Konusunu Oylayın.: Bazı ayetler sanki Peygamberimizin sözü gibi... kafam karıştı

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
Bazı ayetler sanki Peygamberimizin sözü gibi... kafam karıştı
  1. 16.Temmuz.2012, 18:01
    1
    templar
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 16.Temmuz.2012
    Üye No: 96944
    Mesaj Sayısı: 2
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 1

    Bazı ayetler sanki Peygamberimizin sözü gibi... kafam karıştı






    Bazı ayetler sanki Peygamberimizin sözü gibi... kafam karıştı Mumsema Selamün Aleyküm. Arkadaşlar bildiğimiz üzre Kur'an'da her şey Allah'ın sözüdür ve Hz. Muhammed (s.a.v.) yazmamıştır. Ama bu ayette sözler Peygamber Efendimizin ağzından çıkıyor gibi.
    Alıntı
    11. Hud Suresi, 2. ayet:

    "Bu Kitap Allah'tan başkasına ibadet etmemeniz için indirildi. Kuşkusuz, ben size O'ndan gelen bir uyarıcı ve müjdeciyim."
    Şimdi Türkçe meal eden kişiler "(de ki)" eklemektedir. Orjinalinde yoktur yalnız Kur'an'ın biz anlayalım diye onu ekliyorlarmış. Bunu kabul edersek şöyle de bir ayet ortaya çıkıyor
    Alıntı
    53. DE Kİ: “[Allah şöyle buyuruyor: 57 ] ‘Ey kendilerine karşı haddi aşan kullarım! Allah'ın rahmetinden umudunuzu kesmeyin: Allah bütün günahları bağışlar; 58 çünkü yalnız O, çok bağışlayıcıdır, rahmet kaynağıdır!'"
    Bir de kafama takılan Kur'an'daki şu ayettir.
    Alıntı
    Yere ve onu yayıp dümdüz yapana ant içerimki... (şems, 6 )
    Burda da Dünya düzdür gibi bir anlam çıkıyor.


    Lütfen yardım ediniz kafam karışmış durumda İyi forumlar...


  2. 16.Temmuz.2012, 18:01
    1
    templar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üye



    Selamün Aleyküm. Arkadaşlar bildiğimiz üzre Kur'an'da her şey Allah'ın sözüdür ve Hz. Muhammed (s.a.v.) yazmamıştır. Ama bu ayette sözler Peygamber Efendimizin ağzından çıkıyor gibi.
    Alıntı
    11. Hud Suresi, 2. ayet:

    "Bu Kitap Allah'tan başkasına ibadet etmemeniz için indirildi. Kuşkusuz, ben size O'ndan gelen bir uyarıcı ve müjdeciyim."
    Şimdi Türkçe meal eden kişiler "(de ki)" eklemektedir. Orjinalinde yoktur yalnız Kur'an'ın biz anlayalım diye onu ekliyorlarmış. Bunu kabul edersek şöyle de bir ayet ortaya çıkıyor
    Alıntı
    53. DE Kİ: “[Allah şöyle buyuruyor: 57 ] ‘Ey kendilerine karşı haddi aşan kullarım! Allah'ın rahmetinden umudunuzu kesmeyin: Allah bütün günahları bağışlar; 58 çünkü yalnız O, çok bağışlayıcıdır, rahmet kaynağıdır!'"
    Bir de kafama takılan Kur'an'daki şu ayettir.
    Alıntı
    Yere ve onu yayıp dümdüz yapana ant içerimki... (şems, 6 )
    Burda da Dünya düzdür gibi bir anlam çıkıyor.


    Lütfen yardım ediniz kafam karışmış durumda İyi forumlar...


    Benzer Konular

    - Masturbasyon mekruh mu haram mı ? Doğrusu kafam karıştı

    - Kafam çok karıştı . Lütfen yardım edermisiniz Şeriat hakkında..

    - Namaz kılarken sanki yanlış kıyormuşum gibi ve bütün kıldıgım namazlar sanki kabul olmuyor gibi geli

    - Abdestin bozulması ilgili kafam çok karıştı

    - Bir yazınızı okudum kafam karıştı ''Müslümanım mı inşaallah mı ??

  3. 16.Temmuz.2012, 18:29
    2
    @mir
    âb ü kil

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 12.Ağustos.2009
    Üye No: 49589
    Mesaj Sayısı: 3,358
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 36
    Yaş: 43
    Bulunduğu yer: Dârü'l-İmtihân

    Cevap: Yardım edin kafam karışık :(




    Arapçada hazf denilen bir söz sanatı vardır
    kısa açıklaması şu:
    Bir ifadedeki kelimelerin bir veya bir kaçını ya da bazı cümleleri kaldırma suretiyle yapılan söz kısaltması

    1.verdiğin ayette "de ki:..." ifadesi hazf edilmiş

    2.sinden ise "Allah diyor ki: ..." ifadesi hazf edilmiş

    Alıntı
    Yere ve onu yayıp dümdüz yapana ant içerimki... (şems, 6 )
    bu vb ayetlerin tefsirinde de
    zannedersem Abdulah ibni Abbas olsa gerek şöyle der:
    yer aslında yuvarlaktır
    fakat o kadar büyüktür ki biz onu düz gibi görürüz"

    ayetteki düzlükten bizim bildiğimiz anlamda düzlüğün kast edilmediği açıktır
    zira yeryüzünde bu anlamda düz yer hemen hemen hiç yoktur
    her yer az-çok engebelidir
    buna rağmen insanların yaşayabileceği kadar düzdür
    ve bu anlamdaki düzlük
    yuvarlak olmanın zıddı olan bir düzlük değildir







  4. 16.Temmuz.2012, 18:29
    2
    âb ü kil



    Arapçada hazf denilen bir söz sanatı vardır
    kısa açıklaması şu:
    Bir ifadedeki kelimelerin bir veya bir kaçını ya da bazı cümleleri kaldırma suretiyle yapılan söz kısaltması

    1.verdiğin ayette "de ki:..." ifadesi hazf edilmiş

    2.sinden ise "Allah diyor ki: ..." ifadesi hazf edilmiş

    Alıntı
    Yere ve onu yayıp dümdüz yapana ant içerimki... (şems, 6 )
    bu vb ayetlerin tefsirinde de
    zannedersem Abdulah ibni Abbas olsa gerek şöyle der:
    yer aslında yuvarlaktır
    fakat o kadar büyüktür ki biz onu düz gibi görürüz"

    ayetteki düzlükten bizim bildiğimiz anlamda düzlüğün kast edilmediği açıktır
    zira yeryüzünde bu anlamda düz yer hemen hemen hiç yoktur
    her yer az-çok engebelidir
    buna rağmen insanların yaşayabileceği kadar düzdür
    ve bu anlamdaki düzlük
    yuvarlak olmanın zıddı olan bir düzlük değildir







  5. 16.Temmuz.2012, 19:11
    3
    İLİMCİK
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 20.Haziran.2012
    Üye No: 96623
    Mesaj Sayısı: 419
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 5

    Cevap: Yardım edin kafam karışık :(

    Templar kardeşim,

    Öncelikle, iman 100 kapılı bir saraya benzer..Nasıl ki 100 kapısı bulunan bir sarayın 1 tane kapısı kapalı olsa ve 99 u açık olsa, yine o saraya girilir..Hatta o sarayın kapılarının 99 u kapalı olsa ve sadece 1 tanesi açık olsa yine o saraya girilir..

    İşte, iman dahi 100 kapılı bir saray gibidir..Her bir delil bir kapıdır..Kur'anın Allah kelamı olduğuna ve Muhammed aleyhisselamın peygamber olduğuna 1 tane bile delil bulunsa yine o iman sarayına girilir..Halbuki, yüzlerce ve hatta binlerce delil vardır..Yani, o iman sarayına girmek için yüzlerce kapı açıktır..Fakat, şeytan bütün o açık kapıları unutturup, göstermeyip, böyle bizim alemimizde kapalı kalmış kapılara baktırarak "bu saraya girilmez" der..

    İşte bu gibi soruların elbette akli ve mantıki cevapları vardır..Fakat, bu gibi sorulara farz-ı muhal cevap alamazsak da, yani bu kapıyı kendi alemimizde açamazsak da, hemen diğer açık kapıları görmemiz lazımdır ki, şeytanın bu desisesine mağlub olmayalım...Yani, bu gibi soruların elbette cevapları var. Fakat cevap bulamazsak da "madem kur'an Allah kelamıdır ve Allah kelamı olduğuna dair binlerce deli vardır..Öyle ise, bunun da mutlaka bir cevabı vardır" diye düşünmemiz lazımdır.

    Şimdi sorularınızın cevabına geçelim:

    Öncelikle, dediğiniz gibi her bir ayetin başında mukadder bir "kul" yani "de ki" kelimesi vardır.

    İkinci olarak, Kur'anın icazı mucize derecesindedir..Yani, Kur'an az sözle çok manaları anlatır..Mesela, Cenab-ı Hak, "ya ibadiyellezi esrafu" diyerek önce mü'minlere sesleniyor...Sonra rahmetinden ümit kesmememiz gerektiğini, çünkü, bütün günahlarımızı affedebileceği gibi müjdeler veriyor..Fakat, bütün bu manaları için de mukadder pek çok sorulara cevap veriyor ve izah ediyor..Mesela, Allah'ın bizi affetmesinin hikmeti "Allah" lafzında gizli..Yani, Allah lafzı bütün esma-i hüsnayı tazammun ettiğinden bu kadar günahkar kulunu affetmesi Allah lafzının içindeki "gafur, rahim, kerim, settar" gibi isimlerin muktezasıdır..Yani, Cenab-ı Hak, orada bize der:Ben Allah olduğum için, yani rahim, kerim, gafur, settar, latif olduğum için benim bu gibi isimlerim günahlarınızın bağşlanmasını ve ayıplarınızın örtülmesini iktiza ediyor..Ayrıca, Cenab-ı Hak, aynı ayette şu manaları da ders veriyor: "Ey kulların ben Allah olduğum için, nihayetsiz izzet, azamet, kudret ve ilim ve istiğna sahibiyim ve kainata hiç bir cihetle muhtaç değilim..Bu izzet ve azamet ve istiğnam ile birlikte sizden nihayet uzak olduğum halde, rahmet ve şefkatim beni size yakın ediyor..

    İşte kardeşim, Kur'an icazıyla bunun gibi çok manaları az sözle bize ders veriyor...Eğer o ayette "Allah" lafzı yerine "ben" zamiri olsaydı bunun gibi çok manalar eksik kalırdı..Bu da Kur'anın icaz ve belağatına zıt olurdu.

    Son olarak, amir kardeşimin izahına ek olarak Risale-i Nur'dan bir kısmı nakletmek istiyorum:

    Eğer desen: "Acaba neden Kur’ân-ı Hakîm, felsefenin mevcudâttan bahsettiği gibi etmiyor? Bâzı mesâili mücmel bırakır, bâzısını nazar-ı umumiyi okşayacak, hiss-i âmmeyi rencide etmeyecek, fikr-i avâmı tâciz edip yormayacak bir sûret-i basitâne-i zâhirânede söylüyor."
    Cevaben deriz ki: Felsefe, hakikatin yolunu şaşırmış onun için. Hem, geçmiş derslerden ve sözlerden elbette anlamışsın ki, Kur’ân-ı Hakîm şu kâinattan bahsediyor; tâ zât ve sıfât ve esmâ-i İlâhiyeyi bildirsin. Yani bu kitâb-ı kâinatın maânîsini anlattırıp, tâ Hàlıkını tanıttırsın. Demek, mevcudâta kendileri için değil, belki Mûcidleri için bakıyor. Hem, umuma hitâb ediyor. İlm-i hikmet ise, mevcudâta mevcudât için bakıyor. Hem, hususan ehl-i fenne hitâb ediyor. Öyle ise, mâdem ki Kur’ân-ı Hakîm mevcudâtı delil yapıyor, bürhan yapıyor; delil zâhirî olmak, nazar-ı umuma çabuk anlaşılmak gerektir. Hem mâdem ki Kur’ân-ı Mürşid, bütün tabakàt-ı beşere hitâb eder; kesretli tabaka ise, tabaka-i avâmdır. Elbette irşâd ister ki, lüzumsuz şeyleri ibhâm ile icmâl etsin ve dakîk şeyleri temsil ile takrîb etsin; ve mugàlâtalara düşürmemek için zâhirî nazarlarında bedihî olan şeyleri, lüzumsuz, belki zararlı bir sûrette tağyir etmemektir.
    Meselâ, güneşe der: "Döner bir siracdır, bir lâmbadır." Zîrâ, güneşten güneş için, mahiyeti için bahsetmiyor. Belki bir nevi intizamın zenbereği ve nizâmın merkezi olduğundan; intizam ve nizam ise Sâniin âyine-i mârifeti olduğundan bahsediyor.
    Evet, der: "eşşemsi tecri" "Güneş döner." Bu "döner" tâbiriyle, kış-yaz, gece-gündüzün deverânındaki muntazam tasarrufât-ı kudreti ihtar ile azamet-i Sânii ifham eder. İşte, bu dönmek hakikati ne olursa olsun, maksud olan ve hem mensuc, hem meşhud olan intizama tesir etmez....(sözler)

    Bu gibi meselelerde ipham daha mühimdir. Ve icmal daha cemil ve güzeldir. Çünkü, Kur’an, istitradi ve tebei olarak; Cenab-ı Hakkın zatına, sıfatına istidlal için kainattan bahsediyor. İstidlalin birinci şartı, delilin neticeden daha zahir ve malüm olması lazımdır. Eğer fencilerin iştahı gibi "şemsin sükünuna, arzın hareketine bakmakla Allah’ın azametini anlayınız" demiş olsaydı, delil müddeadan daha hafi olurdu. Ve insanların ekserisi, ekser zamanlarda fehmedemediklerinden inkara zehab ederlerdi. Halbuki, irşad ve hidayet zamanlarında cumhurun derece-i fehimleri nazara alınarak ona göre söz söylemek icab eder. Maahaza, ekseriyete yapılan müraattan, ekalliyette kalanın mahrumiyeti neş’et etmez. Çünkü onlar da istifade ediyorlar. Amma mesele maküse olursa, ekseriyet mahrum kalır, istifade edemez. Çünkü fehimleri kasırdır.
    Ve saniyen: Belagat-ı irşadiyenin şe’nindendir ki, avamın nazarına, ammenin hissine, cumhurun fehmine göre hareket yapılsın ki, nazarları tevahhuş, fikirleri kabulden imtina etmesin. Binaenaleyh, cumhura olan hitabın en beliği, zahir, basit, sehl olmasıdır ki aciz olmasınlar. Muhtasar olsun ki melül olmasınlar. Mücmel olsun ki, lüzumlu olmayan tafsilden nefret etmesinler.
    Ve salisen: Kur’an mevcudatın ahvalinden ancak Halıkları için bahseder. Mevcudatın zatlarına ait değildir. Bu itibarla, Kur’an’ca en mühim, kainatın Halıka nazır olan ahvalidir. Fen ise, Halıkı işe katmıyor, kainatın ahvalinden bizatiha bahsediyor. Ve keza, Kur’an bütün insanlara hitap eder. Ve ekseriyetin fehmini müraat eder ki, tahkiki bir marifet sahibi olsunlar. Fen ise, yalnız fencilerle konuşur, avamı nazara almıyor; avam taklitte kalıyor. Bu itibarla, fennin tafsilatını ihmal veya ipham, maslahat-ı amme ve menfaat-i umumiyeye nazaran, ayn-ı isabet ve ayn-ı hikmettir.
    Ve rabian: Kur’an bütün zamanları tenvir ve bütün insanları irşad eden bir kitaptır. Bu itibarla, irşadın belagatı icabınca, ekseriyeti, nazarlarında bedihi olan meselelere karşı mükabereye, mugalataya ika ve icbar etmemek lazımdır. Ve onlarca mahsus, meşhud, maruf olan birşeyi lüzumsuz yerde tağyir etmemek lazımdır. Ve keza, vazife-i asliyece ekseriyete lazım olmayan şeyin ihmal veya icmali lazımdır. Mesele, şemsin zatından, mahiyetinden bahsetmek değildir. Ancak, alemi tenvir etmekle hilkatin nizam merkezi ve aleme mihver olması gibi harika şeyleri ihtiva eden vazifesinden bahsetmekle, Halıkın azamet-i kudretini efkar-ı ammeye ibraz etmektir.


    Son olarak, "sorularla islamiyet" isimli bir siteden aldığım bir yazıyı aynen aktarıyorum:



    Dünyanın yuvarlak olduğunu haber veren diğer ayetler:

    1 — “Ey cin ve insan topluluğu! Göklerin ve yerin kuturlarından geçmeye gücünüz yetiyorsa haydi çıkın. Çıkamazsınız, ancak bir imkan ile çıkabilirsiniz.”(Rahman: 33)

    Ayetteki ‘kuturlar’ tabiri bilindiği gibi çaplar demektir. Çap, yuvarlak bir şekil olduğuna göre, hem göklerin, hem dünyanın yuvarlak olduğu anlaşılır.

    Einstein’e göre, kainatta her şey, kainata tabi olarak küreseldir. Ondan yediyüz sene önce yaşamış olan Muhyiddin ibn Arabî ise, Fütuhatın birinci cildinde aynen şöyle der: “Allah, kemal sahibidir. Kainatta kendi kemal sıfatını göstermiş, gökleri mükemmel yaratmıştır.” Mükemmel şekil küredir. Onun için Allah kainatı küreler şeklinde yaratmıştır.

    2 — “Bundan sonra arzı yapıp düzenledi, ondan suyunu ve otlağını çıkardı.” (Nâziât: 31-31) “Allah geceyi gündüze dolar, gündüzü de geceye dolar” (Zümer: 5).

    Ayetlerindeki ‘daha’ fiili yapıp düzenlemek’ anlamına geldiği gibi ‘deve kuşunun yumurtlama yeri, udhiyye, uhuvve, yuvarlak taş ve ceviz atmak’ anlamına gelen dahu’ mastarıyla da alakalıdır. Arapça’da bir fiilin iki değişik anlama gelebilmesi özelliğinden faydalanılarak, Dünya’nın yuvarlak olduğu anlatılmaktadır. Ayrıca ikinci ayette “dolamak” diye tercüme edilen Arapça ‘tekvir’ kelimesi, yuvarlak şekilde sarmak manasına gelir. Bu ayette de, gece ve gündüzün oluşmasına, Dünya’nın yuvarlak olması ve dönmesinin sebep olduğu kastedilmektedir.

    3 — “Gece de bir alamettir onlara. Ondan gündüzü soyar çıkarırız”(Yâsîn: 37.) “Soyup çıkarmak” fiilinin Arapça’sı olan ’sehl’ kelimesinin “yuvarlak bir şeyi soymak”tır. Türkçe’de de hayvanların derilerinin soyulduğu yere ’salhane’ (selhhane) denir.

    4 — Kur’an-ı Kerim, kıyametin ansızın, bir anda kopacağını, “Onlar hiç bilmedikleri bir zamanda aniden kıyametin gelmesini mi gözlüyorlar?” (Zuhruf: 66.) ayetiyle ifade ederken, A’raf Suresinin 97. ve 98. ayetleri şöyle demektedir: “Kasabaların halkı, geceleri uyurken onlara gelecek baskınımızdan güvende midirler? Yahut kasabaların halkı, kuşluk vakti eğlenirken,
    baskınımızın kendilerine gelmesinden güvende midirler?”

    Kıyamet aniden gelecek ve geldiği zaman Dünya’nın bir tarafında gündüz, öbür tarafında gece olacaktır. Bu da küre şeklinden başka bir şey değildir.
    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet


  6. 16.Temmuz.2012, 19:11
    3
    İLİMCİK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Devamlı Üye
    Templar kardeşim,

    Öncelikle, iman 100 kapılı bir saraya benzer..Nasıl ki 100 kapısı bulunan bir sarayın 1 tane kapısı kapalı olsa ve 99 u açık olsa, yine o saraya girilir..Hatta o sarayın kapılarının 99 u kapalı olsa ve sadece 1 tanesi açık olsa yine o saraya girilir..

    İşte, iman dahi 100 kapılı bir saray gibidir..Her bir delil bir kapıdır..Kur'anın Allah kelamı olduğuna ve Muhammed aleyhisselamın peygamber olduğuna 1 tane bile delil bulunsa yine o iman sarayına girilir..Halbuki, yüzlerce ve hatta binlerce delil vardır..Yani, o iman sarayına girmek için yüzlerce kapı açıktır..Fakat, şeytan bütün o açık kapıları unutturup, göstermeyip, böyle bizim alemimizde kapalı kalmış kapılara baktırarak "bu saraya girilmez" der..

    İşte bu gibi soruların elbette akli ve mantıki cevapları vardır..Fakat, bu gibi sorulara farz-ı muhal cevap alamazsak da, yani bu kapıyı kendi alemimizde açamazsak da, hemen diğer açık kapıları görmemiz lazımdır ki, şeytanın bu desisesine mağlub olmayalım...Yani, bu gibi soruların elbette cevapları var. Fakat cevap bulamazsak da "madem kur'an Allah kelamıdır ve Allah kelamı olduğuna dair binlerce deli vardır..Öyle ise, bunun da mutlaka bir cevabı vardır" diye düşünmemiz lazımdır.

    Şimdi sorularınızın cevabına geçelim:

    Öncelikle, dediğiniz gibi her bir ayetin başında mukadder bir "kul" yani "de ki" kelimesi vardır.

    İkinci olarak, Kur'anın icazı mucize derecesindedir..Yani, Kur'an az sözle çok manaları anlatır..Mesela, Cenab-ı Hak, "ya ibadiyellezi esrafu" diyerek önce mü'minlere sesleniyor...Sonra rahmetinden ümit kesmememiz gerektiğini, çünkü, bütün günahlarımızı affedebileceği gibi müjdeler veriyor..Fakat, bütün bu manaları için de mukadder pek çok sorulara cevap veriyor ve izah ediyor..Mesela, Allah'ın bizi affetmesinin hikmeti "Allah" lafzında gizli..Yani, Allah lafzı bütün esma-i hüsnayı tazammun ettiğinden bu kadar günahkar kulunu affetmesi Allah lafzının içindeki "gafur, rahim, kerim, settar" gibi isimlerin muktezasıdır..Yani, Cenab-ı Hak, orada bize der:Ben Allah olduğum için, yani rahim, kerim, gafur, settar, latif olduğum için benim bu gibi isimlerim günahlarınızın bağşlanmasını ve ayıplarınızın örtülmesini iktiza ediyor..Ayrıca, Cenab-ı Hak, aynı ayette şu manaları da ders veriyor: "Ey kulların ben Allah olduğum için, nihayetsiz izzet, azamet, kudret ve ilim ve istiğna sahibiyim ve kainata hiç bir cihetle muhtaç değilim..Bu izzet ve azamet ve istiğnam ile birlikte sizden nihayet uzak olduğum halde, rahmet ve şefkatim beni size yakın ediyor..

    İşte kardeşim, Kur'an icazıyla bunun gibi çok manaları az sözle bize ders veriyor...Eğer o ayette "Allah" lafzı yerine "ben" zamiri olsaydı bunun gibi çok manalar eksik kalırdı..Bu da Kur'anın icaz ve belağatına zıt olurdu.

    Son olarak, amir kardeşimin izahına ek olarak Risale-i Nur'dan bir kısmı nakletmek istiyorum:

    Eğer desen: "Acaba neden Kur’ân-ı Hakîm, felsefenin mevcudâttan bahsettiği gibi etmiyor? Bâzı mesâili mücmel bırakır, bâzısını nazar-ı umumiyi okşayacak, hiss-i âmmeyi rencide etmeyecek, fikr-i avâmı tâciz edip yormayacak bir sûret-i basitâne-i zâhirânede söylüyor."
    Cevaben deriz ki: Felsefe, hakikatin yolunu şaşırmış onun için. Hem, geçmiş derslerden ve sözlerden elbette anlamışsın ki, Kur’ân-ı Hakîm şu kâinattan bahsediyor; tâ zât ve sıfât ve esmâ-i İlâhiyeyi bildirsin. Yani bu kitâb-ı kâinatın maânîsini anlattırıp, tâ Hàlıkını tanıttırsın. Demek, mevcudâta kendileri için değil, belki Mûcidleri için bakıyor. Hem, umuma hitâb ediyor. İlm-i hikmet ise, mevcudâta mevcudât için bakıyor. Hem, hususan ehl-i fenne hitâb ediyor. Öyle ise, mâdem ki Kur’ân-ı Hakîm mevcudâtı delil yapıyor, bürhan yapıyor; delil zâhirî olmak, nazar-ı umuma çabuk anlaşılmak gerektir. Hem mâdem ki Kur’ân-ı Mürşid, bütün tabakàt-ı beşere hitâb eder; kesretli tabaka ise, tabaka-i avâmdır. Elbette irşâd ister ki, lüzumsuz şeyleri ibhâm ile icmâl etsin ve dakîk şeyleri temsil ile takrîb etsin; ve mugàlâtalara düşürmemek için zâhirî nazarlarında bedihî olan şeyleri, lüzumsuz, belki zararlı bir sûrette tağyir etmemektir.
    Meselâ, güneşe der: "Döner bir siracdır, bir lâmbadır." Zîrâ, güneşten güneş için, mahiyeti için bahsetmiyor. Belki bir nevi intizamın zenbereği ve nizâmın merkezi olduğundan; intizam ve nizam ise Sâniin âyine-i mârifeti olduğundan bahsediyor.
    Evet, der: "eşşemsi tecri" "Güneş döner." Bu "döner" tâbiriyle, kış-yaz, gece-gündüzün deverânındaki muntazam tasarrufât-ı kudreti ihtar ile azamet-i Sânii ifham eder. İşte, bu dönmek hakikati ne olursa olsun, maksud olan ve hem mensuc, hem meşhud olan intizama tesir etmez....(sözler)

    Bu gibi meselelerde ipham daha mühimdir. Ve icmal daha cemil ve güzeldir. Çünkü, Kur’an, istitradi ve tebei olarak; Cenab-ı Hakkın zatına, sıfatına istidlal için kainattan bahsediyor. İstidlalin birinci şartı, delilin neticeden daha zahir ve malüm olması lazımdır. Eğer fencilerin iştahı gibi "şemsin sükünuna, arzın hareketine bakmakla Allah’ın azametini anlayınız" demiş olsaydı, delil müddeadan daha hafi olurdu. Ve insanların ekserisi, ekser zamanlarda fehmedemediklerinden inkara zehab ederlerdi. Halbuki, irşad ve hidayet zamanlarında cumhurun derece-i fehimleri nazara alınarak ona göre söz söylemek icab eder. Maahaza, ekseriyete yapılan müraattan, ekalliyette kalanın mahrumiyeti neş’et etmez. Çünkü onlar da istifade ediyorlar. Amma mesele maküse olursa, ekseriyet mahrum kalır, istifade edemez. Çünkü fehimleri kasırdır.
    Ve saniyen: Belagat-ı irşadiyenin şe’nindendir ki, avamın nazarına, ammenin hissine, cumhurun fehmine göre hareket yapılsın ki, nazarları tevahhuş, fikirleri kabulden imtina etmesin. Binaenaleyh, cumhura olan hitabın en beliği, zahir, basit, sehl olmasıdır ki aciz olmasınlar. Muhtasar olsun ki melül olmasınlar. Mücmel olsun ki, lüzumlu olmayan tafsilden nefret etmesinler.
    Ve salisen: Kur’an mevcudatın ahvalinden ancak Halıkları için bahseder. Mevcudatın zatlarına ait değildir. Bu itibarla, Kur’an’ca en mühim, kainatın Halıka nazır olan ahvalidir. Fen ise, Halıkı işe katmıyor, kainatın ahvalinden bizatiha bahsediyor. Ve keza, Kur’an bütün insanlara hitap eder. Ve ekseriyetin fehmini müraat eder ki, tahkiki bir marifet sahibi olsunlar. Fen ise, yalnız fencilerle konuşur, avamı nazara almıyor; avam taklitte kalıyor. Bu itibarla, fennin tafsilatını ihmal veya ipham, maslahat-ı amme ve menfaat-i umumiyeye nazaran, ayn-ı isabet ve ayn-ı hikmettir.
    Ve rabian: Kur’an bütün zamanları tenvir ve bütün insanları irşad eden bir kitaptır. Bu itibarla, irşadın belagatı icabınca, ekseriyeti, nazarlarında bedihi olan meselelere karşı mükabereye, mugalataya ika ve icbar etmemek lazımdır. Ve onlarca mahsus, meşhud, maruf olan birşeyi lüzumsuz yerde tağyir etmemek lazımdır. Ve keza, vazife-i asliyece ekseriyete lazım olmayan şeyin ihmal veya icmali lazımdır. Mesele, şemsin zatından, mahiyetinden bahsetmek değildir. Ancak, alemi tenvir etmekle hilkatin nizam merkezi ve aleme mihver olması gibi harika şeyleri ihtiva eden vazifesinden bahsetmekle, Halıkın azamet-i kudretini efkar-ı ammeye ibraz etmektir.


    Son olarak, "sorularla islamiyet" isimli bir siteden aldığım bir yazıyı aynen aktarıyorum:



    Dünyanın yuvarlak olduğunu haber veren diğer ayetler:

    1 — “Ey cin ve insan topluluğu! Göklerin ve yerin kuturlarından geçmeye gücünüz yetiyorsa haydi çıkın. Çıkamazsınız, ancak bir imkan ile çıkabilirsiniz.”(Rahman: 33)

    Ayetteki ‘kuturlar’ tabiri bilindiği gibi çaplar demektir. Çap, yuvarlak bir şekil olduğuna göre, hem göklerin, hem dünyanın yuvarlak olduğu anlaşılır.

    Einstein’e göre, kainatta her şey, kainata tabi olarak küreseldir. Ondan yediyüz sene önce yaşamış olan Muhyiddin ibn Arabî ise, Fütuhatın birinci cildinde aynen şöyle der: “Allah, kemal sahibidir. Kainatta kendi kemal sıfatını göstermiş, gökleri mükemmel yaratmıştır.” Mükemmel şekil küredir. Onun için Allah kainatı küreler şeklinde yaratmıştır.

    2 — “Bundan sonra arzı yapıp düzenledi, ondan suyunu ve otlağını çıkardı.” (Nâziât: 31-31) “Allah geceyi gündüze dolar, gündüzü de geceye dolar” (Zümer: 5).

    Ayetlerindeki ‘daha’ fiili yapıp düzenlemek’ anlamına geldiği gibi ‘deve kuşunun yumurtlama yeri, udhiyye, uhuvve, yuvarlak taş ve ceviz atmak’ anlamına gelen dahu’ mastarıyla da alakalıdır. Arapça’da bir fiilin iki değişik anlama gelebilmesi özelliğinden faydalanılarak, Dünya’nın yuvarlak olduğu anlatılmaktadır. Ayrıca ikinci ayette “dolamak” diye tercüme edilen Arapça ‘tekvir’ kelimesi, yuvarlak şekilde sarmak manasına gelir. Bu ayette de, gece ve gündüzün oluşmasına, Dünya’nın yuvarlak olması ve dönmesinin sebep olduğu kastedilmektedir.

    3 — “Gece de bir alamettir onlara. Ondan gündüzü soyar çıkarırız”(Yâsîn: 37.) “Soyup çıkarmak” fiilinin Arapça’sı olan ’sehl’ kelimesinin “yuvarlak bir şeyi soymak”tır. Türkçe’de de hayvanların derilerinin soyulduğu yere ’salhane’ (selhhane) denir.

    4 — Kur’an-ı Kerim, kıyametin ansızın, bir anda kopacağını, “Onlar hiç bilmedikleri bir zamanda aniden kıyametin gelmesini mi gözlüyorlar?” (Zuhruf: 66.) ayetiyle ifade ederken, A’raf Suresinin 97. ve 98. ayetleri şöyle demektedir: “Kasabaların halkı, geceleri uyurken onlara gelecek baskınımızdan güvende midirler? Yahut kasabaların halkı, kuşluk vakti eğlenirken,
    baskınımızın kendilerine gelmesinden güvende midirler?”

    Kıyamet aniden gelecek ve geldiği zaman Dünya’nın bir tarafında gündüz, öbür tarafında gece olacaktır. Bu da küre şeklinden başka bir şey değildir.
    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet


  7. 16.Temmuz.2012, 19:34
    4
    templar
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 16.Temmuz.2012
    Üye No: 96944
    Mesaj Sayısı: 2
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 1

    Cevap: Bazı ayetler sanki Peygamberimizin sözü gibi... kafam karıştı

    Cevaplar için çok teşekkürler aydınlandım. Yalnız şunları maalesef anlayamadım

    "Kur’ân-ı Hakîm şu kâinattan bahsediyor; tâ zât ve sıfât ve esmâ-i İlâhiyeyi bildirsin Yani bu kitâb-ı kâinatın maânîsini anlattırıp, tâ Hàlıkını tanıttırsın Demek, mevcudâta kendileri için değil, belki Mûcidleri için bakıyor Hem, umuma hitâb ediyor İlm-i hikmet ise, mevcudâta mevcudât için bakıyor Hem, hususan ehl-i fenne hitâb ediyor Öyle ise, mâdem ki Kur’ân-ı Hakîm mevcudâtı delil yapıyor, bürhan yapıyor; delil zâhirî olmak, nazar-ı umuma çabuk anlaşılmak gerektir Hem mâdem ki Kur’ân-ı Mürşid, bütün tabakàt-ı beşere hitâb eder; kesretli tabaka ise, tabaka-i avâmdır Elbette irşâd ister ki, lüzumsuz şeyleri ibhâm ile icmâl etsin ve dakîk şeyleri temsil ile takrîb etsin; ve mugàlâtalara düşürmemek için zâhirî nazarlarında bedihî olan şeyleri, lüzumsuz, belki zararlı bir sûrette tağyir etmemektir"

    Kur’an, istitradi ve tebei olarak; Cenab-ı Hakkın zatına, sıfatına istidlal için kainattan bahsediyor İstidlalin birinci şartı, delilin neticeden daha zahir ve malüm olması lazımdır Eğer fencilerin iştahı gibi "şemsin sükünuna, arzın hareketine bakmakla Allah’ın azametini anlayınız" demiş olsaydı, delil müddeadan daha hafi olurdu Ve insanların ekserisi, ekser zamanlarda fehmedemediklerinden inkara zehab ederlerdi Halbuki, irşad ve hidayet zamanlarında cumhurun derece-i fehimleri nazara alınarak ona göre söz söylemek icab eder Maahaza, ekseriyete yapılan müraattan, ekalliyette kalanın mahrumiyeti neş’et etmez Çünkü onlar da istifade ediyorlar Amma mesele maküse olursa, ekseriyet mahrum kalır, istifade edemez Çünkü fehimleri kasırdır
    Ve saniyen: Belagat-ı irşadiyenin şe’nindendir ki, avamın nazarına, ammenin hissine, cumhurun fehmine göre hareket yapılsın ki, nazarları tevahhuş, fikirleri kabulden imtina etmesin Binaenaleyh, cumhura olan hitabın en beliği, zahir, basit, sehl olmasıdır ki aciz olmasınlar Muhtasar olsun ki melül olmasınlar Mücmel olsun ki, lüzumlu olmayan tafsilden nefret etmesinler
    Ve salisen: Kur’an mevcudatın ahvalinden ancak Halıkları için bahseder Mevcudatın zatlarına ait değildir Bu itibarla, Kur’an’ca en mühim, kainatın Halıka nazır olan ahvalidir Fen ise, Halıkı işe katmıyor, kainatın ahvalinden bizatiha bahsediyor Ve keza, Kur’an bütün insanlara hitap eder Ve ekseriyetin fehmini müraat eder ki, tahkiki bir marifet sahibi olsunlar Fen ise, yalnız fencilerle konuşur, avamı nazara almıyor; avam taklitte kalıyor Bu itibarla, fennin tafsilatını ihmal veya ipham, maslahat-ı amme ve menfaat-i umumiyeye nazaran, ayn-ı isabet ve ayn-ı hikmettir
    Ve rabian: Kur’an bütün zamanları tenvir ve bütün insanları irşad eden bir kitaptır Bu itibarla, irşadın belagatı icabınca, ekseriyeti, nazarlarında bedihi olan meselelere karşı mükabereye, mugalataya ika ve icbar etmemek lazımdır Ve onlarca mahsus, meşhud, maruf olan birşeyi lüzumsuz yerde tağyir etmemek lazımdır Ve keza, vazife-i asliyece ekseriyete lazım olmayan şeyin ihmal veya icmali lazımdır Mesele, şemsin zatından, mahiyetinden bahsetmek değildir Ancak, alemi tenvir etmekle hilkatin nizam merkezi ve aleme mihver olması gibi harika şeyleri ihtiva eden vazifesinden bahsetmekle, Halıkın azamet-i kudretini efkar-ı ammeye ibraz etmektir



  8. 16.Temmuz.2012, 19:34
    4
    templar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üye
    Cevaplar için çok teşekkürler aydınlandım. Yalnız şunları maalesef anlayamadım

    "Kur’ân-ı Hakîm şu kâinattan bahsediyor; tâ zât ve sıfât ve esmâ-i İlâhiyeyi bildirsin Yani bu kitâb-ı kâinatın maânîsini anlattırıp, tâ Hàlıkını tanıttırsın Demek, mevcudâta kendileri için değil, belki Mûcidleri için bakıyor Hem, umuma hitâb ediyor İlm-i hikmet ise, mevcudâta mevcudât için bakıyor Hem, hususan ehl-i fenne hitâb ediyor Öyle ise, mâdem ki Kur’ân-ı Hakîm mevcudâtı delil yapıyor, bürhan yapıyor; delil zâhirî olmak, nazar-ı umuma çabuk anlaşılmak gerektir Hem mâdem ki Kur’ân-ı Mürşid, bütün tabakàt-ı beşere hitâb eder; kesretli tabaka ise, tabaka-i avâmdır Elbette irşâd ister ki, lüzumsuz şeyleri ibhâm ile icmâl etsin ve dakîk şeyleri temsil ile takrîb etsin; ve mugàlâtalara düşürmemek için zâhirî nazarlarında bedihî olan şeyleri, lüzumsuz, belki zararlı bir sûrette tağyir etmemektir"

    Kur’an, istitradi ve tebei olarak; Cenab-ı Hakkın zatına, sıfatına istidlal için kainattan bahsediyor İstidlalin birinci şartı, delilin neticeden daha zahir ve malüm olması lazımdır Eğer fencilerin iştahı gibi "şemsin sükünuna, arzın hareketine bakmakla Allah’ın azametini anlayınız" demiş olsaydı, delil müddeadan daha hafi olurdu Ve insanların ekserisi, ekser zamanlarda fehmedemediklerinden inkara zehab ederlerdi Halbuki, irşad ve hidayet zamanlarında cumhurun derece-i fehimleri nazara alınarak ona göre söz söylemek icab eder Maahaza, ekseriyete yapılan müraattan, ekalliyette kalanın mahrumiyeti neş’et etmez Çünkü onlar da istifade ediyorlar Amma mesele maküse olursa, ekseriyet mahrum kalır, istifade edemez Çünkü fehimleri kasırdır
    Ve saniyen: Belagat-ı irşadiyenin şe’nindendir ki, avamın nazarına, ammenin hissine, cumhurun fehmine göre hareket yapılsın ki, nazarları tevahhuş, fikirleri kabulden imtina etmesin Binaenaleyh, cumhura olan hitabın en beliği, zahir, basit, sehl olmasıdır ki aciz olmasınlar Muhtasar olsun ki melül olmasınlar Mücmel olsun ki, lüzumlu olmayan tafsilden nefret etmesinler
    Ve salisen: Kur’an mevcudatın ahvalinden ancak Halıkları için bahseder Mevcudatın zatlarına ait değildir Bu itibarla, Kur’an’ca en mühim, kainatın Halıka nazır olan ahvalidir Fen ise, Halıkı işe katmıyor, kainatın ahvalinden bizatiha bahsediyor Ve keza, Kur’an bütün insanlara hitap eder Ve ekseriyetin fehmini müraat eder ki, tahkiki bir marifet sahibi olsunlar Fen ise, yalnız fencilerle konuşur, avamı nazara almıyor; avam taklitte kalıyor Bu itibarla, fennin tafsilatını ihmal veya ipham, maslahat-ı amme ve menfaat-i umumiyeye nazaran, ayn-ı isabet ve ayn-ı hikmettir
    Ve rabian: Kur’an bütün zamanları tenvir ve bütün insanları irşad eden bir kitaptır Bu itibarla, irşadın belagatı icabınca, ekseriyeti, nazarlarında bedihi olan meselelere karşı mükabereye, mugalataya ika ve icbar etmemek lazımdır Ve onlarca mahsus, meşhud, maruf olan birşeyi lüzumsuz yerde tağyir etmemek lazımdır Ve keza, vazife-i asliyece ekseriyete lazım olmayan şeyin ihmal veya icmali lazımdır Mesele, şemsin zatından, mahiyetinden bahsetmek değildir Ancak, alemi tenvir etmekle hilkatin nizam merkezi ve aleme mihver olması gibi harika şeyleri ihtiva eden vazifesinden bahsetmekle, Halıkın azamet-i kudretini efkar-ı ammeye ibraz etmektir



  9. 16.Temmuz.2012, 20:24
    5
    İLİMCİK
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 20.Haziran.2012
    Üye No: 96623
    Mesaj Sayısı: 419
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 5

    Cevap: Bazı ayetler sanki Peygamberimizin sözü gibi... kafam karıştı

    templar kardeşim,

    Öncelikle, nasıl ki, bir çocuk ile konuşurken onun seviyesine inip çocukça tabirler kullanıp çat pat konuşursun..Öyle de, Cenab-ı Hak Kur'anda insanlarla insanların seviyesine tenezzül edip, öyle konuşuyor..Biz buna "tenezzüla-ı ilahi" diyoruz..Eğer, Cenab-ı Hak, bizimle bizim seviyemize göre konuşmasa idi, biz Kur'anı dinlemeye tahammül edemezdik..

    İkinci olarak, yukarıda anlatılmak istenen mana şudur:

    Kur'an nihayetsiz belağattadır..Kur'anın belağatı da mucize derecesindedir...Belağat, mukteza-yı hale mutabakattır..Yani, hal ve durum neyi gerektiriyorsa, o şekilde konuşmaya belağat diyoruz..Kur'anın belağatı ise, insanlar tarafından daha keşfedilmemiş ve bilinmeyen şeyleri delil olarak göstermemesini iktiza ediyor. Evet, Kur'anın kainattan ve kainatın içindeki varlıklardan bahsetmesinin hikmeti coğrafya veya astronomi ders vermek için değildir. Kur'an kainattan Allah'ın zatını, sıfatlarını ve isimlerini bildirmek için bahsediyor. Bu sebeple Kur'an, kainattaki varlıklardan bahsederek ve onlardaki intizam ve ölçüyü ve hikmeti göstererek Allah'ın varlığına ve birliğine ve ilim ve kudretine, şefkat ve merhametine, izzet ve azametine deliller getiriyor. Yani, Kur'an varlıklardan kendileri için değil, Allah hesabına bahsediyor. Öyle ise, madem Kur'an varlıkları delil yapıyor, öyle ise delil iddia edilen ve ispatlanan şeyden daha gizli olmaması lazımdır..Yani, gaybi ve gizli olan bir iddia, daha gizli bir şey ile ispatlanamaz...Mesela, Kur'an "su içindeki gözle görülmeyen milyarlarca canlıya ve atomların hareketine ve dünyanın dönüşüne bakarak Allah'ın azametini, ilmini ve kudretini anlayınız" deseydi, delil, iddia edilen şeyden daha gizli olurdu...Ayrıca, Kur'anın hitab ettiği tabakaların en kesretlisi avam tabakasıdır..Fenleri bilenler azınlıktadır..Bu avam tabakasına bazı şeyleri ders vermek için elbette avam tabakasının zahiri nazarında görülen bazı şeyleri lüzumsuz bir şekilde değiştirmemek lazımdır. Mesela, avam zahiren güneşin döndüğünü görüyor..Şimdi bu avam tabakasına Cenab-ı Hakkın azametini, ilim ve hikmetini ve kudretini ve şefkat ve merhametini ders vermek için Kur'an "eşşemsi tecri" diyor..Yani, "güneş döner"..Kur'an bu tabirle güneşin dönmesindeki intizam ve hikmeti göstererek Allahın varlığına ve isim ve sıfatlarına delil getiriyor..Eğer Kur'an böyle değil de "güneşin durmasıyla beraber dünyanın dönmesine bakınız" deseydi delil müddeadan daha gizli olduğu için çoğunlukta olan avam tabakası ve fen bilmeyen insanlar Kur'anın bu ayetinden ve irşadından mahrum kalacaktı (zamanımızda güneşin döndüğü de ispatlanmış, o ayrı meseledir)..Eğer sizin sorunuza gelirsek eğer Kur'an sarih olarak "dünyanın yuvarlaklığına bakınız ve Allahın rahmetini ve azametini anlayınız" deseydi, yine delil iddia edilen şeyden daha gizli olduğu için hiç kimse bu ayetten istifade edemeyecekti..Fakat, gerçekten de Allah dünyayı tam bizim yaşayacağımız bir şekilde düzleyip yaymasını ve onu ne çok sert ve ne de çok yumuşak yapmayarak tarıma uygun yaratmasını herkes görüyor...Bununla Allahın hikmetini, rahmetini ilim ve kudretini anlıyor..

    Elhasıl, madem Kur'an bütün insanlara hitab ediyor ve madem çoğunlukta olan insanlar fen bilimlerinden habersiz avam tabakasıdır..Hem madem Kur'an varlıklardan Allah hesabına ve onun varlığına ve birliğine ve isim ve sıfatlarına delil olması için bahsediyor..Öyle ise, Kur'an bu insanlar tarafından bilinmeyen ve görülmeyen gizli şeylerle bunları ispatlamaya çalışsaydı belağatına ve irşadına zıt olurdu..Fakat, bu zamanın ehl-i fen insanlarını da mahrum etmemek için, bir kısım medeniyet harikalarına ve zamanımızda keşfedilecek ve bilinecek bazı şeylere de işaret ediyor..Bu asrı da mahrum bırakmıyor..

    Kardeşim, anlamadığın bir yer varsa izah edebilirim..


  10. 16.Temmuz.2012, 20:24
    5
    İLİMCİK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Devamlı Üye
    templar kardeşim,

    Öncelikle, nasıl ki, bir çocuk ile konuşurken onun seviyesine inip çocukça tabirler kullanıp çat pat konuşursun..Öyle de, Cenab-ı Hak Kur'anda insanlarla insanların seviyesine tenezzül edip, öyle konuşuyor..Biz buna "tenezzüla-ı ilahi" diyoruz..Eğer, Cenab-ı Hak, bizimle bizim seviyemize göre konuşmasa idi, biz Kur'anı dinlemeye tahammül edemezdik..

    İkinci olarak, yukarıda anlatılmak istenen mana şudur:

    Kur'an nihayetsiz belağattadır..Kur'anın belağatı da mucize derecesindedir...Belağat, mukteza-yı hale mutabakattır..Yani, hal ve durum neyi gerektiriyorsa, o şekilde konuşmaya belağat diyoruz..Kur'anın belağatı ise, insanlar tarafından daha keşfedilmemiş ve bilinmeyen şeyleri delil olarak göstermemesini iktiza ediyor. Evet, Kur'anın kainattan ve kainatın içindeki varlıklardan bahsetmesinin hikmeti coğrafya veya astronomi ders vermek için değildir. Kur'an kainattan Allah'ın zatını, sıfatlarını ve isimlerini bildirmek için bahsediyor. Bu sebeple Kur'an, kainattaki varlıklardan bahsederek ve onlardaki intizam ve ölçüyü ve hikmeti göstererek Allah'ın varlığına ve birliğine ve ilim ve kudretine, şefkat ve merhametine, izzet ve azametine deliller getiriyor. Yani, Kur'an varlıklardan kendileri için değil, Allah hesabına bahsediyor. Öyle ise, madem Kur'an varlıkları delil yapıyor, öyle ise delil iddia edilen ve ispatlanan şeyden daha gizli olmaması lazımdır..Yani, gaybi ve gizli olan bir iddia, daha gizli bir şey ile ispatlanamaz...Mesela, Kur'an "su içindeki gözle görülmeyen milyarlarca canlıya ve atomların hareketine ve dünyanın dönüşüne bakarak Allah'ın azametini, ilmini ve kudretini anlayınız" deseydi, delil, iddia edilen şeyden daha gizli olurdu...Ayrıca, Kur'anın hitab ettiği tabakaların en kesretlisi avam tabakasıdır..Fenleri bilenler azınlıktadır..Bu avam tabakasına bazı şeyleri ders vermek için elbette avam tabakasının zahiri nazarında görülen bazı şeyleri lüzumsuz bir şekilde değiştirmemek lazımdır. Mesela, avam zahiren güneşin döndüğünü görüyor..Şimdi bu avam tabakasına Cenab-ı Hakkın azametini, ilim ve hikmetini ve kudretini ve şefkat ve merhametini ders vermek için Kur'an "eşşemsi tecri" diyor..Yani, "güneş döner"..Kur'an bu tabirle güneşin dönmesindeki intizam ve hikmeti göstererek Allahın varlığına ve isim ve sıfatlarına delil getiriyor..Eğer Kur'an böyle değil de "güneşin durmasıyla beraber dünyanın dönmesine bakınız" deseydi delil müddeadan daha gizli olduğu için çoğunlukta olan avam tabakası ve fen bilmeyen insanlar Kur'anın bu ayetinden ve irşadından mahrum kalacaktı (zamanımızda güneşin döndüğü de ispatlanmış, o ayrı meseledir)..Eğer sizin sorunuza gelirsek eğer Kur'an sarih olarak "dünyanın yuvarlaklığına bakınız ve Allahın rahmetini ve azametini anlayınız" deseydi, yine delil iddia edilen şeyden daha gizli olduğu için hiç kimse bu ayetten istifade edemeyecekti..Fakat, gerçekten de Allah dünyayı tam bizim yaşayacağımız bir şekilde düzleyip yaymasını ve onu ne çok sert ve ne de çok yumuşak yapmayarak tarıma uygun yaratmasını herkes görüyor...Bununla Allahın hikmetini, rahmetini ilim ve kudretini anlıyor..

    Elhasıl, madem Kur'an bütün insanlara hitab ediyor ve madem çoğunlukta olan insanlar fen bilimlerinden habersiz avam tabakasıdır..Hem madem Kur'an varlıklardan Allah hesabına ve onun varlığına ve birliğine ve isim ve sıfatlarına delil olması için bahsediyor..Öyle ise, Kur'an bu insanlar tarafından bilinmeyen ve görülmeyen gizli şeylerle bunları ispatlamaya çalışsaydı belağatına ve irşadına zıt olurdu..Fakat, bu zamanın ehl-i fen insanlarını da mahrum etmemek için, bir kısım medeniyet harikalarına ve zamanımızda keşfedilecek ve bilinecek bazı şeylere de işaret ediyor..Bu asrı da mahrum bırakmıyor..

    Kardeşim, anlamadığın bir yer varsa izah edebilirim..


  11. 17.Temmuz.2012, 00:25
    6
    aforizma
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Temmuz.2012
    Üye No: 96811
    Mesaj Sayısı: 208
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 3
    Yaş: 54
    Bulunduğu yer: istanbul

    Cevap: Bazı ayetler sanki Peygamberimizin sözü gibi... kafam karıştı

    ova ve plato düz değil mi ?


  12. 17.Temmuz.2012, 00:25
    6
    Devamlı Üye
    ova ve plato düz değil mi ?





+ Yorum Gönder