için kıyamet gününde nurdan minberler kuracağım. Oysa bunla*rın kendileri peygamber ve şehit olmadıkları halde peygam*berler ve şehitler onlara imreneceklerdir.”

    Mahşerde o bekleme yerinde bekleyenlere gelince bun*lardan kimisi, dünyada iken verdiği sadakasının gölgesinde gölgelenecektir. Sadakası onun üzerinde bir gölge gibi dura*cak ve onu güneşin hararetinden koruyacaktır. Kaldı ki bu konuda Allah Resulünden de (as) hadis gelmiştir. İçine dal*dıkları terleri ise, daha önceki sayfalarda öğrendiğin gibi o da insanların amellerine göre farklılık gösterecektir.



    AMELLERİNE GÖRE İNSANLARIN DURUMU

    Bir de herkesin dünyada işlediği amele göre olan du*rumu vardır. Bu da herkesin amel durumuna göre orada görülecektir. Örneğin kâfirler, gözleri kör ve yüzleri siyahlaş*mış olarak geleceklerdir. Nitekim Allah Teala şöyle buyurur:

    “Kim de beni anmaktan yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz onu, kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz. O: Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin? Oysa ben hakikaten görür idim! der. Allah buyurur ki: İşte böyle. Çünkü sana ayetlerimiz geldi; ama sen onları unuttun. Bu gün de aynı şekilde sen unutulu*yorsun” (Ta-Ha, 20/124–126)

    Yine Allah Teala buyuruyor: “Bu dünyada kör olan kimse ahirette de kördür, üstelik iyice yolunu şaşırmış*tır.” (İsra, 17/72)

    İşte kâfirler bu şekilde yüzleri kapkara olacak olanlardır. Gözleri de kördür. Evet, kâfirlerle münafıkların, ikiyüzlü in*sanların hali kıyamet gününde bu olacaktır. Bir de tevbe etmeyip de asi olan bir takım kimseler de vardır ki onların da durumlarına göre amellerinin eseri görülecektir.

    Kibir ve gurur sahibi olan, büyüklük taslayan kimselerin mahşerdeki durumuna gelince, bunlar adeta karıncadan küçük böcekler halinde olacaklar ve mahşer yeri halkı tara*fından ayaklar altında kalacaklar ve üzerlerinden çiğnenin geçilecektir. Böylece aşağılanıp hakarete uğrayacaklardır. Nitekim bunlar hakkında bir hadisi şerifte şöyle buyruluyor:

    “Büyüklük taslayanlar, kıyamet gününde tıpkı küçü*cük böcekler gibi ayaklar altında kalacaklar ve mahşer yerindeki insanların ayakları altında çiğnenecekler.”[7]

    Faiz yiyenler de kıyamet gününde adeta cin çarpmış gibi olacaklardır. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor:

    “Faiz yiyenler, kabirlerinden, şeytan çarpmış kimse*lerin cinnet nöbetlerinden kalktığı gibi kalkarlar. Bu hal onların ‘Alım satım tıpkı faiz gibidir” demeleri yüzünden*dir. Oysaki Allah, alım satımı helal, faizi haram kılmıştır.” (Bakara, 2/275)

    Herhangi bir ihtiyaçları olmadığı halde sırf keyfi olarak dilenen yüzsüzlere gelince, bunların da yüzlerinde sırf ke*mikten başka et namıyla bir şey olmayacaktır. Nitekim İbn Ömer’den Buhari ve Müslim rivayet ediyorlar. İbn Ömer di*yor ki, Allah Resulü (as) şöyle buyurdu:

    “Kişi insanlardan hep dilene dilene sonunda kıyamet gününde mahşer yerine yüzünde bir parça et olmaksızın çıkıp gelecektir.”[8]

    Zekâtını vermeyenlere gelince, bunların mahşer yerin*deki durumu, zekâtını vermedikleri mallar ile azap görecek*lerdir. Verilmeyen zekat ister nakit türünden olsun, ister deve, sığır veya koyun türünden olsun, bunların cezalandı*rılmaları da bu türden olacaklardır. İnsanlar bekleme yerinde onların hallerine şahit olacaklardır.

    Ebu Hureyre’den Buhari, Müslim ve Ahmed b. Hanbel rivayet ediyorlar. Ebu Hureyre demiş ki, Allah Resulü (as) şöyle buyurdu:

    “Zekâtını ödemeyen her büyük servet sahibi zengin kişi, kesin olarak cehennem ateşinde yakılacaktır. Şöyle ki söz konusu hazineler plakalar haline getirilir ve bu plakalarla o kimsenin iki yanları ile alnı süresi elli bin yıl olan bir gün içerisinde, Allah kulları arasında hükmünü verene dek, yakılır. Daha sonra da ya cennete veya ce*henneme doğru olarak kendisine yolu gösterilir.”

    “Zekâtlarını vermeyen her deve sahibi de muhakkak bir şekilde o develerin kendisini çiğnemeleri için kıyamet gününde geniş ve düz bir alana yatırılır. Develeri oldukla*rından daha büyük ve iri halleriyle ön ayaklarını yerden keserek sahibinin üzerine basmak suretiyle şahlanarak onu çiğnerler. Sürünün en sonundaki olanı adamın üze*rinden geçtikçe sürünün başı da aynı yerden tekrar onu çiğnemeye devam eder. İşte bu şekilde azap ve cezalan*dırma olayı, süresi elli bin yıl olan bir günde, Allah kulları arasında hükmünü verinceye dek devam eder. Daha sonra o kimseye cennet veya cehenneme doğru gideceği yolu gösterilir.”

    “Yine zekâtlarını vermeyen her koyun sahibi de, ko*yunlarının kendisi çiğnemesi için düz ve geniş bir alanda yüz üstü veya sırt üstü yatırılır. Koyunlar olduklarından daha semiz ve daha güçlü bir şekilde o kimseyi ayakla*rıyla çiğnerler. İçlerinde boynuzları büyük ve aynı za*manda aralarında hiçbir boynuzsuz koyun bulunmaksızın o kimseyi boynuzlarıyla da toslarlar. Koyun sürüsünün en sonu o kimsenin üzerinden çiğneyip geçerlerken, sü*rünün baş tarafı da yeniden azabı tekrarlamaya devam eder. İşte bu azap da süresi elli bin yıl kadar olan bir günde, Allah kulları arasında hükmünü verene dek sürüp gider. Sonra bu kimseye de cennete veya cehenneme giden yolu gösterilir.”[9]

    Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “Altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlar yok mu, işte onlara elem verici bir azabı müjdele! Bu paralar cehen*nem ateşinde kızdırılıp bunlarla onların alınları, yanları ve sırtları dağlanacağı gün onlara denilir ki: ‘İşte bu kendini için biriktirdiğiniz servettir. Artık yığmakta olduğunuz şeylerin azabını tadın!’” (Tevbe, 9/34–35)

    İşte bu anlattıklarımızdan Allah’a ait olan bazı haklar. Onları burada göstermiş olduk.

    Bir de kula hakları vardır. Onlara karşı işlenen haksızlık*lar vardır. Kul hakkıyla mahşere gelenler o günde, kime karşı haksızlık yapmışlarsa onu sırtlarında taşıyarak üzerinde borç yükü olduğu halde geleceklerdir. Nitekim yüce Allah bu ko*nuda şöyle buyurmaktadır:

    “Onlar günahlarını sırtlayarak gelecekler. Dikkat edin! Yüklendikleri şey ne kötüdür!” En’am, 7/31)

    Bir diğer ayette de Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Kim emanete, İslam devleti malına hıyanet ederse, kıyamet günü, hainlik ettiği şeyin günahını boynuna asılı olarak gelir.” (Ali İmran, 3/161)

    Şimdi de bir diğer ayet, yüce Allah burada şöyle buyur*maktadır: “Yükü, günahı ağır gelen kimse onu taşıması için başkasını çağırsa, bu çağırdığı kimse akrabası da olsa, onun yükünden bir şey yüklenmez.” (Fatır, 35/18)

    Buhari ile Müslim Ebu Hamid Saidi’den rivayet ediyorlar. Rivayete göre Peygamber (as) şöyle buyurmaktadır:

    “Allah’a yemin ederim ki, sizden her kim haksız bir şekilde birinden bir şey alacak olursa, o kıyamet gü*nünde o aldığı şeyi üzerinde taşımak suretiyle Allah’ın huzuruna gelecektir. Eğer haksız bir şekilde aldığı şey bir deve ise, adamın sırtında deve ses çıkararak, aldığı şey bir sığır ise, adam sırtında o sığırı böğüre böğüre taşıyıp mahşer yerine gelecektir, Eğer haksızlık ettiği şey bir koyun ise, adam sırtında koyun meleyerek huzura gele*cektir.” Allah Resulü (as) daha sonra koltuk altlarının beyaz*lığı gözükene dek ellerini havaya kaldırdı ve şöyle buyurdu: “Allah’ım! Tebliğ ettim mi?”[10]

    Hatta yaptığı haksızlık bir arazi ise, bir toprak ise, kıya*met gününe onu yedi kat toprak olarak sırtında taşıyıp hu*zura gelecektir.

    Buhari ile Müslim Hz. Aişe annemizden rivayet ediyorlar, rivayete göre Peygamber (as) şöyle buyurmuştur:

    “Kim bir karış yer kadar bir kimseye haksızlık ederse, kıyamet gününde o toprak yedi kat olarak onun boynuna dolandırılmış bir halde mahşere gelir.”[11]

    HANIMLAR ARASINDA ADALET

    Yine mahşer yerinde öyle kimseler görürsün ki yarı tarafına inme inmiş gibi, yarı felçli bir haldedir. Bu gibi kimseler ise, birden fazla evli olup eşleri arasında dünyada adalete uymayanlardır.

    Sünen sahipleri Ebu Hureyre’den rivayet ediyorlar. De*miş ki, Allah Resulü (as) şöyle buyurdu:

    “Bir kimse iki evli olup da eşleri arasında adil dav*ran*mıyorsa, kıyamet gününe bir tarafı çarpılmış, eğilmiş olarak gelir.”[12]

    Tüm bu anlattıklarımız amelleri kötü olanlar ile alakalı*dır. Bir de dünyada iken iyi ve güzel amel işleyenler de var*dır. Nasıl ki kötü amel işlemiş olanların durumları mahşer yerinde gözler önüne serilecekse, iyi amel işleyenlerin o gü*zel halleri de elbette bu kimselerin üzerinde orada görüle*cektir. O toplanma ve bekleme yerinde her amelin bir önemi, bir meziyeti vardır. Nitekim daha önceki sayfalarda geçmişti. Allah için birbirlerini sevenlerin kıyamet gününde nurdan minberler üzerinde, Arşın gölgesinde gölgelenecek*leri anlatılmıştı. Hatta dünyada iken verilen bir sadakanın bile orada sahibini sıcaktan koruyup onun üzerinde gölge oluş*turduğunu da öğrenmiştik. Sadaka onu hem güneşin hara*retinden ve hem de cehennem ateşinden koruyacak, bir kalkan oluşturacaktır.

    Buhari, Müslim ve Nesai Adiy b. Hatim’den rivayet edi*yorlar. Demiş ki, Allah Resulü (as) şöyle buyurdu:

    “Sizden her kim yarım hurma ile de olsa eğer cehen*nem ateşinden korunabiliyor, bir kalkan bulabiliyorsa, hemen bunu yapsın.”[13]



    NAMAZ

    Namaz ve namazın tesirlerine gelince, o da şöyledir. Namaz kılanlar mahşer yerine yüzleri, elleri ve ayakları nur*dan parlar bir vaziyette geleceklerdir. Yüce Allah şöyle buyu*ruyor:

    “Münafık erkeklerle münafık kadınların, müminlere: Bizi bekleyin, nurunuzdan bir parça ışık alalım, diyeceği günde kendilerine: Artık dönün de bir ışık arayın! denilir. Nihayet onların arasına, içinde rahmet, dışında azap bu*lunan kapılı bir sur açılır.” (Hadid, 57/13)

    Yüce Allah yine şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler! Samimi bir tevbe ile Allah’a dönün. Umulur ki Rabbiniz sizin kötülüklerinizi örter. Peygamberi ve onunla birlikte iman edenleri utandırmayacağı günde Allah sizi, içlerin*den ırmaklar akan cennetlere sokar. Onların önlerinden ve sağlarından amellerinin nurları aydınlanıp gider de, ‘ey Rabbimiz! Nurumuzu bizim için tamamla, bizi bağışla; çünkü sen her şeye kadirsin’ derler.” (Tahrim, 66/8)

    Diğer bir ayette de yüce Mevla şöyle buyuruyor: “Mümin erkeklerle mümin kadınları, önlerinden ve sağlarından, amellerinin nurları aydınlanıp giderken gördüğün günde, onlara: Bugün müjdeniz, zemininden ırmaklar akan ve içlerinde ebedi kalacağınız cennetlerdir, denilir. İşte bü*yük kurtuluş budur.” (Hadid, 57/12)

    Nitekim Peygamber’den (as) de sahih olarak gelen riva*yette, Peygamber (as): “Namaz nurdur” diye buyurmuştur.[14]

    Buhari, Müslim ve Nesai Ebu Hureyre’den rivayet edi*yorlar. Peygamber (as) şöyle buyurmuştur:

    “Benim ümmetim kıyamet gününde abdest eserle*rinden dolayı yüzleri nurlu, elleri ve ayakları da sekili ola*rak çağrılacaklardır. Artık kim daha çok bu parlaklığını artırmak isterse, hemen durmasın bunu yapsın.”[15]

    Doğrusu bu işaret ve alametler sadece Muhammed üm*metine has olacaktır, diğer peygamberlerin ümmetle*rinde böyle bir özellik olmayacaktır.



    MÜEZZİNLER

    Bir de ezan okuyan müezzinlerin durumu var. Kıyamet gü*nünde müezzinler mahşerde bekleme yerinde boyları di*ğer insanlara göre en uzun olacak olan kimselerdir. Böylece her*kes onların dünyada iken müezzinlik ettiklerini bilecekler*dir.

    Müslim, Muaviye’den rivayet ediyor. Muaviye demiş ki, Allah Resulü’nün (as) şöyle buyurduğunu işittim: “Kıyamet gününde müezzinler, boyları en uzun olacak olan kim*se*lerdir.”[16]

    Senin de bildiğin gibi işte bu anlattıklarım, kıyamet gü*nünde mahşer yerinde hesap için bekleyenlerin durumlarıyla ilgili görülecek olan olaylardır. Bunların tümü de sahih deli*lere dayanmaktadır.



    HAVUZ

    Nitekim kıyamet sahnelerinden kimisi de pey*gamberlere ait olan havuzlardır. Herkes susuzluktan kırılacak hale gelmişken her peygamberin ümmeti, amellerine göre kendi peygamberinin havuzunun başına geleceklerdir. Hiç şüphesiz bu havuzlar içerisinde en büyük olanı efendimiz, peygamberimiz Muhammed’in havuzudur. Kaldı ki yüce Al*lah ona bu havuzu vaat etmiştir. Nitekim şöyle buyurmakta*dır:

    “Resulüm! Şüphesiz biz sana Kevser’i verdik.” (Kev*ser, 108/1)

    Kevser, cennette bir nehrin adıdır, buradan akan su, bu havuza dökülür.

    Enes’ten Tirmizi rivayet ediyor. Enes demiş ki, Allah Re*sulüne (as) “Kevser nedir?” diye sorulduğunda şöyle bu*yurdu: “O cennette bir nehirdir. Allah onu bana verdi. Bunun suyu sütten beyaz ve baldan tatlıdır. Burada öyle kuşlar var ki, boyunları adeta deveboynu gibidir.” Hz. Ömer de: “Bu sözünü ettiğin kuşlar, mutlaka semiz olan kuşlardır” diye sorunca, Allah Resulü (as) şöyle buyurur: “Bunların etlerini yiyenler onlardan daha semizdir.”[17]

    Yine Tirmizi, Semure b. Cundeb’ten rivayet ediyor. De*miş ki Allah Resulü (as) şöyle buyurdu: “Her peygamberin bir havuzu vardır, ümmetleri o havuzun başına gelirler. Peygamber, kendi havuzlarının başına gelenleri dikkate alarak diğerlerine göre kendi havuzuna gelenlerin çoklu*ğuyla övüneceklerdir. Ben, umarım ki o gün diğer pey*gamberlerin ümmetlerine göre, havuzunun başına en çok kişinin geleceği kimseler, benim ümmetim olacak*tır.”[18]



    ORUÇ

    Dünyada iken oruç tutanların kıyamet gününde durum*ları ne gelince, bu da şöyle olacaktır. Ağızlarından adeta misk kokusu gibi koku yayılacaktır. Ebu Hureyre’den Buhari ile Müslim rivayet ediyorlar. Demiş ki Ebu Hureyre, Allah Resulü (as) şöyle buyurdu:

    “Muhammed’in varlığı elinde olan Allah’a yemin ede*rim ki, Allah katında oruçlu kimsenin ağız kokusu, misk kokusundan daha güzeldir.”[19]

    Ebu Zer’den Müslim ve Tirmizi rivayet ediyorlar. Diyor ki, Allah Resulüne, “Havuzun su tasları nasıldır?” dedim. Şöyle buyurdu: “Muhammed’in varlığı elinde olan Allah’a yemin ederim ki, onun tasları gökteki yıldızlardan v e gezegen*lerinden çok daha fazladır. Dikkatinizi çekerim! Onlar mehtapsız ve duru bir gökteki yıldızlar gibi olan cennet taslarıdır. Kim onlardan içerse bir daha susamaz. Cen*netten iki oluk havuzun içerisine su akıtır. Havuzun ge*nişliği Amman ile Eyle arasındaki mesafe uzunluğunda*dır. Suyu, sütten de öte beyazdır ve baldan da tatlıdır.”[20]

    Kardeşim, Allah her ikimizi de, bir daha susuzluk çek*memek üzere Peygamberimiz Muhammed’in (as) havuzun*dan su içmeyi nasip kılsın. Şunu da unutmamak gerekir ki, bu havuzdan ancak İslam şeriatına, efendimiz Muhammed’in (as) yoluna uyanlar su içebileceklerdir. Onun dışından hiçbir kimse buradan su içemeyecektir. Nitekim Buhari ile Müs*lim’in İbn Mesud’dan rivayetlerine göre, İbn Mesud demiş ki Allah Resulü (as) şöyle buyurdu:

    “Ben havuz başına sizden önce geleceğim. Sizden kimi kişiler benim yanıma kadar çıkıp geleceklerdir. Ben de tam onlara dönüp kendilerine havuzdan su içirmek üzere iken, melekler hemen onları benden çekip uzaklaştırırlar. Ben de: ‘Rabbim! Onlar benim ashabımdırlar’ derim. Bu arada ken*disine denilir ki: ‘Sen, onların enden sonra neler yaptıklarını bilmiyorsun.’ Bunun üzerine ben de: ‘Öyleyse benden sonra dinde değişiklik yapanlar benden uzak durun, bana yaklaş*mayın’ derim.”[21]

    Bu durum mahşer yerinde hesap için beklerlerken ve bu bekleyişin uzun sürmesi, tahammül gücünün kalmaması üzerine meydana gelecektir. Senin de bildiği gibi bu sıkıntı, bu aşırı sıcaklık ve şiddet, bir de güneşin o yakıcı şiddeti ki bu cehennem ateşinden bir parçadır, devam ederken henüz aralarında Allah hükmünü vermiş, hesapları bitmemiştir.

    İşte böyle bir durumda iken onlar, bu defa bir an önce yaratılmışların arasında hükmünü vermesi için Allah katında kendilerine şefaat edebilecek, aracı olabilecek birilerini ara*maya koyulurlar. Bu amaçla önce Âdem’e (as), sonra sıra*sıyla Nuh’a (as), İbrahim’e (as), Musa’ya (as) ve İsa’ya (as) gidecekler, kendileri için Allah katında şefaatçi olmalarını isteyeceklerdir. Ancak bunların hepsi de kendilerince bir takım mazeretler ileri sürecekler ve böyle bir şeyi yapamaya*caklarını söylerler. Netice onlardan hiçbiri böyle bir işi yapa*mayacağını söylemeleri üzerine, bu işin ancak efendimiz Muhammed’in (as) yapabileceğini öğrenmeleri üzerine, he*men efendimiz Muhammed’e (as) gelirler. O da, “evet, bu işi ben yaparım, bu benim işimdir. Bu, yüce Allah’ın bana ver*meye söz verdiği makamı Mahmud’dur, övgüye değer en yüce makamdır, der. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmakta*dır:

    “Gecenin bir kısmında uyanarak, sana mahsus bir nafile olmak üzere namaz kıl. Böylece Rabbinin, seni, övgüye değer bir makama göndereceğini umabilirsin.” (İsra, 17/79)

    Ebu Hureyre’den Buhari, Müslim ve daha başkaları riva*yet ediyorlar. Demiş ki: “Biz, Allah Resulü (as) ile birlikte bir davette idik. Derken sofraya et kondu, ona bir but sunuldu. Allah Resulü (as) bunu çok severdi. Derken bundan bir par*çaya yemeye başladı ve şöyle buyurdu:

    “Kıyamet gününde ben tüm insanların seyyidiyim, efen*disiyim. Bunun neden böyle olacağını biliyor musunuz? Çünkü: Allah da bütün insanları, öncekilerle sonrakilerin tamamını düz ve geniş bir alanda toplar. Öyle bir alan ki, bakan biri, orada toplananların tamamını görebilecek ve seslenen biri de oradakilerin tümüne sesini duyurabilecek bir yerdir. Diğer taraftan güneş de tüm sıcaklığıyla onların baş*ları üzerine yaklaşacak. İnsanlar, tasalarından, keder ve sı*kıntılarından dolayı artık güç ve takatlerinin kalmayacağı, tahammüllerinin biteceği bir noktaya, dayanamaz bir ko*numa geleceklerdir. İşte tam böyle bir anda insanlar; başı*nıza gelen bu sıkıntıyı görmüyor musunuz? Siz, Rabbiniz katında size şefaat edebilecek, aracılık yapabilecek birine bakmayacak mısınız? Bu durum karşısında mahşer yerinde toplanmış olanlardan kimisi kimisine; İşte atanız Âdem (as). Ona gidelim, diyecekler. Hemen doğruca ona varacaklar ve kendisine şöyle diyecekler; Ey Âdem, sen beşerin, tüm in*sanların atasısın, Allah, seni eliyle yarattı. Ruhundan sana üfledi, meleklere emir verdi, onlar da sana secde ettiler. Al*lah seni cennete yerleştirdi. Rabbin katında bize şefaat etme*yecek misin? Şu anda başımıza gelenleri, şu çektiğimiz sı*kıntıyı bilmiyor musun?

    Âdem’in (as) şu cevabı verir; Rabbim, bugün öyle bir şe*kilde gazaplanmış ki, ne bundan önce böyle öfkelendi ve ne de bundan sonra böyle öfkelenecek. Çünkü Allah bana bir ağacı yasakladı, ben ise ona karşı geldim. Bugün ben ancak kendimi düşünüyorum, ben, nefsim, nefsim, nefsim diyo*rum. İyisi siz benden başkasına, Nuh peygamber’e gidin, der. Onlar da hemen Nuh’a (as) gelirler ve ona: “Sen yeryü*züne gönderilen ilk Resulsün, Allah sana, şükreden kul adını vermiştir. Şu halimizi görmüyor musun? Başımıza gelenleri bilmiyor musun, Rabbin katında bize şefaatte bulunsan ol*maz mı?” derler.

    Nuh (as) şu cevabı verir: Rabbim bugün öylesine öfke*lenmiştir ki, ondan önce ne birisine öfkelendi, ondan sonra da öylesine birine öfkelenmeyecektir. Kaldı ki benim kavmim aleyhinde bir bedduam olmuştu. Ben bugün sadece kendimi düşünüyorum, vah benim halim, vay başıma gelecek olan*lara, vay nefsime! En iyisi siz benden başkasına, İbrahim’e (as) gidin. Onlar da hemen İbrahim Peygambere gelirler ve ona derler ki:

    Ey İbrahim, sen yeryüzünde Allah’ın peygamberi ve Halilisin, Rabbin katında bizim için şefaatçi ol, şu anda ne durumda olduğumuz görmüyor musun?

    İbrahim (as) onlara şöyle der: Doğrusu Rabbim bugün öylesine gazaplanmıştır ki, bundan önce kimseye böylesine gazaplanmamıştır. Oysa ben üç kez yalan söyledim. Ben bugün kendi derdimdeyim. Vay başıma geleceklere, vay halime ve vay nefsime! En iyisi siz benden başkasına, Musa’ya gidin, der. Onlar da hemen Musa Peygambere ge*lirler ve ona derler ki:

    Ey Musa! Sen Allah’ın elçisisin, Allah seni risaletiyle ve insanlara karşı seninle konuşmakla seni üstün kıldı. Rabbin nezdinde bize şefaatçi ol, şu anda ne durumda olduğumuzu bilmiyor musun? Musa (as) onlara der ki:

    Rabbim bugün öylesine gazaplanmıştır ki, bundan önce kimseye öylesine öfkelenmediği gibi, bundan sonra da böy*lesine öfkelenmeyecektir. Oysa ben, öldürülmesi konusunda emir almadığım halde birini öldürdüm. Şu anda kendimi, evet kendimi düşünüyorum. Siz benden başkasına, İsa pey*gambere gidin. Hemen İsa Peygambere giderler ve ona şöy*le derler:

    Sen Allah’ın Resulüsün ve sen Allah’ın kendisini Mer*yem’e ilka ettiği kelimesi ve ondan bir ruhsun, insanlarla henüz beşikte iken konuşansın. Şu anda içinde bulunduğu*muz hali bilmiyor musun? Rabbin katında bize şefaatçi ol. İsa (as) da onlara şöyle der:

    Şüphesiz Rabbim bugün öylesine kızgındır ki, ne bun*dan önce birine böylesine kızmış ve ne de bundan sonra kı*za*caktır. Ben bugün sadece kendimi, evet kendimi düşü*nüyorum, der. Ancak İsa (as) kendisiyle alakalı herhangi bir suçtan söz etmez. Onlara siz benden başkasına, Muham*med’e (as) gidin, der.

    Onlar da ona gelirler ve derler ki: “Ey Muhammed! (as) sen Allah’ın resulüsün ve sen peygamberlerin sonuncusu*sun. Allah senin geçmiş ve gelecek tüm günahlarını da af*fetmiştir. İçinde bulunduğumuz şu durumuzu bilmiyor mu*sun? Ne olar Rabbin katında bize şefaatçi ol!”

    Peygamberimiz (as) diyor ki, işte bunun üzerine ben derhal Arş’ın altına gider, hemen Rabbim için orada secdeye kapanırım, derken Rabbim secdede bana kendisine yapıla*cak hamdlerin öylesine güzel olanlarını, öylesine övgüleri ilham edecek ki, benden önce hiçbir kimseye açmadığı bir güzelliği açacak ve ben öylece Rabbime yakaracağım. Sonra denecek ki:

    Ey Muhammed! Kaldır başını, iste, istediğin verilecektir. Şefaat et, şefaatin kabul olunacaktır. Ben de başımı kaldıra*cağım ve şöyle diyeceğim:

    Rabbim! Ümmetim! Rabbim! Ümmetimin hali ne ola*cak! diye şefaat isteğimi dile getiririm. Bu arada şöyle denilir; ey Muhammed! Ümmetin içerisinden hesaba çekilmeyecek olanları al, onları cennetin kapılarından olan sağ kapısından içeri sok. Aslında bu kimseler cennetin diğer kapılarından oradan girecek olanlarla gir hakkını elde etmiş olanlardır.

    Daha sonra Peygamber (as) şöyle devam etti: “Varlığım elinde olan Allah’a yemin ederim ki, cennetin kapı kanatla*rından ikisi arasındaki mesafe Mekke ile Himyer arası veya Mekke ile Busra arası kadardır.”[22]

    İşte bu, Allah’ın Resulü Muhammed’e (as) vermeyi vaat ettiği Makamı Mahmud, en yüce makamdır. İnsanların önce Peygamberimiz Hz. Muhammed’e (as) gelmeyip de diğer peygamberlere teker teker uğramalarının sebebi, Kıyamet gününde Peygamberimizin faziletini ve diğer peygamberler olan üstünlüğünü ortaya koymak içindir.

    Sevgili kardeşim ola ki senin aklına şöyle bir soru gelebi*lir, diyebilirsin ki, acaba kıyamet gününde hiç hesaba çekil*meden doğrudan cennete girecek olanlar kimlerdir? Bunlar ne gibi bir amel işlediler de bu dereceye ulaşabildiler?

    Ey kardeşim! Onlar her şeyden önce üzerlerine düşeni yerine getirdikten sonra Allah’a tevekkül eden ve işlerinin sonucunu Allah’a havale eden kimselerdir.

    İbn Abbas’tan (ra) Buhari ve Müslim rivayet ediyorlar. Peygamber (as) anlatmış. Kıyamet gününde yüce Allah, onun ümmetinden yetmiş bin kişiyi hiç hesaba çekme*den doğrudan cennete koyacağını vaat etmiştir. Bu arada her yetmiş bin kişiyle birlikte –bir rivayete göre de her bir kişiyle beraber- yetmiş bin kişi daha yer alacaktır. Bunlar cennete hesapsız olarak gireceklerdir. Bunlar Rabbimin avucuyla üç avuç olacaklardır. (Yani sayısız kim*seler cennete hesaba çekilmeden gireceklerdir.)” Bunların kimler olduğu sorulunca Allah Resulü (as) şöyle buyurmuş*tur: “Bunların kendileri efsun ve büyü yapmazlar, başka*larına da yaptırmak istemezler. Teşeum etmeyenler (yani uğursuzluğa inanmayan, şomluğu kabul etmeyenler) ve bir de Rablerine dayanıp tevekkül edenlerdir.”[23]

    Önceki sayfalardan da öğrendiğin gibi, insanlar üç sınıf idiler. Bunlardan ilki Sabikun diye anılıyorlardı ki, işte cen*nete hesapsız olarak girecek olanlar bunlardır. İkinci sınıf veya gurupta yer alanlar ise sağcılardır ki bunlar; kitapları sağ tarafından verilecek olanlardır. Bunlar da mümin kim*selerdir. Bunlardan sora gelen sınıf veya gurup ise solcular olup, defterleri sol tarafından verilecek olan kimselerdir. Bunlar da kâfirler ile münafıklardır. Nitekim daha önce bu bilgileri edinmiştin.

    Daha sonra mahşer yerinde bulunanların Hz. Muham*med’in (as) şefaati sonucu hesaplarının görülmeye karar verilmesiyle, oradakilerin hesapları çarçabuk görülecektir, çünkü Allah, hesabı en çabuk görendir.



    i





    --------------------------------------------------------------------------------

    [1] Müslim, Cennet, h: 2864

    [2] Bak önceki kaynak. Tirmizi kıyamet, 6.

    [3] Buhari, Rikak, 47. Müslim, Cennet, 61.

    [4] Müslim, Cennet, 2842/29. Tirmizi, Cehennem, 1.

    [5] Tirmizi, Cehennemin sıfatı bahsi, h: 2574 (2700)

    [6] Buhari, Ezan, 36; Zekat, 16; Hudud, 19; Rikak, 24. Müslim, Zekat, 91. Tir*mizi, Zühd, 53. Nesai, Kudat, 2

    [7] Tirmizi, Kıyametin Sıfatı bahsi, h: 2492. Tirmizi, bu Hasen Sahih bir hadistir, demiştir.

    [8] Müslim, Zekât, h: 104

    [9] Müslim, Zekât, 987/26. Buhari, cihad, 48.

    [10] Müslim, İmaret, h: 26–27.

    [11] Buhari, Mezalim, 3/170-171

    [12] Tirmizi, Nikâh, h:1141. Ebu Davud, nikâh, h:2131

    [13] Müslim, Zekât, h: 1016

    [14] Süyuti, Camiussağir eserinde (5180) bu hadisi, “Namaz müminin nurudur” diye zikretmiştir. Hadisi Kudai ve İbn Asakir tahricetmişler. Bak Feydul Kadir, 4/246. Amiri de Şihab şerhinde “bu hadisi sahihtir” demiştir.

    [15] Müslim, Taharet, 246/34

    [16] Müslim, Salât, 387

    [17] Tirmizi, Cennet, h: 2542/2665

    [18] Tirmizi, Kıyamet, h: 2442

    [19] Buhari, Savm, 3/331

    [20] Müslim, Fezail, h:2300/36

    [21] Müslim, Fedail, 2297/32

    [22] Buhari, Tefsir, İsra suresi, h:233

    [23] Müslim, İman, h, 371, 372/218. İbn Mace, Zühd, bap, 34. h:4286





+ Yorum Gönder