Konusunu Oylayın.: Asr-ı saadet'te tasavvuf

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
Asr-ı saadet'te tasavvuf
  1. 10.Eylül.2012, 17:34
    1
    cihad38
    Emekli

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 30.Ağustos.2012
    Üye No: 97668
    Mesaj Sayısı: 486
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 0

    Asr-ı saadet'te tasavvuf






    Asr-ı saadet'te tasavvuf Mumsema Asr-ı Saadet’te tasavvuf

    Saadet Devri’nin en belirgin vasıflarının başında zühd, takva, tefekkür ve marifetullaha dayalı hayat tarzı gelir. Hiç şüphe yok ki, Hz. Peygamber s.a.v. her hususta olduğu gibi bu hususlarda da gelmiş geçmiş bütün insanların en mükemmeli idi.

    Sahabi efendilerimiz de bu mevzuda peygamberlerden sonra en üst tabakayı oluşturuyorlardı. Tasavvuf ve tarikatın adı geçmemekle birlikte, en canlı tasavvufî yaşayış onların zamanında idi.

    Nazil olan ayet-i kerimeler müminlerin gönül ve tefekkür dünyasında büyük vakumlar meydana getiriyor, nazarlarını Allah’a çeviriyordu. Kur’an ve hadiste tasavvufun esasını teşkil eden konulara çokça yer verilmişti. İman, kalp, tevbe, zikir, ihlâs, takva, nefs, tezkiye, mücahede, muhabbet, haşyet, sabır, şükür, tevekkül, rıza, fakr, ilm-i ledün, kibir, riya, haset gibi konular bunlardan sadece bazılarını teşkil ediyordu.

    Sahabe-i Kiram hazretleri Kur’an-ı Kerim’den okudukları bu konuları önlerindeki Mürşid-i Ekmel’e bakarak yaşıyorlardı. O’nun sohbetinden aldıkları feyizle amel ediyor, nefslerini kibir, ucub, riya gibi bilumum hastalıklardan temizliyorlardı. Zikrin nuruyla kalplerini cilalayıp safileştiriyor, nafile amellerle sürekli yükseliyorlardı. Böylece ruhları kemale eriyor, tefekkür dünyaları zenginleşiyor ve marifet nurları kalplerinde tecelli ediyordu.

    Allah Rasulü s.a.v. Kur’an ahlâkına sahipti. Allah’a çok şükreder, ibadet etmekten büyük zevk alır, bazen ayakları şişinceye dek namaz kılardı. Kimi zaman namazında hıçkırıklarla ağlardı. Bazen günlerce oruç tutar, günün muhtelif saatlerinde zikirle meşgul olurdu. O’nun her hareketinde kıyamında, kıraatinde, oturuşunda, kalkışında edep, incelik ve marifetullaha dair sırlar zuhur ederdi. Mübarek kalbi üns ve vahdet nurlarıyla dolu idi. O İlm-i Ledün sultanı idi. Keşf ve müşahedenin en ileri derecesine sahipti. Cebrail Aleyhisselam O’na yerlerin ve göklerin esrarını bildiriyor, ebedi saadetin reçetesini haber veriyordu. Miraç’ta yedi kat semayı aşmış, meleklerin tutamadığı noktaları tutmuş, bütün makam ve menzilleri geçip Allah Tealâ’ya vasıl olmuştu. Dönüşte cennet, cehennem ve melekût âleminin acayip hallerini seyreylemişti. Başta Kur’an-ı Kerim olmak üzere mucizeleriyle akılları hayrete düşürmüştü.

    O’nun peygamberlik sıfatından başka bir de velilik sıfatı vardı. Peygamberlik sıfatıyla diğer bütün peygamberlerin imamı ve sonu olduğu gibi, velilik sıfatıyla da, nebiler dahil, bütün beşeriyetin en efdali idi. Ayrıca İmam-ı Rabbanî Hazretleri’nin buyurduğu gibi, Hz. Peygamber’in peygamberlik sıfatı velilik sıfatından üstün ve yüce idi.

    Mürşid-i ekmel olan Rasul-i Ekrem s.a.v.’in birkaç dakikalık sohbetiyle Sahabe-i Kiram hazretleri bir velinin ömrünün sonuna kadar ulaşamayacağı manevi makamlara yükseliyorlardı. Elde ettikleri manevi hal ve zevk ile cenneti cehennemi görmüş gibi oluyorlardı. Huzur-u şeriflerinde iken sanki başlarında bir kuş var da uçacakmış gibi, büyük bir edep ve tam bir kalbî bağlılıkla O’nu dinliyorlardı. Huzurundan ayrıldıkları zaman da yine hayallerini Hz. Rasulullah s.a.v. Efendimiz süslüyordu. Devamlı O’nunla birlikte imiş gibi O’nu düşünüyor, mübarek sözlerini, tavır ve davranışlarını hayal ediyor, her şeyleriyle O’na benzemeye çalışıyor, diğer bir ifadeyle rabıta yapıyorlardı. Allah Rasulü’nü sevdikleri kadar hiçbir beşeri sevmemişlerdi. O’nu kendi canlarından bile, aziz tutuyorlardı.

    Sahabe-i Kiram, Hz. Peygamber s.a.v.’in sohbetiyle berzaha uğramadan doğrudan doğruya zahirden hakikate geçiyor ve az bir zamanda Allah Tealâ’ya büyük yakınlık elde ediyorlardı. Çünkü onlar Hz. Rasulullah’ın irşadıyla velâyet-i kübraya mazhar olmuşlardı.

    Gerçi Sahabe-i Kiram hazretlerinde keşif, keramet gibi hadiseler az görülürdü. Belki sonradan gelen velilerin keşif kerameti daha fazla idi. Fakat Sahabe’nin makamları sonraki velilerden çok daha yüksekti. Onlara yetişebilmek neredeyse imkansızdı.

    İşte Asr-ı Saadet mslümanlarının halleri kısaca böyleydi. Yani tasavvufî hallerdi. Fakat adına henüz Tasavvuf denmiyordu.


  2. 10.Eylül.2012, 17:34
    1
    cihad38 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Emekli



    Asr-ı Saadet’te tasavvuf

    Saadet Devri’nin en belirgin vasıflarının başında zühd, takva, tefekkür ve marifetullaha dayalı hayat tarzı gelir. Hiç şüphe yok ki, Hz. Peygamber s.a.v. her hususta olduğu gibi bu hususlarda da gelmiş geçmiş bütün insanların en mükemmeli idi.

    Sahabi efendilerimiz de bu mevzuda peygamberlerden sonra en üst tabakayı oluşturuyorlardı. Tasavvuf ve tarikatın adı geçmemekle birlikte, en canlı tasavvufî yaşayış onların zamanında idi.

    Nazil olan ayet-i kerimeler müminlerin gönül ve tefekkür dünyasında büyük vakumlar meydana getiriyor, nazarlarını Allah’a çeviriyordu. Kur’an ve hadiste tasavvufun esasını teşkil eden konulara çokça yer verilmişti. İman, kalp, tevbe, zikir, ihlâs, takva, nefs, tezkiye, mücahede, muhabbet, haşyet, sabır, şükür, tevekkül, rıza, fakr, ilm-i ledün, kibir, riya, haset gibi konular bunlardan sadece bazılarını teşkil ediyordu.

    Sahabe-i Kiram hazretleri Kur’an-ı Kerim’den okudukları bu konuları önlerindeki Mürşid-i Ekmel’e bakarak yaşıyorlardı. O’nun sohbetinden aldıkları feyizle amel ediyor, nefslerini kibir, ucub, riya gibi bilumum hastalıklardan temizliyorlardı. Zikrin nuruyla kalplerini cilalayıp safileştiriyor, nafile amellerle sürekli yükseliyorlardı. Böylece ruhları kemale eriyor, tefekkür dünyaları zenginleşiyor ve marifet nurları kalplerinde tecelli ediyordu.

    Allah Rasulü s.a.v. Kur’an ahlâkına sahipti. Allah’a çok şükreder, ibadet etmekten büyük zevk alır, bazen ayakları şişinceye dek namaz kılardı. Kimi zaman namazında hıçkırıklarla ağlardı. Bazen günlerce oruç tutar, günün muhtelif saatlerinde zikirle meşgul olurdu. O’nun her hareketinde kıyamında, kıraatinde, oturuşunda, kalkışında edep, incelik ve marifetullaha dair sırlar zuhur ederdi. Mübarek kalbi üns ve vahdet nurlarıyla dolu idi. O İlm-i Ledün sultanı idi. Keşf ve müşahedenin en ileri derecesine sahipti. Cebrail Aleyhisselam O’na yerlerin ve göklerin esrarını bildiriyor, ebedi saadetin reçetesini haber veriyordu. Miraç’ta yedi kat semayı aşmış, meleklerin tutamadığı noktaları tutmuş, bütün makam ve menzilleri geçip Allah Tealâ’ya vasıl olmuştu. Dönüşte cennet, cehennem ve melekût âleminin acayip hallerini seyreylemişti. Başta Kur’an-ı Kerim olmak üzere mucizeleriyle akılları hayrete düşürmüştü.

    O’nun peygamberlik sıfatından başka bir de velilik sıfatı vardı. Peygamberlik sıfatıyla diğer bütün peygamberlerin imamı ve sonu olduğu gibi, velilik sıfatıyla da, nebiler dahil, bütün beşeriyetin en efdali idi. Ayrıca İmam-ı Rabbanî Hazretleri’nin buyurduğu gibi, Hz. Peygamber’in peygamberlik sıfatı velilik sıfatından üstün ve yüce idi.

    Mürşid-i ekmel olan Rasul-i Ekrem s.a.v.’in birkaç dakikalık sohbetiyle Sahabe-i Kiram hazretleri bir velinin ömrünün sonuna kadar ulaşamayacağı manevi makamlara yükseliyorlardı. Elde ettikleri manevi hal ve zevk ile cenneti cehennemi görmüş gibi oluyorlardı. Huzur-u şeriflerinde iken sanki başlarında bir kuş var da uçacakmış gibi, büyük bir edep ve tam bir kalbî bağlılıkla O’nu dinliyorlardı. Huzurundan ayrıldıkları zaman da yine hayallerini Hz. Rasulullah s.a.v. Efendimiz süslüyordu. Devamlı O’nunla birlikte imiş gibi O’nu düşünüyor, mübarek sözlerini, tavır ve davranışlarını hayal ediyor, her şeyleriyle O’na benzemeye çalışıyor, diğer bir ifadeyle rabıta yapıyorlardı. Allah Rasulü’nü sevdikleri kadar hiçbir beşeri sevmemişlerdi. O’nu kendi canlarından bile, aziz tutuyorlardı.

    Sahabe-i Kiram, Hz. Peygamber s.a.v.’in sohbetiyle berzaha uğramadan doğrudan doğruya zahirden hakikate geçiyor ve az bir zamanda Allah Tealâ’ya büyük yakınlık elde ediyorlardı. Çünkü onlar Hz. Rasulullah’ın irşadıyla velâyet-i kübraya mazhar olmuşlardı.

    Gerçi Sahabe-i Kiram hazretlerinde keşif, keramet gibi hadiseler az görülürdü. Belki sonradan gelen velilerin keşif kerameti daha fazla idi. Fakat Sahabe’nin makamları sonraki velilerden çok daha yüksekti. Onlara yetişebilmek neredeyse imkansızdı.

    İşte Asr-ı Saadet mslümanlarının halleri kısaca böyleydi. Yani tasavvufî hallerdi. Fakat adına henüz Tasavvuf denmiyordu.


    Benzer Konular

    - Asrı Saadet Nedir? İslamda Asrı Saadet Kavramı

    - Tasavvuf kitapları okursak, Tasavvufu öğrenir ve yaşayabilir miyiz? (tasavvuf hakkında kitaplar)

    - Saadet ile ilgili sözler

    - Tasavvuf ve Tasavvuf ehline dil uzatmak

    - Hane i Saadet

  3. 10.Eylül.2012, 17:34
    2
    cihad38
    Emekli

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 30.Ağustos.2012
    Üye No: 97668
    Mesaj Sayısı: 486
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 0

    Cevap: asr-ı saadet'te tasavvuf




    Saadet Asrı’ndan sonra tasavvuf

    Sahabe neslinin sonları ve Tabiûn neslinin başlarına doğru iç savaşlar dolayısıyla huzursuzluklar artmış, gündemdeki meselelerle zihinler karışmıştı. Kerbelâ vakası, Haricîlerin gaddar tutumları ve Emevîler dönemindeki siyasi gelişmeler de işin tuzu, biberi olmuştu.

    Öte yandan sürekli devam eden fetihler sayesinde ganimetler alınmış, refah ve zenginlik artarak müslümanların hayat standardı yükselmişti. Böylece Saadet Devri’nde görülmeyen, bir anlamda lüks sayılabilecek bir hayat tarz ve telakkisi ortaya çıkmıştı. Bu, şimdiki neslin aksine o günkü neslin hiç de alışık olmadığı bir durumdu. Saadet Devri’nde Hz. Fatıma r.a.’ın edindiği bir çul vardı. Yatarken altlarına serseler üstleri, üstlerine serseler altları açıkta kalırdı. (Bugün ise, bir hadis-i şerifte belirtildiği gibi, maddi imkan olmadan müminlerin imanlarını muhafaza etmeleri bile son derece zorlaşmıştır.)

    Daha ziyade hicrî II./miladî VIII. asırda ortaya çıkan bu dünyevîleşme, siyasileşme, yabancılaşma, bid’atlerin zuhuru ve dine karşı bir derece lâkaytlık, devrin zühd ve takvaya önem veren müminlerini, diğer bir ifadeyle zahidleri incitmişti. Onlar, Hz. Peygamber ve Sahabe neslinin tertemiz, berrak akidelerine sarılarak dünyanın yalancı yüzünden el etek çektiler. Kendilerini ilme, ibadete, Kur’an ve Sünnet’te üzerinde durulan derunî hayata verdiler. Zühd ve takvaya bürünerek gayet sade bir hayat yaşadılar. Bu arada gayet tesirli vaazları, insanları ağlatan ateşli konuşmalarıyla halkı irşad ettiler.

    Bu grubun arasında devrin büyük alimlerinden Hasan Basrî Hazretleri (ö. 110/728), mücedditlerden kabul edilen Emevîler’in devlet başkanı Ömer b. Abdülaziz Hazretleri (ö. 101/719), aşıklardan Rabiatu’l-Adevî Hazretleri (ö. 185/804) gibi simalar da vardı.

    Hicrî birinci-ikinci asırda yaşayan bu zahidlerin dönemine “zühd dönemi” adı verildi. Bu dönem, tasavvufun özünü ve başlangıcını oluşturuyordu. Söz konusu zahidler, aynı zamanda Sahabe devrinde zühd ve takvalarıyla öne çıkmış Ehl-i Beyt, dört büyük halife, Suffa Ashabı, Tabiûn’dan Üveys el-Karanî gibi şahıs ve zümrelerin de bir bakıma devamıydılar.

    Hicrî 200/815 senelerinden itibaren olgunlaşan zühd hayatı Tasavvuf cereyanını doğurdu. Amel, ibadet, ahlâk, nefsle mücahede ve istikametin ön plâna çıktığı zühd devrinden sonra yaşadıkları manevi tecrübelerle zenginleşen sofiler, birikimlerini Kur’an ve Sünnet ekseni etrafında izah ederek, yeni kitaplar telif ettiler. Tefsircilerin yorumlarına, hadisçilerin rivayetlerine, fakihlerin içtihatlarına kendi ruhanî tecrübelerini, aşklarını, şevklerini, vecdlerini, keşfî-manevi bilgilerini, Allah Tealâ Hazretleri’ni sevmek, tanımak ve O’na yakınlaşmakla ilgili marifetlerini de ilave ederek farklı ekoller geliştirdiler. Sahabe ve Tabiûn devrinde olduğu gibi, amel ve ibadetleri ihlâs, itikat, marifetle birleştirerek manevi derinliği canlı bir şekilde devam ettirdiler.

    Böylece, Fıkıh, Kelâm, Tefsir ve Hadis alimlerinin yaptıkları gibi, sofiler de Kur’an ve Sünnet’e dayanan amelleriyle, derunî/manevi tecrübelerinden çıkardıkları içtihatlarıyla ve yazdıkları eserleriyle özel konusu, hedefi, metodu ve ıstılahları olan Tasavvuf ilmini sistemleştirip, müstakil bir ilim ve amel yolu haline getirdiler.


  4. 10.Eylül.2012, 17:34
    2
    cihad38 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Emekli



    Saadet Asrı’ndan sonra tasavvuf

    Sahabe neslinin sonları ve Tabiûn neslinin başlarına doğru iç savaşlar dolayısıyla huzursuzluklar artmış, gündemdeki meselelerle zihinler karışmıştı. Kerbelâ vakası, Haricîlerin gaddar tutumları ve Emevîler dönemindeki siyasi gelişmeler de işin tuzu, biberi olmuştu.

    Öte yandan sürekli devam eden fetihler sayesinde ganimetler alınmış, refah ve zenginlik artarak müslümanların hayat standardı yükselmişti. Böylece Saadet Devri’nde görülmeyen, bir anlamda lüks sayılabilecek bir hayat tarz ve telakkisi ortaya çıkmıştı. Bu, şimdiki neslin aksine o günkü neslin hiç de alışık olmadığı bir durumdu. Saadet Devri’nde Hz. Fatıma r.a.’ın edindiği bir çul vardı. Yatarken altlarına serseler üstleri, üstlerine serseler altları açıkta kalırdı. (Bugün ise, bir hadis-i şerifte belirtildiği gibi, maddi imkan olmadan müminlerin imanlarını muhafaza etmeleri bile son derece zorlaşmıştır.)

    Daha ziyade hicrî II./miladî VIII. asırda ortaya çıkan bu dünyevîleşme, siyasileşme, yabancılaşma, bid’atlerin zuhuru ve dine karşı bir derece lâkaytlık, devrin zühd ve takvaya önem veren müminlerini, diğer bir ifadeyle zahidleri incitmişti. Onlar, Hz. Peygamber ve Sahabe neslinin tertemiz, berrak akidelerine sarılarak dünyanın yalancı yüzünden el etek çektiler. Kendilerini ilme, ibadete, Kur’an ve Sünnet’te üzerinde durulan derunî hayata verdiler. Zühd ve takvaya bürünerek gayet sade bir hayat yaşadılar. Bu arada gayet tesirli vaazları, insanları ağlatan ateşli konuşmalarıyla halkı irşad ettiler.

    Bu grubun arasında devrin büyük alimlerinden Hasan Basrî Hazretleri (ö. 110/728), mücedditlerden kabul edilen Emevîler’in devlet başkanı Ömer b. Abdülaziz Hazretleri (ö. 101/719), aşıklardan Rabiatu’l-Adevî Hazretleri (ö. 185/804) gibi simalar da vardı.

    Hicrî birinci-ikinci asırda yaşayan bu zahidlerin dönemine “zühd dönemi” adı verildi. Bu dönem, tasavvufun özünü ve başlangıcını oluşturuyordu. Söz konusu zahidler, aynı zamanda Sahabe devrinde zühd ve takvalarıyla öne çıkmış Ehl-i Beyt, dört büyük halife, Suffa Ashabı, Tabiûn’dan Üveys el-Karanî gibi şahıs ve zümrelerin de bir bakıma devamıydılar.

    Hicrî 200/815 senelerinden itibaren olgunlaşan zühd hayatı Tasavvuf cereyanını doğurdu. Amel, ibadet, ahlâk, nefsle mücahede ve istikametin ön plâna çıktığı zühd devrinden sonra yaşadıkları manevi tecrübelerle zenginleşen sofiler, birikimlerini Kur’an ve Sünnet ekseni etrafında izah ederek, yeni kitaplar telif ettiler. Tefsircilerin yorumlarına, hadisçilerin rivayetlerine, fakihlerin içtihatlarına kendi ruhanî tecrübelerini, aşklarını, şevklerini, vecdlerini, keşfî-manevi bilgilerini, Allah Tealâ Hazretleri’ni sevmek, tanımak ve O’na yakınlaşmakla ilgili marifetlerini de ilave ederek farklı ekoller geliştirdiler. Sahabe ve Tabiûn devrinde olduğu gibi, amel ve ibadetleri ihlâs, itikat, marifetle birleştirerek manevi derinliği canlı bir şekilde devam ettirdiler.

    Böylece, Fıkıh, Kelâm, Tefsir ve Hadis alimlerinin yaptıkları gibi, sofiler de Kur’an ve Sünnet’e dayanan amelleriyle, derunî/manevi tecrübelerinden çıkardıkları içtihatlarıyla ve yazdıkları eserleriyle özel konusu, hedefi, metodu ve ıstılahları olan Tasavvuf ilmini sistemleştirip, müstakil bir ilim ve amel yolu haline getirdiler.


  5. 10.Eylül.2012, 17:40
    3
    cihad38
    Emekli

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 30.Ağustos.2012
    Üye No: 97668
    Mesaj Sayısı: 486
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 0

    Cevap: asr-ı saadet'te tasavvuf

    sofilik nedir???

    Çoğu insan zanneder ki sofilik çok ilim ve menkıbe bilmekle olur. Öyle değildir. Bunları bilmenin elbette faydası vardır ama esas olan bildikleriyle ahlâkını güzelleştirmektir. Sofi mürşidinin kemalâtından aldığı ölçüde olgunlaşır iyi olur. Allah Tealâ buyurur: “Erkek ve kadın mümin olarak kim iyi bir amel işlerse onu mutlaka güzel bir hayatla yaşatırız.” (Nahl 97)

    Şu halde Allah yolundaki sofinin yetişmişliğinin ölçüsü terazisi vardır. Herkes kendini o terazide tartsın. Allah’ın ilminden büyüklerin kemalâtından kendisinde ne kadar güzel sıfat ortaya çıktıysa iyidir. Güzel vasıflar oluşmamış günahı hayrı karıştırmış ise aldanmıştır. Onun için “Yirmi senelik otuz senelik sofiyim!” demekle olmaz.

    Sofiliğe girdiğinde yüz çeşit günahın varken bunu otuza yirmiye indirebildinse sofilik olur. “Kâmil şeyh buldum!” demekle de her şey hallolmaz. Böyle olsaydı peygamberlerin oğulları peygamber gavsların oğulları hep gavs olması gerekirdi. Hatırlamak lazım Nuh Aleyhisselam’ın oğlu Kenan babasının gemisine binmemiştir.

    Allah kâmil sofinin kemalâtını yemeye içmeye çaya sohbete ilahiye değil amel-i salihe itaate bağlamıştır. Tasavvuf büyüklerinin söylediği gibi yeme giyme evlenme barınma ihtiyaç oranında olursa dine uygundur. İslâm’ın hakikatine aykırı değildir. Bu dünya hazlarından uzak kalmak mümkün olsaydı insan onları terketmeyi faydalanmamayı fırsat bilirdi. Lakin insan bedeninin gücünü sıhhatini korumaya muhtaçtır.

    İnsan yemekle içmekle uyumakla sıhhat kazanır. Bedene iyi bakılırsa Allah’a itaat ve ibadetini de güzel yapar. Beden tıpkı bir binek gibidir. Bakılmaz harap bırakılırsa dünyaya da ahirete de yaramaz. İslâm’a uygun şekilde yemek içmek evlenmek barınmak makbuldur. İslâmî ölçülere uymazsa vebal olur.

    Kişinin kendisini ilgilendirmeyen işlerden mevzulardan uzaklaşması da güzel müslüman oluşundandır. Kendisini ilgilndirmeyen boş meselelerle ömrünü tüketenler ziyan içindendir. Kendisini ilgilendiren İslâm hükümlerine göre hayatını tanzim etmesi gerekir.

    Müslüman aile hukukuna bu hükümlere göre dikkat eder. Rızkını kazanması kimseye muhtaç olmaması onun en büyük saadetidir. Muhtaç olanlara yardım etmek ise müminin yapacağı en güzel işlerden biridir.

    Sofi iyi bilmelidir ki işin esası yaratılışımızdaki nefsi terakki ettirmektir. Eğer nefsler terakki etmeseydi Allah bizi bununla mükellef kılmazdı. Nefsi terakki ettirmek nefs-i emmareden levvameye mülhimeye vs. geçmekle olur.

    Nefs evin kirliliği gibi süpürgeyle temizlenmez. Nefsin sıfatlarını değiştirmek gerekir. İnsan nefsini güzel ahlâk ibadet ve taat ile temizlerse terakki eder. Nefs yaratıldığı sıfatla kendi haline bırakılırsa ahsen-i takvim (en güzel yaratılış) sırrından uzaklaşır esfel-i sâfilîne (aşağılar aşağısına) düşer.

    Allah Tealâ buyuruyor: “… Bir toplum kendilerinde bulunan özellikleri değiştirinceye kadar Allah onlarda bulunanı değiştirmez. Allah bir topluma kötülük diledi miartık onun için geri çevrilme diye bir şey yoktur. …” (Ra’d 11)

    Bunun gibi insan kötü ve çirkin hallerini değiştirip Allah’ın rızasına uygun hale getirmedikçe sofi olmaz. Kalb-i selime ulaşmanın birinci yolu da gayret etmektir. Dinini kendi aklına göre değil ilmihal kitaplarında alimlerin bildirdiği gibi yaşayıp tasavvuf ilminin de usullerine göre vazifelerini yerine getirmektir.

    yazılar alıntıdır.
    flod yapmadım bir sayfaya sığmayacağını düşündüm.umarım fayda sağlar.
    selam ve dua ile.


  6. 10.Eylül.2012, 17:40
    3
    cihad38 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Emekli
    sofilik nedir???

    Çoğu insan zanneder ki sofilik çok ilim ve menkıbe bilmekle olur. Öyle değildir. Bunları bilmenin elbette faydası vardır ama esas olan bildikleriyle ahlâkını güzelleştirmektir. Sofi mürşidinin kemalâtından aldığı ölçüde olgunlaşır iyi olur. Allah Tealâ buyurur: “Erkek ve kadın mümin olarak kim iyi bir amel işlerse onu mutlaka güzel bir hayatla yaşatırız.” (Nahl 97)

    Şu halde Allah yolundaki sofinin yetişmişliğinin ölçüsü terazisi vardır. Herkes kendini o terazide tartsın. Allah’ın ilminden büyüklerin kemalâtından kendisinde ne kadar güzel sıfat ortaya çıktıysa iyidir. Güzel vasıflar oluşmamış günahı hayrı karıştırmış ise aldanmıştır. Onun için “Yirmi senelik otuz senelik sofiyim!” demekle olmaz.

    Sofiliğe girdiğinde yüz çeşit günahın varken bunu otuza yirmiye indirebildinse sofilik olur. “Kâmil şeyh buldum!” demekle de her şey hallolmaz. Böyle olsaydı peygamberlerin oğulları peygamber gavsların oğulları hep gavs olması gerekirdi. Hatırlamak lazım Nuh Aleyhisselam’ın oğlu Kenan babasının gemisine binmemiştir.

    Allah kâmil sofinin kemalâtını yemeye içmeye çaya sohbete ilahiye değil amel-i salihe itaate bağlamıştır. Tasavvuf büyüklerinin söylediği gibi yeme giyme evlenme barınma ihtiyaç oranında olursa dine uygundur. İslâm’ın hakikatine aykırı değildir. Bu dünya hazlarından uzak kalmak mümkün olsaydı insan onları terketmeyi faydalanmamayı fırsat bilirdi. Lakin insan bedeninin gücünü sıhhatini korumaya muhtaçtır.

    İnsan yemekle içmekle uyumakla sıhhat kazanır. Bedene iyi bakılırsa Allah’a itaat ve ibadetini de güzel yapar. Beden tıpkı bir binek gibidir. Bakılmaz harap bırakılırsa dünyaya da ahirete de yaramaz. İslâm’a uygun şekilde yemek içmek evlenmek barınmak makbuldur. İslâmî ölçülere uymazsa vebal olur.

    Kişinin kendisini ilgilendirmeyen işlerden mevzulardan uzaklaşması da güzel müslüman oluşundandır. Kendisini ilgilndirmeyen boş meselelerle ömrünü tüketenler ziyan içindendir. Kendisini ilgilendiren İslâm hükümlerine göre hayatını tanzim etmesi gerekir.

    Müslüman aile hukukuna bu hükümlere göre dikkat eder. Rızkını kazanması kimseye muhtaç olmaması onun en büyük saadetidir. Muhtaç olanlara yardım etmek ise müminin yapacağı en güzel işlerden biridir.

    Sofi iyi bilmelidir ki işin esası yaratılışımızdaki nefsi terakki ettirmektir. Eğer nefsler terakki etmeseydi Allah bizi bununla mükellef kılmazdı. Nefsi terakki ettirmek nefs-i emmareden levvameye mülhimeye vs. geçmekle olur.

    Nefs evin kirliliği gibi süpürgeyle temizlenmez. Nefsin sıfatlarını değiştirmek gerekir. İnsan nefsini güzel ahlâk ibadet ve taat ile temizlerse terakki eder. Nefs yaratıldığı sıfatla kendi haline bırakılırsa ahsen-i takvim (en güzel yaratılış) sırrından uzaklaşır esfel-i sâfilîne (aşağılar aşağısına) düşer.

    Allah Tealâ buyuruyor: “… Bir toplum kendilerinde bulunan özellikleri değiştirinceye kadar Allah onlarda bulunanı değiştirmez. Allah bir topluma kötülük diledi miartık onun için geri çevrilme diye bir şey yoktur. …” (Ra’d 11)

    Bunun gibi insan kötü ve çirkin hallerini değiştirip Allah’ın rızasına uygun hale getirmedikçe sofi olmaz. Kalb-i selime ulaşmanın birinci yolu da gayret etmektir. Dinini kendi aklına göre değil ilmihal kitaplarında alimlerin bildirdiği gibi yaşayıp tasavvuf ilminin de usullerine göre vazifelerini yerine getirmektir.

    yazılar alıntıdır.
    flod yapmadım bir sayfaya sığmayacağını düşündüm.umarım fayda sağlar.
    selam ve dua ile.


  7. 10.Eylül.2012, 18:56
    4
    Farah
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 05.Eylül.2012
    Üye No: 97741
    Mesaj Sayısı: 71
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 1

    Cevap: asr-ı saadet'te tasavvuf

    Tasavvufun yolları (sapık mezhep ve seyhlerden bahsetmiyorum hak olan tasavvuf benim dediğim) Efendimize dayanır. Tasavvuf şeriatin ruhudur diyebiliriz. Tasavvuf bu sebepten bazılarının dediği gibi şeriatle dolayısıyla Kuran'a çelişmez. O iftira attığınız Allah dostları (mesela Mevlana) şeriat hükümlerini senden benden kat kat iyi biliyordu merak etme. Kitabında küfre girdiğini iddia edecek olursanız zahiren baktığımızda öyle duruyor evet ama biz onun orada aslında ne dediğini anlayacak ilme ve iman derecesine sahip değiliz. Onlar bizim varmak istediğimiz yolda bizden fersah fersah ilerideler.


  8. 10.Eylül.2012, 18:56
    4
    Farah - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üye
    Tasavvufun yolları (sapık mezhep ve seyhlerden bahsetmiyorum hak olan tasavvuf benim dediğim) Efendimize dayanır. Tasavvuf şeriatin ruhudur diyebiliriz. Tasavvuf bu sebepten bazılarının dediği gibi şeriatle dolayısıyla Kuran'a çelişmez. O iftira attığınız Allah dostları (mesela Mevlana) şeriat hükümlerini senden benden kat kat iyi biliyordu merak etme. Kitabında küfre girdiğini iddia edecek olursanız zahiren baktığımızda öyle duruyor evet ama biz onun orada aslında ne dediğini anlayacak ilme ve iman derecesine sahip değiliz. Onlar bizim varmak istediğimiz yolda bizden fersah fersah ilerideler.





+ Yorum Gönder